Ana Sayfa Blog Sayfa 5427

Tarımda Kendi Kendine Yeterlilik Nasıl Kazanılır?

Tarımda kendi kendine yeter olmak çok önemlidir ve gıda güvenliği, sürdürülebilirlik, üretici refahı gibi tarımla ilgili bir çok temel sorun ile çok yakın ilişki içerisindedir.

Tarım açısından kendi kendine yetebilirlik öncelikle bir kişinin; sonrasında bir ailenin, bir köyün, ilçenin, şehrin, ülkenin ve hatta dünyanın en azından temel besin maddeleri açısından kendi ihtiyacını karşılayabilmesini anlatır. Ve kendi kendine yetebilirlik öncelikle kişinin kendi ihtiyaçlarını karşılayamayacak duruma gelmesi ile kırılmaya başlar. Zincirin kırılan bu ilk halkasından sonra diğer halkalar da yavaş yavaş kırılır ve insanlar, fırınlar ve süpermarketler iki güncük kapansa aç kalacak duruma gelirler.

Peki bu süreç nasıl işler ve bu noktaya nasıl gelinir?

Geliniz bunu Anropolog Peter Just*‘ ın 1980′ lerin başında gözlemlediği Endonezya’ daki Dou Donggo halkından olan Doro Ntika köylüleri ile ilgili izlenimlerine bir göz atalım:

1980′ lere kadar köydeki herkes tarlalarını işlemekteydi. Her kadın becerikli bir dokumacıydı ve kendi ailesinin kumaşını dokuyordu. Her erkek, akrabalarının ve dostlarının yardımıyla, içinde yaşayacağı evi inşa eden usta bir dülger ve marangozdu. Ancak son yıllarda eğitim yaygınlaştıkça diğer türden olanaklar ortaya çıktı ve köyden bazı gençler öğretmen, polis memuru ya da hemşire oldu. Ebeveynler çocuklarının böyle olanakları değerlendirmeleri ve aynı zamanda bu türden meslekler yoluyla nakit gelire erişmeye istekliydi. Böylece yalnızca paranın satın alabileceği lüks mallara ve tüketici mallarına erişebileceklerdi. Ama bir çocuğu eğitmek de para gerektiriyordu. Bu ve benzeri nedenlerle bir Dou Donggo insanı emeklerinin büyük bölümünü çiftçilerin kendileri tarafından tüketilmeyen ama aşağılardaki pazarlarda nakit karşılığında satılabilen fıstık ve soya gibi ürünlerin yetiştirilmesine yönlendirdi. Erkekler, gitgide artan oranlarda, yağmur yağmayan mevsimlerde devletin inşa projelerinde inşaat işçisi olarak çalışmak üzere köyden ayrılmaktalar. Nakit ekonomisine geçiş tüketici mallarına ve ilaçlara erişim gibi büyük avantajlar sunsa bile, aynı zamanda insanları yeni risklere maruz bırakmakta: Eğer kaynaklarının gereğinden fazlasını nakit getiren ürünlere yatırırlarsa, ürünlerinin fiyatları küresel arz ve talep dalgalanmalarına göre belirlendiği için, kendilerini kendi denetimlerinin çok ötesindeki pazar güçlerinin insafına terk etmekteler. Ayrıca çok çeşitli geleneksel gıda ürünlerinin yerine tek ürün yetiştirme geldiği için de beslenme açısından sonları çok kötü olabilir. Bunun da ötesinde, uluslararası emek pazarına katılmak bazılarının evdeki yükünü arttırabilir. Zira tarlalarda kadınlar ve yaşlılar iş için göçen erkeklerin ve gençlerin yerini almakta ve bazıları çift mesai çalışmaya zorunlu kalmakta. Göç eden erkeğin hane halkının bazı üyeleri temel geçinme gereksinimlerinin sorumluluğunu üstlendiği için, göç eden kişinin ücreti de yapay olarak düşük tutulabilir. Zira bir aileyi geçindirmenin harcamalarını karşılamak zorunda kalmamaktalar.1

Bu anlatılan size bir yerlerden tanıdık geldi mi?

Ülkemizde ve tüm dünyada olduğu gibi insanlar çeşitli tüketim mallarına ulaşmak ve tanıdıkları arasında görece itibarlı ve rahat bir hayata kavuşmak için, kendi kendine yetebilirlik sağlayan yeteneklerinden vazgeçmek zorunda kalıyorlar.

Önce tüketmedikleri gıdalar üretiyor ve bunu satmaya çalışıyorlar. Sonra içinde oturmadıkları evler, giymedikleri giysiler üretiyorlar. Ve bir kuşak geçtiğinde insanlar “Nasıl kumaş dokunur?”, “Nasıl çeşitli gıdalar üretilen tarım yapılır?”, “Nasıl ev inşa edilir?” sorularının cevabını bilmedikleri için dış dünyaya tam bağımlı ve kendi kendine yetemez oluyorlar. (Bu kişi, aile ve köy özelinde anlatılmış örneğin aynısını bir ülke ve hatta tüm dünyaya uyarlamak fazlası ile mümkündür.)

Özellikle kırsalda yaşayan insanlar öncelikle kendi ihtiyaçlarını tam olarak karşılayacak halk bilgeliğini kaybederlerse tam bağımlık gerçekleşir ve dolayısı ile kendi kendine yeterlilik son bulur. Kültürler de bu yaşam pratiklerinin içerisinde yaşayıp çeşitlendiği için, kendi kendine yeterliliği kaybetmek aynı zamanda kültürel yıkıma yol açar ve insanlar sadece gelir ve özgürlüğünü değil, kültürünü de kaybetmeye başlar. Kırsalda gelirini, özgürlüğünü ve kültürünü kaybetmiş böyle bir insan ve ailenin ise köyde tutunması çok zordur. Bu aile kente göçecek ve oradaki global kültür ile beslenecek ve dolayısı ile modern hayatın tüm hastalıklarına yakalanacaktır.

Süreç bu şekilde devam ederse gelecek nasıl olacak dersiniz?

Az önce bizim 50 yıl kadar öncemizi 1980′ lerde yaşamaya başlayan bir halktan örnek vermiştik. Bir de bu sürecin güya “başarılı” şekilde geçmiş ve belki bizim 20 yıl ilerimizi yaşayan bir halkın durumuna bakalım mı? Michael Pollan, “Etobur-Otobur ikilemi” adlı kitabında2 sürecin önemli bir kısmını üç buçuk sayfada anlatmış. Biz özetini yapalım:

ABD Iowa’ daki Green kasabasında yoğun, tek tip, endüstriyel mısır üretimi sonucu nüfus azalmıştır. Yazarın görüştüğü Naylor adlı çiftçinin babası kasabaya ilk geldiğinde nüfus 16.467 kişiyken son nüfus sayımında bu sayı 10.336 olmuş.

Çiftçi Naylor’ un babasının zamanında söz konusu kasabadaki çiftliklerde çok çeşitli ürün yetiştirilirmiş. En önemlisi atlar, sonra sığırlar, tavuklar, mısır, domuz, elma, saman, yulaf, patates, kiraz. Bir çok Iowa çiftliğinde buğday, erik, üzüm, armut da yetiştirilirmiş. Bu farklılık sayesinde çiftlikler hem kendi besinlerini elde edebiliyor, hem de toprağı ve hayvanları besleyebiliyormuş. Bu ürünlerden herhangi birinin pazarının çökmesi üreticileri pek de etkilemiyormuş. Bu devirde her mevsim yeşillikler, çeşitli kokular, renkler ve sesler varmış kasabada.

