Ana Sayfa Blog Sayfa 4747

Yeni bir işletme zihniyeti – Zülfü Dicleli

Murat Belge, Taraf’taki köşesinde geçen hafta yazdığı bir iki yazıda, haklı olarak üniversitelerin ve sağlık kuruluşlarının “işletme zihniyetiyle” yönetilmesi yönündeki eğilimden duyduğu endişeleri dile getirdi. Burada “işletme zihniyetinden” anlaşılan, toplumdaki genel kabule de uygun olarak, kâr etmeyi başlıca amaç olarak belirlemek ve kârı ve hissedar değerini azamiye çıkarmaya çalışmaktır. Murat Belge, bu amaçla üniversitelerde “performans ölçülerinin” temel alınmaya başladığını belirtiyor. Ölçü olarak da “hakemli dergilerde yayınlanan makale sayısı” gibi “nicel” şeylerin alınmasının anlamsızlığını vurguluyor. Aynı şekilde hastanelerde de “hekimin baktığı hasta sayısının” performans ölçüsü olarak alınmaya başladığını biliyoruz. Özel hastanelerde de hekimlerin geliri baktıkları hasta ya da yaptıkları müdahale sayısıyla düz orantılı olarak artıyor. Bu yaklaşımların sonucunda, Belge’nin de altını çizdiği gibi, hem üniversiteler hem sağlık kuruluşları giderek “tuhaflaşıyor”.

Eğitim ve sağlık kuruluşlarının kâr amacıyla ve nicel ölçülere göre yönetilmesi yönündeki, 1980’ler sonrasında neoliberal iktisat politikalarıyla (“İşletmenin işi iş yapmaktır” – “Business of business is business” – diyordu Milton Friedman) birlikte yaygınlaşmaya başlayan eğilim, tüm dünyada haklı olarak tepkiler topluyor. “Eğitimin amacı iyi öğrenciler yetiştirmektir, hastanelerin amacı hastaları sağlıklarına kavuşturmaktır; bunlar toplumsal amaçlardır ve nicel olarak ölçülemez” deniyor. Bunlar “işletme zihniyetiyle” yönetilemez, hasta ya da öğrenci “müşteri” değildir diye ekleniyor. Murat Belge de şakayla karışık “Ben akademinin gene lonca gibi yönetilmesini tercih ederim” diyor.

Ne var ki 2008+ krizinden bu yana şöyle bir görüş de giderek güç kazanıyor. “İşletmeler de artık mevcut işletme zihniyetiyle yönetilemez.” Sadece kâr etmeyi amaçlayan ve tüm faaliyetlerini kârlarını en çoğa çıkarmanın gereklerine göre düzenleyen şirket anlayışı yoğun eleştiri alıyor.

Gerçekten de hiçbir doktor, profesör, öğretmen ya da subay “Benim başlıca amacım para kazanmaktır” demez. Elbette her biri geçimini sağlamak için para kazanmak, bazıları çok para kazanmak ister. Ama hepsi de kendi misyonunu insanlara, topluma, ülkesine, bilime vb. hizmet etmek bağlamında tarif eder. Tersi herkes tarafından tuhaf karşılanır. Peki, şirketlerin, “Bizim başlıca amacımız kâr etmektir” demesi de aynı ölçüde tuhaf değil mi?

Onların da kendi amaçlarını insanlara, topluma, ülkelerine, bilime vb. hizmet edecek ürün ve hizmetler üretmek olarak tarif etmeleri gerekmez mi? Bir inşaat şirketine bağlı olarak çalışan bir mühendis kendi mesleki amacını “sağlam ve konforlu yeşil konutlar inşa etmek” olarak tarif ederken, onun maaşını veren şirketin kendi amacını, “kârlarını ve pazar payını artırmak” olarak tarif etmesinde korkunç bir tuhaflık yok mu?

Elbette, her şirketin var kalmak ve gelişmek için kâr elde etmesi gerekir. Tıpkı her insanın yaşamak için nefes almak zorunda olduğu gibi. Ama siz hiç sadece nefes almak için yaşadığını söyleyen bir insana rastladınız mı? Peki, o zaman sadece para kazanmak, kâr etmek için kurulan ve var olan şirketlere ne demeli?

Bir de şu var: şirketlerin insanlar gibi değişmez, dokunulmaz hakları olabilir mi? İnsan hakları evrenseldir, her insan için eşit olarak geçerlidir. Oysa şirketler ancak toplumun kendilerine tanıdığı haklar çerçevesinde işlev görür. Bu haklar toplumun onlara tanıdığı bir takım “ayrıcalıklardır” aslında. Toplumun ihtiyaçlarını giderecek mal ve hizmetleri gerektiği gibi üretmeleri için topluma ait kaynakları (doğal kaynakları ve insan kaynaklarını) kullanma imtiyazı tanınır şirketlere. O nedenle de toplumun onlardan bu görevlerini amasız fakatsız yerine getirmelerini talep etmesi gerekir.

İşte şimdilerde tüm dünyada giderek bu talep yükseliyor. Elbette birçok şirket kendi varlığını ve faaliyetlerini baştan beri bu talebe uygun düzenleyip yürütüyor.Doğaya zarar vermeden, insanların çıkarlarını kollayarak topluma yararlı şeyler üretiyor ve bunu yaptığı için para kazanıyor, kârını artırarak büyüyor. Kimi şirketler şimdilerde önlerine insanlığın ve toplulukların şu ya da bu sorununu çözmeye katkıda bulunacak şeyler üretme hedefini koyuyor, böyle ürün ve hizmetler üreterek para kazanmaya başlıyor. Hatta bunu, kazandığı tüm parayı yeniden aynı hedefe yönlendirerek yapan yeni tür “sosyal girişimler” boy atıyor.

İnternetin ve sosyal medyanın yaygınlaşmasıyla müşteriler ürünler, fiyatlar ve üreticiler hakkında eskiye oranla çok daha fazla enformasyona erişebiliyor. Satıcıların aşırı kâr marjları ekleme/indirimler uygulama politikalarıyla istedikleri yüksek fiyatlara ulaşması, yerini maliyeti bilen müşterinin kendi istediği fiyatı dayatmasına bırakıyor, müşteri gerçekten “efendi” düzeyine çıkıyor. Şimdilerde müşteriler bu efendi konumunu, üreticileri sorumsuzluktan caydırmaya ve doğayı kirletmeden ya da örneğin çocuk emeği kullanmadan üretmeye ve ahlaklı davranmaya yöneltme doğrultusunda daha bilinçli kullanmaya başlıyorlar.

Tartışılan konular arasında şu da var: Şirketleri yönetenler kime karşı sorumludur? Sadece şirket sahiplerine karşı mı? Sadece hissedarlara mı hesap vermelidirler? Yoksa aynı zamanda çalışanlarına, müşterilerine, tedarikçilerine, içinde faaliyet gösterdikleri topluluklara ve genel olarak topluma – sosyal paydaşlarına – karşı da sorumlular mı? Tartışmada tercihlerini ikinci seçenekten yana yapanların sayısı ve etkisi artıyor. “Şirketler toplumun örgütleridir.” Elbette sahiplerinin sayesinde ve onların çabalarıyla var olurlar, ama sadece onların tercih ve çıkarlarına göre faaliyet gösteremezler artık.

Özetle, tüm dünyada “işletme zihniyetinin” değişmesi, yenilenmesi ve sosyal bir içerikle zenginleşmesi gereken bir aşamada bulunuyoruz. Tuhaf olan işletme ve işletmecilik değil, kârı en çoğa çıkartmaya yönelik işletme zihniyetidir. O nedenle eğitim ve sağlık kuruluşları da kendi amaçlarına ulaşmak için iyi birer işletme olarak yönetilmelidir. Buralarda çalışan insanlardan da şirketlerde olduğu gibi performanslarını iyileştirmeleri talep edilmelidir. Şirketler tıpkı üniversiteler ve sağlık kuruluşları gibi sosyal amaçlar için var olurken, üniversiteler ve sağlık kuruluşları de tıpkı işletmeler gibi verimli olmayı amaçlamalıdır. Hepsi için geçerli olacak yeni bir işletme zihniyetine ihtiyacımız var.

Burada önemli olan, performans ve verimlilik ölçülerinin yeniden tanımlanmasıdır. Bunların, Murat Belge’nin haklı olarak karşı çıktığı gibi “nicel” ölçüler değil, arzu edilen performansa uygun ölçüler olmasıdır.

