Ana Sayfa Blog Sayfa 5333

Üçüncü 20 yıla girerken

Geride bıraktığımız 2010 yılının kaydedilmiş en sıcak yıl olacağı hemen hemen kesinleşti. Aralık ayında Kuzey Avrupa’da yaşanan soğukların ortalama sıcaklığa etkisi medyada bulduğu yer kadar çok olmuyor. Üzerinde güneş batmayan Britanya imparatorluğunun şiddetli kar yağışlarında felç olan havaalanlarıyla ünlü küçük adasının yeryüzünün sadece on binde 5’ini kapladığını hatırlamak büyük İngiliz ulusunun hoşuna gitmeyebilir. Ama gerçek bu. Britanya tamamen donup buz kesse, dünyanın ortalama sıcaklığı bundan etkilenmeyebilir. İşte bu yüzden hem bu yılın ilk aylarında, hem de son  birkaç haftadır uygar dünya aşırı soğuklardan muzdarip olsa da, 2010 yeni bir sıcaklık rekoru daha kırdı işte. (James Hansen’in “madem küresel ısınma var, bu lanet soğuklar da neyin nesi?” sorusuna standart cevabıdır: “çünkü kış aylarındayız”). Bu arada 2011’in bundan biraz daha serin olabileceği tahmini yapılıyor. Artık 2011 üçüncü mü olur, dördüncü mü göreceğiz.

2010, Pakistan’daki seller ve Rusya’daki orman yangınlarıyla beş yıl önce New Orleans’ı yutan Katrina tayfununu bile unutturan bir sene oldu. Üstelik 2005’den bu yana Atlantik kıyılarında çok yıkıcı tayfunlar olmuyor. 2011’de bu kadar ara yeter diyecek mi, bakalım? Ama tahmin yapacağız diye felaket tahmin etmeye gerek yok. Umarım iklim felaketleri bir sene olsun ara verir 2011’de…

Zaten iklim değişikliği konusunda öngörüde bulunmak hem kolay, hem de zor. 2011’de büyük iklim felaketleri yaşanacak, yazın sıcak dalgaları, muson mevsiminde seller olacak demek artık tahminden sayılmaz. Cancun’dan sonra Durban’da da hayal kırıklığı yaşayacağımızı tahmin etmek de kolaya kaçmak olur. Bu nedenle özelde iklim değişikliği aktivizminde, genelde de ekoloji ve yaşam mücadelesinde nasıl bir yılın bizi beklediğini ancak bizim de aktörü olduğumuz gelişmeleri tartışarak tahmin edebiliriz.

***

İklimle sınırlı kalırsak, Aralık ayında Durban’da yapılacak olan 17. iklim zirvesinde Kopenhag ve Cancun’daki bildik senaryonun tekrar sahneye konması, eğer küresel iklim hareketi 2011’i de 2010 gibi geçirirse, neredeyse garanti… Neden? Yani karar vericiler, ya da politikacılar ve bazı sivil toplum örgütlerinin sevdiği dille söyleyelim, dünya liderleri, kulaklarını ve gözlerini dört açmış bizim ne yapacağımızı mı bekliyorlar? Görüntü pek öyle değil gibi… Ama aktivistler Kopenhag’da toplantı salonundan atılacak kadar rahatsızlık da yaratmışlardı. Yani bir yandan da bizim içeride ve dışarıda ne yaptığımız önemli.

Peki bu yıl da aynı şeyler tekrar mı edilmeli? Bence zirveler ve gösteriler aynı ritmle tekrarlanmaya devam edilmeyip bir yerde farklı bir söz söylenebilir ve farklı bir dil kurulabilirse, zaten hayal kırıklıklarının doruk noktasına ulaştığı bu noktada bir sıçrama yaratabiliriz.

Demeye çalıştığım şey şu: 2011’i iklim değişikliği mücadelesi açısından artık uygun fırtsatlar buldukça “liderlerimize” harekete geçme çağrısı yapmakla, 11 Kasım’da her yere 350 yazmakla ve Aralık ayının ilk Cumartesi günü yürüyüş yapmakla geçiremeyiz. Bunların hiçbirini küçümsemiyorum ve bugün iklim değişikliği inkarcıları marjinalize edilebildiyse ve dünyanın bu en önemli konusu hiç olmazsa belli dönemlerde politik gündemin bir parçası haline gelebiliyorsa, bu Birleşmiş Milletler’in sürdürülebilir kalkınma papağanlarının değil, inatçı bilim insanlarının, bir avuç dürüst gazetecinin ve mücadeleyi sokağa taşıran aktivistlerin başarısıdır.

Ama artık tekrarın yarattığı sorunlarla yüz yüzeyiz. Toplantı, gösteri ve eylem rutinini aşacak, yeni bir söz söyleyecek yollar bulmalıyız. Ne yazık ki bugün bizim de bir parçası olduğumuz bu küresel aktivizmin kısmen içinde, kısmen de alternatif ucunda sadece kırıp dökmenin daha doğru bir aktivizm biçimi olduğunu sanan heyecanlı ve dar gruplar yer alıyor; bir de yerel mücadeleleri ön plana çıkarıp daha sosyalist bir dil kullanmak dışında bir fark yaratamayan ve etkili bir hareket üretmenin yollarını bulamayan çevreler… Dolayısıyla kendileri de bir başka rutin üretmenin ötesine geçemeyen bu alternatifler de çözüm değil.

Biraz daha açık konuşayım: Yıllardır bize Kyoto çerçevesinin dışına çıkma çağrısı yapan arkadaşlarımız eğer biraz daha ciddi bir muhalefetin ipuçlarını yaratabilmiş olsalardı, önce Kopenhag’da, sonra Cancun’da o kadar sinir sahibi olduktan sonra onları daha bir can kulağıyla dinleyebilirdim. Ama diyelim ki biz yenildik. Siz ne yaptınız? Sorun da bu değil mi zaten?

Bu kadar polemiği boşuna tekrarlayıp durmuyorum. Yapılması gereken şeyin ne olduğunu, hepimiz için  nasıl bir düşünme biçimi değişikliğinin gerekli olduğunu düşünmeye çalışıyorum: Öncelikle iklim değişikliği mücadelesini ciddiye alan veya tek varlık nedeni iklim değişikliğine karşı mücadele etmek olan aktivist grupları, yaratıcı eylemler üretenleri, yürüyüş ve mitingleri, girişim ve platformları, sivil toplum örgütlerini, siyasi partileri, dergi çevrelerini, web sitelerini, hatta bireyleri birleştirmeye uğraşmak yerine, bunların güçlerini serbet bırakmaya ihtiyacımız var, ama bununla da yetinemeyiz: Bu hareketin yaratacağı etki bütün bu hareketlerin toplamından, hem nicelik, hem de nitelik olarak bambaşka bir şey olabilmeli.

Bütün örgütlerin, çevrelerin ve bireylerin bugüne kadar iklim değişikliği mücadelesine dair bildiği her şeyi aşacağı, verdiği her cevabı sorgulayacağı, yürüttüğü bütün rutinlerin dışına çıkacağı bir düşünme biçimine ihtiyacı var. Bu arayışın nereye varacağını ben de bilmiyorum. Bilsem yazmakla uğraşmaz, çoktan harekete geçerdim. Şu anda tek bildiğim mevcut rutin mücadele anlayışımızın bizi 2011 sonunda bütünüyle dağılmış ve ne yapacağını bilmez bir iklim mücadelesine götüreceğidir.

