Ana Sayfa Blog Sayfa 4837

Yağmuru Bile: Türkü yine aynı türkü, sazlarda tel değişti. Yumruk yine o yumruk, bir varsa el değişti.

Güney Amerika yerlileri ile oraya sonradan gelen beyazların mücadeleleri… Önce İspanyol askerleri ile altın için, şimdi ise çokuluslu şirketler ile su için. Fakat yüzyıllardır aynı yönde, aynı tarzda, belki birazcık daha çağdaş…

Bu bir sinema yazısı değil aslında. Bu bir filmin anlattığı ve hatırlattığı mücadeleler üzerine yazılmış bir yazı. Altınları için, suları için ve ellerinde değerli ne varsa alınmış; öldürülmüş, yakılmış bir halktan özür dileyen Yağmuru Bile/Even The Rain/Tambien la Lluvia hakkında yazılmış bir yazı.

Filmin nasıl ilerleyeceği ve bittiğinde bırakmak istediği düşünce aslında ta başından belli oluyor. Ünlü tarihçi Howard Zinn’e ithaf edilerek başlayan bir film nasıl olabilir ki? Türkçede konuyla ilgili “Amerika Birleşik Devletleri Halklarının Tarihi 1492’den Günümüze” ve “Gençler İçin Amerika Birleşik Devletleri Halkları Tarihi” kitapları bulunan Zinn’in meseleye olan berrak bakışı filme de, sinemanın izin verdiği ölçüde yansıyor.

Toplumsal bir olayı konu ettiği için, aslında sonu belli bir filmle karşı karşıyayız. 2000 yılında, Bolivya’dayız. Bolivya’nın da daha sonra adını tüm Dünya’ya duyuracak olan Cochabamba kentindeyiz. Filmin kahramanları, kentte olacaklardan habersiz bir şekilde kente geliyorlar. Amaçları bir film çekmek. Aslında Yağmuru Bile’nin konusu film çeken insanların başına gelenler. “Bir gün bir film çekmeye başladım ve hayatım değişti!” gibi bir durum söz konusu olan.

Çekilecek filmin konusu da basit ve sıradan aslında. “Vicdani” bir bakış açısıyla Christophe Colomb’un Abya Yala’ya, yani yaşayanlarının “Kaplumbağa Adası” dedikleri Amerika’ya çıkışını ve orada yaptığı zulmü anlatmak. Altın için öldürülen, köleleştirilen halkı göstermek. Filmin içindeki filmin konusu bu.

Peki o zaman neden dağların tepesinde, Bolivya’dalar? Çünkü orası “karnı aç binlerce yerliyle dolu ve bu binlerce figüran anlamına geliyor!” Bu kadar basit aslında. Ve çelişki de aynı oranda net aslında. 1492 yılında var olan köleleştirmeyi anlatmak ve beyaz vicdanları rahatlatmak için çekilen film, 2000 yılında aslında aynı mantığa sahip ve bize köleleştirmenin “çağdaş” halini sunuyor. 1492’de yerliler boyunlarına asılan boş kürelerin içini altınla doldurmaları gerekir, yoksa ölürler; 2000’de ise Bolivya halkı “günde iki dolar alıp kendilerini kral gibi hissettikten” sonra beyaz adamların dediklerini yapan ucuz iş gücü haline gelirler, yoksa bu sefer açlıktan ölürler. Sömürünün “çağdaş” hali de budur.

İşte bu noktada filmin içinde film çekenlerin karşısına bu çelişkinin başka bir boyutu çıkar. Bu da zaten filmin toplumsal mücadeleleri konu alan kısmına denk geliyor. Cochabamba halkının belki de bir belgesel gibi mücadelesi de ana filmin konusu. Yaşanan ve daha sonra da tüm Dünya tarafından örnek olarak gösterilen, Cochabamba halkının su için verdiği mücadele anlatılmakta. (Film değil gerçek!) 2000 yılında Cochabamba’nın suyu özelleştirildi. Fakat sadece musluktan akan su değil, yeraltı suları, şehre yakın su kaynakları ve YAĞMUR! Bir leğenle evinizin çatısına düşen yağmur suyunu toplayıp kullanmak da ceza yemek için bir neden haline geldi. Türkiye’de HES’lerle yapılmak istenen, doğa ve halk ile suyun birbirinden kopartılmasının gelebileceği belki de en uç noktayı yaşamış ve mücadele etmiş 2000 yılında Bolivya halkı. Yağmuru bile paraya çeviren çokuluslu şirketler, şimdi tek damlayı ziyan etmeden elektrik üretmeye çalışıyor Türkiye’de.

Film için Bolivya’da olan ekibimiz bu mücadeleden etkilenmiyor ilk anlarda. Çünkü onlar lüks otellerde, kentin suyu özelleştiren yöneticileriyle yemekler yiyerek ve doğrudan o yoksulluktan yararlanarak zaten çalışmaktalar. Fakat film için çok önemli bir figürün, yerlilerin Colomb’a direnen liderlerini oynayan kişinin, aynı zamanda çokuluslu su şirketlerine karşı, suyun özelleştirilmesine karşı direnişin de lideri olması filmi ve filmin içindeki filmi birbiriyle bağlıyor. Artık ne tarihi, ne günümüz bir önemi yok. Yazının başlığındaki Neyzen Tevfik’in sözü gibi! Sömürü aynı sömürü! Filmin bir yerinde, filmin içindeki film gereği yerlilerin liderinin Colomb’un askerleri tarafından yakılması gereklidir. Fakat o kişi 2000 yılında polis tarafından gözaltına alınıp işkence görmüştür. Beyazlar ve onun yerli işbirlikçileri anlaşır, filmin sonuna kadar serbest bırakılması sağlanır. Lider yakılır ve anında polisler sete girer! Yerliyi götürmek ister. Köleleştirmenin, sömürünün “çağdaş” hali varsa, zulmün de “çağdaş” hali olmalı!

Filmin sonrası, Cochabamba halkının tarihe “Su savaşları” olarak geçecek mücadelesi ve beyazların ellerinden almaya çalıştıklarını hiç olmazsa 500 yıl sonra durdurabilmelerini anlatıyor. Bu film izlenmeli, bu film tartışılmalı ve en önemlisi Cochabamba halkının verdiği mücadele ve başlarına gelenler değerlendirilmeli. Çünkü bu sadece Bolivya’yı, Bolivya’da yaşayan yerlileri anlatan bir film değil. Benzerini Afrika’da elmas madenleri için, yine altın için, kölelik için; Asya’da benzeri olaylar için çekebilirsiniz. O kadar net bir gerçeği anlatıyor çünkü. Türkiye açısından da bu böyle. 500 yıl önce altın değerliydi, onu alıyorlardı, onyıllardır petrol değerli ve onu alıyorlar, artık su değerli onu alacaklar.

Yeşil Gazete yazıları ve diğer yazılar için: http://www.urbarli.net

Düşünce özgürlüğünü mü savunduk! – Pınar Bilir

23.01.2012 tarihinde, Fransa’da daha önce parlamentoda görüşülüp senatonun onayına bırakılan, Ermeni Soykırımı’nı inkar etmeyi suç sayan yasa onaydan geçti. Sıra da büyüttüğü bebeğini gururla okşayan baba misali bekleyen Sarkozy’nin imzasına geldi. Bu karar Ermeni Soykırımı’nı ve Ermenileri destekliyor ve onların bir yerde yaşama hakkını savunuyormuş izlenimi yaratsa da diğer taraftan “özgür düşüncenin” örnek ülkelerinden biri sayılan Fransa’nın kendi vatandaşlarının yaşam ve düşünce hakkına müdahale ettiğinin farkında değil herhalde. Türk vatandaşlarının Fransa’da yaptığı “Ermeni soykırımı yoktur “ yürüyüşü dışında Fransa’da ve tüm Avrupa ülkelerinde “düşünce özgürlüğü” engellenemez ve yasaya bağlanamaz şeklinde bir yürüyüşe neden tanık olmadık bilemiyorum.

Peki Türkiye’de Ermenilere ve diğer azınlıklara karşı tutum nasıldı? Özgür bir ülkede yaşıyor olmaktan rahatsızlık duydukları için mi “bizden olmayanın” katlini vacip gördüler. 19.01.2007 tarihinde , diğer ülkelere karşı Ermeni Soykırımı konusunda Türkiye’yi savunan bir kişi olan ve her defasında “Türkiye vatandaşıyım” diyen bir Ermeniyi, Hrant Dink’i neden öldürmeyi uygun buldular? Neden 5 yıldır herkes tarafından bilinen şüpheli isimler mahkeme kararıyla ifadeleri alınmak için çağrılmak yerine, ki artık Genelkurmay Başkanlarını dahi yargılayan özgür ve sivil bir ülkeyiz, mahkeme delil yetersizliği kararı verip 5 yıldır süren bir davayı yarım bir şekilde sonuçlandırdım diyor. Şimdi üst düzey yetkililerin bu davanın peşini bırakmayacağız demesi ne kadar güven verici olabilir ki.

