Avustralya Açık Tenis Turnuvası‘nın beklenen maçlarından “Tek erkekler” finali, nefes kesen bir karşılaşmaya sahne oldu. Tam 5 saat 53 dakika süren maç, süresiyle de tarihe geçti.
Geçen yılın da şampiyonu olan Sırp oyuncu Novak Djokoviç, 5-7/6-4/6-2/6-7/7-5’lik setlerle, İspanyol rakibi Rafael Nadal‘ın hayallerini yıkmayı bu kez de başardı.
Bugüne kadar Grand Slam şampiyonalarında Nadal’ı 6 kez mağlup eden Djokoviç yılın ilk büyük turnuvasında da rakibini alt etmeyi başardı.
Final maçı, galibi kadar sahne olduğu birbirinden ilginç anlarla da uzun süre konuşulacak. 5 saat 53 dakika süren karşılaşma, bir sinema filminden farksız, heyecanlı ve dramatik sayısız karelerle hafızalara kazındı. Bundan önce en uzun final maçı 1988 yılında, 4 saat 54 dakika ile Amerika Açık’ta gerçekleşmişti.
Durgun bir tempoda başlayan final maçı, kısa sürede iki efsanevi raketin hırs ve azminin yüzlerinden okunduğu bir müsabakaya dönüştü. Hemen her sette son dakika avantajlarıyla birbirine üstünlük sağlayan rakiplerden hangisinin kazanacağına dair öngörüde bulunmak neredeyse imkansızdı.
Oynanan setlerin hemen hiç birinde, taraflar büyük fark yaratamadı. Her setin sonunda izleyenlerin yüreklerini ağızlarına getiren kıl payı skorlar yaşanan heyecanı daha da katladı.
Novak Djokoviç’in peşi sıra kırdığı servislerin ardından tekrar oyunu lehine çevirmeyi başaran Nadal, aniden bastıran yağmur nedeniyle temposunu yitirdi. Kortun üstünün kapatılması için verilen kısa aranın ardından durum 4:4 iken maça devam edildi.
Sırp Djokoviç, böylelikle Grand Slam’ı üç kez kazanan beşinci tenisçi oldu. Bu unvanı daha önce, yarı finalde Nadal’a elenen Roger Federer ile Pete Sampras, Rod Laver ve Rafael Nadal kavuşmuştu.
Yargıtay, Şırnak’ın Silopi İlçesi’nde 2006 yılında yaptığı konuşma nedeniyle hakkında ‘PKK propagandası’ yaptığı iddiasıyla dava açılan ve 2 yıl 1 ay hapis cezası alan BDP Van Milletvekili Kemal Aktaş’ın cezasını onadı. Aktaş’ın bu cezası ardından 2 yıldan fazla ceza aldığı için TBMM tarafından milletvekilliğinin düşürülmesi gündeme geldi.
Diyarbakır’da KCK ana davasından tutuklu bulunan BDP Van Milletvekili Kemal Aktaş, Şırnak’ın Silopi İlçesi’nde 2006 yılında düzenlenen Newroz kutlamalarında yaptığı konuşma nedeniyle hakkında Diyarbakır 5. Ağır Ceza Mahkemesinde dava açıldı. Yaklaşık 3 yıl süren davada mahkeme heyeti Aktaş’ı 2 yıl 1 ay hapis cezasına çarptırdı.
Mahkeme heyeti tarafından 23 Mayıs 2008’de Yargıtay’a gönderilen dosya incelenerek karara bağlandı. Yargıtay, Aktaş hakkında istenen 2 yıl 1 ay hapis cezasını onaylayarak dosyayı Diyarbakır’a gönderdi.
Aktaş’’ın bu cezasının onaylanması ardından, TBMM 2 yıldan fazla ceza aldığı için milletvekilliğini iptal edebilir.
Azadiya Welat gazetesi Mardin temsilcisi Aziz Tekin’in dün sabah tutuklanmasıyla hapishanelerdeki gazeteci sayısı 105’e yükseldi.
Tutuklu Gazetecilerle Dayanışma Platformu yazılı bir açıklama yaparak Mardin’de dün (28 Ocak) verilen bir tutuklama kararıyla mahpus gazetecilerin sayısının 105’e yükseldiğini duyurdu. Aralarında BDP Kızıltepe İlçe Başkan Yardımcısı Kenan Akdoğan, Kızıltepe Belediyesi Başkan Yardımcısı Leyla Salman, Belediye Meclis Üyesi Nuran Turan bulunduğu sekiz kişi dün Mardin Kızıltepe’de KCK operasyonları kapsamında gözaltına alındı ve aynı gün çıkarıldıkları mahkemece tutuklandı. Tutuklananlar arasında Azadiya Welat gazetesi Mardin Temsilcisi Aziz Tekin de bulunuyordu.
Türkiye Eczacı Birliği, sağlık alanındaki düzenlemeleri protesto etmek ve sorunlarını dile getirmek amacıyla ”Yıkıma Dur De” mitingi düzenledi.
Kadıköy İskele Meydanı’nda yapılacak miting için Tıbbiye Caddesi üzerinde toplanan eczacılar, buradan ”Sağlık haktır satılamaz”, ”Muayene ücretinin hastanede işi ne?”, ”Grup susma haykır, yıkıma hayır” yazan dövizlerle miting alanına kadar yürüdü.
İstanbul Eczacı Odası Başkanı Semih Güngör burada yaptığı konuşmada, kendilerine yıllarca ”Sağlıkta Dönüşüm” adında bir masal anlattıklarını, masala başlarken de eczanelerin sigortalı hastalara açıldığını ve kendilerine trilyonlarca kaynak aktarılacağının anlatıldığını iddia etti.
