Ana Sayfa Blog Sayfa 5075

Velilere tesettür çağrısı

Şanlıurfa, Gaziantep, Adıyaman ve ilçelerinden Mustazaf-Der ile bazı sivil toplum örgütlerinin bir araya gelmesiyle kurulan ‘İnsani Hak ve Özgürlükler Platformu‘, tesettürün önündeki engellerin kaldırılması ve yasal güvence altına alınması için basın açıklaması yaptı.  Açıklamaya aralarında çarşaflı ve tesettürlü küçük kız çocukları ile kadınların da bulunduğu yaklaşık 100 kişi katıldı. Ellerinde başörtüsüne özgürlük istemini içeren dövizler taşıyan erkek ve kadınların ayrı yerlerde durduğu açıklamaya katılanlar sık sık tekbir getirip, ‘Başörtüsü hakkımız engellenemez’ ve ‘Allah’ın emri yasaklanamaz’ diye bağırdı.

Emniyet görevlilerinin hazır bulunduğu alanda, katılımcılar adına basın açıklamasını  Şanlıurfa Mustazaf-Der Başkanı Mehmet Kışlar yaptı. Geçen yıl Şanlıurfa’nın Hilvan İlçesi’nde tesettürlü olduğu için ilköğretim öğrencisi kız çocuklarının okula alınmayarak eğitim hakkından mahrum bırakıldığını öne süren Kışlar,  tesettürün İslami bir emir ve insani bir hak olduğunu söyleyerek, bu hakkın kişilerin elinden alınması veya engellenmesinin insan haklarına, hukuka ve inanç özgürlüğüne vurulmuş bir darbe olduğunu iddia  etti.  Yeni ders yılında çocukların okula tesettürlü gönderilmesi yönünde velilere çağrı yapan Kışlar, “Bu eğitim ve öğretim dönemi itibarı ile ilköğretim ve ortaöğretimdeki kız çocuklarımızı ebeveyn olarak tesettürlü bir şekilde okullara gönderelim. Bunun önünde yasal hiçbir engelin bulunmadığını bilelim, onlarla birlikte okula gidelim ve bu soruna sahip çıkalım” diye konuştu.

Çocuklara küçük yaşta tesettürün sevdirilmesi ve ‘tesettürün cennete girmenin anahtarı’ olduğunun anlatılmasını isteyen Kışlar, toplumun içine düştüğü ahlaki çöküntüden kurtulması için kadınlara yönelik 7 maddelik bir de liste sıraladı. Listede kadınların her koşulda tesettürlü giyimi tercih edip, makyaj yapmamaları gibi öneriler bulunuyor. Sık sık tekbir getiren grup, basın açıklaması ardından dağıldı.

(ensonhaber)

Ankara’da Gerze ile dayanışma

Dün Sinop‘un Gerze İlçesi’nde yaşanan olaylar bugün Ankara‘da protesto edildi. Otuza yakın Gerzelinin yaralandığı olaylar, bugün Ankara Yüksel Caddesi‘nde Derelerin Kardeşliği Platformu‘nun çağrısı ile protesto edildi.

Çeşitli parti, meslek örgütü ve sivil toplum örgütünün katılımı ile gerçekleşen protestoda Derelerin Kardeşliği Platformu’ndan Yaşar Aydın da bir açıklama yaptı.

Aydın açıklamasında, Gerze’de sekiz saat boyunca bir devlet terörünün gerçekleştiğini ve Anadolu Grubu’nun öncülüğünde, polis ve jandarma ekiplerinin sanki bir istilaya hazırlanan ordular gibi hareket ettiğini belirtti.

Gerze halkının termik santral istemediğinin belirtildiği açıklamada, Anadolu Grubu’nun bu sevdadan vazgeçmemesi halinde, her yatırımda, sportif ve kültürel etkinlikler dahil her yerde protesto edileceği de vurgulandı.

Yeşil Gazete

Yeşiller: “Gerze’deki polis baskısına son verin”

Yeşiller Partisi dün Sinop Gerze’de yaşanan olaylarla ilgili bir açıklama yaparak uygulanan polis şiddeti nedeniyle hükümeti kınadı ve şirketi Gerze’den ayrılmaya, hükümeti de termik santral lisansını iptal etmeye çağırdı.

Eş sözcüler Ümit Şahin ve Yüksel Selek imzasıyla yapılan açıklamada çok sayıda köylünün yaralanmasıyla sonuçlanan polis şiddetinin AKP hükümetinin demokrasi anlayışını gösterdiği vurgulandı. Açıklama şöyle:

“Anadolu Grubu adındaki şirket, Sinop’un Gerze ilçesine bağlı Yaykıl köyünde 1200 MW gücünde dev bir kömürlü termik santral kurmak istiyor. Gerze’de ve köyde yaşayan insanlar ise yaşadıkları yeri kirletecek, doğayı tahrip edecek ve iklim değişikliğini hızlandıracak böyle bir santral görmek istemiyorlar. Bu itiraz yeni de değil. Geçen yıl son zamanların en büyük çevre mitinglerinden birinin, 20 bin kişinin katılımıyla bu termik santrala karşı Gerze’de yapıldığını biliyoruz.