Toplumun üniversitelerden beklediği performans iyi öğrenciler yetiştirmeleri ve çığır açıcı araştırmalar yürütmeleridir (öğretmen değil öğrenci merkezli eğitim).Toplumun hastanelerden beklediği performans hastalara ilgi göstermeleri ve onları sağlıklarına kavuşturmalarıdır (doktor değil hasta merkezli sağlık hizmetleri).Toplumun şirketlerden beklediği performans doğaya ve insanlara zarar vermeyen süreçler, ürün ve hizmetler geliştirmeleridir (sahip/yönetici değil müşteri/insan merkezli işletme).

İyi öğrenci, çığır açıcı araştırma, hastalık ve sağlık, ilgi, zarar vermek ve vermemek – bütün bunlar bugün ne anlama geliyor, nasıl ve ne kadar ölçülebilir, bu hedefler nasıl sayısallaştırılabilir? Başarıyı nasıl tanımlayacak ve değerlendireceğiz?

Açıktır ki bu konularda geniş mutabakatlara, toplum çapında ortak görüşlere ulaşmak için, en başta sahadakilerin, bu pratikleri en önde uygulayanların –akademinin, iş dünyasının, sağlıkçıların – katıldığı yapıcı tartışmalara ihtiyaç var.

Zülfü Dicleli – www.kuyerel.com

 

Göç Alıkonulma Çalışma Grubu kuruldu

Mülteci, sığınmacı ve göçmen haklarıyla ilgili çalışan sivil toplum kuruluşları, avukatlar, akademisyenler ve aktivistler arasında bilgi paylaşımının sağlanması, işbirliği ile etkin müdahale mekanizmalarının oluşturulması için Göç Alıkonulma Çalışma Grubu kuruldu.

Grubun kuruluşunu İzmir’de basına açıklayan Mültecilerle Dayanışma Derneği üyesi Taner Kılıç, amaçlarının hak ihlallerini izlemek, belgelemek ve raporlamak, politika önermek olduğunu belirtti. Kılıç, mültecilerin hiçbir suç işlememelerine rağmen, sığındıkları ülkelerde, insan haklarına aykırı şekillerde özgürlüklerinden alıkonulduklarını söyledi. Alıkonulmanın bazen yıllar sürdüğünü, kişilerin durumları ile ilgili bilgilendirilmediklerini sözlerine ekledi. Kılıç, alıkonulanların hukuki ve tıbbi destek mekanizmalarını kullanamadıklarını, çoğunlukla sorunlarını polise bile anlatamadıklarını aktardı; yetkilileri, sivil toplum kuruluşlarını ve avukatları, mültecilerin kendilerine erişmelerini beklemeden harekete geçmeye çağırdı.

Mültecilerle Dayanışma Derneği ile Helsinki Yurttaşlar Derneği‘nin ortaklığı ve Yaşar Üniversitesi‘nin iştiraki ile yürütülen Ortak Eylem Projesi koordinatörü İsmail Alacaoğlu iletişim ağı, veritabanı ve forum işlevleri görecek goc-alikonulma.org sitesini tanıttı. Site yakında kullanıma açılacak.

Tokuzlu, Eşsiz, Erçoban ve Salman

Açılış konuşmalarının ardından, Bilgi Üniversitesi’nden Yrd. Doç. Bertan Tokuzlu, Mültecilerle Dayanışma Derneği’nden Pırıl Erçoban, Helsinki Yurttaşlar Derneği’nden Veysel Eşsiz‘in katılımı ve İnsan Hakları Ortak Platformu’ndan Feray Salman‘ın moderatörlüğünde panel gerçekleşti.

Panelde değinilenler arasında şu konular dikkat çekti:

  • Türkiye’de sivil toplum kuruluşları, sağlık çalışanları ya da medya alıkonulma mekanlarına giremiyor.
  • Avrupa’da, uygulamasında ciddi ihlaller yaşansa da, hukuk tanzim edilmiş. Türkiye’de ise bu alanda yasal boşluk var. Önümüzdeki dönemde Meclis gündemine gelmesi beklenen Yabancılar Yasası, esas aldığı Avrupa Birliği kriterlerini karşılamıyor.
  • Alıkonulmalar makul olmayan sürelerde ve koşullarda, gerekli özen gösterilmeden, kişiler süreç hakkında bilgilendirilmeden gerçekleşiyor. Oysa, alıkonulma nedeni ve izlenecek aşamalar ayrıntılı ve kapsamlı biçimde tanımlanmalı.
  • Alıkonulma kural değil, istisna olmalı.
  • Sınırdışı etme kural değil, istisna olmalı.
  • Alıkonulma, cezai bir işlem değil; idari gözetim uygulaması. Kişiler tutuklanmış ya da hüküm giymiş değiller. Cezaevi veya tutukevi olarak da kabul edilmeyecek şartlarda ağırlanamazlar.
  • Alıkonulma merkezleri bu haliyle insan onuruna aykırıdır. Kişiler, sosyal olanaklardan, psikolojik destekten ve sağlık standardından mahrum bırakılıyorlar. Merkezler, asıl hedefleri sığınmacıları sınırdışı etmek olan devletler tarafından caydırıcılık ve cezalandırıcılık saikiyle kullanılıyor.
  • İnsanlar açık havaya çıkamıyor, güneş görmüyor; küçücük, donatımsız mekanlarda istiflenmiş şekilde aylar, yıllar geçiriyor.
  • Bu mekanlarda çocuklar, bazen refakatçisiz, yetişkinlerle beraber kalıyor. Oysa, refakatsiz çocuklar devlet korumasına alınmalı. Devlet ise, bu çocukları dahi sınırdışı etmek derdinde. Çocuklar, alıkonulma merkezlerine ait değildir!
  • HIV/AIDS’le yaşayanlar ya da kronik rahatsızlığı olanlar, tedavi, bakım ve destek olanaklarından yararlanamıyorlar.
  • Sınırdışı edilen insanlar çoğu zaman ölüm riski ile karşı karşıya bırakılmış oluyorlar.
  • Uluslararası koruma mekanizmalarına veya sivil toplum kuruluşlarına başvurabilen kişiler, buzdağının çok küçük kısmı. Hak sahipleri bilgisiz, yetkililer niyetsiz!
  • Göç Alıkonulma Grubu’nun etkinliğine, davet edilmelerine rağmen kamu yetkilileri katılım göstermedi. Türkiye’de 7 ilde kabul, 6 ilde geri gönderme merkezi kurulması planlanıyor.
  • Herkes bir gün mülteci olabilir!

Edirne'de alıkonulma merkezi

Mülteci kimdir?

Irkı, dini, milliyeti, siyasi görüşü ya da belirli bir sosyal gruba mensubiyeti sebebiyle zulüm görmekten haklı nedenlerle korktuğu için yurttaşı olduğu ülkenin dışına çıkmış ve kendi devletinin korumasından yararlanamayan ya da korku nedeniyle yararlanmak istemeyen, söz konusu korku nedeniyle vatandaşı olduğu ülkeye dönemeyen kişi.

Sığınmacı kimdir?

Kendi ülkesi/ikamet ülkesi dışında bulunan ve uluslararası korumadan yararlanmak için mülteci statüsü almaya yönelik başvurusunu yapmış ama başvurusu henüz karara bağlanmamış kişi.

Göçmen kimdir?

Mülteci tanımında geçen kriterler yüzünden duyduğu haklı zulüm korkusu nedeniyle değil, ekonomik kaygılarla ülkesini terk etmiş kişi.

Türkiye’de mülteci hakları

Yurttaşı oldukları ülkelerde ırklarından, dinlerinden, milliyetlerinden, siyasi görüşlerinden veya belirli toplumsal gruplara mensubiyetlerinden ötürü işkence, kötü muamele, haksız hapsedilme ve hatta öldürülmeleri gibi tehdit ve zulüm altında bulunan kişinin kendi ülke sınırını aştığında ilk ulaştığı ülkeden ve uluslararası toplumdan himaye görme hakkı vardır. Bu hak İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi’nde temel insan hakkı olarak tanınmış, Birleşmiş Milletler Mültecilerin Hukuki Durumuna Dair Sözleşme ile koruma altına alınmıştır. Türkiye bu alandaki diğer birçok uluslararası sözleşmeye de taraftır, uymak zorunda olduğu bağlayıcı mahkeme kararları bulunmaktadır.

Mülteci haklarını korumak, Türkiye’nin hukuki ve vicdani sorumluluğudur.