Ellili-altmışlı yıllarda hayvanların gitmeye başlaması ile çayırlarda kavgasız gürültüsüz hayvan otlatmayı sağlayan çitler de kaldırılmış. Domuzlar günümüzde hayatlarını alüminyum barakalarda geçirmek zorunda kalmış. Şimdilerde Greene kasabasında Ekim’ den Mayıs ortasına kadar evlerin etrafı hariç tek yeşillik görünmüyormuş. Çit amaçlı dikilen ağaçların kalkması rüzgarı da şiddetlendirmiş. Traktör gelince atlar gitmiş. Atlar gidince yulaf tarlaları ve çayırların bir kısmına gerek kalmamış. Mısır devlet tarafından yoğun şekilde desteklenmeye başlayınca da üretici çeşitli ürünlerini bırakıp gitgide daha çok mısır üretmeye başlamış. Mısır o kadar çok üretilmeye başlanmış ki bu kadar çok mısırı ne yapacağını şaşıran hükümet onu sığır yemlerine katmaya başlamış. Böylece fabrika gibi tarlalardan gelen mısır ile hayvanlar, fabrika gibi işletmelerde beslenmeye başlamış. Bu yapıda ucuzca üretilen hayvanlarla baş edemeyen çiftçiler çiftliklerinde hayvan yetiştirmekten tamamen vazgeçmiş. Ve dolayısı ile çeşitli ürün de yetiştirmeye gerek kalmamış, tamamen mısır üretmeye başlamışlar. Eskiden toprağı besleyen hayvan gübresinden artık yoksun olmaları sorununu da hükümet, elinde 2. dünya savaşından kalan ve aslında patlayıcı bir madde olan amonyum nitratı gübre olarak kullandırarak çözmüş. Her yıl mısır ekmenin toprağı bozduğunu, hastalıkları arttırdığını gören çiftçiler aynı yerde soya fasulyesi de üreterek bir rotasyon başlatmışlar. Ancak zamanla 2 farklı ürünün daha çok işgücü, ekipman gerektirdiğini görüp yine tek ürüne dönmüşler. Ne de olsa artık her soruna çare olabilen kimyasallar varmış…

Naylor’ un dediğine göre artık mısır ekmek sadece traktör sürmek ve serpme yapmaktan ibaretmiş. İki bin dönümün traktörle sürülmesi ve tohum serpilmesi tahmini birkaç hafta sürmekte imiş. İnsanlar geri kalan zamanlarda hayvanlar da olmadığına göre başka yerlere gidiyormuş. Bugün (sanırım Greene Kasabasına bağlı) Churdan (köyü) bir hayalet şehir gibiymiş. Ana caddedeki dükkanların çoğunun kepenkleri inikmiş. Berber, market, sinema son yıllarda kapanmış. Bir kahvehane ve küçük bir bakkal açıkmış sadece ama insanlar alışverişlerini 20 km ilerideki marketlerden yapıyormuş. Ortaokulun bir beysbol takımı ve bandosu yokmuş ve çok az öğrencisi varmış. Dört okul bir araya gelerek bir okul takımı ya da bando oluşturabiliyorlarmış. Churdan’ ın tek derdi, şehrin çıkışına yakın bir yerde duran mısır ambarı imiş. Etrafta insan kalmasa bile bu ambarı doldurmak için her yıl daha fazla mısır ekilecek gibi görünüyormuş.2

İşte bu da mevcut yapıyı sürdürürsek bazı yerlerde belki şimdiden olmuş; ulusal anlamda en çok 20 yıla kadar tarımımızın ve kasabalarımızın nasıl olacağını gösteren bir örnek olay. Eskiden yemyeşil, çeşitli, olaylı, neşeli olan kırsal yerleşimlerimiz yavaş yavaş hayalet şehirlere dönüşüp solacak…

Kredi Kartlarının Marifetleri

Bir de Türkiye’ de son üç yıldır bankaların tarıma birdenbire ilgi duymaya başlaması ile şu anda neredeyse tüm tarımsal üreticilerde kredi kartı var. O sene gelirinin yeterli olup olmadığına aldırmayan üretici, hasat dönemi ödemeye olanak veren bu kredi kartları ile para elinde imiş gibi harcama yapıyor. Hasat döneminde yeterli parayı kazanamadığında ise bir tarlasını satmak zorunda kalabiliyor. Böyle böyle üreticiler topraksızlaşarak kente göçerken, köylerde büyük tek parça tarım arazileri üzerinde monokültür (tek tip) tarım yapan kişiler ve kurumlar artıyor.

Sonuç ve Öneriler

Birçok uzman, üniversitede edindiğimiz bilgilerin masa üstünde artarda eklenmesi ve sadece sayıya dayalı mali gözlük ile bakarak ölçek ekonomisinin, büyük işletmelerin, monokültür (tek tip) bitkisel ve hayvansal üretimin tarımsal ve kırsal sorunların tek çözümü olduğunu söylüyor.

Oysa yukarıda da örneklerle gösterdiğimiz gibi tarımda ölçek ekonomisi kurallarını uygulamak, tek tip üretim yaparak bunda uzmanlaşmak ve aile tipi işletmeden kurumsal tarım işletmelerine dönüşmek geri dönülmez kötü sonuçlara yol açar.

Ölçek ekonomisi kuralları ile tek tip üretim yapmanın sonuçları nelerdir?

  1. Kişi, aile ve köyden başlayarak; ulusal ve global anlamda kendi kendine yetebilirlik mümkün olmaz.

  2. Açlık, yoksunluk ve yoksulluk artar.

  3. Göç zorunlu olur. Terk edilen yerlerde yüzyıllardır yaşamış kültürel zenginlik de erir ve günün birinde yok olur.

  4. İnsanlar eskisinden daha çok çalışıp üretmesine rağmen daha az gelire sahip olurlar (burada gelirden kasıt, ihtiyaç duyulan her nevi şeydir) Ayrıca işsizlik de sürekli artar.

  5. İnsanlar sürekli gelir kaygısı içinde olurlar.

  6. Tarımsal olarak üretilen ürünün pazarındaki olumsuz bir durum, üreticiler için büyük bir kabustur.

  7. Üretici tek ürünü olduğu için risk alamaz. Gerekenin 2 katı gübre, 3 katı tarım ilacı atar. Bu hem toprağın sürdürülebilirliğini bitirir, hem ürünü tüketenin ve üretenin sağlığını zedeler, hem de doğayı ciddi bir yıkıma uğratır.

  8. Kırsal kesim doğal, kültürel, sosyal, ekonomik anlamda fakirleşir.

Şu an mevcut düzende tüm dünyada bu sonuçlar ya başlangıç aşamasında, ya sonlarına gelmiş bir halde yaşanmaktadır. Fosil yakıtların gitgide tükenmekte olduğuna ve kimi zaman 1 kalori gıda üretmek için 10 kaloriden fazla fosil yakıt harcadığımıza bakarsak günümüzdeki ekonomik kriz, gelecekte bizleri bekleyen krizlere oranla çok zayıf bir esinti olarak hatırlanacaktır. Ayrıca etkileri günlük hayatta bile kendini göstermeye başlayan ekolojik kriz (küresel iklim değişimi), yakın gelecekte yaşayacaklarımıza nazaran yine hafif bir meltem ayarındadır.

Boyutları şimdiden tahmin edilebilen bu dehşetli krizlere karşı bugünden hemen alınması gereken önlem; yerel üretim yerel tüketim mantığı çerçevesinde kişisel, ailesel, kırsal, kentsel, ulusal ve global ölçekte kendi kendine yeterlilik mekanizmalarını kurmak ve işletmektir.

