Ana Sayfa Blog Sayfa 4846

Mimarlar Odası: Türkiye TOKİ’ye bağlanıyor

Mimarlar Odası, bir basın açıklaması ile “Afet Riski Altındaki Alanların Dönüştürülmesi Hakkında Kanun Tasarısı” hakkındaki görüşlerini açıkladı. Merkez Yönetim Kurulu imzasıyla çıkan açıklama şu şekilde:

“Başkanlık” Sistemine Önce İmar Alanında Geçiliyor…

TBMM gündeminde görüşme aşamasına gelmek üzere olan “ÂFET RİSKİ ALTINDAKİ ALANLARIN DÖNÜŞTÜRÜLMESİ HAKKINDA KANUN TASARISI”, imar ve çevre alanında yürürlükte bulunan tüm yasaları “uygulanmayacak mevzuat” kılarak, ülkedeki hemen tüm yeni yapılaşma ve kentsel dönüşüm uygulamalarına ait temel kararları Başbakanlık-TOKİ İdaresine bağlamaktadır. Böylece yerel yönetimler, ilgili kurumlar ve toplum katılımı devredışı bırakılarak “başkanlık sistemi”nin önce imar alanında başlaması öngörülmektedir.

Bir anlamda “imar darbesi” denebilecek uygulamayı “afete karşı önlem” gerekçesi altında düzenleyen kanun tasarısı, ülkenin ve kentlerin tamamını “riskli alan” ilan etme olanağını sağlayarak, bu tanımla belirlenmiş alanlarda TOKİ’yi ve dolaysıyla Başbakanlığı “tek imar otoritesi” yapmayı hedeflemektedir.

Tasarının 1 no.lu amaç maddesinde bu niyet açıkça yer almasa bile, 2 no.lu “tanımlar” maddesindeki “Bakanlar Kurulunca belirlenecek rezerv alanlar” ve hiçbir bilimsel katılım olmadan saptanabilecek “riskli alanlar”, ülkenin her yerinde keyfi olarak ilan edilmelerine olanak sağlanacak şekilde tanımlanmaktadır.

Aynı hukuk ve etik dışı yaklaşım “riskli yapı” tanımında yinelenmekte, teknik ve bilimsel katılımın olmadığı saptamalarla TOKİ’nin dilediği yapıya el koyabilmesi olanağı sağlanmaktadır.

O kadar ki, tasarıya göre belediyeler “riskli yapıları” verilen sürelerde belirlemediği takdirde bunu Çevre ve Şehircilik Bakanlığı “resen” yapacaktır. Riskli alanlarla birlikte aynı yapıların Maliye Bakanlığı aracılığıyla TOKİ’ye devir işlemleri de tasarının ayrıntılı hükümlerini oluşturmaktadır.

Bu yöntemle belirlenecek sözde “afet riski bulunan”(!) alanlarda ve yapılarda, tasarının asıl amacını oluşturduğu anlaşılan “TOKİ’ye ve TOKİ ortaklarına yeni emlak rantı alanları kazandırmak ve pazarlamak” niyetinin “engelsiz” yaşama geçebilmesi için de ülkemizde yılların deneyim ve birikimleriyle oluşmuş tüm imar, çevre ve kültür yasaları “uygulanamaz” ibaresiyle etkisiz hale getirilmektedir.

Bu sayede yeni emlak rantı alanlarına dönüştürülmek üzere el konulan yapıların zorla tahliye işlemleri ile yıkılmalarında tüm yasal engeller kaldırılırken; ülkenin doğal, kültürel ve çevre değerlerinin korunmasını öngören yasaların da devredışı bırakılmasıyla aynı değerlerin yok olmasına neden olacak yapılaşmaların önü açılmaktadır.

Tasarıda bu yöntemlerle hedeflenen “tek imar otoritesi” oluşturulması aynı zamanda merkezî idareye “yağma özgürlüğü” tanınarak yaşama geçeceğini açıkça gösteren 9. Maddeyi olduğu gibi aktarıyoruz:

“MADDE 9- (1) Bu Kanun uyarınca yapılacak olan plânlar, 3194 sayılı İmar Kanunu’nda ve imara ilişkin hükümler ihtiva eden özel kanunlar da dahil olmak üzere diğer mevzuatta belirtilen kısıtlamalara ve askı ilân sürelerine tâbi değildir.

(2) Bu Kanun kapsamındaki alanlarda bu Kanun’un öngördüğü uygulamaların zarurî kılması hâlinde; bu uygulamalar hakkında, 3573 sayılı Zeytinciliğin Islahı Ve Yabanilerinin Aşılattırılması Hakkında Kanun’un, 4342 sayılı Mera Kanunu’nun, 6831 sayılı Orman Kanunu’nun, 5403 sayılı Toprak Koruma ve Arazi Kullanım Kanunu’nun, 5366 sayılı Kanun’un, 7269 sayılı Kanun’un, Turizmi Teşvik Kanunu’nun, Boğaziçi Kanunu’nun, 2565 sayılı Askerî Yasak Bölgeler ve Güvenlik Bölgeleri Kanunu’nun ve 189 sayılı Kanun 3621 sayılı Kıyı Kanunu’nun bu Kanun’un arazi kullanımı bakımından uygulanmasını engelleyici hükümleri ve diğer kanunların bu Kanun’a aykırı hükümleri uygulanmaz…”

Bugüne kadar, “Kentsel Dönüşüm Yasası” adıyla gündeme gelen tüm yasa tasarıları hakkında, gerek Mimarlar Odası gerekse diğer meslek kuruluşlarının uzman görüş ve önerileri ile oluşturduğu raporlarda, ülkemizin gerçekleri ve genel şehircilik ilkeleri çerçevesinde sağlıklı bir “kentsel gelişim”in nasıl sağlanabileceğine ilişkin görüşlerini hiçbir şekilde dikkate almadan hazırlanan bu “tasarı”nın yasalaşması halinde, kentlerimizin sorunları çözülemeyeceği gibi yeni ve daha büyük sorunlara neden olunacağı kanaatindeyiz.

SONUÇ ve ÇAĞRI

Yukarda genel çekincelerimizi belirttiğimiz tasarının durdurulması için sadece siyasi partilere değil, özellikle “yerel yönetimler”e de tarihsel sorumluluk düşmektedir.

