Ana Sayfa Blog Sayfa 4847

“Şeytan kadın”ın cesar(m)eti

Ankara Dost kitabevinde idim hocam. İklim okulunun ilk gününden çıkmış Mülkiyeliler lokaline yemek yemeye gidiyorduk ahbaplarla. Dost kitabevinden almam gerekenleri almış çıkmaya yeltenmiş iken rafların birinde gözüm takıldı Şafağın adına. Nedir, ne hakkındadır hiç düşünmeden attım “Nereye Gidersem Gökyüzü Benimdir”i de alışveriş sepetime.

Şafak Pavey’e, böyle ahbabımmış gibi “Şafak” deyişim tanış olduğumuzdan değil, benim Şafağı, “13 numaralı peron”dan beri nerdeyse adım adım takip ettiğim için çok yakın bir ahbabım saymamdan, gördüğümde 40 yıllık bir dostmuşuz gibi muhabbete anında gireceğimize adım gibi emin olmamdan. “13 Numaralı Peron” ile Yavuz Bingöl’ün, “Baharım Sensin” albümünü aynı yerden aynı anda almıştım hocam. Kitabı türküler eşliğinde okumak bende üzerine halley kuyruklu yıldızı çarpmış bir gezegen hissiyatı yaratmıştı yaratmasına ama sanırım bu başka bir yazının konusu.

İran günlerini, İran deneyimini paylaşmış Şafak, “Nereye Gidersem Gökyüzü Benimdir” isimli kitabında. İran sence nasıl bir yerdir hocam. Sineması ile imrenilen, Farsi kültürü ile cezbeden, müziği ile insanı bir yerden alıp bir daha da geri getirmeyen, Ahmedinecad’ı ile “helal olsun be adama, nasıl da kafa tutuyor o burnu büyüklere” dedirten bir komşu ülkesidir. Ha birde bizim ezeli “İran olmayalım allaam” dularımız vardır. İran ile tarihten bildiğimiz en sığ bilgimiz ise şudur, “1600 küsurlarda yapılan Kasr-ı Şirin anlaşması ile belirlenen sınırlarımız halen aynı şekilde korunmaktadır. Ogün bugün kendileri ile geçinip gitmekteyizdir vsr”

Bu, İran’ın “davulun sesi uzaktan hoş gelir” görünüşü. Peki asıl İran, içinde yaşayanların iliklerinde her günün her saati hissettikleri İran nasıl bir yerdir? Misal, İran’da futbol maçlarına ortalama kaç kadın taraftar gider, ya da İran havaalanlarında bulunan kontrol noktalarından geçmek isteyen yabancı uyruklu kadınların kaç tanesi tacize uğramadan havaalanından ayrılabilir, veyahut İran’a bir arkadaşını ziyarete giden uzun saçlı, küpeli ve sakallı bir delikanlının başına türban takmadan Tahran sokaklarında rahatça dolaşma ihtimali ne kadardır. Şafağın kitabını okuduğum için bu gelişigüzel seçtiğim 3 sorunun da cevabını ben biliyorum hocam. Hadi seni de merakta bırakmayayım. İşte bu 3 sorununda yanıtı. Sıfır, sıfır ve gene sıfır.

Şafağın kitabını okur ve her sayfasında kah derin düşüncelere gark olur kah gülmekten kendimi alamayarak yerlerde debelenirken aklımda hep “American Beauty” filminin mottosu vardı hocam. “Look closer“. (Daha yakından bak). İran’ı ya da başka herhangi bir ülkeyi ya da herhangi bir toplumu uzaktan bakıp kafamızda ürettiklerimiz ile anlamamız elbette imkansız. İran’ı tanıdığını, bildiğini sananlar bile bu “karanlık ama güzel” ülkede yıllarını geçirmiş bir diplomatın, Şafak Pavey’ın yazdıklarına bir göz atsınlar.

Gelelim “Şeytan kadın” meselesine. Şafak, gene bir resmi görevi icabı havaalanında kendisini yaka paça aramakla görevli kadın memurların tacizine maruzken, üstünü başını kıyasıya mıncıkladıkları, protez bacağını söküp didik didik kurcaladıkları yetmemiş iken koparttığı çığlıklarına bir erkek memur gelir. O can havli ile üzerindeki çadoru çıkartıp arama kabininden fırlar Şafak. İran’da, havaalanında çadorsuz, başı açık ve üzeri çarşafla kapanmamış bir kadının gezinmekte olduğunu gören iranlılar korkudan ve dehşetten ne yapacaklarını şaşırırlar. Birbirlerini tepeleyerek kaçışmaya başlarlar, ağızlarından çıkan tek sözcük ise, “Şeytan kadın, şeytan kadın, şeytan kadın” tekerlemesidir. Herkes çil yavrusu gibi dağılınca ucu ucuna yakalamaya çalıştığı uçağına yetişebilir Şafak. “Şeytan kadın”ın cesa(m)reti İran’ın basijlerini bile dize getirmiştir!