Kendi kendine yetebilirliği sağlamanın yolları nelerdir?

  1. Çeşitlilik artmalı: Tarımsal üretim olabildiğince çeşitli yapılmalıdır. Büyük parça tek tip ürün üretimi yerine ekonomik gibi görünmese de gerekiyorsa daha küçük alanlarda çeşitli ürünler yetiştirilmeli; kırsalda her aile, ihtiyaç duyduğu tüm temel gıda ürünlerini kendi üretebilmeli, ihtiyacından fazlasını satmalıdır.

  2. Etkin bilgiye sahip olunmalı: İnsanlar kendi gıdalarını üretecek, kumaşını dokuyacak, evini inşa edecek bilgiye sahip olmalı; unutulmuş pratikler araştırılarak gün yüzüne çıkarılıp herkese öğretilmelidir. Kırsaldaki insanlar bu bilgiyi doğrudan kullanmalı; şehirlerdeki insanlar ise en azından bu insanlar ile ilişkide olup tarımsal üretimden sağlanabilecek ihtiyaçlarını doğrudan iletişim ile karşılamalıdır. Bu bağlamda eğitimde, Köy Enstitüleri benzeri yapılanmalara gidilmeli; köy ve kentlerdeki ilçeler-mahalleler birbirlerini kardeş mahalle ilan etmeli; insanlar köylerden gıdalarını temin edebilecekleri kardeş aileler seçmelidir.

  3. Hatalı tespitlerden vazgeçilmeli: Ekonomistler ve tarım uzmanları, ölçek ekonomisi ve tek tip (monokültür) üretimi önermekten vazgeçmelidir. Bu öneri, fosil yakıtların sonsuz, küresel iklim değişiminin yalan olduğu tezi üzerine kurulmuştur ve önerilen yapının ekolojik ve ekonomik krizlere dayanabilmesi mümkün değildir. Yine bu öneri, tarımsal üretim ile iç içe geçmiş, yerel üretim ile doğrudan bağlantılı kültürel mirası ve yazısız tarihi yok ederek kültürel yozlaşmayı getirmekte; dolayısı ile insanlığın ve dünyanın sonunu hazırlamaktadır.

  4. En sürdürülebilir üretim sistemleri yaygınlaşmalı: Tarımsal üretimi mevcut bilimsel gelişmeler ışığında en sürdürülebilir ve verimli halde yapabilmek; kırsal kesimi doğal, sosyal, kültürel, ekonomik anlamda en iyi duruma getirebilmek için kalıcı kültür uygulamaları (permakültür) tüm tarımsal üretim sistemlerinin temel direği olmalıdır.

  5. Geleneksel yardımlaşma ve iletişim kültürü geliştirilmeli: Kırsal yerleşimlerde yaşanabilirliği arttırmak ve kentten köye göçü teşvik etmek için kırsal gelişim faaliyetleri olarak köy meclisi, ihtiyar heyeti, gençler meclisi, kadınlar meclisi, çocuklar meclisi, köy tiyatrosu, köy derneği, köy enstitüsü, imece**, salma*** gibi uygulamalar teşvik edilmelidir. (“Kalkınma” terimi para kazanıp zenginleşmeyi çağrıştırdığı ve aslında kalkınma gerçekleşse bile birilerini çökertme pahasına gerçekleştiği için bu faaliyetlerin tümüne “kırsal gelişim” demeyi tercih ediyorum.)

  6. Kredi (kartı) alım ve kullanım süreçleri değişmeli: Özellikle kırsalda kredi ve kredi kartı kullanımı yerine salma*** benzeri sistemler güçlendirilmeli ve paradan para kazanan kurumlara bağımlı hayali para dönüşümlerinden vazgeçilmelidir. Bu düzen sağlanana kadar kişiler, kredi kullanımı konusunda eğitim almalı ve temel seviyede ekonomi, muhasebe bilgisini ispatlamadan ve hatta bazı psikolojik testleri geçmeden bireysel olarak kredi alamamalı ve/veya kredi kartı kullanamamalıdır.

Yukarıda örneklerini okuduğunuz gibi farklı zaman dilimlerinde gelişim evreleri geçiriyor olsa da sorunlar Endonezya’ nın bir dağ köyünde de, Türkiye’ deki küçük bir mezrada da, ABD’ nin Green kasabasında da aynıdır. Yani bir önceki makalemde belirttiğim gibi yerel gibi görünen sorunlar aslında  global sorunlardır ve yerel politikalarla çözmeye çalışmak kısır bir çabadır. Bahsettiğimiz çözüm önerileri derhal, uluslararası işbirlikleri ile dünya çapında uygulamaya konulmak zorundadır.

Kısacası kendi kendine yetebilen; ay sonunu-hasat gününü korkular içinde beklemeyen; yerinden yurdundan kopmak; ölümüne çalışmak zorunda kalmayan; işsizlik sorunu ve korkusundan uzak; gelir kaygısı yaşamayan; üretilen ürünlerle ilgili pazardaki gelişmelerden çok etkilenmeyen; güvenli gıdayı sürdürülebilir ve doğa dostu şekilde üreten; doğal, kültürel, sosyal, ekonomik anlamda her geçen gün zenginleşen bir toplumda yaşayan ve bu yapısı ile kentleri de her açıdan olumlu etkileyen kırsal kesim insanları, aileleri, köyleri için “alın verin, ekonomiye can verin” yerine “öğren, üret; kendi kendine yet” demek ve ekonomik ve ekolojik krizin acı sonuçları tüm dünyayı kavurmadan önce acil önlemleri derhal uygulamaya geçirmek zorundayız.

Saygı ve sevgilerimle
Hakan Ozan Erzincanlı

* Peter Just: Endonezya’ da krallık, toplumsal örgütlenme ve dinsel ritüellerle ilgili birçok araştırma yürütmüştür. Williams College’ de antropoloji profesörüdür.

** İmece, bir köy ya da köy topluluğu içinde işlerin gönüllü ya da zorunlu olarak ve elbirliği içinde yapılması. Köyün herhangi bir sorununun giderilmesi karar verilmişse, köydeki her ev iş gücü açığını karşılamak zorundadır.

*** Eğer imecede para da toplanacaksa buna salma denir. Bir konu için para toplanması karar alınışsa, her ev ölçüsü oranında maddi katkı yapmak zorundadır. İmece köylerde yazılı olmayan hukuka dayalı, herkes tarafından kabul gören bir dayanışma örgütüdür. Bir belediyenin yapması gereken pek çok iş, köylerde belediye olmadığı için bu usulle yapılır.

Kaynaklar:

1 Monaghan, J. ve Just, P. (2007) Sosyal ve Kültürel Antropoloji (Sayfa 157-158). Ankara: Dost

2 Pollan, M. (2009) Etobur-Otobur İkilemi Dört Yiyeceğin Doğal Tarihi (Sayfa 56-57-58-59). İstanbul: Pegasus

Tarımda Kapitalist Paradigmanın İflası–4 / Prof. Dr. Mustafa Kaymakçı

“ORGANİZE GIDA PERAKENCİLİĞİ TEKELLEŞTİ VE YABANCILAŞTI”

Gıda sanayinde meydana gelen tekelleşme, perakende gıda sektöründe de süpermarket / hipermarket zincirlerini hızla yaygınlaştırıyor. Satın almalar yoluyla (buna anlaşılmayı zorlaştırmak için konsolidasyon deniliyor) da tekelleşme ortaya çıkıyor.

