Ana Sayfa Blog Sayfa 5336

Sakarya Üniversitesi’nde toplanan on bin imza rektörlüğe sunuldu

Sakarya Üniversitesi Öğrenci Hakları Platformu’nun organize ettiği eylemde bine yakın üniversiteli Öğrenci Hakları Platformu adı altında bir araya gelerek topladıkları on bin imzayı rektörlüğe sundular. Bu imza ile birlikte basına sunulan açıklama şöyle:

Sakarya Üniversitesi Öğrenci Hakları Platformu; Sakarya üniversitesi ve bünyesindeki eğitim fakülteleri ile meslek yüksek okullarındaki üniversitenin asıl sahibi olan öğrencilerin; ortak fikir, ortak eylem düşüncesi etrafında birleşerek oluşturdukları bir hak arama kurumudur. Sakarya Üniversitesi Öğrenci Hakları Platformu; ilerici, aydın, demokratik ve emekten yana her düşünce yapısı ve oluşuma açıktır.

Bugün bizler burada, öğrenci arkadaşlarımız arasında yapmış olduğumuz araştırmalar sonucunda, üniversitemizde ilk aşamada çözülmesi gereken; sağlık, yemekhane ve ulaşım konusundaki sorunlar çerçevesinde topladığımız imzaları rektörlüğe iletmek için bir araya geldik.

Bilindiği üzere üniversiteye ulaşım belediye otobüsleri ve minibüslerle sağlanmaktadır. Fakat üniversitede öğrenim gören öğrenci sayısı ile sefer yapan otobüslerin taşıma kapasitesi karşılaştırıldığında, ortaya trajikomik bir durum çıkmaktadır. Bunun sonucu olarak da üniversiteye ulaşımın dolmuş tekeline bırakıldığı gerçeği gözler önüne serilmektedir. Minibüslerin keyfi sefer uygulamaları da özellikle ulaşımın yoğun olduğu saatlerde, duraklarda ucu bucağı olmayan kuyruklar oluşmasına neden olmaktadır. Yolcu kapasitesi daha fazla olan belediye otobüsleri ise sefer sayılarının azlığı nedeniyle daha ilk durakta dolmakta ve diğer duraklardan yolcu almamaktadır.

Buradan da anlaşılmaktadır ki görevlerinden biri şehir halkına ulaşım hizmeti vermek olan belediye, ulaşım konusunda öğrencilere hizmet vermeyi görev olarak görmemektedir. Bunun nedeni; üniversite öğrencilerinin belediye yetkilileri nezninde halkın içinden sayılmaması mıdır?

Bizler Sakarya Üniversitesi Öğrenci Hakları Platformu olarak belediye otobüslerinin sayılarının ve seferlerinin artırılmasını, uygulanan %50’lik zammın da geri alınmasını talep ediyoruz.

Rahatsız olduğumuz ve acilen çözülmesini istediğimiz bir diğer sorun ise; mediko sosyal merkezi tarafından, sağlık bakanlığının yasasına aykırı biçimde, bizlerden rapor onayı ve muayene ücreti kisvesi altında, keyfi bir uygulama ile alınan ücretlerdir. Bakanlığın yasasında da belirtildiği gibi ücretsiz hizmet vermesi gereken mediko sosyal merkezinde, muayene olmak ve diğer hastanelerden aldığımız raporları onaylatmak için 10 TL ödemeye mecbur bırakılmaktayız.

Üniversitemiz rektörlüğünden bu yasadışı uygulamanın kaldırılmasını ve sağlık hizmetlerinin olması gerektiği gibi ücretsiz hale getirilip, niteliğinin yükseltilmesini istiyoruz.

Onbin öğrencinin imzalarıyla rahatsızlıklarını beyan ettikleri ve çözüm yolunu gösterdikleri, bir diğer büyük sorun ise yemekhanedeki problemler silsilesidir.

Otuz beş bin kişinin öğrenimine devam ettiği merkez kampüs yemekhanesinin kapasitesi, yalnızca beşyüz kişi ile sınırlıdır. Durum böyle olunca yemekhane girişinde tıpkı duraklarda olduğu gibi uzun kuyruklar oluşmaktadır. Bazı öğrenci arkadaşlarımızsa derse yetişebilmek adına yemek yemekten vazgeçmekte yada beslenme ihtiyacını fahiş fiyat uygulamakta, tereddüt dahi etmeyen kafeterya ve kantin işletmecilerinin insafına bırakmaktadır. Kuyrukta sabredip yemekhaneye ulaşabilenler ise, lezzeti oldukça düşük seviyede olan yemeklerle karşılaşmaktadırlar.

Sakarya Üniversitesi Öğrenci Hakları Platformu olarak, yemekhane kapasitesinin mevcut talebi karşılayacak şekilde artırılmasını, yemek kalitesinin yükseltilmesini ve ücretinin düşürülmesini istiyoruz.

Sorunlar bunlar olmakla birlikte çözümlerde bellidir. Platformumuz bu sorunları gören ve yaşayan, duyarlı öğrencilere ulaşmış ve beş gün gibi kısa bir sürede on bin imza toplamayı başarmıştır.

Ancak şu da bilinmelidir ki; eğer bu hususlarda imza veren binlerce öğrencinin sesine kulak verilmeyip görmezden gelinirse, platformumuz bu binleri de arkasına alıp sorunlar çözülene dek, meşru çerçeve dahilinde daha farklı eylem yöntemleri kullanarak mücadele etmeye devam edecektir.

Birer eğitim kurumu olan üniversitelerimizin; rant kapısına dönüştürülüp şirketleştirilmesine ve öğrencilerin de müşteri olmasına izin vermeyeceğiz !..

İmzalarıyla bizlere destek olan, duyarlı ve cesur öğrenci arkadaşlarımıza, sivil toplum kuruluşlarına, sendikalara ve basın mensuplarına teşekkür ederiz. (SAÜ Öğrenci Hakları Platformu)

(www.medyabar.com)

Genelkurmay’dan koşu muhtırası

Bu sabah 11:50’de Genelkurmay Başkanlığı’nın internet sitesinde yayınlanan bilgi notunda “Atatürk’ün Ankara’ya gelişinin 91’inci Yıldönümü kutlamaları çerçevesinde, her yıl geleneksel olarak icra edilen “Garnizon Koşusu”, kullanılacak güzergahın tahsis edilmemesi nedeniyle yapılamamıştır. Kamuoyuna saygı ile duyurulur” denildi.

Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı Melih Gökçek, ”Güzergah tahsisinde yetkili valiliktir. Bizimle ilgili değil. Büyükşehir’in engel çıkarması söz konusu değil” derken, Ankara Valisi Alaaddin Yüksel ise katıldığı programlarda bu konuda gazetecilerden soru almadı.

-Son Dakika- DİSK üyelerine ‘Otağ-ı Hümayun’ müdahalesi

Osmanlı Ordusu’nun Batı’ya yapacağı seferlerden önce ordunun toplandığı alanda Hünkâr Kasrı olarak inşa edilen Otağ-ı Hümayun, İstanbul 2010 Avrupa Kültür Başkenti Ajansı ve Yıldız Teknik Üniversitesi’nin (YTÜ) işbirliğiyle onarıldı ve bugün resmi açılışı için tören düzenlendi.