***

Uluslararası müzakere zemininde de olası en iyimser senaryo şu: Durban’da düşük hedefli, ama bağlayıcı bir anlaşma imzalanabilir, ama bu anlaşma başta ABD, Rusya ve Kanada olmak üzere (hatta belki Japonya ve Avustralya da bunlara dahil olabilir) iklim değişikliğinin en önemli aktörleri tarafından uzun yıllar onaylanmayacaktır. Dolayısıyla bizim açımızdan ülkeleri bu yeni anlaşmaya imza atmaya çağırmak yeni bir mücadele alanı yaratabilir, ama pratikte emisyon indirimleri gönüllü ve ulusal zemine çekilecektir.Yani en korktuğumuz şey başımıza gelebilir.

Tabii bu en muhtemel senaryonun gerçekleşmesi küresel ısınmanın tamamen kontroldan çıkması anlamına gelir. Atmosferdeki karbon dioksit düzeyinin 2015’de 400 ppm’i, 2030’larda da 450 ppm’i aşacak olduğunu unutmayın. Bu hız durdurulamazsa en fazla 20 yıl içinde iklim düzeninin geri dönüşsüz bir biçimde değişmesi garanti edilecektir.

Üstelik bu bir felaket senaryosu değil. Bu basit gerçeğe sadece bir şekilde karşı çıkabilirsiniz: Diyebilirsiniz ki, evet CO2 20 küsur yıl sonra 450 ppm’i aşacak, ama bunun ağır bir su ve gıda krizine yol açacağı ve büyük mülteci akınlarına ve savaşlara neden olacağı doğru değil! Yani iyimserseniz veya benim kafamı obsesif bir şekilde küresel ısınmaya taktığımı düşünüyorsanız, ulaşmakta olduğumuz bu sera gazı düzeyinin zararsız veya tolere edilebilir olduğuna gerçekten inanmanız, bir de tabii mümkünse bazı bilimsel argümanlar da kullanarak hepimizi ikna etmeniz gerekiyor. Eğer bunu yapabiliyorsanız, o zaman Kyoto-Durban sürecinin kaybedilmesinin, küresel iklim hareketinin yerele dönmesinin ve devrim çağrılarıyla yüreğimizi soğutmaya devam etmenin bir seçenek olduğunu kabul edebilirim.

Aksi takdirde deminki senaryolardan yeni sorulara ulaşmak yerinde olabilir: 2011’in ilk aylarında iklim değişikliği mücadelesinin teknik müzakere masalarında kaybolmasını nasıl önleyeceğiz? Aralık ayı yaklaştığında Durban’dan bir şey çıksın diye bağırıp çağırmak (ya da ben demedim mi, zaten bu işler boş diye şişinmek) dışında ne yapacağız? Kendimizi iyi hissedeceğimiz güzel (ama küçük) eylemlerin rutininde kaybolmamayı nasıl başaracağız?

Kürsel ısınma inanılmaz bir hız kazanalı 40 yıl oluyor. Bunun ilk 20 yılı bir şeyin farkında olduğumuz söylenemezdi. İkinci 20 yıl ise debelenmekle geçti. Şimdi üçüncü ve son 20 yıla giriyoruz.

Yeryüzünün %71’ini kaplayan okyanuslar 40 yıl geç ısınır. Şu anda karaların yarısı kadar ısınmış durumda. Bugün küresel ısınmanın zincirinden boşanmış bir hızla arttığı ilk 40 yılın dolması, 1970 sonrası sera gazı emisyonlarının yeryüzü sıcaklığına etkisini giderek arttıracağı bir döneme girdiğimizi gösteriyor. Metafor değil bu, basit fizik kuralı. Yani önümüzdeki dönem küresel ısınmanın beklenenin ötesinde şiddetleneceği bir dönem de olacak. Ve buna diğer geri besleme mekanizmaları dahil değil.

Evet, şimdi üçüncü ve son 20 yıla giriyoruz. Herkes önündeki 20 yılda dünyanın nereye gideceğini ve kendisinin nerede, nasıl bir hayata sahip olmak istediğini, çocukları ve torunları varsa onları da hesaba katarak bir daha düşünsün. Belki böyle bir derin düşünme sonucunda söyleyecek yeni bir söz, atacak yeni bir adım bulabiliriz.

Bence 2011’e böyle girelim.

Enseyi Karartmayın

En sonda söyleyeceğimi en baştan söyleyeyim. 2011 yılı eskisinden daha iyi bir yıl olacak. Neden mi; işte yanıtlar.

Bu coğrafyada ve dünyada artık hiçbir şey eskisi gibi kalmayacak. Hayır devrim falan olmayacak. Beklentilerin aksine hükümet falan da değişmeyecek, oy oranını koruyarak hatta belki de arttırarak iktidarda kalmaya devam edecek. Ama tüm bunlara rağmen sosyal ve siyasal hayat hızla değişmeye devam edecek. Çünkü sanıldığının aksine değişimde salt iktidarların değil toplumun ve dünyanın diğer dinamiklerinin daha çok etkisi vardır.

Ülkemiz açısından baktığımızda bu dinamiklerin aktörleri iktidar partisi ve muhalif partiler değil taban hareketleri olacaktır. Bunun nedeni de AKP, CHP, MHP, BDP’nin bu toplumsal değişimi kavramaktan uzak bir gelişim izlemelerindendir. Zaten fark edemedikleri de kendi geleneksel tabanlarının dışına taşamamalarından ve politikalar üretemediklerinden de anlaşılmaktadır.

2010 yılına baktığımızda toplumun gerçek aktörlerinin iktidar-muhalefet dar fasit dairesinin dışına taşıp toplumsal taleplerini dile getirirken kendi eksenlerini devletin dar baskıcı anlayışının dışına taşımaya çalışıp özgürlük alanlarını genişletme çabası içinde olduğunu görüyoruz. Bu çaba sürdürülürken statükonun savunulması görevinin de kimi zaman AKP, çoğu zaman da CHP ve MHP ve bazen de BDP tarafından sürdürüldüğünü görüyoruz. Yani bunlar derdimize çare değil.

Toplum dinamiklerinin talepleri ne?

Öncelikle barış. Yıllarca binlerce insanın kanıyla yoğrulan bu toprağın insanlarının en meşru talebi olan bu konuda ürkek de olsa iktidar adım atmak zorunda kaldı. Bu konuda en fazla muhalefeti ise enteresan bir şekilde (MHP’yi saymıyorum bile) CHP’den gördüler. Arada sıkışmalarına rağmen bu konuda adım atmaya görüşmeler yapmaya başladılar. Bunun nedeni Kürtler ve demokratik kamuoyu ile aydınlar olduğu kadar artık barışın savaştan daha karlı olduğunu düşünen sermaye çevrelerinin talebiydi de aynı zamanda.

Sonra, daha fazla sosyal devlet, yani yoksulların ulusal gelirden daha fazla pay alması, desteklenmeleri, sağlık, eğitim, barınma ve sosyal yardım almaları. AKP popülizm ve iktidarda kalma ve destek alabilme amacıyla da olsa bu konuda adımlar atmak zorunda kaldı. Zorunlu öğretim döneminde okullarda tüm kitapların ücretsiz dağıtılması, işsizlik sigortası, herkesin sağlık sigortası kapsamına alınmaya çalışması, sosyal yardım fonlarının güçlü bir şekilde kullanılması gibi örnekleri sayabiliriz. AKP bunları kendisi iyi olduğu için değil kendisine oy veren tabanın bu konulardaki baskısını hissettiği için ve ayrıca tabanını oluşturan Anadolu burjuvazisininin Avrupa Birliği sevdası nedeniyle uymak zorunda olduğu AB kriterleri yüzünden yaptı. Yani taban onu zorladı. Bu talep artarak sürecektir.

