Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın geçtiğmiz yıl 31 Mayıs’taki Hopa mitinginde HES’leri protesto etmek için pankart asmak isteyen eylemcilere polisin sert müdahalesi sonucu çıkan olaylarda öğretmen Metin Lokumcu, biber gazı nedeniyle yaşamını yitirmişti. Başbakan Erdoğan, eylemcileri “eşkiyalar” olarak nitelendirip, “Biri ölmüş adını bile anmak istemiyorum” demişti. Olayların ardından Hopa’da adeta“cadı avı” başlatılmış, yüzlerce kişi gözaltına alınmıştı. Erzurum, Ankara, İstanbul ve Hopa’da davalar açılmıştı.
Lokumcu için ölümünün birinci yıldönümünde Hopa’da ve yurt genelinde anma etkinlikleri düzenlenecek. Eğitim-Sen, CHP, Halkevleri, ÖDP, ESP, Esnaf Sanatkârlar Odası, Esnaf Kefalet Kooperatifi, Şoförler Cemiyeti Hopa’da yayınladıkları ortak açıklamada, “Eşkıyalık, gücünü tarihten alır. Eşkıyalar, bozguncu, talancı iktidar sahiplerinin korkulu rüyaları olurlar. İngiltere’de Robin Hood, Meksika’da Pancho Villa, Endülüs’te Diego Corrientes, Rusya’da Stenka Razin’dirler. Köroğlu’durlar, Dadaloğlu’durlar, Karacaoğlan’dırlar, Pir Sultan’dırlar ve Metin Lokumcu’durlar. Adları değil, direnişleri anlatılır, yazılır tarih boyunca. Yaşam alanlarını gasp edenlere karşı, haklarını savunan, halkın ‘eşkıya devrimci’ kahramanlarıdır onlar” denildi. Derelerin Kardeşliği Platformu’ndan (DEKAP) yapılan açıklamada ise “öldürdükleri sandıkları Metin, şimdi binlerce Metin olarak ülkenin tüm vadilerinde, derelerinde, tarlalarında ve doğal yaşam alanlarında yaşıyor ve yaşayacak. Hopa Metin Lokumcu Meydanı’nda, Hopa halkıyla birlikte ‘Metin’ olacağız”denildi.
Meydana adı verilecek
Lokumcu, Hopa’da yaşamını yitirdiği ilçe meydanında bugün saat 13.00’de düzenlenecek törenle anılacak. Hopa meydanının adı da“Metin Lokumcu Meydanı” olarak değiştirilecek. Hopa’daki anmanın ardından Kemalpaşa ilçesinde Lokumcu’nun mezarı başında bir anma töreni düzenlenecek. Etkinliklere, ÖDP Genel Başkanı Alper Taş da katılacak.
Her yer Hopa…
Lokumcu için yurt genelinde de anma etkinlikleri düzenlenecek. İstanbul’da emek ve demokrasi güçleri, bugün 19.30’da Şişli Camii önünde toplanarak AKP İl Başkanlığı binasına yürüyecek. İzmir’de ise 31 saat:18.30’da YKM önünde toplanan yurttaşlar AKP İzmir İl Başkanlığı’na yürecek. Ankara’da saat 18.00’de Sakarya’da toplanan emekçiler AKP İl Başkanlığı binasına yürüyecek. ÖDP Artvin, Rize, Trabzon ve Giresun il örgütleri Lokumcu’nun kitlesel bir mitingler düzenleyecek.
ÖSYM tarafından 2012-ÖSYS kılavuzunda yapılan yeni düzenlemeye göre Ağırlıklı Ortaöğretim Başarı Puanı’ndan (AOBP) bu yıldan itibaren vazgeçilecek. AOBP yerine öğrencinin kişisel başarı puanı baz alınacak.
Üniversite sınavlarında puan hesaplama, değerlendirme ve yerleştirmeye ilişkin değişikliklere gidildi. Liselerin YGS başarı puan ortalamaları sisteme dahil edilmeyecek. Yeni düzenlemeye göre; 100 üzerinden hesaplanan lise diploma puanları 5 ile çarpılarak OBP’ye dönüştürülecek. Böylece en düşük Orta Öğretim Başarı Puanı (OBP) 250, en yüksek ise 500 olacak. OBP alan farkı gözetmeksizin tüm ham puanlara 0,12 ile çarpılarak eklenecek. Ham puanlar, yerleştirme puanına dönüştürülecek.
Yeni düzenlemenin Anadolu Liseleri ile Fen Liselerinden mezun olan öğrencileie üniversite sınavında dezavantajlı bir duruma düşürdüğü yönündeki eleştirilere karşın düzenlemenin sınava 2 hafta kalmışken bu hali ile yürülüğe konması kafalarda soru işaretleri uyandırdı.
LGBT’lerin eşit hak talepleri, yeni anayasa yazımına başlayan TBMM’deki Uzlaşma Komisyonu’nda hâlâ tartışma konusu olurken, Kaos GL Derneği, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın 10 yıl önce bir televizyon kanalında bu konuda dile getirdiği taahhüdü hatırlattı.
LGBT bireyler ile örgütlerin “Anayasa’da Cinsel Yönelim ve Cinsiyet Kimliği Tanınsın!” çağrısıyla “anayasal eşitlik” talebini Barış ve Demokrasi Partisi (BDP) ile Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) desteklerken, MHP ile AKP “genel ahlaka aykırı” olduğu iddiasıyla kabul etmiyor.