Belediyelerimizi yönetenlerden, iktidar ya da muhalefet partilerinden olmalarına bakmaksızın, öncelikle üstlendikleri demokratik sorumluluklar ve kentlerinin toplum adına sahipleri olmaları nedeniyle, “rantın merkezî hükümetten yönetimi” uğruna kendilerini tamamen etkisiz ve yetkisiz kılmaya yönelik “yerelleşme ve demokratikleşme” karşıtı bu tasarının TBMM’den geçmemesi için tüm çabalarını göstermeye; demokrasi, kentli hakları, tarihsel ve doğal değerlerden yana olan bütün kesimleri ise tasarının gündemden kaldırılması için dayanışma içerisinde olmaya çağırıyoruz…

MİMARLAR ODASI
Merkez Yönetim Kurulu

En büyük bağımsız ‘Sundance’ başladı

Robert Redford’un önayak olduğu ve bağımsız sinemanın kalesi işlevini gören Sundance Film Festivali, 19 Ocak’ta başladı. Spike Lee’nin yeni filmi ‘Red Hook Summer’ ve Stephen Frears filmi ‘Lay The Favourite’ gibi yapımların ilk gösterimlerinin yapılacağı festivalde bu sene bir de Türk filmi, Raşit Çelikezer’in ‘Can’ı gösteriliyor. Başrollerini Selen Uçer ile Serdar Orçin’in oynadığı ‘Can’ın dünya prömiyeri, en iyi uluslararası dramatik film yarışması kapsamında 23 Ocak’ta yapılacak.

Uluslararası dramatik film dışında uluslararası belgesel, en iyi Amerikan belgeseli, en iyi Amerikan dramatik filmi anadallarında yarışmaların da yapılacağı festivalde 30 ülkeden 117 film yer alıyor. Bu seneki yarışma bölümlerinde ağırlık ise yeni isimlerde. Lou Diamond Phillips’in rol aldığı hiphop hikâyesi ‘Filly Brown’, Lawrence Kasdan’ın oğlu Jonathan Kasdan’ın yönettiği ‘The First Time’, Helen Hunt’lı ‘The Surrogate’ Amerikan dramatik filmi yarışmasında gösterileceklerden bazıları. Ai Weiwei’in hikâyesini konu alan ‘Ai Weiwei: Never Sorry’ de belgesel yarışmasında öne çıkan filmlerden. Festivalin bu yıl ağırlayacağı isimler arasında Catherine Zeta-Jones, Richard Gere, Bruce Willis gibi Hollywood ünlüleri de yer alıyor.

Redford: Amerika felç

Salt Lake Tribune gazetesine konuşan Robert Redford kuruculuğunu üstlendiği festivalle ilgili “Yalnız ülkemizde değil, tüm dünyada ekonomik açıdan zor günler yaşanıyor. Hükümet sistemimiz hiç bu kadar felç olmamıştı. İlgisiz bir hükümetin yönettiği Amerikan halkının durumunu anlatan filmleri gösteriyoruz festivalde” dedi.

(Radikal)

Türkiye’nin ilk yüz nakli ameliyatı

Uşak’ta beyin ölümü gerçekleşen Ahmet Kaya’dan alınan yüz, Uğur Acar’a iki kolu ve bacağı ise Atilla Kavdır’a nakledildi.

Antalya’da Türk Tıp Tarihine geçen bir gün yaşandı. İlk kez tam yüz nakli ve aynı anda iki kol ve bacak nakli yapıldı.

Uşak’ta beyin ölümü gerçekleşen Ahmet Kaya’dan alınan bacak ve iki kol, Akdeniz Üniversitesi Hastanesinde Atilla Kavdır’a nakledildi.

Akdeniz Üniversitesi Plastik ve Rekonstrüktif Cerrahi Anabilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Ömer Özkan başkanlığındaki ekip, bugün Türkiye’nin ilk yüz naklini gerçekleştirdikten sonra, aynı anda başladığı diğer ameliyatı da tamamladı. Toplam 11 saat 45 dakika süren ameliyatın ardından Ahmet Kaya’dan alınan iki kol ve bir bacak Atilla Kavdır’a nakledildi.

Ahmet Kaya’nın yüzü de sabah saatlerinde 19 yaşındaki Uğur Acar’a nakledilmişti.

Her iki ameliyatın da başarıyla geçmesinin ardından açıklama yapan Prof. Özkan, tüm ekibe ve çoklu bağışta bulunan Kaya Ailesi’ne teşekkür etti.

İKİ HAFTA ÖNCE İNTİHAR ETTİ
Uşak’ta 12 gün önce ailevi nedenlerden dolayı bunalıma girerek, kendini trenin altına atan 6 çocuk babası Ahmet Kaya’nın (45), önceki gün tedavi gördüğü Uşak Devlet Hastanesi Yoğun Bakım Ünitesi’nde beyin ölümü gerçekleşti.

Bunun üzerine Kaya’nın yakınlarıyla temasa geçildi ve organlarının bağışı için aile ikna edildi. Akşam saatlerinde İzmir, Ankara ve Antalya’dan gelen uzman ekipler, kadavradan bağışlanan organları çıkartmak için operasyon başlattı.

İÇ ORGANLAR İFLAS ETTİ
Kaya’nın operasyon sırasında kalbinin durması üzerine iç organları işlevini yitirdi. Bunun üzerine, göz korneaları ile birlikte iki kol, bir bacak ve yüzü nakil için alındı.

Yaklaşık 6 saat süren operasyonun ardından alınan kornealar, nakil için özel ambulans ile Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastahanesine gönderildi.

İki kol, sağ bacak ve yüz de Sağlık Bakanlığı’na ait özel ambulans uçakla Akdeniz Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastahanesine gönderildi.

Kadavradan organ alımı operasyonunu Akdeniz Üniversitesi Tıp Fakültesinden Prof. Dr. Ömer Özkan ve ekibi gerçekleştirdi. İki kol ve bir bacağın bir hastaya nakil edilmesine karar verildi. Bu düzeyde dünyada bir ilk olan operasyon için organlar Antalya’ya ulaştırıldı.

 

AMELİYAT 03.15’TE BAŞLADI
Uşak’tan havalandıktan 45 dakika sonra Antalya Havalimanına inen uçaktaki uzman ekip büyük bir heyecanla Akdeniz Üniversitesi Tıp Fakültesine gitmek için kendilerini bekleyen araçlarla yola çıktı.

Kısa sürede hastaneye ulaşan Prof. Dr. Ömer Özkan başkanlığındaki ekip hiç vakit kaybetmeden ameliyata girdi. Ameliyata AÜ Hastanesi Ortopedi ve Travmatoloji Anabilim Dalı’nda görevli Prof. Dr. Serdar Tüzüner, Anesteziyoloji ve AÜ Reanimasyon Anabilim Dalı’nda görevli Prof. Dr. Necmiye Hadimoğlu ile AÜ Plastik ve Rekonstrüktif Cerrahi ve Estetik Anabilim Dalı Başkanı Yrd. Doç. Özlenen Özkan ile çok sayıda asistan doktor katıldı.

Saat 03.15’te ameliyata başlayan ekip, yüz nakli ameliyatı ile aynı anda iki kol ve bacak nakli ameliyatını da gerçekleştirdi.

TÜRKİYE’NİN İLK YÜZ NAKLİ AMELİYATI
Ahmet Kaya’dan alınan yüz, Antalya’nın Manavgat ilçesine bağlı Gebece köyünde yaşayan 19 yaşındaki Uğur Acar’a nakledildi.

