Ana Sayfa Blog Sayfa 4690

Kartal potada yolu yarıladı

Beko Basketbol Ligi play-off final serisi ikinci maçında Beşiktaş Milangaz , Sinan Erdem Spor Salonu’nda AnadoluEfes’i 76-71’lik skorla mağlup ederek seride durumu 2-0’a getirdi.

Serinin üçüncü maçı 3 Haziran Pazar günü saat 17: 00’da Abdi İpekçi Spor Salonu’nda oynanacak.

İki takımında hücumda tutuk başladığı mücadelede 4.dakika Carlos Arroyo ile Dusko Savanovic’in karşılıklı sayılarıyla 2-2 eşitlikle geçildi. Özellikle hücumlarda Savanovic’in basketleriyle etkili olan Anadolu Efes, reklam molasına da 10-6 üstün girdi. Pops Mensah Bonsu ile rakibine karşılık veren Beşiktaş Milangaz karşısında ilk periyotu ev sahibi ekip 16-11 önde tamamladı.

İkinci periyotun da ilk dakikalarında iki takım hücumda skor üretmekte zorlandı. Zoran Erceg’in oyuna ağırlığını koyduğu dakikalarda üretkenliğini arttıran Beşiktaş Milangaz, 16.dakikada skorda dengeyi yakaladı (21-21). Ancak Kerem Tunçeri ve Cenk Akyol’un dış atışlarıyla basketler bulan Anadolu Efes, devre sonunda da soyunma odasına 33-32 önde giden taraf oldu.

Üçüncü periyota iki takımda hücumda iyi başlarken, Tarence Kinsey ile Kerem Tunçeri’nin basketleriyle 24.dakikada Anadolu Efes durumu 41-39’a getirdi. Serhat Çetin’in top kaybını Ermal ile smaç basket olarak değerlendiren Lacivert Beyazlılar, buna karşın reklam molasının ardından Arroyo’nun hücumdaki etkinliğine engel olamadı.

Son dakikaya David Hawkins’in serbest atış çizgisinden bulduğu iki isabetle giren Beşiktaş Milangaz, üçüncü periyotu da 51-52 önde tamamladı. Esteban Batista ile Carlos Arroyo’nun karşılıklı basketleriyle mücadelenin final periyotunda ilk 1.5 dakika geri kaldı. Dawid Hawkins’in savunmada kaptığı topları Ersin Dağlı ve Carlos Arroyo ikilisiyle sayıya çeviren Siyah Beyazlılar, 37.dakikaya da 60-64 önde girdi. Son dakikaya 65-69 üstün giren  Beşiktaş Milangaz, taktik faulleri değerlendirdiği karşılaşmadan da 71-76 galibiyetle ayrıldı.

Kilyos’ta 3 günlük Reggae ve Ska şöleni

Uzun bir aradan sonra İstanbul’un ilk reggae festivali olan SiREN FESTiVAL tekrar hayata geçirilirken dinleyicileri, türün en çok yakıştığı yere, deniz kıyısında yıldızların hâlâ görülebildiği bir gökyüzünün altına topluyor.

Kilyos Baykuş Plajı’nda düzenlenecek üç günlük festivalde Bulgaristan’dan gelen konuklara kulak verirken Türkiye’de reggae konuşan, üreten, çalan lokal yetenekler de 1-2-3 Haziran’da Kilyos’ta aynı sahnede buluşuyor.

1 Haziran Cuma
İstanbul DUB Kollekifi, doğaçlama dub performansıyla ilk gün sahne alanlardan. Reggae ateşini Bulgaristan’da yakıp videoları ve prodüksiyonlarıyla beğeni kazanan konuk DJ’ler Samity, NRG- D, Shaka-BO, Roots Rocket Crew‘. Program gün ışıyana kadar dub’ın kulak okşayan ritimleriyle devam edecek soundsytem selektörleri, basın kalpleri vuran ritimlerini dinleyiciyle buluşturmak için birbiriyle yarışacak!

2 Haziran Cumartesi
İkinci gün festival sahnesi oldukça kalabalık. Sabah denize girenler için DJ’lerin seçtiği Jamaika ezgileriyle başlıyor. Akşam üzeri güneş çekilirken şehrin lokal yıldızları festival sahnesinde sırayla ışıldamaya başlayacak. İşte reggae ve ska türlerinde müzik yapan yerel yetenekler; Sattas, Come Again, Enzo Ikah, Afra Tafra, Istanbul SKA Foundation, Matruska, Sıska, The Iteful Ites. Canlı performansların ardından geceyi yine reggae ve ska DJ’lerine teslim edilecek.

3 Haziran Pazar

Festivalin üçüncü ve son gününü denizde, sahne önüne ya da kumsalda bir etkinliğe katılarak geçirmek mümkün. Müzik yayını INI Network DJ/selektörlerinin reggae seçkileriyle başlıyor. Ardından kabin Radio Pangea‘ya teslim edilerek dünya müziklerine açılacak. Sonrasında canlı performanslar ile yerinizde durmanızı istemeyen müzikler yankılanıyor! Sahnede şehrin kabına sığmayan grupları; Bandista, Peyk, 100°C, The Ayılar, Cemiyette Pişiyorum ve Jetlag. Canlı performansların ardından Pixie DJ’leri after party için setin başına geçiyor ve DNB, Jungle ve Dubstep setleri ile festival sona yaklaşıyor.

Başka ne var?

Neredeyse aralıksız yapılacak müzik yayını dışında festival süresince pek çok etkinlik ve performans ile renkli bir yelpaze yakalanması amaçlanıyor.

Mikrofonda süpriz konukların performansları, sokak müzisyenlerinin tınıları, Türkiye’nin ilk ve tek Afrika ritim ve dans topluluğu Dans Afrika tarafından gerçekleştirilecek dans gösterisi, Sambistanbul topluluğunun samba gösterisi, festival ruhunun olmazsa olmazı jugling ve ateş dansı gösterileri, uçurtma yapım atölyesi, grafiti atölyesi, plaj futbolu turnuvası, satranç ve langırt turnuvaları da festivaldeki etkinlikler arasında.

Ayrıntılı bilgi için festivalin web sitesine göz atabilirsiniz!

www.sirenistanbul.com

 

Adana Demirspor Adana’yı ayağa kaldırdı

0

Spor Toto 2. Lig Play Off final mücadelesinde Fethiyespor’u 2 – 1 ile geçen Adana Demirspor Bank Asya 1. Lig’e yükselen son 2. lig takımı oldu.

Atatürk Stadyumu’nda dolu tribünler önünde oynanan karşılaşmada Adana Demirspor, maçın 9. dakikasında Hasan Balcı’nın kafasından bulduğu golle öne geçti. 81. dakikada İlyas Çakmak’ın golüyle fark 2’ye çıkarken bu gole 85. dakikada Uğur Aktaş cevap verdi.

Mavi Şimşekler, bu sonuçla 2003-2004’te veda ettiği Bank Asya 1.  Lig’e 8 yıl aradan sonra geri dönmüş oldu. Adana Demirspor, en son 2001-2002 sezonunda yine Denizli Atatürk Stadyumu’nda oynanan maçta Karşıyaka’yı 2-1 yenerek Bank Asya 1. Lig’e yükselmişti.

8 vekile fezleke hazırlandı

Aralarında BDP Eş Başkanı Selahattin Demirtaş’ın da bulunduğu 6’sı BDP’li 2’si bağımsız 8 milletvekili hakkında KCK üyesi olmak suçuyla fezleke hazırlandı. Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığı, milletvekilleri hakkında “terör örgütü KCK üyesi olmak” suçlamasıyla dokunulmazlıklarının kaldırılması için fezleke hazırladı.

Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığı, aralarında BDP Genel Başkanı Selahattin Demirtaş ‘ın da bulunduğu 6’sı BDP’li 2’si bağımsız 8 milletvekili hakkında ”terör örgütü KCK üyesi olmak” suçlamasıyla dokunulmazlıklarının kaldırılması için fezleke hazırladı. Özel Yetkili Cumhuriyet Başsavcılığı, KCK/Türkiye Meclisi bünyesinde faaliyet yürüttüğü ileri sürülen Yerel Yönetimler Bürosu’na gittikleri tespit edilen ve söz konusu bürodaki ortam görüşmelerinde adı geçen milletvekilleri hakkında başlattığı incelemeyi tamamladı.

Savcılık, BDP Genel Başkanı Selahattin Demirtaş , Genel Başkan Yardımcısı Gültan Kışanak, milletvekilleri Emine Ayna, Nursel Aydoğan, Sebahat Tuncel, Ayla Akat Ata ile bağımsız milletvekilleri Ahmet Türk ve Aysel Tuğluk hakkında, ”Terör örgütü KCK üyesi olmak” suçlamasıyla TCK’nın 314/2. maddesi uyarınca dokunulmazlıklarının kaldırılması için fezleke hazırladı.

Savcılığın, her milletvekili için ayrı ayrı hazırladığı yaklaşık 30 sayfadan oluşan fezlekede, KCK ‘nın yapılanması ve yürütülen soruşturma, detaylarıyla anlatılarak “milletvekillerinin KCK /TM bünyesinde faaliyet yürüten örgüt mensuplarıyla bağlantılarının olduğu” ileri sürüldü. Hazırlanan fezlekeler, TBMM Başkanlığı’na sunulmak üzere Adalet Bakanlığı Ceza İşleri Genel Müdürlüğü’ne gönderildi.

Türkiye’ye diktatörlük sezaryen ile mi geldi?

Son dönemde iyiden iyiye freni boşalmış bir kamyon halini aldı hükümet. Arka arkaya söylenen sözlerin niteliği, sürekli gündem değiştirme çalışmaları ve bunda da dikiş tutturamamaları, artık bu kamyonun çok da kontrol altında olmadığını gösteriyor. Uludere Katliamı’nın üzerini örtmek için ortaya atılan kürtaj ve sezaryen tartışmaları; oradan gelen yoğun tepki ile Türk Hava Yolları çalışanlarının grevinin ortaya çıkardığı etkiyi göğüslemek için Çamlıca Tepesi’ne yapılacak olan cami tartışmaları, gazetecilerin çıkan, takılan tasmaları, milliyetçi kanada göz kırpan BDP açıklamaları… Arada gelen zamlar, artık pek haberlere konu olmayan tutuklama dalgaları ve Suriye’ye yönelik hamleler… Bir de tabii ki hukuk üzerinde yapılanlar var. Avukatların haklarının kısıtlanması, hatta davaların avukatsızlaştırılması…

Kontrolü kaybettiği oranda da gözü kararıyor hükümetin. Belki gözden kaçmış olabilecek bir olay bunun çok net bir kanıtı. Yeni Şafak adlı gazetede yazan Ali Akel, Uludere Katliamı ile ilgili yazdığı bir yazıda özetle “Özür açıklanmaz, özür dilenir!” dediği için kovuldu. Hem de, ABD temsilciliğini yaptığı 16 yıllık gazetesinden… Bu aslında, hükümetin kendilerini eleştirenlere yapmak istediklerinin de bir göstergesi. 16 yıllık yol arkadaşına bunları yapanların, onun farklı fikirine bile müsade edemeyenlerin, muhaliflere neler yapmak isteyeceklerini aklıma bile getirmek istemiyorum. O meşhur tasmayı gevşetmek istemiyor anlaşılan hükümet!

Peki bunlar neden oluyor, nasıl oluyor? Bir kere şunu tekrarlamakta fayda var. Ortada hükümet, Adalet ve Kalkınma Partisi ya da TBMM AKP grubu falan yok. Ortada olan sadece ve sadece Recep Tayyip Erdoğan. Gerisi onun görüntüsü altında var olan yapılar sadece. Yapılan İstanbul İl Kongresi’ni düşünün. Dev bir sahne, dev bir Erdoğan fotoğrafı ve o dev sahnede tek başına olan Erdoğan. Bir kutsama ayini. Hem de daha bir kaç hafta öncesine kadar, yine stadyumlar, yine kalabalıklar ve totaliterlik konuşulmuşken…

Bu tekrardan sonra biraz geriye dönmenin faydalı olduğunu düşünüyorum. Çünkü bir anda olmadı hiçbir şey. Yani ortada bir sezaryen, bir erken doğum yok. 15 Mart 2011’de Yeşil Gazete’ye bir yazı yazdım. Yazının adı, “12 Mart’ın 3 hali: Darbe-Katliam-Referandum“’du. Kısaca muhtıra (1971), Gazi Katliamı (1995) ve 6. ayına giren referandumu (2010) konu etmiştim. O yazıda, bugünü anlamak açısından önemli olduğunu düşündüğüm şöyle bir paragraf var:

“Şu anda durum çok net. 2011’de Türkiye’de Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın “ol” dediğine olmaz diyebilecek ya da “ol” dediğini oldurmayabilecek bir kişi ya da bir kurum var mı? Kaldı mı? Kalmadı! AB Parlamentosu’na karşı ne dedi Recep Tayyip Erdoğan? “Onlar rapor hazırlamakla, biz bildiğimizi okumakla görevliyiz!” Durumun bu olmasının nedenlerinden bir tanesi de referandumdur. Bu yüzden geriye dönük olarak konuşulması gerekir.”

Mart 2011… Referandumun tüm olumsuz sonuçlarının henüz ortaya çıkmadığı ama ortaya çıkan tüm sonuçlarının da olumsuz olduğu bir tarih. Şimdi durum daha da koyu bir tek adamlığa gidiyor. İşte son tartışmalar. Bir söz ediyor Recep Tayyip Erdoğan, tasmasını tuttuğu basın hemen destek yağdırıyor; hangi bakanın görev alanına giriyorsa o hemen bir tasarı ortaya atıyor; eller kalkıyor iniyor ve yasa geçiyor. Yasama, yürütme ve yargı zaten içiçe geçtiği için herhangi bir hukuki kısıtlamayla karşılaşmadan söz gerçek oluyor. Avrupa olumsuz sözler söylese de bilinen okunuyor, uluslararası kurumlar karşı çıksa da bilinen okunuyor. İşte bize kalan Rusya ve Mısır arası demokrasi bu. Fakat görünen o ki bu kadar mutlak bir tek adamlık bile egoları doldurmaya yetmiyor. Üstüne bir de başkanlık isteniyor. Fiili olan tek adamlık, hukuki hale de getirmek istiyor. Kötü bir haber daha, BDP ve CHP’ye olan yüklenmeler gösteriyor ki, AKP’nin anayasada destekçisi MHP olacak!

Şimdi bu diktatörlük, sezaryenle mi geldi? Bu olanlar bir anda mı oldu? Bunu da fazla geçmişe gitmeden yanıtlamak gerekir. Dönüm noktalarından bir tanesi referandumdur. Referandum sonucu elde edilen yetkiler, yargının yeniden dizayn edilmesi vb, sonucunda bu noktaya geldik. Demokratikleşecektik, diktatörlüğe döndük. Artık tek adam rejimi ile yönetiliyoruz. Vesayetten kurtulacaktık, tek adam rejimine döndük. En ufak bir farklılığa tahammül etmemenin ülkesi olduk. Katillerin savunulduğu, hakkını isteyenlerin katillikle suçlandığı bir ülke olduk. Grevin yasaklandığı, grev yapanların sms ile işten atıldığı bir ülke olduk. Muhaliflerin sindirildiği, her türlü muhalife mutlaka bir suç bulunduğu, yoksa da yaratıldığı bir rejime sahibiz. Kimyasal gazlarla insanların öldürüldüğü, demir cop siparişlerinin verildiği bir rejime… Sivillerin üzerine uçaktan bombaların yağdırıldığı ve özür isteyenin zulümle karşılaştığı bir rejim.