Son bir söz de Şurup’a. Ah be minnoş. Bu kıza az çektirmemişsin ama o da seni zamanı geldiğinde iyi bi paylamış hani

Kitaptan

“Eve döndüğümde Şurup içerde beni bekliyorduç Ona beni askerlerle muhatap ettiği için o kadar kızmıştım ki başına siyah oyalı bir yemeni bağlayıp cezalandırdım. Uzun süre patileri ile çıkarmaya çalıştıysa da ben insafa gelinceye kadar cezasını çekmek zorunda kaldı”

Kitapta ayrıca İran’da bir mehdi gibi görülen Mustafa Denizli ile tanışma macerası da var Şafağın. Şafak, Mustafa Hocayı arar ve “size nasıl ulaşabilirim” der. Mustafa Hocanın cevabı, “otelden çık bir taksi çağır, taksiciye benim adımı söyle, o seni bana getirir”! Mustafa Denizli’nin şu satırların yazıldığı sırada tekrar İran’da olduğunu belirtmem seni şaşırtmayacaktır sanırım hocam.

Ve Hrant abinin İran’ı, Şafağı ziyareti. Hrant abinin, Şafağın masal babası olduğunu bilir misin sen hocam. Ben de ilk öğrendiğimde senin şimdiki halin gibi apışıp kalmıştım.

Gel istersen Şafak İran’dan ayrılırken kendi evini taşımaya gelen şirket yetkilierinin anlattıkları “Tayland’dan gelen çay ve kahve takımlarının üzerindeki nü kadın heykelciklerini fark edince don fanila dikme” maceralarına hiç girmeyeyim. Ya o Şafağın gazeteci japon arkadaşının havaalanında alan müdürüne yaptığı 10 saatlik Japonca – İngilizce – Farsça tercüme ile “hanıma japon çamaşır makinası aldık ama kullanım kılavuzunu anlayamadık be bilader, bi el atıversenhikayesi.

anavarza

Nereye Gidersem Gökyüzü Benimdir
Şafak Pavey
Kırmızı Yayınları
Kasım 2011

Alper Tolga Akkuş

twitter.com/#!/anavarrza

[İstanbul Köşe Bucak] Cumartesi günleri yapılan Pazar Mezatı

Hafta sonlarında sıradan günlerden farklı bir şeyler yapmak isteyen İstanbullulara yol göstermeyi amaçlayan bu köşede ilk olarak Pazar Mezatlarından bahsederek başlayalım. Pazar mezatı dediğimize bakmayın, bu mezatlar cumartesi günleri yapılıyor. Bu etkinliğin etrafındaki muamma mezatın düzenlendiği günün isminden başlıyor, fakat burada bitmiyor.

Cumartesi günleri yapıldığını tekrarlamak zorunda hissetiğimiz Pazar mezatları gizli bir tarikat ayinini andırıyor. Büyük bir masanın etrafında daha büyük bir ciddiyetle oturan kelli felli, büyük bir ihtimalle işgüç sahibi; mühendis, doktor, bankacı veya emekli, münevver görünümlü bir takım insanlar çok basit kelimelerle ve hatta hiç konuşmadan, el kol hareketleriyle veya sadece kaş göz işmariyle saatle süren bir muhabbete dalıp gidiyorlar.

Büyük masanın etrafındaki sandalyelere oturmak bir tür kıdem göstergesi, bir tür imtiyaz; burada konuşlanan zevat genellikle düzenli olarak her hafta bu ayinde buluşanlar. Yoklama yapılmadığı söyleniyor ama biz yine de büyük biraderin üst kattan çaktırmadan çetele tuttuğundan şüpheleniyoruz. Büyük masanın etrafındaki sandalyelerin daha da etrafında başka halkalar oluşuyor. Bu dış halkalarda oturanlar da kıdem kazanıp daha ön halkalara ve şansları yaver gittiği takdirde masanın etrafında oturmaya hak kazanmak için ellerinden geleni yapmaya çalışıyorlar. Anladığımız kadarıyla burada pek torpil işlemiyor.İlk defa gelenlere de gayet hoşgörülü davranılıyor, hatta bazen plastik bardaklarda çay ve neskafe ikram ettikleri bile görülmüş.

Tabak-çanak, kap-kaçak, ıvır- zıvır ve tabii bol miktarda kitabiyat ve benzeri bilumum kağıt ürünleri sürekli el değiştiriyor.sıranızı beklemek şartıyla size kadar ulaştırılan her ne ise  bakmak, ışığa doğru tutmak, koklamak, eğip bükmek serbest. Mukavva kolilerden mütemadiyen yeni bir şeyler çıkartılıyor. Yeni dediğime bakmayın, rasgele çıkartılan malların bir kısmı sanki Harbi Umumiden beri ilk kez günyüzüne çıkıyormuş gibi. Salonun müdavimleri, yani en ön sırada oturanlar ‘biz neler gördük’ havasında gayet seçici davranıp her çıkan mala ilgi yapmıyorlar. Avını bekleyen avcı gibi sessizce öldürücü darbeyi vuracakları anı bekliyorlar. Salonun acemileri her çıkan mala taze gelin gibi büyük bir ilgiyle el atmalarından belli oluyorlar. Günün sonunda ellerinde bir naylon torbaya tıkıştırmaya çalıştıkları fotoğraf tomarları, eski yazıyla yazılmış dua kitabı mı, yoksa hafiye romanı mı olduğunu bilmedikleri bir sürü kitap, ne işe yaradığı pek anlaşılmayan ağzı çatlak bir şişe veya şimşir bir topaçla evlerine dönüyorlar.