AKP hükümeti ise tarafını  seçmiş durumda. Halka arkasını dönmüş, polis gücünü şirketin emrine vermiş, köyünde termik santral istemeyen köylülerin üzerine su sıkıyor, gaz bombası atıyor; yaralanan köylüler hastaneye gidemiyorlar, avukatları yanlarına sokulmuyor. Hükümet termik santral uğruna bölge halkı üzerinde terör estiriyor.

AKP hükümetinin polisini şirketin emrine verip toprağına sahip çıkan köylünün üzerine sürmesini kabul etmiyoruz. Bu son olay Başbakan Erdoğan’ın demokrasi anlayışını açıkça gösteriyor. Kendi partilerine oy verdiğiniz, politikalarına onay verdiğiniz ve itaat ettiğiniz zaman iyisiniz; itiraz ederseniz şiddet yoluyla bastırılırsınız.

Türkiye’nin eksikli bir demokrasiden otoriter bir polis devleti olmaya doğru hızla sürüklenmesinin en önemli göstergesi, doğayı tahrip eden enerji, maden ve yol yatırımlarına karşı yerel halkın tepkisine gösterilen tahammülsüzlüktür. AKP, 2023 için koyduğu hızlı ekonomik büyüme hedefini sadece doğayı tahrip edip ekolojik krizi derinleştirerek değil, halkın üzerinde terör estirerek de uygulamaya kararlı görünüyor.

Hükümeti yanlış politikalarını şiddet uygulayarak kabul ettirme politikalarından dolayı kınıyoruz, bu yanlış yoldan daha geç olmadan dönmeye çağırıyoruz. Anadolu Grubu derhal Gerze’den ayrılmalı, hükümet güvenlik kuvvetlerini bölgeden çekmeli ve Gerze Termik Santralı için verilen lisans iptal edilmelidir.

Yeşiller olarak, yaşadığı yeri, geleceğini ve doğasını savunan halkların yanındayız. Gerze halkının yanındayız. Dünkü polis şiddetinde yaralanan köylülere geçmiş olsun diyor, dayanışma dileklerimizi iletiyoruz.

Ümit Şahin – Yüksel Selek
Yeşiller Partisi Eş sözcüleri”

(Yeşil Gazete)

Fransa’yla “siyasi pazarlık”: Ya Cem Uzan, ya nükleer!

Mersin Akkuyu’da yapılmak istenen nükleer santral projesini ihale ve şartname olmadan kapalı kapılar arkasında yapılan bir anlaşmayla Rusya’ya veren, Sinop nükleer santrali için de nükleer felaketle boğuşan Japonya’yı hala ikna etmeye çalışan AKP hükümeti, bir başka nükleer santral projesi için şimdi de Fransa’yla “siyasi pazarlığa” başladı.

Bugün Yeni Şafak gazetesinde yayınlanan habere göre Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Taner Yıldız, Uzanlar’a ait Libananco şirketinin, el konulan Çukurova Elektrik (ÇEAŞ) ve Kepez Elektrik hisselerinde zarara uğradığı gerekçesiyle Türkiye hakkında açtığı davanın Türkiye lehine sonuçlanması üzerine Uzanlara ait elektrik şirketlerinin enerji sektöründe yer alamayacaklarını açıkladı. Enerji Bakanı Yıldız aynı açıklamada Fransa nükleer santral inşaatında yer almak istiyorsa siyasi sığınma verdiği Cem Uzan’ı iade etmesi gerektiğini de söyledi.

Enerji Bakanı Taner Yıldız, Fransa’nın nükleer santral inşaatı konusunda istekli olduğunu, ama projelerin gerçekleşmesi için Fransa’nın Uzan konusunda tavrını gözden geçirmesi gerektiğini söyledi. Yıldız, “Bu projeler, bu tür ilişkilerden soyutlanamaz. Fransa bu konuda tavrını gözden geçirmeli” dedi.

Rusya’yla Akkuyu konusunda bütün uzmanlar tarafından Türkiye aleyhine olduğu değerlendirmesi yapılan bir uluslararası anlaşmayı nasıl imzaladığı hala anlaşılamayan hükümetin, halkın karşı çıkmasına rağmen yapmakta direttiği başka hangi nükleer santral ve diğer enerji yatırımlarını siyasi pazarlıklarla yürüttüğü merak konusu olmaya devam ediyor.

(Yeşil Gazete)

Küresel ısınma ile Akdeniz’e zehirli balık akını

Birkaç yıldır Bodrum‘da tek tük rastlanan balon balıkları, son bir haftada sadece Bodrum kıyılarında 50’ye yakın görüldü.

Son olarak fotoğraf sanatçısı Abdullah Ahçı’nın oltasına 6 balon balığı birden takıldı. Ahçı, “Levrek ve çipuraya olta attıkça balon balığı çıktı, üst üste balon balığı yakalayınca sürüler halinde dolaştığını anladım ve korktum. Çünkü bu balık Hint Okyanusu balığı ve zehirlidir” dedi.

