Ana Sayfa Blog Sayfa 5426

Bir Köpek Ağlar Tenhalarda…

Vakit gecedir hava karanlık iç sıkıcı,

Gece gelecek kötülüklere gebedir.

Evlerin perdeleri kapıları sımsıkı kapalı,

Yemek kokuları, neşeli gevezelikler sızar aralıklardan,

Babalar saçlarını okşar sevgili çocuklarının

Anneler küçüklerine ninni okur güzel rüyalardan

İşte tam da o zamanda,

İnce, iç yakan acılı bir ağıt gibi,

İsyankar şaşkın bir sesle

Bir köpek ağlar tenhalarda.

Önce yüreği ardından içi parçalanır

Tecavüz ederler ona.

İnsan kılığındaki iki bacaklılar

Bir daha, bir daha, bir daha.

Utanır sıkılır yüzü yer olur.

Sonra düşünür acıları arasında,

Utanması gereken ben mi onlar mı bilemez ,

Köpek aklını erdiremez bu soruya bir türlü.

Önce yüreği ardından içi parçalanır.

Kara gözleri daha da bir kararır.

Pınarlarında iki damla yaş sıcacık.

Zaten pişmandır çoktan dünyaya geldiğine.

Açlık susuzluk sevgisizliğin ardından bir de bu

Şimdi nasıl bakacaktır dost bildiği o insanlara.

Hepsinden çok daha acı gelir bu seferki,

Onu çağırdıklarında bir lokma ekmekle,

Nasıl da kuyruğunu sallayarak umutla gitmişti artları sıra

Düşünür tekrardan,

İşlerini bitirip acılar içinde onu yalnız bıraktıklarında,

Cinsim olmayan sahip, dost, arkadaş bildiğim bu canlar

Bana bunu neden yaptılar diye,

Ağlar için için kimselere duyurmak istemez sesini.

Artık tek istediği çabucak ölmektir onun.

Bir köpek ağladığında tenhalarda iç organları parçalanmış,

Ona değil insanlığa tecavüz edilmiştir aslında.

O kadar çok arttı ki son dönemlerde canlara yapılan tecavüz olayları. Bazıları tesadüfen görülüp bakımevlerine kliniklere getirilmekte ve çoğunun da sonu soğuk metal veteriner masasında acılı ölüm olmakta ne yazık ki.

Birçokları için çok da düşündürücü bir durum değildir belki de bu yazdıklarım. En fazla tepki “Allah Allah bu nasıl iş ya” deyip bir saniyelik dudak büküştür sadece. Çünkü tecavüze uğrayan bir köpektir sadece. Hemcinsi değildir canı yanan insanoğlunun. Aklınca kendi cinsini güvenceye almıştır nasılsa. Ne çıkar ki, sapık insanlar sapıklıklarının gereğini yapsınlar üç beş köpeğe!

Artık canlar için ünlü düşünür Sofokles’in şu sözünü söyleme zamanımız geldi de geçmekte:”Belki de hiç doğmamış olmak en büyük lütuftur”. Mevsim doğum mevsimi; kediler, köpekler, kuşlar üreme telaşında. Onlara doğanın verdiği, nesillerini koruma, devam ettirme görevini canları dişlerinde yerine getirme çabasında. Dünyaya gelmeleriyle ilgili hiçbir talepleri olmayan masumları daha doğdukları anda bin bir türlü acı, işkence beklemekte. Ne görecekler ki? Onun için artık inanılmaz güzellikteki yavru kedileri, köpekleri sevinçle karşılamıyorum, “hoş geldin bebek” diyemiyorum.

Bir köpek ağlar ıssızda, başı yerde, içi kanar, yüreği kanar utanır insanlar adına. O ağlar ben ağlarım bu dünyanın acımasızlığına.

İnsanlarla ilgili umut kırıntılarımın sonuna geldim, ama yine de söylemeden geçemeyeceğim. Hayvanlara yapılanları, acımasızlıkları görmezden gelmeyin ne olur, unutmayın ki hayvan canını yakmanın bir adım ötesinde insan canına zulüm gelecektir. Bugün o masuma tecavüz eden sapık zihniyet yarın sizin en kıymetlilerinize, çocuklarınıza, eşinize, yakınınıza kıyabilir. Katillerin, tecavüzcülerin geçmişleri irdelendiğinde çoğunda hayvana işkence çıkmaktadır. Bu bilimsel bir araştırmanın sonucudur. Kapılarınız zorlanıyor hiç mi farkında değilsiniz. Hayvan canını korumaya yönelik çabalarınız kendi cinsiniz için size güzellik, iyilik olarak dönecektir.

Kıyameti Bırak, Isınmaya Bak

Ama bir kıyamet alameti olarak değil… Önlenebilir bir kıyamet olarak bakmak gerekir ısınmaya. Yazın başında Türkiye’de seller oluyordu, şimdi kimse kafasını dışarı çıkartamıyor sıcaktan gündüzleri… Rusya yanıyor her iki anlamda da… Hem sıcaklar rekor kırıyor, hem de alevler tahıl tarlalarını yakıyor, radyoaktif bölgelere ilerliyor. Pakistan, Afganistan, Hindistan ve Çin ise seller ile boğşuyor. Tabii iş bu ülkelere geldiğinde biraz daha büyük düşünmek gerekiyor. Seller milyonlarca insanı etkileyebiliyor, açlık ve salgın hastalıklar da bu milyonlara milyon katıyor.

