Yeşeriyorum

Futbol aslında sadece futboldur

0

Cuma günü 2011 – 2012 futbol sezonu başlayacak. Şimdiye kadarki en zorlu lig maratonuna  start verilmesine şunun surasında 3 gün kaldı. Futbol izlerken sadece o anı, heyecanı mı yaşayacağız yoksa aklımızdaki 40 tilki ile birlikte mi izleyeceğiz kısmı ise hala muallak.

Futbolu, asıl futbolu, futbolun hepimizi sarmalayan güzelliğini hatırlamaya çalışalım iyisi mi. Bunu sağlama almak için hem elimde çok güzel futbol kitapları var hem de kendi futbol maçı hatıralarım var.

Önce kitaplardan başlayalım. Döne dolaşa okunası, futbol keyfini iliklere kadar hissettiresi 3 kitap

Futbol Asla Sadece Futbol Değildir (Futbol Against the Enemy) – Simon Kuper

Futbol Ateşi (Fever Pitch) – Nick Hornby

Gölgede ve Güneşte Futbol (El Futbol a Sol y Sombra) – Eduardo Galeano

 

 

20 yaşında bir futbol aşığının, spor muhabirliğinin daha ilk günlerinde dünyadaki futbolu merak edip araştırmasının kitabıdır Futbol Asla Sadece Futbol Değildir. Simon Kuper, elinde avucunda para dahi olmadan futbolun kıyıda kalmış köşelerine gider. Afrika’yı dolaşır, rotasını Sovyetler’e çevirir ardından, derken Baltık memleketleri ne güne duruyor der ve bize, ufku 3 büyükler ve avrupalı egemenler ile çevrili “sözde” futbolsevere asıl futbolu ve oyunun gizil güzelliğini anlatır.

 

 

 

Bir Arsenal taraftarının, Nick Hornby’nin futbolu keşfettiği 10’lu yaşlarının başından 30’larının ortasına kadar gittiği maçlarla koşut kendi hayatının romanıdır Futbol Ateşi. Hayatını maçlara göre planlamaktadır Nick Hornby, sevgilisi ne düşündüğünü sorduğunda ona her zaman yalan söyler, aklında o an 20 sene önce atılan bir golün tüm detayı bulunmaktadır ve bunu söylediği zaman anında terkedileceğinin de farkındadır. Babası ile gittiği ilk maçlar, yaz kampına gönderildiğinde kamptan kaçıp radyo başında dinlediği Arsenal maçı ve Liverpool’u hem de Liverpool’un sahası Anfield Road’da 2 – 0 mağlup ederek kazandıkları efasanevi premier lig şampiyonluğu. Nick Hornby’yi okurken, onun kafasının içinden geçenleri kendi deneyimnleri ile kıyaslarken hangi futbolsever yüzündeki gülümsemeye engel olabilir ki.

Ve kitabın artık bir futbol sevdası mottosu olmuş o cumlesi, “I fell in love futbol as I was later to fall in love with women; suddenly, inexplicably, uncritically, giving no thought to the pain or disruption it would bring with it

Bağış Erten‘in çevirisi ile söylersek, “Sonraları kadınlara nasıl aşık olduysam, futbola da öyle aşık oldum: Ansızın, açıklanamaz bir şekilde, üzerine kafa yormadan, getireceği acı ve kafa karışıklığını bir nebze bile düşünmeden.

Anavarza‘nın çevirisi ile söylersek, “Futbola aşık oluvermiştim; birdenbire, beklenmedik bir biçimde, getiri götürüsü nedir  düşünmeden, bana ne yapar ne eder umursamadan; aynen çok sonraları kadınlara da oluverdiğim gibi.

 

Ve kendi tabiri ile “bir futbol dilencisi”nin, futbolun tarihini ve tarifini kalemi ile çizen Eduardo Galeano’nun kitabıdır Gölgede ve Güneşte Futbol. Tüm dünya kupaları, yıldızlar, unutulmaz goller, anekdotlar. Futbolumuzun şu Freddy Krueger günlerinde Polyanna masalı gibi geliyor aslında. Kitaptaki her hikaye paylaşılmaya değer elbette ama yüzlerimizde tebessüm yaratacak bir tanesi ile yetinelim şimdilik. “Forma Aşkı” öyküsünün içinden bir Boca Juniors taraftarının son isteği.

“Buenos Aires’de Boca Juniors taraftarlarından birinin ölüm döşeğinde son arzusunun ne olduğunu bana Osvaldo Soriano söylemişti. Hayatı boyunca daima River Plate aleyhinde tezahürat yapmış olan adam, bu rakip takımın bayrağına sarılı olarak gömülmek istiyordu ve son nefesini verirken ağzından çıkan tek söz şu oldu:

Hiç olmazsa, ötekilerden biri geberdi, diyecekler.”

Şimdi de kendi kıt futbol maceralarımdan birkaç tanesi. Okuduğunuzda siz de farkedeceksiniz ki futbol aslında sadece futboldur, görmesini bilene.

Hakan mı, Shorumnu mu?

Bir Beşiktaş – Galatasaray derbisi. Ali Sami Yen’deyiz. Bizim stadı bilenler bilir. Numaralı ile Eski Açık arasında acayip bir mühendislik harikası olarak kendi çapında federe minik bir tribün vardır. Orası bir dönem biz sakatlara tahsis edilmişti. Maçlara itfaiye/ambulans kapısından özürlü kimliğimizi göstermek sureti ile girdikten sonra o tribünde konuşlanırdık. Gel zaman git zaman o tribünün adı da bu vesile ile “sakatlar tribünü“ne çıktı.