Haber ve fotoğraflar: Murat Köylü

Kaynak: www.multeci.org.tr (Mültecilerle Dayanışma Derneği)

Türk çocuğunun değeri= 8-4+4+4-12=0 / Ferhat Kentel

Ulus-devletlerin en büyük takıntısı eğitimdir. Yani torna… Ya da daha sofistike tabirlerle, cerrahlık ya da mühendislik…

Ulus-devleti kuranların etnik ya da dinsel mensubiyetleri ne olursa olsun, aslolan kurdukları düzene uyumlu, uysal bedenler ve beyinler yetiştirmektir. Sınırları çizilmiş bir pazardaki iktidar ilişkilerinin sürdürülmesi için, her şeyden önce kutsal devlet karşısında oyunbozanlık yapmayan, yapanı da dışlamayı öğreneninsancıklar olmalıdır bu çocuklar.

Bu nedenle, dünya Fransa’yla birlikte modern ulus fikrini öğrendiğinden beri, yani önce milliyetçiliği bir güzel üretip, peşinden taş gibi bir ulus inşa etmeyi taklit edip, ezberine kazıdığından beri, “modern” devletlerin seçkinleri ve yöneticileri, asıl olarak ulusa uyumlu bedenleri gözeterek, eğitimi çeşitli gübrelerin atılacağı, kafalarına göre ekip biçecekleri ve “ürün” alacakları bir tarla olarak gördüler.

Tabii ki çocuklar bu tarlanın taşı toprağı oldu her zaman. Bu yüzden “ne ekersen, onu biçersin”dendi onlar için… Bu yüzden tarlanın taşı, çakılı hep ayıklandı; amaçlanan üretime uymayan ayrıkotları ve yabani otlar da hep ayıklandı.

Devleti ele geçirmek için uğraşan farklı ideolojik ve siyasal akımlar da kendi çizgilerine uygun çocuklar yetiştirmek için, gene ulus-devlet mantığı içinde türlü çeşitli “eğitim reformlarına” giriştiler.

Ama tarla doğanın bir parçasıdır ve bir yere kadar onu suni gübre, böcek ilacı kimyasal madde, GDO’lu tohum gibi dışarıdan yoğun müdahalelerle, zapturapt altına alsanız da, tarla bir müddet sonra yorulur. Toprağın sesini, nefesini dinleyen köylü onu dinlendirir, nadasa bırakır. Onu sonuna kadar, iliklerine kadar sömürmeyi kafaya takmış olan modern kapitalist toplumun tarımcıları ise sürekli artan dozlarda ilacı, gübreyi boca ederek o toprakların dibine kibrit suyu eker. Sonunda ne tarla kalır, ne toprak…Doğa isyan eder; otoyollara isyan eden Karadeniz gibi… İflas eder; kuruyan Aral Gölü, Tuz Gölü gibi… Ortasından zehir akan Trakya’nın Ergene Ovası gibi…

Eğitimi tarla, çocukları toprak ya da içinden çıkacak ürün olarak gören bütün ulus tornacıları da bu sesi duyamadıkları için, çocukları kuruturlar… Kurumuş çocuklar uysallıkla hizmet ederler o tornacılara… Ama aradan çok uzun zaman geçse de, o zapturapt altına alınan çocuklar beklenmedik yerlerden tornacıların oyununu, hesaplarını bozar…

Bu hep böyle oldu… Bir model olan Fransız eğitiminde olduğu gibi… Cezayir’de, Senegal’de, Antiller’de kökleri olan; anadili Arapça, Swailice, Kabilce olan çocuklara, hafızalarında yatan bütün o kültürleri öğretmek yerine, sadece IV. Henri’yi, Jeanne d’Arc’ı, Fransız Devrimi’ni ezberletmeye kalkışıp, hayalî bir yurttaşlık dayatan eğitim sistemi artık ayakta duramıyor. Her gelen hükümet yeni “reformlar” yapmaya çalışıyor ama nafile… Bir türlü “sosyalize” olamıyor o çocuklar. Birörnek önlüklerden, hep bir ağızdan söylenen cumhuriyet ritüellerinden geçip, “mülti-kültürel” önlemler alsa da, göçmen çocuklarına, nihayet kendi dillerini öğrenmeleri için olanaklar tanısa da, kara çocuklar yola girmiyor bir türlü ve uygar Fransa anlamıyor bir türlü bu çocukların neden isyan edip durduğunu…

Bu hep böyle oldu… “En model ülkeyi” taklit eden Türk eğitim sisteminde olduğu gibi… “Tevhid-i tedrisat” kendi tasarrufunda olduğunu iddia ettiği çocukları analarından-babalarından, tarihlerinden, dillerinden, inançlarından, hafızalarından kopardı.

Bu toprakların Ermeni, Rum, Yahudi çocukları yabani ot gibi görüldü; “yabancı” olarak addedildi ve okullarına “Türk” müdür yardımcıları atandı! Neredeyse her Kürt çocuğu ilkokula başladığı gün, hâtıra defterine kaydedilmek üzere devletin tokadını yedi.

Ve o çocuklar kururken, bir yandan da bir türlü istendiği gibi hizaya gelemediler; istenen verimi veremediler. O yüzden darbeciler habire darbe yaptılar; GDO’lu tohumlar attılar tarlaya, toprağa…Vatandaşı çok konuşabilmesi için Türkçe konuşmaya zorladılar, hapishanelerdeİstiklal Marşı’yla ceza verdiler… Diyarbakır cezaevlerini, Metrisleri, Mamakları, “hayata dönüş” operasyonlarını ve Pozantıları yarattılar…

Bugün, darbecilere rağmen topraktan çıkıp, dinlerini, imanlarını hasbelkader korumuş olanlar da darbecilerin izinden gidip, tasarruflarında varsaydıkları çocukları yeni torna makinelerine sokmaya çalışıyorlar.
Tarlanın ruhunu, hikâyesini, humusunu, kültürünü, azotunu, dilini duymak ve görmek istemeyen ulus-devletler, tek tek her çocuğa, her kültüre, onların farklılıklarına, biricikliklerine, içinde evrildikleri dünyaya saygı duymadıkları, değer vermedikleri sürece, daha çok yapboz “eğitim reformları” görürüz.

Ve tabii ki ayrıca, dün sekiz yıllık olan “zorunlu eğitim”den bugün 4+4+4 taktiğine geçerken, futbol maçlarının akabindeki tv tartışmalarında, dünyanın en mühim meselelerini konuştuğunu zanneden akla ziyan ukalalarınkine benzer biçimde, yarın da 4+4+2 ya da 3+5+2+3,5 gibi birtakım taktikler üzerine debelenir; tornanın kendisiyle değil, cilasıyla uğraşıp dururuz.

Ferhat Kentel – Taraf

 

 

Biber gazına alışmak – Müge İplikçi

Kullanıldıktan sonra kısacık bir zaman diliminde burnunuzun derinlerine, gözlerinizin en hassas noktasına ve derinizin açıkta kalan bölgelerine temas eden bu gaz, kısaca halk arasında bilindiği adıyla biber gazı, ülkemizin ve dünyanın nadide biberlerinin hülasasından elde edilen çağımızın mucizelerinden biridir. Esası Şili biberi olarak bilinen ve yiyende ilk izlenim olarak “Yandım Allah!” hissi uyandıran özü içerenleri olduğu gibi, daha hafif yoğunluğa sahip, spreylere konan ve günlük kullanıma sunulmuş örnekleri de mevcuttur.

Ülkemizde biber gazının perakende satışları olsa da en yaygın şekliyle, toptancı usulle kullanım biçimi söz konusudur ve bu hak polislerimize aittir. Onların gözbebeği bir gazdır biber gazı ve literatüre de böyle geçmiştir. “Biber gazı kullanan polis” deyimi, çeşitli bakanlıklarımızın desteğiyle çok yakında resmi sözlüklere girecek ve “iki kere iki dört eder” atasözümüzde olduğu gibi bazı gerçekleri tartışmanın gereksiz olduğu durumları ifade etmek için kullanılacaktır.