Siz Hangi Kutupta Yaşıyorsunuz?

Tarhan Erdem’in yönettiği Konda araştırma şirketi tarafından Bekir Ağırdır imzasıyla iki ay önce yayınlanan “Siyasette ve Toplumda Kutuplaşma” başlıklı araştırma açık bir biçimde ortaya koyuyordu: Türkiye’de insanlar, canlı hücrede mitoz bölünme öncesi çekirdek materyalinin yaptığına benzer bir şekilde, iki kutba doğru ayrışmış durumda. Bu iki kutupta bulunan insanlar bulundukları tarafta ne düşünmeleri gerekiyorsa ‘her konuda’ onu düşünüyor, olaylara karşı ne tür bir tepki vermeleri bekleniyorsa o tepkiyi veriyorlar. Siyasette bu kutuplaşmanın baş aktörleri AKP ve CHP gibi görünüyor. Ama iki kutuptan birindeki insanların bulundukları konuma uygun davranmaları için AKP’li veya CHP’li olmaları gerekmiyor. Ait oldukları kutbun ortaklaştırıcı fikirlerini benimsemiş olmaları yetiyor. İnsanlar özellikle güncel siyasetin gündem maddelerinde, Ergenekon, ordunun siyasetteki yeri, askeri darbe, sivil darbe, irtica tehdidi, anayasa değişikliği gibi konularda bulundukları yere göre ve çoğunlukla birbirlerine karşı düşmanca tavır alıyorlar. Bekir Ağırdır’ın araştırmasını okumanızı öneririm. Son zamanlarda hepimizin farkında olduğu bu durumun net bir fotoğrafını göreceksiniz.

Son günlerde yapılan referandum tartışmaları bu konuda bir laboratuar gibi. Çoğunluk kendi pozisyonunu ısrarla savunmakla ve asla değiştirmemekle kalmıyor, kendi gibi düşünmeyen, ama düşünmesi gerektiğini varsaydığı kişi ve grupların tutumları karşısında “şaşırıyor”, “hayretler içinde kalıyor”, bu tutumları karşısındakine “yakıştıramıyor”, “ciddiye almayı bile yanlış buluyor”, karşısındakileri AKP’lilikle/CHP’lilikle suçlama durumu yoksa bile en azından üzülüyor, ilişkilerini gözden geçiriyor vb. İnsanlar referandum meselesini ya “bütünüyle AKP’nin oylanması” olarak görüyor, ya da “tamamen anayasa maddeleriyle ilgili olup, AKP’nin oylanmasıyla en ufak bir ilgisi olmadığını” düşünüyorlar. AKP’yi ağır biçimde eleştirmek ya “demokratlığın gereği”, ya da “darbeciliğin tescili” olarak görülüyor. Ergenekon da öyleydi. Ya “sivilleşmede tarihi adım”dı, ya da “tamamen düzmece”. Bu tür bir kutuplaştırma siyasi taktik olabilir. Ama bu taktik kutuplaştıranlar açısından bir anlam taşıyorsa bile, kutuplaşanlar açısından biraz inisiyatif kaybı olmuyor mu?

Bu kutuplaşma bilimsel ve tarafsız değerlendirmeler yapılacağı varsayılan durumlarda daha büyük sorun oluşturuyor. Elbette hukukun siyasetten tamamen bağımsız olduğunu iddia etmiyorum. Ama bir hukuki meseleyi tartışan hukukçular bu kadar mı pozisyonlarıyla uyum içinde olurlar? Sözünü ettiğim konu referanduma konu olan anayasa değişikliğinin nispeten az konuşulan bir maddesiyle ilgili: Anayasa değişikliği paketinde 125. maddeye eklenen “yargı yetkisi (…) hiçbir surette yerindelik denetimi şeklinde kullanılamaz” hükmü konusunda yapılan yorumlar da ikiye bölünmüş durumda. Bir grup hukukçu bu değişiklik olursa bir daha asla çevre davalarının kazanılamayacağını, çünkü bu hükmün verilen yürütmeyi durdurma ve iptal kararlarını dayanaksız kılacağını söylüyor. Diğer grup hukukçu ise bunun tamamen anlamsız bir yorum olduğunu, çevre davalarının hiçbir şekilde etkilenmeyeceğini savunuyor. İki grup hukukçunun görüşlerinde de ihtiyat payı yok.

Bu hukukçulara bakıldığında hepsinin (ki çoğunu iyi tanıyorum) son derece saygın, konularına hakim, çevre davalarında deneyimli, güvenilir isimler olduğunu görüyoruz. Ama referandumdaki oylarının, bu konudan bağımsız olarak, ‘evet’ ya da ‘hayır’ olduğunu da biliyoruz. ‘Evet’çi hukukçular değişikliğin sorun yaratmayacağından, ‘hayır’cı hukukçular her şeyin sonu olduğundan emin gibiler. Hukukta yorum farkları doğaldır elbette. Ama bu kadar da olur mu? Ben hukuk bilgilerinden de, iyi niyetlerinden de en ufak bir şüphe duymadığım bu arkadaşlarımızın görüşlerini azami tarafsızlıkla oluşturduklarına inanıyorum. Ama elimizdeki bu kutuplaşma verisini ne yapacağız?

Bu olay bize toplumda ve siyasette kutuplaşmanın tehlikeli boyutlara geldiğini gösteriyor. Böyle giderse akılcı değerlendirme ve muhakeme yeteneğimizi iyice kaybetmeye başlayacağız. Siyasette gerekli olan rekabet ve çatışma, zaten eksik ve kusurlu biçimde işleyen demokrasiyi tahrip eden kuralsız bir savaş halini alacak.