Eve döndüklerinde evdekilerden azar işitme korkusunu yenip, bir kaç hafta üst üste bu cumartesi Pazar mezatı ayinine katılanların bazılarının bir üst merhaleye terfi ederek perşembe akşamları yapılan ve adının Kapelkayor olduğunu istihbar edindiğimiz daha esrarengiz bir toplantıya iştirak etmeye hak kazanabildiklerini duyduk, fakat gözlerimizle görmediğimiz için şimdilik bu kadar malumatla iktifa edelim.

Haftasonu planlarınızda  Beyoğlunda gezmek var ise Galatasaray mevkiinde Hazzopulos pasajından geçerken gözleriniz ikinci kat seviyelerinde Pazar Mezatı tabelasını seçerse çantacının yanındaki dar merdivenlerden bir kat yukarı çıkın ve bulduğunuz ilk sandalyeye kurulun. Kimbilir belki sizin karşınıza babaannenizin dinlediği bir taşplak, dedenizin balkan savaşında çektirdiği bir askerlik hatırası fotoğrafı, dayınızın ortamektep takdirnamesi veya teyzenizin gelinlik kızken rüyasını gördüğü dikiş makinasının faturası çıkabilir.

Hakikaten ilginiz çektiyse, http://www.pazarmezati.net/

Mahmut B.

[Haftanın Yemeği] Ayvalı Kereviz

Malzemeler:

1 kg kereviz
2 adet ayva
1 adet orta boy kurusoğan
3 yemek kaşığı zeytinyağı
1 limon suyu
1 tutam tuz, 1 tutam şeker

Yıkanıp kabukları soyulan kereviz ve ayvalar, çok küçük olmayacak şekilde küp küp doğranır. Tencereye alınan kereviz- ayva karışımına, yemeklik doğranmış soğan eklenir. Zeytinyağı, tuz ve şeker ilavesinden sonra karışım, tahta bir kaşıkla iyice harmanlanır. En üste doğranmış kereviz sapları yerleştirilir. Tencerenin kapağı kapatılarak, yemek kısık ateşte kendi suyuyla pişmeye bırakılır. Ateşten indirmeye 5 dk. kala limon suyu ilave edilir. Afiyet olsun.

Not: İsteyenler yemeği bir çay bardağı portakal suyuyla da pişirebilir.

Annares, Urras, LeGuin

Kitabın son sözünü yazan Bülent Somay; yayımlandığı gün klasik olmuştudiyor bu kitap için.

Benim buna bile geç kalınmış diyesim geliyor.

Günümüz sorunlarının tespiti ve çözümleri üzerine ekolojik bakış açısıyla düşünmekteyim son birkaç yıldır. Kendi zihinsel evrimimi bile zorladığımı hissettim bunun için. Nihayet sorunu tespit etmiştim: Mülkiyetçilik.

Bunun sorunların kaynağı ve destekçisi olarak ‘ataerkillik’i, ‘miras’ kavramını ve ‘din’i farketmiştim. Keşfimle gurur duyuyordum, heyecanlanıyordum. Çevremdeki birçok ‘anlamaz’a anlatmaya çalışmaktan yüksünmüyordum. Ta ki, boğaz vapurunda yanımda oturan gencin elindeki romanı görünceye kadar. Ben herkese mülkiyetçilik kötüdür demeye hazırken, baktım ki bunlar zaten mülksüzler’…

Anarres…

Bir esin kaynağı. Bir ütopyalar diyarı. Yaşanabilen ya da hissedilebilinen. Bir toz deryası. Kıtlıklar/kısıtlılıklar (maddi olanaklar bakımından) ülkesi olarak tasvirlemiş yazar bize. Belli ki bize yaşamla ilgili olarak, ‘beklentileri düşürmeyi’, ‘azla yetinmeyi’, ‘vazgeçmeyi’ hatırlatıyor. Hayatı, özlemleri, umutları, heyecanları, karamsarlıkları paylaşabileceğimizi, sorunları birlikte çok daha kolay aşabileceğimizi vurguluyor. Yeter ki karşılıklı heyecanımızı, sevgimizi ve anlayışımızı farkedebilelim. Yeter ki karşılıklı gözlerimizin içine bakabilelim, hissedebilelim, ifade edebilelim.

Urras…

Dün, bugün, beklenen gelecek. Aslında biz.

Binlerce yıldır mülkiyetçiliğin kirine belenmişiz. Bunu (içine doğduğumuz sistem olduğu için) doğal kabul etmişiz. Doğal dürtülerimizi bu dengesizlikle uzlaştırmaya çalışmış, genelde de başarılı olamamışız. Ve dolayısı ile gündelik hayat içerisinde boğuşup durmuşuz. Çok da, neyi, ne için yaptığımızı bilemeden. Kaoslarımızla, ihtiraslarımızla, başkasını anlama yeteneğimizle-yeteneksizliğimizle, hevesimizle-hevessizliğimizle, yılgınlığımızla-umudumuzla…

Le Guin…

Yalın ama şiddet dolu bir evreni yansıtır. Şiddeti adlandırmaktan çekinmez. Özgürlük ve cesaret dolu bir dili vardırdiyor Wikipedia yazar için. Benim de çok söz söyleyesim gelmiyor bu sözler üzerine yazara dair.

Ben 2000’li yıllarda kendimin birtakım keşifler yaptığını sanarken, kendileri 1974’te bu romanı yazarak beni dumura uğratmışlardır. Ben yaşarken karşılaşırsam, kendilerine sitemlerimi ileteceğimdir.