Daha sonra demokratikleşmeyi sayabiliriz. Bu da seçimlerle iktidara gelen AKP’nin iktidarda kalabilmesi için seçilmişleri hiçe sayan devlet yapısının içinde alan açma çabasında mecburen zorlandığı bir konumdu. Ama burada da toplumun devletin yapısında egemen askeri, bürokratik yapısının değişmesini isteyen kesimlerin kendisini daha da demokratikleşmeye iten baskısını üzerinde hissetti. Yıllarca bu alanda mücadele eden kesimler sığ AKP-muhalefet ekseni dışına taşırıp, devletin MGK önderliğindeki merkezi, baskıcı yapısının kırılması konusunda AKP’yi zorlamaya çalıştılar. AKP de yaşayabilmek için klasik askeri-bürokrat merkezi devlet yapısıyla kapışmak zorunda kaldı. Bu da askeri vesayetçi düzenin değişmesinde adımlara yol açtı. MGK’nın yapısının değiştirilmesi, Anayasadaki değişiklikler, muhtıralara karşı tavır, bu konudaki örneklerdir. Bu konuda son zamanlarda yükselen yerel yönetimlerin güçlendirilmesi, devletin merkezi yapısının çözülmesi yönünde baskılar toplumun önemli dinamiklerinden biri olan Kürtlerin özerklik talepleri ile de masaya konuldu.

Yani geçmişe baktığımızda toplumsal dinamikler ve AB’ye girmek isteyen sermaye çevrelerinin talepleri Türkiye’deki değişimlerin önünü açan itici gücü oluşturdu.

2011’de de bu talepler ve toplumsal değişimin dinamikleri iktidarda kim olursa olsun, bu değişimin sağlanmasında motor güç olmaya devam edeceklerdir.

Bu nedenle de 2011 de Yeni bir Anayasa gündeme gelecek ve gerçekleşecektir. İşte tam burada toplumsal muhalif güçlere büyük görev düşmektedir. Biz iktidarda kim olursa olsun demokratik, özgürlükçü, askeri ve bürokratik vesayetten arınmış, yerel yönetimlerin güçlendirildiği, doğrudan demokrasiye yaklaştırılmış, sosyal dayanışmacı, ekolojik bir toplum için taleplerimizi öne çıkarmalı ve bunların sağlanması için politika ve baskı üretmeliyiz.

Yoksa bu partilerden birini ötekine karşı öne çıkaran anlayışlarla politika üretmeye çalışmak devletin yapısının aynı kaldığı bir ortamı savunmak haline dönüşür. Biz Yeşiller olarak kendi ilkelerimizdeki değerlerimizi ve onların hayata geçirilmesini savunmalıyız. Eksenimiz budur. Yoksa kimi arkadaşlarda gözlemlenen AKP’ye karşı CHP-MHP koalisyonundan medet ummak değil.

Çetin Altan’ın da dediği gibi: enseyi karartmayın, yarın daha güzel olacak.

Bisiklet, At, Çerkesler ve Zorro

Zor bir yıldı 2010.

Yakınlarımın ayrılıkları,hastalıkları ve kayıplarıyla geçti.

Bu yazıyı yazarken geriye dönüp bakıyorum da, yüzümü gülümseten şeylerin çoğunun bisikletle ilgili olduğunu fark ediyorum.

Ekim’de Gökova’da neşeli bir tura katıldım, ardından Bursa’da bir belgesel çekiminin parçası oldum. Kuş sesleriyle pedal çevirdim, ciğerlerime huzur doldurdum.

Ve ‘İstanbul’…Bir tasarımcıya cok az nasip olacak bir  bisiklet projesinin, İstanbul’un üstüne imzamı attım. Onunla ilgili iltifatlar aldıkça mesut, bahtiyar oldum.

Geçenlerde bahtiyarlığımı katlayan bir şey daha yaşadım. ‘İstanbul’, Rahmi Koç Müzesi’nde sergilenmeye başladı. Üstelik bu şahane müzenin yetkilileri ‘beyaz gelinim’i öyle bir bölüme koydular ki hissettiklerimi tarif edemem.

‘İstanbul’ büyük üstad Turhan Selçuk’un Abdülcanbaz’ın heykeli ve velespitinin yanı başına yerleştirildi.

Dört tarafı camlarla çevrili bölümde, ayrıca birbirinden albenili vagonlar, tramvaylar var. Tramvaylardan bir tanesi atların çektiği cinsten. Bilenler biliyor: İstanbul’un üstünde de bir atlı tramvay çizimi var Oradaki at elbette bir bisiklet. (Bisiklete bir zamanlar demir at dendiği, hatta böyle bir bisiklet markası-Iron Horse-  olduğu bu köşede çok yazıldı)

At deyince biraz duralım. Söylemesi ayıptır ben Çerkesim. (Hani Çerkes beyine sormuşlar, Çerkes olmasaydın ne olurdun diye. Bir süre düşündükten sonra: “vallahi azim mahcup olurdum” demiş ya, onun biraz hallicesiyim.)

Çerkesler atlara düşkün insanlardır.  “At hırsızı” deyimi onlar için pejoratif değil, gururlu bir sıfattır.

Hakim: “Neden çaldın adamın atını?” sormuş Çerkes delikanlısına.

“Çalmadım hakim bey.” demiş bizimkisi. “Tanrı, deveyi Araplar, eşeği Acemler, atı da bizim için yaratmış. Ben o atı çalmıyorum. Sahip olduğu yere götürüyorum.”

(Sami Korkut’un Kafkas Derneği Yayınları’ndan çıkan ‘Çerkes Mizahı’ kitabında atlarla ilgili onlarca hikâye bulursunuz.)

Bir dönem Bonanza’nın yönetmenliğini de yapan ve bu ay Monaco Film Festivali’nde ‘Cherkess’ filmiyle 7  ödül birden alan Muhittin Kandur, John Huston’la dostluğunun atlara olan ortak sevgilerinden kaynaklandığını anlatır.

Anadolu’da özellikle Uzunyayla’da geleneksel dokunun çözülmesiyle birlikte Çerkeslerin atlarla ilişkisi  de zayıfladı. Ama hipodromlar halen bu kökenden gelme jokeylerle dolu.

‘Göşeğağ’ annemle, ‘Aslan’ babamın televizyon başına oturup yarış izlemelerine vesile olan şey, her ikisinin de yeğeninin aynı yarışta koşuyor olmasıdır. Biri Ayhan Kurşun için, diğeri Sadettin Boyraz için tempo tutar. Ertül Cankılıç ise her türlü rekabetin üstündedir ve ailemizin ortak kahramanıdır.

Babam, açık açık söylemez ama, bisikletten çok atlarla ilgilenseydim daha memnun olacağını ima eder.

Araya kendi gençlik hikâyelerini katarak tabii ki.

Aşağıda aktaracağım diyalog onunla aramızda geçti. Satırı satırına aynı.

-Ben gençliğimde atı merdivenlerden çıkartır, hendeklerden aşırır, ovalarda uçururdum. Söyle bakalım kim yapabilir bunları?

-Zorro

-Zor tabii ki. Ne sandın?

**

Aziz okur. Hayat da yazı gibi. Bambaşka bir yerden başlayıp, hiç ummadığı yerlere götürüyor insanı.

2011 gönlünce olsun, seni dilediğin yerlere götürsün.

Yüksel Selek: “Cin şişeden çıktı!”