Yeni Anayasa yazımının yapıldığı alt komisyon başkanı BDP’li Sırrı Süreyya Önder’in komisyonda Başbakan’ın sözlerini okuması üzerine AKP’li üyeler Başbakan’a danışmaları gerektiğini söylemişlerdi. Bunun üzerine Kaos GL Derneği, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın “eşcinsellerin de yasal güvence altına alınması şart” sözünü sarf ettiği video kaydını yayınladı.
“Eşcinsellerin de yasal güvence altına alınması şart”
Kaos GL Derneğinin, TBMM Anayasa Uzlaşma Komisyonu Başkanı Cemil Çiçek’e gönderilmesi için çağrıda bulunduğu kartpostalda, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın “eşcinsellerin de yasal güvence altına alınması şart” sözüne yer verildi.
2002 yılında Abbas Güçlü’nün hazırlayıp sunduğu “Genç Bakış” programına katılan Recep Tayyip Erdoğan, bir soru üzerine, “Eşcinsellerin de kendi hak ve özgürlükleri çerçevesinde yasal güvence altına alınması şart. Zaman zaman bazı televizyon ekranlarında onların da muhatap oldukları muameleleri insani bulmuyoruz.” yanıtını vermişti.
Meclise gönderilecek kartlara Ankara, Diyarbakır, Kocaeli, İstanbul, İzmir, Eskişehir’deki LGBT örgütlerinden ulaşılabilir.
Bilgi ve kartpostal temini için [email protected] adresine yazılabilir. Kampanyanın facebook sayfasına ise buradan ulaşılabilir.
Tayyip Erdoğan’ın Abbas Güçlü’nün hazırlayıp sunduğu Genç Bakış programı sırasında konu hakkında sarfettiği sözlerin videosunu kaosgl.org/ adresinden izlemek mümkün
Yalova’da kavgayı ayırmak istediği sırada polisin kullandığı biber gazı yüzünden komaya giren astım hastası Çayan Birben, hayatını kaybetti. Ölüm haberinin ardından hastane önünde Birben’in ailesi ile polis ekipleri arasında gerginlik yaşandı. Polis, gruba biber gazıyla müdahale etti.
Yalova Devlet Hastanesi yoğun bakım servisinde yaşam mücadelesi veren 31 yaşındaki Çayan Birben, tüm müdahalelere rağmen kurtarılamadı.
Ölüm haberi, işçi emeklisi baba Ahmet Birben ile ev kadını anne Yücel Birben’e sakinleştirici iğne yapıldıktan sonra söylendi. Ölüm haberiyle yıkılan aile üyeleri, fenalık geçirdi.
Kardeşinin taraftarı olduğu Fenerbahçe formasını giyen abla Özge Birben ise Çayan Birben’in fotoğrafının bulunduğu “Acil Şifalar diliyoruz” yazan afişi öpüp gözyaşı döktü.
Bu arada, hastane önündeki yaklaşık 100 kişilik grup, ellerindeki pankartla yürüyüşe geçmek istedi. Bu sırada hastanenin girişindeki polis noktasının camı kırıldı.
Güvenlik güçleri ile Birben’in yakınlarının da aralarında bulunduğu grup arasında gerginlik yaşandı.
“Katil polis” sloganları atan protestocular, ekip otosuna saldırı girişiminde bulundu. Gerginlik nedeniyle bir polis havaya ateş açtı ve gruba biber gazıyla müdahale etti.
Olayla ilgili soruşturma sürdürülürken, Bursa Adli Tıp Kurumu’nda otopsi yapılması beklenen Çayan Birben’in Rize’de toprağa verileceği belirtildi.
Olayla ilgili Yalova Emniyeti’nden de açıklama geldi.
“Olay yerine intikal eden 4626 ve 4642 kodlu ekipler, E.Y. ve oğlu U.Y. ile F.D. ve yanında bulunan O.D. ve K.B. isimli şahısların tartıştıklarını, ancak kavga olayının olmadığını görmeleri üzerine şahıslarla görüşmeye ve bilgi almaya çalışarak GBT sorgulaması yapmaya başlamışlardır. Bu esnada görüştükleri şahısların üzerine parkın içinden, içlerinde Çayan Birben’in de bulunduğu 4- 5 kişilik genç erkek gurubun, küfür ederek saldırıda bulundukları, bu gurubun içinde bulunan E.D. isimli şahsın elinde metal jop bulunduğu ve E.Y. isimli şahsa vurmaya başlaması üzerine tarafları ayırmak için müdahale edilmiş ve telsiz ile takviye ekip talebinde bulunulmuştur. Olayın ani olarak gelişmesi, metal jop kullanılması, bir tarafın kalabalık olması ve hedef alınarak şahsa saldırıda bulunulması, yapılan kolluk uyarılarına uyulmaması nedeni ile görevliler tarafından biber gazı kullanmak sureti ile 4- 5 kişilik grubun saldırısı öncelikle defedilmiş, tarafların birbirinden ayrılması sağlanmıştır. Bu müdahale sonrasında kavgaya karışan 2 kişi yakalanmış, diğerleri olay yerinden kaçmıştır. Kısa bir süre sonra olay yerine yakın bir işyeri sahibi, orada bulunan 4532 kod nolu ekip personeline, sahibi olduğu internet cafede yatar vaziyette bir şahıs bulunduğunu bildirmiş, ekip bu bilgi üzerine haber merkezi aracılığı ile ambulans talebinde bulunmuş ve şahıs sağlık ekibinin müdahalesi sonrasında hastaneye götürülmüştür. Olayın akabinde kavgaya karışan şahısların kimlik tespiti cihetine gidilmiş, olaya karışan S.D., E.D., S.D., H.G.A., K.B. isimli şahıslar kısa süre içerisinde yakalanmış, gerekli adli tahkikat işlemlerine başlanılmıştır. Ayrıca bu husus ile ilgili Emniyet Genel Müdürlüğü’nden Polis Başmüfettişi talep edilmiştir. Sonucu itibariyle olaya müdahale sonrasında yaralı olup, tedavisi devam eden şahsın durumu derin üzüntü ile karşılanmıştır. Kamuoyuna duyurulur.”
