Ana Sayfa Blog Sayfa 5074

Hemşerim ayı – Güven Eken

Sevgili hemşehrim. Ayı kardeşim. Çok değil, sadece beş-on yıl öncesine kadar senle ben Çoruh Vadisi’nde bir arada yaşıyorduk. İspir’de, Yusufeli’de, Borçka’da, Artvin’in tepelerinde hep yanyanaydık. İkimiz de Çoruhlu’yduk. Sonra başımıza bir baraj belası çöktü. Çoruh’u dinamit yatağına, şantiye yuvasına, rant savaşına çeviren o HES ve barajlar. Çoruh’a yapılan Muratlı ve Borkça barajları yetmedi… Arkum, Deriner, Yusufeli ve Güllübağ’ı yapmak istediler. Onlar da yetmedi. Çoruh’un tüm kollarını satıp her birinin üzerine üçer beşer HES şantiyesi kurdular. Geriye ne Çoruh kaldı, ne yüzlerce yıldır ektiğim meyve bahçeleri, ne nefes alınacak bir köy. Ne de senin gezebileceğin bir karış toprak ve yavrularını büyütebileceğin bir ev. Şimdi sen de, ben de, kepçe ve dozerlerin arasında nefes almaya çalışıyoruz.

* * *

Biliyorum, bundan sonra da şu dağlan delik deşik edip altın ve bakırın peşine düşecekler. Sonra hepsini Hopa Tüneli’nden limana taşıyarak yerin altını zengin ülkelere kargolayacaklar. Tüm bunların etiketi yatırım ve halka hizmet olacak. Lakin burada yaşayan halka ya ruhunu sat, ya terk et diyecekler. Duydum ki, seni şimdi de katil ilan etmişler. Hakkında vur emri çıkarmışlar. Soruyorum şimdi. Bakanlar, bürokratlar, mühendisler, gözünü hırs bürümüş şirketler! O iki kişinin ölümünde sizin hiç mi suçunuz yok? Çoruh ve kollan üzerinde onlarca baraj ve HES’i planlarken buralan boş mu sandınız? İnleri dinamitlenen, yuvalan sular altında kalan milyonlarca hayvanın ne yapmasını bekliyordunuz?

Yoksa bizi taşıdığınız gibi onlan da mı TOKİ evlerine taşıyacaktınız? Bir ayıyı öldürmekle, iki masum insanın vebalinden kurtulabilecek misiniz? Çoruh ve kollan üzerinde onlarca baraj ve HES’i planlarken buralan boş mu sandınız? İnleri dinamitlenen, yuvaları sular altında kalan milyonlarca hayvanın ne yapmasını bekliyordunuz?

Yoksa bizi taşıdığınız gibi onları da mı TOKİ evlerine taşıyacaktınız? Bir ayıyı öldürmekle, iki masum insanın vebalinden kurtulabilecek misiniz?

* * *

Hemşehrim ayı. Bu coğrafyada artık doğanın hemşehrisi olmak suç. Ayı olman suç. Bir nehrin kıyısında sade bir köy yaşamı sürmem suç. Dere olup akmak suç. Çoruh’ta zeytin olmak, Dicle’de kavak olmak, Göksu’da nar olmak… Hepsi suç. Doğayı sevmek! Bu zaten büyük suç. Arkamı dönüp de Çoruh’a baktığımda dağlan yerle bir eden dinamit seslerini duyuyorum. Kepçelerin vadileri nasıl kemirdiklerini görüyorum. Sular altında kalan zeytinlere, incirlere, mandalin ağaçlama ve Artvin’in hayalet köylerine şahit oluyorum. Bu acımasızlık karşısında sessiz kalabilen binlerce insanı hayret ve dehşet içinde izliyorum. Bana sorarsan, bu oyunu kuranlann suçu seninkinden kat kat büyük. Çünkü onlar her saniye içimizdeki insanlığı öldürüyor.

Güven Eken – Radikal

Sen çok değiştin – Ersin Karabulut

Selam. normalde böyle şeyler yazıp çizmeye de utanırım ama bu hafta içimden seninle konuşmak geldi. bi ihtimal kulağına gelirse diye. “bu ne lan duyarlı mısın nesin” diye dalga geçenler olucaktır, ama naapalım, bu hafta böyle.

geçen gün gidip can yücel’in mezarını kırıp yıkmışsın. kendisinin toplasan iki üç şiirini yarım yamalak biliyorum, öyle manyak bir okuru olmadım hiç yani. ölüm yıldönümünde mezarına şarap döktüklerini duyunca aklıma sen geldin. ulan dedim bizimki uyuz olacak bu olaya. ama gidip mezarı kıracağını da düşünmemiştim. gerçek bi ayıya dönüşmüşsün, ne diyim.

peki acaba dönüşmedin de eskiden de böyle miydin?

bak ben mesela eskiden izlediğimiz filmlerin daha güzel, eskiden içtiğimiz suyun daha lezzetli, bakkal amcanın daha iyi kalpli olduğuna inanmamı, o yıllarda çocuk oluşuma bağlıyorum. yaşamın aslında kötüleşmediğini, aynı kaldığını, sadece büyüdükçe benim için zorlaştığını düşünmek istiyorum. bi yandan mantıklı olan da bu zaten. ama böyle düşünmeme rağmen, bazen yine de emin olamıyorum. sanki bakkal amca hakkaten de ben küçükken daha “iyiydi”. otobüsteki amcalar teyzeler daha yumuşaktı böyle. sen de daha sakindin. belki çok saçmadır ama elimde değil, öyle gibi geliyo.