Chantal Mouffe’un siyasal alanda antagonistik çatışmanın karşısına agonistik çatışmayı çıkardığı yazılarını, özellikle de “Siyasal Üzerine” başlıklı kitabını iyi okumak gerekiyor. Yazının sonunda sözü Mouffe’a ve onun demokrasi tarifine bırakıyorum:

“Demokratik siyasetin esas görevlerinden birinin toplumsal ilişkilerde varolan potansiyel antagonizmayı etkisizleştirmek olduğunu söyleyebiliriz. (…) Çatışmanın, meşru olarak kabul görmesi için, siyasal birliği yok etmeyecek bir biçim alması gerekir. Bunun anlamı da, bütünüyle antagonistik bir dost/düşman ilişkisinde olduğu gibi tarafların muhaliflerini yok edilmesi gereken düşmanlar, muhaliflerinin taleplerini de gayrimeşru talepler olarak görmemeleri için, çatışma içerisindeki taraflar arasında bir tür ortak bağ bulunması gerektiğidir. Ne var ki muhalifler, basitçe, çıkarları salt müzakere yoluyla ele alınabilecek veya uzlaştırılabilecek rakipler olarak görülemez, çünkü böyle bir durumda antagonistik unsur tamamen ortadan kaldırılmış olur. (…) Antagonizma iki tarafın herhangi bir ortak zemin paylaşmayan düşmanlar oldukları bir biz/onlar ilişkisiyken, agonizm çatışan tarafların, çatışmanın rasyonel bir çözümü olmadığını kabul etmelerinin yanı sıra, karşılıklı olarak muhaliflerinin meşruiyetini tanıdıkları bir biz/onlar ilişkisidir. Agonizmde, çatışan taraflar düşman değil, “hasım”dır. Bu da, çatışma sırasında, birbirlerini aynı siyasal birliğe ait gördükleri, çatışmanın gerçekleştiği ortak bir sembolik mekanı paylaştıkları anlamına gelir. Demokrasinin görevinin antagonizmayı agonizme dönüştürmek olduğunu söyleyebiliriz.”*

* Chantal Mouffe, Siyasal Üzerine. Çeviren: Mehmet Ratip, İletişim Yayınları, İstanbul, 2010, s. 27-28.

Dünyanın En Güzel Şarkısı..

Bugüne kadar duymadıysanız eğer, ne yazık çok şey kaybettiniz demektir. Müzikle aram hep iyi olmuştur. Hangi türü sevdiğime gelince; valla kulağıma hoş gelen hepsini diyebilirim ama elbet önceliklerim vardır, caz gibi. Eskiden TRT radyolarında, öğle haberlerinden arta

Kalan kısa zaman diliminde çalan, bitiminde de “hafif müzik dinlediniz” diye anons edilen türden olanları, Selahattin Pınar bestelerinin Zeki Müren tarafından yorumlananlarını, sonra Çaykovski’yi, Mahler’i, yani ruhumu ve kulağımı okşayan, bazen de ruh halime göre içimde fırtınalar estiren türden olanları önceliklerimdir.

Ama en ünlü bestecinin dünya çapındaki eserlerini bile solda sıfıra indiren inanılmaz güzel bir melodi vardır ki ne zaman dinlesem, ne zaman nerde kulağıma gelse, beni benden alan, ağlasam mı gülsem mi ne yapacağımı şaşırtan, bana insan olduğumu anımsatan o melodi, o sesleniş, o tını aman Allahım. Mutlaka ama mutlaka bugüne kadar dinlemediyseniz dinlemeniz gereken o “Şarkı”?

Merak buyurmayın efendim şimdi yazıyorum; o şarkı “anne kedilerin bebeklerini yemeğe davet eden” şarkısıdır. Hayal kırıklığına mı uğradınız? Eh o zaman ne yapın edin bir kere olsun dinleyin. Bana hak verecek hatta az bile yazdığımı düşüneceksiniz.

Anne kediler, kendileri aç olsalar da, örselenmiş, hasta, sakat, yaralı olsalar da bebeciklerine nereden bulurlarsa bulur, bir iki lokma yemeği ulaştırırlar ve bunu yaparken de o güzel genizlerinden öyle bir ses çıkarırlar ki dünyanın hiçbir yerinde onun gibisini asla ve asla bulamaz, dinleyemezsiniz.

Kaç kez şahit olmuşumdur, zavallı biçare perişan halleriyle karınları kasıklarına geçmiş, tüyleri yer yer dökülmüş, çok belli ki aç kediciklerin ağızlarında bin bir güçlükle buldukları bir lokma yemeği küçüklerinin önüne bırakıp, geri çekilip o tatlı şarkıları eşliğinde yemeye davet ettiklerini.

Bu nasıl bir sesleniş, bu nasıl bir melodidir beni kendimden geçiren, dünyadaki en güzel seslenişi, tınıyı, melodiyi dinliyorum diye gözlerimi yaşlarla dolduran, hani şimdilerde zaman kıtlığından annelerin unuttukları, eskiden bebelerini uyuturken söyledikleri ninniler vardı ya! Belki anlamsızdı “dastana dastana danalar girmiş bostana” ama çok güzel gelirdi hem dinleyen bebelere, hem şahit olan yanındakilere. İşte öyle, ona benzeyen, ama bence daha kutsal, daha işlevsel, çünkü bu anneler genelde aç, ağızlarındaki bir lokmaya çok muhtaç, belki bir daha onun gibi bir lokma daha bulamayacaklar. Yine de hiç tereddüt etmeksizin o lokmayı bebeklerinin önüne şarkıları eşliğinde bırakmaktalar. Ve  işte o şarkı.