Yazdıklarımı pek de anlamadığınızı tahmin ederek ve de ancak kitabı okuyarak anlayabileceğinizi belirterek ‘ne haliniz warsa görün’ diyorum.

Mülksüzler
(The Dispossessed)
Ursula K. Le Guin
Çeviren: Levent Mollamustafaoğlu
Metis Yayınları
10. Baskı, 2011

Ali Uçarman

twitter.com/#!/aucarman

 

Son dönemin yeşil kitapları (2)

0

Marksizm ve Ekolojik İktisat

Çevre felaketlerinin ve ekonomik krizlerin kuşattığı bir dünyada, ekolojik düşüncenin tüm ekolleri arasında üretken bir görüş alışverişi sağlamanın önemi açıktır. Bu kitap ekolojistler için iktisada giriş, iktisatçılar için de ekolojiye genel bir bakış sağlayarak işte böylesi bir ihtiyaca yanıt vermektedir.

Ekolojik İktisat’ın yöntemi ve kullandığı kavramlar ile çok disiplinlilik, metodolojik çoğulculuk ve tarihsel açıklık konularındaki taahhütlerini yerine getirmesi arasında bir uyumsuzluk var mıdır? Varsa, maddî-toplumsal bir üretim ilişkisi olarak Marksist sınıf perspektifi, Ekolojik İktisat’ın bu beklentilerine yanıt verebilir mi? Kitabın yoğunlaştığı ve yanıt bulmaya çalıştığı esas sorular bunlardır. Bu sorular, Ekolojik İktisat’ın çelişkilerinin, analitik boşluklarının ve yanıtlayamadığı soruların ortaya konulması ve Marksizmin bu soruların çözülmesine nasıl yardımcı olabileceğinin gösterilmesiyle geliştirilmiştir. Buna göre, Marksist ekonomi politiğin Ekolojik İktisat’a katkıları dört temel başlık altında toplanabilir: doğa ve ekonomik değer, sermaye olarak doğa, ekonomik sistemler açısından entropi yasasının önemi ve son olarak sürdürülebilir kalkınma.

Bu özellikleriyle kitap, Marksist ekonomi politik ile Ekolojik İktisat arasında kurulacak diyaloğun temellerini inşa eden, Marksist bakış açısından Ekolojik İktisat’ın genel değerlendirmesini yapan ilk eserdir.

Kızıl ve Yeşil bir Ekonomi Politiğe Doğru
Paul Burkett
Çeviri: Ertan Günçiner
Yordam Kitap
2011

 

Denizlerimizin Sakinleri

Türkiye’nin denizlerinde yaşayan canlıları tanıtan Türkiye’deki en kapsamlı rehber niteliğindeki “Denizlerimizin Sakinleri” kitabı yayımlandı.Kitap, “Türkiye’nin Deniz ve Kıyı Koruma Alanları Sisteminin Güçlendirilmesi Projesi” kapsamında hazırlanmıştı.“Denizlerimizin Sakinleri”, Doğu Akdeniz’de Türk sınırının bittiği Keldağ’dan (Hatay), Yunanistan sınırındaki Saros kıyılarına, Karadeniz’de ise Trabzon’dan Zonguldak’a kadar olan bölgelerde yapılan dalışlarda fotoğraflanan 329 türü tanıtıyor. Kitapta, Dr. Bülent Gözcelioğlu’nun hazırladığı kolay okunur literatür bilgileri ile birlikte Tahsin Ceylan’ın çektiği, türleri ve yaşam alanlarını sergileyen fotoğraflar yer alıyor. Ayrıca, türler ile ilgili gözlemler ve fotoğraflandıkları dalış noktaları da yazarın notu olarak sunuluyor. “Denizlerimizin Sakinleri”, konu ile ilgili herkesin yararlanabileceği bir kaynak. Kitap aynı zamanda, Türkiye denizlerinde yaşayan canlı türlerinin tanınması ile denizel biyolojik çeşitliliğin korunmasına ve Deniz ve Kıyı Koruma Alanlarında yürütülen koruma faaliyetlerine bir destek niteliğini taşıyor.
Kitabı sadece posta masrafı karşılığında edinmek için: [email protected]

Denizlerimizin Sakinleri
Dr. Bülent Gözcelioğlu
Fotoğraflar: Tahsin Ceylan, Bülent Gözcelioğlu
Özel Çevre Koruma Kurumu Başkanlığ ve UNDP
2011

 