İstanbul Kültür Sanat Vakfı’nın ilk festivali olan İstanbul Müzik Festivali, bu yıl 40. yaşını kutluyor. İKSV tarafından, 2006 yılından beri Borusan Holding sponsorluğunda düzenlenen 40. İstanbul Müzik Festivali, 29 Haziran tarihine kadar 750’nin üzerinde yerli ve yabancı sanatçıyı İstanbul’un farklı mekânlarında ağırlayarak klasik müzikseverlere “Umut ve Kahramanlık” hikâyeleriyle dolu bir ay yaşatacak.
Festival, 31 Mayıs Perşembe akşamı saat 20.30’da Haliç Kongre Merkezi’nde gerçekleştirilecek Açılış Töreni ve Konseri ile başlayacak. Festivalin açılış töreninde, aralarında Diapason d’Or ve MIDEM Classical Award’ın da bulunduğu pek çok ödüle değer görülen Hüseyin Sermet’e İstanbul Müzik Festivali’nin Onur Ödülü takdim edilecek.
Açılış Töreni’nin ardından İstanbul Müzik Festivali, Beethoven’ın görkemli 9. Senfonisinin seslendirileceği açılış konseriyle başlayacak. Konserde, şef Sascha Goetzel yönetimindeki Borusan İstanbul Filarmoni Orkestrası ve Cem’i Can Deliorman yönetimindeki Kültür ve Turizm Bakanlığı Devlet Çoksesli Korosu, dünya sahnelerinde fırtına gibi esen solistlerimiz soprano Simge Büyükedes, alto Ezgi Kutlu, bas Burak Bilgili ve tenor Murat Karahan’a eşlik edecek. Açılış Konseri’nde yer alacağı duyurulan tenor Cenk Bıyık ise rahatsızlığı nedeniyle konsere katılamayacak.
40. İstanbul Müzik Festivali’nin 31 Mayıs akşamı Haliç Kongre Merkezi’ndeki Açılış Töreni ve Konserini izlemek isteyen müzikseverler biletlerini Biletix ve İKSV’den alabilir.
İstanbul Müzik Festivali Açılış Töreni ve Konseri, Festival sponsoru Borusan Holding tarafından geçtiğimiz yıllarda olduğu gibi bu yıl da Kadıköy Caddebostan, Galata Meydanı ve Bebek Parkı’na kurulacak dev ekranlardan ve borusan.com web sitesi üzerinden de canlı olarak izlenebilecek.
Festival ilk hafta sonuna yıldız isimlerle giriyor
40. İstanbul Müzik Festivali, ilk hafta sonunda dünyaca ünlü isimleri ağırlayarak Festivale hızlı bir giriş yapacak.
1 Haziran Cuma akşamı, festivalin ilk konserinde, dünyanın en iyi orkestraları arasında sayılan Viyana ile Berlin Filarmoni orkestralarının üyelerinden oluşan, Viyana-Berlin Oda Orkestrası ile yıldız keman virtüözü Anne-Sophie Mutter, Lütfi Kırdar Uluslararası Kongre ve Sergi Sarayı’nda festival izleyiciyle buluşacak. 2 Haziran Cumartesi akşamı ise günümüzün en parlak Chopin yorumcularından, piyanist Yundi, Cemal Reşit Rey Konser Salonu’nda Türkiye’deki ilk konserini verecek.
• Anne-Sophie Mutter ile Viyana-Berlin Oda Orkestrası aynı sahnede buluşuyor
1 Haziran Cuma, Lütfi Kırdar Uluslararası Kongre ve Sergi Sarayı, Saat 20.00
Dünyanın en iyi orkestraları arasında sayılan Viyana ile Berlin Filarmoni orkestralarının üyelerinden oluşan, Viyana-Berlin Oda Orkestrası, Elig Ortak Avukat Bürosu ve Enerjisa eş sponsorluğunda Festivalin konuğu oluyor. 1 Haziran Cuma akşamı Lütfi Kırdar Uluslararası Kongre ve Sergi Sarayı’nda saat 20.00’de başlayacak konserde, orkestra, günümüzün en prestijli keman virtüözlerinden Anne-Sophie Mutter’e eşlik edecek.
