Ana Sayfa Blog Sayfa 5334

Polis üniversiteye girdi, fatura öğrencilere çıktı

Eskişehir Anadolu Üniversitesi Rektörlüğü, polis müdahalesi sırasında meydana gelen 17 bin liralık hasarı eylemci öğrencilerden istedi.

Eskişehir Anadolu Üniversitesi Rektörlüğü, çıkan olaylarda kantinde oluşan 17 bin 786 liralık maddi zararın eyleme karışan Anadolu Üniversitesi ve Eskişehir Osmangazi Üniversitesi’nde (ESOGÜ) okuyan 45 öğrenci tarafından ödenmesini istedi.

Anadolu Üniversitesi İki Eylül Kampüsü’nde 4 Kasım 2010 tarihinde meydana gelen olayda, Yabancı Diller Yüksekokulu kantini önünde 6 Kasım YÖK’ün Kuruluş yıldönümünü protesto içerikli afişler asmak isteyen sol görüşlü öğrencilere üniversitenin özel güvenlik görevlileri izin vermemişti. Özel güvenlikçilerle öğrenciler arasında yaşanan kısa süreli tartışmanın ardından üniversite öğrencileri okul kantinine girerek kapılara masa ve sandalyelerle barikat kurmuştu. Olaylar üzerine kampüse gelen polisler barikatı aşıp kantine girerek öğrencilerden 45’ini gözaltına almıştı. Öğrenciler, sevk edildikleri adliyede cumhuriyet savcılığına ifade verdikten sonra serbest bırakılmıştı.

ÖĞRENCİLERE MEKTUP GÖNDERİLDİ
Anadolu Üniversitesi Rektörlüğü gözaltına alınıp serbest bırakılan Anadolu ve ESOGÜ’de okuyan 45 öğrencinin ailelerinin oturdukları evlere birer mektup göndererek olaylar nedeniyle kantinde 17 bin liralık maddi zararın oluştuğunu bildirip, her öğrencinin 5 gün içerisinde 395 lira 25 kuruş ödenmesini istedi.
Anadolu Üniversitesi Rektörlüğü Hukuk Müşavirliği tarafından avukat Berrin Kıncal imzasıyla öğrencilere gönderilen yazıda, paranın ödenmemesi halinde icra işlemlerinin başlatılacağının belirtildi. Avukat Berrin Kıncal, yasal olarak kamu malına verilen zararın zarar veren kişiler tarafından ödenmesi gerektiğini, ayrıca bu kişiler hakkında daha önce de savcılığa suç duyurusunda bulunduklarını söyledi. Kıncal, kantine zarar veren öğrencileri fotoğraf ve video görüntülerinden belirlendiklerini, bunların arasında kendi ünivesitelerinde okuyan öğrencilerin yanısıra ESOGÜ öğrencilerinin de bulunduğunu kaydetti.

Üniversiteden gönderilen yazı

ANADOLU Üniversitesi Hukuk Müşavirliği’nde görevli avukat Berrin Kıncal imzasıyla öğrencilere gönderilen yazıda aynen şöyle denildi:
“04 11 2010 tarihinde üniversitemiz Yabancı Diller Yüksekokulu kantininde meydana gelen olaylarda kantinde bulunan masa, sandalye vb. ile kantin camları kırılmış ve maddi zarar meydana gelmiştir. Anılan tarihteki olayda meydana gelen toplam 17 bin 786 liralık kamu zararının tahsili gerekmektedir. Gerçekleşen olaylara katılmanız sebebiyle meydana gelen zarardan sorumlu olduğunuzdan meydana gelen hasar toplam 17 bin 786 lira olup, bu bedelden 395.25 TL.sının tarafınızdan ödenmesi gerekmektedir. Bu bedeli yazımızın tarafınıza tebliğinden itibaren 5 gün içinde PTT havalesi ile Anadolu Üniversitesi Hukuk Müşavirliğine göndermeniz veya Anadolu Üniversitesi Strateji Geliştirme Dairesi Başkanlığı’nın T.C. Ziraat Bankası Anadolu Üniversitesi Şubesi TR5900001001900400130705004 nolu hesabına ödemeniz gerekmektedir. Aksi takdirde alehinize icra takibine başvurulacağı, fuzuli yere icra harç masrafları da ödemek zorunda kalacağınız önemle rica olunur.”

Avukat Öngel: Hukuka aykırı
Eskişehir Barosu avukatlarından Özgür Özlem Öngel, Anadolu Üniversitesi Rektörlüğü’nün 4 Kasım 2010 tarihinde meydana gelen olaylarla ilgili olarak 45 öğrencinin ailelerine mektup gönderdiğini söyledi. Öğrencilerin avukatlığını üstleneceğini belirten Öngel, Rektörlüğün olaylarda gözaltına alınıp serbest bırakılan 45 öğrenciden toplam 17 bin 789 TL para talep ettiğini belirterek bunun hukuka aykırı olduğunu savundu. Öngel şunları kaydetti:
“Hukuken bir zararın tahsili edilmek isteniyorsa öncelikle zararın boyutlarını tespit etmesi gerekir. Trafik kazası dahi olsa ondan doğan zararının tahsilini istersen hukuki zorunluluklarını yerine getirilmeli. Öncelikle maddi hasa tespitinin yapılması gerekir. Üniversite, bir hükmi şahsiyet olarak zarara uğradığını ve kimlerin zarar verdiğini belgelerle tespit etmelidir. Bunlar yapılmadan öğrencilerden para talep ediyor. 17 bin liranın neye göre belirlendiği bilinmiyor. Ortada geçerli bir tespit yok. Ayrıca üniversitenin bu parayı talep etmesinin hukuken hiçbir dayanağı da yok. Bu sadece bir taleptir. Video görüntülerini izledim. Kantin içinde ve dışında 300’e yakın öğrenci var. Bunların içinden 45 öğrenciyi nasıl seçtin? Bu anlamda bu kararın altına imza atanların hukuken geçersiz bir işlem yaptığını düşünüyorum.”

Eğitim-Sen: Öğrencilerin yanındayız

EĞİTİM-Sen Eskişehir Şube Sekreteri İsmail Kaya da üniversite öğrencilerinden 17 bin TL talep edilmesini eleştirdi. İsmail Kaya “AKP döneminde her alanda olduğu gibi üniversitede demokrat ve ilerici öğrenciler üzerinde baskılar yoğunlaştı. Zararı öğrenci ailelerinden tahsil etmek istemek tam da AKP’den beklenen bir davranış. Bu işin asıl amacı öğrenci ailelerine öğrencileri ihbar etmek. Eğitim-Sen olarak öğrencilerin yanındayız” diye konuştu.