Yeşiller Partisi Eş Sözcüsü Yüksel Selek demokratik özerklik tartışması nedeniyle yaptığı açıklamada “yeni Anayasa tartışma sürecinin en yakıcı, en temel konularından birinin “yerinden yönetim reformu” olacağı şimdiden belli olmuştur.” dedi. Bugün yayınlanan Yeşiller Partisi haftalık basın bülteninde görüşleri yayınlanan Yüksel Selek’in “Demokratik özerklik tartışma haftası” başlıklı açıklamasının tam metni şöyle:
“Derler ki, bir sorun çözüleceği zaman gündeme oturur. Geçen hafta sonu, yerel yönetim reformu, yerinden yönetim, demokratik özerklik temaları etrafında, birbirinden habersiz aynı tarihlere rastlayan, (bildiğimiz kadarıyla) İstanbul’da iki, Diyarbakır’da bir, üç toplantı gerçekleştirildi.

Yeşiller Partisi, “Yeşil Diyalog” Toplantısının bir panelini bu konuya ayırmıştı. Türkiye için bir model arayışına ışık tutan önemli bildiriler sunuldu, tartışmalar yapıldı. EDP’nin Kürt sorununun çözümü konulu sempozyumunda da aynı konu gündemdeydi.

Diyarbakır’da ise, Demokratik Toplum Kongresi tarafından düzenlenen çalıştaya  “Demokratik Özerklik” konulu taslak metin sunuldu ve bu metin hafta boyu Türkiye’nin siyasal tartışma gündemini belirledi. Bir bakıma kıyamet kopardı. Devletçi, milliyetçi refleksleri, patalojik bölünme korkularını kabarttı. Her ne kadar, BDP Eş Başkanı Selahattin Demirtaş, DTK Eş Başkanı Ahmet Türk ve toplantıya katılan Kürt aydınları, siyasileri, toplantıda yer alan  akademisyenler, yazarlar, bu proje bir ayrılma projesi  değil, birlikte yaşama projesidir; demokratik özerkliği sadece ‘Kürdistan’ için değil, Türkiye için öneriyor; bu bir taslak metindir, tartışma metnidir, diye teminat verdilerse de kabaran öfkeyi, kuşkucu tepkileri yatıştırmaya yetmedi.  Proje, devlet merkezli siyaseti turnusol kağıdı gibi ortaya çıkardı, ibretle izledik…

Taslak niye fırtına kopardı…

Diğer yandan, önerilen model, Türkiye için yerinden yönetimin önemini bilen, bu konuda akademik ya da siyasi çalışmaları olan, bir yerel yönetim reformunu zaruri gören, savunan kişi ve çevreler, toplantıda yer alan almayan kimi Kürt siyasi, sivil örgüt temsilcileri tarafından da ciddi eleştiriler aldı.

Taslak,  öz savunmadan diplomasiye, bayrağa kadar birtakım tabu konuları da içerdiği, bir bakıma federatif bir yönetim modeline göndermeler yaptığı; dili sivri olduğu ve belli bir jargonu taşıdığı gerekçeleriyle kışkırtıcı bulundu. Çoğunluğun kabul edemeyeceği bir model olduğu, ilerde ayrılıkçılığa zemin hazırlayacağı,  gerçekçi olmadığı,  dünyada hayata geçmiş özerklik modellerinde bile bulunmayan aşırılıklar taşıdığı yolundaki eleştirilere hak verdirtecek bir model önerisi olarak görüldü.

Bu bir ezber bozma girişimi mi?

Bu taslak metni tartışmaya açmak, bir ezber bozma, tabu yıkma, siyasi gündem yaratarak inisiyatif alma girişimi olarak da değerlendirilebilir. AKP Hükümeti’nin “Kürt Açılımı” ilan edip güven verici adımlar atmaması, seçimleri beklemeden,  eylemsizlik sürecinde yapılabilecek bazı değişiklikleri yapmaya yanaşmaması karşısında Kürt siyasi temsilcilerinin bir atağı olarak görülebilir.

Kürtçe üzerindeki baskılara karşı fiili durumlar yaratmak, KCK duruşmalarında Kürtçe savunma direnişi gibi sivil itaatsizlik eylemlerine başvurmak bu çerçevede haklıdır, anlaşılabilir. Gerçekten de, İktidarın,  seçim hesaplarıyla oyalama taktiği güttüğü izlenimi yaratması sadece Kürtlerin değil, bu ülkede barış isteyen milyonların da sabrını zorluyor.

***

Katılımcı Yerel Yönetim Olmazsa Olmaz!

Öncelikle, Türkiye’nin uluslar arası demokrasi sınıflamasında, üçüncü sınıf, “hibrit” demokrasi kategorisinden çıkıp gerçek demokrasiye doğru yol alması, ancak yerinden yönetimin hayata geçmesiyle mümkün olacaktır. Yerel Yönetim Reformu sadece Kürtlerin talebi değil,  tüm Türkiye’nin ihtiyacı ve talebidir.

Özellikle de, doğal ve sosyal sürdürülebilir alternatif yaşam ancak yerel olarak, bölgesel olarak yaratılabilir. Tüm dünyada, Avrupa’da Yeşil Hareket,   bölgesel, yerel özerk yönetime modellerine doğru dönüşüm için mücadele ediyor. Avrupa artık “Bölgeler Avrupası”na doğru gidiyor. Yeşil kentler örnek kentler ilan ediliyor.

Türkiye artık merkezden yönetilemeyecek kadar büyük bir ülke. Yerel yönetim reformu ise en az otuz beş yıldır gündemde. Bu süre içinde bu ihtiyacı gören siyasi partiler, Hükümetler reform tasarıları hazırladılar. Meclise gelen tasarılar, genellikle Merkezi Devletin direnişiyle karşılaştılar, reform denilemeyecek bazı değişikliklerle geçiştirildiler. En son, 2004’te Mecliste kabul edilen, kamu hizmetlerini daha rasyonel yönetilebilir hale getirmeyi amaçlayan yasa da Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer tarafından veto edilmişti.

Avrupa Konseyi, “Yerinden Yönetim Şartı “

Türkiye 1988’de imzaladığı, 1992’de Bakanlar Kurulu tarafından onaylanan ve Nisan 1993’te yürürlüğe girmiş olan, “Yerel Yönetimler Özerklik Şartı”nın yedi maddesine çekinceler koydu. İstenirse bu çekinceler elbette kolayca kaldırılabilir.  Bu bile özerklik tartışması çerçevesinde yükselen tansiyonu düşürmeye hizmet eder.

Merkezi yapı ne kadar direnç gösterse göstersin, tüm hak ve özgürlüklerin vazgeçilmezliği çerçevesinde, vatandaşların yönetime katılma hakkı da temel bir hak olarak tartışılmaya devam edecek. Yeni Anayasa tartışma sürecinin en yakıcı, en temel konularından birinin “Yerinden yönetim Reformu” olacağı şimdiden belli olmuştur. Ne derler, cin şişeden çıkmıştır!

Yüksel Selek
Yeşiller Partisi Eş Sözcüsü”

ABD rüzgar yatırımlarını arttıran Çin’i DTÖ’ye şikayet etti

Obama yönetimi yenilenebilir enerji yatıurınlarını arttıran ve rüzgar sanayiine teşvik uygulayan Çin’i Dünya Ticaret Örgütü’ne şikayet etti. Şikayetini ABD’li sanayicilerin ve sendika çevreleri tarafından  hazırlanan 5800 sayfalık bir dosyaya dayandıran ABD yönetimi, Çin’in rüzgar yatırımlarını teşvik etmek için verdiği yüksek sübvansiyonların ABD sanayiine zarar verdiğini ve haksız rekabete neden olduğunu savunuyor.