Asıl korkunç olanı da, insanı iliklerine kadar kontrol etmek isteyen bir rejim. İşte, 2002’den beri ortaya çıkan ve referandumdan sonra hızlanan demokratikleşmemizin gelip, gelebildiği son nokta bu. Erkek kafaların, kendi kafalarındaki düşünceleri dayattığı ve yaşattığı bir noktadayız. Sanırım referandumda geçmişten hesap sorulsun diye, birileri geleceğimizi verdi. Şimdi geleceğimiz, freni boşalmış bir kamyonun kasasında yokuş aşağı gidiyor.

 

Yeşil Gazete yazıları ve diğer yazılar için: http://www.urbarli.net

https://twitter.com/#!/Urbarli

Ekümenopolis: Bir şehri intihara sürüklemek – Ayşe Çavdar

Çalabım bir şâr yaratmış iki cihan âresinde
Bakıcak didar görünür ol şârın kenârasinde
Nâgehan ol şâra vardım ol şârı yapılır gördüm
Ben dahi yapıldım taş u toprak âresinde
Hacı Bayram Veli

Baştan söyleyeyim, bu yazının tonu bir miktar suçlayıcı ve sinir bozucu olacak. Çünkü yazan özne öfkeli. Bu öfkenin şu ülkedeki çimento fabrikaları, tuğla imalathaneleri, beton makineleri kadar çok sebebi var. Eğer kendinizi İstanbul’da olup bitenler konusunda masum ve mesuliyetten uzak hissediyorsanız hiç okumayın bu yazıyı. Çünkü zaten İstanbul’da, hatta Türkiye’de yaşamıyorsunuz demektir. Bu yazının yazılmakta olduğu dili anlayabilirsiniz ama ne dediğini muhtemelen anlamayacaksınız.

Ekümenopolis’i izlediniz mi? Hani şu Imre Azem’in arkadaşlarıyla birlikte yıllardır uğraşıp İstanbul’da neler olup bittiğini gözümüze sokarcasına anlatmaya uğraştığı filmi… İzlemediyseniz bir görün. Yaşadığınız, çocuklarınıza bıraktığınız şehrin doğadan ve insandan nefret edercesine şekillenmiş bir inşaat ideolojisinin girdabına nasıl sokulduğunu göreceksiniz. 1980′lerden bu yana hızlanarak artan “evim olsun, bir tane daha olsun, arabam da olsun, güvende olayım, kimse bana dokunmasın, en iyi ben yiyeyim, en iyi ben giyineyim” iştahlarıyla her an bir köşesinden hep birlikte ısırdığımız şehrin tükenmekle kalmayıp, koca bir moloz yığınına dönüşmek üzere olduğuna tanık olacaksınız.

Ekümenopolis özetle İstanbul’un doğal sınırlarına ulaştığını haber veriyor. Sahip olduğu coğrafyanın kaynaklarını çoktan tüketmiş olmakla kalmayıp, etrafı tırtıklamaya başlamış bile çoktan. Olanca şatafatına rağmen İstanbul’un sahip olduğu insanları beslemeye, onlara iş bulmaya, onları eğitmeye mecali kalmadığını, hatta böyle bir niyeti olmadığını da haber veriyor Ekümenopolis. Çünkü şehri yönetenler ve şehrin ürettiği artıdeğerden pay almak için birbirlerinin  tepelerine binmeye hazır olanlar bu türden potansiyelleri çoktan yok etmiş durumdalar. Çılgın Kanalistanbul projesine kadar açılmasa da, en az onun kadar izandan yoksun Üçüncü Köprü Projesi’nin nasıl bir İstanbul şekillendireceğine dair kafa yoruyor. Müjdeler olsun, son orman alanları da yok olacak ve havasızlıktan boğularak öleceğiz burada…

Ağaoğlu gibi adamların nereden çıktıklarını anlatıyor ayrıca Ekümenopolis. Neden kendilerine bu kadar güvendiklerine de değiniyor. Hemen söyleyeyim anladığımı: Ağaoğlu gibi adamlar içimizden çıkıyorlar ve hırslarımızı, iştahlarımızı, hayattan beklentilerimizin ne denli bencilce olduğunu bildikleri için bu kadar kendilerine güveniyorlar. Başkalarının hayatlarına bakar körlüğümüzden alıyorlar meşruiyetlerini. Çünkü onlar sıradan ve güçsüz insanların yaşadıkları mahalleleri yıkıp, “bizim gibi ayrıcalıklı, şehirde nasıl yaşanacağını, kimden, ne zaman, ne isteyeceğini bilen, hasıl-ı kelam İstanbul’u hak eden” insanlar için dikiyorlar o çirkin, o edepsiz bloklarını…

Şunu öğreniyorsunuz Ekümenopolis’i izleyip bitirdiğinizde: İstanbul yönetilmiyor, tüketiliyor. Ne tarih ne doğa sonsuz bu şehirde. Ve işte mevcut dönüşüm İstanbul’dan geriye kalan son yaşam izlerini de tarihten kazırcasına yok ediyor. Hiç dokunmuyor Imre Azem, İstanbul’a bu denli hoyratça “tecavüz” edenin onun fethiyle, ona sahip olmakla en çok gururlananlar, onu sahip oldukları hayatın “en büyük aşkı” diye konumlayanlar olduğundan. Bu bağlantıyı kurmak size kalıyor. Ama insanın sevdiğine, ekmeğini yediğine, suyunu içip, nefesini soluduğuna, komşusuna, dostuna, kendisine ve kendisinden doğacak olanlara karşı ne denli ilgisiz ve insafsız olabileceğini ancak bu bağlantıyı kurduktan sonra anlayabileceksiniz.

İstemiyorsanız seyretmeyin Ekümenopolis’i… Canınız falan sıkılır. Neme lazım öfkelenir, şehre başka türlü bakmaya, olup bitenlere müdahale etme isteğiyle dolmaya başlarsınız. Ve bu istek sizi kısa vadede çok yorabilir. Ya da izleyin Ekümenopolis’i, derdiyle hemdert olun. Belki o zaman, gözünüzden sakındığınız çocuklarınızı ne türden bir canavara teslim etmek durumunda kalacağınızı olanca açıklığıyla kavrar, başka türlü tasavvurlar geliştirmeye başlarsınız. İstanbul’un göz göre göre intihara sürüklenmesi karşısındaki “bakma sen, yöntem kötü ama iyi şeyler de yapılıyor” tavrını sorgulamak gelir aklınıza.

Hacı Bayram Veli yukarıdaki dörtlüğünde diyor ki: “Tanrı iki cihan arasında bir şehir yaratmış. Bakan kendi yüzünü görürmüş şehrin kenarında. Ansızın o şehre vardım, o şehri yapılırken gördüm. Ben de yapıldım o taş ve toprak arasında.” Evliya demek istiyor ki, herkes yaptığı, yaşadığı şehre benzer biraz. Şehriniz sizin aynanızdır. E hadi hep beraber bakalım yaşadığımız şehre, görelim aslında ne kadar çirkinleşebileceğimizi…

Ayşe Çavdar – www.uzuncorap.com

Siyaseti geri almak ya da EDP-Yeşiller (2- Yeşil hareket)

Yeşil düşüncenin -sessiz ve derinden de olsa- gelişip yaygınlaştığı, ekoloji hareketinin ise sivil toplum örgütleri, yerellerdeki yaşam mücadeleleri ve alternatif deneyimler çerçevesinde büyüyüp serpildiği bir dönemde, EDP-Yeşiller birleşme tasarısına sadece yeşil siyasi hareketin özgül tarihsel gelişimi içinden bakamayız. Konuyu bütün bir çevre ve ekoloji mücadelesini, bütün doğrudan demokrasi, antiotoriterlik ve şiddetsizlik pratiklerini, bütün sosyal hareketler zeminini, başka bir deyişle yeşil hareketin en geniş çerçevesini göz önüne alarak değerlendirmek gerek.