geçenlerde voleybolcu bir kıza otobüse şortla bindiği için önce bağırıp sonra da yumruk atmışsın. gerçekten bak, sen eskiden böyle bu kadar sinirli değildin. iyi hatırlıyorum. yumruk attığında sesini çıkartmayan amcalar teyzeler de böyle değildi. sana bi şey oldu. mezar yıkıyosun lan, bi düşüm bak, çok acayip bi şey bu. adamlar dev gibi insanlık anıtına ucube deyip sonra da kafasını kestirdiler. koca heykeli yıktırttılar. onlardan mı cesaret alıyosun, olay bu mu yani?

o heykeli yapan da aha senin kırdığın mezarı yapan kişiymiş zaten. yoksa sen de heykeli yıktıranla aynı kişi olmayasın?

zaten her işi yapıyosun, her an her yerdesin. bi kaç sene önce karaköy iskelesinde kız arkadaşımı uğurlarken de ordaydın. vedalaşıyoduk, sarılmıştık böyle, vapurun iskeleye yanaşmasını bekliyoduk. “dışarı çıkın nerde ne yapıyosanız yapın” diye bi ses duyduk, bi baktık o jeton kabinleri var ya ordan bize bakıyosun. önce bize seslendiğini anlamadık. şimdi tam hatırlamıyorum ama “lan yürüyün burda o işler yapılmaz! yürü!” gibi bi cümle daha kurdun. ben o zamanlar henüz senden bu kadar korkmadığım için “ne diyo lan bu lavuk” diye bi kabarıcak gibi oldum da hadi neyse diye indik iskeleden.

geçenlerde de duydum ki otobüs şöförü olmuşsun, sürdüğün otobüste bir çift öpüştü diye benzer şeyler söyleyip aşağı indirmişsin çocukları. lan oğlum bi şey sorucam, sen insanların birbirine sarılmasına öpmesine neden bu kadar kızıyosun? açık konuş, o sırada arzuluyo musun yoksa o kızları? günahını almıyım ama kıskançsın sanırım hafiften. tamam bak mesela bi yerde sap sap otururken yanımda bi çift öpüşünce ben de bi kıskanıyorum, bi yutkunuyorum böyle gulp diye. ama çok bakmıyorum, öpsün yani çocuk kızı ne güzel işte. benim rahatsız olmam o anki saplığımla ilgili çünkü. seninki de bana öyle gibi geldi. o kızı o çocuğa yedirmek istemiyosun. o ahlaksız diye bağırdığın kız sana gelse, azcık gülümsese, iki tatlı söz söylese heyecanlanıp boncuk boncuk terler, bayan mayan eheh meheh diyerek tavlamaya çalışırsın gibime geliyo. neyse dediğim gibi günahını almıyım, öyle olur gibi geldi bi an.

geçenlerde kızarkadaşımla vapura bindiğimizde de arkamızda oturuyodun. kolumu kızın omzuna attım, gülüşüyoruz ediyoruz, ama sessiz sakiniz, rahatsız etmiyoruz kimseyi. çıt çıkartmıyoruz, öpüşme filan da yok zaten. bi baktım arkadan bizi kesiyosun. hemen anladım, kolumun yerini beğenmedin. kızla fazla samimi buldun beni. korktum lan bakışlarından. çünkü biliyorum, gelip bi şey söylesen, ne biliyim “ramazanda utanmıyo musunuz sarmaş dolaş oturmaya?” desen, etrafımızdaki insanlar da artık çok sesini çıkartmıycak. bi çoğu da seni haklı bulucak. cevap versem “uzatma” diycekler. kavga çıksa, ağzını burnunu bi güzel kırsam ben suçlu olucam. karakolluk olsak zaten bitmişim. her şekilde haklısın yani.

yanlış anlama, sadece ramazanla öpüşmeyle bilmemneyle ilgili şeyler söylemiyorum. ben genel olarak senin tavırlarının değişmesine üzülüyorum. sevgisiz bi insana dönüştün sen. herhangi bir şeyi sevmeyi zayıflık gibi görür oldun sanırım. sürekli laf söylüyosun her şeye. senin için her şey bok gibi. bazen internet gazetelerinde haber altındaki yorumlarını okuyorum. adam bi şeyden övgüyle bahsetmişse anında “popülist ibne, ayak yapıyo” diyosun. biri bi film mi çekmiş, “olmamış” deyiveriyosun. sana yaranmak mümkün değil. hiç bi şeyi sevmiyosun. başka insanları hiç sevmiyosun. sokakta karşıma çıktığında kötü kötü bakıyosun. sana selam vermeye korkuyorum. karşılaştığımızda günaydın derim ben sana normalde. ama yüzüne baktığımda her an “ne bakıyosun lan” diycek gibi davranıyosun. çekiniyorum, kaçırıyorum gözlerimi. beni yendiğimi hissettiğin için sen bundan da hoşnut oluyosun.

geçenlerde yuutub’da eski siyasilerin bi tartışmasını izledim. demireli, mesut yılmaz, ecevit, inönü, erbakan filan hepsi bir masada oturuyolar ve biri konuşurken diğerinin çıtı çıkmıyo. bu adamların ülkeyi yönettiği yılları övücek değilim şimdi tabii. ama ne biçim saygılılarmış lan. hiç bağırıp çağırmıyolar. en fazla iğneleyici konuşuyolar. şimdiki adamları aynı masaya oturtmayı başarsalar da biri silahını çekicek gibi bakar, biri kollarını sıvayıp dövücekmiş gibi yapar, hatta “yok öyle lagaluga”, “lölö yapma” filan derler. acaba sen de bu adamları göre göre mi böyle oldun? bu devirde öyle olmak daha mı doğru, daha mı geçerli geliyo? “artık böyle… yerse” filan mı diyosun? daha mı iyi hissediyosun?

yıllar evvel mısır’a gitmiş bir tanıdığımız “mısır’da yalan söylemek normal bi şey. kimse utanmıyo yalancı durumuna düşmekten” demişti de aklım çıkmıştı, inanamamıştım. hani iki gün avrupa gezmiş insanlar hemen başlarlar ya “abi almanya’da insanlar çok nazik, gülümseyerek selam veriyolar, burda herkes ayı gibi” diye memleketi kötülemeye. ben yakına kadar “yav olur mu öyle şey, kötü bir millet olur mu? biri ne kadar kötüyse diğerleri de o kadar kötüdür ya da iyidir” diye düşünürdüm.