Acar’ın 40 günlükken beşiğinde uyuduğu sırada evlerinde çıkan yangında alev alan battaniyenin üzerine düşmesi sonucu yüzünün yüzde 90’ının yandığı belirtildi. Bir mermer atölyesinde çalıştığı öğrenilen Acar’ın uzun süredir yüz nakli ameliyatı için beklediği, bugüne kadar Şişli Etfal Hastanesi ile Çapa Tıp Fakültesinde çeşitli ameliyatlar geçirdiği bildirildi.

Acar’ın rutin kontrol için Akdeniz Üniversitesi Hastanesi’ne gelerek Prof. Dr. Ömer Özkan tarafından muayene edildiği, kontrolün ardından otobüs ile Manavgat’a döndüğü öğrenildi. Acar’ın otobüsten indiği sırada Prof. Dr. Özkan’ın kendisini arayarak, yüz nakli için beklenen kadavranın çıktığını ve acilen hastaneye geri dönmesini istediği ortaya çıktı.

İLK KEZ İKİ KOL İLE BACAK AYNI KİŞİYE
Kaya’dan alınan iki kol ve sağ bacak ise Kepez ilçesine bağlı Varsak Altıayak Mahallesi’nde yaşayan 34 yaşındaki Atilla Kavdır’a nakledildi.

Kepez Belediyesinde işçi olarak çalışan Kavdır’ın 11 yaşındayken evlerinin önündeki elektrik tellerine konan güvercinleri uçurtmak için demir sopa ile tellere vurduğu ve bu nedenle elektrik akımına kapıldığı öğrenildi.

Bu olaydan sonra hastaneye kaldırılan Kavdır’ın iki kolunun, dirseğin 7 santimetre altından, sağ bacağının da diz üstünden kesildiği ifade edildi. Kavdır da akşam saatlerinde hastaneye çağrılarak ameliyata alındı.

DÜNYADA İLK KADAVRADAN RAHİM NAKLİ
Prof. Dr. Ömer Özkan ve ekibi Türkiye’nin ilk çift kol naklini ve dünyada ilk kadavradan rahim naklini de gerçekleştirmişti.

Trafik kazasında hayatını kaybeden 23 yaşındaki bir kişinin kollarını, mısır silaj makinesinde geçirdiği kaza sonucu iki kolunu dirsekten kaybeden Cihan Topal’a 25 Eylül 2010 tarihinde nakleden ekip, 9 Ağustos 2011’de de 21 yaşındaki Derya Sert’e dünyanın ilk kadavradan rahim naklini yapmıştı.

KARDEŞİNİN ÖLÜMÜNÜN ARDINDAN VASİYET ETTİ
Yüz, bacak ve 2 kolu bağışlanan Ahmet Kaya’nın, 1996 yılında trafik kazasında yaşamını yitiren kız kardeşinin ölümünün ardından organlarının bağışlanmasını istediği ortaya çıktı.

Ahmet Kaya’nın 52 yaşındaki ablası Fatma Çil, kardeşinin cenaze işlemleri için bekleyişlerinin sürdüğü Uşak Devlet Hastanesi önünde gazetecilerin sorularını yanıtladı.

Kardeşinin sağlığında, organlarının bağışlanmasını istediğini anlatan Çil, 1996’da yılında kardeşleri Leyla’yı bir trafik kazasında yitirdiklerini söyledi.

Çil, bu olayın ardından kardeşi Ahmet ile ölümleri halinde organlarını bağışlanmasını karar verdiklerini kaydetti.

İKİ ÇOCUĞU ANTALYA’DA YUVADA KALIYOR
Abla Çil, kardeşi Ahmet’in çok zorlu bir yaşamı olduğunu ve 5 yıl önce eşinden boşandığını belirtti.

Kardeşinin 6 çocuğu bulunduğunu, bunlardan 5 ve 8 yaşındaki iki erkek çocuğunun, Antalya Çocuk Esirgeme Kurumu’nda devlet koruması altında bulunduğunu, iki kızının ise kendisiyle birlikte kaldığını ifade eden Çil, şunları söyledi:

”Ahmet, eşinden ayrıldıktan sonra bunalıma girdi, 12 gün önce trenin altına atarak ölmek istedi. Olaydan sonra hastanede yaşam mücadelesi veriyordu, ancak 2 gün önce beyin ölümü gerçekleşti. Aile fertleri toplandık ve Ahmet’in tüm organlarını bağışlamaya karar verdik. Ancak iç organları tıbbi bir sorundan dolayı bağışlanamadı. Hekimler bize bacaklarını, kollarını ve yüzünü de bağışlayıp bağışlayamayacağımızı sordu. Bir an bile düşünmeden bağışlama kararı aldık. Kardeşim, şimdi insanlar için umut oluyor.”

‘GÜLEN YÜZÜ HİÇ SOLMAYACAK’
Kardeşinin yüzünün nakledildiği Uğur Acar’ı mutlaka görmek istediğini söyleyen Çil, ”Kardeşimin gülen yüzü hiç solmayacak, yüzü bir başka bedende can bulacak” dedi.

Ahmet Kaya’nın damadı Gökay Kahveci ise kayınpederinin ölüm haberinin kendilerini derinden üzdüğünü, ancak organlarının bağışlanmasıyla üzüntülerini biraz azaldığını söyledi.

Organ bağışının, kutsal olduğuna inandıklarını belirten Kahveci, ”Babamızın kolları, ayağı ve yüzü umutsuz insanlara yaşam sevinci verecek. Umarım her şey yolunda gider ve onlar yeniden hayatlarına tutunurlar. Biz organları bağışlanan kişileri tanımaktan büyük bir mutluluk duyarız. Onların ‘Allah razı olsun’ demesi tek isteğimiz, başka dileğimiz olamaz” diye konuştu.

Kaya’nın cenazesi Belediye Camisi’nde ikindi vakti kılınan cenaze namazının ardından toprağa verildi.

(Ajanslar)

ABD SOPA’yı askıya aldı

Amerikan Kongresi, sansür tartışmalarına yol açan korsanlıkla mücadeleye ilişkin iki yasa tasarısını askıya aldığını duyurdu.

Senato çoğunluk lideri Harry Reid, Salı günü için planlanan oylamayı erteledi. Protestolar sayesinde Kongre’de tasarılara desteğin azalmaya başladığı belirtiliyor.

Karar, internette bilgi paylaşım sitesi Wikipedia’nın, ABD Kongresi’nde gündeme gelen korsan yayıncılıkla mücadele yasası tasarısını protesto etmek için İngilizce yayın yapan sayfasını 24 saatliğine durdurmasını izliyor.