“MÜZE OLMASINI İSTİYORUZ”
Türkiye Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu (DİSK) üyeleri ise buranın müze yapılmasını istediklerini ifade ederek Otağ-ı Hümayun’un yeraldığı YTÜ Davutpaşa Kampusü önünde toplandı. Aralarında DİSK Başkanı Süleyman Çelebi’nin de yeraldığı grup, “Otağ-ı Hümayun 12 Eylül 1980’de DİSK üyelerinin sorgulandığı bir işkencehanedir. Müze yapılmalıdır” açıklamasında bulundu.

COP VE KALKANLI MÜDAHALE

Grup açıklamanın ardından Otağ-ı Hümayun’a doğru ilerlemek istedi. Ancak polis izin vermedi. Yaşanan tartışmanın ardından aralarında Çelebi’nin de bulunduğu yaklaşık 20 kişilik grup, “12 Eylül İşkencehanesi Otağ-ı Hümayun, İnsan Hakları Müzesi olmalıdır” yazılı pankartla kampuse doğru yürüyüşe geçti. Grup, kampus girişine geldiğinde polis ilk olarak kalkanlarla müdahale etti. Yaşanan gerginlik arbedeye dönüştü. Kalkanlarla itilen gruptaki bazı kişilerin direnmesi üzerine polis cop kullandı.

BU DAYAKLAR BİZE VIZ GELİR
Süleyman Çelebi, basın mensuplarının “Polisin müdahalesini nasıl değerlendiriyorusunuz?” sorusu üzerine, “Demokrasinin en ilerisi olarak görüyorum. İyi bir karşılama yaptılar. Coplarla tekmelerle çok iyi bir dayak attılar. Ama biz bunları daha önce DİSK olarak yaşadık. Biz işkencelerden, bedeller ödeyen bir örgütüz. Susturulmuş bir toplum istiyorlar. Hiçbir zaman susmayacağız. Bu dayaklar bize vız gelir. Bizi susturamadılar, susmayacağız” diye konuştu.

Otağ-ı Hümayun’a girmediğini söyleyen Çelebi, “Otağ-ı Hümayun’un İnsan Hakları Müzesi olduğunda içeri gireceğim” şeklinde konuştu. “Otağ-ı Hümayun bir insanlık ayıbı merkezidir” diyen Çelebi yaşadıkları işkenceleri anlattı.

1980 yılının askeri darbesinin ardından bir kez daha onbinlerce işçi, emekçi, ilerici hapishanelere dolduruldu” diyen Çelebi, “Binlerce DİSK üyeleri göz altına alınmış ve askeri hapishanelere doldurulmuştur. DİSK 12 Eylül’cü genarrallerin baş hedefi olmuştur. Bu bina bütün yaşananlara tanıklık etmiştir. Bu binada tıpkı Mamak, Madımak, ve Diyarbakır gibi işkence tezgahları kurulmuştur. DİSK üyelerinin bütün sorgulamaları bu binada işkenceler altında tamamlanmıştır. Biz DİSK olarak bu binanın mutlaka insan hakları müzesine döştürülmesini istiyoruz” şeklinde konuştu.

Otağ-ı Hümayun’unda yıllar önce işkence gördüğünü söyleyen DİSK üyesi Ali Haydar Uğurlu da, “30 sene önce burada işkence gördük. Otağ-ı Hümayun’un müze olmasını istiyoruz” dedi.

Grup basın açıklamasının ardından olaysız bir şekilde dağıldı.

Yapılan açıklama şu şekilde:

“Bugün 27 Aralık 2010. Bir kez daha Otağ-ı Hümayun önündeyiz.

1971 yılında 12 Mart Askeri Darbesi’nin ardından ilericiler, devrimciler ve sosyalistler hapishanelere doldurulmuştu.

O dönemin en önemli davası olan DEV-GENÇ davasının İstanbul duruşmaları OTAĞ-I HÜMAYUN’da başlamıştı.

Sansaryan Han’da, Ziverbey Köşkü’nde işkencelerde alınan ifadelerle adeta bir tiyatro oyunu gibi bu salonda göstermelik duruşmalar sergilenmiştir.

1980 yılında 12 Eylül Askeri Darbesi’nin ardından bir kez daha on binlerce işçi, emekçi, ilerici, demokrat, devrimci, sosyalist, hapishanelere dolduruldu.

Kuşkusuz 12 Eylül’de en büyük saldırılar ve hukuksuzluklar DİSK ve DİSK’e üye sendikalara yönelmişti.

Binlerce, DİSK üyesi gözaltına alınmış ve askeri hapishanelere doldurulmuştu.

27 sendikası ve 600 bini aşkın üyesi ile DİSK 12 Eylülcü generallerin baş hedefi olmuştu.

Bu bina bütün bu yaşananlara tanıklık etmiştir.

Bu binada tıpkı Mamak gibi tıpkı Metris gibi Diyarbakır gibi işkence tezgâhları kurulmuştur.

DİSK üyelerinin, Yönetim Kurulu ve Yürütme Kurulu üyelerinin tüm sorgulamaları bu binada, görülmemiş işkenceler altında tamamlanmıştır.

DİSK Başkanlar kurulu üyeleri, DİSK’e destek olan aydınlar,sanatçılar  ve akademisyenler, dönemin milletvekilleri, belediye başkanları bizimle beraber burada işkence gördüler.

O dönemin Genel Başkanı Abdullah BAŞTÜRK ve Yürütme Kurulu üyeleri başta olmak üzere günlerce burada kalmıştır.

Ben, o günleri DİSK Yürütme Kurulu üyesi olarak gözleri bağlı ve işkence altında bu binada geçirdim.

Elektrik…  Falaka…  Açlık… Uykusuzluk… Gözlerimiz bağlı…

O günler unutulamaz. Unutulmadı ve affedilmeyecek…

İşte bugün yeniden bu binanın önündeyiz.  “12 Eylül’de Türkiye çok şey kaybetti. NE UNUTURUZ NE AFFEDERİZ“ diyoruz.

12 Eylül ile mücadele etmek lafla olmaz…

Suçluları yargılamakla olur, İspanyada, Şili’de, Yunanistan’da ve en son Arjantin’de olduğu gibi…

Karşısında düğmeni ilikleyerek, maaşına zam yaparak 12 Eylül ile mücadele edilemez…

12 Eylül referandumunda esip, gürleyecek, yeri gelecek ağlayacak… ama işin bitince unutarak 12 eylül ile mücadele edilmez…

12 Eylül’ün bütün kurumları temizlenmeden, suçluları yargılanmadan ve topluma bu yaşananları unutmamaları için bütün işkencehaneleri sergilenmeden ne demokrat olunur, ne de darbelere karşı safsatalarına güven duyulabilir.

Evet, Diyarbakır cezaevi unutturulamaz, Mamak, metris, unutturulamaz, madımak unutturulamaz…

DİSK üyelerinin hafızasında derin izler bırakmış OTAĞ-I HÜMAYUN da unutturulamaz.