Bodrum Deniz Ticaret Odası üyesi ve Bodrum Sualtı Cankurtarma Derneği Başkanı Arif Yılmaz uyardı:

“Küresel ısınmanın da etkisiyle Kızıldeniz’den Akdeniz’e göç eden 65 balık türü ve su canlısı var. Bu türlerin arasında 6 tür balon balığı yer alıyor. Balon balığı yaz aylarında üreme döneminde olduğu için yavrularını korumak üzere bir tür zehir salgılıyor. Bu nedenle yenildiğinde ölümlere ve felce neden olabiliyor. İsrail’de ölümler meydana geldiğini, Türkiye’de de bu balıktan yiyen kedilerde ölümler görüldüğünü biliyoruz.”

Dernek Başkanı Yılmaz, “Kılçığı az, eti lezzetli bu balığın üreme döneminin sona ermesinin ardından kış aylarında tüketilebileceği biliniyor, ancak balon balığıyla ilgili balıkçılarımız başta olmak üzere halkımızın da yeterli bilgiye sahip olmadığı bir gerçek. Yakalayanlar yemesin, ortada bırakmasın ve yetkililere bilgi versinler” diye konuştu. (Ajanslar)

Hiç Kürtlere benzemiyorsun – Mehmet Şarman

Batman milletvekili Bengi Yıldız’ın Bodrum’da “namahrem” bir kadınla yüzüp sahilde bira içtiği fotoğrafları medyaya “afişe” olduktan sonra birçok tartışma yaşandı. Haberin yapılma şekline, tartışmaların boyutuna ve bölgede Bengi Yıldız’ı destekleyen seçmenlerin söylemlerine kadar konu birçok minvalde tartışılabilir.

Kürt, Bodrum’a inerse
Cumhuriyet ideolojisinin binbir emekle kurgulayıp, kıstırıp önümüze koyduğu ideal Türk imgesi, birçoğumuzun malumu. Tüzükler, kanunlar, yasaklar, altı oklarla çerçevesi çizilen bu müstakbel Türk’ün belli vasıflara haiz olması kaçınılmaz. Vatandaşın sırtına bindirilen bu ithal medeniyet heybesinde bir insanın aynı anda taşımasıyla beli kırılacak raddede bir yük vardı: “Sağlam kafa sağlam vücutta bulunur”un ağırlığınca sağlıklı ve atletik, “Türk öğün çalış güven”in uzunluğunca mütemadiyen çalışkan, “Her Türk asker doğar” miladıyla asker, üstelik modern, dans bilen, klasik müzik icra eden, tüm bunları uzun bir nutuk hükmünde dağlara, taşlara yayan bir ahir zaman yalvacından müteşekkil bir Türk idealiyle mündemiç bir yük. Tabii bir de yıllardır bu ideal Türk tipinin yaratılması için ihtiyaç duyulan, tüm bu olumlu sıfatların tam karşısında duran bir kötülük imgesi olarak öteki, bunun da baş aktörü şeklinde lanse edilen kötülüğü kendinden menkul bir halk var: Kürtler.
Türk ne kadar beyazsa, Kürt o kadar esmer ve siyah. Türk ne kadar medeni, Kürt bir o kadar “hanzo”. Türk deniz ve yüzme, Kürt dağ ve kaval. Türk papyon ve kravat, Kürt puşi ve şalvar. Bu ikilikleri üzerinden milli tarih rolüne razı ettirildi iki halk. Bu süreç cumhuriyetle başlamasına rağmen hâlâ bu ülkenin medyasıyla, haber söylemiyle, Yeşilçam sinemasıyla, egzotik Güneydoğu konak dizileriyle sürdü, sürdürülüyor.
Bu durumun algıda yaratmış olduğu tahrip kendini en iyi “Sen hiç Kürtlere benzemiyorsun” söyleminde karşılık buldu. Neydi Kürt’e benzemeyen (benzememesi gereken) şey? Bu hakaretemiz cümlenin muhatabı incelendiğinde olması gereken ideal Türk imgesinin içini dolduran emarelerden biri ya da birkaçını taşıdığı gözlenecekti. Türk’e, Türk olmadan benzemenin bir kabahat olarak algılandığı bir denklem: Sen böyleysen Türk olmalısın, yok Türk değilsen niye böylesin türünden bir yargısız infaz hali. Bu denklemde ilginç olan Türk’ün, kendisinin de kurgulanan ve kurguda kendisine danışılmayan etkisiz eleman hükmünde olduğu bilgisine vakıf olmamasıydı.

