Ana Sayfa Blog Sayfa 4838

Hürriyet Medya Towers satıldı

Nurol Gayrimenkul Yatırım Ortaklığı Hürriyet Medya Towers‘ı 127 milyon 500 bin dolara satın aldı.

Nurol Gayrimenkul’ün Kamuyu Aydınlatma Platformuna (KAP) gönderdiği açıklamada, Hürriyet Gazetecilik ve Matbaacılık AŞ yönetim binasının da içerisinde bulunduğu ve kamuoyunda Hürriyet Medya Towers olarak bilinen toplam alanı 58 bin 609,45 metrekare olan 4 adet gayrimenkulün satın alınması konusunda Hürriyet Gazetecilik ile görüşmeler neticesinde tüm şartlar üzerinde mutabakat sağlandığı belirtildi.

Açıklamada, ilgili gayrimenkullerin Nurol Gayrimenkul tarafından 127 milyon 500 bin dolara satın alındığı bildirildi.

Mungan’dan KCK tutuklularına destek

Şair yazar Murathan Mungan, KCK operasyonları kapsamında tutuklanan akademisyen ve yazarlara destek için BDP Siyaset Akademisi‘nde ders verecek.

BDP Genel Merkezi’nden yapılan açıklamada, Prof. Büşra Ersanlı, Ayşe Berktay, Deniz Zarakolu ve Ragıp Zarakolu‘nun da aralarında bulunduğu pek çok kişinin, BDP siyaset akademisinde bulunmak, ders dinlemek ve ders vermek gibi sebeplerle tutuklu olarak yargılandığı belirtilerek, “Bu siyaset ve ifade özgürlüğü ihlaline dikkat çekmek üzere, şair ve yazar Murathan Mungan BDP Genel Merkezi’nde ders verecektir” denildi.

Mungan’ın ders konusu “Tarihe Kayıt Düşmenin Yolları” olacak.

Floransa’da yeni bir opera’nın açılışı yapıldı

Avusturyalı piyanist Rudolf Buchbinder’in çaldığı Beethoven’in 4. piyano konçertosu klasik repertuvarın en duygusal parçalarından biri ve ünlü piyanist için özel bir parça :

“Bu parça Beethoven’in 5 konçertosundan en büyük ve en derin olanı.Çok dokunaklı, çok duygusal.

Besteci burada rüya görüyor, aşkı, hiç tanımadığı sıcaklığı görüyor. Hep yanlış kadına aşık oluyordu, en büyük sorunu buydu.”

Orkestra şefi Fabio Luisi ise orijinalliğine dikkat çekiyor :

“İkinci hareket tamamen yeni. Piyano ve orkestra arasında daha önce hiç görülmemiş, yeni türden bir diyalog var. Hareketi orijinal kılan çok yoğun, dramatik bir diyalog.”

Florensa’da, İtalya’nın birleşmesinin 150. yıldönümü vesilesiyle açılışı yapılan yeni opera binasının büyük salonundayız. Büyük salonun mimarisi için İtalyan hükümetinin görevlendirdiği Elisabetta Fabri büyük bir projeye imza atmaya hazırlanıyor :

“Tiyatro binaları genelde gösteri için açılan, gösteriler bittiğinde ise kapatılan yerlerdir. Biz burada tiyatronun ve müziğin görevini değiştirmek istiyoruz Müziğin ruhu günlük hayatın tozundan arındırdığı söylenir. Bu salonun her daim ziyaret edilip müzik dinlenebilecek bir yer olması muhteşem bir şey.

Binanın en tepesine çıktığımızda muhteşem bir açık hava sahnesi görüyoruz. Oraya çıktığınızda sadece merdivenleri ve gökyüzünü izleyebileceğiniz, narin çizgileriyle ve seffaflığıyla metafizik bir yer karşımıza çıkıyor. Merdivenleri çıktıktan sonra Floransa’nın enfes manzarasını izleyebilirsiniz. Ve bu muhteşem şehri ve Brunelleschi tarafından çizilen kubbeyi izlerken, bu olağanüstü görüntüyü yakalıyorsunuz ve onu hazine gibi salona kadar götürüyorsunuz.