Son Bisiklet Hırsızı

Bu hafta köşeyi pano gibi kullanalım. Fransa Turu yüzünden bisikletle ilgili çok sayıda konuyu ertelemek zorunda kalmıştık. Onları ele almanın vaktidir.

Bisiklet Hırsızları’nın senaristi Suso Cecchi d’Amico, 96 yaşında hayatını kaybetmiş.

ÇİAT Yani Çocuklar İçin Adalet Takipçileri

2 ağustos 2010 tarihi, son bir kaç yılını, dili dini , siyasi düşüncesi ne olursa olsun, aynı düşünce de biraraya gelerek mevcut kendi görüntülerini bırakarak aynı düşüncede biraraya gelen 6880 kişi için , buruk ama asla unutamayacakları bir tarih olarak yazıldı. Zira yasanın meclisden geçmesinden sonra ÇİAÇ baştan öngördüğü üzere kendini lağvetti. Eğer uzun soluklu yollarda birlikte yürürsen, ayrılık kekremsi bir tat bırakıyor ağızda.

Saadet Zinciri / Immanuel Wallerstein

“Sanayi kârı daha fazla işçi çıkarmada buluyor.” Bu, sanayinin daha fazla ürün satması anlamına gelmiyor. Tam tersine satışlar daha düşük. Yeterince işçi çıkarırlarsa ve kalanları daha yoğun çalıştırırlarsa, daha az satış yapsalar da kârlarının daha yüksek olacağını düşünüyorlar

Gazeteleri okumak bazen ürkütücü olabiliyor. 26 Temmuz’da ABD gazeteleri oldukça çelişkili iki hikâyeden bahsediyordu. İlk haberi USA Today, ekonomistlerin 3 aylık tahminlerinin bulunduğu bölümde yayınladı. Başlık şöyleydi: “Ekonomistlerin iyimserliği azalıyor”. “Avrupa’daki çalkantının, işsizliğin, konut piyasasının zayıflığının ve fabrika üretkenliğinin yavaşlamasının” birleşimi ABD’nin kaybolan 8.5 milyon işi kolay kolay geriye getiremeyeceğini gösteriyor. Dahası “küresel bir finansal istikrarsızlık”tan da korkuluyor.

Yani, kötümser olmaları anlaşılmayacak bir şey değil. Ekonomistlerin doğuştan getirdikleri iyimserliğin bu kez gerçekliğin sert duvarına çarptığı söylenebilir. Pek çoğumuz bu sonuca çok daha erken varmıştık. Öyleyse tam da aynı gün, New York Times’ın ilk sayfada verdiği, ABD sanayisinin “yükselen kârlarından” bahseden haberine ne demeli?

Cevap yine aynı başlıkta gizli: “Sanayi kârı daha fazla işçi çıkarmada buluyor.” Bu, sanayinin daha fazla ürün satması anlamına gelmiyor. Tam tersine satışlar daha düşük. Kestikleri şey, maliyetler. Yani, işçi çıkarıyorlar.

Yeterince işçi çıkarırlarsa ve kalanları daha yoğun çalıştırırlarsa, daha az satış yapsalar da kârlarının daha yüksek olacağını düşünüyorlar. Buna “verimliğin zaferi” deniliyor. Amerikan Meryill Lynch Bankasının baş ekonomisti Ethan Harris bu konuda gayet açık sözlü: “Şirketler emek maliyetlerini kar elde etmek için sıkıştırıyor.”

Ne var ki Times’ın belirttiği gibi, “kârlar, ekonomiyi genişletmek yerine, hissedarlarda toplanıyor”. Sanayi, bunu geçici bir çözüm olarak tasarlamış da değil. Kârlarda yükselme olsa bile, istihdamı artırmayı planlamıyorlar. Tam tersi, büyük bir şirketin yönetim kurulu başkanının dediğine bakılırsa; “kaygılanacakları en son şey, ne zaman kapasite artırımına gidecekleri”. Aksine, “tüm işletme sistemini, daha fazla esnekliğe uygun olacak şekilde yeniden yapılandırıyorlar”.

Öyleyse, ABD sanayisi (ve dünyanın başka yerlerindeki sanayiler) için gelecekte kârlarını sonsuz genişletecek sihirli formülü buldular diyebilir miyiz? Bu ancak şaka olabilir. 1920’lerde Henry Ford’un işçilerine, aynı zamanda müşterileri olmaları için normalden fazla ücret ödediğini söylediği bilinir. Halefleri ise son beş yılda Ford’un Kuzey Amerika’daki iş gücünü yüzde 50’nin üzerinde azalttılar. Daha fazla kâr fakat daha az müşteri…

Keynes ve Kalecki’nin efektif talep hakkında bahsettikleri ufak sorundan söz ediyorum. Herhangi bir orta vadeli hesapta, yeterince müşterinin olmadığından bahsediyorsak, yeterince satış olmayacak ve kârlar kısa sürede azalacaktır. İşgücünü azaltarak ve kalan emekçilerin maliyetlerini sıkıştırarak kârlarını yükselten şirketler, çok kısa bir süre kâr artırımı yaşayabilir. Ta ki, ciddi bir deflâsyonun sert duvarına çarpana dek. Bu da paramparça olmaları demek.

Bunu göremiyorlar mı? Kimileri elbette görebiliyor fakat ye iç, şen ol, yarın olmayabilir kuralına göre, hedonist davranmaktan kendilerini alamıyorlar. Bunu saadet zincirine benzetebiliriz. Saadet zincirinde, işletmeci iskambilden ev çökene kadar diğerlerini kandırır. Bernie Madoff’un yaptığı gibi. İskambilden ev çökene dek kendini de kandırır. Sıradan bir saadet zincirinde yatırımcıların (potansiyel düşmanlar), çöküşün kendileri kâr ettikten sonra olacağını ummaları gibi oyuncular (sanayiciler) tüm sanayi çökmeden kendi kârlarını yanlarına alarak kaçabileceklerini düşünüyorlar. Kendilerine iyi şanslar!

1 Ağustos 2010

[binghamton.edu adresindeki İngilizce orijinalinden Açalya Temel tarafından Sendika.Org için çevrilmiştir]

Maradona Her Nereye Gitse de… / Güneş Çelikkol

Diego Maradona bundan iki yıl önce Arjantin futbol takımının başına getirildiğinde, bir kuşku hemen herkesin aklını kemiriyordu.

Diego Maradona

Maradona televizyonda ve gösteri dünyasında başarılıydı. Devlet başkanlarıyla, sanatçılarla, sivil toplum kuruluşlarıyla güçlü ilişkileri vardı. Pekçok toplumsal kampanyaya katılıyordu.

Süpriz: Sonunda GDO Tüm Gıdalarımıza Girdi!

GDO Bilimsel Komitesi birçok GDO ürünü onaylamış.

Burada tarım bakanının konu ile ilgili 2 beyanını hatırlatmak istiyorum:

“GDO Yönetmeliğiyle bu ürünlerin ülkeye girişinin önü kesiliyor”

“GDO yönetmeliği varken Türkiye’ye GDO’lu ürün giremez” (04.11.2009)

Festival Habercisi – 4 , İzmir Rock-A ve Dembedem ile Muhabbet

atölyeIzmir, Rock-A

Türkiye’de gerçekleşen muhalif müzik festivallerinin yaşayan en güzel örneği Rock-A geçtiğimiz günlerde 4. kez düzenlendi. Geçen yıl olduğu gibi bu yılda, İzmir, Özdere Rainbow koyunda gerçekleşen festivalde alternatif yaşam tutkunu yaklaşık 2500-3000 kişi doyasıya eğlendi. Rakamlar belirsiz çünkü giriş ücreti veya bilet yoktu.