Yıldız’ın açıklamaları
Bengi Yıldız’ın haberini ilk yapan gazetenin Yıldız’ın eylemlerdeki puşili fotoğraflarının yanı başına mayolu fotoğraflarını koymasıyla tam da özetlemeye çalıştığımız “Sen hiç Kürtlere benzemiyorsun” söyleminin resimlenmiş hali ortaya çıktı. Yapılan, Kürt siyasetinin bir aktörü olarak Bodrum’da biz müstakbel Türkler arasında ne işin var refleksinin kaba bir tezahürüydü. Çünkü, Kürt’e yakışan elinde taşıyla eylemlerde bulunmak ya da metropollerin kenar mahallerinde gasp yapmak, belki de iyi insan modunda hep hamal psikolojisiyle efendisi karşısında eli kolu bağlı bir pozisyon almaktı. Emin olun Yıldız kendi eşiyle de orada içki içmiş olsaydı, yine bir haber değeri taşıyacaktı sürekli nefret suçu işleyen bu medya için.
Yıldız, haberden sonra birtakım açıklamalar yaptı. Bölgede yaşayan biri olarak Yıldız’a bazen “Neden Ramazanda bunu yapar, Ramazanda içki içilir mi?”, bazen de “Bize yakışmaz bu tür şeyler, hepimizi utandırdı” minvalinde son derece muhafazakâr yorumlar yapıldığını biliyorum. Belki en trajik olanı Yıldız’ın kendisini savunurken içine düştüğü acizlik ve sarıldığı mağdur söyleminin hem bu eleştirileri yapanlarla hem de bu durumu haber yapanların zihniyet dünyasıyla yakın akrabalığıdır. Yıldız açıklamasında düğüne gittiği, bindiği teknenin tek kişilik değil 150 kişilik olduğunu, hatta makarna yediklerini söyleyerek, aslında kendisine tam da biçilen lüks yaşamın, eğlenmenin, tatil yapmanın yasak kılındığı bilindik kof eski solculuk refleksiyle milliyetçi faşizan dünyayı selamlıyordu. Bireyin neredeyse yok edildiği, Doğu kültürünün tüm kodlarını taşıyan açıklamaları, daha sonra da devam etti. Anlaşıldığı üzere Yıldız eleştirileri haklı ama yöntemi yanlış buluyordu. Bu çaresiz çırpınışlardan şu sonucu kolaylıkla çıkarabiliriz. Bugün “utanç verici bir durumda” yakalanan Yıldız’ın yerinde “Partimiz ihracı dahi konuşabilir, halkımız ve biz incinmişiz” diye hoşgörü bayrağını göndere çeken Hamit Geylani olsaydı, Yıldız’ın buna karşı tavrı hiç farklı olmayacaktı.

İçselleştirilen faşizm
İkinci bir açıklamasında Yıldız, halktan özür dilediğini ve partinin alacağı karara çoktan teslim olduğunu söyleyen kendinden vazgeçmiş, incitici bir dile sarıldı. Ben bir Kürt olarak hiç incinmedim ilk olanlardan. Üstelik beni en çok inciten tam da Yıldız ve Geylani’nin yaptığı açıklamalardı. Asıl incitici olan tüm bu eleştirilerde yukarıda özetlemeye çalıştığımız yıllarca sürmüş faşist, ötekileştirici bir algı dünyası üzerinden şekillenen Kürt’ün her türlü zevkten, yaşam estetiğinden, eğlenceden uzak durması gerektiğini kabul eden zihniyetle örtüşmüş olmalarıydı. Yıldız, sözde savunmalarıyla tam da kendisine yıllardır zorla, ölümle, hapisle dayatılan şeyi kabulleniyor, Kürtlere giydirilen kılıfın içine kendi arzusuyla giriyor ve faşist zihniyeti farkında olmadan içselleştirip benimsiyor. Yıllardır faşizme karşı hareket eden partilerde çalışıp, bu uğurda hapislerde yatıp, hatta miletvekili seçilip ama örtük olarak bu zihniyetin sözcülüğünü yapma garebetinde bulunmak, trajikomik bir durum. Kürt mücadelesinin en üst mercilerinden birini işgal eden Yıldız, bugün Kürtlere uygulanan asimilasyonun ne kadar içselleştirildiğinin ve bu enkazın temizlenmesinin hiç de kolay olmadığının en güzel göstergelerinden biri.
Kendine ve kimliğine resmi söylemin, egemen zihniyetin penceresinden bakma sefaletinin açık bir beyanatı hükmündeki bu söylemden sadece o mu mustarip? Hayır. Bu olayda kendisini bu argümanlar üzerinden eleştirdiğini sanan nice yurtsever Kürt de aynı hataya düşüyor. Neresinden bakarsanız bakın ortada sakat bir mantık, kof bir zihniyet, ötekileştirici bir bakış var. Ayrıca Marksist bir gelenekten gelen Kürt hareketinin ve onun seçmeninin bir mayolu fotoğrafa, Ramazanda alkollü içeceğe dahi tahammülünün olmaması, acilen tartışılması gereken bir konu değil mi? İnsan hakları, demokrasi, özgürlükler diyerek dilinde tüy kalmayaların hoşgörü sınırının sığlığı da gerçekten dikkate şayan bir durum değil mi?
Son olarak (Türk ve Kürt, hepimiz) Kürtler tarafından yeniden üretilen Türk faşizminin boyutlarını hesaba katıp hücrelerimize kadar sinen bu asimalasyon ve ötekileştirme dilinden nasıl kurtulacağımızın çarelerine bakmalıyız.