Dışarıda herşey çok görkemli. Salona girdiğinizde sürprizle karşılaşıyorsunuz. Salon dışından çok daha sıcak bir yer, tıpkı çember gibi çıkış noktasına doğru yani sahneye doğru tüm alanı dolduruyor.”

Liselere yine yeni düzenleme

Sınıf yerine ders sistemi getiriliyor. Ezberin yerini uygulama alıyor. Başarılı öğrenciler daha fazla ders alıp, 3 yılda da mezun olabilecek.

Milli Eğitim Bakanlığı’nın, okul yöneticileri ve bakanlık yöneticilerinden bir komisyon oluşturarak lise sisteminin yeniden yapılandırılması çalışması başlattığı ortaya çıktı.

Milli Eğitim Bakanı Ömer Dinçer, lise sisteminin yeniden yapılandırılmasına ilişkin yeni bir çalışmanın olduğunu açıkladı ve “Sistemi inceliyor, analiz ediyoruz. Dünyaya bakıyoruz, yapılması gerekenleri yapacağız” dedi.

Vatan’ın haberine göre çalışma kapsamında “Dersleri tamamlayıp 3 yılda erken mezuniyet”, “başarısız olanların 6 yılda mezun olmaları”, “sınıf yerine derslik sistemine geçilmesi” gibi düzenlemelerin olduğu belirtiliyor.

Lise sistemindeki yeni yapılandırmayla ilgili çalışmalar kapsamında yaklaşık 2 aydır yapılan toplantılarda şu değişikliklerin ön plana çıktığı belirtildi:

– Öğrenciler istedikleri dersi erken alıp, başarılı oldukları takdirde 3 yılda mezun olabilecek.

– Başarısız olan öğrenciler 6 yıla kadar derse devam edebilecek.

– Lisede sınıf yerine derslik sistemine geçilecek. Öğrenciler matematik ders saatinde dersliğe gidecek, Türkçe dersi saatinde diğer dersliğe gidecek.

– Ezber derslerinden ziyade uygulamalı derslere geçilecek.

Örgütsüz ve sehven: Dink cinayetinde sahte evrak skandalı

Cumhurbaşkanlığı Devlet Denetleme Kurulu’nun tamamlama aşamasına geldiği Dink cinayeti raporunda, cinayetin aydınlatılmasında önem taşıyan evrakta tahrifat yapıldığı belirtildi.

Hrant Dink cinayetiyle ilgili çalışmalarını tamamlama noktasına gelen Cumhurbaşkanlığı Devlet Denetleme Kurulu (DDK), önemli verilere ulaştı.

Köşk, özellikle konuyla ilgili bazı belgelerin ortadan kaybolduğunu, bazıları üzerinde de değişiklikler yapıldığını saptadı.

Raporla birlikte bazı kamu görevlileri hakkında soruşturma talep edilmesi bekleniyor.

DDK, Dink cinayetiyle ilgili çalışmasını tamamlama aşamasına geldi. Cumhuriyet Gazetesi’nin haberine göre Yaklaşık 1 yıl boyunca İstanbul-Trabzon-Rize hattında yoğun bir çalışma yürüten Köşk, yaklaşık 50 bin sayfalık bilgi ve doküman topladı.

Kurulda iki üyenin koordinasyonunda Adalet Bakanlığı ve İçişleri Bakanlığı’ndan görevlendirilen müfettişlerin de katılımıyla yapılan çalışmalarda tüm bu dokümanlar elenerek bir rapor oluşturuldu.

Araştırmalarda Trabzon Cumhuriyet Başsavcılığı’nın, 2007’de, Dink cinayetine ilişkin Trabzon İl Emniyet Müdürlüğü’nün bazı görevlileri hakkında açtığı soruşturmada “kovuşturmaya yer olmadığı” yönündeki kararı başta olmak üzere, süreçte verilen kararlar masaya yatırıldı.