Dahası da olacak, biber gazıyla güvenlik güçleri arasında kurulan sağlam ilişki belleklerimizi harekete geçirmeye devam edecektir. Asayiş dendiğinde cümleten nahoş bir koku hatırlamamızın nedeni belki biraz da budur. Güvenlik ve bu sözcüğün çağrıştırdığı durumların gözlerimizi buruk buruk yaşartmasının nedeni de muhtemelen bu. Çocukken paparayı yemeden önce “Bak ağzına biber sürerim, yanlış yapma!” diyen büyüklerin otoritesinin yerini alan polislerimiz, haddimizi aştığımız her yerde “bu her derde deva” biber kokulu gazı havaya salar ve asayişi sağlar. Biber gazı, nasıl demeli, nostaljidir bu yüzden. O kokuyu her aldığımızda kendimizi evin, okulun haylaz çocuğu gibi hissetmemizin nedeni de biraz budur. Okuldan kaçarken yakalanmış ve müdürün karşısında suçluluğumuzu aklamaya çalışırkenki nahoş günlerin eşiğindeyizdir yine. Ne yaparsak yapalım suçluyuzdur.

Bu yüzden havada biber kokusu aldığımızda gözlerimiz kan çanağı, nefes alamaz, yutkunamaz bir haldeyken şunu anlarız:

Hımmm demek ki yine yanlış yaptık. Yine ülkemizin müdür(lerine)üne karşı disiplin cezası almayı hak edecek işler çeviriyoruz!

Hemen belirteyim bu yazının “gerçekle”, KESK’le, yani Kamu Emekçileri Sendikaları Konfederasyonu üyelerine reva görülenlerle, onların 4 +4+4 Eğitim Yasa Tasarısı ile 4688 sayılı Kamu Görevlileri Sendikaları Yasa Tasarısı’nın geri çekilmesi için gerçekleştirdikleri protestolarına yönelik uygulanan şiddetle, tazyikli su ve dayakla hiçbir ilişkisi yoktur! Zira bu durum Türkiye’nin her yeri için geçerlidir ve artık bir Türkiye klasiği haline gelmiştir!

Ne hazindir ki öğrenmemiz gereken iki husus vardır. Ya her şeye “evet haklısınız, evet her şeyi büyüklerimiz bilir” diyeceğiz ya da biber gazının sarhoş edici kokusuna kenetlenip onun yalan cennetine alışacağız. Kısaca şu formüle: 40+40. Yani tamı tamına kırk katır mı kırk satır mı? Çağımızın savaş taktiği de denebilir buna.

Müge İplikçi- Vatan

Kaçacak yerimiz yok! Kulak verelim Slavoj Žižek’e – Burcu Ertunç

Geçtiğimiz ay Kadıköy’deki ADA’da ‘kitap gezerken’ elim bu kitapçığa takılmıştı. Son dönemlerin en çok takip edilen ve görüşleri tartışılan düşünürlerinden Zizek bana bakıyordu. Aldım tabii…

Başucumda bekleşip durdu kitapçık bir süre (önce sakin sakin durdu sonra huysuzlandı ve artık dün bütün enerjisini toplayıp bir şekilde kendini kucaklarıma atıverince anladım ki daha fazla erteleyemeyeceğim)okumaya başladım: Slavoj Zizek’in Türkiye’de 2011′de basılan Ahir Zamanlar’da Yaşarken başlıklı kitabının dördüncü bölümünün farklı bir versiyonu olan “Antroposon’e Hoşgeldiniz” den bahsediyorum.

Antroposen: Bazı bilim insanları tarafından, insanoğlunun, Dünya’daki jeolojik etmenlerden biri  haline geldiği kabul edilmektedir. Bu görüş antroposeni (yani insan evresini), 1750’deki endüstri devrimiyle insanın  önce “kendinde”, küresel ısınmayla da “kendisi için” başlayan yeni bir jeolojik bölüm olarak tanımlamaktadır.  Çünkü artık biz sadece doğanın içinde ve onun parametreleriyle yaşamıyor onu derinden etkileyebiliyoruz da.

Peki bu kitapçıktaki metin ne hakkında, Zizek neleri tartışıyor? Metin genel olarak hepimizin öyle ya da böyle farkında olduğu küresel felaket (ekolojik/toplumsal yıkım) karşısındaki tutumumuz hakkında. Sade bir vatandaştan, medya kurumlarına, şirketlerden, politikacılara kadar herkesin ölümüne korktuğu ama bir o kadar umursamadığı şu eşikte duran kıyamet gününe karşı aldığımız tavrı sorguluyor: bunu da psikanaliz dahil bir çok yaklaşımın zemininde sürdürüyor diyebiliriz –kabaca-.

İnsanlığın şu yaşadığımız son birkaç yılda yüzleşmek durumunda kaldığı felaketler karşısındaki duruşundan somut örnekler vermesinin yanı sıra Zizek sadece şirketleri, politikacıları ve kapitalist sistemi değil felaket tellallığından başka da pek bir şey yapmayan kimi kıyametçi çevrecileri de eleştiriyor.

***

Bugün hepimizin halâ yaklaşmakta diye nitelediğimiz küresel felakete nasıl baktığımızı oldukça iyi açıklayan bir girişi var kitapçığın sizinle paylaşmak istiyorum.

1.Dünya Savaşı’nın ortalarında Alman ve Avusturya ordu karargâhları arasında geçen (ki yazar bu anekdotun bir kurmaca olduğu hakkında şüphe duymuyor) bir diyalogda Almanlar “Bizim cephede durum ciddi ancak feci değil” diyor. Avusturyalılar da “Bizim cephedeyse durum feci ama ciddi değil” şeklinde yanıtlıyor.

Bu durumun psikanalizdeki karşılığı fetişist yarılmaymış: ancak ‘şeyler’ bir sıfır noktasına yaklaştığında ortaya çıkan bir durummuş. (Bunu etraflıca araştırıp yazmak icap ederdi ama şimdi değil ne yazık ki…) Daha anlaşılır bir ifadeyle: İnsanlığın, gerçekliği tartışılamaz delillerine rağmen olan biteni bu şekilde örtbas etmeye meyletmesi.

Böyle yapıyoruz çünkü kendimizi tehdit altında hissettiğimizde krize odaklanmak yerine kandırma mekanizmalarını seferber ediyoruz. Yani tıpkı Avusturyalıların savaşın ortasında cephedeki durum hakkında “feci ama ciddi değil” demeleri gibi…

Zizek bu durumu imkânsızın normalizasyonu üzerinden açıklıyor. Bir dönem Grönland’da hızla eriyen buzullardan söz ederken tüylerimizin diken diken olduğunu ama artık medyanın üst düzey çabasıyla bu konuya daha sıcak bir bakış açısını benimsediğimizi ve Grönland’daki yeşil alanların güzelliğini, orada can bulacak bitki ve hayvanları düşünmeye başladığımızı hatırlatıyor  bize.

Hali hazırda yaşadığımız ve yaşayacağımız felaketlerin normalizasyonunun şirketlere ve devletlere yeni iktidar alanları yaratacağını Naomi Klein’dan alıntılayarak müjdeliyor(!): “Kim bilir, belki de eli kulağındaki felaketler, kapitalizmin kuyusunu kazmak şöyle dursun, ona ivmelerin en büyüğünü kazandıracak”.

Bu durumu yani felaketleri normalleştirmemizin altında yatanın ise bilgi ve inanç arasındaki açıklık olduğunu ileri sürüyor Zizek: “Ekolojik felaketin mümkün ve hatta muhtemel olduğunu biliyoruz; ancak gerçekten vuku bulacağına inanmıyoruz.” İşte bu inançsızlık yüzünden hayat tarzımızda hiçbir şeyi değiştirmiyoruz zaten, buna çaba sarf etmeye değeceğini düşünmüyoruz zaten düşünülmez bu hissedilir ve inanılır. Öyle değil mi?

Zizek, ekolojik tehditlerin (ki insanlığın varlığının ta kendisine yönelik hazırladığı bu tehdit insanlığın tamamını kapsayan yepyeni bir “biz” hissi yaratıyor ) gerçekten de ne kadar baş edilebilir olduğunu sorguluyor yazısında ve soruyor: (1)Çevre felaketleri (insanın doğa üzerinde yarattığı tahribat) bilim ve teknoloji yoluyla çözülebilir mi? Ki aslında bu soru ekolojiyi ideolojik olmaktan çıkarmak isteyenler için uygun bir argümana da hazırlık niteliğinde…. (2)Çevre felaketleri tinselleştirilmiş salt ideolojik bir ekolojik bakışla çözülebilir mi?