‘ECZANELER YIKIMA SÜRÜKLENİYOR’ Güngör, hastalara ise ilaç kuyruğu beklemeden ilaçlarına sahip olacakları masalının anlatıldığını ileri sürerek, ”Tam 6 yıl boyunca bu masalla mesleğimizi elimizden almak istediklerini dile getirdik. Tıpkı halkımızın ilaç hakkına sahip çıktığımız gibi. Eczanelerin yangın yeri olduğunu, giderek yıkıma sürüklendiğimizi belirttik. Adına ‘İlaç ve Tıbbi Cihaz Kurumu’ dedikleri bir kurumla, eczacının ilaçla bağının koparılacağını söyledik.
Hastalarımızın ilaca ulaşmasının giderek zorlaşacağını, artık parası olmayanın ilaç hakkından mahrum kalacağını vurguladık” diye konuştu. Güngör, eczacıların sektördeki şartlarının iyileşmesini talep ettiklerini söyledi. Miting, açıklamanın ardından verilen müzik dinletileri sonrası dağıldı.
Tezgahının elinden alınmasını protesto eden pazarcılardan biri, kendini yaktı. Polisin ve çevredeki vatandaşların müdehalesiyle güçlükle söndürülen ve hastaneye kaldırılan pazarcının hayati tehlikesi bulunuyor.
Adana’da kapalı semt pazarı kurmak isteyen belediyeyi protesto etmek isteyen pazarcı esnafı 30 yaşındaki Mehmet Oğuz, benzinle kendini yaktı. Oğuz’u söndürmek isteyen biri polis 2 kişi de hafif yaralandı.
Merkez Çukurova İlçesi Belediyesi, Yurt Mahallesi Barış Manço Bulvarı üzerinde bulunan semt pazarını kapalı hale getirmek için çalışma başlattı.
Tezgah yerlerini kaybetme korkusuna kapılan pazarcılar, yürütmeyi durdurma kararı almak için mahkemeye başvururken, çalışmaları engellemek için de eylem başlattı.
İş makinelerini bölgeye sokmak istemeyen esnaf, bugün sabah saatlerinde tezgah ve kamyonetleriyle Barış Manço Bulvarı’nı trafiğe kapattı. Eyleme müdahale etmek için bölgeye Çevik Kuvvet Şubesi’ne bağlı polisler sevk edildi.
BİR ANDA ALEV TOPUNA DÖNDÜ Tezgah yerlerinin ellerinden alınacağını ileri süren pazarcılardan 4 çocuk babası Mehmet Oğuz, kamyonetinin kasasında getirdiği benzini üzerine döküp ateşe verdi. Bir anda alev topu haline gelen Mehmet Oğuz’a, esnaf arkadaşları ve polis müdahale etti.
Üzerlerinden çıkarttıkları montlar ve yangın söndürme tüpleriyle müdahale eden 32 yaşındaki Faruk Doğan ile ismi açıklanmayan Çevik Kuvvet polisi hafif yaralandı.
TOMA SÖNDÜRDÜ Çırpınarak yerde yuvarlanan Mehmet Oğuz’u polisin Toplumsal Olaylara Müdahale Aracı (TOMA) su sıkarak söndürdü. Ambulansla, Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Balcalı Hastanesi’ne kaldırılan Mehmet Oğuz ile Faruk Doğan tedavi altına alındı. Kendini yakan Oğuz’un hayati tehlikesinin bulunduğu bildirildi.
Eylemin ardından pazarcılarla görüşen polis yolu trafiğe açtı, iş makineleri çalışmaya başladı.
Dünyaca ünlü yazar Paul Auster, son kitabı “Kış Günlüğü” Dünya’da ilk Türkiye’de çıktığı için basının odağı oldu. Hürriyet Gazetesi’nden Buket Şahin’in yazarla yaptığı röportaj ise edebiyattan daha çok politik ortamda ses getirdi. Auster, Türkiye’ye gelmeme nedenini bir protesto olarak açıkladı. Röportaj şu şekilde:
‘Kış Günlüğü’ kitabınız ilk önce ve neden Türkiye’de yayınlandı?
– Evet, Türk okurlar dışında kimse okumadı henüz. Şubat ayında Danimarka ve İspanya’da yayınlanacak. ABD’de ağustos ayında çıkması planlanıyor. Tamamen programla ilgili. Türkiye’deki yayıncı erken davrandı (Can Yayınları).
Şu anda yeni bir kitap üzerine çalışıyor musunuz?
– Bir şeyler karalıyorum ama kitap olur mu bilmiyorum henüz. ‘Brooklyn Çılgınlıkları’ kitabından sonra uzun süre yazacak bir konu bulamadım, aylarca beklemem gerekti. Garip olan, şimdi kitaplar arasında daha uzun bir süre bekliyorum ama daha hızlı yazıyorum.
Öykü yazarı olan babam her kitabını bitirişinde “Artık yazmayacağım, bu son kitabım” der. Ya siz?
– Aynen öyle. Her son cümlede ben de aynı şeyi söylerim. Zira, yazdığınız sürece kendi hayatınızı yaşamıyorsunuz. Oysa, yaşamak gerekir yeniden yazabilmek için.
Edebi eserlerinizde kurgu ve gerçek o kadar iç içe ki sormadan edemeyeceğim, yaşadıklarınızı mı yazıyorsunuz, yoksa bazen yazdıklarınız bir yaşanmışlığa dönüşüyor mu?
– Hayır, sadece tek yönlü bir etkilenme. Bilinçaltımdan geliyor. İçimde bir şeylerin gömülü olduğunu biliyorum; bazen yüzeye çıkarlar ve onu takip ederim, nereye gittiğini gözlemlerim, hissetmeye dair bir duygu bu. İfade edemeyeceğim bir duygu.