Camları polis kırdı iddiası

REKTÖRLÜK tarafından ailesine mektup gönderilenlerden Anadolu Üniversitesi İktisadi İdari bilimler Fakültesi Maliye Bölümü 2’nci sınıf öğrencisi Yavuz Yıldız ise “Polisin camları kırdığı video görüntülerinde açıkça görülmesine rağmen bize böyle bir ceza verilmek istenmesi tam bir hukuksuzluk örneği. Yaşı 18’in üzerinde bireyler olarak bu mektupların ailelerimize gönderilmesi de hukuksuzluktur. Böyle bir hukuksuzluğun öğrencilerin bastırılması ve düşünmemesi adına yapıldığını sanıyorum” dedi. (DHA)

Vali’ye göre bu görüntüler normal!

İstanbul Valisi Mutlu, DİSK’e polis müdahalesini değerlendirdi: Gaz kullanılmadı, aşırı tedbir yok.

İstanbul Valisi Hüseyin Avni Mutlu ve Emniyet Müdürü Hüseyin Çapkın, İstanbul’da son günlerde yaşanan olaylara yönelik basın mensuplarına açıklamalarda bulundu.

Dün DİSK Başkanı Süleyman Çelebi’nin de aralarında bulunduğu bir grubun Davutpaşa’daki Otağ-ı Hümayun’a yürümek isterken polisin müdahalesiyle engellenmeleri üzerine yaşanan arbedeye ilişkin Vali Mutlu, Yıldız Sarayı’nda katıldığı bir toplantı öncesinde gazetecilere yaptığı açıklamada, şunları söyledi:
“Buraya gelerek protesto etmeyi arzu eden, fikirlerini beyan etmek isteyen, sayın genel başkanın da içinde bulunduğu bir grup işçi. İşçilerin yanı sıra bir grup üniversite öğrencisi de aynı noktaya gelmiş. Daha önceki olaylara da iştirak etmiş, bu olayların da adeta ateşini fitilleyen bir grup. Yürümek istemişler. Bununla ilgili olarak kendilerine gerekli uyarılar yapılmış olmasına rağmen, polisin dağılmaları yönünde ısrarlı beyanlarına rağmen kısa süreli bir ardebe yaşandı. İfade edildiği gibi gaz kullanılmadı. Birkaç polis memurumuzun müdahalesi. Müdahale, normal bir müdahaledir. Bu tür tartışmaları ortamlarda her zaman sıkıntılar yaşanabilir. Kesinlikle sayın genel başkan ve işçilere yönelik müdahale olmamıştır” diye konuştu.

CEMEVİNE SALDIRANLAR TERÖR ÖRGÜTÜ SEMPATİZANLARI
Mutlu, Başakşehir Şahintepe Mahallesi’ndeki Velibaba Cemevi’ne yapılan saldırının sorulması üzerine “Bunu yakından takip ediyoruz. Orada üzücü hadiseler maalesef oldu. Ama vatandaşlarımız fevkalade sağ duyuludur. Biz gerekli görüşmeleri yaptık. Olayın nasıl geliştiği, bu boyuta nasıl ulaştığı araştırılıyor. Olayları kaşımak isteyecek provokasyonlar çıkabilir. Bunlara karşı dikkatli olmalıyız” dedi.
Aynı konuya ilişkin olarak Emniyet Müdürü Çapkın da, “Terör örgütü sempatizanları olduğunu öğrendik” açıklamasına bulundu.

YILBAŞI İÇİN YOĞUN TEDBİR ALINACAK
Ankara’da yapılan geleneksel Garnizon Koşusu’nun, Valilik genelgesiyle “hayatı olumsuz etkilediği” gerekçe gösterilerek güzergah tahsis edilmemesinden dolayı bu yıl yapılmayışı hatırlatılan ve İstanbul’da törenlerin gerçekleştiği Vatan Caddesi için de böyle bir uygulama yapılıp yapılmayacağını sorulunca Mutlu, Vatan Caddesi’nin, resmi geçit törenlerine kapatılması yönünde alınan bir karar olmadığını söyledi. Mutlu, Fatih bölgesinde öğrencilere kimlik araması yapılacağı yönündeki kararın sorulması üzerine de “Konuyu ben de basından takip ettim. Bir değerlendiririz, bakarız. Nasıl uygulanacak. Kimsenin hürriyetini kısıtlayıcı bir şey değildir. Öğrencilerimizin eğitimlerini huzurlu bir ortamda sürdürebilmelerine yöneliktir” dedi.

Yılbaşı kutlamalarına yönelik tedbirleri de değerlendiren Mutlu, “Yoğun kutlamaların olduğu bölgelerde etkinliklere göre tedbirlerimizi alacağız. İnsanlar oraya eğlenmek için gidiyor. Vatandaşlarımızın eğlenmeleri için her türlü önlem alınacak. Her zamankinden daha yoğun tedbirler alınacak” derken, Çapkın ise, “Geçen sene bir taciz olayı yaşanmadı” dedi. (DHA)

Çin nadir metal ihracatını azaltıyor

Çin nadir metallerin ihracatını 2011’de yüzde 11 azaltacağını duyurdu.

Dünya, televizyon ve bilgisayar monitörü gibi elektronik cihazların üretiminde hayati önemde olan nadir metaller konusunda Çin’e bağımlı durumda.

Çin, dünyanın bilinen nadir metal kaynaklarının yüzde 97’sine sahip.

Amerika Birleşik Devletleri’nin nadir metal kaynağı son derece sınırlı, üstelik henüz çıkarılmaya başlamadı.

Çin’in ihracatı azaltacağının açıklanmasıyla, yakında nadir metal aramaya başlayacak iki Avustralya şirketinin hisseleri yüzde 10 yükseldi.

Amerika Birleşik Devletleri geçen hafta, Çin’in nadir metal üretimine getirdiği sınırlamalardan rahatsız olduğunu dile getirmiş, Pekin’i Dünya Ticaret Örgütü’ne şikayet edebileceğinin sinyalini vermişti.

Çin de nadir metal arzında ciddi bir kesintiye gitmeme sözü vermişti.

ABD müttefikleri, Çin’in nadir metalleri siyasi konularda istediğini elde etmek için bir manivela gibi kullanma ihtimalinden de rahatsız.

Çin Eylül ayında, Japonya ile arasındaki bir sınır anlaşmazlığı nedeniyle bu ülkeye nadir metal satışını kısa bir süre durdurmuştu. (BBC)

Kusma Kulübümüzü kurmalı mıyız?