Diğer bir savunma mekanizmamız ise bu işi tarihçilere bırakmak. Tüm arşivler açılsınve tarihçiler çalışma yapsın, sonuç açıklasın. Böylece tarafsız bir fikir edinebileceğiz izlenimiyaratmaya çalışmak çok da düşünce özgürlüğü olmuyor sanki. Bir kere incelemeyi yapacak her tarihçinin ortak bir zeminde buluşacağını nasıl bileceğiz bir de böyle bir karar vermeyede mecbur değiller, incelemeyi yapacak tarihçiler kim olacak, bunu kim belirleyecek ve ne kadar tarafsız olacak? Olayları yaşamış olan canlı tanıkların fikirlerini almaya neden hiç ihtiyaç duymadık. Buna Hrant Dink davasında da ihtiyaç duymadık gerçi ama.

Şimdi Fransa’nın almış olduğu karar karşısında Türkiye’nin tepkilerine bakalım ve şaşıralım. Parlamentodan ilk çıktığında çok ciddiye almadık sanırım çünkü bu Fransa’nın aldığı ilk karar değildi, nasılsa senato onaylamaz diye rahattık diye düşünüyorum. Aslında buarada farklı bir adım atmış olsaydık, geleceği görerek , belki de beklediğimiz karara kavuşurduk. Beklediğimizin aksi bir karar çıkınca Başbakan’nın “faşist bir uygulama olduğu, düşünce özgürlüğünü hiçe sayan bir karar olduğu ve Sarkozy’nin aslında geçmişini unutup, dedesinin musevi iken Osmanlı Devleti’nin onları koruduğunu vs vs” şeklindeki açıklaması ve düşünce suçlusu olarak nitelenen pek çok yazarın şu an mahkum olduğu bir ülkede yaşayan bizler için “efendim biri düşünce özgürlüğü mü dedi ?” gibi bir tepki uyandırması gerekmiyor mu? Sonuçta Fransa ve Türkiye, düşünce özgürlüğünün olmadığı iki ülke olarak ortak paydada buluşuyor. Ve asıl sorunun sınır birliğinde değil gönül birliğinde olması gerektiğini düşündürüyor insana. Niyet soruna çözüm bulmaksa, Hrant Dink’in dediği gibi “biz hastalıklı iki toplumuz,  Ermeni ve Türk.” Birlikte oturup sorunu tespit edemediğimiz sürece çözümü farklı ülkelerin bulması tabi ki politik olmanın ötesine geçmeyecektir.

 

 

Pınar Bilir

twitter.com/pnar_bilir

[Röportaj] EKOIQ Yeşil İş ve Yaşam Dergisi

Barış Doğru

Türkiye’de çevre yayıncılığının aktörleri ile söyleşmeye devam ediyoruz. Bu hafta konuğumuz EKO IQ dergisinin genel yayın yönetmeni Barış Doğru.

EKOIQ ne zaman ve nasıl yayın hayatına başladı?

EKOIQ, Ocak 2010 tarihinde yayın hayatına başladı ve tam iki yıl boyunca iki aylık periyotlarla yayınlandı. Ocak 2012’den itibaren de aylık yayınlamaya başladık. Tabii bütün bu sürecin öncesinde yaklaşık altı ay kadar süren bir hazırlık dönemi yaşadık.

Kimler EKOIQ okuyor? Kimlere ulaşmayı önemsiyorsunuz?

EKOIQ’nun oldukça heterojen bir okur kitlesi olduğunu biliyoruz. Şimdiye kadar hazırlanan ekolojiyle bağlantılı yayınların, oldukça belirli bir okur ve takipçi kitlesi vardı. Açıkçası biz bu çevrenin dışına çıkmayı en başından kafamıza koymuştuk. Yeni bir şey yapıyorsanız, bu konuyu yeni insanlarla buluşturan bir şey yapmalısınız diye düşündük.  Türkiye’de böyle önemli bir sorun var. Bir başka düzlemde buna, “Türk’ün Türk’e propagandası” ismini verebiliriz. Bu kendi içine kapalı, nihayetinde sürekli aynı fikirleri üreten cemaatsel yapıdan çıkmadan yol almak zor oluyor.

EKOIQ, bu anlamda ekoloji konusunu çok daha başka çevrelerle buluşturmayı hedefleyen bir proje olarak ortaya çıktı. Ekolojik-ekonomi dediğimiz, sürdürülebilirlik olarak tanımladığımız bir alan üzerinde söz söylüyor. Türkiye için hayli yeni ama bazı uluslararası şirketlerden başlayarak, hızla Türkiye’nin yerli şirketlerine hızla sirayet eden bir yaklaşım “sürdürülebilirlik”. Biz şirketlerin bu çabasına fikri destek oluşturmaya çalışıyoruz. Dünyanın bilgisini ve tecrübesini aktarmaya, ülkedeki iyi örnekleri tanıtmaya çalışıyoruz.

EKOIQ'nun son sayısı

Ama tek tek bireylerin veya yurttaş-tüketici kolektiflerinin rolleri de son derece önemli. Güçlü bir sivil toplum hareketi bunun arkasına geçmezse, ne şirketlerin, ne kamunun dönüşümünün tamamlanması mümkün değil. EKOIQ’nun böyle çok okuru ve destekçisi var. Hatta bir kısmı yazarımız da oluyor. Klasik okur yayıncı ilişkisinin yerine, aktif ve karşılıklı birbirini besleyen bir ilişkiyi tercih ediyoruz. Bunun kurulması için de tüm kanalları açmaya çalışıyoruz.

EKOIQ’yu diğer yeşil yayınlardan/dergilerden ayıran nedir?

Bu alanda iki tür yayın var. Birincisi sektörel yayınlar. Yani yeşil binalarla, yeşil enerjiyle, organik gıdalarla ilgilenen, kendisini belirli bir uzmanlık alanıyla veya sektörle sınırlayan yayınlar. İkinci tür yayınlarsa-şu anda böyle fazla yayın da yok gerçi ama- kendisini daha protest konumlandıran yayınlar. Muhalif olmakta tabii ki sakınca yok ama ne yazık ki Türkiye’de muhalefet genel olarak kurucu değil, yıkıcı bir karaktere sahiptir.

Biz bütün bu yaklaşımların dışında daha holistik, bütüncül bir yaklaşımı tercih ettik. Tek tek sektörlerin, uzmanlıkların kendi başına bir işe yaramayacağını düşünüyoruz. Bütün bunları birbirine bağlayan bir üst deneyim-dil-yaklaşım mümkün mü diye sorduk kendimize ve “evet” dedik. Bu yaklaşımın adı da bizim lugatımızda “ekolojik zeka” olarak adlandırılıyor.

Eleştirellik bağlamında da, yıkıcı değil, kurucu bir muhalefetin, 21. yüzyılda çok daha işe yarayacağına inanıyoruz.

Hangi konuları ele alıyorsunuz?

Az önce de belirttiğim gibi, bizim için bir konu sınırlaması yok. Önemli olan konuya nasıl ve nereden baktığınız. Spordan internete, iş yönetiminden üretime, modadan eğlenceye kadar her alanda kalem oynatmalıyız çünkü iklim değişikliği petrol kuyularında, kutuplarda veya dev kömür madenlerinde değil, tam da bizim ayakucumuzda başlıyor. Geçtiğimiz sayıda bunu anlatmaya çalışan bir yazı yazdım. Kömür madenden çıkarıldığında havaya karbon olarak dağılmıyor. Siz elektrik düğmesine bastığınızda, arabanın marşına bastığınızda başlıyor karbondioksit atmosfere yayılmaya. Dolayısıyla, bir yandan petrol şirketlerine laf söylerken toplu ulaşımdan eğlence kalıplarına, futbol türbinlerinden üniversitelerin araştırma laboratuarlarına veya tatil anlayışımıza da bir parça bakmamız lazım. İklim değişikliği ayak ucumuzdan başlıyorsa, mücadele de oradan başlamalı. Bu nedenle EKOIQ da işe oradan başlıyor, petrol kuyularına, oradan Sahra çölündeki yenilebilir enerji projesi Desertec’e uğruyor ve yolun sonunda, mesela birçoğumuzun çok sevdiği futbol türbinlerine ya da sergi salonlarına uğruyor.