şimdiyse kusuruma bakma ama, senin ciddi ciddi kötüleştiğine inanmaya başladım. hani bu topraklarda yetişenler bambaşka hoşgörülü oluyodu lan, yıllarca öyle bilmedik mi? nooldu da bu kadar sinirli bi insana dönüştün peki? sana uygun gelmeyen hiç bi şeye tahammül etmek istemiyosun. isterse ülke ekonomisi süper olsun, dev alışveriş merkezleri açılsın, duble yollarda istediğin kadar bas git arabanla, sen böyle olduktan sonra neye yatıycak? cebinde parası olan sinirli insanlar mı olalım hep birlikte yani? koca heykel niye yıkıldı lan? kusura bakma aklım hep ona gidiyo. nasıl bi mantıkla gaza gelindi de yıkıldı?

bak o olayın olduğu günlerde bi taksiciyle muhabbet ediyoruz, “yıkılsın kardeşim!” dedi. böyle bi cevap karşısında aslında susmak lazım ama ağzımı tutamadım,”ya niye yıkılsın abi? heykelin kendisi güzel de olmayabilir, ama ifade ettiği bişey var, bi de dikilmiş işte oraya. neden şimdi ucube diyip yıkıyolar? normal mi bu sence?” dedim. mantıklı bi cevap bekledim, hani “şu yüzden yıkılsın” desin ki diyalog ilerlesin diye. adam sadece “yıkılsın yaa boşver yıkılsın!” dedi zevk alır gibi. sanki heykeller toplaşıp küçükken bununla dalga geçmiş de şimdi intikan alıyo gibi. bu tavır sana da garip gelmiyo mu? o taksici de sen miydin lan yoksa? sen de her işi yapmışsın mna koyiyim, otobüs şöförü müsün taksi şöförü müsün belli değil. arada vapura da biniyosun filan, ilginç adamsın. (kötü espri gücümle seni pis döverim)

yakına kadar “bu sadece bi dönem. bu adam da değişicek. sadece kötü günler geçiriyo, ondan sevmiyo beni” diyodum ama sen galiba artık eskiye dönmiyceksin. hayatında yurtdışında yaşamaya özenmemiş olan bana bile “eyvah ya, bizim dergilere de bi şeyler olucak, bu işi yaptırmıycaklar bana. kız arkadaşımın omzuna da kolumu atamıycak mıyım artık? başka ülkeye mi gitmek lazım? gitsek naapıcaz, ne bok yiycez” dedirttin.

çünkü sen ilerde etek giydiği için otobüste kızıma yumruk atıcaksın gibi geliyo bana. oysa kızımla ben, senin kızına hayatta karışmazdık. yemin ediyorum karışmazdık. herkesin istediği gibi giyindiği, istediği gibi yaşayabileceği bir memlekette yaşamaya hazır ve istekli olurduk. işin kötüsü, sen bunları okuduğunda azıcık düşünmek yerine “beğenmeyen defolsun gitsin lan!” diyosun, biliyorum ben seni. zaten burda yaşamamı istemiyo gibisin. vapurdan dışardaki süper boğaz manzarasını izlemek yerine beni ve kızarkadaşımı kontrol ediyosun, ordan belli. aynı şekilde bunları yazdığım için neler hissettiğimi, beni ciddi ciddi endişelendirdiğini anlamak yerine “tribünlere oynuyosun” diyceksin.

bütün bunlara rağmen, çok umutlu olmasam da, belki, bi ihtimal, bu günler de geçer. çünkü birbirimizi anlamıyo olabiliriz cidden. ama tek ricam, sinirli olma. ne biliyim mezar kırma, heykel kırma, yumruk atma diyorum, çok bi şey de değil yani. kurban olıyım “burdan gitmek lazım” geyiği yapanlarla dalga geçen beni bile bu otobüslerden bu vapurlardan bu sokaklardan soğutma işte. elin fransızına bonjur diyemem ben, sana selamünaleyküm derim, bin kat da tercih ederim. hem ben bişeyci ya da başka bişeyci de değilim. çocukken aynı mahallelerde oynardık, yabancı değilim tanıyosun beni. bakarsın bi gün karşılıklı otururuz, iki çay söyleriz, anlatırsın derdini. yemin ederim ne dersen dinlerim. dersin ki “bak kardeşim ben sana dargınım çünkü şöyle şöyle yapmıştın”. ben de sana derdimi anlatırım, gülüşürüz ederiz. işte o günün gelebileceğini umarak, sana mezarını kırıp yıktığın can yücel’in meşhur bi şiirini hediye ediyim hadi. tamamını da bilmiyodum internetten baktım idare et.

en uzak mesafe ne afrika’dır,

ne çin,

ne hindistan,

ne seyyareler,

ne de yıldızlar geceleri ışıldayan.

en uzak mesafe iki kafa arasındaki mesafedir,

birbirini anlamayan.

Ersin Karabulut/Sandık.İçi- Uykusuz dergi

Gerze olaylarında bir protestocu tutuklu

Pazartesi günü Sinop’un Gerze ilçesine bağlı Yaykıl köyü’ne Anadolu Gurubu tarafından  kurulması planlanan kömürlü dev termik santrale karşı çıkan köylülerin ve diğer Gerzeliler’in protestolarında yaşanan olayların ardından gözaltılar olduğu haberleri geliyor. Öte yandan, bölgeden gelmeye devam eden görüntülerden olayların Jandarma ve de jandarma bölgesinde panzerleriyle bulunan polisten müteşekkil güvenlik güçlerinin şirketin sondaj çalışmalarını gerçekleştirmesini temin amacıyla, yolu kapatan protestoyu dağıtmak için şiddete başvurması üzerine geliştiği gözlemleniyor.