Mehmet Şarman – Radikal2

BDP’ye yüklenme kolaycılığı – Nuray Mert

Kürt meselesine yaygın bakışın kadim ve temel sorunları, son zamanlarda, BDP üzerine yazılıp çizilenler çerçevesinde belirginleşiyor. Öteden beri, nasıl Kürtlerin, ne oldukları, ne istedikleri, neyi özledikleri değil, ne olmaları gerektiği, neyi istemeleri gerektiği dayatılıyorsa, BDP’ye de aynı şeyler dayatılıyor. En kötüsü, bunun ‘demokratlık’ kisvesi altında yapılması. Bu dayatma eskiden çatık kaşlı bir devlet ideolojisi çerçevesinde olurken karşı çıkılması kolaydı, şimdi ‘demokratlık’ kisvesi altında yapıldığı için karşı çıkılması daha ‘zor’. Dahası şimdi, bu dayatmaya karşı çıkmak daha kolay kötülenir, ihbar edilir, marjinalleştirilir hale geldi.

Yakın bulmayabiliriz
BDP ve onun temsil ettiği Kürt siyasal hareketini, taleplerini beğenmeyebilir, kendimize yakın bulmayabiliriz, bu noktada hiçbir sorun yok. Sorun, bizim beğenmediğimizi, bu harekete gönül verenlere dayatmaya çalışmamız ve bunu demokratlık kılıfına sokma yapma çabası. Türkiyeli bir demokratın bir ucu silahlı mücadele olan bir hareketi kendine uzak bulması kadar doğal bir şey olamaz. Ancak, bu durum, milyonlarca insanın bu harekete ‘gönül vermiş’ olduğu gerçeğini değiştirmiyor. BDP, kendisine oy veren toplumsal tabanın aynı zamanda PKK’ya sempati duyan bir toplumsal zemin olduğunu defalarca ifade etti. Bu koşullar altında BDP’ye ‘terör örgütüne mesafe koy’ demek, ‘o toplumsal zemini bırak başka bir şey ol’ demektir.

Kısır döngüden çıkamayız
Türkiye kamuoyunun bu söylediklerimi yadırgayacağını biliyorum, ancak birilerinin kamuoyuna bazı gerçekleri söylemesinde fayda var. Yoksa bu kısır döngüden çıkamayacağız. Türkiye kamuoyunun ‘terör örgütü’ dediği yapıyı, bu ülkede yaşayan milyonlarca Kürt, ‘özgürlük mücadelesi’ olarak görüyor. Demokratik bir devletin, kendisine karşı çıkan ve silahlı mücadeleyi benimseyen bir hareketi, yasadışı bir ‘başkaldırı’ olarak görmesi tabiidir. Ancak, bu kadar geniş bir toplumsal tabana sahip bir harekete ‘terör’ deyip geçmek, sorunu çözmek açısından işe yaramaz. ‘İsyan’ dersiniz, ‘başkaldırı’ dersiniz ama, bu başkaldırıyı demokratik siyaset ve toplumsal barış çerçevesinde çözmenin yolu, öncelikle bu gerçeği teslim etmek, sonra da makul bir müzakere süreci ile demokratik siyasetin sınırları çerçevesine çekmektir.
‘Taleplerinizden vazgeçin’ demek demokratik siyasete davet değil, ‘pişmanlık yasası’ mantığıdır, meseleyi anlamazdan gelmek, çözümü ezip geçmekte görmektir. Bu mantıktan toplumsal barış çıkmaz. BDP’nin milyonlarca Kürdün taleplerini, özlemlerini temsil etmekten vazgeçip, devletin ve artık Türkiye demokratlarının çoğunun talep ettiği ‘cici parti’ olması, tüm toplumsal meşruiyetini yitirmesi demektir. Bu husus anlaşılmadığı veya anlamazdan gelindiği için, BDP’nin ‘kendi iradesi ile değil, örgütün, silahlı kesimin baskısı ile hareket ettiği’ gibi bir efsane doğdu. KCK davaları bu mantığa oturtuldu.
Benim Güneydoğu’daki gözlemlerim bunun tam tersini gösteriyor. Gözleyebildiğim kadarıyla, BDP toplumsal tabanı ve parti içi tartışmaları ile demokrasinin en fazla geçerli olduğu parti. Dışardan bakanların ‘örgüt baskısı’ dediği radikal çıkışların, birçok durumda, yaygın bir toplumsal taban tarafından ifade edildiğine, BDP’lilerin seçmenleri tarafından fazla ılımlı olmakla eleştirildiğine birçok kez şahit oldum.