Türkiye’de bugünkü Yeşiller Partisi’nin de ürünü (ve bir parçası) olduğu yeşil siyasi hareketin geçmişi çeyrek yüzyılı geride bıraktı ve politik yönelimi de küresel yeşil hareketle paralel gelişti. Üstelik Türkiye’de Yeşiller, Avrupa Yeşilleri’nin büyük çoğunluğunu ayakta tutan en önemli araçtan, parlamento ayağından yoksun olduğu halde, hareketin baskın rengi olan protesto ve direniş geleneğiyle, alternatif politikalar üretme ve seçimlere müdahil olma tavrını bir arada yaşatmayı başardı.

Ancak bugünü daha iyi anlamak için, yeşil hareketin ayağını bastığı zeminde son on yıldır yaşanan değişiklikleri doğru değerlendirmek gerekiyor. Bu değişikliklerin başında “iklim değişikliği” geliyor. Bugün artık iklim değişikliğini (dolayısıyla iklim politikalarını ve aktivizmini) temel mücadele dinamiği olarak belirlemeyen bir yeşil hareketten söz edilemez. Hareketin “kadim” merkez noktası olan nükleer karşıtlığı elbette önemini sürdürüyor. Ancak iklim politikaları, yeşil düşüncenin 40 yıllık “büyümeyi sınırlama” ideolojisine bire bir denk düşüyor.

Yeşillerin politik odak noktası tam da bu nedenle “yeşil ekonomi” olarak beliriyor. İklim değişikliğine ve ekolojik krize karşı yenilenebilir (ve doğaya uyumlu) enerji ve üretim-tüketim biçimleri savunulur ve ekonomik büyüme saplantısı mahkum edilirken, “yeşil ekonomi” bir üst başlık olarak ve pozitif bir politik gündem olarak ortaya çıkıyor. Yeşil ekonomi, kapitalizm belki de en ağır krizini yaşarken, yeni ve yaşayan bir seçenek olarak tam da bu nedenle kabul görüyor. Yeşiller, mevcut krizi üçlü kriz olarak adlandırıyorlar. Ekolojik, sosyal ve ekonomik kirizin birbirinden ayrılamayacağını vurguluyorlar ve  bugün dünyanın pek çok ülkesinde iktidar alternatifleri üretecek güce, bu sayede erişiyorlar.

Bu tespiti yaptığımızda, yani yeşil siyasi hareketin ağırlık merkezini iklim değişikliği, ekolojik-sosyal-ekonomik kriz, ekonomik büyüme eleştirisi ve bütün bunlara yeşil ekonomi programıyla yanıt vermek olarak belirlediğimizde, sadece mevcut yerel ekoloji hareketlerini merkeze alan (antikapitalist de olsa pratiğini bununla sınırlayan) bir ekoloji mücadelesiyle yeşil hareket arasındaki  farkı daha iyi anlayabiliriz. Üstelik yeşil siyasi hareket dediğimizde, bunu demokrasi ve özgürlük mücadelesiyle, sadece ekolojiye dair bir şekilde değil, feminizm, LGBT hareketi ve antimilitarizmi merkeze alan bir çerçevede ele alarak, tamamlamak gerekir. (Bu merkezin, muhafazakarlaşmanın tavan yaptığı bir dönemde ne kadar hayati olduğunu da saptamalıyız.) Yani mesele sadece parlamenter sistemi veri kabul edip etmemek, ya da reformist olup olmamak meselesi değildir. Mesele, küresel krize karşı, radikal bir sistem eleştirisi dahilinde, politik bir seçenek oluşturup oluşturmamak meselesidir. Tabii bunu da hangi dil ve söylemle yaptığınız önemlidir.

Dolayısıyla bugün yeşillerin yapması gereken şey, yeşil politikanın mümkün olan en geniş tabana yayılması ve sözünü ettiğim anlayışın ana-akımlaştırılmasıdır. Bunun tersi ekoloji mücadelesinin marjinalize edilmeye ve şiddeti yücelten bir dilin hakim kılınmaya çalışılması, ya da yerellerde yaşanan yaşam ve ekoloji mücadelelerinden küçük iktidar odakları yaratılmasıdır. Bu eğilimin hakim hale gelmesini engellemenin yolu, ekoloji mücadelesini Yeşiller’in evrensel yeşil ilkeleri zemininde (yani şiddetsiz, sınırsız, hiyerarşisiz, lidersiz, feminist ve antiotoriter; resmi ideolojinin yüklerinden, kişi mitlerinden, devlet ve iktidar tapınmasından azade olarak) tüm yurttaşların ana gündem maddesi haline getirmeyi sağlayacak bir yönelimdir.

Bunu yaparken elbette tabanda verilen ekoloji mücadeleleriyle temas etmek, sivil toplum çalışmalarından çok şey öğrenmek ve alternatif ekolojik yaşam deneylerini de görmezden gelmemek gerekiyor. Ama hareketi bunlarla sınırlı tutmadan doğrudan insanlara seslenirsek, doğrudan parti örgütlenmeleri yoluyla (da) “yurttaşla” (yani sadece kitleyi ima eden “halklar”la değil, özgür bireyle) temas edersek,  yeşil gündem toplum nezdinde politikleşir, ayağı yere basar, marjinalleştirilmekten kurtulur.

Ayrıca sivil toplumun merkezinde yer alan çevreci ve doğa korumacı örgütlerin etki alanının ve tabanının (hatta profesyonel ve akademik kadrolarının da) yeşil politik bir yönelimle tanışmasını, çevre hareketinin ve doğa korumacılığın siyasallaşmasının önemli bir adımı olarak görmek gerekiyor. Bu STK’ların “politikaya bulaşmama” tavrını aşmalarının ve aslında sonuçla olduğu kadar sebeple de ilgilenen kendi tabanlarına da yabancılaşarak sektörel bir eleman haline gelmelerini önlemenin yolu, diyalog ve işbirliğinden geçiyor.

Ekoloji hareketi kendi kendini fragmante etmek ve birbirini kategorize etmek yerine, topluma seslenmeye başlarsa, siyasi parti, STK, girişim, platform, hareket gibi ayrımları kemikleştirmekten kurtulabilir ve aralarındaki geçişkenliği garanti altına alabilir. Yeşiller’in bir siyasi hareket olarak bu siyasallaştırmanın (ve diyaloğun) öncüsü olması doğasının gereği olarak görülmeli. Bununla elbette sistemle uzlaşmayı kastetmiyorum. Ama zaten ortada uzlaşılarak iyileştirilecek bir sistem olmadığını artık en müzakereci çevre kuruluşları bile anlamış durumda. Bizim yapmamız gereken şey radikalleşirken ana-akımlaşmak (ya da ana-akımı radikalleştirmek), bunu yaparken de ideolojik değil, politik bir dili hakim kılmak olmalı.

***

Peki bütün bunları EDP-Yeşiller birleşme tasarısı açısından nasıl okumak gerekiyor?

Yeşiller Türkiye’de her zaman solda olmuştur. 1980’lerdeki birinci yeşil parti içinde yer alan (ve etkisi kalıcı olmayan) bir kanat dışında, harekete her zaman sol bir renk hakim oldu. Bu nedenle bugün önemli olan Yeşiller’in solda olup olmaması değil, o solun nasıl bir sol olduğudur.

Bu, antiemperyalistlik adına ulusalcılık kokan, Kemalist eski düzenle ve dolayısıyla ulusal sanayinin kirli çıkarlarıyla uzlaşan bir sol olmamalıdır örneğin. Ya da radikalizm yarışı yaparken şiddeti yücelten, yeşil hareketi marjinalleştiren bir sol da olmamalıdır. Olaya sadece mülkiyet (ve yönetim) çerçevesinden bakan, dolayısıyla aslında devletçi, merkeziyetçi, planlamacı ve büyümeci bir solun da yeşil hareketle hiçbir ilişkisi olamaz.