Biz uzun vadede “normal” bir yayın organı olacağız diye düşünüyoruz. Daha doğrusu şimdi marjinal olarak görülen bu tutum ana mecra haline gelecek. Biz de onun bir parçası olacağız.

Çevre konusunda STK’larla, resmi kurumlarla veya iş dünyası ile iletişiminiz nasıl?

Bizim, bu konuda taş üstüne taş koyan herkesle iyi bir iletişimimiz var. Kendimizi öğreten kadın-adam veya tabi olan kadın-adam pozisyonunda görmüyoruz. Biz bu alanın, iletişim bölümünde faaliyet gösteren bir bileşeniyiz. Tabii özel bir rolümüz var: İletişimci olduğumuzdan, doğru iletişim şebekelerinin kurulması için özel bir dikkat gösteriyoruz. Türkiye’nin önemli sorunlarından biri herkesin kendi yaptığı şeyi, dünyanın en önemli şeyi, kendini de dünyanın merkezi ve tek doğru düşüneni olarak görmesi. Paylaşımcı, şeffaf bir iletişim ağının kurulması, çevre hareketinin acil sorunlarından biri.

Bir diğer sorun da, şirketlere yönelik, anlaşılabilir ama biraz anakronik ve yapıcı olmayan tutum. Bizim böyle bir çekincemiz yok. Temiz üretime önem veren, sağlıklı ürünler üreten, sürdürülebilirliğin üç ilkesini de (sosyal, çevresel ve ekonomik) birden benimseyen –zaten aksi mümkün mü, çocuk işçi çalıştırıp çevre dostu olunabilir mi?- şirketlerle işbirliği yapmaktan gocunmak, açık söyleyeyim saçma geliyor. Ama tabii greenwash-yeşil badanalama da var, samimiyetsizlik de. Ama kategorik olarak reddetmek için evde çamaşırlarınızı külle yıkamanız gerekli ki, bu artık pek mümkün görünmüyor.

Karşılaştığınız zorluklardan kısaca bahsedersek…

Her işin olduğu gibi bu alanda yayıncılık yapmanın da zorlukları var. Dağıtım önemli bir sorun mesela. Bu kadar bağımsız yapı, dergi var ama bir tane doğru dürüst bir dağıtım şebekesi yok. İlginç değil mi? Tabii kısıtlı sayıda insan ve bütçeyle, iyi bir iş yapmaya çalıştığınız için yaşadığınız zorluklar da var. Ama bence en önemli zorluk, yeni bir fikre insanları alıştırmak. Açık söylemek gerekirse, daha fikriyatımızı çok geniş kesimlere anlatabilmiş değiliz. Siz ne derseniz deyin, karşınızdakinin anlayışı çok önemli. Ama bu durumda bile, biz bunu nasıl anlatırız diye düşünmeye devam etmek zorundayız. İklim sorunu acil bir sorun ve çok hızlı bir şekilde yeni insanları ve kurumları bu harekete dahil etmeli; onların enerjilerini, fikirlerini, deneyimlerini hareketin parçası haline getirmeliyiz.

Orta vadede hedefleriniz neler?

Orta vadede amacımız, durmadan tekrarladığımız büyük şebekenin kurulması. EKOIQ bunun için elindeki tüm imkanları kullanmaya çalışıyor. Onun için hiç gocunmadan, bu alanda hareket eden, söz söyleyen, kafa patlatan her insanı ve kurumu birbirine bağlamaya çalışıyoruz. Rekabet değil işbirliği. Tabii şeffaf, yaratıcı, üretici bir işbirliği.

Bir de bu alanın iletişimini sağlıklı kılacak, yaygınlaştıracak değişik araçların inşası. Yetişkinler ve çocuklar için oyunlar, temel klasiklerin Türkçe’ye kazandırılması, Türkiye’ye özgü eserler hazırlanması, kalıcı birliktelik ve işbirliklerinin yaratılması için şimdiden düşünüyor, planlar yapıyoruz. Ama tabii her şeyin bir sırası var. Adım adım ilerliyoruz ama eğer her şey istediğimiz gibi giderse, çok şaşırtıcı ürün ve hizmetler ortaya koyabiliriz. Hazırlıklı olun!

EKOIQ basılı bir dergi, online yayıncılığı nasıl kullanıyorsunuz? Basılı yayın ile çeliştiği veya onu besleyen yönleri var mı?

Online yayıncılığı daha çok iyi kullanabildiğimiz söylenemez. IPad ve IPhone versiyonlarımız var. E-mecmuadan dijital abonelik satıyoruz. Ama daha yeniyiz. EKOIQ basılı yayın olarak daha uzun süreler yayın hayatına devam edecek. O bizim ana yelkenlimiz. Ama onla beraber yol alan dijital mecralarımız da olacak; oluyor. Bunların birbirini besleyen yapılar olmasını istiyoruz. Her birinin ayrı bir rolü, takipçisi, okuru var. Önemli olan bütün bu araçları doğru bir şekilde birbirine bağlamak. Ve tabii iklim değişikliğini insanların ana gündemi haline getirebilmek. Yoksa bütün çabalarımız boşa gidecek. Bu önemli, belki de insanlığın bugüne yaşadığı en ciddi macera. Bu maceradan, sadece insanoğlu ve kızının değil, “yeryüzündeki tüm yaşamın” başarıyla çıkması için başka da çare yok.

 

Röportaj: Barış Gençer Baykan (Yeşil Gazete)

twitter.com/#!/yesilgundem

[Yeşil Sahaf] Ağaçlar Kaçamaz

John Muir

Milli parkların öncüsü ve Sierra Club’un kurucusu, Amerikalı doğa korumacı John Muir hakkında Türkçe’de yayımlanmış (benim bildiğim) tek kitap 1978’de Redhouse Yayınları’ndan çıkan “Ağaçlar Kaçamaz”.

Ağaçlar Kaçamaz, Türkçeye, zamanın ABD Yüksek Mahkemesi yargıçlarından William O. Douglas tarafından 1961’de yazılan “Dağların Muir’i” (Muir of the Mountains) başlıklı kitabın, 1963’te “Bu Toprakları Koru” (Save This Land) başlığıyla (sanırım asıl kitabın çocuklar için kısaltılmış bir versiyonu olarak) yapılan uyarlamasından, Erol Erdoğmuş tarafından çevrilmiş.

John Muir doğa korumacılığın ABD’deki kurucusu olarak bilinir. 19. yüzyılın ikinci yarısında yaşayan ve 1914’te ölen Muir, doğa sevgisi, dağcılık, dağların, vadilerin ve ormanların korunması konusunda o kadar büyük bir öncüdür ki, hakkında yazılmış kitapların sayısı bile belli değildir. Ne yazık ki bu tür bir doğa korumacılığın Türkiye’de hiçbir zaman büyük popülerlik kazanamadığı, Muir’in kitaplarının (veya Muir hakkında yazılmış onca kitabın) birinin bile (bu istisna hariç) Türkçeye çevrilmemesinden belli oluyor.

Yosemite vadisi ve milli parkı

Muir’in uzun ve mücadele dolu yaşamı 1838’de İskoçya’da başlamış. Doğa sevgisi İskoçya’nın kırlarında geçen çocukluğundan kaynaklanan Muir, ailesiyle birlikte 11 yaşında ABD’ye göç etmiş, Wisconsin’de çiftçilik yapmış, ardından yaptığı çeşitli icatları satmak için 22 yaşında evden ayrılıp çeşitli işlerde çalışmış, geçirdiği bir iş kazasında tek gözünün görme yetisini kaybedince de, böyle giderse bir daha çok sevdiği dağları göremeyeceği korkusuyla fabrikalarda çalışmayı bırakıp yollara düşmüş. Bundan sonraki hayatı yürüyerek ve dağlarda dolaşıp doğa gözlemleri yaparak geçen Muir, Kaliforniya’nın Sierra Nevada dağlarını mesken tutmuş.

Yeşil hareketin tarihi açısından Muir’le ilgili en önemli hikayeler 1890’da Yosemite vadisini ilk milli park olarak ilan ettirmesi ve özellikle de binlerce yıllık Sekoya ağaçlarını koruma altına aldırması, 1903’te Başkan Theodore Roosvelt‘i Sierra dağlarına gelmeye ikna ederek onunla günlerce kamp yapması ve başkanı doğa korumanın önemi konusunda bilinçlendirmeyi başarmasıdır. Muir, ABD’nin, bugün de alanındaki en büyüklerden biri olan öncü doğa koruma örgütü Sierra Club’u kurmuş, ancak kazandığı onca başarının ardından Yosemite milli parkının bir parçası olan Hetch Hetchy vadisinin baraj suları altında kalmasını önleyememenin üzüntüsüyle 1914’te ölmüştür.

