Ana Sayfa Blog Sayfa 5335

2011′de gerçekleşmesini istediğim üç şey

Öyle bir zamanda yaşıyoruz ki bırakın bir sene boyunca neler olacağını, haftaya olacaklar hakkında bile gerçekçi tahminlerde bulunmak imaknsız gibi. Ben de tahminlerle kendimi çok yormayıp dileklerimi sıralamak istedim.

Türkiye

Malum genel seçim senesine giriyoruz. Bir karadeliğin yakınındaki tüm kütleleri emmesi gibi seçim muhabbeti de herkesi içine çekmeye başladı bile. Yeni yeni toparlanan CHP ve yeni yönetici kadrolarının performansı en popüler haber malzemesi. Tayyip bey ve adamlarınınsa seçim havasına girdiğine dair pek bir işaret yok henüz. BDP’nin iki dilli yaşam çıkışı onlar için bir hareketlilik sağladı gibi. MHP ise patates çuvalı gibi duruyor.

Kılıçdaroğlu taraftarları dışında kimsenin heyecan duymadığı bir seçime doğru gidiyoruz. Bunun da sorumlusu Türkiye siyasi sisteminin temelini oluşturan %10 barajı ve siyasi partiler kanunudur.

2011 yılında noel babadan seçim barajsız bir Türkiye istiyorum.

Dünya

2010 senesinde dünya çapındaki baş döndürücü gündem hakkında özet dahi yapmaya kalkışmayacağım. Beni en çok heyecanlandıran şeylerden biri Avrupa’daki öğrenci ayaklanmaları oldu.

Geçmişe bakınca muhalif hareketlerin başında pek çok gençlik lideri olduğunu ve bu hareketler içinde politik söylemleri de bu gençlerin belirlediğini görüyorum. Oysa günümüzde hem dünyada hem de Türkiye’de muhalif söylemin teorisini belirleyenler büyük ölçüde 40-60 yaş aralığındalar. Bu da (alınmaca darılmaca yok) muhalif söyleme katkıda bulunacaksan “şu 50 temel eseri oku da gel” gibi bir tavır oluşturuyor. Politikayı düşük tempolu bir kapalı alan sporuna dönüştürüyor. Eskiden bir dans ya da güreş olan muhalif olma hali günümüzde briç ya da poker gibi bir şeye dönüşmüş durumda.

2011 yılında Zeki Müren’den tüm dünya için bol grafitili, eylemli, isyankar bir ekolo-punk gençlik muhalefeti kuşağı istiyorum.

Sanal Alem

Bu yazıyı internet üzerinden okuyorsununuz, büyük ihtimalle bir kaç tane sosyal ağa birden üyesiniz ve e-postada kullanıyorsunuz. Size kötü bir haberim var. Artık geri dönüşü olmayan şekilde internette bir dijital “siz” yarattınız.

Bu saatten sonra hele hele bu kadar da internete batmışken internet sadece ayda 30-40 lira fatura ödediğimiz bir iletişim hizmetiymiş gibi davranamayız. Başka bir yere de gitmediğimize göre buranın yerlisi gibi davranmaya başlasak iyi olur.

İnterneti bir kasaba gibi hayal ettiğimde sayısız güzel, eğlenceli, hoş, boş ve para tuzağı elemanın yanında bir kasabaya musallat olmuş bir grup kabadayı olduğunu düşünüyorum. Bu kabadayıların en afilileri TİB, 5651 ve Türk Telekom. Müyap da bu kabadayıların yanında pişen sokak çocuğu gibi.

2011 yılında Frank Herbert’tan sanal alem kabadayılarını tarihin kumlarına gömecek bir kitle hareketi istiyorum. Ah pardon bunu daha önce de istemişim.

2011’de sihirli değneğim olsa yeter mi ?

Ümit bana böylesi bir yazı yaz dediğinde sınavda çalışmadığı yerden gelen öğrenci gibi hissettim kendimi, aniden hazırlıksız yakalandığım bir konuydu, yok öyle 2010 değerlendirmesi falan da düşünmemiştim, ama bunu hiç düşünmemiştim.

Ama sezgilerime güvenerek yazıma başlıyorum.

Önce bir alıntı Sevgili Can YÜCEL’den :

“Kimi güzelim der sevdiğine, kimi özelim.. ama sevgi ne güzellik ister, ne de özellik.. Sevgi, sadece yürek ister!”

Aslında Can YÜCEL çok güzel özetlemiş. Sevgi ki, yaşam bir sevgi sürecidir bana göre, yürek ister. Samimi olmak ister.  Fazla sözcüklere boğmak da anlamsızdır. Nehir akıp gitmelidir. Öylesine.

2010 yılı genel anlamda ekolojistler açısından sağ gösterip, sol vuran bir yıl, şaka, hatta kabus gibi geçti, çevrecilerin hangi satıhta, hangi hızla hareket edeceğini bilemediği, biri bitmeden diğerinin başladığı, lobilerin gün geçtikçe bizden güçlü olarak amip bölünmeyle yayılarak hızla ilerlediği, yetişmekte zorlandığımız bir yıl oldu. Allianoi, HES’ler, birini düşünemezken 2. nükleerin yeni yıl piyangosu olarak karşımıza çıkması, GDO cehenneminin yaşamımıza girmesi gibi ik başta karşımıza çıkanlar düşünülürse bizim açımızda sonuçta 2010 tarihe hezimetle geçecek bir yıldır.

İşte ben de öncelikle bir sihirli değneğim olsa yeter mi diyorum ?

• Devlet Ruslara kapitülasyonlar gibi sunulan gül gibi 2. İncirliği’miz olacak Akkuyu’dan vazgeçer mi ? Bugün basında yer alan haberlerden öğreniyoruz ki, lobilerin üstün başarısı sonucunda Ülkemiz bir Nükleer üs olacakmış, demek ki 2011 nükleer açısından ciddi ciddi santrallere gebe. Üstelik kimi enerji uzmanları bunu ısrarla savunarak hareketin çok daha güçlenmesine neden oluyor. Eğer ekstra bir durum olmazsa en az bir nükleer santralin yapılması kaçınılmaz olacak. İşte burada 16 Ocak’ta İstanbul Makina Mühendisleri Odası’nda yapılacak Nükleer Karşıtı toplantıya herkesin katılmasının çok önemli olduğunu düşünüyorum. Şimdi muhalif kanadın el ele vermesinin zamanıdır. Bölünmeden parçalanmadan komplekslere egolara girmeden, egolarımıza yenilmeden acilen 2011 de harekete geçilmelidir. 20 yıllık bir hareket 2011 de bu biçimiyle bitmemelidir.

• Türkiye’nin, 2011 seçimlerinde eğer AKP yerine CHP ve MHP ortaklı bir iktidar başa geçmezse, çok daha Osmanlı Hanedanlığı’na benzer bir ülke durumuna geçeceği gül bir aşkikardır. O yüzden seçimlerde, Hükümete karşı tek cephe olarak seçime girmek çok da kötü olmayacaktır. Çünkü gelinen nokta her açıdan ciddi anlamda ürkütücüdür. Yargı artık fludur. Demokrasi ve anayasa kavramı ne yazık ki, ayrımcı bir noktaya gelmiştir. Geldiğimiz nokta, dün bulunduğumuz noktanın çok gerisindedir. 2011’in ilk aylarının böyle geçeceği de kaçınılmazdır. Ama 2011 de anayasaya evet diyen arkadaşlara rağmen kesin olan birşey varsa O da 12 Eylül’ün muhataplarının yargılanmayacağı, YÖK’ün devre dışı kalmayacağıdır.  Bunun için kahin olmaya da gerek yoktur.  Seçimlerde muhtemelen Amerika aksini istemedikçe şu anki hükümet kazanacaktır. Ve çok ciddi bir mucize olmazsa Kılıçdaroğlu Hükümet olmaya en azından tek başına yeterli gelmeyecektir. Ama uzun vadede CHP’de Gürsel Tekin nasıl bir faktör oynayacaktır. Bu açıdan 2011 olabildiğine renkli olacaktır. 2011’de CHP’nin gereksiz bir kurultay yapmamasını ve seçimlere kanalize olmasını umud ediyoruz. Çok iyimser olamasak da.

• Allianoi, sıradan bir arazi olarak düşündürülerek sulara gömülmüştür. Açılan davaların birşeyleri değiştirmesini umud ediyoruz ama realist olmak gerekirse bence 2011 de Allianoi mucizesi gerçekleşmeyecektir. Ahmet, İffet, Alime beni affetsin.

• 2011 de şu an tasarı halinde olan Tabiatı Koruma Yasası geçecektir. Özelikle seçim dönemi yaklaştığında AKP’ye çok sıcak bakmayan sermaye gruplarına karşı yeterince ödün verilecektir.

• 2011 de Hrant’ın katili TMK Mağduru çocuklar yasasından fazlasıyla istifade ederek yargılacak ama taş atan çocuklar gerçeği değişmeyecektir.