İşte o tribündeyiz. Bu arada sakat taraftarlar arasında şu takım taraftarı buraya, diğer takım taraftarı da oraya gibi absürd uygulamalar yoktu. Maçları hep birlikte izleriz.

Adı geçen maçta da hemen dikkatimizi 10 yaşlarında bir çocukla maça gelen görme engelli bir taraftar çekiyor. O taraftarın adı Selim, çocuğun da adı Hakan olsun (aradan belki 15 sene geçti, isimleri anımsamıyorum). İşte bu Hakan, Selim abisine radyo spikeri gibi saniye saniye tüm detayları makineli tüfek gibi anlatıyor. Ama nasıl bir anlatma, yanında değme spor spikeri yaya kalır. Bizim tribünün yeri, tribünlerin hali, hakemin kıyafeti, futbolcuların formaları vsr her bir detayı Selim abisine harıl harıl anlatmakta Hakan.

Maçın 60. dakkası civarı Galatasaray bir penaltı kazandı. Penaltı atılacak kalede -şansımıza- bizim trübüne yakın. Hakan Şükür kullandı atışı ancak Beşiktaş kalecisi Shorumnu topu kornere çeldi. Biz ahlar vahlar çeker, beşiktaşlılar birbirini kutlarken Selim abisi, Hakan’a o can alıcı soruyu soruverdi

Allah için doğru söyle Hakan, Hakan Şükür mü kaçırdı Shorumnu mu kurtardı?”

Bulut Buraya

Fenerbahçe’nin stadı Şükrü Saraçoğlundayız. Maçın başlamasına daha saatler var ve hava da cayır sıcak. Derken gökyüzünde devasa bir bulut peydah oluyor. Stadın üzerine bi gelse nerden baksak yarım saat gölgedeyiz demek. İlk kim başlatıyor bilinmez ama 2 dk sonra tüm stad hep bir ağızdan tezahürata başlıyoruz.

“Bulut buraya. Bulut buraya. Bulut buraya. Bulut buraya.”

Yeni Transfer

Mehmet Cansun‘un Galatasaray başkanı olduğu sıralar. Lig yeni başlamış ben de her nasılsa kapalı tribün kombine bileti edinmişim. Sakatlar Tribününde maç izlemek bedava ama maça girmek kapıdaki görevlinin o anki halet-i ruhiyesine bağlı sürekli. Her zamanki, “bedavacılar gene geldi” zihniyetinden illallah deyip kapalıya atmışım o sene kapağı.

Mehmet Cansun da transferi doymazı bir başkan. Har hafta 5 kişi alıyor 3 kişi gönderiyor 2 kişi kiralıyor filan derken kantarın topuzu iyice kaçmış. Maçların ilk 20 dakikasını yeni transferlerim kim olduğunu tahmin etmekle geçiriyoruz.

“Bu Mpeza galiba lan!”, “Yok oğlum onu geçen hafta gönderdik ya kardeşim” tarzı muhabbetler kapalının ilk 20 dakika sohbetlerinin vazgeçilmezi durumunda. Derken bir maçta yeni bir futblcu dikkatimizi çekiyor. Kimse bu yeni futbolcunun kim olduğunu çıkaramıyor. Maçı bırakmış tüm tribün “bu adam da kim lan?!” telaşına düşmüş.

En nihayet biri çıkıp, “Lan oğlum bu Suat değil mi lan?” dediğinde herkes daha bir dikkatli inceliyor. Hakkatten de yeni transfer sandığımız futbolcu hafta içi saç ektirdiği için bir türlü kendisi çıkartamadığımız emektar futbolcumuz Suat Kaya‘dan başkası değil

Doğumgünümde Chelsea Maçı

Doğumgünümden ya bir gün evvel ya bir gün sonra Chelsea ile karşılaşıyoruz Şampiyonlar Liginde. Doğum günüm şerefine gidiyorum ben de maça. Ama o maçı Galatasaray hem de Ali Sami Yen’de 5 – 0 kaybediyor. Tore Andre Flo ve Gianfranco Zola’nın gollerine mani olamıyoruz.

Asıl doğumgünü hediyemi o maça değilde sezon sonuna saklamış halbuki Galatasarayım.

Chelsea’ya 5 – 0 mağlup olduğumuz o 4. grup maçının ardından almanya’da Hertha Berlin‘i 4 – 1, ali sami yen’de de Milan‘ı 3 – 2 yenip grubu 3. sırada bitirip UEFA kupasından devam etme hakkı kazanıyoruz. UEFA kupasında ise sırası ile italyan Bologna, alman Borussia Dortmund, ispanyol Mallorca ve 2 ingiliz Leeds United ve Arsenal‘i hem de hiçbirisine mağlup bile olmadan eleme başarısını göstererek UEFA şampiyonu oluyoruz. Lig, Federasyon, TSYD kupalarını dahi alıyoruz. Yetinmiyor Fatih Terim’in ardından takımın başına gelen Lucescu yönetiminde Real Madrid‘i mağlup edip Süper Kupanın da sahibi oluyoruz. Ben  doğumgünümde daha başka ne isterim ki?

anavarza

Kategori: Yeşeriyorum

İlginizi çekebilir

Comments

Comments are closed.