Cumhuriyet’in edindiği bilgilere göre, raporda cinayetin ardından bazı evrakın ortadan kaybolduğu, bazılarının ise orijinal olmadıkları saptandı. Cinayetin aydınlatılmasında önem taşıyan belgelerden bazılarının tarihlerinin değiştirildikleri de DDK’nin saptamaları arasında.

O cep mesajı da incelendi

Süreçle ilgili tartışma yaratan iki konu da Köşk’ün gündemine girdi. Bunlardan birincisi, Yasin Hayal’in eniştesi Coşkun İğci’nin cinayetten önce Temmuz 2006’da Hayal’in Hrant Dink’i öldüreceği konusunda jandarma istihbaratına verdiği ileri sürülen istihbarat.

Bu konuda eleştirilerin hedefi haline gelen jandarma, istihbaratın cinayetten önce değil, sonra geldiğini savunmuştu. Kamuoyunda tartışma yaratan diğer bir konu da savcı Hikmet Usta’nın da gündeme getirdiği Erhan Tuncel’e Tuncay Uzundal’dan geldiği belirtilen cep mesajıydı. İçeriği normalde “Yasin Hayal geldi, 7.65 mermi soruyor” şeklinde olan mesajın Trabzon Emniyeti’nde “Yasin abi geldi, erken gel” şeklinde değiştirildiği ileri sürülmüştü.

Köşk’ün diğer idari işlemlerin yanı sıra bu konularda da saptamalara raporunda yer vereceği belirtiliyor. Köşk ayrıca TİB’nin, cinayet bölgesinde telefon kayıtları ile kamera kayıtları konusunda da eleştirilerini raporda sıralayacak.

(Ajanslar)

GDO’ya darbe üstüne darbe

Kamuoyunun açık ve doğrudan muhalefine rağmen Biyogüvenlik Kurulu kararlarıyla aşama aşama Türkiye’ye sokulan Genetiği Değiştirilmiş Organizma (GDO) tohumlara Türkiye’de bir darbe Danıştay’dan geldi.

Danıştay, Genetik Yapısı Değiştirilmiş Organizmalar ve Ürünlerine Dair Yönetmeliğin  insan ve hayvan tedavisinde kullanılan antibiyotiklere karşı direnç genleri içeren GDO ve ürünlerinin ithalatına ve piyasaya sunulmasına izin veren 6. maddesinde iptal ve yürütmeyi durdurma kararı aldı.

Türk Tabipleri Birliği tarafından açılan davada Danıştay İdari Dava Daireleri Kurulu 2011/503 E. ve 29.09.2011 tarihli kararı ile yönetmeliğin 6. maddesinin iptali ve yürütmesinin durdurulması kararını verdi. Söz konusu yönetmelikte insan ve hayvan tedavisinde kullanılan antibiyotiklere karşı direnç genleri içeren GDO ve ürünlerin ithalatı ve piyasaya sunulması yasakken, yapılan değişikle bu durumun önü açılmıştı. Danıştay’ın kararının ardından söz konusu GDO ve ürünlerin ithalatı ve piyasaya sunulması yeniden yasaklanmış oldu.

Danıştay’ın karar gerekçesinde şu ifadelere yer verildi:

“Ülkemizce onaylanan Biyolojik Çeşitlilik Sözleşmesinde ve dava konusu yönetmeliği hazırlanırken esas alınan Biyogüvenlik Kartagena Protokolünde insan, hayvan ve çevre sağlığının, biyoçeşitliliğin ve gıda güvenliğinin söz konusu olduğu durumlarda taraf devletlerin konuya ‘ihtiyatlılık ilkesi’ çerçevesinde yaklaşmaları gerektiği, bu gerekliliğin aynı zamanda Anayasa’nın 56. maddesinden kaynaklanan bir yükümlülük olduğu vurgulanmıştır.

Bu esaslar çerçevesinde insan ve hayvan tedavisinde kullanılan antibiyotiklere karşı direnç genleri içeren GDO ve ürünlerinin orta ve uzun vadedeki zararlı etkilerine işaret eden bilimsel çalışmalar mevcutken, bu tür ürünlerin ülkemize girişine izin veren bir düzenlemenin hukuka uygunluk taşımadığı kararda ifade edilmiştir.”