Ağaçlar Kaçamaz - William O. Douglas

Bir de tabii Muir’in bugünkü insan merkezci ve ekonomist resmi çevreciliğin kurucularından biri olarak sayılabilecek Gifford Pinchot‘la yaptığı tartışmalar var. Pinchot ormanların ticari bir kereste deposu olarak korunmasını ister ve muhafazacılık (conservationism) akımını kurar; “En iyi ormancı doğadır” diyen Muir ise ticarete açılmasına karşı çıktığı ormanların kendi değerleri ve güzellikleri için korunmasını ister ve doğa korumacılığın (preservationism) temellerini atar. Maalesef Hetch Hetchy’de en nihayet Pinchot gibilerin dediği olmuş, koca vadi baraj suları altında yok edilmiş ve Muir bu katliamın üzüntüsüne dayanamamıştır. (İlginç bir şekilde bugünlerde Hetch Hetchy barajının yıkılması ve vadinin restore edilmesi tartışılıyor.)

Gelgelelim elimizdeki bu küçük kitapta diğer Muir biyografilerinde büyük yer tutan bu mücadeleler kısaca geçilmiş ve ağırlık Muir’in doğa sevgisine verilmiş. Muir’in dağlarda yaptığı yürüyüşler, doğadaki maceraları, doğa sevgisi ve cesareti, hayvanlarla ilişkileri, doğanın güzelliğine dair sözleri kitapta daha büyük yer tutmuş. Zaten kitabın dili de daha çok çocuklara yönelik yazılmış olduğunu gösteriyor.

Amerikan tabiat bilgisi (natural history) yazınının en güzel örneklerini veren John Muir, bana, bizim politik ve aktivist çevreciliğimizde “doğa sevgisi“nin her zaman biraz eksik, biraz küçümsenen bir motivasyon olarak kaldığını hatırlatıyor. Elbette bu damar, kuş gözlemcileri, doğa bilimciler ve doğa korumacılık alanında çalışanlar için geçerli değildir. Ama kentlere tıkılıp kalmış ekolojistler ve çevreciler olarak doğa sevgisinin hareketimizin geleneğinde ne kadar önemli bir yol açıcı olduğunu unutabiliyoruz.

Kendi adıma, dağcılık yaptıktan ve insansız doğada zaman geçirdikten sonra yeşil düşünmeye başlayan bir kişi olarak, John Muir’lerin temsil ettiği geleneği bu küçük kitap hakkında yazarken bir kez daha hatırlamaktan memnun oldum. Ama doğrusunu isterseniz bu sıkıcı, boğucu ve tek tipleştirici kent yaşamı içinde hapsolan biz aktivist yeşillerin de işi kolay değil. Zaman zaman kendimize bir dağda, bir vadide doğayı dinlemek ve anlamaya çalışmak için izin vermeliyiz gibime geliyor.

John Muir gibi doğadan öğrenmek için.

Ağaçlar Kaçamaz
William O. Douglas
Çeviren: Erol Erdoğmuş
Redhouse Yayınları
1978

Ümit Şahin

twitter.com/#!/umitsahin

Kaybedenlerin Belleği

Başlarken belirtmekte yarar var. Bu yazıda, çok beğendiğim bugüne kadar Türkçede bir eşinin olmadığına inandığım bir romanı tanıtmayı amaçlıyorum. Yani bir edebiyat kritiği, roman eleştirisi değil okuduğunuz yazı;  metin analiziyle, kahraman(lar)ın irdelenmesi vs. ile meşgul olmuyor.
Ayrıntı yayınlarından  çıkan Kaybedenlerin Belleği (Çeviri: Işık Ergüden, Ayrıntı Yay) isimli roman, uzun yıllar önce girdiğimiz ve hâlâ çıkamadığımız yenilgi, çöküş ve çözülüş döneminin bu yeniden ayağa kalkma ve sendeleme evresinde, özel bir dikkatle okunmayı hak ediyor. Artık iyice sıkıcı olmaya başlayan o  “Geçmişten ders alma”  klişesini besleyecek epeyce malzeme barındırdığından dolayı değil. Enternasyonalist devrimci bir duyarlığın, son yüzyılda önce kazanıp sonra kaybetmeyi ve uzun süredir kaybedegelmeyi sorgulamak için önce tarihi iyice bilmek gereğine, -edebiyat eseri niteliğiyle-, gözden ırak tutulamayacak bir katkı vermesinden ötürüdür, okunmayı hak ediyor oluşu.

İçinde bulunduğumuz bu zamanlarda Marksizm ile anarşizm, anarşizm ile ekoloji, ekoloji ile Marksizm’in birbirini dışlayan, ciddiye almayan rakipler değil iletişim kurarak, birbirini anlayarak ortak bir tarihin farklı yolcuları olarak bir araya gelmesinin imkanlarının arandığını, tartışıldığını, buna feminizmin de dahil edildiğini düşünürsek; devrimci mücadelede yer almış insanların bir vakit sonra Yeşil ya da Feminist oluşlarının sorgulandığını da hesaba katarsak,  Kaybedenlerin Belleği’nin bu zamana çok uygun düştüğünü söyleyebiliriz. Bu tartışmalar, memleketimizde yeni yeni harlanıyor. Sadece bu anlamda zamana uygun düştüğünü söylüyorum. Yoksa bu roman, on yıl önce de, on yıl ve on yıllar sonra da dönüp dönüp okunacak, mükemmel bir fermantasyonla, meşe fıçılarda dinlenip, olağanüstü kıvamına ulaşmış bir Fransız şarabı lezzetinde.

Michel Ragon

20 yüzyıl devrim ve başkaldırı tarihi hakkında onlarca cilt kitap okumayı göze alamayan bir okur için,Kaybedenlerin Belleği mühim bir ikame işlevini de başarıyla yerine getiriyor. Çünkü on binlerce sayfaya zor sığacak koca bir yüzyıl, devrim ve sosyalizm bağlamında en önemli olayları, önde gelen şahsiyetleri ile dantela gibi işleniyor romanda.

Önce bir Fransız anarşisti olan yazardan başlamak lazım. Yüzyıla yakın bir tarih dilimindeki isyan-devrim ve sosyalizm mücadelelerinin Fransa, Rusya, İspanya ve en son yine Fransa gibi farklı coğrafyalardaki serüvenini işlerken Anarşizm, Komünizm, 68, Ekoloji mecralarındaki hüzünlü serüvenleriyle okuru kendi anaforuna çeken bu romanın yazarının yaşam öyküsü de, en az romanın kendisi kadar ilginç: ‘’Michel Ragon, 24 Haziran 1924 tarihinde Fransa’da, Fontanay le Comte’da yoksul bir köylü çocuğu olarak doğmuş. 14 yaşında babasını kaybeden Michel, annesiyle birlikte Nantes’e taşınmış. Garsonluk, çıraklık yapmış, her tür işte çalışmış. Bu dönemde sanata ve okumaya karşı büyük bir ilgi ve tutkusu da oluşmuş. 1943’te, Alman işgal güçlerine karşı bildiri dağıttığı için Gestapo tarafından aranmaya başlayınca doğduğu bölgeye dönüp saklanmış. 1945’te Paris’e yerleşmiş. Bu tarihten itibaren çok çeşitli işlerde çalışırken aynı zamanda emekçilerin mücadelesi, anarşizm, mimari üzerine yazılar yazmaya başlamış. Michel Ragon, şiir, roman, deneme, araştırma, eleştiri, gezi, sanat tarihi ve eleştirisi gibi çeşitli alanlarda kitaplar yazmış.’’

Michel Ragon’u öncelikle Türkiye’de tanıdığım anarşistlere sorduğumda, “biliyorum” diyenle karşılaşmadım. Önce anarşist arkadaşlara sormamın nedeni, yazarın kendisinin ömrü boyunca anarşist olarak yaşamış, emekçilerin mücadelesi ve anarşizm üzerine yazmış olmasındandı. Ancak araştırmama göre Michel Ragon’un Modern Sanat (Hayalbaz Yayıncılık), ve Modern Mimarlık ve Şehircilik Tarihi (Kabalcı) kitapları Türkçeye çevrilmiş. Ancak anlaşılan Ragon’un Türkiyeli okurlarla buluşması, çevrilen bu iki kitabının özgül alanları nedeniyle sınırlı bir kesimle gerçekleşmiş. Bu noktada bir çelişki dikkatimi çekti: bazı yerlerde M. Ragon, mimar olarak geçiyor. Ama Kaybedenlerin Belleği“ndeki kısa biyografisinde böyle bir bilgi yok. Sadece çalıştığı alanlarla ilgili dünyanın dört bir yanını dolaşıp dersler verdiği belirtilmiş.