Kusma Kulubü, Mehmet Eroğlu’nun bir romanı. Agora Kitaplığı’ndan çıkan kitabın tanıtım yazısı şu şekilde:

“Bir yanda magazin kraliçeleri, mankenler, sahtekâr işadamları, kendine dokunulmaz bir konum belirleyerek ülkenin kaderinde rol oynamak isteyen medya, öbür yanda ise genç bir kadına aşık olan kaçık bir feylesof, keskin kulaklı bir Güneydoğu gazisi, açlık grevinde belleğini yitirmiş bir kız, polisin bir türlü körleştiremediği bir âmâ: “Kendi cennetini arayan düş kırgınları…” İkiye bölünmüş bir kentin, ikiye bölünmüş kahramanları…

Romanlarıyla kendine ait -‘işte benim yazarım’ diyen bir okur kitlesi yaratan usta yazar Mehmet Eroğlu, sekizinci romanı “Kusma Kulübü”nde “bu gezegenin üstündeki en tehlikeli hastalık, yok edilmeli” diye nitelediği zenginliği, yerleşik sistemi, medya ve magazin dünyasını kıyasıya eleştiriyor ve bu eleştirilerden yola çıkarak, insanı en çok insan kılan bir erdemi büyük bir ustalıkla çarpıcı bir edebiyat temasına dönüştürüyor…”

Bu kitabın kahramanı, karşı çıktığı bir olayı görünce kusuyor ve rahatlıyordu. “Kusmaktan hoşlanmıyorsan, vicdanın gözlerini kör et. Ama illa da vicdan gözüm açık dursun diyorsan o zaman ceketinin cebinde mutlaka bir kusmuk torbası taşı, her zaman lavobaya yetişemeyebilirsin.” diyordu kitap. Kitabı okuduğumda çok bir etki yaratmamıştı üzerimde. Bir gün gazetede bir haber okuduğumda kitap birden aklıma geldi. Bazen hepsini değiştirmeye cesaretimiz ya da imkanımız olmadığında maşaların üzerine içimizdeki kini, nefreti kusmak işe yarayabilir (mi?). diye geçirmiştim aklımdan.

Son günlerde kitap tekrar aklıma geldi. Kusma Kulübü gerçek olabilir mi? Yaşadıklarımıza bir tepki olarak hayata geçirebilinir mi? Bu mide bulantısı nasıl geçecek?

4 tane haberin özetini geçmem gerek derdimi tam anlatabilmek için. İlki üzerinde çok konuştuğumuz bir olay. Kahramanı bir rektor. Siyasi olarak kendilerini ifade etmek isteyen bir grup genci tehdit ediyor bu kişi. “Slogan atarsanız sizi okuldan atarım!” İkinci haber, Ankara’dan. “Ankara’da Yüksek Öğretime Geçiş Sınavı’ndan sonra bir dershane önünde toplanan, bir kısmı terasa çıkıp “Sınavlar kalksın dershaneler kapatılsın” pankartı açan sekizi liseli, 19 genç için, en ağır fatura kesildi. Polis tarafından sert müdahaleye uğrayan, biri tacize uğradığını öne süren ve 10’u iki gün tutuklu kalan gençlere bu kez de iki ayrı dava açıldı. 18 yaşından büyük olanlara yedi ayrı suçtan 63’er yıla kadar; sekiz liseli için ise altışar yıla kadar hapis cezası isteniyor.” Ne yapmış bu gençler? İfade etmek istemişler kendilerini. Sanki her yol onlara açıkmış gibi değerlendirmek çok yanlış. Herkes böyle davranıyor. Bu da başka bir mide ağrısı aslında. Kendini ifade etmek için bütün yolları kapalı olan gençler, kendilerine yol açıyorlar. Bunu da en az zararla yapmaya çalışıyorlar. Karşılık ne? 63 yıl hapis istemiyle dava! Okuldan zaten atılmıştık!! Üçüncü haber, İstanbul, Sarıyer’den. Okulda bir kantin. Büyük paralarla almış besbelli kantin ihalesini. Zam yapıyor sattığı ürünlere. Öğrencilerin de canına tak ediyor. Yardımlaşmaya başlıyorlar. Evden getirdikleri yiyecekleri kendi aralarında paylaşıyorlar ve kantine bağlı olmayan bir hayat yaşamaya çalışıyorlar. İlk önce kantinci sorun etmiş olmalı bunu. Gidip paraları eline saydığı müdüre söylemiş olmalı. Müdür de polisi aramış. “Öğrencilerin ifadelerine göre, bir müdür yardımcısı önce yiyeceklerin satıldığını öne sürüp öğrencilere müdahale etmek istedi. Öğrenciler satış yapmadıklarını söyleyince “Bu simitlerin içinde uyuşturucu satmadığınızı nereden bileyim?” diyerek boykota son verilmesini istedi ve masayı dağıtmaya çalıştı. Öğrencilerin karşı koyması üzerine yönetim okula polis çağırdı. Okul bahçesinde birçok polis aracı ve bir polis minibüsü konuşlandı.” Üç gözaltı. Müthiş bir müdür, polis, kantinci (piyasa) işbirliği. Gözyaşartıcı, mide bulandırıcı. Son haber de İstanbul’dan. İstanbul Üniversitesi’nden. Liseden sonra üniversitenin gelecek olduğunun güzel bir örneği. Rektörün isteği üzerine mahkeme polise bir yıllık arama yetkisi verdi. Polis okul ve çevresinde istediği öğrenciyi arayabilecek. Yumurta falan aranacak herhalde. “Polis, üniversitenin Fatih sınırları içinde yer alan her binasında hatta çevresinde istediği zaman öğrencilerin çantasından poşetine, araçlarına ve özel kâğıtlarına kadar arama yapabilecek.” Neden? Daha ne kadar üstüne gelinecek insanların? Muhalefeti kırmanın, öğrenciyi tek tipleştirmenin, kendisini ifade etmesini engellemenin sonu nereye varacak?

Bakın bu haberlerin en eskisi 25 Aralık, en yenisi 28 Aralık tarihli. Yani çok kısa sürede gerçekleşen haberlerden bir seçme bu. Mideniz bulanmıyor mu bu yaşananlara? Üniversitede ses çıkartınca atılma, pankart açmaya 63 yıl ceza, lisede evden getirilen yemeği paylaşmaya gözaltı, sadece üniversite öğrencisi olmaya sürekli arama tehditi!! Mideniz bulanmıyor mu? Sormak istiyorum: Bazen hepsini değiştirmeye cesaretimiz ya da imkanımız olmadığında maşaların üzerine içimizdeki kini, nefreti kusmak işe yarayabilir (mi?). Ya da Rıfat Ilgaz’ın söylediği gibi, kollarımızı açıp korkuluk olmak?