Biz DİSK olarak bu binanın mutlaka insan hakları müzesine dönüştürülmesini istiyoruz.

Gelecek kuşakların bu binada yaşanan acıları, insanlık dışı uygulamaları unutmaması için insan haklarına yönelik bir yapıya devredilmesini istiyoruz.” (Ajanslar-DİSK)

Tarihte 2011: Apaçık olanı görmek

Gelecekle ilgili yazarken, ortalıkta insanın başını derde sokabilecek bir tekinsizlik dolaşır. Kaynağı şudur: Temennilerin ve/veya korkuların, sezgiler ve beklentiler üzerindeki manipülatif etkisi. Bundan kurtularak gelecek hakkında yazma çabası çok nafile bir çaba, iddiası çok komik bir iddia olurdu. Çünkü her şeye tamam desek bile, detayına girmeyelim ama, bu felsefi açıdan kabul edilebilir bir olasılık değil. O zaman dağılalım mı?  Bence dağılmayalım ama yine de yazmaya devam ediyorsak, pozisyonumuza netlik kazandıralım ki, karşılıklı saygımız pekişsin.

Evet, bu manipülatif etkiyi kabul ediyorum ve sezgilerimi, beklentilerimi, umut ettiğim geleceğe ulaşmaya hizmet edecek akılla kurup, bunu kaleme alıyorum. Ama söz veriyorum, size hiç yalan söylemeyeceğim.

Şimdi, 2011 yılı hakkında konuşabiliriz:

Perşembenin gelişi çarşambadan bellidir derler. Aslında 2011’in de gelişi 2010’un sonlarından itibaren belli oldu. 2010 yılının sonu itibariyle, inkâr etmekten ve inkâr dinlemekten yorgun bir insanlık var karşımızda. Şimdi birbirine saygı gösteren her iki kişide olana benzer, samimiyet bekliyor yeryüzüne yerleşen hayat. Malumun ilâmını alkışsız karşıladı. Zaten sözün bittiği yere çok yakın kıyılardaydı. Gördü, baktı, artık kendisine söyleyecek yalanı yok, şimdi değişim zamanı. (Sizi duyuyorum. Ama yalan söylemeyeceğim dedim, hipnotize etmeyeceğim demedim. Aklınıza mukayyet olun.)

“Son” kelimesi size ne çağrıştırıyor bilmiyorum. Nokta gibi bir an mıdır örneğin? Bir uçurum kenarı gibi, bitiş ve başlangıcın buluştuğu yerde midir?  Bana azalarak yok olmayı düşündürüyor şimdi.  İnkâr da böylece son bulacak gibi geliyor.

Nasıl mı mesela?

İşe gidiyoruz, ama eskisi gibi değil. Bir yerde bir yanlış var, biliyoruz. Alışveriş ediyoruz, ama eskisi gibi değil. Vicdanımızı zedelemeden üretilmiş gerçek bir yumurtanın peşindeyiz!

İçimize sindiremediğimiz gerçekleri hazmetmeye çalışıyoruz. Devletimizin tövbekâr bir katil olduğunu, ilan etmesiyle öğreniyoruz. Yani artık resmen biliyoruz.

Kürtlerin Kürtçe konuştuğunu fark ediyoruz. Kürtler de şöyle diyor: “Evet konuşuyoruz, bakın yaza da biliyoruz.” Hak veriyoruz, çok açık ki, yaza da biliyorlar.  Bana öyle geliyor ki, bizim ellerimiz neden birbirimizin boğazına sarılı diye şaşırarak bakacağız 2011’de. “Neden bahsediyorduk?”diye soracağız birbirimize. Sonra anlayacağız ki o eller bizim ellerimiz değil.  Böylece o elin yok oluşunu izleyeceğiz.

Dünyada da malumun ilâmı devam ediyor. Peki, bu nasıl mümkün oldu? Piyasa şartları diyelim. Gerçeğin daha çok alıcısı var artık. Bir de ortak pazarı var: İnternet.

Sanıyorum 2011’de hayatın üzerindeki kurucu etkimizi fark edeceğiz. Fark etmek zor bir süreçtir. Çok acı verir. Ama şifasını da yanında taşır.  Değişeceğiz. Pekiyi, neye dönüşeceğiz? İşte bu noktadan sonrası insanlık açısından bir sınav. Umuyorum ki bizler, yeryüzünün biricik ve aynı zamanda küçücük birer parçası olduğumuzu bilerek, yaşamın herkes için ona verilmiş bir armağan olduğunu kavrayarak, buna saygı göstererek, hep birlikte kazanabileceğimizi, böylece çok daha mutlu bir hayat süreceğimizi anlayarak ve en önemlisi bu fikri tercih ederek 2011’i kurabiliriz.

Metin burada bir parmak oluşturdu. Ve bu parmak şimdi sizi gösteriyor. Eğer bu değişime siz de inanıyorsanız, kendi hayatınızdan başlayan küçük bir adımla yola koyulun. İnkâr ettiğiniz gerçeklerinizi ve dışarından kibir gibi görünen öfkenizi gözden geçirin. İnsanlarla konuşun, insanları dinleyin. Ümitlenin ve ümit verin. Bir araya gelin ve birlikte bir şeyler üretin. Üreticiyseniz, kooperatif kurmanın yollarını arayın. Çalışansanız örgütlenme, sizinle aynı durumda olan insanlarla birlikte davranma fikri üzerinde düşünün. Halk iken, yeni bir siyaset önerisini, toplumun her kesime sağlayacağı kamusal faydaları düşünerek değerlendirin. Doğayla daha çok zaman geçirin, doğa sizi ikna edecektir, çünkü doğa hayatın ta kendisidir.

Ödev değil, ilham vermek için bunları yazıyorum. Aklınıza gelen iyi bir fikir varsa, siz de yazın.

2011’i birlikte kuracağız.  Neden yaratıcı ve iyimser olmayalım?

2011 kehanetleri

İlk önce oturdum, ciddi ciddi yazmaya başladım.

Yazımın başında “bu iş yarı ciddi, yarı espri… Espri kısmı kolay da, ciddi dedin mi bi’ durup soluklanacaksın” dememe rağmen bir de baktım, ciddiyetin kollarına kaptırmış kendimi.

“Olmaz bu iş böyle” dedim. Silkin ve kendine gel. Kahine yakışmaz. Transa geçmeli, rasyonel sıkıcılıktan arınmalı, doğudan esen rüzgara kendini kaptırmalı. Kaptırmadan olmaz.

Ama kaptırdın mı kurtulamamak da var. O da kahinliğin bedeli olsun madem.

2011’i özel kılan pek çok şey olacak.

İlk yeşil milletvekilinin meclise girmesi, AKP-MHP koalisyonunun kurulması ve ardından çatlayıp iç çekişmelerin başlaması, öğrenci hareketlerinin Avrupa’da baharın gelmesiyle iyice büyüyüp yeni bir 68′ kuşağı yaratması, orada burada kah anarşist, kah ekolojist, kah “Dünya’nın sonu geliyor” temalı komünlerin temellerinin atılması gibi önemsiz detayları geçiyorum.