Bu güne kadar dinlemediyseniz eğer, ne edin edin mutlaka dinleyin, hani ölmeden önce yapılacak işte bilmem kaç şey diye sayıyorlar ya son zamanlarda, bence siz bu melodiyi o listede ilk sıralara yerleştirin. İnanın hiç hayal kırıklığı yaşamayacaksınız.

Çok da zor olmayacak, bir gariban sokak kedisine -ki şu sıralar sokaklarda, bahçelerde pek çoklar- tabii anne olanına, etrafında küçükleri olanlara, bir iki lokma bir şeyler verin, sonra çekilin bir tenhadan izleyin o verdiğiniz yemeği ağzına alıp bebeklerinin yanına koşuşunu, onları deminden beri anlattığım o melodi ile çağırışını.

Yazımı süsleyen anne kedi ve bebecikleri, evimin arka bahçesinden, onların o güzel şarkılarını hep dinliyorum, bir tabak yemek karşılığı.

7. Karaburun Şenliği'nde Karaburunlu'ya Mesaj / Defne Koryürek

Slow Food’un İstanbul’da yapılanan bir kolu olarak, geçen bahar, Boğaz’ın sultanı lüferin hızlı bir tükenişe gittiğini fark ettik ve gecikmişliğimize kahrolarak bir kampanya başlattık: “İstanbul Lüfer’e Hasret Kalmasın!”

Kooperatifler, birlikler, Tarım Bakanlığı, basın, şefler, aşçılar ve işletmecilerle birlikte tüketicinin ortak değeri lüferi korumak, onun varlığını devam ettireceği düzenini yeniden sağlamak için neler yapılabilir araştırmaya giriştik.

Detaylarını okumuşsunuzdur basından, kampanya neticeye ulaşmış değil henüz ve daha çok işimiz, aşılacak çok engelimiz var. Tarım Bakanlığı’ndan bir yanıt alamadıysa da İstanbullu’dan aldığı muazzam destekle güçlenen kampanyamız bu sonbahar yükselerek devam etmek durumunda, taa ki çocuklarımız da lüfer balıklarını, bizim çocukluğumuzdaki gibi hamsi sürülerinin peşinde Boğaz’dan geçerken görsünler.

Ama, sürdürülebilirliğe gönül vermiş biz Slow Food’cular için bir türü korumaktan ötesine bakabilmeyi önemli buluyorum. Zira soru çok vahim cevaplar içeriyor: “sadece lüfer mi yok olmakta ve sadece İstanbul’da mı?”

Hızlı bir google taraması bile size gösterecektir: İstanbullu lüfer yok oluyor diye feryad ederken, Bodrum ve Kuşadası’nın dil balığı; Sapanca Gölü’nün kızılkanat, turna, yayın ve sazan balıkları da yok olma tehlikesiyle karşı karşıyalar. İstanbul’un istakozu, kolyozu, istiridyesi, orkinozu çekilmişken uzaklara, gene Sapanca’nın tatlı su levreği, kadife balığı, kaya uskumrusu, yılan balığı, gökmen balığı ve istakozunun nesli tümüyle tükendi bile! Dünya genelindeyse tehlikede olan balıklar neler diye liste yapmaya gerek yok, öyle vahim senaryolar var ki! Temmuz ayında İngiliz Times gazetesine konuşan Kanada British Columbia Üniversitesi’nden Profesör Daniel Pauly büyük balıkların nüfusunun son yüzyılda yüzde 95 oranında azaldığına vurgu yaparak, bu yüzyılın ortasına geldiğimizde ton balığından morina balığına kadar birçok türün yok olabileceğini söyledi. New York Üniversitesi’nden Profesör Callum Roberts da balinalarla başlayarak tüm — dikkatinizi çekerim: tüm – deniz hayvanlarını yok ettiğimizi söylüyor.

Peki, neden? Nasıl?

Sapanca Gölü örneğine bakalım mı?

Sapanca Gölü, her iki kenarından da geçen karayolları, suyuna bırakılan evsel ve sanayi atıkları, nüfus artışına ve sanayiileşmeye
bağlı aşırı su çekimi vs nedenleri ile hızla kirlenmiş bir gölümüz. Bu hıza küresel ısınmanın su kaybını arttırıp, yağışları azaltması
faktörü de eklenmiş. Yetmemiş, Sapanca Gölü’nü besleyen dereler de kazanç, karlılık odaklı su firmalarına kiralanmışlar. Kocaeli
Üniversitesi Mühendislik Fakültesi Çevre Mühendisliği Bölüm Başkanı Prof. Dr. Savaş Ayberg’in tahminlerine göre, kirlenme bu hızla devam ederse, “Sapanca Gölü birkaç yıl içerisinde İstanbul Küçükçekmece gölü gibi bataklık olacak.” O zaman da bataklığı doldurup ilk depremde yerle bir olacak ama çevresi duvarlarla kapalı, havuzlu, otoparklı diye herkesin pek beğeneceği lüks siteler inşa ederiz, herhalde.

Hadi, bir örnek daha, zira “Sapanca Gölü küçük, tabi” diyenler olabilir!