Yeşil Gazete ve diğer yazılar için: http://www.urbarli.net

2011 sonuna dair kehânetler, bir de üniversite perspektifinden

2011 Kasımı’nda yine bir sınıfım var önümde, iyisinden bir vakıf üniversitesindeyim. Sınav sonrası itirazlarla karşı karşıyayım, bermutad. “Hocam, siz gerçekten de bu evrim teorisine inanıyor musunuz yani şimdi? ama sadece bir teori bu sonuç olarak, kanıtlanmamış ki, fosil mosil. Biz anlattığınız şekliyle insan evrimine inanmak istemiyoruz..” Sanırım son bir senede Türkiye eğitim müfredatı evrim teorisini kapsayacak şekilde gelişmemiş. Sınavda zaten yine antik Yunan Polis’inin ekonomik altyapısını köleliğe değil sırf ticarete dayandırmayı seçmişlerdi ekseriyeti. O kadar da değinmiştim, ama galiba ticarete atfettikleri kültürel değer yanında nafile benim dil dökmem. Pek değişmemiş değerleri geçen seneden beri. Tüm şu mesnedsiz ‘68 tekrarlanıyor ümitleri ve korkuları bir yana, yeni bir nesil filan girdiği yok. Gerçi alfabede harf kalmadı bir nesle daha isim verecek. Kürtçe harfler de yattı zaten; dil haklarını tanımaya yanaşan yok, o tartışma çoktan kapandı.

En azından özelleştirme tehlikesi yok benim üniversitemin. Malum, Tayyip Kâr Amaçlı Yüksek Eğitim Kurumlarının Kurulması ve İdaresine dair Kanun’u geçirdikten beri bir kısmı özelleşmek için başvurdu vakıf üniversitelerinin. Bir ikisi de iflas edip yeni baştan kurulmanın yolunu arıyor. Esas, Boğaziçi’yi satmaya çalışıyorlar, eskiden otonom bir vakıf üniversitesi olmayı hayal eden tüm hocalar karşı olsa da buna, niyetler çok ciddi. Eğitim sonuç olarak piyasaya ihtiyaçları doğrultusunda eleman yetiştirmek amacı güdüyor artık – pardon, ülkemizin yetişmiş işgücü ihtiyacı diyorlardı değil mi buna – ve BÜ de iyi bir marka, eline teslim edilmeli piyasanın. Özerk, bin yıldır kendi değerlerini belirlemiş bir üniversite geleneği,  vatandaş eğitimi, insanlığın kendini tartması, tanıması, üniversite bunlardan hızla soyunmaya devam etti bu sene de, son krizden sonra tüm dünyada olduğu gibi, bu ülkede de. Sırada YÖK’ü bu yeni ‘konsept’ çerçevesinde yeniden yapılandırmak var, ama çok yavaştan alıyorlar bunu; ne de olsa bir yandan eski devlet  12 Eylül’ün taç mücevherlerinden biri olan bu kurumu kaybetmek istemiyor, diğer taraftan AKP kendi kadroları elinde gayet mesud YÖK’ten. Bu sene de gördüler yüz küsur üniversiteyi çok merkezi bir şekilde idare edemiyeceklerini, ama artık daha çok bir selektif müdahale aracı şeklinde işletiyorlar, muhteşem hukuk devletimizde YÖK’ü de.

En kötüsü (batıda) yine İstanbul Üniversitesi’ni vurdu; malum, otoriteryan tepkiler hep orada ağırdır zaten. 28 Şubat’ta da böyleydi, bu sene AKP baskısı altında da öyle oldu. 2010 sonunda öğrencilere karşı bir serbest durdurma ve arama emri çıkartmayı başarmışlardı; fütursuzca kullandılar. Benim tespitimce apolitik öğrenci nüfusu arasında ne derece yaygın olduğu mübhem, ama olduğu kadarıyla ve olduğu çapıyla bile öğrenci muhalefeti susturulsun diye şu moda olan yumurtalı tişörtleri giyenleri dahi üniversite kapısından döndürdüler, ihtarlarla. Af çıkarıyorlardı, kimse artık üniversiteden atılmayacaktı ya siz bu yazıyı okuduğunuz günlerde.. palavra. Komisyonda iki cümle değişikliği ile milli güvenlik devleti anlayışını gayet iyi korudular; polis de artık kampüste.. Zaten korumasalardı Yargıtay koruyacağını belli etmişti; o tartışmalar iki haftamızı aldı 2011’den, hiç açmayalım. Bu kadar baskıya karşın patladı İÜ. Seçimlerden sonra ciddi bir ulusalcı sol protestolar silsilesi yükseldi; AKP 2011 sonunda hâlâ daha kendi başına buyruk bir şekilde hazırlamakta ısrar ettiği anayasasını yavaş yavaş kamuoyuna ‘ilân’ ettikçe daha da arttı her taşın altında şeriat ve ABD’yi gören yumurtalar ve boyalar. AKP nasıl mı iktidara geldi yine? Nasıl başka birşey bekliyordunuz ki? Ordunun kapalı kapılar ardındaki ihtarlarına uyup daha milliyetçi bir söylemi benimsedi ve barajın altında bıraktığı MHP’nin oylarını da kendine katarak %53 oyla mutlak bir iktidara  geldi. Taksicilerin, bakkalların hepsi memnun, bize kuvvetli iktidar lazım, öyle düşük baraj, temsiliyet, katılımcı anayasa bozar bizi, bakın memleket nasıl ilerliyor diyorlar her seferinde, çileden çıkıyorum.  Ve, İstanbul Üniversitesi’nde en kötüsü bu seneki 6 Kasımdı. Hiç bir demokratik ülkede görülmeyecek manzaralara şahit olduk, ve duyduğumuz bunlar gözaltında da devam etti… Sonrasında sivil toplumdan, öğretim üyesi sendikalarından gelen isyan üzerine soruşturma açıldı. Başbakan bizleri nifak tohumu sokmak ve yangına körükle gitmekle suçladı, ve biliyoruz hepimiz soruşturmaların hâlini bu ülkede..

Yangın,  körük demesinin sebebi aslında İstanbul değil, Diyerbakır. Diyerbakır Üniversitesi’nde boykot var, kimse derse giremiyor bile. Dil hakları tanınmayınca, özerklik konusu tartışmaya bile açılmayınca sivil itaatsizlik hareketleri başladı tüm Kürt coğrafyasında. Allah’tan şimdilik PKK’yı susuturabiliyor bu kuvvetli sivil hareket, ne de olsa ciddi tartışmalardan sonra seçimi boykot etmediler, mecliste grubu olan üç partiden biri BDP. Devlet de durumun farkında ki gerginliği daha fazla tırmandırmıyor, yıldırıp muhalefeti bölüp bir kooptasyon politikası izlemenin peşinde; ama Ankara’da BDP vekillerinin işi gerçekten çok zor bu dönem.