Soruşturma kapsamında gözaltına alınan ve İlçe Emniyet Müdürlüğü’ndeki sorgulamaları tamamlanan 6 kişiden 5’i ifadelerinin ardından serbest bırakılırken, ”görevli polis memurunun görevini yaptırmamak için direnmek” iddiasıyla adliyeye sevk edilen Volkan Ö. (21), çıkarıldığı mahkemece tutuklandı.

Köylülerin avukatı Cömert Uygar Erdem ve Yeşil Gerze Platformu sözcüsü Şengül Şahin ise bugün, Çarşamba, sabah 10:30’da Açık Radyo’da (FM 94.9) Ümit Şahin ve Ömer Madra’nın sunduğu Açık Yeşil programına konuk olacaklar.

(ekolojistler.org, Yeşil Gazete)

Habervaktim.com: Haber süsü verilmiş nefret propagandası

“Habervaktim” isimli internet sitesi, şair Küçük İskender’i konu alan haberinde, şairi ve 8 Eylül günü İstanbul Modern’de katılacağı Sözünü Sakınmadan isimli etkinliği hedef gösterdi.

Habervaktim’de konu ile ilgili çıkan haber, bir medya metninden çok ancak kuru slogan düzeyinde ajitatif bir hedef gösterme aracı olarak görülebilir.

Şairi, “eşcinsel” ve “Kemalist” olarak damgalayan haber, Küçük İskender’in edebiyat çevrelerince “başarısızlıkla sonuçlanan intiharların efendisi” olarak tanındığını iddia etti. Site, sanki tüm edebiyat dünyasıymış gibi sunduğu bu çevrelerin kimlerden oluştuğunu ise açıklamayarak “haberini” eksik bırakmış oldu. Ayrıca henüz gerçekleşmemiş etkinliğe ne nedenle “skandal” dendiği anlaşılamadı.

Bozuk bir Türkçe ile “Küçük İ.”nin edebi bir söyleşiden öte, cinsel maceralarını anlatmasını bekleniyor” diyen site, edebiyatın büyük bir kısmının cinsellikten beslenip, cinsellik anlattığının da farkında değil gibi.

Bu haberde site, medya kapasitesini haber vermekten öte, kendi hoşuna gitmeyen kişi ve kimliklere saldırmak için kullanmış. Sözkonusu yazıda da yorum, haberin oldukça önüne geçmiş durumda. Buradaki yorum da, gücünü aşağılamak, hakaret etmek, iftira atmak ve bilgileri çarpıtmaktan alıyor.

Küçük İskender

Sitede, “eşcinsel” ve “Kemalist” sözcükleri tipik nefret söylemi örnekleri olarak yazıya yerleştirmiş. Hatta bu iki kimliğin birbirini kesmesi durumu, iyice kızılacak, aşağılanacak bir şeymiş gibi “Hem eşcinsel, hem de Kemalist” sözleriyle ifade edilmiş.

Küçük İskender ismini özellikle “Küçük İ.” diye yazan Habervaktim.com, basın kalitesinin düşebileceği trajikomik diplerden başarılı bir örnek sergiliyor. Yorum yazısı değil de, sanki habermiş gibi sunulan metinde “zırıl zırıl ağladı” ve “geveledi” gibi ifadeler yer alıyor.

Sözünü Sakınmadan adlı söyleşileri düzenleyen Sabit Fikir ile İstanbul Modern de bir açıklama yaparak provokatif siteyi kınadı.

Türkiye’de “genel ahlak, Türk aile yapısı, bayrağa, Mustafa Kemal’e hakaret” gibi konular dışında basını denetleyen kuruluşların ve yasaların eksikliği gözleniyor. Ülkede, Habervaktim.com sitesi gibi basın ahlakı dışında yayın yapan saldırgan kuruluşlar nedeniyle pek çok nefret suçu işlendi, işlenmeye davam ediyor.

http://www.habervaktim.com/haber/200026/istanbul_modernde_kucuk_i_skandali.html

Murat Köylü

 

 

Öldürün o köylüleri!!

Evet! Öldürün o köylüleri! Şimdi yaptığınız gibi yavaş yavaş değil ama! Gerze’de, yaşadıkları ormanlara yapılacak termik santrali istemeyen, istememekle kalmayıp, yaptırmayan kölüleri öldürün! Onlara destek vermeye çalışan çevrecileri, ekolojistleri, yeşilleri de öldürün! Ra-hat-la-yın!! Çünkü bu sefer de olmadı! Bu sefer de olmadıysa, ancak öldürerek olur! Hayattan geri adım atacak değiller ya!

Madem doğayı öldürmek için yola çıktınız, maden bunu yapmak için kararlısınız, madem bir sondaj makinasını ormana sokmak için orman yakacak kadar gözünüz karardı, bunu da yaparsınız! Hem o zaman ne karşı çıkan kalır, ne tekerinize çomak sokan! İstediğiniz ağacı keser, istediğiniz dereyi kurutur, istediğiniz maden için doğayı zehirleyebilirsiniz! Hiçbir engelle karşılaşmadan, karınıza kar katarsınız! Kar! En kutsal amacınız!!

Şaka yapmıyorum! Gerçekten yapabilirsiniz bunu! Gerze’de köylülere karşı yapılanlar, Büyük Anadolu Yürüyüşü sırasında Gölbaşı’nda yapılanlar, bunu yapabileceğinizi gösteriyor. Görüntüler çok açık. Gözünüz kararmış durumda.