Öte yandan, GDO’ya bir darbe de Avrupa’da geldi. Çokuluslu GDO tekeli Monsanto, Fransa’da böceklere dayanıklı mısır satma planlarını rafa kaldırdığını açıkladı.

Monsanto, Fransa’da mahkemenin ilgili ürünün satışının yasaklanması başvurusunun geri çevirmesine rağmen, ülkede MON810 ürününü satmayacağını açıkladı. Firmadan yapılan açıklamada, ‘Monsanto, MON810’in 2012 yılı veya daha sonrasında Fransa’da satılabilir olduğunu düşünmemektedir.’ denildi. Geçen hafta da Alman GDO araştırma firması BASF da GDO araştırmalarını Avrupa’dan çekerek sadece ABD’de de sürdüreceğini açıklamıştı.

BASF ve Monsanto’nun kararları GDO’lu ürünlerin Avrupa Birliği’nde rağbet görmemesinin ve AB’de GDO’lu ürünlere karşı güvensizliğin yüksek olduğunun kanıtı olarak gösteriliyor.

Friends of the Earth’ten Adrian Bebb, BASF’ın kararını memnuniyetle karşıladı. Bebb, ‘Bu, Avrupa’da GDO’lu ürünlerin tabutuna çakılmış bir çivi daha. Kimse bunları yemek istemiyor ve az sayıda çiftçi üretmek istiyor. Bu karar, AB’yi daha yeşil ve kabul edilebilir bir çiftçiliğe yönlendirmek için kapıyı açtı.’ dedi.

Kasım ayında da Avrupa Parlamentosu’ndaki Yeşiller grubu, Avrupa Komisyonu’na yaptığı çağrıda, Avrupa’daki hayvan yemlerinin büyük kısmını üreten Latin Amerika ile ticari ilişkilerini, ürünlerin GDO’lu olduğu ve gıda zincirine girdiği gerekçesiyle yeniden gözden geçirme çağrısında bulunmuştu.

(Yeşil Gazete, Karabasan, Euroactiv)

140journos: Bir karşı medya hareketi

140journos, sosyal ağları kullanarak hızlı, bağımsız ve tarafsız habercilik yapan bir “karşı medya” hareketi. “Anaakıma karşıyız. Bu nedenle sosyal medyanın etkili kullanımını öneriyoruz. Böylece bu karşıtlığı bir gerçekliğe taşımış oluyoruz” diyorlar.

Bianet’ten Çiçek Tahaoğlu’nun haberine göre;

140journos, anaakım medyanın filtreli habercilik anlayışına tepki olarak, özgür haberciliği savunan bağımsız bir “karşı medya” hareketi.

“İsmimizdeki ‘140’, Twitter’ın tweet’lerdeki 140 karakter sınırını; ‘journos’ ise ‘gazeteciler’ sözcüğünün ingilizce karşılığını ifade ediyor” diyorlar.

Arkadaş ortamlarında biraraya gelen, farklı üniversitelerden öğrencilerin oluşturduğu bu hareket, isminden de anlaşılacağı gibi sosyal medya ağları aracılığıyla hızlı, sansürsüz, bağımsız bir habercilik yapma amacıyla yola çıkmış.

Şimdilik 20 kişilik bir ekipleri var. Hepsi farklı bölümlerde okuyor, hiç biri gazetecilik öğrencisi değil.

Görsel iletişim tasarımdan hukuka, farklı alanlardan gelen bu öğrenciler disiplinlerarası medya çalışmaları yürütüyorlar. Herkes habere kendi uzmanlığını, bakış açısını katıyor. Ortak noktalarının toplumsal olaylara duyarlılıkları olduğunu söylüyorlar.