Eylem, Kongre’nin görüştüğü SOPA, diğer adıyla Stop Online Piracy Act (Çevrimiçi Korsanlığı Durdurun) ve PIPA, yani Protect Intellectual Property Act (Fikri Mülkiyeti Koruyun) yasalarına tepki olarak düzenlendi.

İçeriği kullanıcıları tarafından oluşturulan haber sitesi Reddit ve Boing Boing isimli blog da 24 saatlik protesto eylemine katıldı.

WIKIPEDIA’NIN BAŞINI ÇEKTİĞİ EYLEMLER ETKİLİ OLDU
Wikipedia sitesinde karartılan bir ekranda yer alan mesajda, ”Özgür bilginin olmadığı bir dünya düşünün” çağrısında bulunuldu.

Mesajda ayrıca insanlık tarihinin en büyük ansiklopedisini oluşturmak için 10 yıldan uzun bir süredir milyonlarca saat harcandığına dikkat çekilerek, ”Şu anda ABD Kongresi, özgür ve açık internete ölümcül darbe vurabilecek bir tasarıyı görüyor. Farkındalık yaratmak için Wikipedia’da 24 saat sürecek bir karartma uyguluyoruz” dendi.

Wikipedia’nın kurucusu Jimmy Wales, ‘SOPA’nın savunucuları, karşıtlarını korsanlığı savunan ya da mümkün kılmaya çalışan kişiler olarak gösteriyorlar. Ancak bu doğru değil. Yasa tasarısı o kadar kötü hazırlanmış ki, korsanlığı durdurmakla ilgisi olmayan şeyleri de etkileyecek’ dedi.

BEYAZ SARAY VETO EDEBİLİR
Beyaz Saray ise, yasayı veto edebileceği imasında bulundu. Beyaz Saray’dan yapılan açıklamada yabancı internet sitelerinde korsanlığın ciddi bir tehdit olduğu ve ciddi yasal düzenleme getirdiğine dikkat çekilirken, ”İfade özgürlüğüne zarar veren, siber güvenlik risklerini arttıran ya da dinamik, yenilikçi küresel internete darbe vuran bir düzenlemeyi desteklemeyeceğiz” dendi.

Söz konusu yasa tasarısını savunan milletvekilleri ise, yasanın ”korsan internet siteleri’ne kaynak sağlanmasının önüne geçeceğini söylüyorlar.

Yasaların, telif haklarını ihlal eden malzemeleri içeren sitelere girişi engellemeyi hedeflediği belirtiliyor. Tasarının yasalaşması halinde, telif hakları ihlal edilen içerik sahipleri ve hükümet, korsanlıkla ilişkilendirilen internet sitelerinin kapatılması için mahkeme kararı çıkarılması talebinde bulunabilecekler.

Bu sitelere reklam verenlerin, para aktarımına hizmet edenlerin ve internet hizmeti sağlayanlarının da ülke dışında faaliyet gösteren ‘korsan siteler’le bağları engellenecek.

(BBC)

Trump, O’Sullivan’ı geçti

0

Snooker’ın genç yıldızı Judd Trump, idolü Ronnie O’Sullivan‘ı Masters çeyrek finalinde 6-2 yenerek bir üst tura yükseldi.

Geçen ay Britanya Şampiyonası’nda Ronnie O’Sulivan’ı 6-5’le geçen Judd Trump, idolünü Masters çeyrek finalinde de yenmeyi başardı.

Karşılaşmaya fırtına gibi başlayan Trump, 45 dakikada 4-0 öne geçti. Ardından O’Sullivan maça ortak olma çabasına girişti. Uzun potlarda kötü bir performans gösteren Trump’a karşı cansiperhane bir kavgaya giren O’Sullivan, 141’lik seriyle hem frame’i aldı hem de turnuvanın en yüksek sayısına ulaştı.

Ancak Trump şansının da yardımıyla karşılaşmayı 6-2 kazanmayı başardı. Roket’in 2001’den bu yana aldığı en büyük yenilgi olan karşılaşma sonrası tecrübeli oyuncu, “Trump harika bir maç çıkarttı. Baskı altında olmasına karşın çok iyi seriler çıkarttı. Onu durdurmak çok zordu. Bugün iyi olan kesinlikle oydu” dedi.

Yarı finale yükselen Trump ise, “Yeni O’Sullivan olmak istemiyorum. Ben Judd Trump olarak görülmeliyim” dedi.

En renkli kupa başlıyor!

0

Gabon ve Ekvator Ginesi’nin evsahipliği yapacağı Afrika Uluslar Kupası’nda maçlar bugün başlıyor.

Finali 12 Şubat’ta oynanacak kupada, bugün A grubunda Ekvator Ginesi-Libya ve Senegal-Zambiya maçları oynanacak.

Kupada gruplar şöyle:
A grubu: Ekvator Ginesi, Libya, Senegal, Zambiya
B grubu: Fildişi Sahili, Sudan, Burkina Faso, Angola
C grubu: Gabon, Nijer, Fas, Tunus
D grubu: Gana, Botsvana, Mali, Gine

Kupaya, son şampiyon Mısır, Kamerun, Nijerya, Cezayir ve Güney Afrika katılmıyor. Kupada mücadele edecek takımların kadrolarında, Türkiye liglerinde forma giyen 14 futbolcu yer alıyor.

Bu futbolcular şöyle:
Burkina Faso: Mahamoudou Kere (Konyaspor), Aristide Bance (Samsunspor)
Fas: Michael Chretien Basser (Bursaspor), Nordin Amrabat (Kayserispor)
Fildişi Sahili: Didier Zokora (Trabzonspor), Jean-Jacques Gosso (Orduspor), Emmanuel Eboue (Galatasaray)
Gana: Prince Tagoe (Bursaspor)
Gine: Kamil Zayatte (İstanbul Büyükşehir Belediyespor)
Mali: Süleyman Keita (Sivasspor)
Senegal: Issiar Dia (Fenerbahçe), Jacques Faty (Sivasspor)
Tunus: Hocine Ragued (Kardemir Karabükspor), Wissem Ben Yahia (Mersin İdman Yurdu)

Behzat Ç’nin yeni hedefi nefret cinayetleri

Kaos GL’nin haberine göre Behzat Ç.’nin Pazar günü yayınlanacak 48. bölümünde, trans nefret cinayetleri konusu işleniyor.
Yeni bölümde Behzat Ç. yolda arabasıyla giderken, 2 kişinin saldırısına uğrayan bir transı görerek müdahale eder ancak saldırıya uğrar. Olayın peşini bırakmayan Behzat Ç. Ankara’da translara saldıran şahısları bulur.  Saldırılardan bıkarak eylem yapan translar ise olayın faillerini yakaladığı için Behzat Ç.’ye karanfil verirler.
Çekimlerinin Ankara’da yapıldığı Behzat Ç.’nin 48. bölümünde Pembe Hayat LGBTT Dayanışma Derneği üyeleri de rol aldı.