Avrupa Birliği Çevre Hukuku

Türkiye’nin Avrupa Birliği katılım müzakerelerinde çevre faslı, 21 Aralık 2009’da gerçekleştirilen Hükümetlerarası Katılım Konferansı’nın bakanlar düzeyindeki 8. toplantısında alınan bir karar ile açılmıştır. Böylelikle Türkiye, Avrupa Birliği’nin çevrenin korunmasına ilişkin düzenlemelerini iç hukukuna aktarmak ve ulusal mevzuatını Birlik ile uyumlu hale getirmek mükellefiyeti altına girmiştir. Elinizdeki eser, ülkemiz açısından güncel bir öneme sahip olan Avrupa Birliği çevre hukuku alanında mevcut olan kaynak boşluğunu doldurmak amacıyla hazırlanmıştır.
İki kısımdan oluşan bu eserin genel kısmında, Avrupa Birliği çevre hukukunun tarihsel gelişimi, Çevre Eylem Programları, Avrupa Birliği çevre hukukundaki temel aktörler ve Avrupa Birliği çevre hukukuna ilişkin birincil hukuk düzenlemeleri gibi konular etraflı bir şekilde ele alınmıştır. Avrupa Birliği çevre hukukunun özel kısmını işleyen ikinci kısımda ise, Avrupa Birliği’nin çevresel etki değerlendirmesi, çevresel sorumluluk hukuku, doğa koruma hukuku, gen teknik hukuku, kimyasallar hukuku, atık hukuku ve su hukuku gibi alanlarda kabul ettiği düzenlemeler ayrıntılı bir biçimde ele alınmıştır.

Avrupa Birliği Çevre Hukuku
Dr. Ahmet M. Güneş
On İki Levha Yayıncılık
2011

(Yeşil Gazete)

Kent planlamada yeşil ve ekolojik teknolojiler

Kent Planlamada Yeşil ve Ekolojik Teknolojiler: Akıllı Kentler Yaratmak (Green and Ecological Technologies for Urban Planning: Creating Smart Cities) isimli kitap IGI Global tarafından basıldı. Editörlüğünü Gazi Üniversitesi Şehir ve Bölge Planlama Bölümü’nden Dr. Özge Yalçıner Ercoşkun’un üstlendiği kitap, hızla büyüyen ve tüketim mekanı olan kentlerde sürdürülebilirlik ve eko-teknolojik çözüm konularını içeriyor.

Akıllı kent planlamasında eko-teknolojilerin, yeni kavram ve eğilimlerin tartışıldığı bu kitapta, ‘Sosyal Sürdürülebilirlik’, ‘Akıllı Kentler’, ‘Enerji Verimliliği’, ‘Kentsel Ulaşım’, ‘Coğrafi Bilgi Sistemleri’, ‘Belediyeler ve Sürdürülebilir Topluluklar’ olmak üzere 6 ana başlık bulunuyor.

Toplam 19 bölümden oluşan kitapta, Özge Yalçıner Ercoşkun, kentsel dayanıklılık ve esneyebilirlik konusunu;  Derya Oktay, geleneksel ve çağdaş yönde bütüncül ve sürdürülebilir şehirciliği; Abby Spinak ve Federico Casalegno ise bilgi ve iletişim teknolojilerinin eko-kültürel değişime ve eşitliğe verdiği desteği anlatıyor.

Patrizia Lombardi ve diğerleri akıllı kentlerin performans ölçümü için çoklu bir ağ modelini özetlerken Akın Sevinç ise mimari ütopyaların ilk ekolojik adımlarına bakıyor.Paris Fokaides, çevre teknolojilerinin yardımıyla yapılan sıfır enerjili binaları,  Hakan Hisarlıgil ve Şule Karaaslan ise enerji etkin konut adası tasarımını anlatıyor. Yan Zhu ve Tim Heath ise bu perspektifte kentsel tasarımda çevre performansını ölçen teknolojilerinin bir özetini yapıyor.

Kentsel ulaşım konusunda Herman Knoflacher ve Ebru Öcalır, bu konudaki ileri eko-teknolojileri ve eko-yöntemleri tartışırken, Hin ve Subramaniam ise Singapur’daki akıllı ulaşım teknolojilerini örnekliyor. Coğrafi Bilgi Sistemleri (CBS) konusunda ise Ayşegül Özbakır, kentsel çevresel engel ve eğilimlerde CBS’nin desteğini anlattı. Erkan Polat ise yer seçiminde karar destek yöntemlerini ve CBS ile bütünleşmesini özetliyor. Adnan Kaplan, kentsel yeşil altyapıyı, Nita ve diğerleri ise kent çeperindeki doğal kaynakların korunmasını Bükreş özelinde inceliyor. Matthew Bradbury Yeni Zelanda’da sürdürülebilir kıyı tasarımından örnekler verdi. Tan Gürer ise kentgörünüm ve tipoloji kavramlarını irdeledi. ‘Belediyeler ve Sürdürülebilir Topluluklar’ bölümünde, Seda Bostancı, eko-belediyeleri, Ayşen Eren, Geçiş Modeli’ni, Laure Heland ise sürdürülebilir mahalle yenilemesinde toplulukların rolünü tartışıyor..

İngiltere’den Kıbrıs’a, Yeni Zelanda’dan ABD’ye, Türkiye’den Romanya’ya, Fransa’ya ve diğer ülkelere kadar geniş bir yazar kitlesi toplayan bu kitap, iklim değişikliğinin kötü sonuçlarına, petrol krizine ve doğal felaketlere karşı kentler yönünde teknoloji yardımıyla çözüm arayan bir eser olarak ortaya çıktı. Kitabın öncelikli okur kitlesi arasında araştırmacıları, mekanbilimle ilgilenenleri ve karar vericileri sayabiliriz. Ayrıca zamanında çıkan bir katkı olarak sürdürülebilir kent planlaması, akıllı-yeşil kentler ve teknolojik gelişmeler konusunda bazı sorulara yanıt olacaktır.