Senaryo yazarken nasıl hissediyorsunuz?
– Bir filmin öyküsünü yazmak bambaşka. Tamamen farklı bir süreç. Sahneleri, diyalogları, kişileri ve ekibi önceden planlamanız lazım, ayarları ona göre yapmanız gerekiyor.
Türkçe’ye çevrilmiş 25’den fazla kitabınız var. ‘Timbuktu’nun film olacağı doğru mu?
– Öyle bir proje geldi bir hanımdan. Çok da ısrarcıydı. Merak ettim ve senaryoyu yazmasını istedim ama sonucu hiç beğenmedim.
– Bunu düşünmek bile istemiyorum! İki hafta sonra 65 yaşında olacağım. Hayatımın 32 yılını yani yarısını burada geçirdim. Brooklyn her çeşit insanın yaşadığı bir yer. Ama bütün büyük şehirler gibi Brooklyn’in de çirkin ve güzel tarafları var.
NAZIM HİKMET 20. YÜZYILIN EN ÖNEMLİ ŞAİRİDİR
Nobel Edebiyat Ödülü sizin için ne ifade ediyor?
– Neye göre verildiğini bilmiyorum. Bazen iyi yazarlar alıyor, bazen değil ama kimin kazandığını duymak her zaman ilgimi çekmiştir. Bir ödülün yazar için o kadar da değerli olduğuna katılmıyorum. Bence 20. yüzyılın en büyük üç yazarı Proust, Joyce ve Kafka. Sanat bir olimpiyat yarışması gibi algılanmamalı.
Latin edebiyatından kimleri okuyorsunuz?
– Malûm herkesin okuduğu isimler: Marquez, Vargas Llosa, Roberto, Fuentes, Borges, Cortazar, yakın zamanda kanserden kaybettiğimiz, Arjantinli yazar dostum Tomas Eloy Martinez… ‘Santa Evita’ adında çok çok ilginç bir roman yazdı, Eva Peron’un kayıp naaşına dair.
Nazım Hikmet okudunuz mu hiç?
– Okudum, çok severim. 20. yüzyıl Türk şiirinin en önemli şairidir.
DÜNYADA KAOS VAR
Arap Baharı ve Ortadoğu’da yaşananlar Türkiye’yi olumsuz etkiliyor. Suriye’ye bakın! Esad dünyanın en aptal politikacılarından biri. Ülkesini mahvetti. Ortadoğu’da hatta tüm dünyada bir kaos sürüyor. Genelleştirme yaparsak ki bu ABD, Ortadoğu ve Avrupa için geçerli, herkesin fikir birliği ettiği bir durum var: Sistemin ve değerlerin yeniden düzenlenmesi lazım. Ekonomik sistem, sosyal sistem, öncelikler, çevrecilik yeniden yapılandırılmalı. Dünyamıza daha fazla adalet ve eşitlik lazım. Çok az zengin ve çok yoksul var. İletişim çağında yaşıyoruz ve artık herkes her şeyin farkında. Ortadoğu’ya bak, Mısır’da devrim nasıl çabuk yayıldı çünkü insanlar daha hızlı iletişim kuruyor. Bir örnek vereyim: 1930’larda Sovyetler Birliği’nde Stalin’in kararıyla 10 milyon toprak sahibi çiftçi öldürüldü. Çünkü o zaman iletişim ağı yoktu. Ama şimdi günümüzde telefonla bile bir katliamın fotoğrafını çekebilirsiniz. Irak’taki hapishanede Amerikan askerlerinin yaptığı şeytani vahşet yine böyle ortaya çıktı.
ŞİMDİDEN SÖYLÜYORUM OBAMA YİNE KAZANACAK
Bakın, şimdiden söylüyorum, seçimlere daha 11 ay var ama Obama kazanacak. Cumhuriyet Parti hiç bu kadar uzlaşmasız, yetişkinlikten uzak hatta bir çocuk gibi davranan tavırda olmamıştı. Cumhuriyetçi adaylar çok zayıf: Mitt Romney’in açık zaafları ortada, kimseye hitap etmiyor. Obama açık farkla kazanacak. Önemli şeyler yaptı. Hayatımda gördüğüm hiçbir başkanın yapmadığı kadar… En zoru deniyor. Otomotiv sektörünü kurtardı. GM, Chrysler batma noktasına gelmişti. Devlet bütçesiyle kurtardı onları ve para bütçeye döndü. Ama kimse bu konuda Obama’yı övmüyor. Daha dün Kanada ve Teksas arasındaki petrol hattını bloke etti, Kongre’ye acil bir karar için müdahale etti. Belki herkes saldıracak Obama’ya bu müdahale için ama çevrecilik açısından doğru bir karardı.
NE DE OLSA ZAMAN AZALIYOR…
Paul Auster’ın kendi hikâyesine dönerek yazdığı ‘Kış Günlüğü’, sıradan bir yaşam öyküsü değil, usta bir kalemden çıkmış roman gibi bir yaşam. Auster, bu kitabı neden yazdığını kendi cümleleriyle şöyle açıklıyor: “Ne de olsa zaman azalıyor. Belki de şimdilik hikâyelerini bir yana bırakıp hayatının anımsadığın ilk gününden bugüne kadar bu bedenin içinde yaşamanın nasıl bir duygu olduğunu incelemeye çalışsan iyi olur.”
YAPMAYIN, SAKIN YAZAR OLMAYIN KENDİNİZİ PARASIZLIĞA MAHKUM ETMEYİN
Yazar olmak isteyenlere tavsiyeniz neler?