Bütün bu olan bitene rağmen, dünyadaki öğrenci olayları Türkiye’ye sıçramasın diye mi yapılıyor üniversitedeki bu baskı diye düşünmeden edemiyorum bazen. Gerçi, bizdeki muhalefet çok farklı bir frekansta, çok daha yerel bir telden (lele-lelele-lelelelele usûlünde diyebiliriz, bkz: Durukan Dudu)  çalıyor; ama paranoya paranoyadır en nihayetinde, ve dünyada gerçekten de bilinçlenen, yaygınlaşan bir muhalefet var. İngiltere’de protestolar boykota ve kalıcı işgallere dönüştü, şiddet boyutu da artıyor, ama Liberal Demokratlar’ın geri adım atma niyeti henüz yok. Eğitim orada da bir sosyal hak değil satın alıp sonra üzerinden para kazanacağın bir meta ne de olsa. Yunanistan’da hükümet krizde üniversitelerin otonomisine dokunamasa da harç-hurç getirmeye kalkınca bu bile yetti Yunanlılar’a; olayları siz düşünün. Kıta Avrupası’nda yine Bologna sürecine, eğitimin ölçülüp biçilip hazır giyim hâline getirilmesine karşı işgaller vardı son sömestr; bazı yerlerde ekolojist tonlar bile vardı öğrenci kampanyalarında, krizler içiçe geçtikçe. İspanya’da, Portekiz’de tedbir paketlerine karşı muhalefetle çok içiçeydi tabii hareket. Kuzey Amerika’da ise kâr amaçlı şirketlere satılan üniversitelerde işgaller devam ediyor. Kapatılacak beşeri bilimler bölümleri öğretim görevlileri de katılınca, sonunda Amerika’lıların kabul edemeyeceği bir itaatsizliğe dönüştü hareket; nasıl olur da özel bir işletmede kontratlarına karşın böyle bir girişime girerler hocalar. Polis usturuplu bir şekilde dahil oldu bir iki yerde meseleye. Berkeley ve birkaç başka duyarlı kampüsten ise destek sesleri kesilmiyor. Diğer taraftan, Obama’nın teşvikiyle doktora öğrencilerine sendikalaşma hakkını vermek için Demokratlar yasa teklifini sonunda verdi, ama Cumhuriyetçi Kongre onu da reddetti. Sanırım her alanda olduğu gibi bu alanda da söndükçe sönen bir balon olarak devam edecek Obama yılları, yine de Çay Partisi alternatifi düşünüldüğünde ümidimiz sekizi tamamlaması. Bu zayıf hâliyle aceba Durban’da ne yapacak.. Hepimiz nefesimizi tutmuş bekliyoruz.

Çin araba satışını sınırlıyor

Pekin Belediyesi aldığı kararla 2011 yılında sadece 240 bin araba ve minivan plakası vereceğinibildirdi. Bu geçen yılki satışların üçte birine denk gelen bir rakam. Bu plakaları almak için Pekin’de ikamet etmek gerekiyor. Farklı şehire kayıtlı araçların trafiğin yoğun olduğu sabah ve akşam saatlerinde trafikten men edileceği bildirildi. Şangay’da 10 yıldır uygulanmakta olan bu düzenlemeye bugüne kadar Pekin’li yetkililerin sıcak bakmadığı biliniyordu.

Yetkililer Pekin’in bu kararının araba üreticilerinin satışlarında önümüzdeki yıl 500 binlik düşüşe sebep olacağını bildiriyor,ancak Pekin’in gelecekte diğer şehirlere örnek olacağını ekliyorlar. Otomobil sanayisi ile haliyle bu karardan pek memnun değil. Otomobil sanayinin ekonominin temel direği olduğunu belirten temsilciler araba şatışını düzenleyecek herhangi bir karara tepkilerini açıkca göstermekte. Ancakk düzenlemeler Pekin’le sınırlı da değil. Devletin yayın organlarının bildirdiğine göre doğu eyaletlerinden Jiangsou ve Zhejiang’da da halkın park yeri bulmadan araba satın almasına izin verilmemesi gündemde.

Sektör temsilcilerinin bildirdiğine göre araba satışları Çin’de Kasım ayında bir önceki yıla göre %26.9 artarak 1.7 milyona ulaşmış durumda. Bu yüksek oranlı artışın arkasında yeni düzenleme beklentisi içindeki halkın kısıtlamalar yürürlüğe girmeden araba sahibi olma isteği yatmakta olduğu söylenmekte.Ocak-Kasım döneminde Çin’de satılana araç sayısı bir önceki döneme göre %34 artarak 16.4 milyona ulaşmış durumda.

Çin’in geçen yıl araba piyasasında Amerika’yı geride bırakarak birince sıraya yükseldiği de gelen haberler arasında.

Pekin’deki araba sayısı 2005’te 2.6 milyon iken bugün 4.7 milyona çıkmış durumda. Metro yatırımları son gaz devam etmesine rağmen bu, trafik sıkışıklığını önlemeye yetmiyor.

Hükümet ile asker el ele kol kola

Yılın son MGK’sının sonuç bildirisinde tek bayrak, tek vatan, tek millet vurgusu yapıldı ve bunların ortak payda olduğu belirtildi.

Demokratik özerklik ve iki dil tartışmalarının yapıldığı bir döneme denk gelen yılın son MGK’sı yaklaşık 6 saat sürdü.

Cumhurbaşkanı Abdullah Gül başkanlığında yapılan toplantının sonuç bildirisi, gündeme ilişkin mesajlar içerdi.

İki sayfalık sonuç bildirisinde, “Tek bayrak, tek millet, tek vatan ortak paydamızdır” denilirken, iki dil tartışmalarına da “Resmi dil Türkçe’dir, aksi girişimler kabul edilemez” sözleriyle yanıt verildi.

“Bütünlüğü hedef alan tahrik girişimleri sonuca ulaşamayacaktır” denilen MGK bildirisinde şu ifadelere yer verildi:

”Toplantıda, toplumda infial yaratabilecek ve demokrasiye, kişisel hak ve özgürlüklerin gelişimine, toplumsal barışa ve kardeşlik duygusuna zarar verecek yaklaşımlardan kaçınılmasının ve herkesin sorumluluk içinde hareket etmesinin büyük önem taşıdığına işaret edilmiştir.

Bu bağlamda, ‘Tek bayrak, tek millet, tek vatan, tek devlet’ anlayışını ve önde gelen ortak paydalarımızdan birini teşkil eden Türkiye Cumhuriyeti’nin resmi dilinin Türkçe olduğu gerçeğini değiştirmeye yönelik hiçbir girişimin kabul edilmeyeceğinin bilinmesi gerektiğine dikkat çekilmiştir…”

Milli Güvenlik Kurulu Toplantısı’nın ardından yayımlanan bildiride, ”Toplantıda, ‘Tek bayrak, tek millet, tek vatan, tek devlet’ anlayışını ve önde gelen ortak paydalarımızdan birini teşkil eden Türkiye Cumhuriyeti’nin resmi dilinin Türkçe olduğu gerçeğini değiştirmeye yönelik hiçbir girişimin kabul edilmeyeceğinin bilinmesi gerektiğine dikkat çekilmiştir” denildi.

Bildiride, toplantıda ülke güvenliğini ilgilendiren iç ve dış gelişmelerin etraflı bir şekilde ele alındığı belirtilerek, şunlar kaydedildi: ”Halkımızın her zaman ortaya koyduğu kardeşlik ve huzur içinde bir arada yaşama kararlılığının Türkiye Cumhuriyeti’nin birlik ve beraberliğinin en güçlü teminatı olduğunun altı çizilmiştir.