Green and Ecological Technologies for Urban Planning:
Creating Smart Cities
Editörlüğü: Dr. Özge Yalçıner
IGI Global
2011

(Yeşil Gazete)

Ejderha dövmeli kıza – Sibel Richter

Milenyum Üçlemesi’nin ilk kitabı “Ejderha Dövmeli Kız”; yazar Stieg Larsson.

Lisbeth Salender anlaşılması zor, karmaşık bir karakter. Kitabın ilk sayfalarını okur okumaz kendimi kaptırdım; 645 sayfalık kitabı elime alır almaz okumaya başladım ve sabahın ilk ışıklarındada son sayfalarını okudum. Serinin ikinci kitabını ise hemen almam gerekliydi.

Lisbeth Salender; anti-sosyal, karmaşık, zeki, toplumdan kendini soyutlamayı seçmiş, biseksüel. İsveç’in en büyük güvenlik firmasında araştırmacı olarak çalışmaktadır. Gazeteci Mikeal Blomkvist’in tüm geçmişi hakkında araştırma yapması istenir. Lisbeth’in araştıma yapacağı Mikeal Blomkvist sol tabanlı bir dergi için hazırladığı ekonomi yazısının asılsız olması gerekçesi ile 3 ay hapis yatacaktır ancak hapis cazesının başlamasına henüz zaman vardır. İsveç’in köklü ailelerinden Vanger Ailesi, Blonkvist’den aile biyografilerini yazması için tutar. Gizli görevi ise ailenin yıllar önce kaybolmuş kızı Harriet Vanger hakkındaki gerçeği ortaya çıkarmaktır. Kitapt kayıp bir kadının öyküsünden, din, nazi, yahudiler ve bir seri katilin profiline ulaşırız.

Lisbeth, kadınlara kötü davranan erkeklere kendi adalet sistemiyle cevap verir. Lisbeth Salender karakteri benim gözümde kitabın başından sonuna dek amazon kadınlarına özgü “savaşçı kadın” profilinin içinde yer aldı. Kitabın en önemli özelliği sizi sürprizlerle şok etmesi. Sadece kitabın sonunda değil her bölümün farklı bir sürprizi içermesi Stieg Larrson’un başarısı. Kitabın sonunda yer alan İsveç’te yaşayan kadınlar ile ilgili istatistikler ise oldukça etkileyici.

İsveç ekonomik olarak dünyanın en iyi durumdaki ülkelerinden birisi olmasına rağmen, kadınların işkence gördüğü, tecavüz edildiği, işkence yapmaktan çekinmedikleri, seri katilin ne kadar acımasız  ve vahşi olduğunu, kitapta film izler gibi gözünüzde canlanıyor.

“Ejderha Dövmeli Kız” kadınların güçlü olabilmek için ne kadar büyük bir savaş vermek zorunda kaldığını ve kaçmak zorunda olduğunu gözler önüne seriyor. Adaletin kadınların tarafında işlemediğini görüyoruz. Dinin kadın üzerinde nasıl bir değer olarak işkence yapma hakkı kazandırdığını ve Stieg Larsson’ın sağcı gruplara eleştirel karşıt tavrını görüyoruz.

Kitabın akıcı dili, film izlercesine akan kurgusu sizi sarıp götürecek. Şiddete karşı kadınların birlik olması, eğitim, sağlık, ekonomik, siyasi ve hayatın her alanında güçlenmesi için bu konuda kalıcı çözümler gerçekleştirmeliyiz.

Ejderha Dövmeli Kız
Stieg Larsson
Çeviren: Ali Arda
Pegasus Yayınları
2011

Sibel Richter

twitter.com/#!/sibelrichter

Nükleer santral bilgilendirme toplantısında protesto

0

Mersin’de, Akkuyu Nükleer Güç Santrali A.Ş.‘nin düzenlediği bilgilendirme toplantısına katılmak isteyen Nükleer Karşıtı Platform üyeleri engellenince protesto gösterisi yaptı.

Mersin’in Gülnar İlçesi’ne bağlı Büyükeceli Beldesi’nde yapılması planlanan Akkuyu Nükleer Santrali’ni kurmaya hazırlanan Rus sermayeli Akkuyu Nükleer Güç Santrali A.Ş., yöre işadamları için Mersin Ticaret ve Sanayi Odası’nda bilgilendirme toplantısı düzenledi. Çevik Kuvvet polisinin eyleme karşı önlem aldığı Ticaret ve Sanayi Odası’na gelen yaklaşık 200 çevreci toplantıya katılmak istedi. Ancak polis buna engel olmak isteyince grup, ‘Yaşamak istiyoruz’ yazılı siyah bir çelengi binanın girişine bırakma istedi. Polisin buna da izin vermemesi üzerine kısa süreli tartışma yaşandı.

Ticaret ve Sanayi Odası önünde protestolar sürerken Rus şirket yetkileri de az sayıda katılımcı için brifinge başladı. Bu sırada salona girmeyi başaran nükleer karşıtı Pakize Güler, nükleer santralin insan sağlığına, çevreye, tarıma ve turizme zarar vereceğini belirtti ve nükleer santral istemediklerini söyledi. Güler, “Biz konudaki derdimizi size Türkçe olarak anlatamadık. Tercümanlar Rusça olarak anlatsınlar” dedi.

Güler’in bu konuşmasının ardından nükleer karşıtları salonu terk etti.