Savaşın en büyük mağlubu kadınlar: Irak Savaşı üzerine düşünceler – Patricia Hynes

Aralık ayının üçüncü haftasında, Amerika ve Irak’taki kadınların hayatlarını derinden etkileyen bir dizi olay gerçekleşti.

Sözünü ettiğimiz hafta, Irak’taki son Amerikan birlikleri de ülkeden çekildiler.  Bu sade bir biçimde gerçekleşti: güvenliği artırılmış betonarme bir bahçede, Amerikan bayrağı katlanırken,  küçük bir orkestra müzik çalıyordu.  Savunma Bakanı Leon Panetta, ödenen bedelin yüksekliğine rağmen, ABD işgalinin bağımsız, özgür ve egemen bir Irak Devletine hayat verdiğini belirtti. Irak cumhurbaşkanı Maliki törene katılmadı.

Bu sessiz sedasız vedaya karşın, eve dönen birlikler Fort Bragg’da Başkan Obama tarafından şaşalı, Amerikan tarzı bir törenle karşılandı. Bu savaş, ‘Amerikan askeri tarihindeki en sıra dışı bölümlerden biri’. ‘Hiç tanışmadıkları insanlar’ için bu kadar çok şey feda etmiş olan askerler, ‘biz Amerikalıları özel yapan şeyin’ bir parçası. Doğal kaynaklar ve toprak için savaşa giden diğer imparatorlukların aksine, biz bunu ‘doğru’ olduğu için yapıyoruz.

Aynı hafta, OWFI (Irak’ta Kadın Özgürlüğü Derneği) kurucu başkanı Yanar Mohammed, kendisiyle yapılan bir görüşmede, Amerikan işgali sona ererken Irak’taki durumu değerlendirdi. Irak şehirlerini tarif ederken, yıkık binalardan, kırık sokaklardan, gelip giden elektrik akımından ve sağlık açısından güvenli olmayan içme suyundan bahsetti. Ona göre Irak’ın yüzde 99’u fakirlerden, yüzde 1’i ise Yeşil Bölge’de yaşayan zenginlerden oluşuyordu. Ülke petrol kaynaklarını çokuluslu şirketlere devreden, dünyadaki en yolsuz hükümetin varlığı altında eziliyordu.

Bu savaşın ‘en büyük kaybedeni kadınlar’ dedi Mohammed. Özgürlükten, sosyal güvenceden ve fırsatlardan yoksun durumdalar. Üstelik giderek artan bir cinsel terörle karşı karşıyalar.  Mohammed’in derneği Irak’taki dul, kaçırılan ve öldürülen, kadın tacirlerinin eline düşen kadınların içler açısı durumunu ve bu durumun yaygınlığını ortaya koyan oldukça riskli ve kapsamlı araştırmalar yaptı. Irak’ta yaşayan 1 ila 2 milyon dul kadından yüzde 15’i ekonomik açmazlardan ve tek başlarına olmanın yol açtığı aşırı güvensizlikten kurtulmak için geçici evlilik yapmaya yöneliyor.

OWFI bundan önce, 2006 yılına kadar geçen sürede Bağdat’ta genelevlerde, iş yerlerinde ve gizli köşelerde fuhuş yapan kadınların sayısında bir patlama yaşandığını tespit etmişti. Üstü kapalı yürütülen son araştırmalar, kadınları ülkenin tüm eyaletlerindeki Irak’lı erkeklere, Amerikan askerlerine ve komşu ülkelere pazarlayan bir kadın ticaretinin varlığını ortaya koydu. Kadınlar için, Irak’ta demokrasi yerle bir olmuştu.

Irak’ta görev yapan kadın Amerikan askerleri de kaybedenler arasında. Neredeyse 2 yüz bin kadın asker, erkeklerle eşit derecede tehlikeli koşullarda hizmet verdiler. Sıcak çatışmaya girmeseler de, otomatik silahlarla sokaklarda kontrole çıktılar, araçların üzerinde topçu olarak görev yaptılar, patlayıcıları etkisiz hale getirdiler, bombalarla dolu sokaklarda araç sürdüler, ölü ve yararlıları çatışma bölgelerinden kurtardılar. Bunlar yetmezmiş gibi, kendilerini ikinci, daha yıkıcı bir savaşın içinde buldular: askeri üslerde sürüp giden gizli bir savunma savaşı. Bir kadın askerin durumu şöyle açıkladı: ‘Ordu’da görev yapan bir kadın olduğun için, onlarla seks yapmaya mecbur olduğunu düşünüyorlar’. Askeri üslerde tecavüze direnmenin bedeli genellikle savaş alanında ödeniyor: sonu gelmez cinsel tacizler, cezalandırmak için verilen yüksek riskli görevler ve arkanızın kollanmadığına dair o korkunç hissiyat.

Aktif görevde bulunan her üç kadından birisi tecavüze uğruyor: neredeyse hepsi sürekli cinsel tacize maruz kalıyor. Boston Savaş Gazileri Kurumunda Travma Sonrası Stres Bozukluğu (TSSB) konusunda araştırmalar yapan psikiyatr Patricia Resick’e göre,  cinsel travma TSSB için çatışmadan veya genelde erkeklerin yaşadığı tip travmalardan daha belirgin bir risk faktörü. Resick ekliyor: ‘çatışma travmalarının aksine cinsel travmaların sorumlusu, kişiyle bağ kurması ve onu koruması, kollaması gereken insanlar. Hayatını teslim ettiği bu insanlar tarafından ihanete uğramak, kişinin yaşadığı acıyı daha da derinleştiriyor.’

Aynı hafta bir başka önemli olay daha oldu. Amerikan Dışişleri Bakanlığı, bizzat dışişleri bakanı Hilary Clinton tarafından desteklenen Kadınlar, Barış ve Güvenlik konulu Ulusal Hareket Planı’nı yayınladı.  Ulusal Hareket Planı, ABD politikalarını, kadınların çatışmaların çözümüne ve barış süreçlerine tam olarak dahil edilmesini öngören Birleşmiş Milletler kararları ile uyumlu hale getiriyor. Planın amacı, ABD’nin diplomatik, askeri ve ekonomik anlamda aktif olduğu ülkelerde izlediği politikaları değerlendirirken, bu politikaların kadınlar üzerindeki etkilerini de göz önünde bulundurmak. Bu planın örneklerinden bir tanesi, tecavüz ve cinsel şiddete ilişkin yasal cezaları sıkılaştırarak çatışma bölgelerinde yaşayan kadın ve kızların güvenliğini artırmak olabilir.