– Okuma günlerimde de aynı soru soruluyor, şöyle yanıtlıyorum: “Yapmayın, yazar olmayın, yalnızlık ve parasızlığa kendinizi mahkum etmeyin!” Eğer tavsiyemi dinlerlerse, bu kadar kolay vazgeçeceklerse zaten yazar olamayacakları bellidir. Ama tavsiyemi dinlemeyip yazmaya devam ediyorlarsa yazarlık içlerindedir, yazar olurlar.
OLAĞANÜSTÜ LİDER: ATATÜRK
Atatürk olağanüstü bir devlet adamı. Olağanüstü bir lider. Türkiye’yi baştan yaratan eşsiz biri. 1. Dünya Savaşı’ndan sonra dağılan Osmanlı’dan Türkiye’yi yarattı ve modern dünyaya dahil etti. 20. yüzyılın en önemli tarihi kişiliklerinden bence.
AUSTER’E CEZVE VE İSTANBUL KİTABI
Ayrılırken Paul Auster’a, yaklaşan doğum günü için cezve, Türk lokumu ve İstanbul’a gelmesini teşvik umuduyla fotoğraflı bir ‘İstanbul’ kitabı, Ayşegül Durakoğlu’nun ‘Alla Turca’ CD’sini, İlhan Berk’in İngilizceye çevrilen şiir kitabını ve kendisi gibi yazar eşi Siri Hustvedt’e vermesi içinde sabun seti hediye ediyorum.
İnternet ve otomobil kullanmıyor AUSTER’DAN NOTLAR
* Hayatında internet kullanmamış, ihtiyaç da duymamış, önce deftere yazıyor, sonra Olympus marka daktilosuyla temize çekiyor: “Bana kalem lazım, kelimelerin çözülmesi için fiziki bir jest olmalı’ diyor.
* Yine yazar olan, ilk eşi Lydia Davis’le Fransız Devrimi’nden sonra inşa edilmiş, 1794 yapımı taş bir çiftlikte aylarca bekçilik yaptı, Provence’ta kekik ve lavanta kokularıyla uyandı. Norveç asıllı 31 yıllık çok sevdiği şimdiki eşi Siri’dense her kitabında bahsediyor.
* Çocukluğundan beri bir beyzbol tutkunu. Hâlâ maçları kaçırmıyor. Koyu bir ‘New York Mets’ taraftarı.
* Rolling Stones dergisine çıplak kapak olan kızı Sophie için Bush karşıtı şarkı sözleri yazmış.
* Çok iyi bir şoför olmasına rağmen, ‘Kış Günlüğü’nde anlattığı talihsiz otomobil kazasından beri direksiyon başına geçmiyor. Tam 10 yıl olmuş. Şehre metro veya taksiyle iniyor.
ORADA NELER OLUYOR
Hapiste yatan yazar ve gazeteciler yüzünden Türkiye’ye gelmeyi reddediyorum! Kaç kişi oldu? 100’ü geçti mi? Biz demokratlar Bush’lardan kurtulduk. Bir savaş suçlusu olarak yargılanması gereken Cheney’den kurtulduk. Neler oluyor Türkiye’de! En çok endişelendiğim ülke. Demokrat yasaları olmayan ülkelere gitmiyorum davet alsam da. Aynı sebeple Çin’den gelen davetleri de geri çeviriyorum. Bu hükümetleri protesto ediyorum.
Tütün Deposu’nda her 15 günde bir cumartesi günleri gerçekleştirilen belgesel buluşmalarında bu akşam !9:00’da “12 kızgın Lübnanlı” belgesi gösterilecek.
SaturDox/Belgesel Buluşmaları’nda bu hafta Lübnan’dan çarpıcı bir belgesel var: 28 Ocak Cumartesi saat 19:00’da gösterilecek olan Zeina Daccache’nin “12 Kızgın Lübnanlı” (12 Angry Lebanese – The Documentary) adlı filmi hapishane duvarları arasında yapılan bir tiyatro çalışmasını konu alıyor. Gösterimin ardından, Zafet Kıraç “Sanat Onarır mı?” başlıklı bir sunum gerçekleştirecek.
Avustralya Açık finalinde Maria Sharapova’yı 6-3 ve 6-0’lık setlerle geçen Victoria Azarenka tenisin yeni bir numarası oldu. Wozniacki’nin turnuvada daha önce elenmesi sonucu finali kazanan tenişçi zirveye oturacaktı.
Kariyerinin ilk Grand Slam finalinde üç kez Grand Slam şampiyonu Maria Sharapova ile karşılaşan Azarenka gergindi. Servis attığı ilk oyunda iki çift hata yapan ve ilk servis bulmakta zorlanan Belaruslu servisini kırdırarak başladı. Üçüncü oyundan itibaren maça daha çok giren ve vuruşlarında ritim bulan dünya üç numarası dokuzuncu oyunda rakibinin servisini bir kez daha çalmayı başardı. Set için servis atarken elleri titremeyen Azarenka ilk seti 6-3 kazandı.
İkinci setin başı ilkinin tam zıttıydı. Bu sefer servis kırarak başlayan Azarenka, rakibi gibi oyundan düşmedi ve bir kez daha Sharapova’nın servisini çalarak 3-0 öne fırladı. Servis oyununa tutunarak iki servis kırmalık avantajı sağlamlaştıran Belaruslu, acımasızdı. Beşinci oyunda da Sharapova’nın oyuna girmesine izin vermeyen ve bir kez daha servis kıran Azarenka ikinci seti 6-0 ile hanesine yazdırarak şampiyonluğu elde etti.