(Ajanslar)

Adım adım otoriterleşmeden, demokrasi için yürümeye

Karar diye açıklanan skandal mı daha önemlidir, yoksa dün 50 bin kişinin Agos’un önüne yürüyerek gösterdiği tepki ve kararlılık mı? Umut yaymak için değil, samimi görüşümü söylüyorum: Yürüyen 50 bin kişi ve toplumda yayılan büyük tepki çok daha önemli ve belirleyici olacak.

Nedeni basit: Hrant Dink cinayeti bir ilk değildi. Sabahattin Ali’den Uğur Mumcu’ya, Dersim’den Uludere’ye devletin işlediği ve üzerini örttüğü/örtmeye çalıştığı sayısız cinayetten biriydi. Dolayısıyla bu verilen karar da ilk değildi, hatta çoğu benzer olayda yargılama bile yapılmamıştı.

Ama bu kez “ilk değildi” derken, “ama son olabilir” diye ekleme şansımız var. Çünkü Hrant’ı öldürtüp üzerini örtmeye çalışanlar bu kez iyice ellerine yüzlerine bulaştırdılar. Rezil oldular. Onları rezil eden, cumhurbaşkanından skandal kararı veren hakimine kadar, bilerek üzerini örttükleri cinayetin failinin aslında devlet olduğunu itiraf ettiren bizleriz.

Düşünebiliyor musunuz Hrant öldürüldükten sonra bir ilk an tepkisi dışında herkesin geri çekildiğini, 5 yıldır davayı takip etmek için belki 30 kez Beşiktaş’ta buluşmadığımızı, her 19 Ocak’ta Agos’a doğru akmadığımızı ve Hrant Dink’i unuttuğumuzu? Unutturduklarını?

Unutturamadıkları için, sindiremedikleri için ve sokakta olmayı becerebildiğimiz için işledikleri suçu örtbas etmeye çalıştıkça daha fazla rezil oluyorlar. Bu davanın peşini bırakmadıkça, kamuoyunu gerçeğin ve haklının tarafında tutmayı başardıkça daha da fazla rezil olacaklar ve sonunda sallanıp duran tezgahları yıkılacak. Bu nedenle karar açıklanınca her şey bitti diye üzülen arkadaşlarıma söylediklerimi tekrarlıyorum: Demokrasi mahkeme salonunda değil, dışında…

***

Sözü Demokrasi Konferansı’na getireceğim. Eşitlik ve Demokrasi Partisi (EDP) ve Yeşiller Partisi yarın Türkiye’de yaşanan adım adım otoriterleşme sürecini tartışmak üzere bir konferans topluyor. Çok önemli konuşmacılar, çok kritik konular tartışılacak. Programını zaten görmüşsünüzdür, buradan tekrar göz atabilirsiniz.

Demokrasi Konferansının alt başlıklarından biri “adım adım otoriterleşme”. Neden adım adım otoriterleşmeden bahsettiğimizi biliyorsunuz. Devlet Hrant Dink’in katillerini korumaktan vazgeçmeyeceğini açıkça ilan ettiği, AKP, katil devlet geleneğine bir kez daha sahip çıktığı için; düşünce ve ifade özgürlüğü ayaklar altına alındığı, hapiste yüze yakın gazeteci bulunduğu için; ekoloji mücadelelerinden dolayı yaklaşık bin kişi mahkemelerde yargılandığı için; Kürt siyasi hareketine mensup binlerce sivil politikacı ve aktivist cezaevlerine doldurulduğu ve Kürt sorunu çözümsüzlüğe ve şiddete sürüklendiği için; öğrenciler ve üniversiteler giderek daha fazla baskı altına alındığı için, basın özgürlüğü son yılların en kötü seviyesine gerilediği için “adım adım otoriterleşme”den bahsediyoruz.

Demokrasi Konferansı da böyle bir dönemde yapıldığı için önemli.

Bu tür bir toplantının rutini tekrar olduğu söylenebilir. Zaten yazılarını okuduğumuz, bu konularda televizyonlarda konuşan, siyaset yapan insanları bir kez daha dinlemeyi, üstelik böyle bir masanın arkasına geçip herkese bildiklerini anlatacakları klasik bir konferans formatını yeterince çekici bulmayanlar olabilir. Bu konular televizyonlardaki tartışma programlarında konuşulup durduğu için konferans önemsiz bulunabilir.

Bence durum böyle değil. Burada önemli olan sadece konuşulanlar değil, daha çok söylenen sözlerin toplamından doğacak siyasi hareket çizgisi. Sadece mağduriyet üzerinden değil, sadece vicdan üzerinden değil, hatta sadece insan hakları üzerinden bile değil, doğrudan doğruya demokratik rejimin nereye gittiği üzerinden, yani siyaset, hukuk ve sistemin aktörleri üzerinden bakmak gerekiyor bugün.

Makropolitik tartışmaların sahte olduğunu, devletin devlet, sistemin sistem olduğunu ve hiç değişmeyeceğini peşinen kabul edenler pek de haklı değiller. Önemli olanın yapı değil, sadece insan hikayeleri olduğunu düşünenler de tam olarak haklı sayılmazlar. Evet tatsızdır, yalanla, manipülasyonla, sahtekarlıkla doludur. Ama müdahaleyle, katılımla, tepkiyle biçimlenir. Zaten sistemin devam etmesini toplumun ikna olması, ses çıkarmaması, ses çıkaranların marjinalleşmesi, hatta bizzat zaten bu tür şeylerin boş  olduğunun düşünülmesi sağlamıyor mu?.