• Kürt hareketi bu hızla giderse çok ciddi kaoslar getirebilecektir. Olay amacından uzaklaşarak kutuplaşmaya, iç hesaplaşmaya, insanların her anlamda saflaşmasına, ideolojikleşmesine neden olacaktır ki, bu bu ülke de çok ciddi sorunlar yaratabilecektir. Onun için birilerinin sağduyulu, akılcı, dengeli, kışkartmalardan uzak adımlar atması gerekmektedir. Yoksa Türkiye 2011’de bu ivme ile giderse yangın yeri olabilecek ve geri dönüşü olmayan sonuçlar yaşanabilecektir ve buna sihirli değnek falan yetmez.

Onun için, devrimciler, kendini toplumdan sorumlu kılanlar, aydınlar için 2011 yılı toparlayıcı, örgütleyici bir yıl olmalı ve bu kesimler dünden çok daha fazla çalışmalıdır. SÖZDE DEĞİL YÜREKTE. Herkese düşlerinin yılı olması dileğimle.

Fazıl Say: “İstanbul kültür başkentinden aklımda kalan faaliyet yok.”

Sadece Türkiye’nin önde gelen sanatçılarından ve dünyanın en iyi piyano virtüözlerinden biri olmakla kalmayan, aynı zamanda AKP’nin en sıkı muhaliflerinden de biri olan besteci-piyanist Fazıl Say her söylediği ile olay yaratmaya devam ediyor. Fazıl Say, değişen yaşam koşullarıyla, muhafazakarlaşmayla ilgili endişelerini dile getirdi sık sık. Sözleri çok konuşuldu, çok tartışıldı. Sadece sevenleri değil  “bıraksın ülkeyi gitsin” diyenler tarafından da hep dikkate alındı.

2010 Avrupa Kültür Başkenti geride kalırken biz de kültür-sanat hayatının dünyaca tanınmış bir ismi olarak, Fazıl Say’a mikrofon uzattık. “2010 Avrupa Kültür Başkenti Projesi İstanbul’a ne bıraktı” diye sorduk. Bir dokunduk bin ah işittik. Say, İstanbul için bestelediği senfoniyi proje kapsamında İstanbul’da çalamadı. Ayrıca ona göre 2010’dan geriye İstanbul’a pek de bir şey kalmadı.

2010’dan geriye kalanlar ya da kalamayanlar


Avrupa Kültür Başkenti olduğu 2010 yılı İstanbul için sizce nasıl geçti? Kültür başkenti olmak kentin kültür- sanat hayatına yansıdı mı, İstanbul bu fırsatı nasıl kullandı?

Bence 2010 tüm İstanbulluların İstanbul Kültür Başkenti değildi. Biraz fazla hükümet yanlısıydı. Yapılanları ve yapılmayanları, kabul edilmeyen başvuruları görünce bunu anladık. Bakın İstanbul hepimizin İstanbul’udur. AKP’ye oy vereni de, CHP’ye ve MHP’ye oy vereni de İstanbulludur; İstanbul sevgisi taşır. Bu üzücü bir durum oldu…

Proje seçiminin ve bütçe kullanımının şeffaf ve demokratik yönetildiğini düşünüyor musunuz?

Bu kadar bütçe nereye harcandı diye soruluyor….  Hangi projelere? Hangi sanatçılara? Hangi masraflarla?  Ne kadar? Detayda ne kadar? Kime ne ücreti verildi? Niye verildi? Tüm bunlar soruluyor, sorgulanıyor. Ben de merak ederim. Çünkü bunlar haklı sorulardır…

Açılış konseri ve U2 konseri en çok ses getiren iki faaliyetti. Bu seçimler sizce doğru muydu, sonucu ne oldu?

Bilmem. U2 konseri sorunlu geçmiş. Bildiğimiz, adı geçen bütçenin %1’i tutar bu iki faaliyet. Bütçenin diğer %99’u neydi ve nerede, işte herkes asıl onu merak etmekte…


Bir senfoni hayatınızı değiştirebilir


İstanbul’a Avrupa Kültür Başkenti’nden geriye ne kaldı?

Sizce?  Toplumun kültür ile buluşması bu bütçeyle çok ama çok daha iyi yapılabilirdi. Ben gerçekten aklımda kalan bir faaliyet hatırlamıyorum.  Bu faaliyetlerin  – ne olduğunu bile bilmediğimiz faaliyetlerin-  reklamlarını hatırlıyoruz sadece. Onu da birkaç güne unuturuz zaten… Kültür-sanat olsa hayatımız boyunca damgasını vuran işler olabilirdi. Sanat öyle bir şeydir; bir resim veya bir senfoni, o etkileşim, o haz, o büyü, hayatınızı değiştirebilir…  Akılda kalması gereken konserlerdi, sergilerdi, kitaplardı, filmlerdi. Bunlar akılda kalmadı. Akılda kalan bir takım bütçe tartışmaları ve siyasi tutumlar oldu… Ne yazık ki…

Bu süreçte iyi niyetin kazanmadığı yönünde yorumlarınız var. Bunu biraz açabilir misiniz? Bu ne demek ve iyi niyet neden kazanamadı?

İyi niyet kazanmadı. Yapılanlar var ama reddedilenler – yapılmayanlar var. Ve oraya dikkat edin, genellikle muhalif isimler reddedildi hep. Yazık…

Say İstanbul Senfonisini çalamadı

Siz İstanbul Senfonisi’ni İstanbul 2010 kapsamında seslendiremediniz? İstanbul üzerine, üstelik 2010’da yazılmış bir senfoninin kültür başkenti kapsamında seslendirilmemesi ilginç değil mi? Bunu neye bağlıyorsunuz?

İstanbul Senfonisi skandal bir konudur. Bakın, İSTANBUL SENFONİSİ Konzerthaus Dortmund’un ve WDR’nin (West Deutsche Rundfunk Radyosu) besteci Fazıl Say’a ortak siparişi üzerine oluşmuştur.

Avrupa’da çıkan eleştiriler bu eserin bir 21. Yüzyıl başyapıtı olduğu, yüzyıllara binyıllara kalacağı yönündeydi. Yani, doğrusu şu ki, sipariş ücretini Almanlar vermişti zaten. Biz İstanbul 2010’dan bir beste siparişi talep etmedik. Buraya bir parantez ekleyelim. Bu bile aslında ayıptır.

Fazıl Say’ın besteleyeceği bir İstanbul Senfonisi’nin siparişini Türklerin vermesi gerekmez miydi?

Yani anlamadığım şey şu, bu konser aslında normal bir Borusan Orkestrası konseri. Lütfi Kırdar Kongre Merkezi kiralanıyor, Fazıl Say normal bir klasik müzik konseri bütçesi ile ve dünyanın her yerinde aldığı fiyat ile o konserin solisti oluyor. Ve ardından Gürer Aykal İstanbul Senfonisi’ni Borusan Orkestrası ile İstanbul’da ilk kez yorumluyor. Orkestramız 100 kişilik. Bu pahalı mı?

İnanılmaz ayıp ettiler… Şunu da eklemek isterim, yani biletten elde edilen gelir ile neredeyse bütün konserin masrafı bile çıkartıldı. Orkestranın, şefin ve solistin masrafı. Çok ayıp ettiler. Yanlış ve yanlı davrandılar…

Son olarak geçtiğimiz hafta sonu yapılan Fazıl Say Festivali’ni değerlendirir misiniz? Yoğun bir ilgi olduğu ve İstanbul Senfonisi’nin güzel yorumlandığı söyleniyor. Sizin izlenimleriniz nelerdir?

Bence müthişti.

Fazıl Say geçen hafta sonu İstanbul Senfonisi'nin İstanbul'daki ilk seslendirilişinde BİFO ile

Röportaj: Işıl Sarıyüce (Yeşil Gazete)

Liselinin kantin boykotu idare-polis işbirliğine takıldı

Zamlara karşı evden getirdikleri yiyecekleri okul arkadaşlarıyla paylaşarak kantini boykot eden lise öğrencilerini okul yönetimi engellemek istedi; yönetimin çağırdığı polis üç öğrenciyi göz altına aldı. Öğrenciler “Boykota devam edeceğiz” dedi.

Sarıyer Behçet Kemal Çağlar Lisesi öğrencilerinin okuldaki kantin zamlarını protesto etmek için yaptıkları boykot sonrası, polis üç lise öğrencisini darp ederek göz altına aldı.

Baltalimanı’ndaki lisede dün (27 Aralık) öğrenciler kantinin pahalılığına karşı kantin boykotu başlattı; topluca aldıkları simitlerle evlerinden getirdikleri kek ve börekleri okulda birbirleriyle paylaştı.

Öğrencilerin ifadelerine göre, bir müdür yardımcısı önce yiyeceklerin satıldığını öne sürüp öğrencilere müdahale etmek istedi. Öğrenciler satış yapmadıklarını söyleyince “Bu simitlerin içinde uyuşturucu satmadığınızı nereden bileyim?” diyerek boykota son verilmesini istedi ve masayı dağıtmaya çalıştı.

Öğrencilerin karşı koyması üzerine yönetim okula polis çağırdı. Okul bahçesinde birçok polis aracı ve bir polis minibüsü konuşlandı.