Trajik bir biçimde, Irak’ta izlediğimiz diplomasi ve savunma politikaları bunun tam tersi bir durum yarattı: neredeyse 2 milyon kadın meteliksiz,  Basra’da köktendinci birlikler tarafından toplu halde öldürülüyorlar, binlercesi kadın tacirleri tarafından fuhuşa zorlanıyor.  Kadınları yasal olarak erkeklerin yarısına, sosyal olarak ise erkeklerin dörtte birine eşit kabul eden yerel şeriat kanunları, yeni anayasaya dahil edilmiş durumda. Yine aynı savaş, yüz binlerce Amerikalı kadını, asker meslektaşlarının yol açtığı cinsel travmalar yüzünden fiziksel, zihinsel ve duygusal olarak sakat bıraktı.

Kadınlar yalnız Irak’ta değil, dünyanın her yerinde kendini bilmez askeri politikalarımızın en büyük mağlupları. Bunu açıkça dile getirme cesaretini göstermek, Kadınlar, Barış ve Güvenlik konulu Ulusal Hareket Planı’na gerçek bir içerik ve tutarlılık kazandıracaktır.

CommonDreams.org (27 Aralık 2011)

Çeviren: Tuğçe Tuğran – Yeşil Gazete

Devletlerin eli silahlı kahramanları

Robert Fisk’in “Büyük Medeniyet Savaşı: Ortadoğu’nun Fethi” isimli kitabının bir bölümünde Ermeni soykırımı anlatılıyor. Soykırım kelimesini kullanmaktan imtina edenler başka isim kullanabilirler. Mesela “yeniden iskân (tehcir)” demek mümkün, aynen Almanların da Avrupalı Yahudiler için söylediği gibi… Onlar da, toplama kamplarına gönderdikleri Yahudiler’i “tehcir” ettiklerini iddia ediyorlardı.

Denilebilir ki Osmanlı, Ermenileri gaz odalarına yollamadı. Onlar gerçekten tehcir edildi. Haydi yollarda öldürülenleri, boğulanları yok sayalım; yürüyenleri soyan, katleden, paylaşan aşiretleri bilmeyelim; toplu mezarların varlığını görmezden gelelim, fotoğraflardan habersiz olalım, Teşkilat-ı Mahsusa’nın katliamlarından milli gurur devşirelim, sonuçta da bütün dünyanın tanıklık ettiği soykırımı sonuna kadar inkâr edelim. Bir milyonun üzerinde insanın nereye kaybolduğunu da merak etmeyelim. Peki İttihat ve Terakki’nin beyanatlarını, telgraflarını ne yapacağız?

Ermeniler’in gönderildiği bölge o dönem insanların yaşamasına uygun değil ve bu Talat Paşa tarafından gayet iyi biliniyor. Herhangi bir altyapısı olmayan, ıslah edilmemiş bir çölden bahsediyoruz. 1914’te mecliste (Müslüman) muhacirlerin o bölgeye yerleştirilmesi tartışılırken Talat Paşa şöyle diyor:

Bu muhacirleri dedikleri gibi, oralara gönderip çöllere serpecek olsaydık oralarda cümlesi açlıktan öleceklerdi… (6 Temmuz 1914, Meclis-i Mebusan Zabıt Ceridesi, Fuat Dündar, Modern Türkiye’nin Şifresi, s. 257).

“Sadece 10 ay sonra, 24 Nisan 1915 günü, Talat Paşa Ermeniler’in söz konusu bölgeye yönelik ilk tehcir kararını verir” (Fuat Dündar, s. 257).

Bir şekilde hayatta kalan kadınlar için İAMM’nin (İskan-ı Aşair ve Muhacirîn Müdüriyeti) bulduğu çözüm bunları Müslüman köylerde dağıtmaktır. Kastamonu’ya çekilen şifreli bir telgrafta (Fuat Dündar’dan alıyorum) İAMM, ‘genç kız ve dul kadınların Müslüman erkeklerle evlendirilmeleri’ni ‘uygun’ bulduğunu beyan eder. Ancak bu nüfusun dağıtılacağı köylerde, Ermeni ya da yabancı olmamasına dikkat edilmelidir’ der” (s. 304).

Çocuklar da aynı şekilde paylaştırılır. 10.314 Ermeni yetim çocuğun (titizlikle hesaplanmış bir sayı var ortada), 6858’i Müslüman ailelere ve geri kalan 3456’sı devlet yetimhanelerine dağıtılmıştır (Murat Bardakçı’dan alıntılayan Dündar s. 307).

Birtakım tarihçiler “kadınların ve çocukların paylaşılmasını” Osmanlı’nın tehciri insani bir boyutta yürüttüğünü iddia etmek için kullanmışlardır. Mesela Ethem Atnur “Türkiye’de Ermeni Kadınları ve Çocukları Meselesi (1915-1923)” isimli kitabında Talat Paşa’nın kararını “yiğitçe bir tedbir” olarak selamladıktan sonra sefaletten kurtulmak için kadınların Müslümanlarla evliliği seçtiklerini ifade edebilmiş, çocukların ise âdâb-ı İslamiye ile terbiye edileceklerinden dem vurmuştur. Oysa Birleşmiş Milletler’in Soykırım Suçunun Önlenmesi ve Cezalandırılmasına Dair Sözleşme’nin 2. maddesinde “bir grubun çocuklarının zorla başka bir gruba verilmesi” halihazırda soykırım tanımı içinde yer alır (Ayşegül Altınay s. 220-222).

Fisk kitabında bu meseleyi “İlk Soykırım” başlığında ele alıyor. İlk, çünkü Ermeniler’e yapılanlar ne yazık ki Naziler’e ilham kaynağı olmuş. İkisi arasındaki bağlantı sadece fikirle sınırlı değil. Sonradan Nazi yetkilisi olacak pekçok Alman o dönem Osmanlı’da çalışmış. Fisk’ten alıntılıyorum:

“Sözgelimi 1914-18 arasında Dördüncü Türk [burada Osmanlı demesi gerekirdi] Kolordusu’nun başkomutanlığını yürüten Franz von Papen, 1933’te Başbakan Hitler’in yardımcılığını üstlenecekti… Ermeni Soykırımı’nın en ince ayrıntılarını bilen bir başka Alman, Tuğgeneral Hans von Seeckt, 1917’de Osmanlı Genelkurmay Başkanı’ydı. O da 1920’lerde Wehrmacht’ın temellerini atanlardan biri olacak ve 1936’daki ölümünden sonra Hitler tarafından devlet töreniyle gömülerek onurlandırılacaktı. Çok daha uğursuz bir şahsiyet, Türkiye’deki [Osmanlı’daki demesi gerekir Fisk’in, o dönem Türkiye isimli bir devlet henüz yok] Alman güçlerine daha toy bir askerken katılan Rudolf Hess isimli genç bir Almandı. 1940’ta Ausschwitz’in komutanlığına atanacak ve 1944’te SS karargâhında tüm Nazi toplama kamplarının başmüfettiş yardımcısı olacaktı. …Scheubner-Richter Erzurum’da Alman konsolos vekiliydi ve Bitlis bölgesindeki Ermenilere yönelik katliamlara tanıklık etmiş, Alman şansölyesi için olaylarla ilgili uzun bir rapor da kaleme almıştı. Berlin’e sürgünler ve kitlesel öldürmelere dair toplam on beş rapor gönderen Scheubner-Richter, son raporunda hayatta kalan birkaç yüz bin kişi dışında Türkiye Ermenilerinin ortadan kaldırıldığını (ausgerottet-kökünü kurutmak) belirtiyordu. Türklerin soykırım planlarını maskelemek için ne gibi yöntemler kullandığını açıklıyor, Ermenileri sıkıştırmak için uygulanan teknikleri, suç çetelerinin maşa olarak kullanılmasını anlatıyor, hattâ bunları yazarken Ermenilere ‘Doğu’nun Yahudileri’ olan ‘kurnaz işadamları’ kelimeleriyle atıfta bulunuyordu. Scheubner-Richter sadece beş yıl sonra Hitler’le tanışacak, onun en yakın danışmanlarından biri olacak ve bir Münih gazetesinde, Almanya’nın ‘temizlenmesi’ için Yahudilere karşı ‘acımasız ve ödünsüz’ bir kampanya başlatılması çağrısı yapan başyazılar döktürecekti” (s. 300).