Kıyılarında kurulu 6 ülkenin paylaştığı ve hamsisi, kalkanı dahil tüm kaynakları itibarı ile hem ortak hem de yerel değerimiz, Karadeniz’e dönelim.

Tuna, Don, Dinyeper’in beslediği, dip akıntılarıyla sularına Akdeniz’in karıştığı dünyanın en büyük anoksik havzası Karadeniz’in
kıyı şeridinde, kanalizasyon sistemine bağlı, yaklaşık 10milyon nüfus var ve yılda 571milyon m3 evsel atığın buraya aktığı tahmin ediliyor!

Çılgınca, değil mi?

Karadeniz’i besleyen en önemli nehirlerden Tuna’ya da bakalım, isterseniz.

120’den fazla koldan gelen suyu alarak Almanya’dan yola çıkan Tuna Nehri, Almanya, Avusturya, Slovakya, Macaristan, Hırvatistan, Sırbistan, Bulgaristan, Romanya, Moldova ve Ukrayna gibi son derece sanayileşmiş ülkelerden, bu ülkelerin tarımsal alanlarından ve Budapeşte, Passau, Linz, Viyana gibi yoğun yerleşim bölgelerinden geçerek Karadeniz’e dökülür. Rakamlarla ifade edersek Tuna Nehri üzerinde yaşayan 81 milyon nüfus, her yıl, 60 ton civa, 900 ton bakır, 1000 ton krom, 4 bin 500 ton kurşun, 6 bin ton çinko, 60 bin ton fosfor, 340 bin ton azot ve 50 bin ton petrol kirliliğini Tuna yoluyla Karadeniz’e boşaltmakta!

1965 yılından bu yana ticari olarak avlanan 23 adet balık cinsinden, bügün ancak 5 adedinin avlanabildiği kimseyi şaşırtmayacaktır, sanırım!

Dünyayı da bir Sapanca Gölü ya da Kardeniz gibi gördüğümüzden olacak, her köşesini birbirine bağlıyor, köprüler dikmek için ormanları yok ediyor, derelerin üzerine yollar inşa ediyor, sanayiiler kuruyor, atıklarını balığını yediğimiz sulara boşaltıyor, kıyısına şehirler inşa ediyor, hızla çoğalıyor ve kaynakları, özellikle de suya bağlı kaynakları fütursuzca kullandığımız “modern” bir sistemin içerisinde herşeyin bize ait olduğu yanılgısı iliklerimize kadar işlemiş, arsızca oturuyor, şuursuzca tüketiyoruz.

Balık falan da, kalmıyor. Haliyle.

Boşuna değil, Profesör Callum Roberts’ın balinalarla başlayarak tüm deniz hayvanlarını yok ettiğimizi söylemesi.

İnsan, en bencil memeli –diye öğretmeliyiz, çocuklarımıza, okulda.

Bu durum bitmiyor elbette, zira insan denizlerini kirlettiği, suyunu kullanılamaz hale getirdiğini anladığı andan itibaren “aynı kirletme devam edecekse, biz aç kalacağız” diyecek kadar zeki ancak, çok yazıktır ki çözümü “temizlemekte” göremeyecek, “balık çiftlikleri kurmakta” bulacak kadar da vasat bir kalbe sahip! Zira 1 kilogram çiftlik balığı elde etmek için 4 kilogram deniz balığı yakalamak, onu öğütmek ve yem yapmak gerekiyor!

Ama tercih ediliyor.

Neden?

Basitleştirerek izah edeyim: bir balık çiftliği kurmanız için balıkçı olmanız gerekmez! Süpermarket ekonomisinin karlılık teknolojisini kavramış herhangi bir girişimci bürokrasisini tamamlayıp, teşviklerini bankaya yatırıp bir çiftlik kurabilir. Yem fabrikaları ile ortaklık yapması karınadır, hele bir de yem fabrikası kurarsa, daha da kazançlı olacaktır yatırımı. Bu yem fabrikalarına gelecek balık küçük ölçekli balıkçı tarafından da tutulabilir, endüstriyel balıkçı tarafından da.Fark etmez. Önemli olan fiyatıdır. Geçen yıl Karadeniz’de kilosu 17 kuruştan hamsi, yem fabrikalarına satıldı, siz anlayın düzenin çiftlik sahibi adına karlılığını! Bu balıkçılara ne yem fabrikasının ve ne de balık çiftliğinin “şu kadar balığa ihtiyacım var, kilosu şu kadardan alacağım” diye bir tahaüdü olmadığı gibi, sosyal bir bağlılığı bile yoktur, zira, balık olmazsa, bu yem fabrikaları batmaz, çiftliklerdeki balıklar da aç kalmazlar: soya, girer devreye. GDO’lu tercih sebebidir, zira maliyeti daha da düşük olur!

Hükümetler de, yukarıda çıtlattım zaten, teşvik verirler bu işletmelere. Nihayetinde vergi bağlamında küçük balıkçıyı değil, şirketleşmiş çiftliği tercih ederler. Bir de, biliyorsunuz, ekonomik büyüme var: bir yandan yatırım artarken, diğer yandan da tüketim artacak! E, kendinizden hesaplayın, evinde hamsi kızartmak yerine somon buğulamayı tercih eden arkadaşlarınızın sayısını bir düşünün!