Kariyerinin ilk Grand Slam finalinden bir buçuk saatten kısa sürede zaferle ayrılan Belaruslu pazartesi günü tarihin 21’inci 1 numarası olarak koltuğa oturacak. Geçen seneki Wimbledon finalinde de set alamayan Sharapova ise bir basamak yükselerek üçüncü sıraya yerleşecekç
Bu yazıya başladığımda ne çıkacağını ben de bilmiyordum aslında. Beni yazmaya iten süreci kısaca şöyle anlatayım: Geçen hafta, ne zamandır izlemek isteyip de bir türlü fırsat bulamadığım, Nuri Bilge Ceylan’ın son filmi “Bir Zamanlar Anadolu’da” yı izledim. Daha ilk andan itibaren Ceylan’ın şiirsel görüntüleriyle büyülenmeye başladım. Filmin bütününü de büyük bir keyifle izledim. İçimin acıdığı anlar kadar, kahkahalarla güldüğüm de oldu. Filmin son anına dek, her şey çok normaldi benim için. Ne var ki, son sahnede, ana karakter, nedenini çözemediğim çok tuhaf bir şey yaptı. O andan itibaren içime bir kurt düştü. Filmi aslında hiç anlamamış olduğumu düşündüm. Filmin bütününü yeniden izleyip, notlar aldım. Bu yazı ikinci izlemede aldığım notların zihnimde uçuşup bir metne dönüşmüş halidir.
Şimdi izlememiş olanlar için filmi biraz anlatayım: Soğuk bir kış gecesi, bir oto tamirhanesinde kurdukları çilingir sofrasında -ikisi rakı, biri koka kola içerek- demlenen üç adamın puslu görüntüsüyle başlayan film; ıssız, karanlık ve virajlı bozkır yollarında ard arda ilerleyen iki otomobil ve bir askeri araç görüntüsüyle devam eder.
Kısa bir süre sonra hikayenin ana kurgusu belirginleşir: Çilingir sofrasında karşılıklı rakı içen iki adamdan biri, gecenin sonuna doğru çıkan tartışmada diğerini öldürmüş ve sonradan kardeşi olduğunu öğreneceğimiz -koka kola içen- üçüncü adamla birlikte, cesedi kasabanın dışında tam olarak hatırlayamadıkları bir yere gömmüşdür.
Konvoy ise, katil ve kardeşiyle birlikte cesedin yerini teşhis etmek üzere yola koyulmuş görevli ekipten oluşmaktadır. Öndeki arabada, komiser, şoför, katil, doktor ve bir polis memuru oturur. Arkadaki arabada savcı ve diğer görevliler bulunmaktadır. Jandarma konvoyun son aracındadır.
Konvoy gecenin karanlığı içinde cesedi bulmak için ilerlerken, kamera en öndeki arabaya odaklanır. Arabanın içini yakın plandan izlediğimiz bu sahnede, komiser, şoför ve polis memuru -güya- havadan sudan konuşmaktadır. Komiser Naci, işlenmemiş sütten yapılmış manda yoğurdunu sterilize edilmiş sütten yapılan market yoğurduyla karşılaştırır. “Bazıları” der, “manda sütünden yapılmış bu yoğurdu kokuyor diye sevmez”. Oysa ona ona göre yenilecek yoğurt budur. İlk anda oldukça naif gibi görünen bu diyalog aslında filmin üzerine oturduğu çok temel bir karşıtlığa işaret eder. Çiğ süt içinde barındırdığı canlı organizmalarla yaşayan bir varlıktır. Evet kokar ama içine girdiği bünyeyi etkileme gücüne sahiptir. Onu besler ve doğal işleyişine katkıda bulunur. Oysa en modern tekniklerle sterilize edilmiş sütten yapılmış market yoğurdu içermesi gereken bakterileri, yani canlı unsurları yitirmiştir. Bu yoğurt, kokusu, tadı ve kıvamıyla artık bizi rahatsız etmeyecek rafine bir haldedir, ne var ki etkili ve iyileştirici bir gıda olma özelliğini de yitirmiştir.
Bu erken sahnede Komiser Naci ve diğer polis memuru bu mevzuyu tatlı tatlı konuşurken, kamera aniden katilin dipsiz kuyuyu andıran karanlık yüzüne odaklanır. Bir Çehov öyküsünde Raskolnikov’la karşılaşmak gibidir bu. İrkilir kendimize geliriz. Dikkatle izlenmesi gereken derin bir hikaye beklemektedir bizi.
Ekip yol üstündeki pek çok noktada durup cesedin gömülü olduğu yeri bulmaya çalışır ama gün ışıyana dek sonuç alamayacaklardır. Bu kasvetli yolculukta kahramanları daha yakından tanımaya başlarız: Komiser Naci, Katil Kenan ve saf kardeşi Ramazan, Şoför Arap, Savcı bey, Doktor Cemal, Jandarma Subayı …
Yönetmen tiplerini; iki ucunda taban tabana zıt gösterenlerin yer aldığı bir cetvelin üzerine dizmiştir sanki. Bu; bir ucunda akıl, düzen ve kontrol karşılığında elde eldilmiş yabancılaşma ve nihlizim diğer ucunda ise bedeli kaos olansezgi, doğallık ve canlılığın yer aldığı bir cetveldir. Bu yapı bana Ünlü Alman düşünürü Nietzsche’nin “Apollon – Dionysos” karşıtlığını anımsatıyor. Nietzche bilginin efendisi olan Apollon‘u akıl ve düzenin; şarap tanrısı Dionysos‘u ise denetimsiz duyguların simgesi olarak kullanmıştır. Biz bu cetvelin uçlarına daha pek çok kavram yerleştirebiliriz: “Batılı Doğulu”, “Kentli Taşralı/Köylü”, “Eğitimli Eğitimsiz”, “Uygar Vahşi”, “Yabancılaşmış Doğal” hatta giderek (biraz da coşarak) “Soğuk Sıcak” “Ölü Canlı”, “Pastörize Ham” karşıtlıklarını bile kurabiliriz.