Ormana giden bir yol. Yolun üzerinde Yaykıl’da yaşayan köylüler oturuyor. Ormanlarını, doğalarını savunuyor köylüler. Artık herkes biliyor çünkü, maden giren yere, santral giren yere, HES giren yere “yaşam” girmiyor. Köylülerin karşılarında ise panzerler ve robokoplar. Panzerlerde tazyikli sular, robokoplarda kimyasal gazlar ve tabii ki cop var. Bir de en geride birileri var! Kim onlar? Bilmem ne holdingin, bilmem ne grubunun çalışanları. Oraya termik santral kurup, para kazanmak istiyorlar. Adları var tabii ki ama mühim mi? Orayı bunlar yok etmek istiyorlar, biraz ilerisini, Sinop’u, nükleer santralle başkaları! O başkaları da, polisin, jandarmanın, panzerin, kimyasal gazın ve copun arkasına saklanmıyor mu? Şirketler zehirleye zehirleye, yaralaya yaralaya kar etmek için uğraşıyor. Hem de takım elbiselerinin ütüleri bile bozulmadan! Karşılarında ise halk var, yaşayanlar var. Onlar ise direniyor, her türlü şiddete karşı! Ve birileri, birilerine köylüleri, çevrecileri, ekolojistleri, yeşilleri dövdürüyor! Halkı, adaleti olmasa da hukuku koruması gerekenler dövüyor!

Köylüler yoldan çekilmedikçe, atılıyor gazlar, sıkılıyor tazyikli sular. Ortalık toz duman, her yer su. Silah sesleri geliyor, ormanda yangın çıkıyor! Birileri kar etmeli diyor gaz, daha fazla para diyor tazyikli su.  Olmuyor ama işte. Köylüler direniyor, duyan ve duyarlı olan herkes geliyor ve direniyor! Yine giremiyor o sondaj makinası ormana. Dördü ağır, yirmi beş yaralıya rağmen giremiyor. Girerse, önce doğa, sonra da tüm yaşam ölecek çünkü! Köylüler sadece ormanları, sadece doğayı savunmıyor yani! Tortum’da ne diyor köylüler? “Canımızı alırsınız, suyumuzu asla, Bu yolda öleceğiz, ama suyumuzu vermeyeceğiz”. Yani şirketler de kolluk kuvvetleriyle sadece doğaya saldırmıyor. Aynı zamanda doğrudan, insanların hayatlarına da saldırıyorlar. Yaralılar, ağır yaralılar bunun göstergesi! Günün birinde kar etmek için doğrudan insan öldürmeleri gerekirse, yapacaklarının göstergesi!

Sonuç olarak tavsiyeme döneyim: Öldürün o köylüleri! Doğalarını, hayatlarını vermeyenleri, hayatlarını ellerinden alacak hiçbir şeyi istemeyenleri, istememekle kalmayıp, yaptırmayan kölüleri öldürün! Onlara destek vermeye çalışan çevrecileri, ekolojistleri, yeşilleri de öldürün! Ra-hat-la-yın!! Eğer bugün yaptıklarınızı yapabiliyorsanız, şirketler için, kar için bunlar yapılabiliyorsa, bir adım daha atabilirsiniz! Havaya ateş edeceğinize üstlerine ateş edin! Açılsın yollar! Oluk oluk kar akar o zaman ceplerinize.

Yeşil Gazete yazıları ve diğer yazılar için: http://www.urbarli.net

Galatasaray’dan Ahmet Çakar’a 1 milyon TL’lik tazminat davası

0

Eski futbol hakemi yeni futbol yorumcusu Ahmet Çakar geçtiğimiz günlerde Galatasaray‘ın 1993 yılında Şampiyonlar Ligi ön eleme turunda karşılaştığı rakibi Manchester United ile oynadığı rövanç maçında şike yapıldığına dair iddialar ortaya atmıştı.

Konu hakkında Galatasaray Spor Kulübünden bir açıklama yapıldı.

Açıklama metni şöyle

Galatasaray Spor Kulübünden Duyuru

Son günlerde Ahmet Çakar isimli gazeteci tarafından, kulübümüzün 1993 yılında İstanbul’da Manchester United futbol takımı ile yapmış olduğu Şampiyonlar Ligi ön eleme maçının sonucuna spor ahlakına uymayan bir şekilde etki etmeye çalıştığı iddiası gündeme getirilmek istenmektedir.

Kulübümüzü karalama kampanyasının bir parçası olan bu iddianın sahibine karşı İstanbul 15. Asliye Hukuk Mahkemesi’nin 2011-533 sayılı dosyası üzerinden 1.000.000 TL (bir milyon TL) tutarında manevi tazminat davası açılmıştır.

Kamoyuna duyurulur.

Galatasaray Spor Kulübü

Öte yandan sosyal medyada bu davayı değerlendiren Ahmet Çakar, “tamam benim de istediğim oldu yani mahkeme herkesi salona beklerim” şeklinde görüşlerini dile getirdi.

1993 yılındaki Galatasaray – Manchester United maçlarının ilki Manchester United’in Old Trafford stadında oynanmış ve 3-3 berabere sonuçlanmıştı. Ali Sami Yen stadında oynanan rövanş maçı golsüz bereabere sonuçlanınca Galatasaray deplasmanda gol atmış olmasının avantajı ile Türkiye’yi ilk kez Şampiyonlar Liginde temsil etme hakkı kazanan kulüp olma onuruna erişmişti.

Şike yapıldığı ithamlarına mazhar kalan ilgili maçın özetini burdan izlemek mümkün.

(Yeşil Gazete)

 

Cankurtaran’da tren kazası: 5 yaralı

Zeytinburnu Cankurtaran İstasyonu‘nda bir lokomotif ile banliyö treni çarpıştı. İlk belirlemelere göre 5 kişi yaralandı.

Halkalı-Sirkeci seferini yapan banliyö treni aynı hat üzerinde ters yönden gelen bir lokomotif ile çarpıştı. Yolcularını indirdikten sonra hareket etmek için geçiş ışığını bekleyen banliyö treni yanlış raya giren lokomotif ile karşı karşıya geldi.