Yüzleşmek zor
Türkiye kamuoyunun bu gerçekler ile yüzleşmesinin zor olduğunu biliyorum. Bir ülkede yaşayan insanların çoğunun ‘terör örgütü’ diye tanıdıkları bir hareketin, milyonlarca insan tarafından ‘meşru bir direniş’ olarak algılanması ve bu duygu/düşünce dünyası yarılmasına rağmen toplumsal barışı yeniden tesis etmek, içinden çok zor çıkılacak bir şey. Ama, hiç olmazsa işe, bazı gerçekleri görerek ve kamuoyu ile paylaşarak başlayalım. Bu işi bizim gibi, konuyu yakından izleyen ve eli kalem tutanlar kolaylaştırabilir. Bunu yapmak yerine, aklımızı, kalemimizi, gerçekle yüzleşmekten, bu yüzleşmenin zorluklarından sakınmak ve cici demokratlığın konforuna sığınmak adına BDP’ye yüklenmek için kullanmanın bu ülkede yaşayan kimseye faydası olmayacak. Türkiye genelinde çoğulculuk ve demokrasinin sorunlarını tartışmaktan kaçanların, sabah akşam Kürt siyaseti ve BDP’nin çoğulculuğu ve demokrasi zaafları üzerine kalem oynatması, demokratlıkla izah edilebilir şey değildir.
Kimseyi, BDP ve Kürt siyasal hareketine fazladan sempati duymaya davet etmiyorum, sadece BDP’ye yüklenme kolaycılığından vazgeçmeye davet ediyorum. Kürt meselesi, Türkiye’yi zorlayan bir mesele, ama her şeye rağmen toplumsal barışı tehlikeye atmayan, demokrasiden vazgeçmeyen çözümlere kafa yoralım, çaba gösterelim diyorum.

Nuray Mert – Milliyet

Çerkes’in tahta’sı, kaşen’in bakması

Ana tarafım çerkes benim. 7-8 kuşak önce, hani Çerkes’lerin Kafkaslar’dan Osmanlı’ya göçüp Anadolu’nun farklı köşelerini (ve ama genelde batı taraflarını) mesken edindikleri 19. yüzyıl civarında gelip Biga’nın ovalarına yerleşmişler. Aradan yüzyılı aşkın süre geçmiş ama kültürlerini ve dillerini bırakmamışlar elden. Hala köyde ve misal annemlerin ailesinde herkes çerkesçe konuşur, kardeşler arası tatlı-zararsız dedikodular neyin çerkesçe yapılır. Çocukluğum “Anne ne dedin? Teyze o ne demek? Dayı yaa, bana da anlat” diye eteklerini çekiştirmekle geçti köyde, oradan biliyorum.

Doğu’dan gelen babamla Çanakkale’nin Biga ilçesinin silme çerkes nüfuslu köylerinden birinde doğan annemin tam da doğru zamanda İstanbul’da denkleşip-evlenmeleri, o süreçte yaşadıkları bazen keyifli bazen daha az keyifli ve her biri Türkiye’nin yakın tarihinin özeti niyetine anlatılabilecek anıları da ayrı birer hikaye ya.. Neyse, fazla özele girmeyelim.

***

Çerkeslerin çok acayip, çok ilginç kültürleri var. Hangi etnisitenin kültürü, hangi toplumun tarihi sıkıcı ki gerçi, hele Anadolu gibi bir toprak parçasında? Ve”Çerkes” diye genelden gidiyoruz ama onların da içinde birçok farklı alt-boy, kültür var. Benim de çok bilgili olmadığım bi’ konu bu alt-kültürler, o yüzden detaya girmeden şu enfes makalenin bağlantısını vererek geçeyim.

O “enfes makale” de çok acayip. İki lise öğrencisi, Melike Bagıray ve Şeyma Nur Altun tarafından bu sene hazırlanmış ve TÜBİTAK’tan birincilik almış bir araştırma projesi. Başlığı “Kafkasya’dan Anadolu’ya Göçler ve Biga Yöresine Yerleşimler”. Yaşıtları harıl harıl ve öfleye püfleye ÖSS’ye (ismi değişti gerçi onun galiba?) hazırlanırken pek muhtemelen, kendileri de çerkes olan Melike ve Şeyma’nın aklına böyle bir proje gelmiş, çok da kaliteli, hani yıllanmış akademisyenlere taş çıkartacak derecede güzel bir makale/rapor hazırlamışlar. Hem Kafkas-Rus-Osmanlı tarihini, hem de çerkeslerin pek de sıradan olmayan “yakın” tarihini yakından tanımak isteyenlere yazın şu -ümidim odur ki- son sıcak günlerinde hararetle tavsiye ediyorum naçizane.

***

Bana bunları yazdırtan olaylar zinciri de, özet geçmeye gayret edeyim, şöyle bi’ şey : 2 ay kadar süren pek güzel, pek keyifli, pek başarılı ve pek yorucu Balkanlar serüvenimin sonunda, ağustos sonu gibi Türkiye’ye döndüm. Apar topar da yola çıktık, ailecek, bayram tatili niyetine. Yoldaki son durağımız Biga’nın bize komşu köylerinden olan Aşağıdemirci Köyü’nde her sene düzenlenen “Çerkes Buluşması” oldu. 2 sene önce de oradaydık, ben yine ağzım keyiften açık, kafam da kendi kendime “Çerkes oyunları iyice öğrenilecek, seneye burada güzel bi’ saman savrulacak!” telkinleriyle ayrılmıştım geceden. Senelerdir düzenlenen bu geceye hem civar köylerden, hem de artık büyük şehirlerde oturan çerkeslerden yüzlerce kişi katılıyor. Gece boyunca çerkes oyunları oynuyor 7’den 70’e, meydana çıkmaya yüreği olan kim varsa. Bu sene de işte, hem bu mevz-u bahis makaleyi öğrendim anamdan, hem de buluşma gecesinde yine sülün gibi süzülen kızlarla kartal gibi diklenen erkeklerin o büyülü danslarını izledim. Dönüşünde, hem de uzun bir aradan sonra yazdığım bu yazımda da yediklerimi kendime bırakıp gördüklerimi anlatmak vacip oldu, farz oldu.