Bugün bizim yeşil hareketi, özgürlükçü, demokratik, şiddet karşıtı, sosyal hareketlerin etkisi altında dönüşüme uğramayı kendisi talep eden, duyargalarını dünyaya, küresel sorunlara ve küresel hareketlere açık tutan bir solla kaynaştırmamız gerekiyor. Yeşil hareketle karşılıklı olarak birbirini dönüştüren bu solun yerinden yönetimi, özerkliği, merkezi yapıları ve iktidar aygıtını (kendi pratiği içinde de) dağıtmayı ana gündemlerinden biri olarak belirlemesi gerekiyor. Hala derin devletle, askeri çözüm saplantısıyla, darbeci zihniyetle hesaplaşamamış, bir yandan iyice muhafazakarlaşırken, bir yandan da otoriterleşerek yozlaşan bir iktidarın etkisi altında sıkışan bir ülkede, sonuna kadar özgürlükçü, sonuna kadar demokrat olmaktan kaçınmaması gerekiyor.

Yeşil siyasi hareketle ilgili düşünürken, her zaman Avrupa’da ve dünyada yaşanan deneyimleri de dikkate alıyoruz. Yeşiller’i çoğu Avrupa ülkesinde üçüncü ana siyasal akım olmaya taşıyan süreç, sadece ekoloji gündeminin toplumun geneli tarafından önemsenmesinin değil, aynı zamanda solun otoriter sosyalist miraslarla hesaplaşmasının bir sonucudur. Sonuçta yeşil hareket yeni solun içinden doğmuş, pek çok ülkede de ya doğum anında, ya da süreç içinde solun özgürlükçü kesimleriyle birleşerek, kaynaşarak ya da birlikte dönüşüme uğrayarak büyümüştür.

Yeşiller’in EDP ile birleşmesi, EDP’yi yeşil hale getirmek, ya da yeşilleri solcu yapmak değildir. İki partinin “eksiklerini” tamamlamak hiç değildir. Hiçbir gerçek siyasi arayış masa başında kurgulanamaz. Gerçek arayışları hayat yaratır. Bu süreci yeşiller açısından başlatan ihtiyaç, yeşil politikayı Türkiye’nin bütününe, tabana ve politik gündemin ön sıralarına taşıma mücadelesinin yarattığı ve zaten hep duyulan temel bir ihtiyaçtan başka bir şey değildir. Sol için yeşil politikayla buluşmak da kendi arayışının doğal bir sonucudur.

EDP ve Yeşiller bu birleşme tartışmasında siyasi bir cesaret gösterdiler, risk aldılar, küçük olsun bizim olsun demediler, kimseyi (her şeyden önce de -teorik kaygılarla- siyasetin kendisini) küçümsemediler.

Siyaseti geri almak dediğim şey de bu aslında.

(devam edecek)

Birinci bölüm: Siyaseti geri almak ya da EDP-Yeşiller (-1- AKP meselesi)

Hükümetten, “Maarifi kapattık, artık eğitim yapabiliriz” yasağı

Hava iş kolunda grev ve lokavt yasağını da içeren düzenleme yasalaştı. Türk Hava Yolları’nın iki günden bu yana pek çok seferinin iptal olmasına, havacılık sektöründeki çalışanların iş yavaşlatma eylemine neden olan düzenleme Meclis Genel Kurulu’nda görüşüldü. AKP İstanbul Milletvekili Metin Külünk tarafından hazırlanan teklif, görüşmelerin ardından yapılan oylamada kabul edilerek yasalaştı. Toplu İş Sözleşmesi, Grev ve Lokavt Kanunu’nun 29’uncu maddesinin birinci fıkrası, “Banka ve noterlik hizmetleri ile havacılık hizmetlerinde grev yapılamaz” olarak değiştirildi. Kanunun gerekçesinde, “Havacılık sektöründe yer alan faaliyetlerin grev ve lokavt yapılamayacak işler kapsamına alınması önem arz etmektedir” ifadesi yer aldı.

Yasa aynı zamanda korsan taksicilere de ağır cezalar getiriyor. Korsan taksilere verilen 15 gün trafikten men edilme cezası, yeni yasayla birlikte 60 güne çıkarıldı. Yeni yasa otopark mafyaları da 6 aydan 2 yıla kadar hapis cezası öngörüyor.

GENEL KURUL’DA GERGİNLİK
Teklifin görüşülmesi sırasında iktidar ve muhalefet partileri arasında gerginlikler de yaşandı. MHP’li Mehmet Erdoğan, üzenlemenin birçok uluslararası sözleşmeye aykırı olduğunu, bu nedenle geri çekilmesi gerektiğini iddia etti. İktidar partisinin işçi düşmanı olduğunu söyleyen CHP’li Namık Havutça ise ‘Havacılık sektöründe grevi yasaklayan düzenlemenin, korsan taksilerle ilgili teklifte ne işi var?” diye sordu.

‘BIRAK TIRAŞI’
Teklife en sert tepki ise BDP’den geldi. “Grev yapmayan işçi, işçi değildir, köledir” diyen BDP Mersin Milletvekili Ertuğrul Kürkçü , kendisine laf atan AK Partili Osman Aşkın Bak’a, ”Yeter, bırak tıraşı. Hem yasak getirip hem işçi hakkından bahsediyorsunuz. Utanmaz” yanıtını verdi. AKP ‘li milletvekilleri, Kürkcü’den sözünü geri almasını istedi.Sataşmadan söz alan Bak, ”Sözlerinizi size iade ediyorum. İşçilere ‘koyun’ dediniz. Türk işçileri bu sözleri sana iade ediyor” dedi.

Öte yandan Atatürk Havalimanı’ndaki eylem dün de devam etti. Dün iş yavaşlattıkları gerekçesiyle işten çıkarılan bir grup Atatürk Havalimanı Dış Hatlar Terminali geliş katında eylem yaptı. Eyleme aileleriyle katılan gruptakiler, alkışlar eşliğinde slogan atarak, işten çıkarmaları protesto etti. Sözleşmelerine son verilen çalışanlar iş mahkemelerine başvurmaya hazırlanırken, Hava-İş Sendikası’ndan yapılan açıklamada ‘çalışanların işe geri alınana kadar eylemlerin devam edeceği’ belirtildi.

Hangi Sol, Hangi Yeşil

Yeşiller hareketine yirmi yılımı verdim. Bu partinin her kademesinde görev yaptım. Bu denli uzun soluklu bir süreç yaşadığım için de artık herkesi kişisel olarak tanıyorum. Bu nedenle de kişiler üzerinden siyasal tutumları tartışmak gibi bugüne dek hiç benimsemediğim için bu tür tartışmalara girmekten kaçındım. Ama ilk kez bunu yapmak zorunda kalacağım, bunu yaparken de hem birleşme sürecine dönük, hemde çok önemsediğim yeşillerin geleceğine dönük aynı anda dünya ve türkiye tahlilleri de içeren bir takım saptamaları da yapacağım.

Öncelikle söze tavrımı net olarak koyarak başlayayım bir takım kayıtlar ile Yeşiller ile EDP arasındaki birleşme sürecini olumluyorum. Bunun salt örgütsel bir kaynaşmanın ötesinde ciddi bir siyasal kaynaşma yolunu açmasını arzu ederim.