Politik anlamda; anarşist-ekolojist-sosyalist-komünist; müzikal anlamda rock-funk-reggae-metal-punk dinleyicisi gibi kitleleri biraraya getiren festival, “doğanın efendisi değil, sadece bir parçasıyız” sloganıyla, yeşil ve mavinin buluştuğu ve yalnızca festival için ayrılmış bir alanda gerçekleşti.

Yazı dizisinde belirtildiği gibi kendisini normal toplumsal yaşamdan yalıtan rock müzik festivalleri, bu yalıtma sırasında katı-kurallı, hiyerarşik ve ticari bir yapı sunabileceği gibi, özgür ve her türlü hiyerarşiye karşı koyan karnaval atmosferi de yaratabilir. Rock-A bu haliyle kimi yönlerden karnavalı andırmaktadır. Bir karnaval gibi resmi düzene karşı kendi düzenini, resmi devlete karşı kendi anti-devletini ve dayatılan bildik-rütin ütopyalar yerine kendi ütopyasını yaşattı.

Kamusal hayatla tüm bağlantıların koparıldığı festival alanında, devletin parası değil Rock-A parası geçmekteydi. Festival alanındaki Rock-A bayrağı ve koyun karşısındaki adada bulunan kara bayrak bu anti-devletin izlerini taşımaktadır. Bu anti-devletin kanunları ise denetim değil, özgürlük üzerine kuruludur yani kanun yoktur. Peki kanunun olmadığı yerde anarşi çıkmaz mı? Çıkar tabiki. Festivalde anarşi, barış içinde yaşandı.

Giriş ücreti olmadan, sponsorsuz, bilekliksiz gerçekleşen festivalde, hemen ilk gün sahneyle katılımcılar arasındaki bariyerler kalkıverdi. Zaten tüm müzisyenlerle festival alanında bir arada olmak mümkündü. Bu haliyle müzisyenlerin star olmadığı, sahneden indikten sonra katılımcılar arasına karıştığı festivalde herhangi bir dikey hiyerarşiyle karşılaşmak mümkün değildi.

Katılımcılar gündüzleri deniz, kum ve güneşin tadını çıkarırken aynı zamanda gölge alan bulmakta da pek güçlük çekmedi. Atölye alanı oldukça ilgi gördü. Çoğunluğu gençlerden oluşsada, festivalde, her yaş grubundan insanla karşılaşmak mümkündü.

Elbette, karnaval atmosferi, normalde yaş, meslek, sosyal statü ya da kişilerin kurumsal sosyal rollerini yok saydığı için yeni arkadaşlar edinmek için açık bir alandır. Rock müzik festivallerinin en belirgin özelliklerinden biride aslında budur. Burada insanlar soyut kimlikleri ile değil maddi bedenleriyle, birey olarak yer almaktadır. Kurulan iletişimler uzak bir dünyanın değil, “o an-orada” bulunmanın doğası üzerinedir. Gölgeye geçmek, denize girmek, güneşten yanmak, sarhoş olmak, kaşınmak, uyumak, az uyumak, ya da tuvalet… Bunlardan en belirgini ise tuvalettir. “Tuvaletini nerede yaptın?”, “büyük mü yaptın küçük mü?”, “ohh be rahatladım, git sende rahatla”, “bugün bu kaç oldu yahu”, “dünden beri çıkamadım”, …

Tabi normal toplumsal yaşamda sanki kimse tuvalete gitmiyormuş gibi yapar. Bu durum insanın en yalın haliyle “sadece insan” olduğu iletişimin izlerini taşımaktadır. Buna benzer olgular insanı birbirinden yabancılaştıran; görgü kuralları, kibarlık normları, kaba saba olan şeylerle ilgisi yokmuş gibi numaralardan uzak, samimi bir iletişimin kapısını açmaktadır. Bu sebeple burada kurulan arkadaşlıklar, kamusal alandakilere göre çok daha gerçektir. Tabi bu kültürel tespit yanlış anlaşılmasın, festivalde ücretli ya da ücretsiz tuvaletler her ihtiyaca yanıt verdi. :)

DSC03527Katılımcılarla yaptığım görüşmelerde rock müzik festivalleri arasında Rock-A’ya özel ilgi olduğu ortaya çıkıyordu. Rock-A bu haliyle bir ütopyanın paylaşıldığı hissini uyandırmaktadır. Bu sebeple bir katılımcının söylediği gibi “herkes ayrı telden” çalmaktaydı. Tabi bu negatif bir anlam taşımamaktadır. Aksine bu haliyle Rock-A’da, “çeşitlilik” barış içinde yaşandı.

Rock-A’da bu yıl müzikal çeşitliliğin de ayrı bir önemi var gibiydi ya da belki çeşitlilik, artık güzelleşerek büyümeye başladığı için dikkate değer bir hal almaya başlamıştır. Türkçe, Kürtçe, Arapça, İngilizce müzik yapan 28 yerel ve yabancı müzik grubu dinledik ve hepsinde de aynı dilden coştuk.

Çok değil birkaç yıl öncesinde Rock-A’ya amatör grupların çıktığı düşünülebilirdi. Ancak bu yılki gruplar performanslarıyla göz doldurdular. Bu durum geleceğe ilişkin oldukça umut verici bir durumdur. Müziğin yalnızca sahneyle sınırlı kalmadığını, festival alanına da taştığını, kimi zaman farklı grup elemanlarının birbirlerine eşlik ettiğini, böylelikle müzisyenlerinde birbirleriyle uyum içinde olduğunu anmakta yarar vardır.

Bu festivalde ise, özellikle bu kültürel çeşitlilik temasında, Ani-fest’tende tanıdığımız Dembedem müzik grubuyla muhabbet ettik. Grubun vokal ve neyzeni Sinan, davulcusu Mehmet ve gitarda Kenan ile… Sizde buyurun muhabbetimize kulak verin.

Dembedem ile Muhabbet :

R. K. :En çok ilgimi çeken müziğinizin kültürel arkaplanı? Sizin doluluğunuz oradaymış gibi…

R. K. : Dembedem ne zamandan beri var?

rock-a sahneSinan Arat: Dembedem ismiyle 2007 Mayıs ayından itibaren var. Ondan öncesinde hep kafamızda buna benzer çizgilerle müzik yapmak vardı ama “Dembedem” ismiyle olması 2007’ye denk geliyor.

R. K. : İsim nereden geliyor?

S. A. : Dem kelimesini baz almak gerekiyor. “Dem”in birçok anlamı var Farsça’da. “Soluk”, “nefes”, “an”. Biz “Dembedem”i, “An ve an” olarak aldık. Müziğin doğaçlama karakterinin “an”da olması bize bu ismi güzel kılıyor. “An ve an” olması. An’a nokta atış oluyor.

R. K. : Ama kelime anlamı daha derin aslında. Değil mi?

S. A. : Tabi “nefes” anlamıda var. “soluk” anlamı, “gözyaşı”, “kan”, “demlenmek”, …

R. K. : Peki onu açtığımızda ne oluyor. “be” ve demek, değil mi?

S. A. : “Be” ve, evet. Nefes nefese, soluk soluğa, dembudem denildiği de oluyor. TRT’de bir program var mesela. Dembudem diye.