Bitmiyor, dostlarım, devam etmeliyim:

Hükümetlerin vergilendirebilme ve ekonomi büyütme kaygısı ile aşırı avlanan balıkçı bu sistemde asıl para eden balığından olur, önce. Yani Karadeniz kirlenip durduğu için zaten azalan hamsi bir de çok avlandığında ondan beslenen lüfer de yok olur! Hamsinin fabrikaya teslim fiyatı kiloda 17 kuruşken, oysa, gerçek boyutlarında bir lüferin 300 gr hali en az 20 liradır! Ama, bulamaz kimse, 300 gr çekecek lüferi!

Bununla da bitmez, malesef:

balıkta kıtlık başladığında ithalatın önü açılır, uskumruda olduğu üzere. Dolmasının adı yeter canım uskumru, İstanbul’a Norveç’ten gelmeye başladığında da, Çanakkale’nin Sardalya festivali için niyet edilen balık da Yunanistan’dan gelir: 8 kiloluk kasası İstanbul Su Ürünleri Hali’nden teslim 65 liraya! Çanakkaleli kilosunu 10 liraya bulduğunda bayram ederken, İstanbulUn Bakırköy’deki Su Ürünleri Kooperatifi, Hal’e, hemen aynı gün Boğaz’da tuttuğu sardalyayı 8 kiloluk kasasına 6 liraya satamayacaktır ama!

Ayniyle vaki, tek kelime eklemedim üzerine!

İnsan, en bencil memeli ve aynı zamanda da en arsız, en şuursuz olanı –diye öğretmeliyiz, çocuklarımıza, okulda.

Tüm bu anlattıklarımın her biri biz anlatıyor, zira.

Lüfer İstanbul’un mu? Bir İstanbul mudur, Lüfer’e hasret çeken?

İnsan yok ederken kaynaklarını, kendi yok oluşunu ne kadar geciktirebilecektir?

Uskumru dolmasının, hamsi kuşunun, Boğaz’da lüferin peşinden zıplayarak giden orkinosun eksildiği bir dünyada, insan, bu eksikleri yeni bir gömlek ve ya son moda bir cep telefonu ile daha ne kadar doldurabilir ki?

Bu soruları herkese soracak cümleler kurmanızı ve Slow Food’a, İstanbullu’nun lüfer kampanyasına el vermenizi diliyorum, sularımızın, balıklarımızın, balıkçımızın ve çocuklarımızın geleceği adına.

Yerindelik Denetimi ve Çevre Davaları Kaybedilecek İddiası Hakkında Birkaç Söz / Kemal Tuncaelli

İdari Yargılama Usul Yasası Madde 2. idari yargı yetkisi, idari eylem ve işlemlerin hukuka uygunluğunun denetimi ile sınırlıdır. İdari mahkemeler yerindelik denetimi yapamazlar, yürütme görevinin kanunlarda gösterilen şekil ve esaslara uygun olarak yerine getirilmesini kısıtlayacak, idari eylem ve işlem niteliğinde veya idarenin takdir yetkisini kaldıracak biçimde yargı kararı veremezler.

Yeni dönemin ilk yazısı: En çıplak gerçek

Kongremizin üzerinden tam 2 ay geçti. Bu süre boyunca bir yandan aşırı sıcaklarla mücadele ederken bir yandan da yeni dönemin hazırlıklarıyla uğraşıyoruz. Geçen iki ayda iki Parti Meclisi, üç MYK toplantısı yaptık. Ayrıca her Pazartesi sekreterya toplantıları yapıyoruz. Birikmiş bürokrasiyi, kurumsallaşmaya dönük atılması gereken bazı önemli adımları halletmeye çalışıyoruz. Öte yandan iki milyon İstanbullu kampanyamız ve yeni kampanyaların hazırlıkları sürüyor.

Bir yandan da referandum gibi tartışmalı gündem konuları enerjimizi çalmaya devam ediyor. Ama biz Yeşiller Partisi olarak daha çok ülkenin “gerçek” gündemine, yani yaşam politikalarına ilişkin yeni dönem çalışmalarıyla ilgili hazırlıklara öncelik veriyoruz. Yeni, dinamik ve üretken bir Parti Meclisi oluştu. Yerel örgütlerde ve çalışma gruplarında da kıpırdanmalar var. Bu olanaktan yararlanmak zorundayız.

Bu arada hepimiz az da olsa tatil de yapmaya çalışıyoruz elbette. Tüm bunlar bir araya gelince kongreden bu yana tek bir yazı bile yazamadım. Dün posta kutularımıza Yeşil Gazete editörümüzün köşe yazarlarına yönelik nazik bir uyarısı düştü. Bu uyarıyı alınca daha fazla tembellik etmemeye ve kendime serin bir yer bulup yeni dönemin ilk yazısını yazmaya karar verdim. Bundan böyle haftada iki gün yazmaya ve editörümüzü daha fazla kızdırmamaya çalışacağım.

***

Sizce bugünün ana gündem maddesi nedir?

Türkiye’de yaşayan ve gazete okuyup televizyon seyrederek gündemi takip eden bir kişinin vereceği cevap elbette “referandum” olacaktır. Arada ordudaki komutan atamaları gibi, Kürtlere özerklik verilip verilmemesi gibi gündem maddelerimiz de oluyor. Neticede Türkiye’nin ana gündemi büyük harfle yazılan Siyaset. Yanlış anlamayın, bunların önemsiz şeyler olduğunu söylemiyorum. Ama insaf edelim. Gerçekten dünyanın en önemli sorunları bunlar olabilir mi?