İlk olarak bu seneki 19 Ocak Hrant Dink yürüyüşünde başlamışlar habercilik maceralarına. Ardından OdaTv davasından tweetleriyle isimlerini duyuran 140journos muhabirleri, altını çize çize “biz gazeteci değiliz, yeni bir karşı medya hareketiyiz” diyor.

Gönüllü muhabirler, bağımsız habercilik

Hareketin kurucularından Engin Önder, “siz de bianet olarak genelde anaakımın kabul etmediği şeyleri yayınlıyorsunuz. Haberlerin üzerine daha çok düşüp, güncel konularda akademisyenlerin de makalelerine yer veriyorsunuz. Biz de bundan esinlendik” diyor.

Ama asıl çıkış noktaları “KCK, OdaTv gibi adaleti çatlatan dava süreçlerinin kamuoyuna yeterince yansıtılmamasından duydukları rahatsızlık”.

Önder, “Bu sansürü nasıl kırabileceğimizi düşünürken Arap Ayaklanmaları bizim için sosyal medyanın rutini nasıl değiştirebileceği konusunda bir örnek oldu. Yaratıcı Fikirler Enstitüsü‘nde yaptığımız live twitter fikrini haberciliğe uygulamaya karar verdik. Çünkü twitter hızlı ve sansürün uygulanamadığı bir platform” diyor.

140journos’u bağımsız, reklamsız ve tamamen gönüllü bir hareket şeklinde geliştirmek ve büyütmek istiyorlar. Gönüllü muhabirlik sistemiyle çalışıyorlar.

Şimdilik sadece İstanbul’dan muhabirleri olsa da, diğer şehirlere de yayılmaları çok zaman almayacak gibi gözüküyor. Adana’dan bir avukat, gönüllü muhabirleri olmak istediğini söyleyerek aralarına katılmış bile.

Yaygın medyaya karşı sosyal medya

Önder hareketi şöyle özetliyor: “Biz ne gazete çıkarıyoruz, ne baskıyla uğraşıyoruz, ne de uyduda, televizyonda yer almak istiyoruz. Twitter gibi saniyede bilgi geçebildiğimiz bir ortamda, yerel aktörler gerçek ve tarafsız içerik üretsin istiyoruz. Çünkü bütün muhabirlerimiz gönüllü, sistemi değiştirmek istiyor ve kaybedecek birşeyleri yok. 140journos bu anlayışın yansıması.”

140journos’un gazeteciliğin kurumsal olmaması taraftarı olduğunu da anlatıyor. Çünkü kurumsal olduğunda işin içine farklı dinamikler girdiğini ve böylece “kaybedecek şeylerin” oluşmaya başladığını söylüyor.

“Anakıma karşıyız ve buna karşı bir öneri olarak sosyal medyanın etkili kullanımını öneriyoruz ve uyguluyoruz. Böylece bu karşıtlığı bir gerçekliğe taşımış oluyoruz.”

Önder’in altını çizdiği bir başka nokta, kullandıkları yöntemin hiçbir maliyet gerektirmiyor olması.

“Bu yöntem internetli bir telefon dışında hiçbir maliyet gerektirmiyor. Fiyat-performans oranını düşündüğünüzde sıfır maliyetle yapılabilecek en etkili şeylerden bir tanesi twitter’dan bir hareket başlatmak.”

140journos yarın OdaTV duruşmasından bildirecek

Geçtiğimiz OdaTV duruşmasını tweet’lerken aldıkları tepkiler 140journos muhabirlerini hem habercilik anlayışları hem de kullandıkları yöntem konusunda motive etmiş. Duruşma salonuna giremediklerinde, diğer gazeteciler yerlerini vermiş, duruşmayı dönüşümlü olarak izlemişler.

140journos sadece davaları takip etmiyor, duruşma sırasında dışarıda bekleyen gazetecilerle, aktivistlerle röportajlar gerçekleştiriyor.

Önder, “bazıları televizyona, gazetelere konuşmak istemiyor. Ama sosyal medya üzerinden bir hareket olduğumuzu söylediğimizde herkes çok daha olumlu yaklaşıyor. Hiç konuşmayacağını düşündüğümüz kişiler röportaj veriyor” diyor.