Bahçedeki polis aracında öğrencilere darp

Bir öğrencinin su almak için çıktığı okuldan dönüşü sırasında okul bahçesindeki polis ekipleri öğrenciye sert bir şekilde müdahale ederek polis aracına bindirdi. Polis, bunu engellemek isteyen iki öğrenciyi daha darp ederek araca aldı.

Bunun üzerine okul bahçesinde toplanan birçok öğrenci olayı protesto etti. Öğrenciler “Katil polis liselerden defol” sloganları atarken, bazı öğretmenler de araçtaki öğrencilerin serbest bırakılmasını istedi.

Karakola götürülen üç öğrenci ifadeleri alındıktan sonra serbest bırakıldı. Öğrenciler “şikayetçi olmadıklarına” dair tutanakların zorla imzalatıldığını ifade etti.

Öğrenciler boykot sürecinin, zamlarla ilgili sınıf temsilcilerinin okul müdürüyle görüşme taleplerinin reddedilmesi üzerine başladığını belirtti ve bir müdür yardımcısının konuyla ilgili “İyi kaliteyi ucuz fiyata alamaz” dediğine dikkat etti.

LAF: “Paylaşmaktan vazgeçmeyeceğiz”

Lise Anarşist Faaliyet (LAF) yaptığı yazılı açıklamada “Paylaşmaktan, birliktelikten ve üzerimizdeki her otoriteye karşı durmaktan vazgeçmeyeceğiz. Boyun eğmek, itaat etmek için değil, yaşıtlarımızla bilgiyi paylaşmak için geldiğimiz okulunuzda, yiyeceğimizi de paylaşmak istedik” dedi ve okuldaki boykotun bugün de devam edeceğini açıkladı. (Bianet)

İÜ de demokratikleştirildi: Üniversitede olağanüstü hal

İÜ Rektörlüğü’nün isteği üzerine mahkeme polise bir yıllık arama yetkisi verdi. Polis okul ve çevresinde istediği öğrenciyi arayabilecek.

Radikal’in haberine göre; İstanbul Üniversitesi Rektörlüğü’nün savcılığa başvurarak aldırdığı mahkeme kararına göre polis, üniversitenin Fatih sınırları içinde yer alan her binasında hatta çevresinde istediği zaman öğrencilerin çantasından poşetine, araçlarına ve özel kâğıtlarına kadar arama yapabilecek. Öğrenciler ve öğretim görevlileri karara tepkili.

İstanbul Üniversitesi’nin bazı fakülte girişlerine asılan kâğıtlarda ‘Önleme Araması Kararı’ yazıyor. Fatih İlçe Emniyet Müdürlüğü’nün talep ettiği İstanbul 1. Sulh Ceza Mahkemesi’nin kararına göre 1 Aralık 2010-30 Kasım 2011’e kadar bir yıl süreyle kişilerin, çanta, paket, poşet, araç ve özel kâğıtları aranacak. Aramanın sınırları ise bir hayli geniş. Polis üniversitesinin Fatih sınırları içerisinde bulunan tüm fakülte, yüksekokul ve idari binalarının girişinde, hatta binalarının çevrelerinde, rektörlük talep ettiğinde de bina içlerinde arama yapabilecek.

Öğrenci karara itiraz etti

Öğrenciler karara tepkili. Hukuk Fakültesi 4. sınıf öğrencisi Eren Can, 1. Sulh Ceza Mahkemesi’ne başvurarak karara itiraz etti. Can, kararla öğrencilere gözdağı verilmek istendiğini belirterek, “Bu karar üniversite özerkliğinden özel hayata kadar pek çok şeye aykırı. Ceza hukukuna göre genel nitelikte bir karar alınmaz. Özel bir karar alınabilir. Ancak polis istediği her an arama yapabilecek, bu faşizmde vardır” dedi. Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler 2. sınıf öğrencisi Aylin Kaplan ise “Her gün çantamızı açıp, kimlik gösteriyoruz.Potansiyel suçlu muamelesi kabul edilemez. Bu bir baskıdır” diyerek karara tepki gösteriyor.

‘Rejimin resmi hali’

Eğitim Sen 6 No’lu Üniversiteler Şubesi’nin yöneticisi ve üniversite çalışanı Ahmet Bekmen ise kararı üniversitede uzun zamandır uygulanan rejimin resmi hali olarak nitelendirdi: “Karar polis ile ilişkilendiriliyor ama zaten özel güvenlik görevlileri de polis gibi görev yapıyor. Her taraf güvenlik kameralarıyla dolu.”

Radikal’in ulaştığı Üniversite Rektörü Prof. Dr. Yunus Söylet ise kararla ilgili “Karardan haberim var ancak henüz görmedim. Şu anda yurtdışındayım. Dönünce bir açıklama yaparım” dedi. Üniversitenin diğer yetkilileriyse Radikal’in aramasına karşın yanıt vermedi.

Hukukçular: Bu kadar uzun süreli arama kararı olmaz

Mahkemenin bir yıllık arama kararına hukukçular tepki gösterdi.

Marmara Üniversitesi Hukuk Fakültesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. İbrahim Kaboğlu: “Bu kadar genel aramanın bir yıllık yaygınlaştırmanın ölçüsünü bilemiyorum. Bu konuda nedenlerin inandırıcı olması gerekir. Üniversitelerde, güvenliği tehdit edici faaliyetler varsa, neden sadece Fatih ve İstanbul Üniversitesi’nin çevresiyle sınırlı. Ulaşılmak istenen amaca elverişli bir karar mı? Bu açılardan üzerinden durulması gerekir. Aynı hukuki rejim, orada olağanüstü hal yok.”

İstanbul Barosu Başkanı Ümit Kocasakal: Skandal. Böyle bir karar olamaz. Böyle bir karar aramanın mahiyetine aykırı. Arama bir şey bulunması umulan hallerde verilen bir karardır. İnsanın özel hayatı ile ilgili olduğu için kısıtlı olarak verilmesi gerekir. Bu karar genel uzun arama olmaz. Belirsiz kişiler için arama olmaz. Stadyum, havaalanları girişlerinde yapılan arama başkadır. Çünkü belirli bir şekilde girilmesi gerekiyor. Üniversitenin girişinde x-ray’den geçilebilir vs.. Ama içerideyken arama yapamazsınız. Bir hukuk devletinde böyle bir karar olmaz.”

Bir yıl çok uzun süre
İstanbul Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Kamu Yönetimi Bölümü Hukuk Bilimleri Ana Bilim Dalı öğretim üyesi Prof. Dr. Ersan Şen: Polis Vafize ve Selahiyet Kanunu’na göre üniversitelerde önleme araması yapılabiliyor. Adli yargılamada suçla ilgili arama yapılır, önleme aramasında ise belli bir kişi yoktur. Önleme aramasında eskiden bir karar gerek yoktu. Ancak sonra yazılı dayanak istendi. Bu anlamda önceden bir karar alınması isabetli. Ancak zaman konusunda bir sıkıntı var. Bir yıl süre olması makul değil. Zaman geniş tutulmuş ancak kanunda süre de belirtilmiyor.” (Akşam)

Muğla Yeşilleri: Deştin’de çimento fabrikası istemiyoruz

MUĞLA-BAYIR Çimento Fabrikası (aslında %56 sı Deştin köyü sınırları içinde ve Deştin köyünün mahallesi Suluyer’e 500 m mesafede yani DEŞTİN ÇİMENTO FABRİKASI demek daha doğru) ÇED toplantısı öncesinde AKDENİZ YEŞİLLERİ çok güzel bir iş çıkardı.

Özellikle Deştin köylülerinin organizasyonunda aktif olarak yer alıp, kahve kahve dolaşarak köylüleri bilgilendirdiler. Keşke daha zaman olsaydı da dolaşmadığımız kahve, konuşmadığımız köylü kalmasaydı. İnanıyorum ki, böyle olsaydı 23 aralıkta yapılan ÇED toplantısı daha görkemli protestolara sahne olabilirdi. Ama dokunduğumuz yerden, konuştuğumuz köylülerden çok iyi reaksiyon aldık. Şirketin yalanlarına kanıp, çimentocu olan bir çok köylü bizleri dinledikten sonra fikirlerini değiştirdi.

Yine de ÇED toplantısı yapılan Bayır Düğün Salonu’ndaki durumu gözlediğimde özellikle Çimentoya taraf grup, (sanıyorum ağırlıklı Bayır’lı, Bozarmut’lu köylülerden oluşuyordu), salonun sağ tarafında, protestocu grup (özellikle Deştin, Alaşar, Esenköy, Şeref köylüleri) salonun sol tarafında oturuyordu. Salonun sağ tarafında da vardık ama azdık. Yani salon sağ ve sol olarak ikiye bölünmüştü. Sol tarafın, yani itirazcı tarafın esas özelliği kadınların ağırlıkta olmalarıydı. Bunda Bilgenin köyde kalması ve kadınları örgütlemesinin rolü büyük. Onun emeğinin hakkını teslim etmeliyiz. Çok çalıştı. Kendisini buradan özellikle kutluyorum. Miting sırasında kadınlarla birlikte pankartın arkasında yer alıp, hep birlikte bol bol slogan attılar.