Yorumcular 2020’ye kadar milli gelirine oranla birim başına karbon emisyonlarını %40-45 düşürme ve yine 2020’ye kadar enerji sektöründe yenilenebilir enerjinin payını %15’e çıkarma hedefini açıklayan Çin’in rüzgar sanayiinin gelişmesi için uyguladığı bu yüksek sübvansiyonların iklim değişikliğiyle mücadelede önemli olduğunu, iklim müzakerelerinde yeterince aktif davranmadığı için Çin’i eleştiren ABD’nin şimdi de karbon emisyonlarını azaltma yolunda fazla adım atmakla suçlamasının tutarsızlık olduğunu belirtiyorlar.

Çin’in yenilenebilir enerjiye uyguladığı sübvansiyonların ekonomisinin büyüklüğüne oranlandığında Almanya ve İngiltere’nin sübvansiyonlarına yakın olduğu belirtiliyor.

(Grist, Yeşil Gazete)

2011 ‘Yeni Anayasa Yılı’ olacak…

Geçip giden yılın döllediği Yeni Yıl, bize ne getirir, ne götürür’ün cevabı az çok belli.  Babasına bak, oğlunun ne olacağını anla! Her ne kadar ‘yeni yıl’ı güzel bir kadınla simgelemek adet olmuşsa da, ben “anasına bak kızını al,” demiyorum. Çünkü, bu adet de, masum gibi görünen bu  ata sözü de cinsiyetçi; dile sinmiş bir ayrımcılığa, kadını alınır satılır mal sayan zihniyete gönderme yapıyor. Geçen yıla damgasını vuran tüm mazarratın erkeklerin eseri olduğu ve geçen yıla damgasına vuran olaylardan birinin de artan kadın cinayetleri olduğunu hatırda tutarak yeni yılı düşünelim.

Demek ki, yeni yılda da, dünyayı yine erkekler yönetiyor olacak. Her gün kutsal aile çatısı altında, sokaklarda, her yerde devletin, yasaların, erkek egemen kültürün koruyuculuğunda, milyonlarca kadın şiddet görmeye, tecavüze uğramaya devam edecek; bunlardan bir kısmı erkek eliyle hayatını kaybedecek.

Tabii erkek egemenliğine karşı kadınların özgürlük, eşitlik mücadelesi, kısaca kadın kurtuluş hareketi güçlenerek devam edecek. Kadınlar mevzi kazanmayı sürdürecekler. Daha çok sayıda kadın yönetime katılacak, eğitimde, her alanda fırsat eşitliği yolunda kazanımlar elde edecekler. Çünkü artık kadınlar ‘toplumsal cinsiyet’ koşullanmalarını, tabiri caizse, ‘yapı sökümüne’ uğratıyorlar. Maden arama hariç her alanda yer alıyorlar. Örneğin, Adana’da 100 küsur kadın, körüklü şehir içi otobüsünü kullanıyor ve 2011’de sayıları artacak. Hedefleri, Adana Belediyesinde istihdam edilen tüm otobüs şoförlerinin (1000 küsur) yarsını oluşturmak.

Yeşiller Partisi’nde neler olacak…

Yeşiller Partisi’nin erkekleri, sıkı durun; 2011’de Yeşil kadınlar, kadın kotasını formel olmaktan çıkarmak için örgütleniyorlar. Kadınları artık yönetimde, Yeşil Gazete’de, her türlü çalışmada önde göreceksiniz. Bundan sonra dilinize, davranışınıza dikkat edin! Hatta kendi aranızda bilinç yükseltme gurupları oluşturup hücrelerinize sinmiş olan toplumsal cinsiyet koşullanmalarınızı farkına varmaya, değiştirmeye çalışın. Bundan böyle Partili erkekler kendilerini, ‘hem yeşil hem feminist’ olarak tanımlayabilmeli. İşiniz kolay değil!

20011 Yeni Anayasa Yılı olacak. Bunu Şanar Yurdatapan önermiş, ben de ona katılıyorum. Sivil toplum örgütleri, Türkiye’nin her yerinde harıl harıl toplantılar düzenliyorlar. Yeşiller Partisi de Anayasa çalışmalarını yoğunlaştıracak. Siyasi Partiler yasası, seçim yasası değişecek. Anayasa çalışmalarının en önemli konularından birini de, ‘Yerel Yönetim Reformu’ tartışmaları oluşturacak.

Ancak, bu tartışmalar sırasında elbette bize özgü yol ve yöntemler kullanılacağından, alışa geldiğimiz bazı sahnelerin sergileneceğini öngörebiliriz.  Ciddiyeti bırakıp nelere tanık olabileceğimizi hayal etmeye çalışalım.

Ortalıkta yüzlerce Anayasa taslağı, yüzlerce demokratik özerklik projesi dolaşıyor olacak. Başbakan, “Kuzu Anayasası”nı Meclis’de Kılıçdaroğlu’na sallayarak, “İşte, ileri demokrasi Anayasası!” diye,  efelenecek. Kılıçdaroğlu da, elindeki taslağı havaya kaldırıp, “Recep Bey, Recep Bey, bir dakika, bizimki de,  “Batum Anayasası”, diye çıkışacak. Derken, diğer partiler de kendi anayasalarını sallamaya, benimki seninkini döver diyerek birbirlerine fırlatmaya başlayacaklar. Bu önemli tartışmalar sırasında yumruklaşan Milletvekili manzaraları kayıtlara geçecek. Böylece, “Anayasa Yılı” olarak başlayan 2011,  “Anayasa Savaşları Yılı”  olarak sona erecek.

Demokratik Özerklik, Anayasa tartışmaları solu bir kez daha ayrıştıracak; sol unufak halde havada uçuşmaya, göz gözü görmez, kimse kimseyi  duymaz hale gelecek. Yumurtalı, tuvalet kağıtlı susturma yöntemleri pahalıya mal olduğundan yeni ucuz, yaratıcı  yöntemler aranmaya başlanacak.

Yine de, üç beş vakte kadar, Türkiye ilk kez kendi anayasasını yapmış bir toplum olmanın gururunu yaşayacak. Derken efendim, böyle böyle Kürt sorunu da çözüm yoluna girmiş olacak.

Yeşiller Partisi, 2011’de atağa kalkıp  on iki il, 33 ilçe, 65 beldede örgütlenmiş olacak. AB Yeşiller grubunun asıl üyesi olacak.  Bir dahaki seçime girmeyi garantileyecek. Türkiye’de umut haline gelecek.  Amin!

Felaket tellalı

Kehanetler… Fırsat bu fırsat döktürmeli…

Bir zamanlar bilgi sahibi olmanın anlamı geleceği görme yetisiyle aynıydı. Hatta o çerçeveden bakınca 200 yıllık sosyal bilim çalışmaları bir anda koftileşiyor. “Varsa yoksa geçmişi eşeleyen, ölçen, tartan bilimin ne anlamı var ki?” diye sorulması muhtemel.  Sağolsun Foucault Amca ömrü boyunca, varını yoğunu koyarak, bir kamyon tersten kitap yazarak, olayı geçmişten çıkarıp anca “şimdi”yi tartışmak gerekliliğine getirebildi. Anlayan anladı, anlamayan anlamadı.

Gelecek bilinebilir mi? Geleceği bilemeyecek ne var? Günümüz zaten plan-program çağı olmuş; bir hafta, bir ay, 3 ay, 5 ay derken ajanda doldurmayı biliriz ama gelecek bilinir mi denince herkes ahkam keser. Gelecek bilinemez diye. Rasyonel tarafları şişer, rasyonalite budalalarının…

Yahu gelecek bilinemez olsaydı Amerika’nın petrol şirketi Antarktika buzullarının altındaki petrolü almak için şimdiden imzayı atar mıydı? Belli işte buzulların eriyeceği… ama eridiğinde bunu göremeyecek milyarların olması da pek muhtemel…

Devletlerin, şirketlerin 30 – 50 yıllık kalkınma stratejileri varken ve bunların oluşturdukları karteller dünyadaki geniş kitlelerin ümmüğünü sıkmış, masal masal içinde anlatırken, kitlelerin nasıl hareket etmeyeceklerini biliyorlarsa, gelecek de o kadar basit biçimde bilinebilir.