Bugün durduğumuz noktada siyasi yönelimi saptamak her şeyden daha önemli görünüyor. Tek tek olgulardan ve insan hikayelerinden genele gitmemiz, yönelimi anlamamız gerekiyor.

Siyasi mücadeleler, duruşlar ve deklerasyonlar üzerinde şekillenir. Bu yüzden askeri darbe olunca birisinin şapkasını alıp gitmesiyle, diğerinin tankın üzerine çıkması aynı şey değildir. Doğru bir duruşa sahip olmak da yaşadığımız tarihsel anın doğru tahlilini yapabilmekle mümkün görünüyor. Konferans, sadece oturup konuşmak değil, bir deklerasyon demektir. Tarihsel bir deklerasyon olup olmaması da niteliğine bağlıdır.

***

AKP, 9 yıldır, kendi siyasi gündemi açısından kesintisiz, Türkiye demokrasisinin bütünü açısından dalgalı bir çizgide hareket ediyor. 12 Eylülcülerin yargılanmasını sağlayacak anayasa değişiklikleri yapmakla, Kürt siyasi hareketinin sivil temsilcilerini neredeyse toptan hapislere doldurmanın aynı zaman diliminde olabilmesi bunun göstergesi. Şu anda Türkiye’de demokrasinin otoriterleşme yönünde olduğu konusunda kimsenin kuşkusu kalmadı.

Ama önemli olan bu yönelimi toplumu generallerin dizayn ettiği, askeri darbe tehdidinin kural haline getirildiği, JİTEM’in, Ergenekon’un sokaklarda serbestçe kol gezdiği daha geri bir duruma dönmeden, dönmeyi savunmadan durdurabilmek ve demokratikleşme yönüne çevirebilmek.

Bunu AKP’den bekleyecek değiliz. Agos’a nasıl yürüyorsak, demokrasiye doğru da öyle yürüyebiliriz. Kimseden izin almadan.

Yarın hep beraber bunu nasıl yapabileceğimizi konuşalım. Konuşmaya başladığımız anda demokratikleşme yönünde yürümeye başlamışız demektir.

Adana’da Hrant Dink’i anma yürüyüşü

Adana’da “Hrant’ı anma ve Bu Dava Böyle Bitmeyecek Yürüyüşü”, geniş bir katılımla gerçekleşti. Eyleme damgasını vuran yürüyüş grubuna yapılan polis müdahalesi oldu. Grubun afişini yırtan polis korteje sık sık müdahale etti.

Adana’da soğuk havaya rağmen yaklaşık 600 kişi “Hrant için, Adalet için” 5 Ocak Meydanı’nda toplandı. Yürüyüş korteji oluşturulmadan grup sık sık slogan attı. Kısa zaman sonra başlayan yürüyüş sırasında Hrant’ı anmaya gelen katılımcıların ellerindeki mumlar dikkat çekiciydi. Ellerinde pankart, döviz ve mum taşıyarak yürüyen kalabalık Çakmak Caddesi’nin girişinde polis tarafından durduruldu. Güvenlik güçlerinin yürüyüşü engelleme çabaları katılımcıların direnişine neden oldu. Yürüyüşe devam eden ısrarcı kalabalık polis aleyhine sloganlar attı. Güvenlik güçlerinin korteji çembere alma, bölme girişimi sonuçsuz kaldı. Tansiyonu yükselen grup polis çemberinden sıyrılıp bir arada slogan atarak yürümeye devam etti. Bu izdihama sebep olan güvenlik güçleri kortejin önünde taşınan pankartın yırtılmasına neden oldu. Yırtılan pankart ve dövizleri bırakmadan İnönü Parkı’na yürüyen kalabalık grup, İnönü Parkı’nda basın açıklaması için bir araya geldi.

İnönü Parkı’nda da sloganlara devam eden kalabalık, basın açıklamasını ellerindeki mumları yakarak beklemeye başladı. Yoğun katılımdan ötürü Hrant’ı anmaya gelen kalabalık parkın dışına ve yeşil alanlara taştı. Basın açıklaması okunurken Hrant’a ve bu davaya destek veren insanlar ellerindeki yırtık dövizleri bir araya getirerek basın mensuplarının karşısındaki yerlerini aldı. Grup, basın açıklamasını sloganlarla böldü ve sıklıkla “Hepimiz Hrant’ız, Hepimiz Ermeni’yiz,” sloganını dakikalarca tekrarladı. Basın açıklamasında, beş yıldır Hrant’ın gerçek katillerinin ortaya çıkarılmamasına ve iki gün önce yargının vermiş olduğu “örgüt bağlantısı yok,” kararına tepkiler dile getirildi. Davanın takipçisi olduklarını belirten ve “5 yıl değil 95 yıl da geçse bu dava biz istemeden bitmeyecek,” diyen sözcüye kalabalık grup sloganlarla destek verdi.

Basın açıklaması bittikten sonra kalabalık grup alkışlarla protestolarını dile getirdi. Grup eylemin bitmesinden sonra dakikalarca İnönü Parkı’nda bekledi. Yavaş yavaş azalan grup daha sonra sessizce dağıldı.

(ekolektif.org)