Sorunlara ne tamamen teknolojinin ve “yeni enerji biçimlerinin çözebileceği türden bir sorunmuş” gibi yaklaşmalıyız ne de “modern öncesi organik bir topluma ve onun bütüncül bilgeliğine dönmeyi” talep etmeliyiz. Bir dönem 21.yy’ın komünizmi olarak tanımlanan çevre hareketinin –- cici bir barış ve aşk lobisi değil devrimci politikadan ibaret olduğunu unutmamalıyız…

Özetle;

Ekolojik felaketlerin sorumluluğunu paylaşalım. Suçu ne tamamen –inandığımız her neyse ya da kimse- Tanrı’ya, ne siyasîlere, ne de tamamen şirketlere atalım… Azıcık dönüp kendimize ve nasıl yaşamayı seçtiğimize bir bakalım. Üstüne üstlük suçlamayı yaptıktan sonra bir köşeye rahatça kurulup bekleme hatasını da yapmayalım çünkü hiç kimse sizin için dünyayı filan kurtarmayacak, zaten kurtaramaz da ancak hiç düşünmeden dünyaya getirdiğimiz nesillere bir de yaşam alanı bırakmak zorunda olduğumuzun az da olsa farkındaysak çaba göstermek için önümüzde hiçbir engel yok demektir.

Bu çabaların fayda getirmeyeceğini düşünmeye de gerek yok çünkü içinde bulunduğumuz çağda değişimi bireylerin eylemleri başlatıyor. Buna hepimiz sosyal medya aracılığıyla her gün şahitlik etmiyor muyuz?

Son olarak yine kendisinden aktarıyorum:

“Bugün doğal felaket tehdidiyle ilgili şu ikilemi yaşıyoruz: Ya tehdidi ciddiye alacağız ve eğer felaket vuku bulmazsa, bize gülünç gözükecek adımları atacağız ya da hiçbir şey yapmayacağız ve eğer felaket vuku bulursa her şeyimizi yitireceğiz. En kötü alternatif, bu ikisinin arasında durmayı seçmek, yani sınırlı tedbirler almaktır- bu durumda ne yapsak kaybetmiş olacağız. Söz konusu olan bir ekolojik felaketse, ikisinin arası diye bir şey olamaz!”

Bana kalsa kitapta altını çizdiğim, yanına notlar düştüğüm tüm satırları buraya aktaracağım. Ama bana kalmasın, yoksa bitmeyecek bu yazı…

 

Bu yazı ilk olarak heryerbenimevimdir.com/ da yayımlanmıştır.

 

 

Burcu Ertunç

Tarık Nejat Dinç: “AB’ye ihraç edilen ürünlerde bu kalıntılar çıktıysa, biz de Türkiye’de bunları yiyoruz demektir”

Greenpeace Akdeniz Tarım Kampanyası sorumlusu Tarık Nejat Dinç

Bu haftanın en sıcak gündemlerinden biri Türkiye’de üretilen gıdalardakji zehirli kimyasallardı. Türkiye’den ihraç edilen üzüm testlerinden birinde 24 aktif kimyasal madde bulunması üzerine Gıda, Tarım ve Hayvancılık Bakanı Mehdi Eker, Greenpeace’in raporunu yalanlayan bir açıklama yapmış ve “O bütünüyle gerçekdışı itham ve iddialar oluşturuyor. Mesela bir örnek vereceğim size üzüm ilgili. 24 tane kimyasal madde diyor. Bağcılıkta kullanılabilen toplam kimyasal madde sayısı en fazla dörttür. Yani onların bile hepsi kullanılmıyor” dedi.

Greenpeace ise bunun üzerine Almanya’nın en prestijli laboratuarlarından biri olan CVUA Stuttgart’dan gelen bilgileri açıklayarak “diliyoruz ki, Sayın Bakan artık çiftçilerimizin alın terini hiçbir suretle ciddiye almayan ilaç, tohum şirketlerini ve endüstriyel tarım uygulamalarının çıkmaz sokağından nasıl çıkaracağımızı tartışmaya açar.” diye cevap verdi.

Tartışmanın arka planını ve detaylarını Greenpeace Akdeniz Tarım Kampanyası sorumlusu Tarık Nejat Dinç‘e sorduk. Gerçekten zehir mi yiyoruz? İşte yanıtları:

Greenpeace Almanya’nın yayınladığı raporu kısaca özetleyebilir misiniz? Bu rapor ne amaçla hazırlandı, belli periyotlarla mı hazırlanmaktadır? Greenpeace’in diğer örgütleri de buna benzer raporlar yayınlamakta mıdır?

“Pestisitsiz Gıda: Meyve ve Sebze İçin Alışveriş Rehberi” adlı rapor, Almanya devlet otoritelerinin 2009 ve 2010 yıllarında 22.000 ürün üzerindeki denetimlerinin verileri üzerine yapılmıştır. Greenpeace raporu, Türkiye’den ihraç edilen yaş meyve ve sebze üzerine değil, Alman tüketicisinin sofrasına dünyanın tüm ülkelerinden gelen bütün ürünlere yönelik yapılan bir araştırmanın sonucudur. Almanya ofisi yaklaşık iki yılda bir bu raporu yayınlamaktadır.

Bu raporun hazırlanmasında herhangi bir ülke ya da bölgedeki ticari faaliyeti etkileme niyeti bulunuyor mu?

Söylediğim gibi, bu çalışma gıda maddeleri üzerinde kimyasal kalıntı olup olmadığını testpit etmeye yöneliktir. Bir sivil toplum kuruluşunun tarımı, çiftçiyi desteklemek dışında ticareti etkilemeye yönelik bir hedefi niyeti olamaz. Burada Türkiye’ye yönelik bir alınganlık geliştirmek sorunun kökenini görmemizi engeller. Zira raporda Yunanistan’dan gelen kayısı, İspanya’dan gelen mandalina veya Tayland’dan ihraç edilen mangonun ciddi sağlık riskleri oluşturabileceği belirtilmektedir. Yani Türkiye’ye özel bir rapor değildir. Bakanlığın elindeki kimyasal kullanımıyla ilgili raporları açıklamak yerine konuyu tamamen ilgisiz yerlere çekmesini de doğru bulmuyoruz.

Türkiye özelinde raporu değerlendirecek olursanız, raporda pestisit oranları tehlike sınırlarının üzerinde olarak belirtilen ürünlerde (üzüm, armut ve sofralık biber) ne gibi sorunlar bulunuyor? Bu ürünlerin ülkemizde de tüketilmesi sorun teşkil ediyor mu? Tüketicilerin bu ürünleri tüketirken nasıl davranmaları gerekir?

Bu ürünler üzerinde kabul edilebilir miktarların üzerinde pestisit yani kimyasal zirai ilaç kalıntısı bulunmuştur. Bu tür kimyasallar insan vücudunda tahribatlara, alerjilere ve kansere neden olmaktadır. Dolayısı ile yapılması gereken Bakanlık tarafından acilen ülkemiz çiftçilerini zirai ilaç şirketlerinin cenderesinden koruyacak politikaların geliştirilmesi olmalıdır. AB’ye ihraç edilen ürünlerde bu kalıntılar çıktıysa, biz Türkiye’deki vatandaşlar olarak da bunları yiyoruz demektir.  Ülkemiz tüketicilerinin de sebze meyveyi olabildiğince mevsiminde, ekolojik veya yerel pazarlardan tüketme alışkanlığına geri dönmesi gerekmektedir.

Türkiye’de rapora karşı takınılan tavrı nasıl karşılıyorsunuz? Gıda, Tarım ve Hayvancılık Bakan Mehdi Eker’in açıklamalarını nasıl karşıladınız?

Türkiye’de raporu gerçekten kaç kişinin okuduğunu merak ediyoruz. Çünkü okursanız Türkiye’ye özel bir rapor olmadığını, tüm dünya ülkelerinin ürünleriyle ilgili ciddi sıkıntılar olduğunu görüyorsunuz. İkincisi, eğer okunursa anlaşılacaktır ki, rapor Alman hükümetinin denetim sonuçlarından oluşmaktadır. Gıda Tarım ve Hayvancılık Bakanı Mehdi Eker de dahil olmak üzere, kulaktan dolma bilgilerle rapora itiraz edilmekte ve tepkiler gelmektedir. Sonucunda da sayın Bakanın kendisi yaptığı talihsiz ve aceleci açıklamalardan dolayı zor durumda kalmaktadır. Keşke bakanlık raporu soğukkanlılıkla inceleyip, ortaya çıkan durumu vatandaşlarımızın daha sağlıklı ve kimyasallardan uzak gıda tüketebilmesi için bir fırsata çevirebilseydi.