R. K. : O alevi deyişi değil mi?

S. A. : Dembudem tasavvufta da var. Yunus’un dizelerinde de var. “Dembudem”dir. “Dembedem”dir, …değişiyor ama hep aynı anlam.

R. K. : Peki albümünüz var değil mi?

S. A. : Albümümüz yok. Yani bandrollü olan yok.

Mehmet Güler : Hatta bandrollü birşeye yakın birşeyimiz bile yok.

Kenan Arat : Sahnelerden çekilmiş birkaç kayıt var. Birkaç stüdyo kaydı var. Konserden kayıtlar var.

R. K. : Peki benim gördüğüm 13 -15 şarkılık bir seri var.

K. A. : Last-fm’de var biraz ama genellikle konser kaydı. Onlar oldukça eski. Stüdyoda kayıt yapamıyoruz. Bizim öyle bir özelliğimiz var.

S. A. : Sahnede bambaşka bir şey oluyor. O an seni kısıtlayan bir şey yok. Müziğin zaten kayıt altına alınması aslında genel olarak sorun aslında. Müzik kayıt altına alınan bir şey mi? yoksa an içinde ortaya çıkıp, o anı yaşatan bir şey mi? Bu da tartışılması gereken bir konu…

R. K. : Sahnede Hayalbaz’daki performansınınızdan farklı gibisiniz? İnsanlarla içiçe olmak gibi bir durum.

S. A. : Sen zaten tanığısın. Hayalbazda, Ani-fest’te, Mask Bar’da, sonra buradan… çok farklıydı.

M. G. : İşin içinde mutlaka seyirci var. Biz biraz diken üstünde müzik yapıyoruz. Tezat aletler. Gitar, ney, davul. Tabi, sentez yapmaya çalışmıyoruz. Öyle bir kaygımız yok. Güzel çıksın, o kaygımız var. O da her zaman olmuyor. Hatta stüdyoda parçaları herşeyi biliyoruz ama çıkmayabiliyor. Bazen iki kişi oluyor. Çok güzel oluyor.

S. A. : Bazen sahneden indirildiğimiz oluyor. Ney taksimini duyuyor. “Bu ne?” diyor. Ya da bu enstrümanların bu şekilde kullanılması onlara yabancı geliyor. Bizim buradan etnik olarak tanımlanmamızda aslında yine -ötekinin tanımı. Etnik nedir? Etnik genel populer kültürün içinde o yerel şeyin ince ince …. Reklam gibi geliyor. Etnik kelimesinden çok hoşlanmıyorum. Soranlara etnik diyorum. Çünkü onların diliyle anlatılacak başka bir durum yok. Tarzı da tanımlayacak bir halimiz yok ama onlara tanımlamak zorundayız.

R. K. : Popüler değilseniz etniksiniz..

S. A. : Biz zaten buranın sözlerini, buranın enstrümanlarını baz alarak müzik yapıyoruz. Bizim rengimiz aslında buradan, tam da buradan, tam da bu topraklardan ve aslında farklı değiliz.

R. K. : Sahnenin 1 metre yüksekte kalmasıyla Hayalbaz’da hakikaten yakın olmasının ya da Mask’ta gece 12’den sonra daha yakın iletişimle, sanki arladaş ortamına çalıyormuş gibi olmak…

M. G. : Aslında, bu sahnede de seyircilerle gayet iletişimimiz iyiydi. Tabi konunun özü orada.. ve bizim seyircilerimizle iletişimimiz iyidir. Hatta bazen ters durumda, Sinan’ın seyirciye kızdığı da oluyor. Yani niye konuşuyorsunuz diye?

K. A. : O kadar samimiyet var yani. (gülüyor)

R. K. : Peki zamanla ilgisi nasıldır? Yani burada 1 saat sahnenizin olmasının da etkisi var mıdır? Bu sahnede 3 saatiniz olsa …

M. G. : Tabi sınırlandırma bozuyor. Mesela siz enerjinizi bitirene kadar çalın dense tabi diğer gruplara saygısızlık olur ama …

S. A. : Mesela bazen sahneden inmek istemiyorsun. Çünkü o an başka bir hal var. …Ve zaten olması gereken de bu işte. O anı yaşamak, o andan yine zamanla kayıtlanıyorsun işte.. Orada zaman yine bir ket vuruyor ama o artık belirlenmiş ve ona uymamız gerekiyor.

M. G. : İstediğiniz kadar çalın dense, bu kez kötü de olabiliriz. Diken üstünde müzik yapıyoruz.

R. K. : Hayalbaz’dan hatırlıyorum. Sanki bütün gece “yana yana, döne döne”yi çaldınız. Arada başka şarkılara gidip geri geldiniz gibi… Burada ise bir repertuarınız vardı.

M. G. : İyi yakalamışsınız. Biz burada güzel çalalım istedik. Doğaçlamayı daha az tuttuk. Parçaları sıraya koyduk. İyi çaldık ama en iyisi değildi elbette..

S. A. : Bazen hatta çoğu zaman ne çalacağımızı konuşmuyoruz sahnede. Bazen aynı halde olmuyoruz. O sebeple kısacası dün biraz profesyonel davrandık.

R. K. : Hangi festivallerde bulundunuz?

S. A. : 2007 Rock-A, 2007 Barışarock, 2008 Barışarock, onun dışında üniversite şenliklerinde yer aldık. Festival olurda biz olmaz mıyız? (gülüyor) Seviyoruz festivalleri, karnaval atmosferini..

dembedem fotoR. K. : Festivaller size ne kattı? Siz festivallere ne katıyorsunuz?

S. A. : Bizim gibi grupların görüneceği yer festivaller. Şehir içinde de o kentteki belirli kısma çalıyorsun. Mekan azlığıda var bu konuda. Çünkü müşteri getirecek popüler müzikler peşindeler. O sebeple bizim ve bizim dışımızdaki gruplar için festivaller olmazsa olmaz. Tabi festival var, festival var. Kombine biletli festivaller yerine… (gülüyor) Bizi zaten çağırmazlar, biz de gitme heveslisi değiliz zaten..

R. K. : Peki festival sonrası kitlelere ulaştığınızı hissediyor musunuz?

S. A. : Tabiki muhakkak. Birsürü ilden insanlar geliyor. Birçok renk var buralarda.. Bu şekilde bilinir olduk.

R. K. : Çok gezgin bir grup musunuz?

S. A. : Bireysel olarak öyleyiz ama müzik anlamında pek sayılmaz. Ama yine de Ankara, İstanbul..

R. K. : İzmir grubusunuz değil mi?

S. A. : Evet İzmir grubuyuz. Ama özellikle doğuya gitmek istiyoruz. Ben kendi adıma oraları önemsiyorum. Bazen teyzeler, amcalar geliyor, Mesela dün bir amca geldi benden deyiş istedi. Çünkü o anda, o ruhu yakaladı. Rock müzik grubu dışındaki insanlar da bizim için önemli..

R. K. : Müziğinizin tarzından bahsedelim biraz. Sen bir kez bana “bizi anlamıyorlar” demiştin?

S. A. : O durumu Mehmet bahsetti aslında… Riskli müzik yapıyoruz. Müzik tarzla ifade edilen bir şey bugün. Tarzda insanların kendini tanımlayacağı ezbere dayalı bir şey oldu. Bizim gibi gruplarda sözel kısmı, çalgısal kısmı, icra edilişi bi garip.. Anlaşılmamada biraz önyargı var. Yani dedim ya sahneden indirilebiliyoruz. Rock bara gidiyoruz, çaldığımız zaman sahneden indiriliyoruz. Bu rock’ın yoz halinin bize bir tokatı. Ama bir de başka bir rock var, tam da oradayız aslında. Orayı zorladığımız alan daha küçük…

M. G. : Rock müzik dediğimiz zaman yani gerçekten beni ürküten bir kavram var. Rock falan benim için yalan bir kavram artık.