Türkiye insanının cetvelin hangi ucuna yakın durduğunu söylemek için filmi izlememize gerek yok elbette. Burada temel sorumuz yönetmenin bu duruma ilişkin tutumunun ne olduğudur. Nuri Bilge Ceylan resmini çizdiği “insan hallerini” nasıl yorumluyor?
Bu sorunun filmi izleyen kişi sayısı kadar yanıtı vardır herhalde. Ben de kendi yanıtımı vermeye çalışayım. Bence yönetmen Anadolu insanının -bütün zaaflarına rağmen ve aslında onlar sayesinde- sıcak, doğal ve en önemlisi de canlı kaldığını göstermeye çalışıyor. Ancak bu doğallık, “günahsız”, püripak bir varoluş haline işaret etmiyor. Kontrolsüz öfke, kurnazlık, çıkarcılık, tedbirsizlik, erkek egemen yapı olumlanan doğallığın yıkıcı yanları olarak ortaya çıkıyor. Peki cetvelin diğer ucunda kim var? Büyük kentten Anadolu’nun orta yerine savrulmuş Doktor Cemal elbette. Doktor Cemal filmin baş erkek oyuncusudur ancak hikayenin son bölümüne dek varlığı bile hissedilmeyen bir hayalet gibidir. Doktor tiplemesinin üzerine söyleyenecek çok şey olsa da önce diğer karakterlere bakalım:
Komiser Naci, tüm insani zaaflarıyla birlikte hepimizin sevebileceği, alabildiğine samimi bir adamdır. Hayatı, mesleği üzerinden tanımış ve kendi mücadelesini burada edindiği birikim üzerine kurmuştur. Anadolu’da polis olmak uyanık olmak, kül yutmamak, gerektiğinde acımasız olup “şerefsize” haddini bildirmek demektir. Naci bunların hepsini yapar ama içindeki insan sıcağı o denli güçlüdür ki, dayak attığı katile sevgi de duyar. Komiser Naci, tepkilerini bastırmayan, bilinçaltı takıntısız işleyen sağlıklı bir bireydir. Onun en büyük trajedisi hasta oğludur. Karısı “Neden bizim çocuğumuz?” diye sorarken, Naci bu soruyu Tanrı’ya isyan olarak görür ve “Bunu sorgulayamazsın!” der. Rasyonel aklın her olaya bir açıklama getirebileceğine inanan kibirli ve yıkıcı anlayışının yerine, hayatın doğasını kabullenmeyi seçmiş alçakgönüllü bir tavırdır bu. İnsan acılarıyla da insandır.
Savcı Bey, Komiser Naci’ye göre cetvelin akıl, düzen ve kontrol ucuna daha yakındır. Ancak hem naif kişiliği- Clark Gable’ye benzetildiği sahnede bu ipucu verilir bize- hem de geçmişinde yaşadığı bir trajedi onun sezgisel yanını canlı tutmuş ve bu sayede Doktor’un deşerek gün yüzüne çıkarttığı trajedisinin anlamını kavrayabilmiştir. Kendi aklına duyduğu kibirli hayranlık ve yargılarının doğruluğuna olan güçlü inancı yavaş yavaş yerini kuşkuya bırakırken, çektiği acıyla birlikte ruhu özgürleşir aslında.
Filmin önemli karakterlerinden biri de Muhtardır. Keşif yapan ekibin yorgun düşüp evinde konakladığı muhtar tipi bana göre Türk sinemasının gördüğü en olağanüstü canlandırmadır. Uyanık, çıkarcı, sahte bir alçakgönüllüğün altında sürekli “kuzuları” yiyip bitiren bir kurttur o. İşini bilen memurdur bir bakıma. Yer sofrasında hep beraber yenilen yemekte, bunca izzet ikramın nedeni de belli olur. Köye morg yaptırmak bahanesiyle ödenek isteyen muhtarın talebinin komikliği gün gibi ortadadır. Talibini gerekçelendirmek için umutsuzca çabalar. Yaptığı açıklamalar ise niyetini iyice ortaya döker. Kimse kanmamıştır ama ikna olmuş gibi görünmeyi tercih ederler. Ne de olsa yiyip içtikleri bir evdir orası. Muhtarın kızının çay dağıttığı sahne tek başına bir yazının konusu olabilir bence. Burada, bu unutulmaz sahne hakkında söyleyebileceğim tek şey, muhtarın melek yüzlü kızının, tüm erkek öznelerin kısa süreli bir “duygusal deprem” yaşamalarına neden olduğudur.
Muhtarın evinde verilen moladan sonra; ekip, gün ağarırken yeniden yola koyulur. Gecenin içerdiği belirsizlik sona erer ve ceset bulunur. Bundan sonra iş cesedin kasabaya götürülmesi ve otopsiyle tam ölüm nedeninin ortaya çıkarılmasıdır.
Film geceden aydınlığa dönerken hikayenin çok gerilerinde kalmış gibi görünen Doktor Cemal’in varlığı da belirginleşmeye başlar. Bu filmin en karanlık tipi Katil Kenan değil, Doktor Cemal’dir. Yazımın başında Nietzsche’nin “Apollon Dionysos” simgeleştirmesinden bahsetmiştim. Aklın, düzenin ve kontrolun simgesi olan Apollon, Yunan Mitolojisinde hastalara deva veren şifacı tanrıdır aynı zamanda. Bizim doktorumuz da alabildiğine kontrollü ve rasyoneldir. İyi bir eğitim almıştır. Dışarıdan bakıldığında uyumlu, ölçülü ve naziktir. Ancak Tanrı Apollon’la benzerliği ancak bu kadardır. Doktor Cemal, etrafına hükmeden bir tanrı olmak şöyle dursun, kendi hayatını bile anlamlı kılmaktan yoksun bir nihlisttir.