Ekşi Sözlük’ün kalitesinin giderek düştüğü muhabbeti iyice artacak, konu hakkında televizyonlarda tartışma programları düzenlenecek. Bütün sözlük yazarlarının “Abi yazar kalitesi çok düştü” dediği bir ortamda kaliteyi düşürenin kim olduğu sorusu bir süre daha cevapsız kalacak.

Yeşiller Partisi Korsan Cephesi genişleyip 2011 genel seçimlerine bağımsız korsan adaylarla giren bir oluşuma evrilecek. Seçim sloganları “Korsana oy ver, bütün porno siteler açılsın”, “Korsana oy ver, internet bedava olsun” ve “Meclise korsan, her eve bilgisayar” olacak. Meclise oturumlar sırasında internet üzerinden takım halinde bilgisayar oyunu oynayabilecek kadar korsan vekil girecek.

Azimli bir vatandaş uzun bir arşiv taramasının ardından “Milli birlik ve beraberliğe en çok ihtiyacımız olan şu günlerde” cümlesinin son 50 yılda 143 siyasetçi ve devlet adamı tarafından toplam 45.987 defa söylendiği anların kayıtlarını toplayacak. Bu ses ve görüntülerle oluşturulacak 2 saat uzunluğundaki film Cannes Film Festivali’nde “Art-Nouveau” kategorisinde birinci gelecek. Kuzey Kore devlet başkanı fikirden çok etkilendiklerini, kendilerinin de benzer bir çalışma içine girdiklerini müjdeleyecek. Recep Tayyip Erdoğan ise yaptığı açıklamada “Tabi her türlü ifade özgürlüğü var ama, millet olarak birlik ve beraberliğe en çok ihtiyacımız olan bugünlerde böylesi manidar provokasyonları da tasvip etmek mümkün değil” diyecek.

Serdar Ortaç’ın yeni albümü raflardaki yerini alacak ve yaza damgasını vuracak.

Zaytung’da Aralık 2009 tarihli düzmece bir haber, Kasım 2011’de harfi harfine gerçekleşecek. Olayın gerçekleştiği yer Yozgat olacak.

GSMH 3. çeyrekte %5.5 büyüyecek, cari açık 4 milyar dolar artacak, işsizlik %0.5 düşecek, sanayi endeksi 45 puan yükselişe geçecek, euro-dolar paritesi 1.3’te sabitlenecek. Nedenini bilmemekle birlikte çok sevineceğiz.

Yiğit Bulut’un son kitabı “Emperyal Türkiye yolunda vatandaşa düşen görevler” başlığıyla yayınlanacak. Kitabın ikinci basımına Enerji ve Tabi Kaynaklar Bakanı Taner Yıldız tarafından bizzat yazılan ‘İşçi de günde 26-28 saat çalışacak gerekirse’ isimli makale de dahil edilecek.

Bedelli askerlik tartışmalarına Genelkurmay 28. defa son noktayı koyacak. Hemen ardından hükümet cephesinden bir son nokta daha konacak.

COP17’de bütün ülkeler tarafından iklim değişikliğinin çok ciddi bir sorun olduğu ve birilerinin mutlaka bir şeyler yapması gerektiğini vurgulayan tarihi bir deklarasyon imzalanacak.

Türkler ve Türkleri ulu ve üstün bir millet olarak görenler dışında tüm toplumların ne kadar sefil, yozlaşmış ve çöküşte olduğu İsviçreli bilim adamları tarafından kanıtlanacak. Bunu Türkiye’de herkesin demokrat, ve herkes dışında herkesin de faşist olduğunu kanıtlayan başka bir deney izleyecek.

Türkiye’deki bütün sol kesimler Birleşik Sol Çatı Partisi (BiSÇıP) altında bir araya gelecekler. Genel Kurultay’dan çıkan ilk karar “lelele-lelele-lelelelele” ritimli sloganların sonsuza kadar yasaklanması olacak. Bu kararın ardından Türkiye’de sol patlama yapacak.

Einstein’ın “Sorunları, onları yaratan bakış açılarını kullanarak çözemezsiniz” lafını sosyal paylaşım ağlarında 1 milyonuncu defa paylaşan kişiye Nobel Barış ödülü verilecek.

***

2011’i önceki ve muhtemelen sonraki yıllardan farksız kılan birçok sıradan olay da yaşanacak tabi.

Birileri doğacak, daha az sayıda birileri ölecek. Birkaç bin kişiye büyük ikramiye çıkacak; bi’ kaç yüz milyon kişi açlıktı, susuzluktu, soğuktu, sıcaktı, önlenebilir hastalıktı, doğal afetti, ekonomik krizdi, savaştı, terördü, oydu buydu derken ya ölecek, ya da “hayat zor dostum” u en içten bir iç çekiş eşliğinde söyleten şartların kucağında  bulacak kendisini. Belki hakikati de o kucakta bulacak, kim bilir? Bir de bakmışsın, simülasyon dünyasının yalan konforlarından sonra hakikat dünyasının gerçek acılarında bulmuş mutluluğu insan?

Onlarca milyon kişi toplamda yüzlerce milyon defa “sigarayı bırakıyorum” diyecek, üç aşağı-beş yukarı yüzde biri başaracak. Keza baş ağrısıyla uyanılan bir içki gecesi sabahında verilen “bi’ daha da içmem abi” sözleri… Youtube’a milyonlarca video eklenecek. Facebook’a hergün onlarca milyon fotoğraf ve gönderi düşecek. Hepsini teker teker izleyip okuyup bitireceğiz; bastıran çişimizi tutarak, gözlerimizden akan uykuya rağmen, açlıkla guruldayan karnımız eşliğinde.

Milyonlarca insan milyonlarca defa hoşlandıkları insanla beraber olma hayalleri kuracak, ve büyük kısmının hülyaları gözyaşı ve selpaklar eşliğinde katlanarak derinleşecek.

Yüz milyonlarca kişi milyarlarca defa ağlayacak. Bu gözyaşlarının büyük kısmı coşku pınarlarından fışkırmayacak, üzüntü ve hayal kırıklığının tuzlu çökeltilerinde damıtılacak. Ve biz bir kez daha gerçek bir üzüntü ve hakiki bir hayal kırıklığını doyasıya yaşamanın ne kadar mutluluk verici, insana yaşadığını hissettirici olduğunu fark edecek, ve ama bunu kendimize bile itiraf edemeyeceğiz. Teker teker her birimizin ne olduğunu tam olarak bildiği “mutluluğun” evrensel tanımını yapabilen 2011’de de çıkmayacak.

Yüz milyonlarca insan, yüz milyarlarca işi kendi kendilerine trilyonlarca defa “Nedir yani, ne yapıyorum ben, ne işe yarıyor bu, bütün bunların anlamı ne?” sorularını sorarak yapacak. Neredeyse hepsi, elle tutulur, ikna edici hiçbir cevap bulamadan aynı yüz milyarlarca işi yapmaya devam edecek.

Milyarlarca insan yüzlerce milyar defa sinirlenecek, sesini yükseltecek, bağırıp çağıracak, bazı bazı işi tekme-tokat boyutuna taşıyacak. Kadınlar, gençler ve çocuklar tekme-tokat sürecinde alıcı mevkilerinin vazgeçilmezi olmaya devam edecekler.