Roman siyasi tarihi aslına sadık kalarak anlattığı gibi, kurgusal kahramanı olan Alfred Barthelemy’nin –romanda hep Fred diye geçiyor- hikayesini de çok gerçekçi ve çok etkileyici bir tarzda anlatıyor: Çocuk yaşlarda yaşadığı sokak hayatını, o sırada tanıştığı ve sonra aşık olup evlendiği Flora ile tutkulu aşkını, devrim uğruna Flora’yı terk edip Rusya’ya gidişini, Zinovyev’in en yakınında yer alırken tanıştığı Kamenev’in sekreteri olan Rus Galina ile aşkını ve evliliğini, her iki evliliğinden olan biri Fransa’da diğeri Rusya’da yaşayan çocuklarının serüvenlerini… keza çok sonraki üçüncü evliliği ve çocuklarını da.

İsyancı ruhlu Fred, Paris’te 19.yy sonlarında Flora ile beraber sokak hayatı sürerken Anarşist çevreyle tanışıp kendisi de Anarşist olur,  Paris’in önde gelen Anarşistleri ile de tanışır; doğal olarak Bonnot çetesi ile de. Bonnot Çetesi 1911-1912 yıllarında sanatını icra eden Fransız anarşist topluluğuydu. Topluluğa adını veren Jules Bonnot, profesyonel araba hırsızıydı. 29 Nisan 1912’de onun öldürülmesi çetenin dağılmasını beraberinde getirdi.

Fred’in de çıraklık yaptığı, anarşist Delesalle’in kitapçı dükkanına sık gelenler arasında 1905 Devrimine katılıp Petersburg Sovyetinin kurucularından olan Rus sürgünlerden Vsevolod Eichenbaum vardır. Fred ondan etkilenerek Rusça öğrenmeyi kafasına koyar. Anarkosendikalizmi uygulamaya koymuş olan 1905’teki bu Sovyetleri merak eden Fred,  aynı zamanda Dostoyevski ve Tolstoy’u kendi metinlerinden okumayı da çok arzular. Eichenbaum ile disiplinli çalışmaları sonucunda kısa sürede Rusçayı söker. Bu arada eşi Flora doğum yapar, Fred oğlunun adını Germinal koyar.

Fred’in liberter militanlığı ve anarşizme olan inancı, yaşamının tamamını kapsamaya başlar. Ağustos 1917’de Barselona’ da ilan edilen liberter komün, ardından iki ay sonra, Rusya’dan gelen devrim haberleri, yitirilmiş gözüken ütopyanın gerçekleşmekte olduğu umudunu diriltir, Fred tam anlamıyla sevinç ve heyecan içindedir. Kısa süre sonra askere alınmasının ve Almanya ile savaşın şokunu yaşarken, Fransız ordusu tarafından Sovyet Devrim Yönetimine gönderilecek heyet için aranan Rusça bilen üye olarak seçilir.1918 Mart ayında Rusya’ya varır. Moskova ve St. Petersburg’ta gördüğü açlık, kıtlık, soğuk karşısındaki yakacak yokluğunun yarattığı felaketlere, karaborsaya tanık olunca “Devrim malları paylaştırmadı mı? Zenginler mülksüzleştirilmedi mi?” diye sormaktan kendini alamaz. Bir nisan sabahında ÇEKA’nın Moskova’da Anarşistler tarafından işgal edilmiş yirmi konağa mitralyöz ve toplarla saldırı düzenlemesi, Fred’i sendeletir. Ağustos 1918’de Fanny Kaplan adında bir kadının Lenin’e suikast haberi gündeme bomba gibi düşer. Fred henüz Fransız heyeti personeli olarak çalışmaktadır. Suikast olayından kısa süre sonra Fransız heyetinden amirleri olan komutanlar, Bolşevik saflara ve komünist partiye katılma kararını aldıklarını Fred’e açıklar ve onu da aynı kararı almaya davet ederler. “Ben komünist değilim”, diyen Fred, şu söylenenler üzerine ikna olacak ve devrim saflarına bir anarşist olarak katılacaktır: “Unutmayın ki Kropotkin Rusya’ ya kendi rızasıyla döndü ve Lenin’ in önerisiyle onun adı birçok okulun girişinde yer alıyor. Niçin? Marx’la Bakunin Cenevre’de 1867’de ayrılmış olsalar da 17 Ekim 1917’de Petrograd’da buluştular, Rus devriminin platformu üzerinde uzlaştılar.’’

Bu sıralarda Fred, zırhlı treniyle ülkeyi kat ederken Kızılorduyu kurmakta olan Troçki ile görüşme fırsatını yakalar. Daha sonra Lenin, Troçki, Zinoviev, Kamanev, Bukharin ve Stalin’le beraber Smolny Enstitüsünün küçük bürolarında çalışmaya başlar. Zinoviev’in çok ince sesli oluşunu, Troçki’nin kibrini, Bukharin’in parlak zekası ve nazikliği, Kollontay’ın kadınsı çekiciliğini ve davasına ve Lenin’e sarsılmaz bağlılığını, Makhno’nun içki ve safahat düşkünlüğü gibi ince ayrıntıları Fred’in gözlemleri olarak öğreniriz.

Lenin’in ilk daktilocusu olma prestijini taşıyan, daha sonra Kamenev’in sekreterliğini yapan Galina’yla evlenmeleri; Kollontay ile teşriki mesaileri; Kollontay’ın kadın, aile, çocuk yetiştirme ve feminizm alanındaki muazzam üretkenliği, çalışkanlığı ve iradesi ile Fred ve Galina’yı etkilemesi; doğan çocuklarının ‘’devrim daha iyi yetiştirir’’ diyerek ellerinden alınması üzerine Kollontay ile sert tartışmaları, romanın etkili bölümlerinden sadece biri.

Kollontay’ın kadın, aile, çocuk, Feminizm üzerine görüşleri ve uygulamalarının Türkiye’de feminist–sosyalistlerce yeterince irdelenmemiş olmasının ciddi bir eksiklik olduğuna da değinme gereği duyuyorum.


Kaybedenlerin Belleği
’nin en çarpıcı hususiyeti, zaman zaman bir kurgu değil de ayrıntılı bir tarih kitabıymış yanılsaması yaratması –  olumlu bir yanılsama bu. Ama şunu da belirtmek gerekir: Michel Ragon, kitabın başından sonuna kadar zikrettiği kişilerin, yaşanılmış olayların neredeyse tamamına yakınını bütün gerçekliği ile vermeyi başarıyor. Ben bu romanı Kollontay biyografisi, E.H.Carr’ın Bolşevik Devrimi ileKomintern’in Alacakaranlığı, Isaac Deutscher’in Troçki biyografisi, Moshe Lewin’in Sovyet Yüzyılı, Durruti’nin yaşamöyküsünün de yer aldığı, Abel Paz’ın Halk Silahlanınca – İspanya Anarşist Devrimi kitaplarıyla beraber okuyordum. Kaybedenlerin Belleği’nde yer alan olaylar, kişilerin hayatlarından kesitler, anılan belgesel eserlerdeki verilerle eksiksiz‘sınanabiliyordu’. Michel Ragon, konusuna, üstelik çok boyutlu ve çok karmaşık bu uzun tarihe, en ince detaylarına kadar tamamen hakim, su gibi içmiş 20. yüzyıl devrim ve başkaldırı tarihini…

Romana devam edelim: Bolşevik devrimindeki bürokratikleşme, Lenin dışındaki yönetim kademesinin andığımız isimleri arasındaki çekişmeler, Çeka’nın Anarşistlere karşı tutumu ve infazlar, suikastlar, Lenin’in ölümcül hastalığı sırasında Stalin’in artan gücü ve partideki hakimiyeti, 21 Ocak 1924’te Lenin’in ölmesi… Derken  derin hayal kırıklığı içindeki Fred Kasım 1924 tarihinde, ardında bir eş bir oğul bir de düşlerini bırakarak Paris’e gelmesi ile roman birdenbire Bolşevik türbülanstan çıkıp yeniden Avrupa’ya, Fransa ve İspanya’ya odaklanıyor.