Buraya tıklayarak Bakan’ın açıklamasına karşılık 24 kimyasal kalıntısı bulunan üzümün test sonucunu görebilirsiniz. Bakan Eker bağcılıkta 4 tane kimyasal kullanılır demişti. Peki nasıl oluyor da 24 tane kimyasla çıkıyor hem de bazıları çok çok yüksek düzeyde?

Bakanın ardından ilgili ürünlerle ilgili meslek odaları da ortak bir deklarasyon yayınlayarak Greenpeace’i doğrudan hedef gösteren açıklamalar yaptılar. Greenpeace olarak bu ithamlar için ne söylemek istersiniz. Meslek odaları defaetle “açıklamanın zamanlaması”na vurgu yapıyorlar. Raporun bu tarihte açıklanmış olmasının Greenpeace açısından özel bir önemi bulunuyor mu?

İhracatçıların olayı kişiselleştirip tepki göstermelerine üzüldük. Çünkü raporun derlenmesi ve yayınlanması için özel bir zamanlama yoktur. Gereksiz ve anlamsız şekilde raporun zamanlamasına takılı kalanlara şunu sormak gerekir: Böyle bir rapor yılın hangi ayı yayınlanırsa ‘zamanlaması’ sorun teşkil etmez?! Kaldı ki rapor tüm dünyada, altını çiziyorum sadece Türkiye değil tüm dünyadaki tarım sisteminin çöktüğünü bir göstergesidir. Yani AB ülkelerinde de Hindistan’da da Tayland’da da yüksek kimyasal madde kullanımı söz konusudur. Çünkü çiftçilerimiz, kimya şirketlerinin insafına terkedilmiştir. Bu noktada konunun muhattabı zirai ilaç üreticileri ve Gıda, Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı’dır.

Şunu da söylemeliyim, diger ülkelerde de bu rapor yayınlandıgı halde Türkiyedeki gibi üretici tepkileri yaşanmadı. Yani burada alınganlık yapmak ve konuyu ihracatı engellemek şeklinde yorumlanması oldukça ilginç.

Greenpeace olarak yaşanan bu süreçte bundan sonraki tutumunuz ne yönde olacaktır?

Rakamlar test sonuçları ortada. Bunun aksini iddia eden kişi ve kurumlar varsa onlar da belgeleriyle gelirse, veya yayınladığımız raporun hangi kısımlarına ne şekilde ve ne dayanakla itiraz ettiklerini açıklayarak itirazda bulunurlarsa tartışma daha inandırıcı ve bilimsel bir zemine taşınır. Biz bilimsel ve resmi verilerle konuşan, ve kamuoyunu uyarma ve bilgilendirme görevini yerine getiren bir sivil toplum örügütüyüz. Bundan sonra da teknik ve bilimsel çalışmalara dayanan raporlarımızla kamuoyunu bilgilendirme ve uyarma görevimizi aynı kararlılıkla sürdüreceğiz.

Röportaj: Alper Tolga Akkuş – Yeşil Gazete

Almanya’nın en prestijli laboratuarlarından biri olan CVUA Stuttgart’dan gelen bilgileri paylaşıyoruz. Diliyoruz ki, Sayın Bakan artık çiftçilerimizin alın terini hiçbir suretle ciddiye almayan ilaç, tohum şirketlerini ve endüstriyel tarım uygulamalarının çıkmaz sokağından nasıl çıkaracağımızı tartışmaya açar. 

1) Greenpeace Almanya’nın yayınladığı raporu kısaca özetleyebilir misiniz? Bu rapor ne amaçla hazırlandı, belli periyotlarla hazırlanmaktadır. Greenpeace’in diğer örgütleri de buna benzer raporlar yayınlamakta mıdır?
Pestisitsiz Gıda: Meyve ve Sebze İçin Alışveriş Rehberi” adlı rapor, Almanya devlet otoritelerinin 2009 ve 2010 yıllarında 22.000 ürün üzerindeki denetimlerinin verileri üzerine yapılmıştır. Greenpeace raporu, Türkiye’den ihraç edilen yaş meyve ve sebze üzerine değil, Alman tüketicisinin sofrasına dünyanın tüm ülkelerinden gelen bütün ürünlere yönelik yapılan bir araştırmanın sonucudur. Almanya ofisi yaklaşık iki yılda bir bu raporu yayınlamaktadır.
2) Bu raporun hazırlanmasında herhangi bir ülke ya da bölgedeki ticari faaliyete etkileme niyeti bulunmakta mı?

Yukarıda da belirttiğimiz gibi, gıda maddeleri üzerinde kimyasal kalıntı olup olmadığını testpit etmeye yöneliktir. Bir sivil toplum kuruluşunun tarımı, çiftçiyi desteklemek dışında ticareti etkilemeye yönelik bir hedefi niyeti olamaz. Burada Türkiye’ye yönelik bir alınganlık geliştirmek sorunun kökenini görmemizi engeller. Zira raporda Yunanistan’dan gelen kayısı, İspanya’dan gelen mandalina veya Tayland’dan ihraç edilen mangonun ciddi sağlık riskleri oluşturabileceği belirtilmektedir. Yani Türkiye’ye özel bir rapor değildir. Bakanlığın elindeki kimyasal kullanımıyla ilgili raporları açıklamak yerine konuyu tamamen ilgisiz yerlere çekmesini de doğru bulmuyoruz.

3) Türkiye özelinde raporu değerlendirecek olursanız, raporda pestisit oranları tehlike sınırlarının üzerinde olarak belirtilen ürünler (Üzüm, Armut ve sofralık biber) ne gibi sorunlar bulunmakta? Bu ürünlerin ülkemizde de tüketilmesi sorun teşkil ediyor mu? Tüketicilerin bu ürünleri tüketirken nasıl davranmaları gerekir?
Bu ürünler üzerinde kabul edilebilir miktarların üzerinde pestisit yani kimsyasal zirai ilaç kalıntısı bulumnuştur. Bu tür kimyasallar insan vücudunda tahribatlara, alerjilere ve kansere nedne olmaktadır. Dolayısı ile yapılması gereken Bakanlık tarafından acilen ülkemiz çiftçilerini zirai ilaç şirketlerinin cenderesinden koruyacak politikaların geliştirilmesi olmalıdır. AB’ye ihraç edilen ürünlerde bu kalıntılar çıktıysa, biz Türkiyedeki vatandaşlar oalrak da bunları yiyoruz demektir.  Ülkemiz tüketicilerinin de sebze meyveyi olabildiğince mevsiminde, ekolojik veya yerel pazarlardan tüketme alışkanlığına geri dönmesi gerekmektedir.
4) Türkiye’de rapora karşı takınılan tavrı nasıl karşılıyorsunuz? Gıda, Tarım ve Hayvancılık Bakan Mehdi Eker’in açıklamalarını nasıl karşıladınız?
Türkiye’de raporu gerçekten kaç kişinin okuduğunu merak ediyoruz. Çünkü okursanız Türkiyeye özel bir rapor olmadığını, tüm dünya ülkelerinin ürünleriyle ilgili ciddi sıkıntılar olduğunu görüyorsunuz. İkincisi, eğer okunmuğ olursa anlaşılacaktır ki rapor Alman hükümetinin denetim sonuçlarından oluşmaktadır. Gıda Tarım ve Hayvancılık Bakanı Mehdi Eker de dahil olmak üzere, kulaktan dolma bilgilerle rapora itiraz edilmekte ve tepkiler gelmektedir. Sonucunda da sayın Bakanın kendisi yaptığı talihsiz ve aceleci açıklamalardan dolayı zor durumda kalmaktadır. Keşke bakanlık raporu soğukkanlılıkla inceleyip, ortaya çıkan durumu vatandaşlarımızın daha sağlıklı ve kimyasallardan uzak gıda tüketebilmesi için bir fırsata çevirebilseydi.
Ekte Bakanın açıklamasına karşılık 24 kimyasal kalıntısı bulunan üzümün test sonucunu dapaylaşıyorum. Bakan Eker bağcılıkta 4 tane kimyasal kullanılır demişti. Peki nasıl oluyor da 24 tane kimyasla çıkıyor hem de bazıları çok çok yüksek düzeyde???
5) Bakanın ardından ilgili ürünlerle ilgili meslek odaları da ortak bir deklarasyon yayınlayarak Greenpeace’i doğrudan hedef gösteren açıklamalar yaptılar. Greenpeace olarak bu ithamlar için ne söylemek istersiniz. Meslek odaları defaetle “açıklamanın zamanlaması”na vurgu yapmaktalar. Raporun bu tarihte açıklanmış olmasının Greenpeace açısından özel bir önemi bulunmakta mı?
İhracatçıların olayı kişiselleştirip tepki göstermelerine üzüldük. Çünkü raporun derlenmesi ve yayınlanması için özel bir zamanlama yoktur. gereksiz ve anlamsız şekilde raporun zamanlamasına takılı kalanlara şunu sormak gerekir: Böyle bir rapor yılın hangi ayı yayınlanırsa ‘zamanlaması’ sorun teşkil etmez?! Kaldıki rapor tüm dünyada, altını çiziyorum sadece Türkiye değil tüm dünyadaki tarım sisteminin çöktüğünü bir göstergesidir. Yani AB ülkelerinde de Hindistan’da da Tayland’da da yüksek kimyasal madde kullanımı söz konusudur. Çünkü çiftçilerimiz, kimya şirketlerinin insafına terkedilmiştir. Bu noktada konunun muhattabı zirai ilaç üreticileri ve Gıda, Tarım ve Hayvancılık Bakanlığıdır.
Şunu da söylemeliyim, diger ülkelerde de bu rapor yayınlandıgı halde Türkiyedeki gibi üretici tepkileri yaşanmadı. Yani burada alınganlık yapmak ve konuyu ihracatı engellemek şeklinde yorumlnaması oldukça ilginç.
6) Greenpeace olarak yaşanan bu süreçte bundan sonraki tutumunuz ne yönde olacaktır?