ÇED toplantısında amaçlanan ÇED raporunun uydurukluğunu açığa çıkarmak ve karşı çıkılan noktaların tutanaklara geçirilmesini sağlamaktı. Bu başarıldı. ÇED raporunu didik didik ederek hazırladığımız soruları köylülerle paylaşmıştık. Köylüler müthiş bir performans sergilediler. Kadın, erkek sorularını sordular, niçin karşı çıktıklarını tek tek anlattılar. Bu anlamda çok başarılı olunduğunu söyleyebilirim.

ÇED toplantısı öncesi miting, toplantı sonrası basın açıklaması her şey çok güzeldi.

AKDENİZ YEŞİLLERİ olarak bizlerinde hazırlıklı gelmiş olmamız, pankartımızın olması (yürüyüşte köylüler severek taşıdı), afişlerimiz ve ama en çok A5 boyutundaki “Çimentoya Hayır, Sağlık Solumak İstiyoruz -Akdeniz Yeşilleri” yazılı ve Yeşiller logolu ufak afişlerimiz, bütün köylüler tarafından yaka rozeti olarak kullanıldı. Özellikle toplantıya pankartlar alınmadığı için, köylülerin karşı çıkışlarını gösterecek tek afiş yakalarına taktıkları bizim AKDENİZ YEŞİLLERİ küçük afişlerimiz oldu. 160 adet küçük afişimiz vardı. Hepsi kullanıldı. Yani toplantı tümü köylülerden oluşan AKDENİZ YEŞİLLERİ kaynıyordu. (İnanıyorum ki çimentocuların kafası çok karışmıştır, kim bu AKDENİZ YEŞİLLERİ demişlerdir)

Bence birinci raundu eylem bazında kazandık, ÇED bazında kazanır mıyız bilmiyorum. İçeride kalan önemli sayıda köylüyü de hesaba katarsak, (inanıyorum ki, biz çıktıktan sonra destekçi köylüleri konuşturup, onları da tutanağa köylü destekliyor diye kaydetmişlerdir) sonuç şu an için belli değil.

Bundan sonra yapacaklarımıza gelince, yapılacak çok iş var. Öncelikle kendiliğinden ve çok kısa sürede gelişen bu dayanışmayı ve mücadeleyi, daha uzun soluklu ve kalıcı hale getirmeliyiz.
Önümüzdeki günlerde bunları hep birlikte tartışacağız.
Emek verince güzel şeyler ortaya çıkıyor.

Ferman padişahınsa, dağlar, bağlar, ovalar, dereler, ormanlar bizimdir….

Mustafa Tuncaelli
Muğla Yeşilleri

2011: Ufukta iktidar değişimi var

Yeni yıl yaklaşırken genelde geçen senenin değerlendirmesi yapılır. Bizse Yeşil Gazete’de gelecek yılın öngörüsünü yapmaya çalışıyoruz. Bu kâhinlik değil, çünkü eldeki verileri değerlendirerek kendimize göre yaptığımız analizin sonucunu aktarıyoruz. Ben 2011’i seçimler ve iktidar mücadelesi çerçevesinde öngörmeye çalışacağım.

AKP’nin duraklama devri

2011 her açıdan AKP iktidarının duraklama devri olacak. Bunun çeşitli nedenleri var. Bu nedenlerden ilki, AKP’nin, 8. yılını dolduran iktidarı boyunca çok düşman kazanmış olması. Anamuhalefet partisi sıfatı gereği sürekli gerilim halinde olması gereken CHP’yi saymazsak hükümet, neredeyse herkesle kavga etti. Son olarak gençlerle, öncesinde köylüyle, dalgalı şekilde askerle ve devamlı şekilde çevrecilerle/ekolojistlerle gerilim yaşadı iktidar. Aliye Kavaf’ın eşcinsellerle ilgili söylediği saçmalıklar asla unutulmayacak. Aynı şekilde Burhan Kuzu’nun muhalif öğrenciler için kullandığı “geri zekalılar” sözü. Bunlar bir birikim yarattı hep bu gruplarda. Gerilerinde AKP iktidarını devirmek için kalıcı bir öfke bıraktı.

Daha sonra AKP’nin hayal kırıklığına uğrattığı kesimler var duraklama devrinin nedenleri arasında. Bunların başında da Kürtler geliyor. Hakkını vermek lazım, 8 yıl boyunca Kürt sorununda bir hayli ve aslında oldukça da hızlı yol kat edildi. Ancak hükümet sayesinde değil, Kürt politikacılar sayesinde! Hükümetin “Kürt açılımı”nın içi bir türlü tatminkâr şekilde doldurulamadı. Kazanımlar hep vitrinde kaldı. TRT’nin Kürtçe yayın yapan bir kanalının olması elbette güzel bir gelişme ama “eee?” diye sorası geliyor insanın. Anayasa’da ve yasalarda Kürtleri yok sayan düzenlemeler değiştirildi mi? Hayır. Toplumsal barışa katkı sağlayacak yasalar çıkarıldı mı? Hayır. 12 Eylül darbesinin hesabını sormak için harekete geçildi mi? Referandum öncesi vaatlere rağmen, hayır. Hatta bu AKP hükümeti –büyük bir olasılıkla sırf öneri CHP’den geldi diye- faili meçhullerin araştırılması için komisyon kurulması önerisini dört kez reddetti. E o zaman iktidara “bu nasıl toplumsal barış projesi?” diye sorarlar. AKP, Kürt hareketinin desteğini her geçen gün kaybediyor.

Aynı şekilde Alevi açılımının da içi doldurulamadı. Vitrin niyetine hükümet yamacına alınan Alevi kimlikleriyle ön plana çıkan kişiler teker teker hükümetten kaçtı. Cemevleri’nin ibadethane statüsü hâlâ tanınmadı. Diyanet İşleri Başkanlığı’nda açılım yapılacakken daha da muhafazakâr bir başkan başa getirildi. Zorunlu din derslerinde İnsan Hakları Avrupa Mahkemesi’nin kararına rağmen göstermelik bir-iki değişiklik yapıldı ancak dersler halen aynen duruyor. Bu nedenlerle Alevilerin de bu saatten sonra AKP’yi desteklemesi mümkün gözükmüyor.

Duraklama devrinin son nedeni ise AKP’nin kendi iç dinamiklerinden kaynaklanıyor kanımca. İktidarın şimdiye kadar yaptığı en bariz icraat, yeni bir sermaye kesimi yaratması oldu: Muhafazakâr/yeşil sermaye. Daha önce TÜSİAD’ın oluşturduğu tek kutuplu sermaye grubu, günümüzde iki kutuplu. Artık ekonomide söz sahibi muhafazakâr bir işadamı grubu var (işinsanı demiyorum çünkü bunların arasında hiç kadına rastlamadım henüz.). Bu neden AKP’ye bir duraklama devri yaşatsın diye sorarsanız, partinin dayandığı sosyal kesime bakmak gerektiğini söylerim. AKP bugünlere –popülist bir partiden beklendiği şekilde- mazlum edebiyatı yaparak geldi. Gerçekten de uzun yıllardan beri bastırılmaya çalışılan bir kesimin, artık oyunun kurallarını reddetmeyip (adil düzen söylemini terk edip) masaya oturmasıyla oluştu AKP ve iktidarı. AKP yandaşı kesimlerin iktidarı “düşmanın elinden alma” psikolojisi onu bugüne kadar ayakta tuttu. Çünkü kin hep devam etti. Ezilmişliğin, bastırılmışlığın, dışlanmışlığın ve hep hor görülmüşlüğün yarattığı öfke bugün hâlâ da tam anlamıyla geçmiş değil. Bu yüzden internet sayfalarındaki AKP’yle ilgili eleştirel haberlerin altında hâlâ “kul psikolojisiyle” partisini savunan vatandaşların yorumlarını okuyoruz. Ve hâlâ anketlerde AKP %40 bandında tutunabiliyor. Ancak artık AKP’nin mazlum ve mağdur olmadığı, bilakis zalim ve egemen güç haline geldiği ortada olan bir gerçek ve bu gerçek yavaş yavaş geniş kitlelerce de anlaşılmaya başlanıyor. Muhafazakâr kesim artık mazlum edebiyatı yapamıyor, yapamaz. Yaparsa yapay kaçar. Ki kaçıyor. AKP öncesinde gecekonduda oturan, 8 yıl sonra hâlâ gecekonduda oturmaya devam eden vatandaşlar AKP’li bakanların oğullarının şirketlerini, Başbakan’ın Üsküdar’daki yüksek duvarlı villalarını, Cumhurbaşkanı’nın Çankaya Köşkü’ne aldırdığı lük masif mobilyaları görüyor. Ve desteklediği iktidarın zenginleşirken kendi sosyal seviyesinde neden bir gelişme olmadığını soruyor. AKP’yi destekliyor oluşunun ona bir şey katmadığını anlamaya başlıyor. Kulağını AKP’den kesip durumunu düzeltmek için yeni bir şeyler dinlemeye açık hale geliyor.