Önce EDP ile ilgili bir olumsuz tutumumu yansıtayım. Bana göre EDP referandumda yanlış tarafta yer aldı. Bunu daha sonra ciddi olarak teorik beslemeler ile gerekçelendireceğim ama şunu söylemekle yetineyim o referandumda solun takınacağı en doğru tutum biz bu oyunda yokuz tutumu olmalıydı. Çünkü bu tür durumlarda siyasal olarak güçlü konumda değilseniz, niyetiniz başka da olsa fiilen taraflardan birinin çıkarlarını desteklemiş olursunuz. Şüphesiz özellikle EDP’nin referanduma evet, AKP’ye hayır tavrının temel gerekçesi bu pakete sol için konulmuş bubi tuzağı gibi gördüğüm 12 Eylüle yargı yoluydu. Bu son derece anlaşılabilir bir durum. Ancak keşke EDP bunun bir tuzak olduğunu bilerek bu tutumu takındığını belirtmiş olsaydı. O zaman evet’in anlaşılır bir gerekçesi oluşmuş olurdu. Kuşkusuz seksen önceci soldan gelen biri olarak 12 Eylül ile hesaplaşma arzusunu anlarım, desteklerim de, ama bana göre 12 Eylül ile hesaplaşma onun tüm sonuçları ile hesaplaşabilmektir ki bu kökten piyasacı reformlarıda içine almak durumundadır. Yoksa ahı gitmiş vahı kalmış, bir ayağı çukurda iki generali göstermelik olarak mahkemeye çıkarıp, sonra da 12 Eylül ile hesaplaşıldığını söylemek tam da AKP’ye uygun bir utanmazlıktır.

O gün reform paketinden iyi bir şeyler bekleyerek Evet diyen demokrat sol, istemeden de olsa bugünkü otokrat AKP’nin önünü açmış oldu. Neden böyle düşündüğümü şöyle açıklayabilirim, paketin kalbi yargıydı. O gün tüm demokrat sol, bu paketin kalbini oluşturan yargıdaki vesayete son veriyormuş gibi yaptığını düşündüğüm değişikliği, demokratik bir yargı anlayışının önünü açacağını düşünerek destekledi. Ancak pakette bir unsur vardı, Adalet Bakanı. Adalet Bakanlığı yargı’nın fiilen amiri konumunda olduğundan ağırlık merkezi konumundaydı. Pakette yargı kurumlarında seçimin önü açılsa da tam da bu nedenle (yani Adalet Bakanının ağırlık merkezi olan konumundan dolayı) yargıda demokrat bir anlayışın yerleşmesinin mümkün olamayacağını düşündüğümü de yazdım. Fiilen bu paket AKP’ye yargı bürokrasisini belirleme imkanı veren bir konumdaydı. Sol eğer güçlü bir konumda olsaydı bu durum belki değişebilirdi, ama sol herhangi bir şeyi belirleme gücüne sahip olmadığından bu durum iktidarı daha çok güçlendirmekte yarayacak ve AKP’nin devlete yerleşmesini, devleti ele geçirmesini sağlayacaktı. Bu durum iktidarı daha çok güçlendirmek ve AKP’nin devlete yerleşmesini, devleti ele geçirmesini sağlayacaktı. Bir iktidarın devlet haline dönüşmesinin ise, Türkiye’deki devlet mantığını düşündüğümüzde hiç de hayırlara vesile olmayacağı çok açık. Nitekim haklı çıkan ben oldum. Demokrat yargının bile isyan edeceği biçimde Adalet Bakanlığının listesi HSYK’da tulum çıkardı, yargıtay ve Anayasa mahkemesinde de durum değişmedi ve orada da yargının üst kademesi hükümetin beklentilerine uygun bir biçimde şekillendi. Bu süreçten sonra da AKP resmen Cemil Çiçek kanadı gibi milliyetçi, otokrat bir sağ parti oldu. Bir başka deyimle Bush’un Türkiye versiyonu olan bir AKP oluştu. Şu anda demokrat sol AKP’yi reformculuktan çark edip otokrat davrandığı için eleştiriyor. Oysa devlete yerleşen herkes devlet gibi düşünür ve bu Türkiyedeki devlet mantığı düşünüldüğünde daha da bir ceberrut bir biçim alır. Ne yazık ki demokrat sol, Türkiye için demokrasi sorununu muhafazakâr sağın meşrulaştırıcısı konumundaki liberallerin yarattı yanılsama nedeni ile kemalist vesayetin gerilemesinden ibaret düşündü, muhafzakar otoriteryanizmin ataerkil anlayışlarının gündelik yaşamı daraltması olasılığını hiç hesaba katmadı.[1]

Yeşillerin tutumu ise tam da benim düşündüğüm noktadaydı. Yeşiller başından beri AKP’ye birkaç noktadan doğru bir muhalefet yürüttü ve zaman zaman da iktidarın ayağına basarak yaygara yapmasına yol açtı. Yeşiller AKP’ye hem kökten piyasacı tutumu nedeni ile, hem devletçi sağcı zihniyetten doğan miltarizmi nedeni ile hem de demokrasiyi araçsallaştırarak hayatı otoriterleştiren tutumu (yani kürt sorunundaki tutumu nedeni ile), hem de gündelik yaşamı muhafazakârlaştırmasına dönük itirazları ile muhalefet etti. Ve referandumda evet ya da hayır cephelerinin hiçbiri içinde yer almayan bir tutum benimsedi.

Kendi arkadaşlarımı kayırdığım düşünülecek ama, kimi yerde eleştirel kayıtlarıma rağmen Yeşiller bu ülkede 68 ruhunu bir ölçüde bile olsa yansıtan (programatik olarak kesin böyle, ama bunu pratiğe yansıması yeterli olmaktan uzak kaldı) yeni sol bir siyasal parti oldu. Bu güne dek de bu ülkde demokrasinin vicdanı oldu. Çok küçük ama düşünsel olarak etkin bir parti oldu.

Artılar- Eksiler Ekseninde Birleşme

Şimdi bu birleşme ile yeni sol cephesinde yeni bir süreç başlayacak çünkü EDP’de gerçekten yeni sol bir arayış içinde olan bir parti, pek çok noktada Yeşillere ideolojik olarak yakınlıkları var. Bu nedenle bence birbirine çok uzak değil, çok yakın iki siyasal hareket ayrı kulvarlarda akmak yerine, güçlerini birleştirme yönünde bir irade beyan ettiler. Ben bu sürece birleşik yeşil sol adını vermeyi uygun görüyorum. Hiç kuşkusuz teorik düzeyde benim de önerilerim, isteklerim var. Ve gerek yeşillerdeki dostlarımla gerekse, yeni yoldaşlarım olacaklarını umduğum EDP’li dostlarla teorik olarak ne kadar örtüşeceğimi bilmesem de ben kendi adıma düşünsel önerilerimi yapacağım.

Öncelikle Yeşiller olarak katılımcılığı sağlamakta eksik kaldık, bu parti içinde bu kanallar tamamı ile tıkalı olduğu için değil, gövde ile baş arasında enerji akımı kesintisiz olmadığından yürümedi. Kısa eş sözcülük deneyimim sırasında düşlediğim doğrudan demokrasi konusunda ciddi bir hayal kırıklığı yaşadım. Çok sessiz, az sayıda kişinin aktif olması nedeni ile doğrudan demokrasinin hayat bulamadığı bir sürece tanık oldum. Bu tanıklıktan dolayı bu partinin yeşil bir parti olmakta eksik kaldığını düşündüm, elbette bunun nedeni üyelerimizin katılım konusundaki hevezsizliği idi. Hal böyle olunca parti fiilen kadro partisi olarak varoldu. Oysa bir yeşil parti taban tavan ayrımının olmadığı, hareket eksenli bir parti olmalıdır. Bu durum için hiç kimseyi suçlamıyorum, çünkü 1.5 yıllık aktif pratikte katılımı engelleyen mekanizmaların olmadığını biliyorum. Sorun bu ülkedeki politik pratik ya da kamusal alan, kamusal tartışma eksikliği. Yeşiller bu sorundan dolayı arzu ettiği parti olamadı. Oysa batıdaki gibi güçlü bir sivil toplum tecrübesi olsaydı, Yeşiller bu ülkedeki en önemli siyasal partilerden birisi olur, parlementoya çok rahat temsilci yollardı.