Rakamlar test sonuçları ortada. Bunun aksini iddia eden kişi ve kurumlar varsa onlar da belgeleriyle gelirse, veya yayınladığımız raporun hangi kısımlarına ne şekilde ve ne dayanakla itiraz ettiklerini açıklayarak itirazda bulunurlarsa tartışma daha inandırıcı ve bilimsel bir zemine taşınır. Biz bilimsel ve resmi verilerle konuşan, ve kamuoyunu uyarma ve bilgilendirme görevini yerine getiren bir sivil toplum örügütüyüz. Bundan sonra da teknik ve bilimsel çalışmalara dayanan raporlarımızla kamuoyunu bilgilendirme ve uyarma görevimizi aynı kararlılıkla sürdüreceğiz.

[Yeşil Sahaf] Yaşamın ağını ören insan değildir… O bir ipliktir yalnızca…

Bu hafta Yeşil Sahaf’ta hangi kitaptan söz etsem diye kitaplığıma göz attığımda ekoloji rafında duran  ince bir kitap dikkatimi çekti. Sırtındaki yazı görünmese de hemen tanıdım bu incecik kitabı ve “Toprağın başına gelen, onun çocuklarının da başına gelir” diye mırıldandım… Yıl 2012, bu Kızılderili kehanetleri neredeyse iki yüz sene öncesine dek gidiyor, ama galiba gün geçtikçe daha ağır sözler haline geliyor. Gerçekten de ağır konuşmuş büyük şef. Ama doğru konuşmuş.

“Nasıl satabilirsin ki havayı?”

Bu Kızılderili sözlerinin otantikliği hep tartışmalı olmuştur. Örneğin Amerika yerlilerine atfedilen en meşhur özdeyişlerden biri olan “Dünya bize babalarımızdan miras kalmadı, biz onu çocuklarımızdan ödünç aldık” sözünün, aslında Friends of the Earth’ün kurucusu David Brower’a ait olduğu tahmin ediliyor. Albinoni’nin Adagio’sunun Albinoni tarafından bestelenmemiş olması kadar sinir bozucu bir şey bu tabii, ama herhalde doğru…

Duwamish kabilesinin şefi Si’ahl (ya da Seattle)’ın topraklarını satın almak isteyen beyaz adama yönelik meşhur konuşmasının otantikliğine dair de benzer kuşkular var. Ama tabii Seattle gerçek bir kişi. 1780’de doğan ve 1866’da ölen Şef Seattle’ın bugün özellikle çevre hareketlerine biraz bulaşmış herkesin bildiği konuşmasını 1854’te yaptığı düşünülüyor.

Bütün bu Kızılderili sözlerinin ortak noktası, topraklarına göz diken, işgal ederek, halkları yok ederek, bazen de anlaşarak ve satın alarak insanların yaşam alanlarına el koyan beyaz adama, “nasıl olur da böyle bir şeyi düşünebilirsin” diye çıkışan yerlilerin ekolojik bilgeliğini yansıtması. Ben bu “ekolojik bilgeliğin” geçmişten ve gelenekten süzülen bilginin süregelen bir travmayla iyice rafineleşmesi, yoğunlaşması olduğunu düşünüyorum. Ekoloji hareketlerinin Kızılderili bilgeliğine olan merakı boşuna değil. Bugün kendi halinde yaşayan bir Karadenizli köylü kadın da, toprağına göz koyan bir şirket temsilcisiyle, yani “modern dünyanın” şu anki en karanlık ve acımasız yüzüyle karşılaştığında, toprağın ve geleneğin “kendisine verdiği yetkiyle” Şef Seattle’dan hiç de farklı konuşmayabiliyor.

Gerek Seattle’ın söylevinde, gerekse anonim kabul edilen benzer Kızılderili kehanetlerinde akıl almaz bir hüzün de var aslında. “Bizim halkımızsa bir daha dönmemek üzere çekilen sular gibi geriliyor” diyen Seattle’ın sözlerinde olduğu gibi. Beyaz adama yönelik bir öfke de var elbette, ama çoğu zaman bir acıma ve küçümseme de var: “Atalarımızın külleri bizler için kutsaldır, onların dinlendikleri yerse kutsanmış. Sizlerse pek üzüntü duymadan uzaklaşıyorsunuz atalarınızın mezarlarından.” Çoğu zaman da kehanetle karışık ağır bir uyarı: “Toprak onun kardeşi değil, düşmanıdır, bir kez fethedince devam eder yoluna. Toprağa aldırmaz bile, babasının mezarını da unutur, çocuklarının mirasını da. Anası toprağa ve kardeşi gökyüzünü birer mal gibi görür. Doymak bilmez açlığı bir gün toprağı tüketecek ve geriye bir çöl kalacak yalnızca.”

Bugün biz bu Kızılderili bilgelerin haklı çıktığını biliyoruz. Bu sözler, bir çevreci popüler kültür yaratmanın ötesinde, çok büyük anlam taşıyor bu nedenle. İster otantik olsun, isterse 60’ların çevreci yazarları tarafından biraz yeniden yazılmış, biraz modernize edilmiş olsun, Kızılderili bilgeliklerinin değeri de, güncelliği de azalmıyor.

“Nasıl satabilirsin ki havayı”, işte bu “ekolojik bilge” metinlerin iki kısa örneğini bir araya geiriyor. Kavram Yayınları’ndan Sibel Özbudun’un çevirisiyle 1993’de yayımlanan kitap, bu yıl Ütopya Yayınevi’nden bir baskı daha yapmış. Yani her ne kadar bu köşe Yeşil Sahaf da olsa, bu kez tanıttığım kitabın yeni baskısını kolaylıkla bulup okuyabilirsiniz. Ekolojiyle ilgili birkaç cilt ders kitabı bitirmekten çok daha faydalı olabilir mesela şu cümleler:

“Her şey bağlıdır birbirine. Her şey birbirine örülür. Toprağın başına gelen, onun çocuklarının da başına gelir. Yaşamın ağını ören insan değildir. O bir ipliktir yalnızca. Ağa her yaptığı, kendi başına da gelmektedir.”

Nasıl Satabilirsin ki Havayı
Çeviren: Sibel Özbudun
Kavram Yayınları
1993

Ümit Şahin

https://twitter.com/#!/umitsahin

http://umitsahin.blogspot.com/

Arzunun Botaniği

Bu kitap ile ilişkim bol hikâyeli başladı.

Öncelikle belirtmeliyim ki geçen sene “Etobur- Otobur İkilemi” adlı kitabını okumuş olduğum için yazarı çok takdir ediyordum.  Yazarın bence tek-en zayıf yanı kitaplarına koyduğu isimler. O kitabın adı Etobur- Otobur İkilemi değil de “Endüstriyelden İlkele Gıdaya Yolculuk” gibi bir şey olmalıydı. Kitabın ismi, bölümlerden en önemlilerinden birinin ismi olmuş ki bence tüm kitabı anlatmıyor. Bu seferki isim biraz daha başarılı olsa da yine de daha iyi bir isim bulunabilirdi. Belki “insana yön veren bitkiler” ya da “dünyayı yöneten bitkiler” gibi.