Merhaba muhalefet

AKP’nin 8 yıllık iktidarı keskin bir AKP karşıtı muhalefet yaratmış durumda. Bu saatten sonra ne yaparsanız yapın bu muhalif grupları ikna edemezsiniz. Bunların en başında çevreciler/ekolojistler geliyor. Cumhuriyet tarihi boyunca görülmemiş bir doğa katliamı AKP iktidarı döneminde yaşandı. “Para gelsin de nasıl gelirse gelsin” zihniyetinin egemen olduğu bu neo-liberal ekonomi anlayışı içinde madenciler, altıncılar ve petrolcüler için envai çeşit kanunlar çıkartıldı. Bunlardan bazıları Anayasa Mahkemesi’nden dönünce kıyametler kopartıldı. Hemen kanunlar yeniden hazırlandı ve ormanların kesilmesi, doğanın katledilmesi için en hızlı şekilde hareket edildi. 3. köprü, nükleer enerji, altın madenleri, HES katliamları için hukuksuzluklar aldı başını yürüdü. Mahkeme kararlarına uyulmadı. Yerel halkın direnişi şiddetle bastırıldı. Muhalifler tutuklandı, haklarında davalar açıldı. Ve bunlar sadece belli bir bölgede değil, Türkiye’nin her yerinde yapıldı. Bu da ülkenin dört bir tarafında AKP’yi iktidardan devirmek için ant içmiş çevreci/ekolojist gruplar yarattı. 2011 yılında bu gruplar herkesin tahmin ettiğinden çok daha aktif şekilde seçim sürecine dahil olacak. AKP neden %24’lere varan elektrik kaçağını engellemek yerine HES yapımına olur vermek veya çağı geçmiş nükleer enerjiye muhtaç olduğumuzu anlatmak için gerekçeler uydurmak zorunda kalacak. Madenciler, altıncılar ve petrolcüler için bir gecede kanunlar hazırlanıp yürürlüğe sokulurken nasıl olup da yenilenebilir enerji için teşviklerin senelerden beri Meclis koridorlarında süründüğünü açıklamak da AKP hükümetinin seçim sürecinde zorlanacağı konular arasında. Diyeceğim o ki, bence seçim sürecinde AKP çevrecileri/ekolojistleri ikna etmek için hiç boşuna zahmet vermesin. Enerji kaybı olur.

Kürt ve Alevi açılımlarının fiyaskoyla sonuçlanması başta TÜSİAD gibi ekonomik ve siyasal anlamda liberal kesimde büyük hayal kırıklığı yarattı. Toplumsal barışın sağlanmasını ve artan refah düzeyiyle ekonomik pazarın doğuya doğru büyümesini isteyen sermaye çevrelerinin yeni bir iktidar arayışına girmesi normal karşılanmalı. O yüzden 2011’de TÜSİAD’la hükümetin ortak karelerde mutluluk fotoğrafları vermesine daha ender rastlayacağız kanımca.

Seçimlerde AKP’yi “misafir” şekilde destekleyen siyasal liberallerin önümüzdeki seçimlerde desteklerini sürdüreceklerini sanmıyorum. Özellikle CHP’nin özgürlükçü bir söylem geliştirebilmesi halinde AKP’nin %10 barajını düşürmemesi, dokunulmazlıkları kaldırmaması, faili meçhul cinayetlerin araştırılmasını dört kez engellemesi, Kürt açılımını bir türlü tamamlayamaması ve en önemlisi son zamanlarda muhalif öğrenci hareketlerine karşı gösterdiği faşizan refleks bu kesimlerin oylarını AKP’den sakınmalarına neden olacaktır. Bu kesim için kanımca en önemli gösterge, referandum öncesinde darbecilerin yargılanması vaadinde bulunan hükümetin, istediğini elde ettikten sonra bu yönde herhangi bir adım atmamış oluşu olacak. Gerçekten de daha bariz bir örnek benim aklıma gelmiyor. HSYK ve Anayasa Mahkemesi’yle ilgili uyum kanunlarının hemen hazırlanması ve yürürlüğe konması ancak “ileri demokrasi” yolunda ilerlenmesi için gereken kanunların bir türlü yetiştirilememesi (!) ve hep bir şeylerden sonraya (bu sefer de seçimlerden sonraya kaldı) ertelenmesi özgürlükçü-demokrat kesimlerde bir kandırılmışlık duygusunu yerleştirecektir.

CHP’nin önemi

Bu noktada en önemli muhalefet hamlesi CHP’den gelecek diye öngörüyorum. CHP’nin yeni başkanı ve kadrosu AKP’nin 8 yıllık icraatının çetelesini tutabilecek ve yanlışlarını halka anlatabilecek kapasitede. Çalışkan oldukları hissini şimdiden aktarabilmiş durumdalar. Yolsuzluk iddiaları da seçime daha çok olmasına rağmen ilk salvolar olarak gelmeye başladı. CHP’nin yerel kadrolarında da hareketlenme var. Kılıçdaroğlu, iktidarın ancak yerel örgütlerin çalışmasıyla başarılabileceğini kavramış gözüküyor. Deniz Baykal’ın “Ankara’dan şahane ve kaliteli muhalefet yaparım, halk da bunu görür ve oylarıyla takdir eder” politikasının çöktüğünü, seçmenle temas etmek gerektiğini anlamış. Ve başlardaki “lider karizması yok” eleştirilerini de kendini geliştirmek için kullandığı belli. Eskisinden çok daha özgüvenli, çok daha etkili ve çok daha güven duyulan bir lider imajı çizmeye başladı.

CHP liderinin samimi tavırları, az önce partisinden kopma eğilimine girdiğini söylediğim gecekondu sakinine yeni bir umut vaat edebilir. Zaten bu yüzden CHP’nin sosyal devlet söylemine 2011’de ağırlık vereceğini düşünüyorum. AKP’nin zenginleşerek kendi eliyle terk ettiği mazlum, yoksul ve ezilen sınıflara hitap eden, eskisine göre çok daha sol bir siyaseti CHP’den beklemek gerekiyor. Bu siyaset elbette sosyalist olmayacak, ancak Hurşit Güneş ve Süheyl Batum gibi Avrupa tarzı sosyal demokrasiye yürekten inandığını bildiğim kişilerin Kılıçdaroğlu’nun en yakınındaki isimler haline gelmesi, bize 2011’de CHP’den ekonomik anlamda sosyal eşitlikçi söylemler beklememizi öğütlüyor. Kılıçdaroğlu’nun mütevazı kişiliğinin de ön plana çıkarılmasıyla orta-alt kesimlerin CHP’nin yeni siyasetinden etkilenmesini bekleyebiliriz.

CHP’nin sosyal demokrasiye yönelmesinin iki etkisi olacaktır. Bunlardan ilki, az önce belirttiğim gibi, AKP’nin yoksul tabanından CHP’ye oy kaçışı olması. İkincisi ise, ki bence bu daha önemli bir sonuç, şimdiye kadar eli CHP’ye oy vermeye gitmemiş kesimlerin, yani ya hiç oy vermemiş, ya da barajın altında kalacağı partisine idealist şekilde oy vermeye devam etmiş kesimlerin bu sefer, AKP’nin yarattığı düşmanlıktan da beslenerek CHP için –belki hayatlarında ilk defa- oy verebilir hale gelmesi. Tabii bu kesimin çok dağınık olması nedeniyle  -kimilerinin ekolojist, kimilerinin sosyalist, kimilerinin ateist, kimilerinin ise özgürlükçü-demokrat olduğunu düşününce- bunların CHP’de kalıcı olmayacağını bilmek lazım. Ancak daha önceki seçimlerde AKP’ye oy veren “misafir” seçmenlerden bir kısmının bu sefer tercihlerini CHP’den yana kullanabileceği ihtimalinin ortaya çıktığı açık bir gerçek. İktidarın küçük bir oranla belirleneceğini tahmin ettiğim 2011 seçimlerinde bu “misafir” oylar belirleyici olabilir.

Kürt hareketinin belirleyiciliği

2010’un sonlarına doğru BDP’nin yaptığı “iki dil” atağı ve ardından gelen tartışmalar seçimler öncesinde partilerin Kürt sorunundaki yerlerini belirlemesi açısından önemli. AKP’yle CHP’nin bir süre pozisyon belirlemek amacıyla suskun kalması manidar. AKP’nin hemen seçimler öncesinde BDP’ye dil gibi hassas bir konuda (bu konunun neden hassas olduğunu bilemiyorum, bir insanın ana dilini serbest şekilde öğrenmesinin ve kullanmasının nesi sorun olabilir ki! Asıl öğrenememesi ve kullanamaması insan hakları ihlali sorunu doğurur.) taviz vermesi milliyetçi oyların MHP ve CHP’ye kaçması demek olur. Zaten MHP’nin hemen gerilimi yükseltmesi bu oyları toplamak içindi diye düşünüyorum. Ancak AKP’nin dil gibi Kürt hareketi ve özgürlükçü-demokrat kesimlerde önemsenen bir konuyu insan haklarına uygun şekilde sonlandırma iradesini gösterememesi de yine iktidara oy kaybettirir. Sonuçta bu dil meselesinde AKP mutlaka oy kaybedecek, o kesin gibi. Ya öyle, ya böyle. Önemli olan kaçan oyların kimlere yarayacağı. Bir kısmının MHP’ye yarayacağı kesin. Bu anlamda BDP’nin çıkışının paradoksal sonuçları olabilir. Oylardan bir kısmının BDP’ye yarayacağı da kesin (zaten BDP, AKP’yi Kürt sorununda somut düzenlemeler yapmak için köşeye sıkıştırmak adına böyle bir hamle yaptı diye düşünüyorum), zira Güneydoğu bölgesinde oylar AKP ve BDP arasında paylaşılıyor. CHP’ye yaramasının tek yolu ise Kılıçdaroğlu yönetiminin BDP’nin Kürt sorununun çözümünde olmazsa olmaz bir parti olduğunu algılaması ve bu çerçevede işbirliğine gitmesiyle mümkün olabilir. CHP’nin tabanı itibariyle açık bir birliktelik mümkün olmayacaktır ama Avrupa tarzı bir insan hakları yaklaşımıyla CHP ve BDP aynı söylemde buluşabilir. Hem Avrupa’nın ana dillere yönelik teşvik edici politikası, hem de Türkiye’nin de çekincelerle bile olsa imzalamış olduğu Yerel Yönetimler Şartı aslında BDP’nin politikasıyla örtüşüyor. Sadece özerklik konusunda iki partinin uzlaşmasını beklememek lazım. Bu fazla iyimserlik olur. Ancak yine de bu, iki partinin ortak hareket edemeyecekleri anlamına gelmiyor. Zaten CHP’de Tanrıkulu’nun MYK’da yer bulması da buna işaret ediyor sanki…