40’lı – 50’li yıllarda sosyal bilim camiası, etnik ve dini motiflerin insanları manipule ettiğini bariz gerçeklik olarak kabul ettiğinde ya da bilim insanları komunistleştiğinde, Amerika’da üniversitelerin içinin boşaltılması ya da komunist avı da başlamıştı. Neden? Çünkü devletler ve şirketler geleceğin kendileri için pek de aydınlık olmadığını farketmişti. Şimdi ise tüm dünyada akademi iktisatçılık oldu. İktisatçılık ise yanlış anlaşılmasın Marxist “sermaye paylaşımı”ndan değil, Keynesyen “rekabet ve altta kalanın canı çıksın” düşüncesinden hareket ediyor… Tam da istenildiği gibi… Çünkü gelecek bilindiği kadar kurgulanmaya da müsait.

Gelecek, geçmişte de bilinmiştir. Aynı stratejiler, örneğin 1. Dünya savaşı, tee 1890 yılında anlaşmalarla sabitlenmiş, 25 yıl sonra başlayacak petrol savaşları için ittifaklar kurulmuştu…. Ama gencecik çocuklar iman gücüyle ölüme koşturulduğunda bu anlaşmalardan habersizdi.

Baudrillard 1980 yılında artık tamamen kurgulanmış yeni bir çağa girdik derken yaşadığımız science-fiction dünyayı tarif ediyordu. Post-modern cümlelerle…

Velhasıl gelecek bilinebilir.. Burası anlaşıldı herhal…

Eh madem öyle, 2011 kehanetlerimi ayrıca seçim ve anayasa yorumumu yapayım…

Dinle okuyucu bu paragraflarda hakikati bulacaksın.

Meclisten silah yasası geçti. Herkes beş tabanca, bir pompalı tüfek sahibi olabilecek, bunlardan ikisini belinde taşıyabilecek. Ee peki gelecek? Bunu bilemeyecek ne var? Sahnede silah varsa patlar, patlamalı!…

Geleceği Burhan Kuzu da haber verdi. Yediği yumurtalardan aldığı protein aklıyla, gençlere nasihatinde “protesto etmeyin, yazıktır size. Yok ille de protesto ederseniz dayağı yer oturursunuz” dediğinde, bu sözü dinleyen kitleler tonton bir öğütçü görüyorlarsa yazık. Çünkü aslında Kuzu, sopasıyla geleceği gösteriyor.

Daha faşist bir savunma bakanı savunmamız güçlensin diye, daha ehil bir eğitim bakanı gençleri evcilleştirmek için, daha bayan bir aile bakanı kadınları hanımlaştırmak için, daha adil bir adalet bakanı hakkını isteyene, diğerleri isteyemezken, eşitlik sebebiyle kendi hakkını da isteyemeyeceğini öğretecek.

Bu yıl yine devlet kendi vatandaşını öldürüp, savaş uçağından çekilen bombardıman görüntüleriyle reklamını yapıp başka ülkelere silah satma kaygısında olabilir ya da eski görüntüler aracılığıyla bu yılı sadece pazar ekonomisine yönlendirebilir.

Gelelim seçime…

Seçim zamanı yaklaşırken koca bir seçim rüzgarı esecek, sanki hala farklı bir şey olabilirmiş gibi bir duygu ile insanlar tv üzerinden hipnotize edilecek.  Seçim anketleri bildik tv ve medya aygıtlarında, bir o şirket, bir bu şirket tarafından küçük farklarla tartışılır ve “yok onunki doğru, yok bununki yanlış”, “ama daha kararsızlar var” derken, seçim sonuçları açıklandığında herkesin zaten bildiği gelecek, tekrar karşımızda olacak. Seçimler yaklaşırken yeni anayasanın herkesi kucaklayacağını gırla ve hiç durmadan şiirlerle süsleyerek anlatan Tayyip ve saz ekibi, seçim sonucunda tek başına iktidar olacak. O süreçte ilginç sürprizler nedense hep AkP iktidarına yarayacak.

Öteki günlerde ise “yahu anayasa için ille de batıya bakmak zorunda değiliz” diyecekler. “Batı zaten çöktü” diyecekler. “Avrupa Birliği’ne ne ihtiyacımız olacak bea” diyecekler. Yok Malezya’nın anayasası, yok Afganistan, yok Brezilya, yok Çin derken bizim kendi örf ve adetlerimiz gereğince “kendi anayasamızı kendimiz yazarız huleeen, kimseden akıl almamıza gerek yok” diyecek ve ilk maddesinin kalkınmak olduğu, her Türkün asker doğduğu, gelecek nesillere gül bırakmalı falan fişmekan diyerekten, “Türk milleti kemer sıkmasını en iyi bilen millettir.” ilk madde olacak. Derken Fethullah’ın underground kayıtları, Atatürk söylemleri, İsmet İnönü, Ecevit, Musa, İsa, Muhammed derken bu paradigmanın mükemmel olduğu alınan referanslar ölçeğinde, tarihsel söylemlerle de kesinleşecek. Kimsede niye bunları referans aldın diye soramaz. İsimlere baksanıza…

Ağzı açık olayı izleyen vatandaş, sabah 6:00’da kalkıp işine gitmesi gerektiğinden ve akşam yorgunlukla aynı tartışmanın Sansür Yiğit Bulut versiyonunu izleyerek gözleri kapanırken belki inceden Yeşil Gazete’nin fısıltılarına ulaşabilecek. Ama naparsın ki maval gelecek.

Yahu çok üzüldüm, çok pesimist oldu. Okura yazık.. Azcık da umut, teselli lazım. Belki bir söylem değişir, gelecek değişir. Belki dil gerçeği yaratır. Gerçeği değiştirir.

İnceden inceye dünyanın geleceğine umut bağlamıyor değilim. Bu belki gerçek, belki oksijenin kafa yapıcı etkisidir ama bazen iyi şeyler de oluyormuş gibi geliyor. Size de öyle geliyordur. Bazen yani,…  arada bir,…. ve çoğunlukla sıkı bir nefes aldıktan sonra…

Şahsen nefes almalarım, iktidar kuklalarının hikayesini dizi tadında izlerken beliriyor. “Eneee, bunların bildik kalitesiz dizilerden farkı yok” dediğimde, bir kahkaha patlatıyorum, rahatlıyorum. Nietzsche aklıma geliyor. “Güldürmeyen hakikat, hakikat değildir.” diye. Heh tamam işte bu adamlar esasında gerçek değil, bu felaketler de bir o kadar…

2012 yılına taşar mı bilmem ama 2011’de Fethullah Gülen’in aslında 7 sene önce ölmüş olduğunu öğreneceğiz. Tayyip’inde aslında bir bilgisayar programı olduğunu, meydanlarda attığı duygu dolu ama alabildiğine asabi nutukların dublörler tarafından oynandığını öğreneceğiz ya da bu şekilde düşünmenin daha anlamlı olacağını…

Bu adamlara 2011 yılında daha fazla gülüp, nasıl bu kadar uyduruk olabildiklerine daha fazla şaşıracağız. Onlar tv kahramanı olmaya devam etsin, insanlar yedikleri gıdaların tat vermediğini bu sene daha çok teyit edecek. Sürekli borçlu yaşayan insanlar, “Allahım benim ne günahım vardı?” diyecek. Üzücü belki ama Allah’tan hayır gelmediğini biraz daha farkedecek.