İstasyon bölgesinde olduğu için düşük hızla hareket eden lokomotifin trene çarpması sonucu trende bulunan yolculardan 5’i yaralandı. Yaralıların bazılarına ilk müdahale olay yerinde yapıldı. 2 yaralı da çevre hastanelere kaldırıldı.

Olay yerine itfaiye ve ambulanslar sevk edildi. Kaza nedeniyle Halkalı-Sirkeci istikametindeki tren seferlerine ara verildi.

(Ajanslar)

Futbol aslında sadece futboldur

Cuma günü 2011 – 2012 futbol sezonu başlayacak. Şimdiye kadarki en zorlu lig maratonuna  start verilmesine şunun surasında 3 gün kaldı. Futbol izlerken sadece o anı, heyecanı mı yaşayacağız yoksa aklımızdaki 40 tilki ile birlikte mi izleyeceğiz kısmı ise hala muallak.

Futbolu, asıl futbolu, futbolun hepimizi sarmalayan güzelliğini hatırlamaya çalışalım iyisi mi. Bunu sağlama almak için hem elimde çok güzel futbol kitapları var hem de kendi futbol maçı hatıralarım var.

Önce kitaplardan başlayalım. Döne dolaşa okunası, futbol keyfini iliklere kadar hissettiresi 3 kitap

Futbol Asla Sadece Futbol Değildir (Futbol Against the Enemy) – Simon Kuper

Futbol Ateşi (Fever Pitch) – Nick Hornby

Gölgede ve Güneşte Futbol (El Futbol a Sol y Sombra) – Eduardo Galeano

 

 

20 yaşında bir futbol aşığının, spor muhabirliğinin daha ilk günlerinde dünyadaki futbolu merak edip araştırmasının kitabıdır Futbol Asla Sadece Futbol Değildir. Simon Kuper, elinde avucunda para dahi olmadan futbolun kıyıda kalmış köşelerine gider. Afrika’yı dolaşır, rotasını Sovyetler’e çevirir ardından, derken Baltık memleketleri ne güne duruyor der ve bize, ufku 3 büyükler ve avrupalı egemenler ile çevrili “sözde” futbolsevere asıl futbolu ve oyunun gizil güzelliğini anlatır.

 

 

 

Bir Arsenal taraftarının, Nick Hornby’nin futbolu keşfettiği 10’lu yaşlarının başından 30’larının ortasına kadar gittiği maçlarla koşut kendi hayatının romanıdır Futbol Ateşi. Hayatını maçlara göre planlamaktadır Nick Hornby, sevgilisi ne düşündüğünü sorduğunda ona her zaman yalan söyler, aklında o an 20 sene önce atılan bir golün tüm detayı bulunmaktadır ve bunu söylediği zaman anında terkedileceğinin de farkındadır. Babası ile gittiği ilk maçlar, yaz kampına gönderildiğinde kamptan kaçıp radyo başında dinlediği Arsenal maçı ve Liverpool’u hem de Liverpool’un sahası Anfield Road’da 2 – 0 mağlup ederek kazandıkları efasanevi premier lig şampiyonluğu. Nick Hornby’yi okurken, onun kafasının içinden geçenleri kendi deneyimnleri ile kıyaslarken hangi futbolsever yüzündeki gülümsemeye engel olabilir ki.

Ve kitabın artık bir futbol sevdası mottosu olmuş o cumlesi, “I fell in love futbol as I was later to fall in love with women; suddenly, inexplicably, uncritically, giving no thought to the pain or disruption it would bring with it

Bağış Erten‘in çevirisi ile söylersek, “Sonraları kadınlara nasıl aşık olduysam, futbola da öyle aşık oldum: Ansızın, açıklanamaz bir şekilde, üzerine kafa yormadan, getireceği acı ve kafa karışıklığını bir nebze bile düşünmeden.

Anavarza‘nın çevirisi ile söylersek, “Futbola aşık oluvermiştim; birdenbire, beklenmedik bir biçimde, getiri götürüsü nedir  düşünmeden, bana ne yapar ne eder umursamadan; aynen çok sonraları kadınlara da oluverdiğim gibi.

 

Ve kendi tabiri ile “bir futbol dilencisi”nin, futbolun tarihini ve tarifini kalemi ile çizen Eduardo Galeano’nun kitabıdır Gölgede ve Güneşte Futbol. Tüm dünya kupaları, yıldızlar, unutulmaz goller, anekdotlar. Futbolumuzun şu Freddy Krueger günlerinde Polyanna masalı gibi geliyor aslında. Kitaptaki her hikaye paylaşılmaya değer elbette ama yüzlerimizde tebessüm yaratacak bir tanesi ile yetinelim şimdilik. “Forma Aşkı” öyküsünün içinden bir Boca Juniors taraftarının son isteği.

“Buenos Aires’de Boca Juniors taraftarlarından birinin ölüm döşeğinde son arzusunun ne olduğunu bana Osvaldo Soriano söylemişti. Hayatı boyunca daima River Plate aleyhinde tezahürat yapmış olan adam, bu rakip takımın bayrağına sarılı olarak gömülmek istiyordu ve son nefesini verirken ağzından çıkan tek söz şu oldu:

Hiç olmazsa, ötekilerden biri geberdi, diyecekler.”

Şimdi de kendi kıt futbol maceralarımdan birkaç tanesi. Okuduğunuzda siz de farkedeceksiniz ki futbol aslında sadece futboldur, görmesini bilene.

Hakan mı, Shorumnu mu?