Sülün ve kartal dedik, detayına girelim madem çerkes oyununun: Ben bu sene kendi çapımda sosyo-kültürel çıkarımlar yaparken buldun kendimi, oyunları izlerken. Bi’ meydan var, çember halinde kuşatılmış izleyiciler tarafından. Bi’ yarısında yaşlılar ve çocuklar oturuyor genelde, diğer yarısında gençler ayakta (genç tanımı da ayrı bi’ güzel çerkeslerde, “kendini genç hisseden gençtir” gibi bi’ şiarları var). Erkeklerin başında bi’ delikanlı duruyor, kızların başında da gençten bi’ abla. Müzik başladığında erkeklerin başındaki delikanlı kanı kaynayan, “Abi beni gönder” diye yerinde duramayanlardan birini alıp sürüyor meydana (Bazen tam tersi de oluyor gerçi, “Abi utanırım ben, gönderme diye yalandan ayak direyenleri de gördü bu gözler – nadir de olsa). Diğer yandan abla da kızlardan birini sürüyor meydana. Bu çift genelde çemberler çizerek icra edilen, genelde çok hızlı çerkes ritmine genelde çok sık ayak hareketleriyle ve el-kol salınımlarıyla eşlik eden bir ritüele başlıyor. Temas yok, sıfır! Ve ama böyle doğrudan, böylesine cesur ve özgür bi’ dans zor bulunur “Halk Oyunları” envanterinde Anadolu’nun. Giysiler zaten serbest, canın nasıl isterse. Hareketler de sürekli bir işveleşme, ardından karizmayı koyup kenara çekilme ritüeli şeklinde. Yani hem çok doğal, hem çok karakterli, hem çok özgür hem de ağırdan satan, kendini. Oyun öncesi, sırası ve sonrasında kadın-erkek eşitliğine dikkat ettim misal… Gırla! Her iki tarafın da ritme ve uyumlarına göre sırasıyla aktif ve dinamik oldukları, izlemesi kadar -tahmin ediyorum ki- icrası da keyifli ve şenlikli bir oyun vesselam.

Bu kadar anlattık ya, bi’-iki de video koyalım, tam olsun. Bu seneki buluşmadan video görüntülerine henüz ulaşamadım, internetten bulduğum ve  benzer ortamlardan görüntüleri paylaşıyorum. Şu ve şu var misal Düzce’deki bir düğünden. Sonra bu ve bu var, iki coşkulu adige düğününden. Finali de İsrail’de yaşayan adigelerin bir düğününden yapalım.

***

Yalnız videolardan birinde alta yorum olarak “Yau bi’ tane mi çirkin kız olmaz? Boşa övmezler demek çerkes kızlarını” diye yazılmış. Bence de. “Kaşen”im olmadı benim gerçi daha, denk gelmedi yaşıt, zaman ve mekan. “Kaşen” dediğim de çok ayrı, çok özel bi’ müessese. Bildiğin “boyfriend” / “girlfriend” olayı, köy yerde ve taa ne zamandan beri hem de. Diyorum ya, tutuculuk falan aranmaya pek çerkeslerde.

Bi’ de müzik şahane bu düğünlerde. Zaten böylesine coşkulu ve dinamik bir oyunun müziğinin de organik olması lazım, doğaçlamayla akması lazım, yürekten kopup gelmesi lazım. Ritim “Tahta” denilen ve modern baterilerin atalarından biri olduğundan şiddetle şüphelendiğim bir enstrümanla tutuluyor. Enstrüman şöyle: bir uzun tahta bulunur (varsa kalas); iki sandalyenin üstüne konur; sandalye ve tahtanın üstüne de ya iki çocuk oturtulur, ya iple bağlanır bunlar; iki eline birer odun alan iki genç tahtalara vurarak ritm tutar. Odun gibi vurmazlar ama, böyle okşar gibi, yalar gibi vururlar, ve ama kuvvetlice. O yüzden zaten, sık sık değişirler; yanlarında da alınlarında biriken terleri silen birileri olur her daim. Tahtanın ritmine müziğin armonisini katan da akordiyon olur (sanırım “pişine” deniyor çerkesçede).

Çerkes mi çerkez mi, hala emin olamıyorum bu arada. TDK’nın sözlüklerine bakmak da hile yapmak gibi geliyor, bakamıyorum.

Daha anlatılacak, paylaşılacak, keyiflenilecek, hüzünlenilecek ve yani yaşamın tadına daha bi’ vardıracak ne kültürler, ne tarihler, ne halklar var şu Dünya’da. Balkanlar apayrı bir dünya (ki gelecek sefer de onla mı baysam okuyanı acaba?), Anadolu desen elini sallasan kültüre çarpıyor.