2011 genel seçim sonuçları

Son olarak seçim sonuçlarını tahmin etmeye gelirsek, en baştan söyleyeyim, kanımca CHP’nin ana bileşeni olduğu bir hükümete doğru gidiyoruz. Seçim sürecinde AKP’nin çok fazla kan kaybedeceğini ve az önce saydığım tüm kesimlerin birleşik bir tepkisine maruz kalacağını düşünüyorum. Eğer CHP iyi çalışır ve bu kesimlerde az da olsa sempati yaratabilirse, bir kerelik de olsa, bütün öfkeli kesimler oylarını CHP’de birleştirebilir. Bu da CHP’yi %30’un üzerine taşır. Tekrar etmek istiyorum: Bu ihtimal ancak CHP iyi çalışır, seçmenle birebir temas kurar, kavgacı imajını unutturur, sosyal demokrat politikalar ortaya koyar ve projelerini inandırıcı hale getirebilirse olur. Bana bunu yapabilecek bir kadro oluşturdu gibi geliyor. Bu bakımdan 2011 CHP’nin yılı olacak.

CHP’nin koalisyon ortağı büyük olasılıkla MHP olacaktır. AKP’nin liberal politikaları milliyetçi kesimlerde belli bir tepki yarattı. Devlet Bahçeli bunu kullanacaktır. Ulusal Parti gibi açıkça faşist partilerin kurulmaya ve güçlenmeye başladığı bir ortamda o da biraz daha milliyetçi söylemlere kayabilir. Aslında bu CHP’nin yeni çizgisine aksi yönde bir gelişme olur ancak koalisyonda her iki parti de çok zorlanmaz. CHP yeniden merkeze döner, MHP muhafazakârlığını perdeleyip modern-güçlü Türkiye söylemini ön plana çıkartır.

Asıl sürpriz ise BDP’nin dışarıdan desteklediği bir CHP iktidarı olur. Şu anda çok gerçekçi görünmediğinin farkındayım. Ancak eğer CHP kendisinden beklenenden daha iyi bir performans ortaya koyar ve tabanının milliyetçi kesimini ikna eder, solculardan, özgürlükçü-demokratlardan ve aslında AKP’nin tabanını oluşturan orta-alt sınıflardan da destek alabilirse, neden olmasın? Bu durum, AKP’nin orta Anadolu’ya sıkışmasını ve içi boş “ileri demokrasi” söyleminin iflas etmesini sağlayacağı gibi, Kuzey Avrupa tarzı gerçek bir sosyal demokrasinin ve insan hakları anlayışının da en sonunda Türkiye’ye gelmesinin yolunu açar.

Her yılbaşında olduğu gibi yine “umuttur yaşatan insanı”…

2011’de küçük adımlar atmanın değeri

2011’e dair şimdilik bilebildiğim veya kesinlik ölçüsünde tahmin edebildiğim tek bir şey var: 2011’in ilk dakikalarını uykulu gözlerle karşılayıp, sokaktan gelen havai fişeklerin şamatası bittiğinde yatağa gidecek oluşum. Onun dışında yeni yılla ilgili ne büyük bir ümit, ne bir beklenti var içimde ve aynı şekilde ne bir yılgınlık duygusu, ne de umursamazlık.

Yine de büyük bir merakla bekliyor olacağım yeni yılda doğacak her yeni günü. Biz büyük harflerle yazılan Büyük İnsanlığa inanan bir nesil olarak büyüdük, belki de son nesil. Bu yüzden küresel adaletsizlikler de, iklim değişiklikleri de, savaşlar da, kıtlıklar da umudumuzu yok edemedi. Büyük devrimlerin, başkaldırıların, alt-üst oluşların hikâyeleriyle büyüdük, bir kısmına tanıklık ettik. Yenile yenile yenilmeyi öğrendik. Küçük adımlar atmanın değerini, küçük mevzilerin önemini anladık. Tarihin uzun, zorlu ve son derece heyecanlı bir koşuya benzediğini gördük.

Yeni yılın her gününde insanlığın atacağı küçük adımların zaferini paylaşmayı umuyorum. Geçmişle yüzleşme adına atılacak her adımı son derece önemli buluyorum. İşkencecilerimizin nedamet getirmesini içim sıkılarak ama ileride tekrarlanmayacağını düşünerek izleyeceğim.

2011 Kenan Evren ve arkadaşlarının mahkeme önüne çıkacağı yıl olabilir, 12 Eylül anayasasının utancından kurtulmanın yılı olabilir, bilinmeyen dilleri bilmemenin ayıp sayılmaya başlandığı yıl olabilir. Hırant’ın bizce malum gerçek katillerinin ilan edildiği, devletin Pınar Selek’ten özür dilediği, dağlardan zamansız ölüm haberlerinin gelmediği, Ceylan’ların sokaklarda koşup oynadığı bir başlangıç olabilir.

2011’de Türkiye’de seçimler var. Seçimler öncesinde kitleler sıkıntılarını ve taleplerini dile getirmek konusunda daha cesaretli davranırlar. Seçmenlerin oylarına talip olan siyasi partiler de kitlelerin sesine daha fazla duyarlı olmak zorunda kalırlar. Bu sene Türkiye’nin her tarafından yapılması planlanan HES’lere, termik santrallere, tabiatı tahrip edecek düzenlemelere karşı kitlesel eylemlerini yükselteceklerini tahmin etmek zor değil. Hükümetin de baskıları göğüsleyebilmek adına bazı ciddi geri adımlarına tanık olacağız. Yine kamuoyunun ve muhalefetin baskıları sonucunda her alanda birçok kalıcı kazanım sağlayabileceğiz.

Wikileaks’in bir sızıntı olmanın ötesine geçerek bir derin yarılmaya dönüşeceğini ummak aşırı iyimserlik sayılmamalı. Senelerdir dünyaya egemen olan güçlerin rol aldığı kirli oyunlar artık sır olmaktan çıkacak, bu da uluslararası arenada şeffaflık talebinin yükselmesine yol açacaktır. 2011’de NATO’nun tasfiye edilmesinin aciliyetini, yerine küresel barışı teminat altına alacak, karar mekanizmaları geniş tabanlı, demokratik ve katılımcı bir yapının nasıl oluşturulacağını konuşacağız. IMF, DTÖ örgütü gibi yoksulları umursamayan örgütlerin yerine konulacak modelleri tartışacağız. Ulus devletlere dayanan uluslararası yapılarda sınır ötesi örgütlenmiş sivil yapıların ve yurttaş inisiyatiflerinin ağırlık kazandığını ve söz sahibi olmaya başladığını göreceğiz.

Bütün bunların gezegeni kurtarmaya, ebedi barış ve saadeti kurmaya yetmeyeceği açıktır. Ancak yine de bu mütevazı adımların küçümsenmemesi gerekir ve her yeni kazanım yeni yılda ümitli olmak için çok sebep olduğunu gösterir.

Kadın Kadına Öykü Yarışması

Kaos GL’nin düzenlediği ve teması “Her Yerdeyiz” olarak belirlenen 6. Kadın Kadına Öykü Yarışması’na katılım başladı. Öykülerin 15 Nisan 2011’e kadar gönderilmesi bekleniyor.

Onur Jüri üyeliğini şanatçı İlkay Akkaya’nın yapacağı yarışmanın ödülleri, Mayıs ayında gerçekleştirilecek olan 6. Uluslararası Homofobi Karşıtı Buluşma’da sahiplerini bulacak.

Kadın Kadına Öykü Yarışması Ekibi yaptığı açıklamada, “hamamlardan, kafelerden, eylem alanlarından, okul kantinlerinden ve toplantı salonlarından mekânsızmış gibi gözüken bedenlerin, aşkların ve yaşamların” sayfalara aktarılmasını istedi.