Fransa ve Paris, onun ayrılışından beri çok değişmiştir. Fred Renault fabrikasında, yaşadığı müthiş deneyimi bir sır gibi saklayıp becerikli bir işçi olarak çalışmaya başlar ve o çevreden bir kızla evlenir. Yeni eşi de henüz onun geçmişini bilmemektedir. Sakin bir emekçi hayatı sürse de içinde kabaran anarşist damar Fred’i uzun süre bu miskin yaşamın sınırlarında tutamaz. İspanya’ya gider. Efsanevi anarşist önder Durruti’nin yanında, uluslararası tugayda, Anarşist başkaldırının içerisine dalar. Paris’teki ilk eşi Flora’nın kollarında bir bebek olarak bıraktığı, artık delikanlı olan oğlu Germinal de yanındadır.

İspanya iç savaşında devrimin yenilgisi, Durruti’nin vurularak öldürülmesi, Sovyet Rusya ve Stalinist politikaların İspanya kalkışmasına vurduğu darbe sonrasında Fred bir kez daha yenilginin hayal kırıklığı ile Paris’e döner. Yaşlanmaya başlayan liberter Fred, İspanya’daki bu yeni yenilgiye katlanmakta zorlanan Fransız anarşist çevrenin daralmakta olduğunu, karamsarlığın egemenliğini kurmaya başladığını görür. Bu üzüntülü dönemde, İsveç’te büyükelçi olan, bu sayede de Stalin’in öfkesinden korunbilen Kollontay’ı sık düşünmeye başlar. Çünkü Lenin’in bütün dostlarının uğradığı tasfiye seli, kaygı vermektedir Fred’e. Kollontay’ın akıbetinden kaygı duymaktadır.

Fred, Stalin’ in, Kropotkin adının bir şehre, bir okula, bir metro istasyonuna verilmesini talep eden bayan Kropotkin’in ölümü üzerine nasıl rahatladığını; Lenin’in karısı Krupskaya’yı, yönelttiği suçlamalar üzerine, nasıl bir öfke ile Lenin’e bir başka “resmi dul” bulmakla tehdit ettiğini, Kollontay’dan öğrenir. Fred’ e, Kollontay tarafından aktarılan bu olaylar, doğrudur. Stalin’in sadık adamlarından Molotov’un Türkçeye de çevrilmiş olan Felix Çuyev’in Molotov Anlatıyor: Stalin’in Sağ Kolu İle Yapılan 140 Görüşme (Yordam Kitap) kitabında daha da beterleri anlatılıyor.

Tabii bu dönem hakkında yazan bir anarşist olunca, Kronştad, Kronştadlı isyancılar karşısında (Feldmareşal lakabı takılan) Troçki’nin tutumu, 1938 Moskova duruşmaları ve önde gelen Bolşevik devrimcilerin itiraf (!) ve infazları, Stalin, Ukrayna anarşist hareketi ve akıbeti, bu hareketin lideri Makhno, olmazsa olmaz izlekler.

Romanda  o kadar uzun bir tarihi dönem anlatılınca, doğal olarak epeyce isimle karşılaşıyoruz: Lenin’den Gramsci’ye – Troçki’den Viktor Serge’ye – Makhno’dan (“eskiden devlet hiç olmasın derdik ama şimdi birazcık olsun istiyoruz” diyen, hedonist) Daniel Cohn Bendit’e – Emma Goldman’dan Kollontay’a – Gorki’den Andre Malraux’ya – D. H. Lawrence’den Bernard Shaw’a kadar bu tarihin çok sayıda önemli şahsiyeti, romandaki portreler galerisinde yer alıyor. Ama bu isimlerin hiçbiri romanı ilginç kılmak için serpiştirilmiş değil, malumatfuruşluk yaptırılmıyor bu şahsiyetlere (“kurgudur, istediğimi söyletirim” kolaycılığına girilmemiş).

Çeviri için de birkaç kelam etmek lazım. Romanın akıcı ve rahat okunuşunda çevirinin de rolü var tabii. 83. Sayfadaki “Ağustos 1918’in son aylarında…’’ ifadesindeki sürçme, bu güzel çeviride bir güzellik kusuru olarak gözüme ilişti.


Kaybedenlerin Belleği
, Türkiye’de o yoğun tarihi çevirilerle öğrenmeye çalışan birçok kişinin ummanda bir tas su ile yetindiği acı gerçeğini, insanın içini burkarak  fark ettiriyor. Yine de 70’lere ve 80’lere kıyasla hem nicel hem nitel olarak çok daha iyi yerlere gelindiğini söylemek gerek.

Son söz olarak: Michel Ragon bu romanı iyi ki yazmış, Ayrıntı Yayınları bu romanı iyi ki yayımlamış. Artık sosyalistlere, anarşistlere, feministlere, ekolojistlere, liberterlere  de okumak düşüyor. Okumak, yeniden okumak… hatta Türkiye’deki Kaybedenlerin Belleği’ni de… “Sadece” edebiyatseverler de okuyabilirKaybedenlerin Belleği’ni; kaliteli, sürükleyici, çok katmanlı yapısıyla estetik hazzı en yüksek düzeyde veren bir roman çünkü…

Bu yazı ilk kez birikimdergisi.com’da yayımlanmıştır.

 

Murat Bjeduğ

‘Ateşle Oynayan Kız’a – Sibel Richter

0

Kitap bilinmeyen denklemler ile başlamıştı;
Denklemler, bilinmeyenlerinin en büyük katsayılarına göre sınıflandırılırlar. Eğer bu bir ise, birinci dereceden denklem olur. İki ise ikinci dereceden denklem olur. Bu böyle devam eder.
Bkz:
3x-9 = 0 (kök: x=3)

İkinci kitapta Lisbeth Salender ile daha yakından tanışma şansını yakalayacaksınız. Sizi karşılayan başka sürprizler her bölümde başka başka anlamlar kazanıyor. Wennerström; silah kaçakçılarının örgütledikleri yasa dışı hesapları kendi adına geçirir. Lisbeth Salender ise çok zengindir. Lisbeth kendisine gizli bir adreste çok lüks bir daire alır. Hacker olarak kullandığı ismi Wasp sayeside matematik bilgisi ve fotografik hafızasıyla ilgili çok daha fazla bilgi ediniriz. Bir yandan da İsveç’le ilgili bağlarından kopamaz. Avukat Nils E. Bjurman, Lisbeth’in vasisidir ve İsveç’e iltica etmiş olan rus babasından haberdardır. Lisbeth; ilk kitaptanda hatırlanacağı gibi Bjurman’ın karnına hayatı boyunca unutmayacağı o dövmeyi yapmıştı. Bjurman’ın lazer kliniğine gizlice gidip dövmeyi sildirmek istediğini hackerlik yeteneklerini kullanan Lisbeth, Bjurman’ın hesaplarından öğrenir. Lisbeth dövmeyi yaparken vurguladığı gibi Bjurman’a yaptığı bu izin hayatı boyunca onun üzerinden çıkmaması için yemin etmiştir. Karayip Adalarında geçirdiği tatil sırasında çıkan  kasırga sonucunda Lisbeth tatilden vaktinden önce dönme kararı alır. Lisbeth İsveç’e eskisinden de daha güçlenmiş olarak döner.

Denklemlerde, x,y,z… gibi harfler bilinmeyen sayısını gösterir. Bilinmeyenler ile verilen bilgilerde, iki tarafın birbirine eşitlenmesini ve denklemin çözümünü sağlar.
Bkz:
3x+4=6x-2 (x=2)

Millenyum Dergisi İsveç’te Kadın Ticareti ile ilgili araştırma yapan genç gazeteciyi, destekler ve yeni bir yazı dizisi için kolları sıvar. Mikeal Blomkvist’in arkadaşları olan ve kadın ticareti konusunda araştırma ve tez hazırlayan genç çift öldürülür. Önümüze 3 cinayet dosyası çıkar. 3. Cinayetde Bjurman kendi dairesinde ölü bulunur. Kadın Ticareti dosyası içinde çok önemli isimler yanısıra devlet de işin içindedir. Bu dosyaların bir numaralı zanlısı olarak ise Lisbeth Salender karşımıza çıkar. Mikeal Blomkvist Lisbeth’in suçsuz olduğuna emindir. Tüm bağlantılar “Zala” ismi üzerinde odaklanmaktadır.