Milyonlarca insan sisteme ya da sistemin elle tutulur/gözle görünür bi’ kaç boyutuna feci kızacak, sokaklara inecekler. Trilyonlarca slogan atılacak, milyonlarca yazı yazılacak.

Yüzlerce trilyon cümle ve fikir yanlış anlaşılacak, yanlış anlatılacak. Herkes birbirini tam ve doğru anlasa muhtemelen yaşanmayacak onlarca trilyon kavga, tartışma, dövüş, cinayet, savaş ve çatışma yaşanacak.

Dünya üzerinde üretilen toplam gıdanın 3’te biri çöpe gidecek. Ve buna rağmen bazı uzmanlar “tek yol gıda üretimini arttırmak” demeye devam edecekler. Ve çoğumuz da buna dünyadaki en bariz, en “herhalde canım” olguymuş gibi inanmaya devam edeceğiz. Benzer bir durum fakirlik-kalkınma-refah üçgenini sarmalayan muhabbetlerde de yaşanmaya devam edecek.

***

Eninde sonunda baki olan, hayatlarımızdan bir senenin daha geçip gitmesi olacak. “Zaten geçip gitme eyleminin tozlu sahnesi değil mi hayat, a dostum?” diyeceğiz yarı şaka yarı ciddi. Sırıtacağız hafiften efkarlı. Yatcaz kalkcaz, yatcaz kalkcaz, sabah olacak.

Yaşanmadan 2011 Değerlendirmeleri

Her yılın sonunda gazeteler o yılın değerlendirmeleriyle dolar. Geçen yıl neler oldu, dünyada neler yaşandı? İşte ajansların geçtiği en güzel kareler! En büyük felaketler, bu yıl kaybettiklerimiz, daha dün gibi değil mi? Ama geçen bir yılda yaşananlarla göz ucuyla ilgilensek de, aklımız daha çok gelecek yılda ve 1 Ocak’tan itibaren hayatımızda yapmaya kararlı olduğumuz değişikliklerdedir. Hepimiz geçen yıla dair yazıları ve yorumları okurken, gerçekte belirsiz olan geleceğe doğru bakarız.

İşte bu yüzden biz Yeşil Gazete olarak her gazetede bulabileceğiniz 2010 değerlendirmelerini boş verip, hiçbir yerde bulamayacağınız 2011 değerlendirmelerinden oluşan bir dosya yapmaya karar verdik!

Hızla yaklaşan 2011 neler getirecek?

Hiçbir şey değişmeyecek mi? Yoksa bundan böyle hiçbir şey eskisi gibi olmayacak mı?

Aynı partiler, aynı politikacılar,aynı köşe yazarları, aynı tartışma programları ve aynı televizyon dizileriyle bir yıl daha mı geçireceğiz? Doğanın yok edilmesine, HES’lere, nükleere, küresel ısınmayı durdurmak için bir şeyler yapması gerekenlerin bizimle alay etmesine, tıpkı bitmek bilmez televizyon dizilerini seyreder gibi bir yıl daha seyirci mi kalacağız? Yoksa yeter artık diye ayağa kalkacak, yepyeni bir dünya mı kuracağız?

Önümüzdeki yıl genel seçimler var. Meclis’te sadece birkaç yüz mü değişecek, yoksa hükümet mi? Türkiye 30 yıldır yaşadığı karbon kopyayla çoğaltılmış politikacılardan oluşan meclislerden bir yenisine mi sahip olacak 2011’de, yoksa seçmen yepyeni “mesajlar” mı verecek?

Mesela tabularımız ne durumda olacak? İki dil korkusu devam edecek mi? Yine özerklik diyene sopa gösterilecek mi? Bölünmez bütün bir türlü bölünmediği halde her an bölünecekmiş gibi diken üstünde oturulacak mı? Başörtüsü dediğiniz anda birileri hazır ola geçmeyi sürdürecek mi? Çocuklar yine her sabah andımız için sıraya girecek, “sivil” toplum örgütlerinin toplantıları İstiklal Marşı’yla açılacak mı? Devlet yetkilileri ve televizyon yorumcuları Nisan ayında Amerikan başkanı işte bu sefer Ermeni soykırımı diyecek diye yine havale geçirecek mi? Yoksa Türkiye’de yaşayan insanlar 2011’de tabularının tabu olduğunu fark edip kendi zayıflıklarıyla ve kendi gücüyle yüzleşmeyi bu kez başarabilecek mi?

Mesela dünya nereye gidiyor olacak? Dünya nüfusu 2011 sonunda 7 milyara dayanıp Avrupa ülkeleri ve ABD ekonomileri daralırken ve Çin-Hindistan ekseni dünyayı sadece insan nüfusu olarak değil ekonomik olarak da dünyanın yarısını teşkil etmeye doğru giderken mevcut siyasi dengeler aynen sürebilecek mi? Obama balonu daha nereye kadar sönebilecek mesela? 2011 de Sarkozy, Merkel, Putin, Erdoğan ve Berlusconi’yle biterse bize yazık değil mi?

Yok mudur şöyle güzel kehanetler yapacak birileri?

İşte Yeşil Gazete yazarları sadece politikayla, ekonomiyle ve ciddi meselelerle değil, hayatın her alanıyla ilgili 2011 değerlendirmelerini bir hafta boyunca bizlere sunacaklar. İster kehanet deyin, ister tahmin, ister analiz deyin, ister temenni, Yeşil Gazete yazarları yanılmayı ve madara olmayı da göze alarak bizlere bir hafta boyunca 2011’i anlatacaklar.

Ağzından yel alsın da diyebilirsiniz, ağzından bal damlıyor da…

Çıkar mı, çıkmaz mı, orası sadece yazana değil, aslında biraz da bize kalmış değil mi?

Yeşil Gazete yazarlarının gözüyle “Yaşanmadan 2011 Değerlendirmeleri” başlıyor…

Cemevine taşlı saldırı

İstanbul Başakşehir Şahintepe Mahallesi’nde toplanan yaklaşık yüz kişilik grup slogan atarak 2 araca molotofkokteyli attıktan sonra bir Cemevine saldırarak Türk bayrağını indirmeye çalıştı.

Sokaktaki çöp konteynerlerini de devirerek polis ekiplerine karşı barikat kuran grup, daha sonra yollarına devam ederek Kılıç Sokak üzerinde bulunan Karacaören Köyü Kültür ve Dayanışma Derneği Velibaba Cemevi önüne geldi.

Grup, cemevinin dış kısmında Türk bayrağı asılı olduğu gerekçesiyle, cemevine taş ve sopalarla saldırarak, içeride bulunan vatandaşlardan bayrağın indirilmesi talebinde bulundu.

Cemevindeki vatandaşların bu talebi reddederek, gruba attıkları taşları dışarı fırlatarak karşılık vermesi üzerine, grup saldırılarına devam etti.

Cemevindeki vatandaşların telefonla polis ekiplerinden ve yakınlarından yardım istediklerini görünce ara sokaklara kaçan grup üyeleri, bu sırada da çevredeki araba ve evlere saldırmaya devam etti.