Bu bağlamda, devletimizin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü ve toplumsal barışını hedef alan tahrik ve girişimlerin milletimizin kardeşçe yaşama iradesi karşısında hiçbir sonuca ulaşamayacağına olan kati inanç bir kere daha vurgulanmıştır.

Bu çerçevede, toplumda infial yaratabilecek ve demokrasiye, kişisel hak ve özgürlüklerin gelişimine, toplumsal barışa ve kardeşlik duygusuna zarar verecek yaklaşımlardan kaçınılmasının ve herkesin sorumluluk içinde hareket etmesinin büyük önem taşıdığına işaret edilmiştir. Bu bağlamda, ‘Tek bayrak, tek millet, tek vatan, tek devlet’ anlayışını ve önde gelen ortak paydalarımızdan birini teşkil eden Türkiye Cumhuriyeti’nin resmi dilinin Türkçe olduğu gerçeğini değiştirmeye yönelik hiçbir girişimin kabul edilmeyeceğinin bilinmesi gerektiğine dikkat çekilmiştir.

Bu yaklaşımla önümüzdeki dönemde de devletimizin terörün ve onun beslendiği ortamın tasfiyesine yönelik çok yönlü ve geniş kapsamlı mücadelesinin her zaman olduğu gibi, halkımızın sağduyusu ve desteğinden alınan güçle ve taviz verilmeksizin aynı azim ve kararlılıkla sürdürüleceği teyit edilmiştir.”

Toplantıda, Irak’taki son gelişmelerin de tüm boyutlarında değerlendirildiği belirtilen bildiride, toplantıda 21 Aralıkta yeni hükümetin kurulmasından duyulan memnuniyetin kaydedildiği ifade edildi.

Yeni hükümetin Irak halkının karşı karşıya bulunduğu güvenlik, siyasi, ekonomik ve sosyal sorunların çözülmesi yönünde göstereceği çabalara Türkiye’nin her türlü desteği vermeye devam edeceğinin vurgulandığına işaret edilen bildiride, bu kapsamda ayrıca terörle mücadeleye ilişkin Türkiye-Irak-ABD üçlü mekanizması sürecindeki gelişmelerin gözden geçirildiği bildirildi.

Kıbrıs’ta devam etmekte olan BM müzakere sürecinin de ele alındığı ifade edilen açıklamada, şunlar kaydedildi:

”Ada’da adil, kalıcı ve kapsamlı bir çözüme ulaşılmasını teminen önümüzdeki dönemde atılabilecek adımlar değerlendirilmiştir. BM Genel Sekreteri’nin ortaya koyduğu ‘2010 yılı sonunda kapsamlı çözüme ulaşılması’ hedefine Türk tarafınca gösterilen tüm çabalara karşın Rum tarafının oyalayıcı tutumu nedeniyle halen ulaşılamaması üzerinde durulmuş ve BM Genel Sekreteri’nin bu durumdan duyduğu memnuniyetsizlik paylaşılmıştır.

Kıbrıs’ta en kısa sürede kapsamlı bir çözüme ulaşılması için gerekli zeminin mevcut olduğu ve bu fırsatın değerlendirilmesinin gerektiği anlayışıyla hareket eden Türkiye’nin, devam eden müzakere sürecine ve KKTC Cumhurbaşkanı Sayın Eroğlu’nun yapıcı çabalarına tam destek vermeye devam edeceğinin altı çizilmiştir.” (Ntv)

“DİSK’i değil öğrencileri dövdük”

İstanbul Valisi Mutlu, polisin dün Yıldız Teknik Üniversitesi’nde kültür merkezi olarak açılışı yapılan 12 Eylül dönemi işkencehanesi Otağ-ı Hümayun’ doğru yürümek isteyen DİSK üyelerine müdahale etmediğini, arbedeyi daha önceki olaylara karıştıkları tespit edilen öğrencilerin fitillediğini öne sürdü.

İstanbul Valisi Hüseyin Avni Mutlu, dün Yıldız Teknik Üniversitesi Davutpaşa Yerleşkesi’ndeki Hünkar Kasrı’nın kültür merkezi olarak açılışı sırasında yaşanan arbedeyle ilgili olarak polisin müdahalesinin normal olduğunu iddia etti.

Vali Mutlu, İstanbul Emniyet Müdürü Hüseyin Çapkın ile ziyaret ettiği İslam Tarih, Sanat ve Kültür Araştırma Merkezi’nin önünde bir basın açıklaması yaptı. Mutlu, dün Yıldız Teknik Üniversitesinin Davutpaşa Yerleşkesi’nde, restorasyon çalışmaları tamamlanarak “Otağ-ı Humayun Kültür Merkezi” olarak hizmet vermesi planlanan Hünkar Kasrı’nın açılışı nedeniyle bir program yapıldığını ve bu etkinliğe akademi ve sanat çevrelerinden 200 dolayında kişinin katıldığını söyledi.

Program sırasında açılışı protesto etmek ve bu konuda görüşlerini açıklamak isteyen DİSK Genel Başkanı Süleyman Çelebi’nin de içinde bulunduğu yaklaşık 50 kişilik bir işçi grubunun olay yerine geldiğini anlatan Mutlu, yetkililerin, üniversiteye girmek isteyen bu grubun, şu an için ortamın uygun olmadığını ve bunu yapmamaları yönünde bilgilendirildiğini öne sürdü.

Hüseyin Avni Mutlu, olayın yaşandığı yerleşkenin girişine, daha önceki olaylara karıştıkları emniyet tarafından tespit edilen bir grup öğrencinin geldiğini ve olayların fitilini ateşleyenlerin bu öğrenciler olduğunu iddia etti.

Polisin, üniversitenin talebi doğrultusunda engelleme yaptığını ve bu sırada herhangi bir gaz kullanımı söz konusu olmadığını ifade eden İstanbul Valisi Mutlu, konuşmasını şöyle sürdürdü: “Bu grubun içeri girme isteği üzerine, üniversitenin talebi doğrultusunda engelleme yapan polisimize karşı öğrenciler tarafından bir tavır geliştirildi. Bununla ilgili kendilerine gerekli uyarılar yapılmış olmasına
rağmen, polisin dağılmaları, içeri girmemeleri yönünde ısrarlı beyanlarına rağmen, kısa süreli bir arbede yaşandı. Burada ifade edildiği gibi en ufak bir şekilde gaz kullanma hadisesi yoktur. Bunu çok net ve açık bir şekilde ifade ediyorum. Basınımıza intikal eden görüntü ve fotoğraflardan da çok net gözüküyor.