2009 yılında 37. İstanbul Müzik Festivali kapsamında verdiği konseriyle İstanbullu müzikseverleri büyüleyen
Anne-Sophie Mutter, Festivalin konuğu olarak bir kez daha İstanbul’a geliyor. Anne-Sophie Mutter konserde, dünya prömiyerini Kasım 2010’da New York’ta gerçekleştirdiği, müzik eleştirmenleri kadar dinleyicilerin de beğenisini kazanan Wolfgang Rihm’in Lichtes Spiel isimli yapıtının Türkiye prömiyerini gerçekleştirecek.
Günümüzün en önemli keman virtüözlerinden biri olarak nitelendirilen Anne-Sophie Mutter, henüz 13 yaşındayken üstün performansıyla Herbert von Karajan’ı kendisine hayran bıraktı. Karajan’la birlikte gerçekleştirdikleri müthiş müzikal çalışmalarla kısa zamanda klasik müzik dünyasının sayılı solistleri arasına giren Anne-Sophie Mutter, gerçekleştirdiği sayısız albümle Record Academy Prize, Grand Prix du Disque, Ernst von Siemens ve Grammy ödüllerinin de sahibi oldu. Keman literatürünün başyapıtlarının yanı sıra, yılmaz savunucusu olduğu çağdaş müziği de repertuarından eksik etmeyen Mutter, gelecek vaat eden genç müzisyenlere dünya çapında desteğin artırılmasını amaçlayan Anne-Sophie Mutter Vakfı’nın da kurucusu.
• Günümüzün en parlak Chopin yorumcularından Yundi ilk kez Türkiye’de
2 Haziran Cumartesi, Cemal Reşit Rey, Saat 20.00
Günümüzün en parlak Chopin yorumcularından Yundi, İstanbul Müzik Festivali kapsamında, 2 Haziran Cumartesi akşamı saat 20.00’de Cemal Reşit Rey Konser Salonu’nda ilk kez İstanbullu müzikseverlerin karşısına çıkacak. 2000’deki Uluslararası Chopin Piyano Yarışması’nda aldığı birincilik ödülüyle yıldızı parlayan piyanist Yundi, 2012 Çin Kültür Yılı kapsamında, Chopin’in eserlerinden oluşan bir program sunacak.
Önde gelen Chopin yorumcularından biri olarak kabul edilen Yundi, 2000 yılında Chopin Yarışması’nı kazanan ilk Çinli piyanist oldu. 2010’da Chopin’in anavatanı Polonya’da, Kültür Liyakat Nişanı’na layık görüldü. Bugüne kadar Mariinsky, Berlin Filarmoni, Viyana Filarmoni ve Philadelphia gibi dünyanın belli başlı orkestralarıyla pek çok konser gerçekleştiren ve son olarak Deutsche Grammophon’un yıldız sanatçısı olan Yundi, Kuzey Amerika’dan Avrupa ve Asya’ya gerçekleştirdiği turneler ve verdiği resitallerle önemli müzik merkezlerinin aranan yıldızı haline geldi.
UEFA’dan 3 futbol kulübü, Beşiktaş, Bursaspor ve Gaziantepspor’a 1 yıl avrupa kupalarından men cezası geldi.
İsviçre’den gelen ilk kötü haber Beşiktaş’la ilgiliydi. Daha önce Haziran-Eylül 2011 dönemine ait incelemelerde borçlarını zamanında ödemediği gerekçesiyle UEFA Disiplin Kurulu’na sevk edilen siyah beyazlı kulüp, 500 bin euro para cezası almış, 5 yıl içinde ihlalin tekrarlanması halinde 2 yıl Avrupa kupalarından men riskiyle karşı karşıya kalmıştı.
Ancak UEFA müfettişinin itirazı üzerine Başkan Fikret Orman ve beraberindeki heyet ikinci kez savunma yaptı. Toplantının ardından karar açıklandı. UEFA Tahkim Kurulu, Beşiktaş’ı Avrupa Kupaları’ndan 1 yıl men etti. 500 bin euroluk para cezası ise 200 bin euro’ya indirildi.
Beşiktaş’a verilen cezanın şoku henüz geçmeden, iki kulübe daha yasak geldi. Eski futbolcusu Mbesuma’nın boservisini geç ödemesinden dolayı Bursaspor’a, geçmiş dönemde futbolcularla arasında yaşanan mali ihtilaflar nedeniyle de Gaziantepspor’a yine 1’er yıl men cezası verildi.
Bursaspor geçtiğimiz sezonun kupa finalisti olarak UEFA Avrupa Ligi’nde katılma hakkı kazanmıştı. Gaziantepspor ise cezasını Avrupa Kupalarına katılma hakkı elde edeceği ilk sezonda çekecek.
Yenibiris.com, bir dizi anket yaparak çalışanların en saçma bulduğu yasakları sordu. Anketlere katılan 1747 kişiye göre en popüler yasaklar şöyle:
1. Esnemek
2. Kahverengi giyinmek
3. Türkçe müzik dinlemek
4. Başkasından ilaç istemek
5. Şirket aracının klimasını her yöne çalıştırmak
6. Sürekli aynı arkadaşlarla yemeğe inmek
7. İzinsiz tuvalete gitmek
8. Çaya ikiden fazla şeker atmak
9. Enerji içeceği içmek
10. Şal takmak.