EDP’de umduğunu bulan bir parti olamadı.Sol iklim buza kestiğinden, muhafazakârlık solu ele geçirdiğinden EDP sol içinde yenilenmenin dinamik motoru olamadı. Sol muhalefetin ön cephesi olarak yer alamadı. Ancak EDP’nin yeşillere katacağı çok önemli bir sinerji olacağı kanısındayım o da solun sahip olduğu eleştirellik, kamusal alan deneyimi. Yani EDP ile yeşiller katılımcı doğrudan demokrasinin hayat bulduğu merkezsiz ağ tipi bir siyasal örgüt olabilir ( bu özellik birleşmenin olmazsa olmaz ön koşulu olmalıdır). Umarım beklentim gerçekleşir.

Eğer EDP  Ayrıntı Yayınları tarafından basılan ve  batıdaki eleştirel, yeni sol birikimi içselleştiren bir parti ise-ki bu konuda kuşkularım var bunun da nedeni sınıf dinamiklerinden çok kimlik meselesini öne çıkartan bir bir sol tahayyülün Ferdan Turgut tarafından dillendirildiğine tanık olmam-bu birleşme ile Türkiye ilk kez yeni sol ile tanışmış olur ve eğer sosyal prtaiklerde de doğru seçimlerle yer alınırsa bu parti soldaki yenilenmenin adresi haline gelir.

Bu Ülke

Buraya kadar Yeşiller ve EDP açısından bu birleşmenin sağlayabileceği avantajlara değindim. Şimdide bizi bekleyen handikaplara ilişkin düşüncelerimi paylaşmak istiyorum. Bence hem yeşillerdeki yoldaşlarım, hem de EDP’li dostlar ayaklarını bastıkları zemini iyi tanımıyor gibi geliyor. O yüzden kendimce bir Türkiye analizi yapmak istiyorum.

Şu an AKP bu ülkenin sağ partiler tarihindeki en başarılı ve oy oranı olarak en yüksek orana ulaşmış partisi ise bunu 12 Eylüle borçlu. Ancak 12 Eylülü salt darbe olarak görürsek onu yanlış analiz ederiz. 12 Eylülün esas karekterini 24 Ocak kararları teşkil eder. Bu bakımdan 12 eylülün has partisi ANAP’tır. ANAP olmasa 12 Eylül bu ülkede asla başarılı olamazdı. 12 Eylülü önceki darbelerden farklı kılan da, onun toplumun kılcal damarlarına yayılımını sağlayan da bu 30 yıllık süreçtir.

Öncelikle özelleştirme ile Türkiye’nin sanayi toplumu olma, modernlikle karşılaşma olanakları kesintiye uğramış oldu. Oysaki Mübeccel Kıray okuyanlar bilir sanayi tesisi olarak KİT’ler Anadolu da sosyal hayatı ciddi olarak değiştirdi. Türkiye buralarda canlanan ekonomi, farklılaşan sosyal hayat, kültürel- sanatsal pratiklerle tanışma deneyimleri yaşadı.İşte o deneyimler seksen öncesi solun tüm ülkede örgütlü olmasını, iyi ya da kötü bir işçi sınıfı oluşmasını sağlayarak o sınıfın hak arama pratikleri, örgütlü mücadele gibi farklı deneyimleri edinmesini sağladı.

12 Eylülün kestiği damarların en başında bu gelir. KİT’ler tek tek özelleştirildi, sendikal faaliyet yasaklandı, örgütlenmeye kısıntılar getirildi. Yayıncılık, bir yandan terörize edilerek, bir yandan ekonomik olarak sürdürülebilir olması zorlaştırılarak, diğer yandan tv’nin yaygınlaştırılması ile fiilen olanaksız kılındı. Dağıtım tekelleri ile de büyük medya dışında bir medya pratiğinin önü tıkandı. Bundan en büyük zararı kültürel, siyasal yayıncılık yapan, küçük bütçelerle yayın faaliyeti sürdüren yayınevleri gördü. Böylece Anadolu da yayıncılık fiilen son buldu. Dergicilik öldü.

Bütün bu süreçlerle birlikte Türkiye seksen sonrası tüketim toplumu denen olgu ile karşılaştı. Bir yandan reel ücretler geriler, iş güvencesi sona erer, anadolu ekonomisi çökerken diğer yandan tüketim özendirildi. İnsanlar ne olursa olsun tüketebilsin diye tüketime kışkırtıldı. Tüketimle bir yandan bir yaşam biçimi yerleştirilirken diğer yandan da topluma muhafazakar değerler aşılandı. Anadolunun içe kapanması ve muhafazakârlaşması sağlandı.

Devlet tüm gücü ile din unsurunu sol’a karşı bir alternatif olarak teşvik edip örgütledi, 28 Şubatla da bu eğilimin radikalleşen, sistem karşıtı niteliğine bürünen unsurları törpülendi. Sanılanın aksine 28 Şubat örgütlü dine ve bunların ekonomisine büyük bir darbe vurmadı, 28 Şubatta deyim yerindeyse feleği şaşırtılan radikal islamcılık oldu. Çünkü radikal islamcılık sol gibi sistem karşıtı bir duruş geliştirmişti.

Çöken anadolu ekonomisi kentlere göçü dizginsiz bir akım haline soktu, diğer yandan kürt başkaldırısı ile başlayan sosyal militarizasyonla, sağcı dindarlıkla milliyetçilik birbirine eklemlendi. Seksen öncesinin gecekondusu ve sanayi işçisinin yerini, işsiz, umutsuz ve yoksullaşmış kitlelerce oluşturulan çöküntü bölgesi deyimine uyan kenar mahalleler aldı. Daha önce bu işgücünü emen sanayi, giderek çeperlere kayarken, kent içi ekonominin kalbinin attığı hizmet sektörü bu işgücünü daha da atıllaştırdı.

Bütün bu şartlar solu dirilmesi zor bir gerilemeye maruz bırakırken, örgütlü dinin ve onların muhafazakâr pratiklerinin önünü açtı. Örgütlü din ve onun ekonomisi, yurt dışından toplanan finansman ile sosyal muhalefet, islamcı bir pratiğe büründü. Solun boşalttığı gecekondu yerleşimleri-ki gecekondu kavramını zorunluluktan kullanıyorum-dini örgütlerce dolduruldu. Göçle gelen kitlenin de şehirleşme şoku karşısında elindeki tek kültürel malzeme olan dinsel muhafazakârlıkla, örgütlü yapıların buluşmasından RP doğdu. RP’nin MSP’den farkı daha kentli olmasıydı, kentli orta sınıflar ve kent yoksullarından oluşan sosyal tabanı-ki kentli orta sınıftan kastım da esnaftır-ile yükselen RP yoksul kenar mahallelerde örgütlendi ve buralarda belediyeleri aldı. Belediyecelikte çok başarılı bir performans sergileyen RP, İstanbul, Ankara gibi büyükkentleri de alarak bugünkü İktidarının yolunu döşedi. 28 şubat sonrası yaşanan krizler ile oluşan sosyal tepki klasik merkez sağı da, merkez solu da devre dışı bıraktığından AKP için tüm zemin hazırdı ve Tayyip Erdoğan’ın dönüşü muhteşem oldu.

Kısaca özetlediğim ANAP’tan AKP’ye uzanan sosyal süreç Yeşillerin de, EDP tipi sosyalistlerin de-hatta tüm sol’un- karşı karşıya kaldığı en ciddi handikap. Bu handikapı klasik partileşme pratikleri, bildik politika yöntemleri ile aşabileceğimizi düşünüyorsak büyük yanılgıya düşeriz. EDP’nin de Yeşillerin de elde edebileceği sosyal büyüklük bundan daha fazla değil. Bu hali ile bu iki siyasi yapının bileşimi politik bir sinerji de yaratamaz. Ama EDP’nin de Yeşillerin de en büyük avantajı aynı zamanda post-poltik süreçlerin siyasi yapıları olmaları.