R. K. : Peki siz kendinizi rocker addediyormusunuz? Zor bir sorudur bu ama…

S. A. : Ben addetmiyorum. Hatta bizim aramızda hiç öyle bir şey yoktur.

R. K. : Ama rütin anlamıyla değil. “Onlar rockçıysa ben rockçı değilim” gibi değil!

S. A. : Yani işçi sınıfı mahellelerinden doğmuşsa rockçıyım ben. Orasında rockçıyım. Ama bugün işte, müziğin starlaşması, popülerleşmesi, hani genç insanları bir tek ona addederek bir kimlik yaratmaksa, bir ticaretiyse rockçı değilim. Ama bugün doğru bakalım bir şekilde azız. Bir anlamıyla sahip çıkıyorum. Bir yönüyle çıkmıyorum. Zaten tanım halinde değiliz. Kısaca Rock’ın “tavır” olduğu yerde varız. Müzik ya da endüstri olduğu yerde yokuz. Rock bir “tavır” aslında. Herhalde…

Anlaşılmama konusunda bir de şu vardı. Barışarockta çaldığımızda, (ekşi sözlükte yazmışlar) sahneye çıktığımızda, adamın teki “Barışarock AKP’ye yaranmak için bu adamları, bu sakallı adamları mı getirdi?” Ama sonra dinlediğimizde psycadelic sosyalist müzik yaptıklarını gördük gibi durumlar var. O anlaşılmama biraz buradan. Yani biz tasavvuftan bahsediyoruz. Ama tasavvufa karşı önyargılar var. Mesela bir söz var; bu tasavvuf ilmi, “ateisti dine çağırır, dindara dini dar eder.” bizim anlaşılmama durumumuz böyle. Anlaşılamadığımız yerde bu ötekileştirme var.

R. K. : Tabi antropoloji literatüründe marjinalin tanımı, “insan anlayamadığından, tanımlayamadığından korkar.” biçiminde… Tabi sizde tanımlanamayınca “kim bu sakallılar?” “AKP’limi bunlar?” diye başlıyor.

S. A. : Bir de bugün aidiyet-kimlik üzerinden bakınca zaten anlaşılamayalım. Neden anlaşılalım? Rahatsız etmek… gibi

M. G. : Diyelim denizin dibinde deniz kestaneleri var. Suya giren bulanık görüyor. Dışardan bakan hiç girmemiş, dışardan net görüyor. Bilemiyorum bunun gibi bir şey olabilir. İstediğimiz kitleye gitmiyor müziğimiz…

R. K. : Belki de kitlenin oluşması gerekiyor.

S. A. : Beni rahatsız etsede girmek istediğim yer orası. Bozmamız lazım yani.

M. G. : Suyun içine girip yakından bakmak gerekiyor. Dibinden bakmak gerekiyor. Mesela etnik içine sıkıştırılıyor. Hint etniği, Güney Amerika etniği, gibi… Oysa bizim Hindistan ezgileri, Pakistan ezgileri, Karadeniz müziği de var…

S. A. : Taner Ağabey’in bir yazısını okumuştum. Aşık Veysel’in rock yaptığına dair. Ben onu duyumsuyorum. Etnik olarak göremiyorum. Etnik etnik etnik (sıkkın)…

R. K. : Müziğin kültürel arka planı? Yeni bir şey yapıyorsunuz…

M. G. : Alevi tonlar, Mesnevi tonlar çok eski ve güçlü şeyler. Bir anda, biz ne olduğunu anlıyoruz ve yansıtmaya çalışıyoruz.

S. A. : O yüzden yeni bir şey yaptığımız söylenemez. Yapılmış, sözler söylenmiş, sesler oturmuş. Yeni bir şey yaptığımız beni aşar. Bu coğrafya bunun için çok güzel bir yer. Benim için bu tarz nasıl başladı açıklamak zor. Alevi deyişlerini severim. Alevi bir ailede büyüdüm. Ama kentte yaşadım. “Rock müzik” dinledim. O bende yer etti. Ney üflemeye başladım. O da bende yer etti. Baktım bunlar çok örtüşen şeyler… Hep bahsedilir bu coğrafyanın çeşitliği ve güzelliği, bereketliliği, aşık geleneği, derviş geleneği, saz şairleri, gezgin abdallar… evet biraz oralardan besleniyoruz. Beslenmek dediğimiz, bunu duyuyoruz zaten.. . Çok özel bir çabaya gerek yok. Biraz eşeleyince bu toprakların demini hissedebilirsin. Bu topraklarda çok şey geldi geçti.

R. K. : Rock müzikte kimleri dinliyorsunuz..

S. A. : Ben Jethro Tull severim. Yerel tonları sebebiyle. Led Zeppelin dinledim. Metale de bulaşmışlığım vardır. Kenan daha bir rock sever. Gitar çalması sebebiyle…

K. A. : Tabiki gitar çalmam sebebiyle daha bir çok rock gruplarıyla ilgiliyim. Daha çok 70’ler progresive rock ve psycedelic grupları dinliyorum. Can, Camel, Pink Floyd, Led Zeppelin, Deep Purple vs. uzar gider. Bunların haricinde elektronik altyapılı etnik özellikle Hint müziklerini dinlerim. Bu aralar Arto Tunçboyaçıyan bayağı bir dinliyorum…

R. K. : Politik tavrınız var mıdır? Müzisyenlere politik tavır sormak abes kaçabilir belki..

S. A. : Abes kaçmaz. Politik olmayan hiç bir şey yok herhalde. Tabiki, bugüne kadar bu festivallerde yer almamız, burada görünmenin ötesinde, buna gerçekten destek vermedir -ki bunun içinde gönüllü olarak yer almışızdır. Sokaktaki muhalif etkinliklerde, sadece tek başına sokakta müzik yapmışızdır. Evet halkların kardeşliğini biz seslerle açıklamaya çalışıyoruz. Bu da gayet politik zaten. Politik olarak, evet politiğiz. Bir o kadar da anti-politiğiz ama. Biraz daha işin otoriter ve o işin siyaset kısmının dışında bir duruşumuz olduğu söylenebilir.

R. K. : Peki madem politiksiniz. Bu bahsedilen eski kültür niçin arka planda kalmış sizce?

S. A. : Neden kalmış?… Globalleşen dünya diye başlayıp,… (gülüyor) Herşey tektipleşiyor.

M. G. : Herşey hızlı tüketiliyor. Bu hızlı tüketilen zamanda onların da hızlı tüketilecek olması facia zaten. Şaka yapıyorum ama bilmiyorum..

S. A. : Bunun nedeni açık aslında… Bu kapitalist kültürden bahsedebiliriz. Müziğin meta olarak kayıt altına alınıp, pazarlanıp, sunulan, reklamı yapılan, algıya bir şekilde böyle yer edilmiş olması, zaten bunun en büyük sorunu. Yani algılarımız fethedilmiş durumda, beğenilerimiz fethedilmiş durumda. Sadece müzik için değil her konuda. Kıyafetlerimizden, yediğimiz, içtiğimiz, davranışlarımıza kadar hep böyle.