En fazla yasak internette
Anketlere katılanlara göre en fazla yasak, bilgisayar ve internet kullanımıyla ilgili. Ofis içinde yeme-içme kuralları da hemen ardından geliyor. Bu yasakları molalar, iş saatleri, giyim ve kişisel bakım hakkındaki yasaklar takip ediyor. İşte anketlerde öne çıkan yasak konuları:
Bilgisayar-internet: Sosyal ağları kullanmak (Facebook, Twitter vs.), sohbet etmek, şirket dışına e-posta yollamak ve alışveriş sitelerine girmek, bilgisayara flaş bellek takmak yasak.
Yeme – içme: Soda içmek, fazla Türk kahvesi içmek, şeker ve süt tozunda verilen sınırı aşmak, hazır kahve içmek, masada yemek ve mesai saatleri içinde esnasında çay içmek yasak.
İş saatleri – mola: Çay molası vermek, öğle yemeği yemek, hava kararmadan ofisi terketmek, öğle tatilinde ofisten çıkmak, yöneticiden önce çıkmak, pazar günü çalışmamak yasak.
Giyim – kişisel bakım: Top sakal bırakmak, renkli oje sürmek, kahverengi giyinmek, babet giymek, küpe takmak, toka takmak yasak.
Ofis ve bina düzeni: Asansörü kullanmak, poğaça ve simitleri x-ray cihazından geçirmemek, klimaları bütün gün çalıştırmak, dışarıdan gelen çiçekleri ofise almak yasak.
Ofis içi sosyalleşme: Alt kademe personelle konuşmak, aynı arkadaşlarla yemeğe gitmek, başka birimdekilerle arkadaş olmak yasak.
Sigara: Kapı önünde sigara içmek, sigaraya arkadaşla inmek, öğle saatinden önce sigara içmek yasak.
Kişisel ihtiyaçlar: Tuvalete üç defadan fazla gitmek, fazla tuvalet kağıdı kullanmak, beş dakikadan fazla tuvalette kalmak yasak.
Bu konuların dışında, ankete katılanların saçma bulduğu diğer yasaklar da şöyle sıralanıyor:
– Hapşırmak
– Uzun süre gülmek
– Paydosa yakın zamanda tuvalete gitmek
– Müşteriye çay ikram ederken çay içmek
– Hastayken rapor almak
Yeşiller Partisi ve Eşitlik ve Demokrasi Partisi (EDP), uzun zamandır devam eden ortak çalışma ve görüşme sürecinin ardından birleşme yönünde tartışmaya başladı. Önümüzdeki günlerde her iki parti de bu konudaki tavrını belirleyecek.
Biz de EDP Genel Başkanı Ferdan Ergut‘la bir söyleşi gerçekleştirdik ve hem Yeşiller-EDP birleşmesi üzerine, hem de politik gündemle ilgili görüşlerini sorduk. ODTÜ tarih bölümünde öğretim üyesi olan Doç. Dr. Ferdan Ergut bir yılı aşkın bir süredir EDP’nin Genel Başkanlığını yürütüyor.
…
Ferdan Bey, siz nasıl solcu oldunuz?
(Gülerek) Bunun tesadüflerle belirlendiğini düşünürüm. Benimki de tesadüftü… Çok saygı duyduğum bir aile ferdimizin endoktrinasyonuna maruz kaldım. Daha sonra şöyle oluyor: Benimsediğiniz sol akımın çerçevesinde okumalar yapıyorsunuz. Muarızlığınızı bu çerçeveden oluşturuyorsunuz ve kendinize bir kimlik inşa ediyorsunuz. Her zaman haklı olan siz oluyorsunuz, muarızlarınız haksız oluyor. Fakat rastlantı anını düşünürseniz, olumsal bir anda, rastlantısal bir tercihle başlayan bir yolculuk bu… Onun için bu rastlantı anına biraz kafa yorsak, farklı perspektife açık, yeni bir solu kurmamız biraz daha kolaylaşacak.
“Mesela devlet mülkiyeti, solun çarpıtılmış bir tanımıdır. Solun teorisinde “özel mülkiyet araçlarının devlet elinde toplanması” yoktur. Ben bunun Marx’ın çok yanlış bir okunması olduğunu düşünüyorum.”
Alper Budka ve Ferdan Ergut
Marksist orijinli solun, farklılıklara ve gelişmeye en açık ideoloji olduğunu düşünüyorum. Dünyadaki solda böyle bir arayış var. Oysa Türkiye solunun kendinden çok mutlu olduğunu düşünüyorum. Türkiye’deki solun kültüründe “arayış” kavramı bile “döneklik”le eş anlamlı kullanılır.
…yani ne sol değildir?
Mesela devlet mülkiyeti, solun çarpıtılmış bir tanımıdır. Solun teorisinde “özel mülkiyet araçlarının devlet elinde toplanması” yoktur. Ben bunun Marx’ın çok yanlış bir okunması olduğunu düşünüyorum. “Önemli olan iktisadi düzendir, üretim araçları gelişecek, gelişecek, sosyalizme gidilecek” böyle determinist bir sol var. Ama bizim itirazımız: Hayır, insanlardır solu tercih edecek olan… İnsanlar tercih ederse sosyalizm olacak, tercih etmezlerse olmayacak.