Cemevine saldırı olayını duyan mahalleli ve içerideki vatandaşların yakınları cemevi önünde toplanırken, olay yerine gelen çevik kuvvete bağlı ekiplere de geç kaldıkları gerekçesiyle tepki gösterdiler.

Toplanan kalabalık ” Kahrolsun PKK, Cemevine uzanan eller kırılsın, Apo’nun p.çleri yıldıramaz bizleri” şeklinde sloganlar attı. Yaşanan olayların ardından polis çevrede geniş güvenlik önlemi aldı.

Park halindeki aracı ve evinin camları atılan taşlardan zarar gören bir mahalle sakini, “Bunlar, önceden gelir geçerlerdi. Apo lehine slogan atan 30- 40 kişi cemevini taşlayıp, camları kırarak hasar verdiler.” diye konuştu. Eli kesilen cemevindeki bir vatandaş da “Arkadaşları içeri çekerken kırılan camlar yüzünden elim kesildi.” dedi. Cemevine asılı zarar gören Türk bayrağı da vatandaşlar tarafından yenisiyle değiştirildi.

SAĞDUYULU OLUN
Olayın ardından cemevine gelen ve saldırıdan dolayı şaşkın olduğunu söyleyen Başakşehir CHP Meclis üyesi Bektaş Ulusal, “Şuan hepimizin içi yanıyor. Vahim bir saldırıyla karşı karşıyayız. Hepimiz aynı şeyi hissediyoruz. Hepimizin yüreği yanıyor. Bu toplum 25 yıldır bu tepede yaşıyor ve hiç kimseyi incitmemiş. Dolayısıyla şaşkınlıktan ayaklarım titriyor. Böyle birşeyi hiçbir şekilde beklemiyorduk. Emniyet müdürleri ile toplantı yaptık. Herşeyi söyledik. Emniyet müdürleri failleri yakalayacağına söz verdi. Bunun takipçisi olmak bizim boynumuzun borcudur.”Burada ciddi bir provakasyon var. Birazcık sağduyulu olun.” diyerek kalabalığı sakinleştirmeye çalıştı. Kalabalık gece saat 24.00 sıraları dağıldı. Olay yeri inceleme ekipleri cemevi çevresine gelerek delil aradı.

Hubyar Sultan Alevi Kültür Derneği: Kürtler saldırmadı

Hubyar Sultan Alevi Kültür Derneği Başkanı Ali Kenanoğlu, Veli Baba cemevine saldırının Kürtler tarafından yapılmadığını belirtti.

Dün akşam saatlerinde Şahintepesi Veli baba cemevine yapılan saldırı sonrası olay yerine giden Hubyar Sultan Alevi Kültür Derneği başkanı Ali Kenanoğlu, cemevi yetkilileri ve bölge dernekleri ile yaptığı görüşme sonrası, saldırının bölgede bir Alevi- Kürt çatışması yaratmak isteyen güçler tarafından organize edilmiş bir iş olduğunu söyledi.

Gazete Yol’un haberine göre Türk basının ‘PKK’liler saldırdı’, ‘Cemevine asılı Türk bayrağını indirmek istediler’ iddialarının doğru olmadığını belirten Kenanoğlu, söz edildiği gibi bir ‘bayrak’ meselesinin ortada olmadığını, ne olaydan önce, ne de olaydan sonra cemevi önünde bir bayrak bulunmadığını ifade etti.

Edindikleri bilgiye göre, olay öncesinde iki grup arasında hiçbir tartışmanın yaşanmadığını, 60 -70 kişilik bir grubun birden bire ortaya çıkarak cemevine saldırdığını belirten Kenanoğlu, “Arkadaşların belirttiği, bu bölgede hiçbir topluluk, hiçbir ilin yurttaşı ile bir sorunlarının olmadığıdır. Ayrıca bir Alevi-Kürt sorunu da bulunmamaktadır. Bu saldırı bir Kürt saldırısı değildir. Bu saldırı hala şüpheli bir saldırıdır. Hiç kimse, hiçbir şekilde saldıranları tanımıyor. Saldıranları görende yok” dedi.

Cemevinde bulunan kamera sisteminin dün akşam kayıtta olmamasını da manidar bulan Kenanoğlu, “Bu cemevini ağırlıklı olarak Zile Karacaören köylüleri kullanıyor. Dün akşam düğün olduğu için herkes düğünde bulunuyor. Sadece iki ailenin görgü cemi varmış. Olayın böyle bir akşamda gerçekleştirilmesi de dikkat çekici” diye konuştu.

Bölgede yaşayan Alevilerin, mahallenin polis ablukasında tutulmasını da istemediklerini söyleyen Hubyar Sultan Alevi kültür Derneği başkanı Ali Kenanoğlu, olayın aydınlatılması için, saldırıyı gerçekleştirenlerin bulunması gerektiğini ve herkesi sağduyulu olmaya davet etti. (Ajanslar)

Çağdaş Gemik’i öldürene Yargıtay’dan iyi haber

Antalya’da, 2 yıl önce ‘dur’ uyarısına uymayan 18 yaşındaki Çağdaş Gemik’i tabancayla öldürdüğü iddiasıyla tutuklu yargılanan polis memuru 34 yaşındaki Mehmet Ergin’e verilen 16 yıl 8 ay hapis cezasını kararını Yargıtay bozdu. Yargıtay sanık Ergin’in ‘olası kastla adam öldürme’ suçundan değil, ‘yaralama sonucunda ölüme neden olmak’tan yargılanmasını istedi.

‘Kasten adam öldürme’ suçundan ömür boyu hapis cezası istemiyle açılan davada Antalya 3’üncü Ağır Ceza Mahkemesi polis memuru Mehmet Ergin’i ‘olası kastla adam öldürme’ suçundan 16 yıl 8 ay hapis cezasına çarptırdı. Yararla ilgili Yargıtay’ta temyiz başvurusu yapıldı. Yargıtay savcısı Seydi Kaymaz, Yargıtay 1’inci Ceza Dairesi Başkanlığı’na verdiği mütalaada, yerel mahkeme kararının yasaya aykırı bulunduğunu öne sürdü. Savcı Kaymaz, mevcut delillere göre, olayın tanığı Halil Keşifçi’nin beyanıyla mahkemenin kararında, sanık Mehmet Ergin’in havaya bir el ateş ettikten sonra, ‘maktulün üzerine ateş ederek başından vurarak ölümüne sebebiyet verdiği’ şeklinde gerekçe bulunduğunu, buna göre sanığın ‘kasten adam öldürme’ suçundan cezalandırılması gerektiğini savundu.

YARGITAY ‘YARALAMA SONUCU’ DEDİ
Yargıtay 1’inci Ceza Dairesi ise sanığın ‘yaralama sonucunda ölüme neden olmak’ suçundan yargılanması gerektiğine hükmetti. Yargıtay kararında şu hükümlere yer verildi:

“Hayati bölgeler hedef alınarak ateş edildiğini gösteren kesin ve yeterli kanıt bulunmadığı anlaşıldığı halde (kasten yaralama sonucu ölüme neden olmak) suçundan hüküm kurulması gerekirken, suç niteliğinde yanılgıya düşülerek, unsurları oluşmayan olası kastla insan öldürme suçundan hüküm kurulması yasaya aykırıdır. Sanık müdafiinin temyiz itirazları bu itibarla yerinde görüldüğünden bozulmasına, sanık hakkında hükmolunan ceza miktarına, tutuklulukta geçirdiği süreye ve bozma nedenine göre sanık müdafiinin tahliye isteminin reddine oybirliği ile karar verilmiştir.”