Yok salgın hastalık, yok temiz su sıkıntısı, ne içerdiği bilinmeyen gıdalar derken, sistemden kaçmak isteyenler, kaçılacak yerlerin de zaten satılmış olduğunu, değil nehir, dere bile kalmadığını farkedecek. Şehirlerde ise bu yıl temiz hava satışı başlayabilir. Daha doğrusu temiz hava satışını gerçekleştirecek mekanizmayı kursalar, Keynesyen ekonomi anında havaya zehir saçmak gerektiğini bilimsel anlamda ortaya koyar.

Bu felaketten kurtulmak isteyen insanlar, yine bir kurtarıcı beklerken “yahu ne çekiyorsak zaten kurtarıcılardan çekiyoruz”u biraz daha farkedecek.

Sırf marjinallik olsun diye marjinal olanların, yaptığı eylem ve söylemlere biraz daha kendisini yakın hissedecek. Kuklaların kokuşmuşluğunu farkeden insanlar marjinallerin saflığına biraz daha samimiyet duyacak. “Bari bende bi şekil marjinal olayım” diyecek. Çok marjinal bir istekle mesela “dereler özgür aksın” diyecek. cıkcıkcık…

Herşey yavaş yavaş olacak. Felaketlerin içinde radyoyu, tv’yi biraz daha kapatacağız. İntenette sosyal paylaşım sitelerinde her insanın farklı olduğunu, her düşünce biçimine saygı duyulması gerektiğini isteyerek veya istemeyerek öğreneceğiz. İnsanlar biraz biraz sosyal derneklere gidecek, elin cemaati hiç kaynak sıkıntısı çekmezken, renkli ve farkındalık uyandıracak bir eylem için balon alacak paranın olmadığını görecek çağdaş sosyal derneklerde.

Felaketler gümbür gümbür gelip, hem Türkiye’de hem dünyada korku imparatorluğunu teyit ederken, insanlar kendi basit ve sıradan insanlıklarını kabul edecek, üzerine bastığı dünyayı biraz daha duyumsayacak. Yüzünü güneşe dönecek. Dünyanın her tarafında yükselen yeşil düşünceyi destekleyecek. Liderlerden, sultanlardan bıkmışlığıyla doğrudan demokrasinin anlamını farkedecek, sürdürülebilir bir dünya istediğini haykıran insanların sınır ötesi mücadelesini duyumsayacak.

Çünkü tek umut bu.

İçinden seçim geçen sene: 2011

İnternette de olsa bir gazetede ve politik bağları kuvvetli bir gazetede gelecek sene ile ilgili düşünceler yazmak hem zor hem de önemli. Zor çünkü işin sonunda gelecek seneyi bambaşka şekilde görmek de var. Zaman geçer, dönülüp bakılır ve işler hiç de kafada çizilen yollar üzerinde yürümemiş. Fakat bir yandan da önemli çünkü politik bağlar bunu gerektirir. Reaksiyoner bir yapıdan gerçek bir yapıya geçmek için bu önemlidir. Yıl içinde olan olaylara tepki veren bir yapıdan, olabilecekleri önceden öngören ve buna göre hareket eden, hareketlerini planlayan bir yapıya geçmek burada kastettiğim.

Yeşil Gazete’nin bu anlamda geçmişi temiz görünüyor benim gözüme. Bu kadar uzun vadeli tahminleri daha önce olmamıştı ama belirli olaylarda geleceğe dönük kısa vadeli yayınlarında hiç yanlış şekilde bilgilendirme yapmadı. Bu da önemli bir referans oluyor benim gözümde.

2011’e dönersek… Ortasından seçim geçen bir sene 2011. Haziran ayında genel seçimler var. 2002 yılında iktidara gelen AKP’nin üçüncü kez iktidarda kalıp kalmayacağına yönelik bir seçim olacak bu.  Yılın ilk altı ayının seçime yönelik karşılıklı hamlelerle, ayak oyunlarıyla, stratejilerle geçecektir. Seçimden sonra gelecek olan ayların da seçimle, seçimin sonuçlarıyla, alakalı konuşmalarla geçeceğini söylemek gerek. Peki seçimde ne olacak? Asıl sorun bu.

2010 yılının da önceki yıllar gibi Türkiye’nin gidişatında bir değişikliğe yol açmadığını söyleyebiliriz aslında. Türkiye gitgide muhafazakarlaşıyor, gitgide tek tipleşiyor ve gitgide tahammülünü yitiriyor. Bunun aksi de iddia edilebilir ama net verilerle konuşulduğu zaman Türkiye’nin muhafazakarlaştığı ortada. 2011 yılı işte bu yoldan dönüş yılı olabilir. Bu yüzden önemli. İçinden seçim geçen bir sene için en önemli nokta belki de.

Seçimde yaklaştıkça klasik ittifak ihtimalleri ortada dolanıyor ama her ne kadar yakıştırmalar sürse de ben başarılı bir ittifak kurulabileceğini düşünmüyorum. Sağ partiler arasında olursa (AKP-BBP gibi) o zaman başarıya ulaşmış görülebilir; fakat sol partiler arasında ittifakın olmayacağını düşünüyorum. Seçim barajının ileri demokrasimizin en önemli noktası olmasından dolayı kalkmayacağını varsayarsak, BDP eksenli bir ittifakın gerçekleşeceğini söyleyebiliriz. Tabii bu bir ittifak olmayacak. BDP’yi ya da BDP’nin bağımsız adaylarını destekleyecek olan küçük partiler olacaktır.

Seçimlerde bir diğer ittifak da, “AKP’ye oy verelim, bize yeni bir anayasa yapsın”  diyenlerle AKP arasında gerçekleşecektir. Çok süpriz bir ismin İstanbul’dan seçilebilecek bir sıradan aday gösterilebileceğini düşünüyorum. Toplumu bu kadar kandırmanın bir getirisi olmalı. O kişi de seçim sonrası bir gazeteye çıkıp, “Başbakanımızın kibarlığı” ile başlayan bir söyleşi yapacak. Buradan hareketle, seçimden sonraya atılan yeni anayasa yapılması fikrinin seçimde AKP’ye liberal oyların bir bölümünü getirebileceğini düşünüyorum. Kampanyanın ismi “AKP’ye son bir şans” gibi bir şey olabilir. Düşünsel alanda çok başarılı olabileceğini düşünüyorum.

Seçim sonuçlarının yılı özel kılıp kılmayacağını düşünürsek, seçim sonuçları hakkında da bir tahminde bulunmak gerek. AKP’nin ilk defa kamuoyunu belirleme üstünlüğünü elden kaçırdığını görmek gerekir. Eskide Erdoğan konuşur, Baykal yanıt verirdi, Bahçeli yanıt verirdi. Şu sıralar ise Kılıçdaroğlu konuşuyor, Erdoğan yanıt veriyor. BDP ortaya bir plan atıyor, Erdoğan yanıt veriyor. En son kaynağı tartışmalı olan devletin işsizlere, öğrencilere maaş vermesi konusunda Erdoğan’ın o kadar tepki gösterdikten sonra torba yasaya Kemal Kılıçdaroğlu’nun söylediklerinin aynılarını koyması bunun göstergesi. Bu kamuoyunu elden kaybetme hissi, giderek daha sertleşmeye yol açacaktır. Bununla birlikte ben AKP’nin seçimden yine birinci parti olarak çıkacağını düşünüyorum. İkinci seçiminde tek başına Anayasa’yı değiştirme üstünlüğünü elinden kaçıran parti bu düşüşünü keskin olarak devam ettirecektir. CHP’nin de Baykal’ın o ünlü %20’ler platosundan çıkacağını ve AKP ile oy farkını oldukça az bir noktaya getireceğini düşünebiliriz. Hadi iyice falcılık yapalım: AKP’nin %38 civarı, CHP’nin de %33 civarı bir oy alabileceğini öngörüyorum.