“Bütünsel ve kesin bir eşitlik, neredeyse sıfır özgürlük anlamına gelir. Bütünsel ve kesin bir özgürlük, neredeyse sıfır eşitlik durumu yaratır. Dolayısıyla özgürlüğün ve eşitliğin, her ikisinin birden, değer olduğunu bilen bir siyaseti kurgulamamız lazım.”
Sizin ya da EDP’nin ortalama soldan farkınız nedir?
Benim için en önemli iki kavram, eşitlik ve özgürlüktür. Bu kavramların temel alınmasını savunan insanlar bence solcudur. Solcu, insanın kendini geliştirme potansiyeline inanır. Bunun önündeki engellerin kaldırılması için mücadele eder. Bu anlamıyla özgürlükçüdür. Fakat şunu da bilir ki, bu özgürlük için, belirli bir eşitlik temelini varsaymamız gerekir. Tam bir eşitlik ile tam bir özgürlük arasında gerilim var. Bütünsel ve kesin bir eşitlik, neredeyse sıfır özgürlük anlamına gelir. Bütünsel ve kesin bir özgürlük, neredeyse sıfır eşitlik durumu yaratır. Dolayısıyla özgürlüğün ve eşitliğin, her ikisinin birden, değer olduğunu bilen bir siyaseti kurgulamamız lazım.
İki partinin çok ortak noktası olduğunu düşünüyorum. Birincisi sahiciyiz, sorunlara bugünden bakıyoruz. Bizler sorunları “cennetin” (devrimin) ötesine erteleyen partiler değiliz. İkincisi, bizlerin sahiciliğine birer ütopya eşlik ediyor. YEŞİLLER’in de kapitalizm karşıtı bir ütopyası var. Ama bu ütopya, bugünden kopuk değil.
Ferdan Ergut
Kendine güvenen bir politik hareket, kendini farklılıklar üzerinden tanımlamaz. Kendi gündemini ortaya koyar, farklılıklar kendiliğinden ortaya çıkar… EDP ve YEŞİLLER, ortak noktaları kendiliğinden belirmiş partilerdi. Birleşme biraz kendiliğinden oluştu. Diğer birleşmelerde olduğu gibi bir “mühendislik projesi” değildi. İki partinin çok ortak noktası olduğunu düşünüyorum. Birincisi sahiciyiz, sorunlara bugünden bakıyoruz. Bizler sorunları “cennetin” (devrimin) ötesine erteleyen partiler değiliz. İkincisi, bizlerin sahiciliğine birer ütopya eşlik ediyor. YEŞİLLER’in de kapitalizm karşıtı bir ütopyası var. Ama bu ütopya, bugünden kopuk değil.
Mesela ürün zincirlerini, süpermarketlere sokmadan, direkt olarak tüketicilerle nasıl buluşturabiliriz? İstanbul’daki balıkçıları örgütleyerek, onları kabzımalların tasallutundan nasıl kurtarırız? Kars’taki 20 köyün örgütlenerek ürettiği buğdayı, aracısız bir şekilde İstanbul’daki tüketiciye nasıl getirebiliriz? Bu sorular YEŞİLLER’in programında yer alıyor… Bunlar bizim kapitalizm karşıtlığımızla uyumlu bir fikriyat…
Öte yandan, EDP’yi mevcut soldan ayıran şöyle bir şey var: Türkiye’nin tarihinden kaynaklı kadim kimlik sorunları var. Bu sorunlar ile sınıf sorunları arasında hiyerarşik bir ilişki kurulamaz dedik. Biz milliyetçilikle, ittihatçılıkla, vesayet rejimleriyle uğraşmak zorundayız. Bu toprağın maddesinde ne var, bakmak zorundayız. AKP’nin son dönem muhafazakarlaşma ve otoriterleşme eğilimlerine karşı, gerçek özgürlükçü sol muhalefet, EDP ve YEŞİLLER’in durduğu yerden yapılabilir. Neoliberalizmin doğaya saldırısı her yerde… Doğa, sermayenin kendisini gerçekleştirdiği alan oldu neredeyse… Bana göre, önümüzdeki dönemde “kentsel dönüşüm” ve “ekolojik tahribat” bütün siyasetlerin merkezinde olacaktır.
EDP; ÖDP’den ayrılanların, SHP ve birtakım sol hareketlerle birleşmesiyle oluştu. EDP ve YEŞİLLER, diğer sol partilerin önemli bölümüyle blokta yer aldı. Bugün ise sadece EDP ve YEŞİLLER birleşiyor. Bütün bunlar çok kısa zaman içinde oldu bitti. Bu ayrılmalar ve birleşmeler psikolojinizi nasıl etkiledi?
(Gülerek) İlk başta bir hayal kırıklığı yarattı EDP’lilerde… SHP’nin merkez elitleri EDP’yi terk ettiler. Oysa birçok SHP’li arkadaşımız, partinin örgütlerinde hala görev yapıyorlar. Partide hala sosyal demokratlar var ve yönetici konumundalar. Alevi arkadaşlarımız, Kılıçdaroğlu’ndan sonra cazibeye diremediler. Anlayabiliyorum, devlet kuran partinin başına bir Alevi geldi. Onlar bunu kolay göz ardı edemezdi. Hayal kırıklığına uğrayacaklarına eminim. Dolayısıyla bütün bunlar, motivasyonumuzu biraz düşürdü. EDP’nin ayakta kalması bile bir mucize. EDP’nin içinde böyle bir gri dönem var. Ama çok kısa sürede toparlandık. Ben bunu fikri zeminin gücüne bağlıyorum. EDP’nin şimdi YEŞİLLER’le birleşmesi ve yeniden bir cazibe merkezi oluşturması, bunun bir sonucu…
YEŞİLLER’le birleşme süreci nasıl gelişti? Ve birleşme düşüncesi sürecin neresinde gelişti?