Birkaç polis memurumuzun bir müdahalesi var. Bu müdahale normal bir müdahaledir. Çünkü, orada polisimizle artık aynı noktaya gelmiş, içeriye girmek isteyenlere karşı bir müdahale pozisyonu var. Engellemeye dönük bir tavırdır. Orada hiçbir aşırı tedbir de alınmamıştır ama tartışmalı ortamlarda ufak tefek her zaman sıkıntılar yaşanabilir. Ancak, sayın DİSK Genel Başkanı Süleyman Çelebi ve oradaki işçilerimize yönelik bir müdahale olmamıştır, bunu da özellikle ifade etmek istiyorum.”

Mutlu, dünden itibaren bu olayın kamuoyuna aktarılış şeklinden dolayı bu açıklamayı yapmaya ihtiyaç duyduğunu bildirdi. (Sol)

Yurtdışında yaşayan müzisyenlerden Fatih Altaylı’ya tepki

Habertürk gazetesi yayın yönetmeni Fatih Altaylı’nın geçtiğimiz hafta bir televizyon programında ünlü besteciler Ahmet Adnan Saygun, Ferit Alnar, Cemal Reşit Rey, Ferit Tüzün ve Ulvi Cemal Erkin’e yönelik hakaretinin yarattığı tepki büyüyor.

Türkiye’de yirminci yüzyılın erken döneminde yaşayan ve klasik müzik bestecisi kuşağın en önemli beş ismine verilen “Türk Beşleri” tanımlamasını hatırlatıp bu bestecilere “Türk Leşleri” diyen Altaylı’ya müzik çevrelerinden tepkiler geliyor. Çeşitli müzik kurumlarının Fatih Altaylı’ya yönelik suç duyurusunda bulunması ve dava açması da söz konusu. Tepkiler içinde özellikle “bir grup yurtdışında yaşayan müzisyen” imzasıyla facebook ortamında yayınlanan bir mektup dikkat çekiyor.

Altaylı özür dileyene kadar mücadelelerini sürdüreceklerini söyleyen yurtdışında yaşayan Türkiyeli müzisyenler tarafından yazılan bu mektubu aynen yayınlıyoruz:

“Sevgili Fatih Altaylı,

Konuya girmeden önce ‘BİZ’ler kimiz önce bunu paylaşmak istiyoruz sizinle.

Bizler Türkiye’den uzakta yaşayan, dünyanın çeşitli yerlerine dağılmış 200 den fazla öğrenciyiz. Bazılarımız teorisyen, bazılarımız besteci, piyanist, kemancı, cellist,klarnetçi, tromboncu, trompetçi, obuacı, viyolacı, orkestra şefi, cembalist…, bazılarımız da müzikolog.

Aslında ne ararsanız var, biz bile bu kadar büyük, bu kadar kalabalık olduğumuzu bilmiyorduk, ama siz bilin!!!

Okuduğumuz okullara öyle kolay girmedik. Çok aşamalı özel yetenek sınavlarıyla kabul edildik, kendi ülkelerinde oldukça kıymet gören, profesyonel ve donanımlı rakiplerimizle yarıştık, kazandık!!! Bunlar için sandığınızdan çok çalıştık, emek verdik, başardık!

Bazılarımız bulunduğumuz ülkelerin devlet burslarını aldı, Türkiye’ye, ailelerine yük olmamaya gayret etti. Bu bursları almak da kolay olmadı, YABANCI’ lığımıza rağmen yine yarıştık, yine kazandık!

Bazılarımız ise o kadar şanslı olmadı, hem çalıştı, hem okulunu okudu ve iyi derecelerle bitirip ülkesini de en güzel şekilde temsil etti.

Aramızda çok başarılı, kariyer yapan değerli arkadaşlarımız, ustalarımız da var, okullarına devam eden öğrenciler de. Kimilerimiz bulunduğu ülkelerde Konservatuvar dengi Müzik Yüksek Okullarında ögretim görevlisi bile oldu, yani ‘tereciye tere satıyor’ ne garip değil mi???

Uluslararası yarışmalarda çok ciddi dereceler ve hatta dünya birincilikleri, cd ler, övgü dolu kritikler, hatırı sayılır operalarda başroller, muazzam konserler… daha neler neler!!! Bunlar da çok garip değil mi?

Bazılarımız dünyanın önemli sanat platformlarında, bazılarımız ise henüz okul koridorlarında temsil ediyoruz ülkemizi. Cumhuriyetin kuruluşundan bu yana süregelen bu bilgi alışverişi “KIVILCIM” olarak gönderilen, “ALEVLER” olarak ülkelerine geri dönen büyüklerimiz sayesinde bugüne kadar yaşayabildi.

Bizler gibi bu yollardan geçmiş yüzlerce müzisyen arkadaşımız, büyüğümüz aldıkları eğitimi yurt dışı deneyimiyle de derinleştirip iyi işler yapmak üzere ülkemize dönmüşken Türkiye’de bir yandan sizin gibilerle savaşıyorlar, bir yandan da sanatlarını icra edip, öğrenciler yetiştiriyorlar ülke “sizin gibilere” kalmasın diye.

Çok zor iş çok!!!

Ama hepimizin ortak bir noktası var;

Her birimiz “Türk beşleri ” yerine cüret ettiğiniz cahilce bir yakıştırmayla andığınız değerli hocalarımızın kurduğu okullarda yetiştik, onların ve değerli öğrencilerinin öğrencileri olduk. Bundan da her zaman onur duyduk. Bizler, bugün bulunduğumuz yere onlar sayesinde geldik ve bunu hiç unutmadık.

Bir süredir devam eden ‘Türk Beşleri’ polemiğini üzüntüyle takip ediyoruz. Türkiye’de bulunan kıymetli sanatçılarımızdan aldığınız cevaplar bilgisizliğinize ilaç olur diye ümit ettik, özür diler, susarsınız diye düşündük ama maalesef siz bu hoyratlığı devam ettirdiniz, hem de alçakca!!!

Bizler şunu anladık ; Sizler kötü insanlarsınız!

Bizler ise iyi insanlarız!

Çünkü bizler emek emek güzel işlere imza atarken, sizler, “Bilgi sahibi olmadan, fikir sahibi olduğunuz” yetmiyormuş gibi oturduğunuz yerden en başta bizim kıymetlilerimize, sonra da başarılarımıza, inandıklarımıza ve bizlere dil uzatıyorsunuz.

Konuşmaktan, sataşmaktan alsa çekinmeyin, çünkü bu haliniz bizim başarı azmimizi daha da körükler.

Bizler dünyanın her yerinde ülkemizin adını başarılarımızla duyurmaya devam edeceğiz.

Asla unutmayın, ülkemizin geleceği bizleriz!!!

Yıpratma politikalarına malzeme etmeye cüret ettiğiniz önemli büyüklerimizin gönüllü savunucuları olarak tv programınızda ve köşenizde özür dileyene kadar bu işin takipçisi olacağız.