Doğa mücadelesi de aslında bunun dışında değil. Doğa mücadelesi güçlendikçe iktidarla olan karşı karşıya gelme ve ezilme çabası sürecektir. Bunun seçime yansıması olmayacaktır belki ama keşke olsa. Nasıl olur bilmiyorum ama bir “Ekolojik Blok”, “Ekolojik Liste” altında çevre problemlerinin olduğu yerlerde ortaya çıkacak bağımsız adaylar şeklinde toplanılması gerçekten etkili olacaktır. Tek tek mücadele etmenin bir şey getirmediği, kalıcı bir başarı sağlamadığını artık görmek gerek. Yeşiller Partisi’nin de içinde olduğu, herkesin kendi minik iktidarlarından uzaklaşmayı denediği, çok net ve kısa bir talepler zinciri altında gerçekleşecek olan bir “Ekolojik Liste”. İşte gerçekten 2011’in önemli bir yıl olmasını böyle sağlayabiliriz.

Yeşil Gazete ve diğer yazılar için: http://www.urbarli.net

CHP: “Hani Erdal Eren için ağlıyordunuz?”

12 Eylül ile hesaplaşmak için verdikleri kanun teklifinin Adalet Komisyonu’nda gündeme alınmasını isteyen CHP Grup Başkanvekili Kemal Anadol, basın toplantısındaki iki koltuğa Başbakan Recep Tayyip Erdoğan ile Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç’ın ağlayan dövizlerini oturttu.

CHP Grup Başkanvekili Kemal Anadol, 12 Eylül ile ilgili kanun teklifini hazırlayan CHP Mersin Milletvekili Ali Rıza Öztürk ile birlikte TBMM’de basın toplantısı düzenledi.

-SİNEVİZYON VE DÖVİZLİ BASIN TOPLANTISI-
Basın toplantısı sırasında sinevizyon ile “Recep Tayyip Erdoğan referandumdan önce ne dedi” sözleri ile Başbakan’ın sözlerine ve basında çıkan haberlere yer verildi. CHP Grup Toplantı Salonu’nda yapılan basın toplantısında Anadol’un yanındaki iki koltuğa Başbakan Erdoğan ile Başbakan Yardımcısı Arınç’ın, referandumdan önce yapılan AKP Grup toplantısındaki ağladıkları fotoğraflarda dövizlere yerleştirildi. Anadol’da, basın toplantısı sırasında, “Bu arkadaşlarımız Sayın Başbakan ve Sayın Başbakan Yardımcısı 20 Temmuz 2010 günü AKP Grubu’nda ağlıyorlardı, 12 Eylül mağdurları için, Erdal Eren için” dedi.

Referandumdan önce AKP’nin insanların ızdıraplarını sömürdüğünü iddia eden Anadol, “Şarlatanlık örneği gösterdiler” dedi.

-“HANİ ERDAL EREN İÇİN AĞLIYORDUNUZ?”- DİSK yöneticilerine polis tarafından yapılan müdahaleyi de eleştiren Anadol, şöyle dedi: “İnşallah Başbakan, Süleyman Çelebi’nin elinde molotofkokteyli vardı, taş vardı, polislere attı falan diyemez, demez; diyebilir de tıyneti müsait ama televizyonlarda önünde olduğu için olay diyecek hali yok. DİSK Başkanı Süleyman Çelebi ve arkadaşlarına 28 yıl sonra gördükleri işkenceden sonra polis işkencesine tanık olduk. Kim 12 Eylül’den hesap soracak. Erdal Eren için ağladılar, ne oldu? Daha üç gün önce lise öğrencileri Erdal Eren’i anmak için saygı duruşu yaparken polis tarafından fişlendiler. Hani Erdal Eren için ağlıyordunuz?”

-“DERİN DEVLET AKP’NİN İÇİNDE”-
12 Eylül’de en önemli cinayetlerinden birisinin Kemal Türkler’in öldürülmesi olduğuna dikkat çeken Anadol, “İşin içinde derin devlet vardır” dedi. Kemal Türkler davasının zaman aşımına uğramasının nedeni olarak AKP’yi gösteren Anadol, “Kemal Türkler’in katili faili meçhul falan değil. Bile bile zaman aşımına uğratıldı. 7 tane soru önergesi verdik, bir tanesine cevap yok. Derin devlet AKP’nin içinde. Kemal Türkler davasını zaman aşımına uğratan derin devlettir” dedi.

CHP Mersin Milletvekili Ali Rıza Öztürk’ün, 12 Eylül ile ilgili kanun teklifinin Adalet Komisyonu gündemine alınmasını isteyen Anadol, “12 Eylül’den kim hesap soracak, bunlar 12 Eylül çocuğu. Eğer 12 Eylül konusunda azıcık samimiyet, insaf varsa, insanlıktan eser varsa, bu kanun teklifini gündeme alırlar” diye konuştu. Anadol, şöyle devam etti:

-“YOK ÖYLE YAĞMA”-
“Siz Anayasaya ’evet’ oyu çıkarabilmek için ağlayacaksınız, bütün Türkiye’ye izlettireceksiniz, rol yapacaksınız, sonra hesaplaşmaya sıra gelince kaçacaksınız, yok öyle yağma, bunun hesabını soracağız. Türkiye’yi 12 Eylül ayıbından kurtaracağız diye yola çıkıp bir polis devleti haline getireceksiniz. İstanbul Üniversitesi’nde bir yıl bütün öğrencileri arama yetkisi vereceksiniz, bu faşist devlette olur, polis devletinde olur.” (Anka)

Evrim tarihini yeniden yazdıracak keşif

İsrailli arkeologlar insan tarihine ilişkin önemli bir ipucu bulduklarını duyurdu. Tel Aviv Üniversitesi’nden bir grup araştırmacı modern insana ait olduğunu düşündükleri 400 bin yaşında dişler buldu. Kanıtlanması durumunda bu buluş insanın evrim tarihinin yeniden yazılacağı anlamına geliyor.

Tel Aviv Üniversitesi’nden araştırmacılar bir mağarada modern insana ait olduğunu düşündükleri 400 bin yıl öncesine ait dişler buldular. Modern insan ait ortaya çıkarılan en eski bulgular 200 bin yıl öncesine ait olduğu için buluş kritik önem taşıyor. İsrailli arkeolog Avi Gopher araştırmanın önemini şöyle açıklıyor:

“TEMEL YAPILARI YENİDEN DÜŞÜNMEMİZ GEREK”
“Mağaranın tarihi Homo Sappiens adlı insan türünün, dünyanın bu köşesinde bilinenden çok daha önce var olduğunu ortaya koyuyor. Bilinen en eski Homo Sappiens Doğu Afrika’da 200 bin yıl öncesine aitti. Bu, insan evrimi ve yayılışıyla ilgili temel yapıları yeniden düşünmemiz gerektiği anlamına geliyor.”

Ancak İsrailli araştırmacılar ihtiyatı elden bırakmkıyor ve buluşlarını kanıtlamak için üzerinde daha fazla çalışmaları gerektiğini belirtiyor. Bilimsel çevrelerde kabul edilen teoriye göre Homo Sappiens Afrika’da ortaya çıktı ve sonra dünyaya yayıldı. (Ajanslar)