“Herkesin olan tüm mekânların “bizim de” olması gerektiğini anlatmanızı, biz hariç herkesin sahiplendiği “mekânlardan” bahsetmenizi istiyoruz.”

6. Kadın Kadına Öykü Yarışması Ekibinin, “Her Yerdeyiz” Temalı Çağrısı

2006 yılında “Mutlu Aşk Vardır” temasıyla yola çıktığımızda hedef “belleklere kazınmış karanlık bir imajı silmek”ti. Bugüne dek kadınların kadınlara olan aşkını anlatan filmler, romanlar ve öykülerde canavarlaştırılmış lezbiyenler ve biseksüel kadınlar görmüş, sonu hep mutsuz biten, ruhsal çalkantılar içinde gidip gelen, şiddetle bezeli ve yaralayıcı ilişkilere tanık olmuştuk. Mutlu ve umutlu biten öykülere hasret kalmıştık. Kurgu ya da gerçek, kendi hikâyelerimizi kendimiz anlatalım, mutluluklarımızı paylaşalım, bizi görmezden gelenlere, hiçe sayanlara ve duygularımızın üzerinde tepinenlere inat birbirimize öykülerimizle gülümseyelim istedik.

İkinci yarışmamızda “İlk Adım, İlk Kadın, İlk Aşk” dedik ve “ilk”lerin hissettirdikleriyle buluştuk yeniden. Üçüncü yarışmamızda, kadınların kaleminden akan “Ten ve Tutku” dolu öyküleri okuduk coşkuyla. 2009 yılında, bu coşkuyla “Ütopya”larımızın peşine düşelim dedik. Beşinci yarışmamızda, ütopyalarımızın gülümsemesini hep yanımızda taşıyarak, gördüklerimize, duyduklarımıza, yaşadıklarımıza ve bunların bize düşündürdüklerine, hissettirdiklerine geri döndük ve “Bir Kadın (mı) Sevdim(?)” dedik. Bu sene ise, “Her Yerdeyiz” diyerek herkese ve her yere haykırmaya karar verdik. “Her yer”in tam olarak nereler olduğunu sizden duymaya niyetlendik.

Yalnızca Bu Sene Değil, Her Sene “Her Yerdeyiz”!

Sokakların bizim olmadığı söylendi hep. El ele yürüyemezdik, ayıptı. Aşklarımızı yatak odalarımızda yaşamamızı istediler. Çimlerde el ele uzanamazdık, yasaktı. Barda sevgilimizi öpersek tacizi hak ederdik, böyle denirdi.

Herkesin kendini var edebildiği mekânlar bizim değildi; hiç bizim olmadı. Sokaklardan evlere, sosyalleşme alanlarından işyerlerimize, üniversite koridorlarından okul yurtlarına nasıl yaşayacağımızı -ya da yaşayamayacağımızı- başkaları belirledi, sınırları onlar çizdi ve yasakları onlar koydu. Eşcinsel/biseksüel kadınlara, bu tabloların hiçbirinde yer yoktu. Oysa biz her yerdeyiz. Odamızda tek başımıza, kalabalık bir otobüs sıkışıklığında ya da bir pazar kuyruğunda sırlarımızla bulunuruz. Bazen kimseye göstermeden çamaşır çekmecelerimizin içinde saklarız onları, bazen de “işte tam yanında” diye tüm dünyaya haykırmak isteriz.

Bu sefer hamamlardan, kafelerden, eylem alanlarından, okul kantinlerinden ve toplantı salonlarından mekânsızmış gibi gözüken bedenlerinizi, aşklarınızı ve yaşamlarınızı sayfalara aktarmanızı bekliyoruz. Herkesin olan tüm mekânların “bizim de” olması gerektiğini anlatmanızı, biz hariç herkesin sahiplendiği “mekânlardan” bahsetmenizi istiyoruz.

Kalabalıklar arasında görünmez kılınmışımıza inat, gettoları hapsedilmeyi reddeden eşcinsel/biseksüel kadınlar olarak, varlığımızı bu sefer de beyaz sayfalara dökelim, göremeyenler ve görmek istemeyenler görsün diye…

Bu senenin “Onur Jürisi”

Yarışmamızın onur jüri üyesi sanatçı İlkay Akkaya, 26 Mayıs 1964’te İstanbul’da doğdu. Marmara Üniversitesi Basın Yayın Yüksekokulu’nu bitirdi. Profesyonel müzik çalışmalarına Grup Yorum’a katılarak başladı. Grup Yorum’la birlikte “Berivan-Haziranda Ölmek Zor” ve “Türkülerle” albümlerinde çalıştı. 1990’da Tuncay Akdoğan ve İsmail İlknur’la birlikte Grup Kızılırmak’ı kurdu. Kızılırmak’la birlikte şu ana kadar on üç albüm çıkardı. Yurtiçi ve yurtdışında sayısız konserlere çıktı. Çeşitli gazete ve dergilerde haftalık yazıları yayınlandı.

Kızılırmak’la çalışmalarını sürdürürken bir yandan da solo çalışmalar yaptı. 1990-1992 yılları arasında Ankara Birlik Tiyatrosu tarafından sahnelenen “Pir Sultan Abdal” oyununun müziklerini yapan Kızılırmak’ın bu oyuna diğer katkısı, Tuncay Akdoğan’ın ve İlkay Akkaya’nın oyuncu olarak da sahnede yer almasıydı. 1991 yılında Tarık Akan ve Füsun Demirel’in oynadığı “Bir Küçük Bulut” filminin müziğini yaptı. Kızılırmak’la birlikte başka birçok oyun müziği yapan Akkaya 2003’te Zafer Diper’in sahnelediği “Talan” adlı oyunda da rol aldı. Mayıs 2005’te Nazım Hikmet’in “Şeyh Bedreddin Destanı” adlı şiiri, oyunlaştırılmış şekilde sahnelendi. Bu oyunun müziklerini de Kızılırmak yaptı. Oyun Küba’da sahnelendi; Ayrıca İlkay Akkaya ve Kızılırmak, Küba Kültür Bakanlığı davetlisi olarak Havana’da konser verdi.

İlk solo albümü olan “Kül”ü 1999’da yayınladı. Yine 1999’da “Salkım Söğüt” adlı ortak bir çalışmada yer aldı. Daha sonra 2001’de “Unutma” adlı ikinci solo albümü yayınlandı. “Salkım Söğüt 4” de 2002 yılında yayınlandı. Üçüncü solo albümü olan “Yine” 2003 yılında yayınlandı. Son solo albümü olan “Yalnız” da Aralık 2005’te dinleyicileriyle buluştu. 2010 yılında “Gelmedin Diye” albümüyle dönüş yaptı. Akkaya, 2008 yılında Yeşiller Partisi’nin kurucular kurulunda ve parti meclisinde yer aldı.

“Ödüllerden de Bahset Bize…” mi Diyorsunuz?

Birinci olan öykünün sahibi 300 TL ya da iki kişilik bir hafta sonu tatili kazanacak. İkinciliğe değer görülen yarışmacımızı ise 200 TL ya da hoş bir restoranda iki kişilik leziz bir akşam yemeği bekliyor. Yarışmanın üçüncüsü ise 100 TL ya da sürprizlerle dolu bir sepet arasında karar verecek. Yarışma ile ilgili gelişmeleri Kaos GL’nin web sayfasından takip edebilirsiniz.

6. Kadın Kadına Öykü Yarışması – 2011 : “Her Yerdeyiz” Başvuru Koşulları:

• Yarışma, Türkiye’de ya da yurt dışında yaşayan bütün kadınlara açıktır.

• Yarışmaya daha önce yayınlanmamış öyküler katılabilir.

• Öyküler bilgisayar çıktısı olarak 5 kopya halinde gönderilmelidir. Metinler 12 punto ve Times New Roman karakterinde yazılmış olmalıdır.

• Bu formatta yazılacak öyküler en fazla 4 sayfa olmalıdır. Belirtilen format dışında yazılarak gönderilen öyküler değerlendirmeye alınmayacaktır.

• Öykülerle birlikte metnin CD ya da diskete kaydedilmiş elektronik bir kopyası da gönderilmelidir.

• Adaylar yarışmaya en fazla üç farklı öykü ile katılabilirler.

• Öykülerin üzerine yazarın adı yazılmayacak, öykünün giriş/ilk sayfasının sol üst köşesinde rumuz belirtilecektir. Birden fazla öykü gönderen katılımcılar, tüm öyküleri için aynı rumuzu kullanacaklardır. Farklı katılımcıların rumuzlarının aynı olması durumunda Yarışma Yönetimi başka bir rumuz verebilir.

• Adaylar, rumuzlarının yazılı olduğu kapalı bir zarfın içine öykünün/ öykülerin adını, kendi adları, soyadlarını, rumuzlarını, posta ve e-posta adreslerini, telefon/ faks numaralar ile yarım sayfayı geçmeyen imzalı özgeçmişlerini içeren bilgileri öyküleri ile birlikte elden ya da posta yoluyla teslim edeceklerdir. E-posta yoluyla gönderilen ya da son başvuru tarihinden sonra elimize ulaşan öyküler değerlendirmeye alınmayacaktır. Yarışmaya gönderilen öyküler, değerlendirmeye alınsın ya da alınmasın, yazarlarına iade edilmez.