Bir Beşiktaş – Galatasaray derbisi. Ali Sami Yen’deyiz. Bizim stadı bilenler bilir. Numaralı ile Eski Açık arasında acayip bir mühendislik harikası olarak kendi çapında federe minik bir tribün vardır. Orası bir dönem biz sakatlara tahsis edilmişti. Maçlara itfaiye/ambulans kapısından özürlü kimliğimizi göstermek sureti ile girdikten sonra o tribünde konuşlanırdık. Gel zaman git zaman o tribünün adı da bu vesile ile “sakatlar tribünü“ne çıktı.

İşte o tribündeyiz. Bu arada sakat taraftarlar arasında şu takım taraftarı buraya, diğer takım taraftarı da oraya gibi absürd uygulamalar yoktu. Maçları hep birlikte izleriz.

Adı geçen maçta da hemen dikkatimizi 10 yaşlarında bir çocukla maça gelen görme engelli bir taraftar çekiyor. O taraftarın adı Selim, çocuğun da adı Hakan olsun (aradan belki 15 sene geçti, isimleri anımsamıyorum). İşte bu Hakan, Selim abisine radyo spikeri gibi saniye saniye tüm detayları makineli tüfek gibi anlatıyor. Ama nasıl bir anlatma, yanında değme spor spikeri yaya kalır. Bizim tribünün yeri, tribünlerin hali, hakemin kıyafeti, futbolcuların formaları vsr her bir detayı Selim abisine harıl harıl anlatmakta Hakan.

Maçın 60. dakkası civarı Galatasaray bir penaltı kazandı. Penaltı atılacak kalede -şansımıza- bizim trübüne yakın. Hakan Şükür kullandı atışı ancak Beşiktaş kalecisi Shorumnu topu kornere çeldi. Biz ahlar vahlar çeker, beşiktaşlılar birbirini kutlarken Selim abisi, Hakan’a o can alıcı soruyu soruverdi

Allah için doğru söyle Hakan, Hakan Şükür mü kaçırdı Shorumnu mu kurtardı?”

Bulut Buraya

Fenerbahçe’nin stadı Şükrü Saraçoğlundayız. Maçın başlamasına daha saatler var ve hava da cayır sıcak. Derken gökyüzünde devasa bir bulut peydah oluyor. Stadın üzerine bi gelse nerden baksak yarım saat gölgedeyiz demek. İlk kim başlatıyor bilinmez ama 2 dk sonra tüm stad hep bir ağızdan tezahürata başlıyoruz.

“Bulut buraya. Bulut buraya. Bulut buraya. Bulut buraya.”

Yeni Transfer

Mehmet Cansun‘un Galatasaray başkanı olduğu sıralar. Lig yeni başlamış ben de her nasılsa kapalı tribün kombine bileti edinmişim. Sakatlar Tribününde maç izlemek bedava ama maça girmek kapıdaki görevlinin o anki halet-i ruhiyesine bağlı sürekli. Her zamanki, “bedavacılar gene geldi” zihniyetinden illallah deyip kapalıya atmışım o sene kapağı.

Mehmet Cansun da transferi doymazı bir başkan. Har hafta 5 kişi alıyor 3 kişi gönderiyor 2 kişi kiralıyor filan derken kantarın topuzu iyice kaçmış. Maçların ilk 20 dakikasını yeni transferlerim kim olduğunu tahmin etmekle geçiriyoruz.

“Bu Mpeza galiba lan!”, “Yok oğlum onu geçen hafta gönderdik ya kardeşim” tarzı muhabbetler kapalının ilk 20 dakika sohbetlerinin vazgeçilmezi durumunda. Derken bir maçta yeni bir futblcu dikkatimizi çekiyor. Kimse bu yeni futbolcunun kim olduğunu çıkaramıyor. Maçı bırakmış tüm tribün “bu adam da kim lan?!” telaşına düşmüş.

En nihayet biri çıkıp, “Lan oğlum bu Suat değil mi lan?” dediğinde herkes daha bir dikkatli inceliyor. Hakkatten de yeni transfer sandığımız futbolcu hafta içi saç ektirdiği için bir türlü kendisi çıkartamadığımız emektar futbolcumuz Suat Kaya‘dan başkası değil

Doğumgünümde Chelsea Maçı

Doğumgünümden ya bir gün evvel ya bir gün sonra Chelsea ile karşılaşıyoruz Şampiyonlar Liginde. Doğum günüm şerefine gidiyorum ben de maça. Ama o maçı Galatasaray hem de Ali Sami Yen’de 5 – 0 kaybediyor. Tore Andre Flo ve Gianfranco Zola’nın gollerine mani olamıyoruz.

Asıl doğumgünü hediyemi o maça değilde sezon sonuna saklamış halbuki Galatasarayım.

Chelsea’ya 5 – 0 mağlup olduğumuz o 4. grup maçının ardından almanya’da Hertha Berlin‘i 4 – 1, ali sami yen’de de Milan‘ı 3 – 2 yenip grubu 3. sırada bitirip UEFA kupasından devam etme hakkı kazanıyoruz. UEFA kupasında ise sırası ile italyan Bologna, alman Borussia Dortmund, ispanyol Mallorca ve 2 ingiliz Leeds United ve Arsenal‘i hem de hiçbirisine mağlup bile olmadan eleme başarısını göstererek UEFA şampiyonu oluyoruz. Lig, Federasyon, TSYD kupalarını dahi alıyoruz. Yetinmiyor Fatih Terim’in ardından takımın başına gelen Lucescu yönetiminde Real Madrid‘i mağlup edip Süper Kupanın da sahibi oluyoruz. Ben  doğumgünümde daha başka ne isterim ki?

anavarza

‘Çetin Doğan’ köprüsünün ismi değiştirildi

Hakkari İl Genel Meclisi canlı kalkan eyleminde askerlerin açtığı ateş sonucu yaşamını yitiren İl Genel Meclis üyesi Yıldırım Ayhan‘ın ismini, Narlı Köyü’nde “Çetin Doğan” adlı köprüye verdi.