Ekibin bir kısmı mahkeme salonundan tweet geçerken, dışarıda yapılan röportajların ses kaydı da Sound Cloud üzerinden aynı hızla sosyal medya kullanıcılarıyla paylaşılıyor.

140journos yarın da sekiz kişilik bir ekiple OdaTV duruşmasında mahkemenin içinden ve dışından, ingilizce ve türkçe canlı yayın yapacak.

Takip edebileceğiniz adresler:

http://twitter.com/140journos

http://140journos.tumblr.com

http://cinch.fm/140journos

http://flickr.com/photos/140journos

Çevre Mühendisleri’nde seçim zamanı

TMMOB Çevre Mühendisleri İstanbul Şubesi’nde bu pazar seçim var. Çevre Mühendisleri Odası’nın 9. Olağan Genel Kurulu, 28-29 Ocak tarihlerinde ÇMO İstanbul Şubesi’nde gerçekleşecek.

Seçimde iki listenin yarışması bekleniyor. Bir tarafta, şu anda da yönetimde olan ve mavi liste ile seçime girecek olan ve kendilerini bilimden, emekten ve halktan yana olarak tanımlayan “Toplumcu Çevre Mühendisleri” bulunurken, diğer liste ise AKP ve MHP yanlısı şeklinde nitelendirilebilecek olan “Meslekte Birlik” grubu.

Toplumcu Çevre Mühendisleri,” Doğa’nın talanına karşı durmak, kente ve ülkeye sahip çıkmak, demokrasi mücadelesinde safları sıklaştırmak için” seçime gireceklerini belirtirken; Meslekte Birlik grubu ise “Her zaman Türk Milleti ve Türk mühendisinin aleyhine olan hususlarda bile göz göre göre Kamu kurumları ile çatışıldı.” eleştirisi ile seçime giriyor.

 

 

GENEL KURUL TARİH VE SAATİ  : 28.01.2012 CUMARTESİ 9:00

SEÇİM TARİH VE SAATİ              : 29.01.2012 PAZAR 9:00 – 17:00

GENEL KURUL VE SECİM ADRESİ: ÇMO İSTANBUL ŞUBESİ

İSTİKLAL CAD. NO: 178 KOÇTUĞ HAN K: 2 (TÜNEL)

BEYOĞLU – İSTANBUL

Otoriter Demokrasi ve Stockholm Sendromu – Onat Çetin

Siyasi gündemimizde zaman zaman CHP eksenli analizlerde yer bulan terimin tanımını aşina da olsak hatırlamakta yarar var: Stockholm Sendromu, rehinenin kendisini rehin alan kişiye duygusal anlamda bağlanması olarak özetlenebilecek bir paradoksal psikolojik fenomendir. Bazı örneklerde bağlanma, rehinenin kendisini rehin alan kişiyi savunabilecek boyutta gerçekleşebilir.

Tanımı, özellikle “Yetmez Ama Evet” söyleminde gruplayabileceğimiz liberaller üzerinden okursak oldukça net bir tabloyla karşılaşıyoruz. AKP, artık rahatlıkla “İkinci 12 Eylül” olarak adlandırabileceğimiz referandum aracılığıyla liberalleri rehin almıştır. Üstelik yaşanan ağır bir Stockholm Sendromu’dur, zira bazı örneklerde görülen savunma pozisyonu da gözlenebilmektedir. Murat Belge’nin Metin Lokumcu’nun ölümü ya da Oral Çalışlar’ın Hrant Dink davasının sonucu üzerine yazdıkları savunma pozisyonu açısından tatminkâr kanıtlar sunacaktır.

Ancak ileri demokrasinin, poşu takmanın kırk beş, yumurta taşımanın on bir, haddinden fazla çakmak bulundurmanın ise sekiz yıl hapis istemine tekabül ettiği noktada, liberal kalemlerin savunma pozisyonundan öte bir işleve yöneldiklerine tanıklık ediyoruz: Yeni devletin resmi ideologluğuna soyunmak.