• Yarışmaya katılan yazarların öyküleri, sonuçların açıklanmasından sonra Kaos GL’nin web sitesinde, ilk üçe giren öyküler Kaos GL dergisinde yayımlanacaktır. Öyküler, yazarları ya da Kaos GL dışında üçüncü kişiler tarafından izinsiz kullanılamaz.

• Katılım ücretsizdir.

• Kaos GL, bu öykülerden oluşan bir kitap hazırlama ve yayınlama hakkını da saklı tutar.

Değerlendirme:

1- Öyküler 5 kişiden oluşan “Öykü Değerlendirme Jürisi” ve her sene değişen “Onur Jüri Üyesi” tarafından değerlendirilecektir.

2- Öykü Değerlendirme Jürisi, öykülerin toplumsal cinsiyet rolleri eşitliği yaklaşımıyla yazılıp yazılmadığını da dikkate alarak değerlendirme yapacaktır.

3- Öykü Değerlendirme sonuçları Mayıs ayının ilk haftasında Kaos GL’nin www.kaosgl.org adresindeki web sayfasında açıklanacaktır.

4- Elenen öyküler, sahiplerine iade edilmeyecektir.

Onur Jüri Üyesi: İlkay Akkaya

Jüri: Burcu Ağaç, Burcu Ersoy, Lale Düşnar, Selen Doğan, Güzin Yamaner

(Kaos GL)

Haftanın tortusu

* Arjantin, kendi diktatörünü yargıladı. Türkiye ise, kendi diktatörünü hala günlük politikalarına alet etmekten ve arada da maaşına zam yapmaktan öteye gitmiyor. Bir referendum süreci boyunca Türkiye kendi diktatöründen bahsetti. Referandum geçince hakkında suç duyurularında bulunuldu, basın toplantılarıyla, şenliklerle. Üç buçuk ay geçmesine rağmen bu suç duyurularından ses çıkmadı. Oysa propaganda tam tersineydi. Türkiye, 12 Eylül ile hesaplaşacaktı. Arjantin diktatörünü yargıyalıp suçlu bulurken, biz hakkında suç duyurusunda bulunabilmenin “neşesiyle” kaldık. Günlük politikanın malzemesi olarak kullandık ve bitti. Diktatörlerle hesaplaşırken, 300. haftasını deviren Cumartesi Anneleri’ni unutmamak lazım. Diktatörlüklerle hesaplaşmak kişilerle hesaplaşmak değildir sadece, vesayet rejimlerini bitirmek vesayetin adresini değiştirmek değildir. Bir araçla ve o aracı kullanan herkesle hesaplaşmaktır. Aracı yok etmektir, el değiştirmesine “demokratikleşme” diyerek “evet” dememektir. Bir zihniyetle hesaplaşmaktır. Türkiye henüz hiçbirisini yapamadı. Yapmaya yaklaşmadı bile…

* Akp’nin İzmir hıncı bitmiyor. AKP’nin dönemsel İzmir’i karalayalım şenliklerinden bir tanesini daha yaşadık. Bu sefer söz söyleme sırası AKP Genel Başkan Yardımcısı Hüseyin Çelik’teydi. Çelik şunları söyledi: “Modernizmi temsil eden kent, Türkiye’nin fihristi, tarım, turizm kenti. Ama ben İzmir’i şuna benzetiyorum. Pırıl pırıl nur topu gibi bir çocuk ama burnu akmış kir pas içinde. Yüzünü, gözünü temizlediğiniz zaman güzelliği ortaya çıkar. İzmir dört tekerine fren takılmış araba gibi. Bir şeye engel olma zihniyeti çözümün bir parçası olmaktan daha öne geçiyor”. Tabii neresinden tutulsa elde kalacak bir beyanat. İlk başta şunu sorgulamak lazım, Türkiye özerk bir yapı mıdır (demokratik özerklik konusuna da geleceğiz) ki, o ülkenin bir şehrinin “kir pas” içinde olmasının tek sorumlusu yerel yönetim midir? Oranın haklı mıdır? Kim elini tutuyor hükümetin İzmir’e yatırım yapması konusunda? Yapsın! Fakat tabii ki, iş yerel seçimleri kaybeden hükümetin belediyeyle hesaplaşmasına döndüğü için olay bambaşka. Fakat, her Genelkurmay açıklamasının AKP’ye oy getirdiği gerçeği gibi, her AKP açıklaması da İzmir’de var olan hakim görüşün daha da artmasına ve sertleşmesine neden oluyor. Tabii bir de unutmadan, İstanbul ve Ankara metrosunu üstüne alan hükümetin İzmir’e bu konuda ne yanıt verdiğini akla getirmek gerek.

* Mavi Marmara yurda döndü. Yardım gemisi olarak Filistin’e giden Mavi Marmara, savaş gemisi olarak Türkiye’ye döndü ve karşılandı. İşi abartıp “Gazi Marmara” diye başlık atan gazeteler bile oldu. Bu Mavi Marmara olayı biraz garip bir yol izledi aslında. Olanlardan sonra Türkiye, “İsrail özür dileyecek” diye yeri göğü inletti. Bir takım önlemler alınacağı söylendi. Sonra bir süre geçtikten sonra, Türkiye kamuoyunda “İsrail kesin özür dileyecek, tazminat konusunda pazarlık yapıyoruz.” iddiaları dolaşıma bile girdi. Tazminatı az bulanlar oldu, çok bulanlar oldu ama bu kandırmaca çok sürmedi. İsrail’den “Asıl Türkiye özür dilesin” cümlesi geliverdi. Tabii kimse “Bizi kim kandırdı?” diye sormadı bile.  Bir başka “Kenan Evren yargılanacak” olayı daha.

* Türkiye’nin en önemli tartışma nesnesi Demokratik Özerklik oldu. Demokratik Toplum Kongresi’nin sonuç bildirisinde yer alan Demokratik Özerklik tüm Türkiye’yi sardı. Bunun geçen haftadan gelen iki dillilik tartışmasıyla birleşmesiyle hem olaylar birbirine girdi, hem de safları daha fazla sıklaştırdı. Bu hengame içinde de en çok kullanılan yanlış argüman ödülünü Belçika aldı. Sadece Türkiye’de biliniyor Belçika’nın bölüneceği. Belçika’nın bu özerk yapısı, işleyen bir sistemden daha çok öcü gibi görünüyor Türkiye’de. Yerel yönetimlerin güçlendiği, insanların kendi yaşadıkları topraklar için kendilerinin karar verebildiği, bunun tüm Türkiye için geçerli olduğu ve demokrasinin ayrıştırmadığı bir model bulunamaz mı?

* İki yeni il geliyor. Hükümet, Yüksekova ve Cizre’yi il yapmaya karar verdi. Özellikle Yüksekova’nın politik ve toplumsal konumunun DTK’nın isteklerine uygun şekillendiği söylenegeliyor. BDP milletvekilleri ve temsilcileri bunun o bölgeleri daha da güvenlik kıskacına almak için yapıldığını söylüyorlar ama daha çok açık değil olaylar.

* Manisa’da bir di-rektör. Manisalı bakan Bülent Arınç şehrinin üniversitesine gidiyor. Orada da üniversite gençliği var. Onların fikirleri, bulundukları yer bana çok uzak ama olsun. Bülent Arınç’ı protesto etmek istiyorlar. Rektör geliyor, “Slogan atarsanız, kimliklerinizi toplar, hepinizi okuldan atarım.” diyor. Ne anlamamız gerek? Mesela şunu anlayabiliriz: Okullarda cezaların verilmesi, rektörün iki dudağının arasındadır. Tam bir otoriter düzen hakimdir. Bunun bir yasaya, yönetmeliğe uygun olup olmaması da gerekmez. Rektör için suçsa suçtur. Rektörü atayan zihniyete göre suçsa suçtur. Manisa’da da bu böyle olmuş. Simgesel bir yere sahip bu olay. Geçen haftalarda, her istediğinde televizyona çıkabilen, TBMM’de konuşabilen bir kişi Ankara Üniversitesi’nde konuşturulmadığı için öğrencilere denmeyen kalmamıştı. (O kişi de rektörün ve dekanın istifasını istemişti. Ankara Üniversitesi’ni bir Manisa, bir Siirt yapamadığı için olsa gerek…) Burada ise öğrenciler tehditle susturuldu. Kim ne dedi? Ankara’da öğrencilere saydıranlar, neden sus pus oldular? Hükümete bağlı köşe yazarları, bebeğini kaybeden kadına küfredenler nerede? Faşizmin ne olduğunu bize tekrar anlatsalar ya!? İleri demokrasimizde üniversitelerde protesto etmek yasak. Protesto edenler artık daha da özgürlük timsali benim gözümde. Kim ne derse desin!

* Ankara’da ulaşıma yine zam geliyor. Bu sefer neden ne Ankaraspor’un yeni bir transferi ne de Ankaragücü’nün borçları. Gençlik Parkı’nda yapılacak olan fıskiye gösterisi. Gereksiz masrafların kaynağı yine Ankara halkı olacak gibi.

Yeşil Gazete ve diğer yazılar için: http://www.urbarli.net