Salander şiddete yatkın karakteri nedeniyle birini öldürebilirdi. Şiddete eğilimi var. Ama sırf zevk için adam öldürecek birisi de değildir. Zorunlu durumlar hariç. Ne yapacağı kestirilemez biri. Özel biri… Evet. Deli… Hayır.
Mikael, tüm bu sorunları kafasında ölçüp biçtikten sonra en nihayet Salander ile nasıl iletişime geçebileceğini çözmüştü. Lisbeth muhtemelen onun bilgisayarına da giriyordu. Eğer oraya, onun adına bir not bırakırsa cevabını da alırdı. Üstelik cevabı kendi bilgasayarından alırdı. Bilgisayarında World Dosyasını açtı ve yazmaya başladı;

Sevgili Lisbeth,
Bu yazıyı eminim ki okuyacaksın. Muhtemelen benim bilgisayarıma da girdin. İstesekte istemesekte birkaç gün önce yaşananlar bizi birbirimize bağladı. Senin, Dag ile Mia’yı öldürdüğüne inanmıyorum. En azından öyle umuyorum. Eğer katil sen değilsen, polis yanlış iz peşinde. Bu durumda teslim olman en iyisi. Muhtemelen olmazsın ama neyse. Şu anda Dag’ı susturmak isteyeceklerin bir listesini yapıyoruz, onları ziyaret edeceğiz. Tek sorun Avukat Bjurman’ın resme nasıl girdiği.
Bana yardım et, bağ nerede?
Mikael.

Sürükleyici her ayrıntının hiç hata olmadan ilerlemesi. Kurgunun “Ejderha Dövmeli Kız”la koşut ilerleyen kusursuz kurgusu oldukça etkileyici. Zala’nın kim olduğu ise kitabı henüz okumayanlar için sürpriz olarak kalsın.

 

Sibel Richter

twitter.com/#!/sibelrichter

Son dönemin yeşil kitapları (3)

0

Arka kapaklarından

Okulöncesi Dönemde Çevre Eğitimi

Bir toplumun kendi geleceği olan çocuklarına bırakacağı en değerli hazinenin üzerinde yaşanabilir bir doğal çevre olduğu, herkesin hemfikir olduğu bir gerçektir. Kimsenin (en azından açıkça) karşı çıkmadığı görüşün bu gereklerini yerine getirmek konusunda ise bazı ülke toplumlarının ne yazık ki ayak diredikleri, gerekenleri yapmak konusunda isteksiz göründükleri de ortadadır. Her konuda olduğu gibi bu yaşamsal konuda da ilk ve yoğun olarak yapılması gereken, toplumdaki bireylerin bilinç düzeylerini ve farkındalıkları artırmaktır. Mümkün olan en erken yaşlardan itibaren doğal çevreyi seven, o çevreyi korumak ve geliştirmek için yapılması gerekenleri kendi düzeyinde bilen ve uygulayan bireyler yetiştirmek önem kazanmaktadır. O halde yapılacak olan, okulöncesi dönem çocuklarına sürdürülebilir çevre ile ilgili duyarlılık ve farkındalık kazandırmak üzere birçok ülkede olduğu gibi çevre eğitimine okulöncesi eğitim kurumlarından başlayarak ağırlık vermektir.
Yukarıdaki görüşlerden hareketle Sürdürülebilir Gelişim İçin Okulöncesi Dönemde Çevre Eğitimi isimli bu kitap, öğretmenlere ve araştırmacılara, okulöncesi dönem çocuklarının çevre konusunda duyarlılık ve farkındalık kazanmaları sürecinde bir yol gösterici olarak hazırlanmıştır. Çevre ile ilgili birçok konuda kuramsal bilgilerin sunulduğu kitap, çevre eğitiminin okulöncesinde nasıl uygulanması gerektiğini, konu ile ilgili uygulama örneklerini ve etkinlikleri de içermektedir.

Okulöncesi Dönemde Çevre Eğitimi -Sürdürülebilir Gelişim İçin-
Hülya Gülay – Alev Önder
Nobel Yayıncılık
2011

 

Çevreleme: Çevre Üzerine Sessiz Tartışmalar

“Çevre sorunu” sayılan oluşumlar yalnızca teknik ve teknolojik sorunlar mıdır?

“Çevre sorunu” sayılan oluşumlar yalnızca kişilerin, kuruluşların, hükümetlerin sorumsuzluklarından, bilgisizlik ve bilinçsizliklerinden mi kaynaklanıyor?

“Çevre sorunu” sayılan oluşumların gündeme gelmesinden “herkes” aynı düzeyde mi sorumludur?

“Çevre sorunu” sayılan oluşumların önlenmesine “herkes” aynı düzeyde mi katkıda bulunmalıdır?

Görünüşe göre herkes “çevrenin” korunmasını, “çevre sorunu” sayılan oluşumların önlenmesini istiyor; bu amaçla konulmuş onlarca anayasal ve yasal yaptırım, etkinlikte bulunan binlerce kişi ve kuruluş var; öyleyse çevre, neden gerektiğince korunamıyor?

“Çevre” yalnızca gönüllü kişi ve kuruluşların, meslek örgütlerinin özverili çabalarıyla korunabilir mi?

Siyasal partiler, sendikalar, üretici kooperatif ve birlikleri “çevre sorunu” sayılan oluşumların önlenmesi ve çözümlenmesini gerektiğince dert ediniyor mu?

“Çevrenin” gerektiğince korunabilmesi için bu türden birçok sorunun yanıtlanması, temelde de tüm yaşama alanlarının bu yanıtlara göre düzenlenmesi gerekiyor. Peki ama bu gereği kimler nasıl yerine getirecek; yine yalnızca “çevreciler” mi? “Hayır!” diyor Yücel Çağlar.  Çevreleme, Yücel Çağlar’ın bu yanıtının gerekçesi olabilecek değini ve tartışmalarından oluşan bir seçki. Bu tartışmaların artık seslice yapılması gerekiyor çünkü.

Çevreleme- Çevre Üzerine Sessiz Tartışmalar
Yücel Çağlar
İmge Kitabevi
2011

 

Dinler ve Çevre

Samimi bir özeleştiri ile, eğitim görmüş görmemiş, aklı başında her insan kendisine şu soruları sormalıdır: Acaba ben bu bozulma ve kirlenmenin neresindeyim? Doğanın bozulmasında doğrudan veya dolaylı olarak bir katkım var mıdır, yok mudur? Doğa bozulurken ben ne yaptım? Doğanın korunup kollanmasına yardımcı mı oldum, yoksa doğayı bozanlara seyirci mi kaldım? Özelde bütün eğitimciler, genelde ise toplum eğitimiyle yükümlü olan bütün aydınlar, aydınlık kafalılar bu soruları kendilerine sormalıdırlar.

Bizi bu çalışmaya iten temel sebep bu sorgulama olmuştur. Böylebir sorgulamadan sonra hasbelkader bir din eğitimcisi olarak”Dinler ve Çevre” konusunda bir çalışma yapmanın uygun olacağıdüşüncesiyle elinizdeki kitabı hazırladık.

Bu kitabı hazırlamaktaki amacım, çevre gibi önemli bir konuya dinî açıdan dikkat çekmektir. Yoksa ekolojinin bir uzmanlık işiolduğunu biliyorum. Bu itibarla yapacağım hatalar için konununuzmanlarından şimdiden bağışlanmamı diliyorum.

Dinler ve Çevre
Yaşar Fersahoğlu
Çamlıca Yayınları
2011

(Yeşil Gazete Kitap)

[Son Dakika] Tahliye yok!

Ergenekon soruşturması kapsamında açılan Odatv davasına İstanbul Özel Yetkili 16’ncı Ağır Ceza Mahkemesi’nde bugün görüldü.

Az önce biten duruşmada, Ahmet Şık, Nedim Şener ve diğer sanıklar verilen karar sonucu tahliye edilmedi.

Duruşma tarihi 12 Mart’a atıldı.

Odatv davasında karar bekleniyor

Odatv davası, İstanbul Çağlayan Adliyesi’nde devam ediyor. Gergin başlayan duruşmada, tutuksuz sanıklardan İklim Bayraktar’ın ifadesi öncesi diğer sanıkların tamamı mahkeme salonundan dışarı çıkarıldı. Hakim, kararına gerekçe olarak Bayraktar’ın ağlamasını gösterdi. Talepleri dinleyen mahkeme heyeti, duruşmaya ara verdi.

Ergenekon soruşturması kapsamında açılan Odatv davasına İstanbul Özel Yetkili 16’ncı Ağır Ceza Mahkemesi’nde bugün devam ediliyor.

Saat 10.00’da başlaması beklenen duruşma kar yüzünden bir saat ertelendi. Karlı havaya rağmen katılımın yüksek olduğu ve içeri giremeyenlerin mahkeme binası dışında bekledikleri de gelen haberler arasında. Duruşmayı CHP milletvekilleri İlhan Cihaner ve Melda Onur da takip ediyor. Bu arada, daha önceki duruşmalara da gelen Uğur Dündar’ın yine salonda olduğu bildirildi.