Polis memuru Mehmet Ergin’in cezası yeniden yargılama sonucu üst sınırdan verilirse 16 yıl, alt sınırdan verilirse 12 yıl olacak.

‘YEREL MAHKEME KARARINDA DİRENSİN’
Çağdaş Gemik’in ailesinin avukatlarından Ayçin Turna Güler, Yargıtay’ın bozma kararını doğru bulmadığını belirterek, şöyle dedi: “Biz Çağdaş Hukukçular Derneği ilk günden bu yana polis memuru Mehmet Ergin’in Çağdaş Gemik’i kasten öldürdüğünü düşünüyoruz. Yerel mahkemenin ‘Olası kastla öldürme’ sonucu vermiş olduğu 16 yıl 8 aylık ceza da Türkiye tarihinde polisin fütursuzca uyguladığı şiddete verilen en yüksek ceza kararı olma özelliğini taşımaktadır. Bugün Yargıtay’ın bozma kararı gösteriyor ki Türk yargısı halen polis şiddetine hak ettiği cezayı vermek istemiyor. Belki şükretmek gerekir ki Yargıtay taksir sebebiyle bozma kararı da verebilirdi. Ki ‘Taksirle ölüme neden olduğu’ şeklinde bozulsaydı bu gün hukuk adına çok daha üzülecektim. Biz yerel mahkemenin verdiği kararda direnmesi gerektiğine inanıyoruz. Örnek bir karar olduğu için de bu inancımız daha da pekişiyor.”

OLAY NASIL OLMUŞTU?
Antalya Emniyeti Önleyici Hizmetler Şube Müdürlüğü Yunus timlerinde görevli 13 yıllık polis memuru Mehmet Ergin, 27 Ekim 2008’de motosikletle Yeşildere Mahallesi 1176 Sokak’ta devriye gezerken, üzerinde iki kişi bulunan 07 CGH 84 plakalı motosiklet ‘Dur’ ikazına uymayarak kaçmaya başlamış, duraksayan motosikletin arka kısmında oturan Halil Keşifçi indikten sonra sürücü Çağdaş Gemik tekrar kaçmaya çalışınca, polis memuru arkasından 2 el ateş etmişti. Mehmet Ergin’in tabancasından çıkan kurşunlardan biri, ilköğretim mezunu olan ve otellerde animatörlük yapan Çağdaş Gemik’in ensesinden girip yanağından çıkarak ölümüne neden olmuştu. Tutuklanan polis Ergin, Antalya 3’üncü Ağır Ceza Mahkemesi tarafından 16 yıl 8 ay hapis cezasına çarptırılmıştı. (Dha)

Diyanette toplu istifa

Türkiye Diyanet Vakfı (TDV) Kadın Faaliyetleri Merkezi Müdürlüğü Yürütme Kurulu ve Komisyon üyesi 28 kadın görevlerinden istifa etti.

Kadın Faaliyetleri Merkezi Müdürlüğü Yürütme Kurulu Başkan Yardımcısı Vildan Karabulut, Kadın Faaliyetleri Merkezinde basın toplantısı düzenledi.

Karabulut toplantıda Türkiye Diyanet Vakfı (TDV) Kadın Faaliyetleri Merkezi Müdürü Yönetim Kurulu Başkanı Ayşe Sucu’nun 25 Aralıkta görevden alındığını hatırlatarak, merkezde çalışmaları bir ekip bilinci ile yaptıklarına inandıklarını, liderleriyle birlikte hiçbir çıkar beklemeden hatta zaman zaman maddi manevi katkılarda bulunan, gönüllü çalışan, kendisinin de aralarında bulunduğu yönetim kurulu üyesi 28 kişinin görevlerinin bittiğini düşündüklerini ve TDV Kadın Faaliyetleri Merkezi Müdürlüğüne istifalarını sunduklarını söyledi.

DİYANET VAKFI: İDDİALAR DOĞRU DEĞİL
Diyanet İşleri Başkanlığı’nın kadın faaliyetlerinde modern bir çizgi oluşturan ve son olarak ‘Butto modeli’ başörtüsüyle dikkatleri çeken Türkiye Diyanet Vakfı Kadın Merkezi Faaliyetleri Müdürü Ayşe Sucu geçtiğimiz hafta görevinden alınmıştı.

Görevden alma kararı basında geniş yer almış, Türkiye Diyanet Vakfı Genel Müdürü Süleyman Necati Akçeşme basında çıkan haberler üzerine bir açıklama yaparak ‘görevden alma kararının, Diyanet İşleri Başkanlığı ile bir ilgisinin bulunmadığını, olayın görevi sona eren şahsın kişisel fikir ve düşünceleri veya yaşam tarzıyla hiçbir ilişkisinin olmadığını’ söylemişti.

Fakat bu açıklama da tepkileri dindirmemişti. Kadın Merkezi Faaliyetleri Başkan Yardımcısı Vildan Karabulut yönetim kurulunun toplu istifasının gündemde olduğunu ifade etti. Bugünkü toplu istifa, Karabulut “Umarız türban konusundaki görüşleri nedeniyle görevden alınmamıştır” dedi. Diyanet “Tek gerekçe yeniden yapılandırma” açıklaması üzerine geldi. (Radikal)

Türkiye’de güvenlik elemanı 134 ülkenin askerlerinden fazla

Son yıllarda hızla gelişen özel güvenlik sektörü büyümeye devam ederken, Türkiye’nin 168 bin 975 kişilik özel güvenlik elemanı sayısı, 134 ülkenin asker sayısından daha fazla durumda.

İşsizlere iş kapısı olan özel güvenlik sektörü ve istihdama önemli katkılar sağlıyor. Türkiye’de 2004 yılından, bu yılın Aralık ayı sonuna kadar faaliyet izni alan 1270 özel güvenlik şirketi ile özel güvenlik elemanı yetiştiren 712 eğitim kurumu bulunuyor.

Özel güvenlik elemanı çalıştırmak için şu ana kadar izin alan 46 bin 688 kurum-kuruluş var.

Türkiye’de toplam 232 bin polis görev yaparken, hastaneler, stadyumlar, kamu kurumları, alışveriş merkezleri gibi kurum ve kuruluşlarda faal olarak 168 bin 975 özel güvenlik elemanı çalışıyor. Bu rakam aralarında Polonya, Kanada, Bulgaristan, Portekiz, Ukrayna, Arjantin, Kanada gibi ülkelerin de yer aldığı 134 ülkenin asker sayısından fazla. Avusturya, Belçika, Portekiz ve Çek Cumhuriyeti’nin asker sayılarının toplamı Türkiye’nin özel güvenlik elemanı sayısına ulaşamıyor.