Bunu tespit etmek çok kolay… Doğum anı şuydu: İki parti bir mekanda, karşı karşıya salonlarda toplantılarını yapıyorlardı.
…Nerede?
Taksim’deki Cezayir Salonu’nda… Ve bu insanlar kendi toplantılarına ihanet ederek, öbür taraftaki toplantıya gitmeye başladılar. Ve bu olay, insanları etkiledi… Kadroların birbiriyle tanışma süreci başladı. Başlangıçta her iki partinin birbirine karşı rezervleri vardı. Zamanla görüldü ki, ortaklaşma zemini çoğalıyor. Toplantılarımıza EDP ve YEŞİLLER’in dışında katılımlar oluyordu. Bunun karşılığının olacağı şimdiden ortaya çıkmış durumda…
Genellikle iki siyasi partinin birleşmesinde, görece küçük olanın büyük olana dahil olması, onun içinde erimesi sonucu yaşanıyor. Ama bu sizin YEŞİLLER’le birleşmenizde istemediğiniz bir şey.
Bizim birleşme tecrübemiz… Bunun nasıl yönetileceğini biliyoruz. Başlangıçta YEŞİLLER’den gelen insanların eşit şekilde katılımın sağlanacağı mekanizmalar üretilecektir. Ama bu ilanihaye devam etmez. Zaten buradan parti çıkmaz. Bunun tek yolu hemhal olmaktır. Ümit Şahin’in söylediği çok doğru bir şey var: Eğer katılımları arttıramazsak, evet, iki parti olarak devam ederiz ve fazla sonuç alamayız. 1 + 1 = 2’den fazla olmak zorundadır. Aydınlar ve akademisyenlerde buraya doğru bir eğilim var zaten…
Kürtlerin Türkleri ikna ederek, Türklerin nasıl mağduriyet yaşattıklarını idrak ederek bu sorunun çözülebileceğine inanıyorum. EDP’nin esas olarak hitap ettiği kitle, çoğunluğu oluşturanlardır. EDP müzakere zeminleri oluşturmaya çalışmaktadır. Sorunlar, vaaz ederek çözülecek hali çoktan geçti…
Sizin solu birleştirecek zamk olarak önerdiğiniz şey tanınma kavramı. Burada kastettiğiniz başta Kürtler olmak üzere öteki haline getirilmiş toplum kesimlerinin tanınması. Ancak Kürtler tanınma mücadelesini ağırlıklı olarak BDP’de sürdürüyor. Bize söyler misiniz, bir Kürt neden BDP’ye değil, EDP oy versin?
Kürtler EDP’ye oy vermek zorunda değildir. Problemini sürekli gündemde tutan ve bütün mesaisini buna harcayan BDP’ye de oy verebilir. BDP’yi hiçbir zaman rakip parti olarak görmedik. Ama bu tanınma meselesi, Kürt Sorunu’nu aşan bir şeydir. Kimlik sorunu, tanınma sorununun alt başlığıdır. Alevi Sorunu 500 yıldır bizimle birlikte, Kürt Sorunu Tanzimat’tan beri bizimle birlikte, AB sorunumuz Osmanlı kurulduğu tarihten beridir bizimle birlikte… Bu sorunların kısmi çözümleri artık yoktur. Yani sadece Alevilerin sorunlarını, sadece Kürtlerin sorunları çözebileceğimiz noktayı geçtik. Dolayısıyla Kürtlerin Türkleri ikna ederek, Türklerin nasıl mağduriyet yaşattıklarını idrak ederek bu sorunun çözülebileceğine inanıyorum. EDP’nin esas olarak hitap ettiği kitle, çoğunluğu oluşturanlardır. EDP müzakere zeminleri oluşturmaya çalışmaktadır. Sorunlar, vaaz ederek çözülecek hali çoktan geçti…
Siz solu “Vazediciler” ve “İknacılar” olarak ikiye ayırıyorsunuz. Vazedicileri, politik kaygılarla Kemalizm’le yakınlaşanlar, İknacıları ise Kemalizm’e mesafe koyanlar olarak tanımlıyorsunuz. Sizin söylediklerinizden solcuların belirli bir tarihte Kemalizm’den bütünüyle koptuğu sonucu çıkıyor. Sizce solcuların Kemalizm’e dönüşü gerçekten pragmatik bir şey mi? Yoksa bazılarının söylediği gibi, solun Kemalist genetik kodlar taşıdığını düşünüyor musunuz?