Şimdi filmi biraz geriye sarıp henüz cesedin arandığı karanlık yol sahnesine dönelim. Ekibin geri kalanının keşif yaptığı bir durakda, Arap lakaplı şoför ve Doktor Cemal başbaşa kalırlar. Uğultulu rüzgarda savrulan başak tarlaları ve zifiri karanlıkla örülmüş bu sahne, bilinçten çok bilinçaltını göreve çağırmaktadır sanki. Nitekim doktor tuvalet ihtiyacını gidermek üzere gittiği kayalıklarda, şimşek çakmasıyla, taşlara kazılmış dev bir yüz görür. Korkudan içi donar .Koşarak arabaların park ettiği alana döner. Şoför Arap’a kayalıklardaki yüzü sorduğunda şu cevabı alacaktır: “Heee, bizim buralarda çoktur bunlardan.” Bu noktadan sonra birbirine taban tabana zıt bu iki karakter kendi yaşam manifestolarını açıklarlar adeta. Anadolu’nun bıçkın çocuğu Arap için hayat bir kavgadır. Kavgada bileği güçlü olan ayakta kalacaktır. İnsan mücadelesini vermeli ama gerektiğinde vazgeçmeyi de bilmelidir. Sonuçta bu dünya kimsenin tapulu mülkü değildir. Doktor Cemal ise yorgun sesiyle bize şunları söyler: “Bundan yüzyıl sonra ne Arap kalacaktır ne Doktor, yok oluş kaçınılmazsa, hayatın ne anlamı vardır? Mücadelenin ne gereği vardır?” Bu düşüncesini Arap’a onaylatmak istediğinde Arap bana göre filmin en önemli cümlesiyle cevap verir: “Naptın Doktor yaaa! Ölmeden mezara koydun bizi.”
Doktor, hayatın anlamının onun nesilden nesile akan sürekliliğinde yattığını görmez. Kendisinden sonra filizlenecek hayatların öncülü olmanın heyecanını yaşamak yerine, nihlizmin karanlık kuyusunda ömrünü çürütür. Giderek anlarız ki, Doktor’un ölçülü, mesafeli ve nazik görüntüsü onun yaşama katılma isteksizliğinin doğal sonucudur. Hiçbir şeye itiraz etmez çünkü kendi argümanı yoktur. Olsa daha onu savunacak enerjisi yoktur. Örneğin katile sigara tuttuğu sahnede Komiser Naci’nin terslemesiyle sigarayı geri çeker. Muhtar evine gelen mühim konuklara, pek sık uğramadıkları için serzenişte bulunurken “Gerçi Doktor Bey geldi geçende ‘ammaaa’ sizinki başka tabii” der. Doktorumuz, steril sütten yapılmış yoğurt gibi iyi görünüşlü, kokusuz, kıvamı yerli yerinde ama etkisizdir. Çünkü içindeki canlı unsurlar ölmüştür.
Filmdeki tek ama vurucu etkiyi Savcı Bey’in gizemli tuhaf öyküsünü çözümleyerek yapacaktır. Bu çözümlemede “nesnel ve bilimsel” akıl ona yol gösterir. Belki de kendinden emin davrandığı tek nokta budur. Savcı Beyin bir arkadaşının, öleceğini söylediği gün ölen karısının -ki bu kadın bizzat Savcının karısıdır aslında- intiharını gün yüzüne çıkarır. Ancak Doktorun soğukkanlılıkla yürüttüğü bu rasyonel akıl cesedin otopsisi sırasında tutulur.
Şimdi filmin son bölümüne gelelim. Kenan’ın, “içkili kafayla”, arkadaşı Yaşar’ a bir zamanlar karısıyla birlikte olduğunu ve Yaşar’ın oğlunun gerçek babasının kendisi olduğu açıklamasıya çıkan kavgada öldürdüğü anlaşılır. Uzun aramalar sonunda ceset bulunmuş ve otomobillerden birinin bagajına yüklenmiş (yanında da kavunlar) vaziyette Kasaba’ya gidilir. Yaşar’ın güzel karısı ve oğlu da diğer ahaliyle birlikte ekibi beklemektedir. Kenan adliyenin önünde indirildiğinde kalabalık onu linç etmek ister ama Kenan’ın canını yakan bu linç girişiminden çok kendi oğlunun kafasına attığı taş olacaktır. Bu sahneden itibaren Doktor Cemal’in çocuğu izlemeye başladığına tanık oluruz.
Karanlık gecenin sabahında, otopsiden önce herkes bir soluklanmak ister. Doktor hastanenin içinde olduğunu anladığımız tek odalık lojmanına döner. Burada Cemal’in geçmişine dair bir yolculuk yaptırılır bize. Çocukluğuna doğru dizilmiş siyah beyaz fotoğraflarda sıra dışı hiçbir şey yoktur. Orta sınıf kentli bir gencin sıradan hikayesidir gördüğümüz. Ancak çocukluğunun sembolize edildiği fotoğraf manidardır. Deniz kıyısında mayosuyla uzaklara bakan incecik ve yalnız bir çocuk görürüz. Çocuğun yüzünde ancak bir yetişkinin sahip olabileceği taşlaşmış bir keder ifadesi vardır. Peki ne olmuştur ona? Kimbilir…. İçinde sevgi ve iletişimin olmadığı, çok disiplinli ve korunaklı bir aile düzeninde büyümüş olabilir, belki de daha derin bir trajedi vardır bu kederin gerisinde. Yaşar’ın oğlunu adım adım izleyişi, kendi çocukluğuyla bu öksüz çocuğun kaderi arasında bir bağlantı kurduğunun göstergesi olarak alınabilir. Ama bütün bunlar sonucu değiştirmez Doktor’umuzun ruh ölümü daha çocukken gerçekleşmiştir.