***

Böyle bir dünyada kısacık ömürlerimizi bu güzelim kültürlerle, dillerle, oyunlarla, ağıtlarla,muhabbetlerle, farklılık ve aynılıklarla doldurmak yerine bunların bir  kısmını sindirip yok etmeye çalışmakla, birbirimizi vurup-bombalamakla, karşı taraftan bir kelleyi daha toprağa cansız düşürmeye uğraşmakla, “onun dili şu, bunun dini bu!” diye hiddetlenmekle geçiriyoruz ya hala…

“Bana böyle şeylerle gelmeyin arkadaş!”, deyu deyu.

İşte bu finalin ayak sesleri. Türkiye 65 – İspanya 57

0

Litvanya’da düzenlenen FIBA Avrupa Basketbol Şampiyonasında A grubu son maçında grup lideri olmayı Litvanya galibiyeti ile garantileyen İspanya ile karşılaşan Türkiye karşılaşmadan 65 – 57lik sonuçla galip ayrıldı. Sadece 24 saat önce Polonya karşısında son saniye hücumundan eli boş dönerek 83 – 82lik sonuca razı olan 12 dev adam bu sonuçla şafağa en yakın nokta zifiri karanlıktır sözünü de bir kez daha haklı çıkarmış oldu.

Maçın son 4 dakikasına kadar üstünlüğü sürekli elinde bulunduran İspanya, bitime 4 dakika kala Ömer Onan’ın 3lüğü ile maçta ilk kez geriye düştü ve o dakikadan sonra da bir daha öne geçme şansını yakalayamadı.

Şampiyonada ilk turda alınan galibiyetler 2. tura taşındığından her galibiyet çok büyük önem taşıyor. Diğer grupta A grubunu ilk 3 sırada bitiren İspanya, Litvanya ve Türkiye’yi muhtemelen Sırbistan, Fransa ve Almanya maçları bekleyecek.

Maçtan sonra görüşleri alınan Ender Arslan, Ömer Onan ve Emir Predzic 2 gün içerisinde gelinen noktaya vurgu yaptılar, Predzic 3 saat önce bavullarımızı hazırlamakla meşgüldük derken Ömer Onan bu durumun diğer maçlarda artı motivasyon sağlayacağına vurgu yaptı, Ender Arslan ise galibiyeti ve turu bir gün önce doğum günü olduğunu belirttiği eşine armağan etti.

Diğer taraftan twitterda maç sonucu ile ilgili görüşlerini paylaşan Murat Özyer, “Litvanya ve İspanya ile üçlü averaja kalırsak 10 sayı bizi en üste taşıyacaktı ama bunu maalesef son hücumda kullanamadık.” diyerek 2. tur sonucu oluşabilecek olası bir puan eşitliğinde atılamayan 2 sayının nelere yolaçabileceğine dair uyarılarda bulundu

(Yeşil Gazete)

Gerze’de halk yine kazandı, polis ve sondaj makinası gidiyor!

Tüm gün güçlü bir direniş ve yoğun bir saldırının yaşandığı Gerze’de, kazanan direnenler oldu. Panzerlerden sıkılan sulara, kimyasal gazlara rağmen doğalarını terketmeyen köylüler, bugün de sondaj makinalarını ormana sokmadı!

 

Yaşanan olaylar Gerze’ye bağlı Yaykıl Köyü köylülerinin, Anadolu Gurubu‘nun bölgeye kurmak istediği kömürlü termik santrale ve bunun sondaj faaliyetlerine karşı  gösterdikleri büyük direnişle alâkalı. Şirket daha önce de 22 Ağustos gecesi bir geceyarısı baskınıyla termik santral için sondaj denemesinde bulunmuş, yine halkın direnişiyle karşılaşmış ve jandarmayı alet etmek istemişti.

Gerze halkının termik santrale karşı mücadelesi bugün de polis ve jandarmanın müdahalesine maruz kaldı. Sabah saatlerinde sondaj faaliyetlerini engellemek isteyen halka karşı gaz da kullanıldı. İlerleyen saatlerde polis müdahalesinin bilançosu ortaya çıkmaya başlayınca korkunç bir tablo belirdi. Bölgeden gelen haberlere göre polisin gaz bombası ve cop kullanarak yaptığı saldırıda 25 köylü yaralandı, 4 köylünün durumu ağır. Polisin havaya ateş de açtığı, bu arada çevredeki ormanlık alanda da yangın çıktığı haber veriliyor. Ayrıca, köylülerin avukatı Cömert Uygar Erdem’in alana alınmadığı, yaralıların hastaneye götürülmesinde sorunlar yaşandığı bildiriliyor.

Tüm şiddete rağmen, günün sonunda sondaj makinalarının bölgeyi terkettiği ve köylülerin mücadelesinin bu safhasının da başarılı olduğu haberleri geldi. Yaralı köylülerin durumunu ve bölgedeki gelişmeleri Yeşil Gazete ve Türkiye’deki ekolojist çevreler yakından takip ediyor.

(Yeşil Gazete)