Fisk bir tarihçi değil ve kullandığı kavramların bir kısmında ciddi sorunlar var. Osmanlı’nın karmaşık toplum yapısını Türk’e indirgemek o dönem olanları, mesela soykırımda dahli olan Kürtleri veya Türk olup da Osmanlı fikrine bağlı kalanları ıskalıyor. (Bu konuda daha kapsamlı bir tartışma için Donald Quataert’in The Massacres of Ottoman Armenians and the Writing of Ottoman History makalesine bakılabilir). Ancak gene de Fisk’in Almanya’dan bahsetmesi bilhassa önemli; zira bugün Türkler için İngilizler, Ruslar, Fransızlar o dönem düşmandır diye dinlenmez. Malum, Arapların sözüne güven olmaz, Amerikalılar misyonerdir, ona da kulp takılabilir. Ama Almanya müttefik ülke.

Ermeni meselesiyle ilgili yazmaya başladıktan sonra Fisk’in yaşadıkları, bu ülkenin yakın tarihiyle imtihanını sergiler nitelikte. Kendisine gelen yüzlerce mektupta dönemin şartları terennüm edilmiş, “talihsiz olaylar yaşanmış olabilir” gibi durumun vehametini anlamaktan uzak cümleler edilmiş, tehditler savrulmuş, bu işin tarih komisyonlarına bırakılması istenmiş… Yıllarca Ermeni lobisinin ne kadar etkin olduğunu dinledikten sonra Fisk’in ağzından asıl Türk lobisinin ne kadar güçlü ve inatçı olduğuna öğrendim. Prestijli Amerikan üniversitelerinde açılan kürsüler, verilen burslar, tehditlerle susturulan gazeteciler, kapatılan sergiler, müze bölümleri, kütüphanelerden kaldırılmaya çalışılan soykırım fotoğrafları, devlet başkanlarının konuşmalarına yapılan müdahaleler ve Türkiye’de olup bitenlerin hiç olmamış gibi bastırılması, inkârı: Yıllarca ve bugün hâlâ…

3 fotoğraf da Alman Armin T. Wegner’e ait…

Çeşitli defalar yazıldı, çizildi; ama tekrar etmek önemli: Bu toprakların vicdan sahibi, dürüst, adaletli insanlarını neden bir türlü anamıyoruz? Yaşanan şiddete karşı çıkanlarla, hattâ komşularının hayatını kendi hayatlarını riske sokarak kurtarmaya çalışanlarla gurur duyacağımıza, bu katliama bir şekilde dahil olmuş yahut bilmezden gelmiş insanları muteber kişiler olarak anıyoruz. Kahramanlarımızın hemen hepsi eli silah tutmuş muktedir erkekler. Oysa bize böyle kahramanlar değil, eline silah almayı reddetmiş, iktidar heveslisi olmayan kahramanlar lazım. Ermenilerin öldürülmesi gerektiği yönündeki emirlere uymayı reddeden ve bu yüzden görevinden alınan Erzurum Valisi Tahsin Bey gibi… Genç kadınlara tecavüz eden ve bir kızı kaçırmaya çalışan Kürtleri engelleyen alt rütbeli Ömer Çavuş gibi… Robert Fisk, sürgünün tanıklarından Maritza Keçeciyan’a anlattırıyor:

Onları bir hareketiyle durdurdu ve [kızı] götürmelerine izin vermedi. … Çevre köylerden Kürtler o akşam bize saldırdı. Bizi götürmekle görevli olan Ömer, derhal yüksek bir yere çıkıp onlara Kürtçe seslendi ve bizi rahat bırakmalarını söyledi. Aç ve susuzduk; içecek bir damla suyumuz yoktu. Ömer su kaplarımızı aldı ve çok uzun mesafeden bize su getirdi. … Kayınbiraderimin karısı …o akşam bir bebek dünyaya getirmişti. Ertesi sabah tekrar yürümeye başladık. Ömer Çavuş bazı kadınları onun yanında bıraktı ve belli bir mesafede durup onlardan gözünü hiç ayırmadı. Sonra anneyi ve yeni doğan bebeği bir davarın üzerine koydu, onu vardığımız yere sağ salim getirdi (s. 318).

Büyük Medeniyet Savaşı’nı okuyunca insan ister istemez karamsarlığa kapılıyor. Sadece Türkiye’de değil bütün Ortadoğu’da ve hemen her yerde zalimlerin heykelleri dikiliyor, resimleri asılıyor. Onlar adına en büyük şölenler düzenleniyor, çevreleri güzelliklerle doluyor; içinde barış geçen, insanlık geçen ödüller bu insanlara veriliyor. Ömer Çavuş’un ve daha binlerce insanın esamesi okunmuyor.

  • Ayşegül Altınay ve Fethiye Çetin. Torunlar, Metis, 2009.
  • Fuat Dündar. Modern Türkiye’nin Şifresi: İttihat ve Terakki’nin Etnisite Mühendisliği (1913-1918), İletişim, 2008.
  • Robert Fisk. Büyük Medeniyet Savaşı: Ortadoğu’nun Fethi, İthaki, 2011.
  • Donald Quataert. ‘The Massacres of Ottoman Armenians and the Writing of Ottoman History’, Journal of Interdisciplinary History, xxxvıı:2, 2006.

 

Sezai Ozan Zeybek

ozanoyunbozan.blogspot.com/

 

[Yeşil Sahaf] 40. yılında Büyümenin Sınırları

0

Roma Kulübü raporu diye de bilinen, “Büyümenin Sınırları”nı bilirsiniz. Peki 1972’de basılan ve yeşil hareketin tarihinde belki de en önemli dönüm noktalarından biri olan bu kitabın Türkçeye çevrildiğini biliyor muydunuz?