Cemal fotoğrafları kaldırıp aynada kendine bakar bir süre, kendini görmeye çalışır. Sonra silkinip çıkar odasından. Komiser Naci’nin oğluna ilaç yazarken Naci ona, Kenan’la çocuğun durumundan bahsedip, büyüklerin günahını hep çocukların çektiğini söyler. Bu topraklarda hayatın zor olduğunu, doktorun yerinde olsa çekip gideceğini anlatır. Doktor’un yanıtı bellidir: “Nereye?”.
Artık Cemal ve Savcı Bey otopsi raporunu çıkarmak üzere morga gitmeye hazırdır. Ancak bu sahne Savcı’nın karısının ölümünün bir intihar olduğunu idrak ettiği vurucu bir sahnedir aynı zamanda. İkili morga gider. Ceset, maktulün karısına teşhis ettirilir. Yazılacaklar yazılır. Savcı gider. Cemal sağlık memuruna başlama işaretini verir. Sağlık Memuru Şakir, ölüleri kesen capcanlı hayat dolu bir adamdır. İşe koyulur. Bir bir ortaya çıkar iç organlar. Hepsi normal görünmektedir derken bir tuhaflık bulur Şakir. Cesedin soluk borusu ve akciğerleri toprakla dolmuştur. Bunun nedeni çok açıktır. Yaşar daha canlıyken gömülmüştür toprağa. İşte doktorumuz bu sahnede, ilk başta açıklanması çok zor görünen bir şey yapar ve otopsi raporuna soluk borusu ve akciğer normal yazdırır. Neden?
Bir insanın ölmeden mezara girmiş olduğunu kabullenmek mi zor gelmiştir ona? Bu yaptığı, bilinçaltında kendi trajedisinin anlamını kavramış ve bastırmış olduğu anlamına gelebilir mi? Yoksa bunu daha pragmatik nedenlerle mi yapıyor? Yaşar’ın oğlu birgün babasının diri diri gömüldüğünü öğrenip daha derin bir kedere gömülmesin diye mi? Bilmiyorum. Belki de hepsidir. Son anda doktorun yüzüne cesetten fışkıran iki damla kan sıçrar. Birini eliyle temizler, diğeri yüzünde cama yaklaşır. Yaşar’ın karısı ve oğlu, çocukların futbol oynadığı bir top sahasının dibindeki patika yoldan gitmektedir. Yaşar’ın oğlu kaçan bir topa şut çekerek oyuna katılır bir an için. Cemal ise yüzündeki ölü kanıyla izler bu sahneyi. Film biter.
Filme dair bu yorumumu paylaştığım bir arkadaşım, Doktar Cemal’i benim tarif ettiğim gibi karanlık bir tip olarak görmediğini söyleyip şu soruyu sordu bana: “Kentli, iyi eğitim almış, rasyonel aklı kendine rehber edinmiş bireyleri ‘doğallıktan uzaklaşmış’ kişiler olarak mı tarif edeceğiz?
Karlı havalarda, kışta kıyamette, kentlerde birlikte yaşadığımız kuşlar ne yapıyor, bu soğuklarla nasıl başa çıkıyorlar? Kentlerdeki kuş dostlarımız sıcak iklimlere de göç edemediklerine, başlarını sokacak sıcak bir yer ve yiyecek bir şeyler bulmakta da zorluk çekebileceklerine göre onlarla dayanışmanın bir yolunu bulamaz mıyız?
Karlar kalkana, havalar ısınana kadar birkaç hafta geçebilir ve yeterince yiyecek ve sığınak bulamayan kuşlar açlıktan ve soğuktan ölebilirler. Basit birkaç önlem ise hayat kurtarabilir.
Öncelikle kuşlara yem, hatta ekmek vermenin kötü bir yanı olmadığını söyleyelim. Bunlar acil durumlarda hayat kurtarabilir. Kuşları beslemek için birkaç da basit yöntem önerelim:
Bu şekilde bir şişe içine kuş yemi koyup balkonunuza ya da camın önüne asabilirsiniz. En basit yolu bir pet şişe ve iki tahta kaşıkla yapılabilecek bir sistem.
Sağdaki örnekte olduğu gibi cam şişe kullanarak doğaya daha az zararlı ve daha estetik bir sistem kurmayı da düşünebilirsiniz.
Daha besleyici bir sistem için biraz daha uğraşıp yukarıdaki karışımı hazırlayabilirsiniz. Bu, içyağıyla kuş yemlerinin karıştırılmasıyla oluşturulan bir tür yağlı tekerlek. Kasaptan alabileceğiniz bir büyük iç yağını eritip, içine çeşitli meyve kabukları, çekirdekleri ve kuş yemlerini karıştırıp tekrar dondurmanız ve istediğiniz biçimi verip balkonunuza veya bahçenize asmanız gerekiyor.
Bu yöntem daha büyük kuşların kışı atlatması için çok başarılı. Yalnız bu yağlı kuş yemini ancak kışın kullanabilirsiniz, sıcak havada eriyecektir.
Tabii en kolay bulunacak besin ekmek. Kuşlar için en besleyici şey olmasa da, karlı havalarda yukarıdaki gibi bir dal parçası ve birkaç dilim ekmek kullanarak yapacağınız basit bir ekmek ağacını bahçenize veya kapının önüne dikebilirsiniz.
Aslında bütün bunlar, sizin yaratıcılığınıza bağlı olarak çeşitlendirilebilir. Bu karlı günlerde kuşların ve kentlerde yaşayan diğer hayvanların da üşüdüğünü, acıktığını ve susadığını unutmayalım yeter.