Mahkemeden detaylar

Saat 11.00 sularında sanıklar salona alındı. Tutuklu sanıklardan Müyesser Yıldız, girişte, “Cümleten hayırlı Cumalar” diyerek salonu selamladı.

Yalçın Küçük, Hanefi Avcı ve Nedim Şener’i kast ederek, “Diğer tanıkların ifadeleri yüzünden bana söz hakkı doğdu. Bizle ilgili çok ağır suçlamalar yaptılar. 15 dakika konuşmak istiyorum” dedi. Sinirlenen Küçük, “Ben arkadaşlara sormak istiyorum, onlara emir verdim mi, vermedim mi?” diye konuştu.

Hakim, Küçük’e, “Size konuşmanız için yeterince zaman vereceğiz” dedi.

İklim Bayraktar’ın sorgusunun ardından avukatların taleplerine geçileceğinin açıklanması üzerine Küçük’ün avukatları çapraz sorgu yapılmasını istedi.

Söz alan Hanefi Avcı ise mahkemeye teknik meselelerle ilgili bir dilekçe ve belge sundu.

Müyesser Yıldız ise yargıca Başbakan Tayyip Erdoğan‘ın gazetecilere ilişkin son açıklamaları hakkında ne düşündüğünü sordu.

Yıldız, “Sizce bu yargıya müdahale mi yoksa mahkemenize talimat mı? Ben tecavüzcü, darbeci, terörist değilim. Yalan ve üretilmiş delillerle tutulandım. Adalete tecavüz edildi. Olmayan bir örgüt yüzünden içeride yatmaktan sıkıldım” diye konuştu.

“Olmayan örgütün medya kolu olarak buarada ne yapıyoruz? Bu nasıl bir garabet? Bu Oda TV değil virüs davasıdır” diyen Uğur, TÜBİTAK’ın incelemelerini bir an önce tamamlaması gerektiğini söyledi.

Yıldız, hakimin, “Biz TÜBİTAK’ın hızlı hareket etmesi için elimizden geleni yapıyoruz” müdahalesine, “Allah razı olsun” diye yanıt verdi.

Yıldız’ın ardından Mümtaz İdil’in avukatı Tugay Topbaş söz aldı.

Topbaş, “Biz savcının tarafsız davranmadığı düşüncesindeyiz. Savcılık makamı soruşturma aşamasında sanık lehine delil toplamamıştır. Savcılık bizim savunma hakkımızı kısıtlamakla birlikte bu delilleri hukuka aykırı bir sekilde gündeme getirmiştir” dedi.

İki dakika olması beklenen ancak 25 dakika süren aranın ardından kürsüye İklim Bayraktar çıktı. Ceza Muhakemeleri Kanunu’nun 200’üncü maddesi doğrultusunda, Bayraktar’ın ifadesi için diğer sanıklar ve izleyiciler salondan çıkarıldı. Ancak izleyiciler yeniden içeri alındı.

Konuyla ilgili yasa şöyle: “Sanığın yüzüne karşı suç ortaklarından birinin veya bir tanığın gerçeği söylemeyeceğinden endişe edilirse, mahkeme, sorgu ve dinleme sırasında o sanığın mahkeme salonundan çıkarılmasına karar verebilir. Sanık tekrar getirildiğinde, tutanaklar okunur ve gerektiğinde içeriği anlatılır.

Hakim, kararına gerekçe olarak Bayraktar’ın ağlamasını gösterdi.

Bayraktar’ın ifadesinin tamamlanmasının ardından diğer sanıklar yeniden mahkeme salonuna alındı. Sanıklara, Bayraktar’ın ifadesi özetlendi. Bayraktar’ın avukatı, “Bu davanın içinde Erol Taş da var Tecavüzcü Coşkun da var ama Hulusi Kentmen gibi babacan bir hakimimiz de var” diye konuştu.

Sanıklar kürsüde

Aranın ardından Yalçın Küçük hakkındaki iddialara yanıt veremediği gerekçesiyle yeniden söz aldı. Küçük, “Ahmet Şık’lar Silivri’de bir üst katımda kalıyor. Bir kere selam vermediler. Bu nasıl örgüt?” dedi.

Küçük’ten sonra Soner Yalçın ve Barış Terkoğlu da kürsüye geldi.

Tutuklu sanık Nedim Şener, tahliye talebinde bulunurken, Ahmet Şık ise ”Hiç bir talebim yok” dedi.

Terkoğlu, bir önceki duruşmada bir televizyon kanalının mahkemenin kararını açıklanmadan 20 dakika önce seyircilerine duyurduğunu hatırlatarak, mahkeme heyetini eleştirdi.

Tutuklu sanık Soner Yalçın da, yaklaşık bir yıldır tutuklu olduklarını ifade ederek, ”Bunca savunmanın, bilirkişi raporunun hiç önemi yok mu? Dışarı çıksak adam mı öldüreceğiz? Elimizde silah mı var? Ama ben buna şaşmıyorum ve üzülmüyorum. Sevdiklerimin şaşmasına üzülüyorum. Sizden isteğim bizi şaşırtın” ifadelerini kullandı.

Duruşmada söz alan tutuklu sanık Müyesser Yıldız, ”Birileri bizim burada kalmamızı istiyor. Bir kısmımız ipotek kalalım. Sait ile Coşkun öğrenci, bırakın okusunlar. Barış’lar yeni evli, Doğan Yurdakul hasta, onları bırakın” dedi.

Sanık Hanefi Avcı da, kitabını kendisinin yazdığını ve kimseden yardım almadığını belirterek, tahliyesini istedi.

Diğer sanıklar da haklarındaki suçlamaları kabul etmeyerek, tahliye talebinde bulundular.
Duruşma, sanık avukatlarının taleplerinin alınmasıyla devam ediyor.

(Cumhuriyet)

3 yeni film vizyonda

Oscar’ın en güçlü favorilerinden ‘The Artist‘, Ata Demirer‘in yeni filmi ‘Berlin Kaplanı‘ ve gerilim sahneleriyle dikkat çeken ‘Karanlıktan Korkma‘ gösterime girdi.

ARTİST

Michel Hazanavicius’un yönettiği ve Jean Dujardin, Berenice Bejo, John Goodman ile James Cromwell’ın oynadığı ”Artist (The Artist)” filmi, Altın Küre’de ”En iyi komedi filmi” ve ”En iyi film müziği” ödülünü kazandı.

Filmde, sinema büyüsünün bütün dünyayı kasıp kavurduğu 1920’li yılların sonunda George Valentin, Hollywood’daki en büyük starlardan biridir. Oynadığı her film büyük başarı kazanan Valentin’in güzel bir eşi, görkemli bir evi ve kendine hayran milyonlarca seveni vardır, ancak bazı gelişmeler hayatını alt üst eder.

Filmin fragmanı: İzlemek için tıklayınız

BERLİN KAPLANI

Hakan Algün’ün yönettiği ve Ata Demirer, Necati Bilgiç, Tarık Ünlüoğlu, Nihal Yalçın, Özlem Türkad, Cemil Özbayer, Orhan Güner ile Mert Aran’ın oynadığı ”Berlin Kaplanı” filmi, komedi sahneleriyle izleyicilerin karşısına çıkacak.

Filmin konusu şöyle: ”Ayhan Kaplan, Berlin’de yaşayan, geçimini boksörlük ve bodyguardlık yaparak sağlayan bir Türk vatandaşıdır. Ayhan ve antrenörü Cemal için işler pek yolunda gitmemektedir. İkisi de artık hayattan bir mucize beklemektedir.”

Filmin fragmanı: İzlemek için tıklayınız

KARANLIKTAN KORKMA
Troy Nixey’in yönettiği ve Katie Holmes, Guy Pearce, Bailee Madison ile Bruce Gleeson’un oynadığı ”Karanlıktan Korkma (Don’t Be Affraid Of The Dark)” filmi, gerilim sahneleriyle sinemaseverlerin ilgisini çekecek.

Filmde, babası Alex ve sevgilisi Kim ile birlikte yaşamaya başlayan Sally’yi, yeni taşındıkları büyük evde hoş olmayan sürprizler bekler. Zira binanın bodrum katında yüzyıldır kilitli kalan yaratıklar harekete geçer. Sally, geceleri duyduğu sesler sonrası ailesini uyarmaya çalışır, ancak babası inanmaz.

Filmin fragmanı: İzlemek için tıklayınız

(NTV)