R. K. : Küresel düzeyde düşününce öyle evet. Buna karşılık, Amerika’da da kapitalizm işliyor ama oranın, eski kültürü bir şekilde ön plana çıkmayı becerebiliyor. Türkiye’de çıkmamış. 90 yıllık Cumhuriyet tarihinde Neyle çağdaş müziğe yaklaşan sayılı grup vardır herhalde. Bir tek, belki yetmişli yıllarda bir hareketlilik olmuş. İşte Cem Karaca ve Dervişanlar -ki orada bile var mıdır, yok mudur emin olamıyorum. Şimdilerde Mercan Dede ve ben bir de sizi görüyorum. Bu ötekilemenin nedeni nedir?

Siz daha çok sorgulamışsınızdır, o sebeple soruyorum.

S. A. : Aslında ötekileme pek yok. Devam ediyor. Onun dinleyicisi, o kültür bir taraftan da devam ediyor. Biz biraz bu camiadan baktığımız için, bu tarafta yok. Bize yok gibi duruyor. Hala aşıklar var. Yani ötekileştirme biraz bizim içinde bulunduğumuz durumdan kaynaklanıyor. Bizim o arada derede kalmamızla ilgili. Benim akrabalarım hala dinliyor. Evlerinde de hala dinlerler. Ama bizim müziğimizde, bunları biraz biraraya getirdiğimiz için, farklı bir renk olduğumuz için burada biraz öteki durumu var.

R. K. : Yani rock müzik festivallerinde mi öteki kalıyorsunuz.

S. A. : “Rock” dediğimiz durumun içinde.

R. K. : Bir yandan da konuşurken aklıma geldi, o kültürler yaşadığı zaman hep bir gizlilik, hep kapalı olmak durumunda kalmışlar.

S. A. : Alevi deyişleri için bunu söyleyebiliriz. Mevlevilik için pek söyleyemeyiz. Cumhuriyete kadar hep desteklenmiş, bir nevi konservatuar işlevi görmüş. Cumhuriyetle beraber yasaklanmış, batı müziğinin yerleştirilmesine çalışılmış. Türk müziği -ki o söylem de biraz sakat. “türk müziği”

M. G. : Biraz zamanla da ilgili. Zaman, ruhani-felsefi şeylere pek müsait değil. Ne söyleseniz klişe şuanda. Herşeyle dalga geçilir bir durum var. Bir şey söyleseniz arabesk olmaya müsait. Yani herşeyi çok biliyoruz!

R. K. : Sizin bestelerinizde var değil mi aralarında?

S. A. : Bizim besteler hep doğaçlamayla oluşmuştur. Sahnede çala çala belli hatları oluşmuştur. Doğaçlamaya da devam ediyoruz. Bir yandan da aklımızda, algımızda yer edeni şarkı ya da beste formuyla aslına yakın icra ediyoruz.

R. K. : Mesela “Tevfik gibi serseri,…” yani “yanayan” size mi ait?

S. A. : O bestedir. Söz-müzik bize ait.

R. K. : Başka?

S. A. : Başka… , giriş doğaçlamaydı. “Karadeniz”’de doğaçlama ve düzenlemedir. Yani aslında Bizim kaç tane şarkımız var ben bilmem.

M. G. : Birimiz bir şey söylüyor şu şarkı, diğerimiz re diyor. Sahnede belli olmuyor.

S. A. : Yani şarkıları etiketleyip hep böyle demiyoruz. Kimi zaman besteye yaklaşıyor. Ama mesela sadana ripama artık oturmuş bir şarkıdır. Yani oturanlar var. Oturmamışlar var. Oturtmak istemediklerimiz var.

M. G. : Mesela dün gece ikinci şarkımız kesinlikle oturtmak istemediğimiz bir şarkıdır. Yine ben bir şarkı daha çalalım diye bir şarkıyı davulla bitirdim. Sinan “neden bitirdin?” dedi bana.. (gülüyor)

Bazen yirmi dakika çalıyoruz..

S. A. : Şarkılarımız açık yani.

M. G. : Ama mesela sadana ripama değil.

S. A. : Sadana ripama öldü. Alah rahmet eylesin. (gülüyor)

R. K. : Şarkıları bozduğunuz söylenebilir mi? Belki de “pozitif” anlamda.

M. G. : Çok güzel söyledin.

R. K. : Yani eskiden kalma “kalıntı” diyeceğim. Tekrar baştan, hem bozmak hem yorumlamak denebilir…

S. A. : Bozuyoruz bozuyoruz. 4 şarkı dışındakilerin hepsini bozuyoruz.

S. A. : Başka şarkılarımızda var. Bizim şarkılarımız sahnede çıkıyor. O şekilde oturmuş şarkılarımız var. Mesela Tevfik diye bir şarkımız var, ben onu çalmaya korktum.

K. A. : Zaten şarkıları ezberleyemiyoruz. Trafik sıkıntısı da yok. Ben bazı şarkılarda Sinan’a back vokal yapacağım ama ne söyleyeceğini bilmediğimden… (gülüyor)

M. G. : Orada, o atmosferi yakaladıktan sonra, grup gözlerini kapadığında, ekip göz göze geldiğinde, Sinan söylemeye başlıyor. 4 dakika – 5 dakika. Söylüyor söylüyor, bilmiyorum ne söylüyor ama … ( gülüyor)

S. A. : Bir hale bürünüyoruz, dinleyende bir hale bürünüyordur. Çerçevesi yok. Bir yere gidiyoruz ama nereye gitiiğimizin çok önemi yok. Yoldayız yani.

R. K. : Tam anlamıyla canlı müzik grubu…

S. A. : Candayız, gönüldeyiz.

Tam bu sırada Rock-A gönüllüsü Aysun geliyor ve Rock-A alanında bulunan restoranın aşçısının rock müzikten hiç anlamamasına rağmen Dembedem’in performansından çok etkilendiğini, varsa eğer bir cd’lerini istediğini söylüyor. Bu durum Dembedem hakkında çok şey açıklıyor.

Not: Bu yazı çıkarken, İzmir’de Rock Tatili Foça gerçekleşiyor. Ayrıca daha önce haberini verdiğimiz Elemental Evolution – II isimli psycadelic festival, Muğla-Köyceğiz’deki Sandras Dağları’nda gerçekleştirilmek üzere yeri değiştirildi ve o festivalde şu sıralar devam ediyor. Malesef festival habercisi yurtdışına çıkacağı için Türkiye’deki festival atmosferinden bildirimlerine burada son veriyor. Festivaller konusunda yazmaya ise devam edeceğim.

Namaste, muhabbetle..

Güneşten 250 Kat Daha Büyük

Bir Fransa Bisiklet Turu’nu daha maziye gömdük muhterem okur.

Eurosport raporlarına göre hem Dünya’da hem de Türkiye’de reyting rekoru kırılmış. Tur biteli dört gün olduğuna göre, hadiseleri yeniden anlatmak, soğuk yemeği ısıtmaktan başka bir anlama gelmez.

Türkiye'de Her Yıl Bir Meksika Körfezi Faciası Yaşanıyor / Murat Bjeduğ

22 Nisanda BP şirketinin işlettiği, Meksika körfezindeki Deepwater Horizon petrol platformundaki patlamanın üzerinden  3 ay geçti. Milyonlarca litre petrolün denize akması, ABD’nin sert tepkisi, ulusal ve uluslar arası medyada günlerce yer aldı. 11 ölü, denize karışan 700 milyon litre petrol, milyarlarca doları bulan maliyet ve etkileri çok uzun sürecek ekolojik facianın sorumlusu British Petroleum (BP) şirketinin CEO’su Tony Hayward ise tekne yarışlarının tadını çıkarırken görüldü.