Kitabı bazı üniversite kütüphanelerinin kataloglarında gördüm. Dolayısıyla bazı araştırmacılar biliyordur. Ama maalesef bu önemli klasik Türkçeye çevrilip yayımlandığı 1978’den sonra bir ikinci baskı yapmadığı için, birkaç sene önce bir sahafta tesadüfen karşıma çıkana tek, ben de Büyümenin Sınırları’nın Türkçesinden haberdar değildim.

Benim sahaftan aldığım kitabın ilk üç sayfası kopuk olduğu için de, Boğaziçi Üniversitesi Kütüphanesi Kataloğu’na bakan dek, 1978’de İstanbul Üniversitesi İşletme Fakültesi Yayınları’ndan, Kemal Tosun’un çevirisyle ve 81 sıra numarasıyla yayımlandığını bilmiyordum. Eğer yeşil klasiklere meraklı bir yayınevi çıkıp da yeniden basmazsa, sizlerin de bir kütüphanenin yolunu tutmanız, ya da sahaflarda şansınızı denemeniz gerekecek.

Peki bu kitap neden önemli? Büyümenin Sınırları (Limits to Growth), bir grup sanayici ve entelektüel tarafından 1968 yılında dünyanın en saygın üniversitelerinden biri olan ABD’deki Massachusetts Institute of Technology’de (Massachusetts Teknoloji Enstitüsü) çalışan araştırmacılara ısmarlanmıştı. Donella H. Meadows, Dennis L. Meadows, Jorgen Randers ve Williams W. Behrens III tarafından birkaç yılda tamamlanan çalışma 1972’de Universe Books’tan yayımlandı.

Ve ortalık karıştı.

Roma Kulübü’nün sorduğu soru bugün basit gibi görünse de, o yıllarda alışılmış bir soru değildi: Bugün hakim hale gelen 5 değişken, hızlı nüfus artışı, şu anki gıda üretimi paterni, sanayileşme hızı, çevre kirlenmesi düzeyi ve yenilenemez doğal kaynakların tükenme hızı bugünkü seyrinde ilerlerse, önümüzdeki yüzyıl içinde ekonomimizi nasıl bir gelecek bekliyor? Bugün olsa bu soruyu “mevcut ekonomik düzen ve uygarlığımız sürdürülebilir mi?” diye sorarlardı kuşkusuz. Ama 1968 yılında henüz sürdürülebilir sözcüğü bu anlamda kullanılmıyordu.

Araştırmacıların verdiği yanıt karmaşık bazı matematik modellere daytanıyordu. Metodolojilerini açıklarken öncelikle yaptıkları hesapların uzun vadeli olduğunu, kısa vadeli projeksiyonlar yapmadıklarını vurguluyorlardı. Verdikleri yanıtın özeti şuydu (Türkçe çevirinin 10. sayfasından aktarıyorum):

“1- Dünya nüfusunda, sanayileşmede, çevre kirlenmesinde, gıda üretiminde ve doğal kaynakların tükenmesinde bugünkü büyüme eğilimi süregelecek olursa, gezegenimizde ekonomik büyüme gelecek yüzyıl içinde sınırına dayanacaktır. Olasılığı en fazla sonuç gerek nüfusta, gerekse sinai kapasitede oldukça ani ve kontrol altına alınmayan bir düşüşün ortaya çıkmasıdır.

2- Bu büyüme eğilimini değiştirme ve gelecekte uzun süre devam edebilecek ekolojik ve ekonomik bir denge kurma olanağı vardır. Dünya çapında bir denge, dünya yüzeyindeki her bireyin temel maddi ihtiyaçlarına doyumunu sağlayacak ve her bireyin beşeri potansiyelinin geliştirilmesi için eşit fırsata sahip olmasına olanak verecek biçimde tasarlanabilir.

3- İnsanlar, birinci sonuç yerine ikinci sonucu elde etmek için çaba harcamaya karar vermeleri halinde, ne kadar çabuk harekete geçerlerse, başarı olasılıkları o ölçüde artacaktır.”

Bu yanıtın politik dile tercümesi, “hemen şimdi” ve “sıfır büyüme” oldu. 1972’yi takiben sadece 10 yıl içinde pek çok Batı ülkesinde birbiri ardınca kurulan yeşil partiler ekonomik büyüme paradigmasını çok daha cesaretle eleştirmeye ve sıfır büyümeyi savunmaya başladılar.

Büyümenin Sınırları, bugün aradan tam 40 yıl geçtikten sonra, modası geçmiş gibi mi görünüyor? Belki bazı veriler evet, ama temel soru ve cevaplar bugün 40 yıl öncekinden çok daha yaşamsal. Tabii kitabın temel sonucu olan “kaynaklar tükenecek” öngörüsünün yanlış çıktığına ilk 10 yıl içinde o kadar çok insan inanmış (daha doğrusu inanmak istemiş)  ki, bu rapora bakarak yeşil hareketin yanlış bilimsel varsayımlara dayandığını öne sürenler çok olmuş. Oysa Büyümenin Sınırları’na saldıranlar, raporun ekonomik büyümenin sınırlarına “önümüzdeki yüz yıl içinde gelineceği” uyarısını görmezden geliyorlar. Onlara 10 yıllık vadeler yetiyor.

Üstelik 1972’de henüz küresel ısınma bilinmiyordu. O zamandan beri köprülerin altından çok sular aktı. Evet, fosil kaynaklar (zift kumulları gibi) ikincil rezervler devreye sokulduğu ve doğal gaza yönelim hızlandığı için beklenenden daha uzun süre dayanıyor. Ancak gezegenin taşıma kapasitesinin yüz yıl daha dayanamayacağını küresel ısınma tahminlerinden de gayet iyi biliyoruz.

Yani Büyümenin Sınırları, maalesef haklıydı. Üstelik eğer yazarların koyduğu vadeye bakarsak, haklı olduklarını ispatlamaları için daha en az 60 yılları var.

Büyümenin Sınırları’nın bulabilirseniz okumanızı öneririm. Yeşil hareketi belki de en çok etkileyen, yeşil ekonominin çıkış noktalarından biri olan, hatta hatta bir noktaya kadar yeşil partilerin sebebi sayılabilecek tarihsel belgelerden biridir.

Bir de merakım var: 1978’de bu kitap Türkçeye çevrildiğinde o dönem kimlerin okuduğunu, akademide, ama daha çok da politik çevrelerde ne gibi tartışmalar yarattığını merak ediyorum. Hatırlayan, bilen varsa bana yazabilir mi?

İyi okumalar!

Ekonomik Büyümenin Sınırları
Donella H. Meadows, Dennis L. Meadows,
Jorgen Randers ve Williams W. Behrens III
Çeviren: Kemal Tosun
İstanbul Üniversitesi İşletme Fakültesi Yayınları
1978

Ümit Şahin
twitter.com/#!/umitsahin