Bir grup yurt dışında yaşayan müzisyen”

Elmalarla armutlar bir arada toplanmaz

Son günlerde öğrenci eylemleri, onlara karşı devletin güvenlik kuvvetlerinin uyguladığı şiddet ve öğrencilerin başkalarına karşı susturma girişimleri ve bunlara karşı takınılan tavır konusunda bir karmaşa yaşandığını düşünüyorum.

Bu karmaşa içerisinde bizim yeşil gazete yazarlarının da bir kısmının kavramları karıştırdığını gözlemliyorum.

Hepimizin de bildiği gibi matematiğin temel kurallarından biri vardır. Eski terimle Cem kuralı denir buna. Çok basit açıklaması, elmalarla armutlar bir arada toplanmaz diye yapılabilir.

Öğrencilerin gençlerin kendi taleplerini, ifade etmeleri, gösteriler yapmaları meşrudur. Bu eylemlerinde bırakın yumurtayı, kaldırım taşları bile olayın gereği halinde meşru hale gelebilir. Çünkü yok sayılan, taleplerini ifade etmeleri engellenen gençlerin sisteme ve var olan iktidarlara karşı ben de varım isyanının bir ifadesidir bu. Üniversitelerde söz hakkı vermiyor musunuz o zaman bizde sözümüzü böyle söyleriz. Taleplerimizi iletmek için demokratik mekanizmalar üretmiyor musunuz? Taleplerimizi böyle duyuruyoruz. Bunlar demokratik muhalefet hareketlerinin yapmak zorunda kaldığı ve onların önündeki baskı ve sağırlığın meşruluk kazandırdığı eylemlerdir. Kimsenin bu konuda genel bir itirazı olduğunu sanmıyorum.

Devlet güçlerinin bu eylemlere karşı orantısız şiddet kullanarak, deyim yerindeyse peşin cezalandırma mantığı ile hareket ettiği, acımasızca döverek, intikam alma amacı ile gençlere saldırdığı da apaçık ortadadır. Devletin bu tavrı açıkça kınanması gereken ve hukuksal anlamda da mücadele edilmesi gerektiren demokratik devletlerde suç sayılan bir tavırdır. Barışçı, demokratik gösterilere yapılan bu tavrın tek bir adı vardır. Bu da zulümdür, faşizmdir. Aklı başında herkesin vicdanını sızlatan, kınadığı ve karşı çıktığı ve durdurulması için mücadele ettiği bir vahşettir.

Buraya kadar anlattığım kısmı işin elma kısmı diye tanımlayalım.

Şimdi işin armut kısmına bakalım.

Değişik panellerde, toplantılarda çağrılı olan konuşmacılara karşı ve elerindeki tek olanak yazmak, konuşmak çizmek olan aydınlara karşı gösterilen tutumları inceleyelim bir de.

Ne zaman başlamıştı bu yumurta modası?

Kemal Kerinçsiz’leri hatırlıyorum, Elif Şafak’ın, Hrant Dink’in yazılarından dolayı yargılandığı Şişli Mahkemelerinin önünde görmüştük onları. Devletin cezalandırmaya kalktığı yetmiyormuş gibi bir de bu şahıslar linç kültürüyle yumurtalarıyla saldırıda bulunuyorlardı.

Bedri Baykamları hatırlıyorum. Bilgi Üniversitesinin önünde panelistleri yumurta ile korkutmaya çalışıyordu.

Adalet Ağaoğlu’na yapılan çirkin saldırıyı hatırlıyoruz.

Bu saldırılardan en fazla nasibini alansa Roni Margulies oldu herhalde.

En son Nabi Yağcı belli bir gruptan kişilerin saldırısına uğradı.

Bütün bu eylemlerin ortak özelliği ise sanıldığı gibi yumurta falan değil, saldırılan kişilerin yazmaktan, konuşmaktan başka bir erki olmayan ve genel kabul gören anlayışların dışında farklı bir söylem tutturan insanlar olması. Farklı düşünüp farklı şeyler söylüyorlar genel akışın dışında kalıyorlar ve bu yüzden de değerliler.

Genelde daha geri kararlar veren Yargıtay bile bir gerekçeli kararında, genel geçer düşünce yapısının dışına taşan aykırı fikirler ileri sürmenin, bir toplumu ilerleten en önemli unsurlardan olduğunu ve bu nedenle aykırı fikirlerin özellikle korunması gerektiğini içeren cümleler kurmuştu.

İşte bu kişilere yapılan saldırılara karşı çıkmak düşünce özgürlüğünü savunmak demektir. Bunlara yapılan saldırılar protesto etme hakkını aşan, aksine özgür düşünceye saldırı niteliğini içeren ve meşru kabul edilemeyecek, kınanması gereken saldırılardır. Bu saldırılara halk uyanıyor deyimiyle meşruluk vermek, farklı görüşte insanların düşüncelerini açıklamalarını gerek şiddet yoluyla gerek de şiddetsiz engelleyenleri haklı görmek, sokak faşizmi demektir. Faşizm sadece devlet uygulamalarıyla olmaz. Hitlerin Nazileri ve Mussolininin faşist gençlik örgütleri iktidara gelmeden evvel ilk uygulamalarını bu tip eylemlerle gerçekleştiriyor ve kendilerinin dışındaki düşünceleri toplum önüne çıkmaktan uzak tutmaya çalışıyorlardı. Sonra vardıkları nokta kitap yakma ayinleriydi zaten. Ardından insanları da yakmakta hiçbir sakınca görmediler.

Buraya kadar anlattıklarımı da armut kısmı diye sayalım.

Bundan sonrası ise işin asıl vahim kısmı. Yazarlara yapılan saldırıları kınıyorum diyenlere ama öğrencileri de polis dövmüştü diye bir cevap geliyor ki saçmalığın daniskası ancak bu kadar olur. Ya da bu şiddet doğru değil dendiğinde peki devlet yapınca iyi mi deniyor.

İşte tam bunlar da elmalarla armutların bir arada toplanması gibi bir saçmalık haline dönüşüyor.

Yapmayın arkadaşlar. Elmalarla armutları bir arada toplamaya çalışmayın.

Öğrencilerin, gençlerin erk sahibi baskıcı kurumlara yönelttiği gösteriler, tepkiler haklı ve meşrudur. Meşruiyetini karşı tarafın baskıcı tutumundan alır. Kendilerine başka bir yol bırakılmamıştır çünkü.

Aynı kesimlerin yazarlara, aydınlara karşı yönelttiği eylemler haksız ve meşru olmayan eylemlerdir. Çünkü tek gücü düşüncesi olan insanlara karşı baskı uygulamaktır ve kaynağını faşizmden alır.

Bu ayrımı görmeden yapılacak değerlendirmeler ise bizi saçma bir elma armut toplamına götürür ki buradan bizi götüreceği yeri ne siz sorun ne ben söyleyeyim.