Ergenekon soruşturması kapsamında tutuklanan emekli 1. Ordu Komutanı Orgeneral Çetin Doğan’ın isminin Çukurca’ya İlçesine bağlı Bıyadır (Narlı) köyündeki bir köprüye verilmesi üzerine Hakkari İl Genel Meclis’i harekete geçti.

İl Genel Meclisi’nin yapılan toplantısında BDP’li İl Genel Meclisi üyeleri adına Ferheng Yazgan önerge vererek, Çukurca’daki Çetin Doğan Köprüsü’nün adının geçen hafta aynı köprü altında öldürülen Yıldırım Ayhan Köprüsü olarak değiştirilmesini istedi. İl Genel Meclisi Başkanı Ferzende Yılmaz da önergeyi okuyup oya sundu. 14’ü BDP’li, 1’i de AKP’li 15 üyenin oybirliği ile önerge kabul edildi.

İl Genel Meclisi Başkanı Ferzende Yılmaz, sözkonusu köprünün 2000 yılında İl Özel İdaresi tarafından yaptırıldığını belirterek, “O zaman köprüye dönemin Van Jandarma Asayiş Kolordu Komutanı Korgeneral Çetin Doğan’ın ismi verildi” dedi.

Köprünün daha sonra yakıldığı için 2006 yılında yine il Özel İdaresi tarafından o dönemin parasıyla 1 trilyon 900 milyara tekrar yapılarak aynı tabelanın asıldığını belirten Yılmaz, sözlerini şöyle sürdürdü:

“Bilindiği gibi sözü geçen emekli Orgeneral Çetin Doğan’ın Balyoz darbe planının altında imzası bulunan ve şu anda tutuklu olarak Balyoz davasının bir numaralı sanığı sıfatıyla yargılanmaktadır. Bizler böyle bir şahsın isminin sınırlarımız içinde bulunan bir köprüde görülmesi halkımızın tepkisiyle karşılaşacağı ve benimsemeyeceğini, asla kabul görmeyecek bir karar olduğunu görüyoruz. Kaldı ki bu kararın kimin tarafından alındığı bilinmemektedir. İkinci gerekçemiz olarak emsal teşkil eden Van ili Özalp İlçesi Sınır Jandarma Taburu’na verilen Mustafa Muğlalı’nın adının 33 köylünün kurşuna dizilmesi olayında yargılanan hüküm giyen bu şahsın isminin halk tarafından tepkiyle karşılaşması nedeniyle 2011 yılı Mart ayında Başbakan Recep Tayyip Erdoğan tarafından dönemin Genelkurmay Başkanı Orgeneral Işık Koşaner’e bu tabelanın kışladan indirilmesi talimatı verilmiştir. Bu nedenle bizler Çetin Doğan isminin Hakkari’de köprüye verilmesini Hakkari halkına hakaret taşıdığı kanaatini taşıyor, bu köprünün isminin İl Genel Meclis üyesi Yıldırım Ayhan olarak değiştirilmesini uygun buluyoruz.”

(Anf)

Dün Gerze, bugün Tortum: 4 Yaralı

Erzurum‘da köylüler Hidroelektrik Santrali’nin (HES) yapılması için başlatılan çalışmaları engelledi.

Erzurum’un Tortum İlçesi‘ne bağlı Bağbaşı Beldesi’nde köylüler Hidroelektrik Santrali’nin (HES) yapılması için başlatılan çalışmaları engelledi. Sabah erken saatlerde beldedeki birinci köprü üzerinde toplanan yaklaşık 1500 kişi, iş makinelerinin yolunu keserek doğalarını savundu. Çevik Kuvvet, eylemcilere kimyasal gaz ile müdahale etti. Çıkan olaylarda bir polis, bir özel güvenlik görevlisi ve iki köylü yaralandı.

Bağbaşı Beldesi’nde bugün sabah saatlerinde toplanan köylüler, bayraklarla HES’in yapımındaki iş makinelerinin yolunu kapattı. HES protestosu yapan gruba tekerlekli sandalyeleriyle gelen bir grup engelli de destek verdi. İş makinesinin gecişine izin vermeyen grup, ‘Canımızı alırsınız, suyumuzu asla‘, ‘Bu yolda öleceğiz, ama suyumuzu vermeyeceğiz‘ sloganları attı. Köylülerden 30 yaşındaki Gülay Yıldız, “Bağbaşı’nı Somali’ye çevirmelerine izin vermeyeceğiz” derken çocuklarını meyve bahçesinde yetiştirdiği ürünle satarak okuttuğunu belirten Şükriye Salma, HES’in yapımına izin vermeyeceklerini belirtti.

Çevik kuvvet, jandarma, özel güvenlik ve robocopların tedbir aldığı köprüde köylülerin direnişi sürerken 60 yaşındaki Ali Tutkun, çalışmaya başlayan iş makinesinin önüne oturdu. Çevik kuvvet ekibi Ali Tutkun’u kaldırmak için müdahalede bulundu. Kendini yere atarak direnen Ali Tutkun’a vatandaşlar köprü girişine oturarak destek verdi. Polisin Ali Tutkun’a müdahalesine vatandaşlar tepki gösterdi. Bunun üzerine polis, gruba kimyasal gaz ile müdahalede bulundu. Çıkan olaylarda bir polis, bir özel güvenlik görevlisi ve iki vatandaş yaralandı. Yaralılar, ambulanslarla Tortum Devlet Hastanesi’ne kaldırıldı.

Güvenlik görevlilerinin görüşmeleri sonucu vatandaşlar ikna olmayınca iş makinesinin çalışması durduruldu. Polis, jandarma ve özel güvenlik elemanları bölgeden ayrılınca vatandaşlar da evlerinin yolunu tuttu. Köylüler, Ödük Vadisi’ne HES yapılmasına izin vermeyeceklerini belirterek gerekirse gece nöbet tutacaklarını bildirdi.

(Ajanslar)