Son bir aydır olup biten ve hala devam eden birkaç şeyi saymama izin verin:

Pakistan’da süren muson ve sel felaketinde şu ana kadar en az 1600 kişi öldü. Sellerden 14 milyon insan etkilenmiş durumda. Pakistan nüfusunun neredeyse onda biri yani! Evsiz kalan milyonlar yolara düşmüş, oradan oraya sürükleniyor. BM İnsani İşler Koordinasyon Dairesi’nden Maurizio Giuliano bugün yaptığı açıklamada, “Buradaki felaket tsunamiden, 2005 Pakistan depreminden ve Haiti depreminden daha büyük” diyor.

Çin’de seller ve toprak kaymaları devam ediyor. Ölü ve kayıp sayısı binlerle ifade ediliyor. Pakistan ve Çin’de felaketlere neden olan yağışlar önümüzdeki günlerde şiddetlenebilir.

Rusya’da sıcak dalgaları ve durdurulamayan orman yangınları nedeniyle ölü sayısı en az 50. Ama bu rakam sadece yangınlarda ölenler. Bugünkü bir habere göre Moskova’da her gün 700 kişi ölüyor. Sıcak dalgası ve yangınlara bağlı dumansisi/smoglar (ki St. Petersburg’a kadar yayılmış durumda) başlamadan önce, yani normal şartlarda her gün 360-380 kişi ölüyormuş! Yani Rusya’da da binlerle ifade edilebilecek can kayıpları yaşanıyor. Rusya’da bu yaz 557 orman yangını çıkmış ve yangınlar giderek yayılıyor. Hatta Çernobil’den yayılan radyasyonun yangınlar nedeniyle topraktan serbestleşerek tekrar atmosfere karışmasından endişe ediliyor.

Nijer’de ve Afrika’nın batısında Mali’den Çad’a kadar uzanan Sahel bölgesinde kuraklığa bağlı açlık nedeniyle yaklaşık 10 milyon kişi gıda kriziyle karşı karşıya. Sadece Nijer’de 2 yaşın altındaki 900 bin çocuk beslenme yetersizliği nedeniyle ölüm tehlikesi altında yaşama tutunmaya çalışıyor.

Bu tablo artık iklim felaketlerinin Katrina gibi anlık büyük olaylarla sınırlı olmadığını, sürekli hale geldiğini ve bu sürekli felaket durumunun artarak süreceğini gösteriyor. Üstelik Rusya’nın sıcaklar nedeniyle %30 düşen tahıl üretimi nedeniyle buğday ihracatını durdurduğunu da düşünürseniz (ki Rusya dünyanın en büyük altıncı buğday ihracatçısıdır), iklim değişikliğinin doğrudan ekonomik sonuçlarının da, tıpkı birkaç yıl önce pirinç fiyatlarındaki artış gibi, geleceğe yönelik tahminler olmaktan çıktığını görebiliriz.

***

Son zamanlarda küresel ısınmadan her bahsettiğimizde karşımızda bir kaçınma ve susma tavrı ve konunun bir an önce kapanmasını talep eden mutsuz bakışlar görüyoruz. Benim gibi sürekli küresel ısınmadan bahseden ve konunun en önemli sorunumuz olduğunda ısrar edenler takıntılı felaket tellaları, hatta belli bazı bilim insanlarının ağına düşmüş ve meselenin politik bağlantılarını göremeyen eski model ekolojistler olarak görülüyoruz.

Ama ne yazık ki gerçekler can acıtıcı. Yaşam biçimimizden vazgeçmek istemesek, günlük siyasetin favori konularıyla ve rejim meseleleriyle uğraşmaktan hoşlansak da, bütün bu sorunları ezip geçecek küresel bir sorunun tam göbeğinde yaşıyoruz. Bu sorun klişe politikalarla veya saf ideolojiyle çözülemez. Sorunu güncele taşımak, güncel politikayla birleştirmek zorundayız. Yeşiller olarak bizim öncelikli görevimiz budur: Çıplak gerçekleri tekrarlamaktan hiç bıkmamak.

Bugünün en çıplak gerçeği, küresel ısınmanın geleceğini yok etmekte olduğu bir dünyada, hem bu gerçeğe gözlerini kapayan, hem de onu ağırlaştırmak için elinden gelen her şeyi yapan insanların, toplulukların ve siyasetçilerin varlığıdır. Yeni dönemin ilk yazısında bu notu bir kez daha düşeyim dedim. Güncelin tozu dumanı içinde bu konuya sık sık dönme sözü vererek…

Gürcistan'da Savaştan İki Yıl Sonra 'Normalleşme' Özlemi / Tom Esslemont

Rusya ve Gürcistan liderleri birbirlerini, Kafkaslar’da bundan iki yıl önce Ağustos ayında, Gürcistan’ın Güney Osetya bölgesi konusunda çıkan savaşı başlatan taraf olmakla itham ediyor.

Gürcistan lideri Saakaşvili

Aradan geçen iki yılın ardından Gürcülerin Rusya hakkındaki düşünceleri karmaşık.

Savaşta Rus tankları Gürcistan’a girmiş, Gürcistan uluslararası destek talep etmişti. Sonunda belki anlayış değilse de barış galip geldi.

Süryani Halkının Kalbi Turabdin’de Atıyor / Zeynep Tozduman

Yaklaşık 10 gün süren bölge gezisinde Süryani ve Kürt halkı  ile yaptığım görüşmeler, izlenimler beni yüreğin uçsuz bucaksız yakıcı bozkırında görmeyi istediğimiz o düş iklimine götürdü  durmaksızın. ”Çocuğun gördüğü düş olmasın artık, Barış” dedirten yüzlerce yürekle yaptığım söyleşilerde ortak özlem Barışaydı.