Öte yandan Türkiye’de özel güvenlik elemanı kimliğine sahip, dolayısıyla özel güvenlik olarak çalışma iznine haiz 415 bin 487 kişi bulunuyor. Bu rakam dikkate alındığında ise Türkiye’nin özel güvenlik elemanı sayısı 155 ülkenin asker sayısından daha fazla oluyor.

Tüm Özel Güvenlik Dernekleri Federasyonu (TÖGF) Başkanı Bülent Perut, sektörün 2004’de 5188 sayılı Özel Güvenlik Hizmetlerine Dair Kanun’un yürürlüğe girmesiyle resmiyet kazandığını hatırlatarak, bu tarihten sonra hızlı bir gelişme süreci gösterdiğini belirtti. 2004’den bu yılın aralık ayı sonuna kadar sürede toplam 1270 şirkete faaliyet izni verildiğini ifade eden Perut, özel güvenlik eğitimi veren kurum sayısının
ise 712 olduğunu kaydetti.

Özel güvenlik çalıştırabilmek için alışveriş merkezleri, hastaneler, kamu kurumları gibi 46 bin 688 kurum, kuruluş ve firmanın izin aldığını belirten Perut, “Bu süreçte 1 milyon 51 bin kişi özel güvenlik olmak için sınava girdi. Bunların 686 bin 458’i sertifika aldı. Ancak sertifika almak yeterli olmuyor. Bu 686 bin 458 kişinin, 415 bin 487’si özel güvenlik elemanı kimliği aldı. Yani Türkiye’de şu anda özel güvenlik görevlisi olarak görev yapma iznine haiz 415 bin 487 kişi var. Devlet özel güvenlik için 293 bin 790 kadro tahsis etti. Ancak bu kadroların 168 bin 975 tanesi kullanılıyor. Aktif çalışan sayısı bu. 190 tane de izin almış alarm merkezi var” diye konuştu.

“Eskiden ‘bekçi’ derlerdi”

Bülent Perut, özel güvenlik konusunda toplumda bir yanlış anlamanın olduğunu ifade ederek, şöyle konuştu:

“Özel güvenlik görevlileri belirli yerlerde çalışan insanlar. Kanunun özel güvenlikçilere verdiği bazı yetkiler var, ama bu yetkiler sadece korumak zorunda olduğu alan içerisinde geçerlidir. Hastanede, alışveriş merkezlerinde çalışanlar var, bankada çalışanlar var. Örneğin bankada çalışanlar silah taşımak zorundalar. Ancak sadece görev yaptıkları alanda taşıyabiliyorlar, silahı görev alanı dışına çıkaramıyor, evine götüremiyor. Sokakta bir kanunu ihlali yapılsa özel güvenlik görevlisi buna müdahil olacak durumda değil. Sadece koruma alanı içerisinde kanunsuz bir şeyi tespit ettiği zaman suçluyu gözlem altına alıp, polis gelene kadar gözlem altında tutmak, elektronik kapılardan geçirmek gibi görevler yapıyor.

Mesela ‘güvenlik elemanları eğitimsiz’ deniliyor. Böyle bir şey yok. Bir kere eğitim almadan güvenlik elemanı olunmuyor. Şu an branşlaşma eğitimleri için çalışmalar yapılıyor. Spor güvenliği için, alışveriş merkezi güvenliği için, hastane güvenliği için ayrı ayrı branş eğitimleri hazırlanıyor. Özel güvenlikte bir çok Avrupa ülkesinden, hatta ABD’den ileri durumdayız.

Devletin üzerinden ciddi bir yük alıyoruz. Herhangi bir yerde atıl duran veya iş arayan, kahve köşesinde suçun kendisini bulma ihtimali yüksek olan insanları alıyoruz, suçla mücadele eden insanlar haline getiriyoruz. Hem istihdam yaratıyoruz, hem de suçla mücadelede ciddi bir etki ve katkı sağlıyoruz. Adam suça ulaşacakken, hırsız olacakken bir anda hırsız kovalayacak adam pozisyonuna dönüyor. Eskiden bu özel güvenlik elemanlarına bekçi derlerdi, şimdi insanların sitelerde alışveriş merkezlerinde başlarına bir iş geldiği zaman ilk çağırdıkları insanlar özel güvenlikçiler oldu. Özel güvenlik sözünü daha fazla duymaya başladık.”
Yabancıların göz koyduğu sektör

Bülent Perut, halkın özel güvenlik görevlilerine karşı bilinçlenmesi gerektiğini belirterek, “Özel güvenlik görevlilerine karşı darp hareketleri, hakaret gibi olayları çok yaşıyoruz. Bunlardan güvenlik görevlisi şikayetçi olmasa bile, kamu görevi yaptıkları için, bu hareketlerde bulunanlar hakkında soruşturma açılıyor. Hatırladığım kadarıyla en son kamuoyunun yakından tanıdığı Istakoz işi yapan ve yarışmalarda sunuculuk yapan Sema Çelebi, güvenlik görevlisine hakaretten 11 ay ceza yedi. Bu pek kamuoyuna duyurulmadı” dedi.

Özel Güvenlik Hizmetlerine Dair Kanun’un bazı maddelerinin revize edilmesi gerektiğini anlatan Perut, bununla ilgili değişiklik tasarısının TBMM İçişleri Alt Komisyonu’nda olduğunu ifade etti. Perut, bu değişiklik teklifi ile beraber son günlerde barajlar ve köprülerin de özel güvenliğe verilmesinin konuşulduğunu söyledi. 5149 sayılı Spor Müsabakalarında Şiddet ve Düzensizliğin Önlenmesine Dair Kanun’un da kendileriyle ilgili olduğunu belirten Perut, özellikle spor karşılaşmalarıyla ilgili özel güvenlik görevlilerinin yetkililerinin biraz daha genişletilmesini talep ettiklerini dile getirdi.

TÖGF Başkanı Perut, bunun dışında özel güvenlik şirketlerinin zaman zaman tahsilatta yaşadıkları sorunlar nedeniyle devlete olan yükümlülüklerini zamanında yerine getirememe gibi sıkıntıları bulunduğunu söyledi.

Yabancı sermayenin Türkiye’de ciddi oranda özel güvenlik şirketlerini satın aldığına dikkati çeken Perut, “Sektör, yabancıların göz koyduğu, satın almak istediği çok hızlı gelişen bir sektör. İlk 5-6 güvenlik şirketinin içerisinde 2-3 tanesi yabancı şirketler tarafından satın alınmış durumda. Stratejik yerlerde de bu şirketler yer alabiliyor” dedi.

Bu arada, bazı ülkelerin ordularındaki asker sayıları şöyle:
ÜLKELER ASKER SAYISI
——- ————
Polonya 163 bin
Ukrayna 148 bin
Cezayir 127 bin
İsviçre 120 bin
Romanya 90 bin
Kanada 75 bin
Arjantin 72 bin
Ermenistan 60 bin
Çek Cum. 57 bin
Avustralya 53 bin
Hollanda 53 bin
Bulgaristan 51 bin
Portekiz 45 bin
Belçika 41 bin
İsveç 34 bin
Avusturya 34 bin
Macaristan 33 bin

(t24)