Kitap ile ilk olarak sevgili Yüksel Abla’ mız (Yeşiller Eşsözcüsü Yüksel Selek) sayesinde tanıştım. 2011 yılında Bodrum Gümüşlük Akademi’ de beraber konuşmacı idik. Sanayi ve korku üzerine söyleşiyorduk ki bu kitabı çıkardı. Kitabı Gümüşlük Akademi’ de gördüğünü ve Latife Tekin’ den istediğini, ancak olumsuz yanıt alınca çaldığını ve kitap çalmanın iyi bir şey olduğunu anlatırken sevgili Latife Tekin de izleyiciler arasından gülüyordu. Sonra fikirlerine önemli katkılar yapan bu kitabı tanıtmaya/övmeye başladı. Acaba bitkiler insanları kendi emelleri için kullanıyor olabilirler miydi? Acaba dünyayı yönettiğini sanan insan aslında başka canlıların kuklası mıydı? Kitap bu sorulara cevap arıyordu ve bu olaylar zinciri becerebilirsem kitabı çalmaya, beceremezsem satın almaya karar vermeme sebep oldu.

Kitap temelde 4 bitki üzerinden (elma, lale, marihuana, patates) dünya/insanlık tarihini sorguluyor. (Burada belirtmek isterim ki en beğendiğim 10 kitap arasına girebilecek bir başka kitap da Henry Hobhouse ‘ un “Değişim Tohumları” ‘dır. İsminin özellikle İngilizcesi kitaba çok uygun ve “Wind of Change” e vurgu ile çok çarpıcı: “Seeds Of Change”) Ben lale kısmı hariç diğer 3 kısmı çok çok beğendim. Ne bileyim, nedense bana çiçek yetiştiriciliği, çiçek tarımı gereksiz gelir. Bence çiçekler doğada kendileri açmalı ve öyle sevilmelidir. Gıda üretilebilecek veya canlılara yaşam alanı olabilecek yerlerde (ki bu durumda yine görülecek/sevilecek çiçekler açacaktır orada) çiçek üretip satmak, ilaçlamak yapay gübreler atıp çevreyi kirletmek zalimlik, acımasızlık, israf gibi gelir. İşte bu lale kısmını okurken kitaptan biraz soğudum ve maalesef onu başka kitaplarla aldattım.

Ancak sonra marihuana ve ardından patates geldi ki buraları soluksuz okudum.  Kitap özet olarak şunları içeriyor:

Elmanın genetik çeşitliliği, pazar talebi, tarihi, hayatını elmaya adamış çatlak bir doğasever olan Johnny Appleseed

Lalenin tarihi, sanırım dünyada bilinen ilk büyük kapitalist krizin detay anlatımı, lale genetiği-botaniği

Marihuana yetiştiriciliğine dair tüm detaylar, içtiğinizde neler olduğu, yasal durumu ve sebeplerin derinlemesine sorgulanması

Patates ve tarihi, genetiği, GDO’ lu bir patates yetiştirme denemesi ve Monsanto tesislerini ziyaret, GDO’ lu ve organik patates yetiştiren üreticileri ziyaret, görüşler ve düşünceler.

Bence özellikle patates kısmı çok ama çok değerli. Marihuana da çok iyi. Yani kitabın asıl iyi 2 bitkisi sona kalmış.

Kararım her açıdan çok değerli bir kitap olduğu.

Yüksel Abla, iyi ki bu kitabı çalmışsın :)

Arzunun Botaniği
Michael Pollan
Domingo
2. Basım – 2011

 

Hakan Ozan Erzincanlı

Gazino’dan “İnsan olmak yasak”

Barış Erdem ve Cem Akkartal tarafından 2007 yılında kurulan Gazino’nun ilk stüdyo albümü olan “İnsan Olmak Yasak” WePlay etiketiyle müzik marketlerdeki yerini aldı. Albüm, söz ve müziği Barış Erdem tarafından yazılan 13 şarkıdan oluşuyor. Albümün basın duyurusuna göre şarkılar “okulda, sokakta, evde karşı karşıya kalınan dertlere, töre cinayetleri, din sömürüsü, militarizm gibi toplumsal sorunlara” göndermeler de yapıyor.

“İnsan Olmak Yasak”ın yapımcılığını Haluk Polat üstlenirken, kayıt ve mixing aşamalarında grup Aybar Aydın’la çalıştı. İçerik anlamında çok yönlü bu albümün kayıtları We Play Studio’da yapıldı. Albümün summing ve mastering aşamasında da Levent Büyük’ün imzası var.

Amacını “içine atma kültürüne bir karşı duruş” olarak tanımlayan Gazino’nun Türkiye’nin yakın tarihindeki çalkantıları konu aldığı “Ucube Sensin” ve Türkiye’de özellikle genç bireyler üzerinde var olan “aynılaşma” baskısını ele alan “Bayma” şarkılarına çektikleri klipler de var. Grubun Facebook sayfasında, poşu giydiği için 2 yıldır tutuklu yargılanan ve iki hafta önce tahliye edilen Cihan Kırmızgül ve arkasındaki güçlerin hala açığa çıkarılmadığı Hrant Dink davaları hakkında da görüşleri yer alıyor.

Gruba ve şarkılarına twitter ve myspace sayfalarından da ulaşılabilir.

(Yeşil Gazete)

Duruşmadan bir gün sonra akli dengesi yerinde raporu

İzmir’de 2010 yılında öldürülen Ayşe Selen Ayla, Azra Has ve Esra Yaşar’ın katil zanlısı Hamdi Ayri için İstanbul Adli Tıp Kurumu “akli dengesi yerindedir” raporu verdi.

Kurum’un söz konusu raporu 19 Mart’ta postaya verdiği, belgenin İzmir’deki mahkemeye duruşmadan bir gün sonra, 26 Mart Salı günü ulaştığı ortaya çıktı. Ayri için daha önce Manisa Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesi de aynı yönde görüş bildirmişti.

25 Mart Pazartesi günü İzmir 7. Ağır Ceza Mahkemesi’nde dokuzuncu kez görülen dava, Adli Tıp raporunun beklendiği gerekçesi ile üç ay sonraya, 22 Haziran tarihine ertelenmişti. Mahkeme heyeti davaya müdahillik talep eden Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı ile Siyah Pembe Üçgen LGBTT Derneği’nin taleplerini de kabul etmişti. Duruşma öncesinde mağdur aileleri, Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformu ve Siyah Pembe Üçgen LGBTT Derneği birlikte basın açıklaması yapmışlardı.

Hamdi Ayri

Konu ile ilgili görüştüğümüz Siyah Pembe Üçgen üyesi Erdem Gür “Kadın, eşcinsel ve trans cinayetlerinde failler genellikle, mevcut erkek egemen sistemin hoşgörüsüne sığınma güdüsü ile akli dengesi yerinde değildir raporu alarak, cezai ehliyetten kaçınmak istiyorlar. Benzer bir şekilde ‘aldattı’, ‘gasp etmeye yeltendi’, ‘ters ilişki teklif etti’, ‘önce ben darp edildim’ diyerek olası cezalarını hafifletmek, suçu artık hayatta bile olmayan mağdurlara yıkmak istiyorlar. Üstüne üstlük, mahkemelerde iyi hal gösterip, haklarındaki cezanın iyice azalmasını sağlayabiliyorlar. Ne yazık ki bazen polisinde saldırganlara bu yönde akıl verdiğini biliyoruz. Kadınlara ve LGBT’lere yönelik cinayetlerle gerçekten mücadele etmek istiyorsak öncelikle adaleti engelleyen mevzuattan ve erkek şiddetini meşru gören, kamu yetkililerine kadar sinmiş ayrımcı zihniyetten kurtulmalıyız.” şeklinde konuştu. Gür, benzer vakaları daha ağır cezalandırarak caydırıcılığı pekiştirecek nefret suçlarına ilişkin yasal düzenlemelerin bir an önce Meclis gündemine gelmesini beklediklerini sözlerine ekledi.

Hamdi Ayri için, üç kişiyi kasten öldürmekten 3 kez ağırlaştırılmış ömür boyu hapis cezasına ek olarak; silahla yağma suçundan 45, ruhsatsız silah kullanmaktan 1 yıl olmak üzere 46 yıl hapis cezası isteniyor.

 

Haber: Murat Köylü