Gülerken Ağlayan Yunuslar!

Gösteri havuzlarındaki  yunusları canlı olarak izleyenleriniz vardır belki. Ama en azından hemen herkes TV kanallarında seyretmiştir onları. Gülümsermiş gibi görünen yüzleri pek çoğumuza hoşluk verip, mutlu olduklarını sanmışızdır muhtemelen(gerçekte yüz yapıları o izlenimi vermekteymiş).

Ben onları canlı olarak havuzlarda izlemedim. Ama bundan yirmi, yirmi beş yıl önce Mersin Erdemli’de Tömük sahilinde botla gezintiye çıkıp, denizin durgunluğundan da yararlanarak hayli açıldığımız bir gün, çok yakınımda bata çıka yüzerken izleme şansını yakalamıştım.

Sonra, belgesellerden, ultrason yayarak birbirleriyle haberleştiklerini, hızlı yüzücü olduklarını, gemilerle yarıştıklarını, duyarlı, zeki canlılar olduklarını öğrendim. Sahi, ileri yaşlarımda okuduğum bir çocuk kitabının (Pembe Yunus) kahramanını da hiçbir zaman unutmadım.

Onları beyaz camda, gösteri havuzlarındaki akrobasi hareketlerini izlerken, rehabilite amaçlı kullanıldıklarını seyrederken, içimde, aynı sirklerdeki hayvanlara, bir de hayvanat bahçelerindeki özgürlükleri ellerinden alınmış olanlara karşı duyduğum türden acıma, özgürlüklerine kavuşturma isteği gibi isyankar hisler duydum. İçim acıdı, mutlu olamadım. Neden engin denizlerde değil de, cüsseleriyle orantılı olarak onlara çok ufak geldiği açıkça belli olan o yapay suda olduklarını, etrafındaki insanlara birkaç ölü balık için, neden gösteriler yapmaları gerektiğini düşündüm.

Cumhuriyet Bilim Dergisi’ni karıştırırken Özgür Keşaplı’nın bilimsel kaynaklı bir yazısına rastladım. Hislerimde yanılmadığımı, gösteri havuzlarındaki yunusların, denizlerden, ailelerinden zorla kopartıldıklarını, acımasız bir tür kovalamacanın sonunda , sosyal bağları çok güçlü olan bu canlıların çoğunun daha o anda şoktan, travmadan öldüğünü, beğenilmeyip geri atılanların ise bir çoğunun ciğerlerine su dolması yüzünden uzun süreçte zatürre olarak acıyla öldüklerini, geride kalan ailelerin bu kayıplardan dolayı aldığı yaralar ve hüznün ise tamamen göz ardı edildiğini öğrendim.

Yakalanma sürecinde bir çok travmaya maruz kalan yunusların yüzde 50’sinin üzerindekiler en fazla doksan gün içinde zatürre, ülser, bağırsak hastalıkları, klor zehirlenmesi, stres ve bunun gibi nedenlerden hayatını kaybetmekte, tüm bu aşamaları atlatanlarsa, havuzların sağlıksız ortamında davranış bozuklukları, üreyememe gibi çok ciddi sorunlarla baş edemedikleri için özgür hemcinslerine göre çok kısa ömürlü olmaktaymış.

Ne o? İnsanlar birkaç keyifli saat geçirecek ya da henüz doğruluğu kesinleşmemiş bir varsayımla terapi görüp hastalığına şifa bulacak!

Denizlerden çalınan yunuslar, havuzlarda ölü balıkla beslenmeye mahkum edilmekte, buna uzun süre direnenler, ölü balıkları kusmakta, ama bir süre sonra çaresizce, işte o birkaç kokuşmuş balık uğruna, aynı sirklerdeki ip üzerinde yürümeye zorlanan kedi, köpek, maymun, ayı gibi işkence havuzlarında, müzik eşliğinde çember üzerinden geçmeye, top oynamaya başlamakta.

Biz de bu görüntüleri çocuklarımıza izletip, alkışlatarak, onları doğaya saygı duyan, canlıların yaşam haklarına duyarlı kişiler olarak yetiştirdiğimizi sanıyoruz. Tam tersine, bu çocuklar ilerde zevkleri ve çıkarları uğruna, doğadaki kendilerinden başka canlıları sömürme hakkına sahip olduklarını düşünmezler mi?

Doğanın bu muhteşem canlarını o estetik, heybetli vücutlarını, küçük, sığ sulu alanlara hapsederek, oraya seyre giderek, daha çok yunusun özgür yaşam alanlarından ölüm havuzlarına dolmalarına sebep olacağımız açıktır. Karadakilerin, havadakilerin, kanlarını, iliklerini sömürdük, postlarını yüzdük, yetmedi. Şimdi de sudakiler mi? Hem de o güzeller güzeli yunuslar!

Çocuklarımıza belgesellerden özgür yunusları izletip, onları gerçekten doğaya saygılı, yararlı, özgürlük yanlısı bireyler olarak yetiştirebiliriz. İlla ki gösteri seyretmek istiyorsak, günümüzde bu işi yapan, toplumun hemen her kesiminden o kadar çok aktör, dansöz, şaklaban var ki, hayvanlara ne hacet ! Onları kendi ortamlarında rahat bırakalım, rahat..