Hatırlayacaksınız, “İkinci 12 Eylül”ün ardından Ömer Laçiner, Birikim’de sosyalistlerle yollarını ayırarak yeni bir göreve başladıklarını net bir dille ifade etmişti. Ahmet İnsel ise geçtiğimiz Ekim ayının sonunda Radikal2’de bu görevin çıtasını bir basamak üste çıkartarak “Otoriter Demokrasi” kavramını tartışmaya açtı. İnsel’e göre otoriter demokrasi, “Çoğulculuk başta olmak üzere, demokrasinin bir dizi kural ve kurumunu içinde barındıran, buna karşılık iktidarın aşırı yoğunlaştığı ve kişileştiği, siyasal gücün teknokratik düzenleyici güçlerle tahkim edildiği, her şeyi bilen veya her konuda bir fikri olan ve bu fikrin en doğru fikir olduğuna ikna olmuş bir zihniyetin iktidarda olduğu bir rejim”di. Ancak İnsel, Türkiye için olasılığı yüksek bir geleceği temsil ettiğine inandığı otoriter demokrasiyi sadece tanımlakla kalmayıp müjdeyi verdi: “Türkiye toplumu demokratik bir otoritarizmin kendini yeniden üretebilmesi için son derece verimli bir toprak sunuyor. Eğer yeni yüzyıl yeni otoritarizmler yüzyılı olacaksa, belki bu kez muasır medeniyet seviyesini yakalamak için umutlu olabiliriz!”

Ahmet İnsel, yukarıdaki tespitleri yaparken otoriter demokrasi tanımını 2008 yılında Fransa’da yayımlanan ortak bir kitaba dayandırdığını belirtmiş. Daha da geriye bu topraklara bakalım. Tek parti döneminin ideologlarından Mahmut Esat Bozkurt, 1940’taki Anadolu İhtilali kitabında tanımı çoktan yapmıştır: “Kemalizm otoriter bir demokrasidir ki kökleri halktadır. Türk milleti bir piramide benzer. Tabanı halk, tepesi yine halktan gelen baştır ki bizde buna şef denir. Şef otoritesini yine halktan alır. Demokrasi de bundan başka bir şey değildir.” Yukarıdaki tanımda “Kemalizm”in yerine “Erdoğanizm” tabirini koyduğunuzda varacağınız nokta Ahmet İnsel’in müjdelediği otoriter demokrasiden başkası olmayacaktır.

“Vesayet sisteminden kurtuluyoruz” türevi tartışmalar, yüze yakın gazetecinin ve beş yüzün üzerindeki öğrencinin tutukluğu bulunduğu bir ortamda geçerliliğini yitirmiştir. 19 Mayıs stadyum törenlerinin ve Milli Güvenlik dersinin kaldırılması gibi AKP’nin liberal kalemlerin önüne attığı kemiklerin, aydın vicdanı karşısında avuntudan daha fazlası olamayacağı aşikârdır.

Görünen o ki, “Yetmez Ama Evet”in geldiği nokta, maalesef, 70 yıl öncesinin tek partili siyasi hayatından ötesi değildir. Eğer ötesi olduğu iddiasında ısrar ediliyorsa en hafif tabirle Stockholm Sendromu’dur. Yok eğer bu da olmadıysa şunu söyleyebiliriz: Ciddiye alınabilirlik düzeyiniz Nagehan Alçı mertebesine inmiştir.

 

 

Onat Çetin

http://twitter.com/onatcetin

 

Messi Time

0
Dünyanın en önemli basın kuruluşlarından biri olarak değerlendirilen Time dergisi, kapağına Lionel Messi’yi taşıdı. Derginin ABD dışındaki edisyonlarında kapak olan Messi’nin çekilen özel fotoğrafına King Leo (Kral Leo) başlığı atıldı.

 

Kapaktaki spotta Messi için “Lionel Messi, dünyanın ve muhtemelen tüm zamanların en iyi futbolcusu. Peki neden kendi ülkesinde onu sevmeyecekler?” ifadesi kullanıldı.