Bu iki siyasi hareket de İslami politikanın 30 yıllık süreçtekji taktiklerinden çıkaracağı önemli dersler olduğu kanısındayım. Özellikle EDP için Latin Amerika modeli ve Yeşillerin de hem 68 deneyimi, hem de Alternatif hareket arkaplanı AKP’yi alt edebilecek zemini oluşturmakta. AKP’nin yaptığının aynısını bu birleşik yeşil sol oluşum yapmayı başarırsa bu olabilecek en büyük siyasi değişiklik olur ve AKP’nin karşısına dikilecek en ciddi sol muhalefetin de önünü açar.

Bunun yanında Yeşiller ve EDP birlikteliği solun seksen öncesi Aleviler ile yakaladığı rezonansı bu kez teorik bir zemine de oturtarak, bambaşka bir sol tahayyülün önünü açarak bu ülkede yerli bir sol tahayyülün zeminini oluşturabilir.  Bu zemin tasavvuftur, bu zemin Osmanlı İslam pratiğidir. Buradan yeniden üretilecek bir fikirle, sözünü ettiğim sosyal örgütleneme modeli bir araya geldiğinde bu ülkede solun maküs talihi tamamı ile ters dönebilir.

Sirenlere Kapılmamak

Yunan mitolojisinde Odiseus destanında sözü geçen sirenler, deniz yaratıkları olarak denizcileri ayartan ve dibe çeken yaratıklardır. EDP Yeşiller Birleşmesinde de aynı şekilde dibe çekici çatlak sesler şimdiden çıkıyor. Ancak bunların en büyük handikapı ortaya en ufak bir fikir kırıntısı koyamayışı. Birileri belliki Yeşilleri babalarının tapulu malı gibi görüyor. Kulağıma gelen bir bilgide bu çatlak seslerin, en çatlağı olan, bir eski Yeşil bu birleşme nedeni ile mevcut yönetime “çekilin partiyi bize bırakın” şeklinde itaraz etmiş. Eğer bu doğruysa gerçekten çok vahim bir ihniyet dünyası ile karşı karşıyayız demektir.

Bildiğimce bu arkadaş Yeşil ve Sol adı ile yeşillerden ayrı bir örgütlenmeyi yürütüyor. O zaman hangi hakla mevcut yönetime “çekilin ve bize bırakın” deme hakkını kendinde görüyor. Bu söz aslında Yeşillerde mevcut olan tutucu ve vesayetçi mantığı da teşhir eder konumda. Çünkü bu karar, öncelikli olarak parti üyelerinin büyük kongrede vereceği karar ile alınacak olan bir şey. Yani ortada bir kurum var, bu kurumun kendi demokratik karar mekanizmları var.

Burada demokratik tavır şu olur du. Birleşmeye karşı iseniz bunu bir takım sol sitelerde söyleşi verip, bir yerde EDP tabanına oynayarak bu kararı kulis dedikodularını aratmayan, en ufak bir fikir kırıntısı taşımayan uslupla değil, süreçle ilgili açıkça ilan edilen toplantılara gelerek, yeşillerin yayın organlarında yazarak yani kendi fikrine parti tabanını ikna ederek yaparsınız. Eğer parti tabanı sizin düşüncenizi onaylıyorsa kongrede sizin önerdiğiniz gibi özerk kalınır ve üstelik eski yönetim yenildiği için partinin yürütmesi size emanet edilmiş olur.

Ama “siz çekilin partiyi bize bırakın” demek ben bunu yapamam, parti tabanına sunacak en ufak bir fikrim yok, benim muhalefetimin düzgün ifade edilmiş en ufak bir ideolojik temeli yok, ben ancak bu tür incelikli hilelerle ve  CHP tarzı bir solun en kötü alışkanlıklarıyla, kulis çevirerek, pazarlık yaparak sizin karşınıza dikilirim demektir. Açıkçası bu arkadaş söylenenler doğru ise hem yeşil isiminin, hem de sol düşüncenin onurunu beş paralık etmiş durumda.

Şeffaflık, açık ve düşünsel temelde mücadele gibi ilkelerle hareket etmeyerek  solun eşitlik ve özgürlük ilkesini hiçbir biçimde sindiremediğini göstermekte. Sormadan edemiyorum madem yeşil ve sol gibi afilli bir ismi benimsediniz ve madem yeşiller partisine alternatif olma iddiasındasınız, o zaman Yeşiller Partisi’nin ne yaptığıyla ilgilenmemeniz gerekmez mi? En fazla siyasal farkların altını kalın bir biçimde çizerek Yeşilleri siyasal düzlemde eleştirirsiniz. Oysa bunu yapmak yerine karnından konuşan, bu birleşmeye neden karşı olduğunu düzgün bir ideolojik argümanla koymayan-ki söz konusu kişi ideoloji ortaya koyacak yeterlikten alabildiğine uzaktır- bir tavır takınıyor üstelik de son derece otoriter bir mantıkla “siz çekilin biz gelelim” gibi burjuva demokratlığı ile bile buluşmayacak bir otoriterlik biçimini sergilenmekte..

Bu durum yeşiller içinde çok da düzgün bir ayrışmayı ortaya koymuş durumda, bir yanda demokrat yeşiller, diğer yanda ise vesayetçi otokrat yeşil lafızlı kişiler. Umarım yanlış anlaşılmıştır. Bay kulis böyle dememiştir aksi çok dehşet bir zihin yamukluğunu ortaya koymakta.

Bana gelince. Ben bundan böyle de sözümü açık ve meşru bir biçimde söyleyerek, yeri geldiğinde muhalefet edilecekse de, bu muhalefeti siyasi ve ideolojik bir zeminde yaparak Yeşil olmayı sürdüreceğim. Bu süreçte de bu harekete yıllarını vermiş bir Yeşil emektar olarak Yeşillerin bu ülkede kök salması için çaba sarfetmeye, parti içinde kalarak bunu yapmaya devam edeceğim. Eğer gördüğüm yanlışlar olursa da bunu açıkça dillendirmekten çekinmeyerek muhalefet karikatürü çizenlere Yeşilce bir muhalefet nasıl yapılırmış göstereceğim.

Dostlar yolunuz açık olsun. Umarım bu topraklar Yeşil-Sol sentez bir muhalefet ile bambaşka bir siyasi iklimi yaşar, ben bunun için bir 20 yıl daha vermeye hazırım.


[1] Türkiye de Kemalizm de ahlakçı ve muhafazakar olduğu gibi son derece ataerkildir.

 

 

Dilaver Denirağ

 

Amman Emre, sen sen ol, Balotelli’ye görünme

0

Balotelli’den EURO 2012 öncesi ilginç bir açıklama geldi. Yıldız forvet, eğer maç esnasında kendisine ırkçı bir saldırı olursa sahadan çıkıp gideceğini söylerken, kendisine muz atan birini sokakta öldürebileceğini söyledi.

France Football’a konuşan genç oyuncu, “Eğer biri bana sokakta muz atarsa hapse girerim. Çünkü onu öldürürüm. Irkçılık kabul edemediğim şeylerden biri” dedi.

Konuşmalarını sürdüren Balotelli, “Umarım şampiyonada buna benzer şeyler olmaz. Zira olursa sahadan o dakika çıkar ve eve giderim. 2012 yılında, böyle şeyler olmamalı” şeklinde konuştu.

“Zeki olduğumu düşünüyorum ama asi değilim” diyen Balotelli, “Bir hayatım, bir dünyam var. Kimseyi rahatsız etmeden içimden geleni yapmak istiyorum. Normal insanlardan daha akıllı olduğumu biliyorum. Tanrı’nın bana verdiği yetenek güzel ve harika. Fakat oldukça zor da… Zira insanlar sürekli seni yargılamaya çalışıyor. Dünyada çok az yetenekli insan var” dedi.