Düşünüyorum elbette… Türkiye’deki solun şöyle bir trajedisi var: 12 Eylül darbesinden sonra, 90’ların başlarında, Kemalizm’le hesaplaşmaya başlamıştı. Sol, genetik kodlarıyla yüzleşerek, Kemalizm’le arasına mesafe koymaktaydı. O dönemde solculaşanlar, örneğin ben, şanslıydık… 2002’den itibaren AKP’nin tam bir hegemonya kurmasıyla birlikte, solda bir yenilgicilik peyda oldu… Dolayısıyla “her türlü ittifaka evet” diyebilen bir “kategorik AKP karşıtlığı” ortaya çıktı. O Kemalizm’le koyduğumuz mesafe kapanmaya başladı. Şimdi solculaşan gençlere çok üzülüyorum. Kapitalizmle uğraşmak sorunları bile ikinci plana atıldı. Varsa yoksa AKP! Anayasa Mahkemesi gerekiyorsa Anayasa Mahkemesi, Yargıtay gerekiyorsa Yargıtay, pek söylenmiyor ama – ki söyleyen insanlar çıktı, Tarık Akan gibi – gerekiyorsa Ordu! Bu başlı başına, EDP’nin, YEŞİLLER’in, başka bazı hareketlerin, ne kadar kıymetli olduğunu gösteriyor. Ülkenin solunu demokrasisiz bırakmamak için…
Sizin Ferdan Ergut olarak 28 Şubat’taki tavrınız neydi?
28 Şubat’ta elbette demokrasi meselesinin çok önemli olduğunu düşünüyordum. Seçilmiş bir hükümete yapılmış bir darbe olarak da değerlendiriyordum. Fakat şu anda o dönemkinden çok daha radikal olarak mahkum ediyorum. Çünkü yaşanan süreçler hepimize öğretiyor. Ordu’nun, toplumu da kendisine katarak gerçekleştirdiği bir projeydi 28 Şubat… “Ama”sız, “fakat”sız karşı durmamız lazımdı. EDP kurulduğu zaman net bir şekilde 28 Şubat’ların karşısında pozisyon almıştık.
Size çok sorulmuş bir sorudur, artık bıkmışsınızdır. Ama şimdi bir kez daha soracağım. Sizce ne soracak olabilirim?
(Gülerek) Valla ben hocayım, soru sormaya alışkınım, böyle sorulara alışkın değilim.
Sizin 12 Eylül referandumundaki tavrınız…
(Gülerek) Hay Allah nasıl bilemedik!
12 Eylül’ü topluma anlatamadık. Bu sadece solculara yapılmış bir darbe değildi. Esas darbe topluma vurulmuş bir darbeydi. Şimdi bunu anlatma fırsatımız var. Bazı partiler müdahil oldular, meğerse iddianamenin ne kadar kötü olduğunu anlatmak için müdahil olmuşlar…
Mesela EDP olarak siz, referandumda “evet” dediniz. YEŞİLLER referandumda üyelerini serbest bıraktı. Bugün referandum olsa, gene “evet” der miydiniz? Yoksa YEŞİLLER gibi üyelerinizi serbest bırakmayı tercih eder miydiniz?
Yoo… Evet kararının doğru bir karar olduğunu düşünüyorum. Biz EDP’yi kurarken, “askeri bürokratik vesayet rejimi, Türkiye’nin temel meselesidir” diyerek yola çıktık. Önümüze gelen referandumun maddeleri, ağırlıklı olarak vesayet rejimine ilişkin maddelerdi. Referandumda “Genelkurmay Başkanı suç işlerse, yargılanacak bir makam olsun mu”, “Bir sivil, bir askerle ihtilafa girdiğinde, sivil mahkemede yargılansın mı”, “Sosyalistlerin ve Kürtlerin partilerini kapatan Anayasaya Mahkemesi’nin kombinasyonu değişsin mi” diye sordular… Hayır diyen arkadaşlarımız, objektif olarak bunlara “hayır” dediler.
Ve nihayet “darbeciler yargılansın mı, geçici 15. Madde kaldırılsın mı” diye soruldu. Hayır diyen arkadaşlarımız, “kalkmasın, kalsın” demiş oldu. Biz ta Halit Çelenk’lerden beri, askeri mahkemelerle mücadele eden bir gelenekten geliyoruz. Biz, her 12 Eylül’de darbeciler yargılansın eylemlerini yaparken, AKP falan oralarda yoktu… Şimdi akıllı bir sol, topluma döner ve der ki: Ey ahali! Görmüş olduğunuz maddeler, Türkiye solunun 30 yıllık mücadelesinin sonucunda gelmiş maddelerdir. Hiç kimsenin umurunda değilken, bunları gündemde tutan bizdik…
Şimdi böyle bir fırsat varken, Türkiye solu “bonbon şekeridir bunlar, bizi kandırıyorlar” falan dedi… EDP olarak biz, 12 Eylül’cüler yargılanacak demedik, yargılanamayabilirler dedik; bizim mücadelemizdir belirleyici olan… Ama bakın yargılanıyorlar… O arkadaşlar şimdi ise mahkum edilmeyeceklerini söylüyorlar. Mahkum etmeyebilirler, bu bizim başaracağımız bir şeydir… Toplumsal baskı haline getirmezseniz, mahkum da ettiremezsiniz. Ayrıca biz, 12 Eylül’ü topluma anlatamadık. Bu sadece solculara yapılmış bir darbe değildi. Esas darbe topluma vurulmuş bir darbeydi. Şimdi bunu anlatma fırsatımız var. Bazı partiler müdahil oldular, meğerse iddianamenin ne kadar kötü olduğunu anlatmak için müdahil olmuşlar…
Siz AK PARTİ’nin sadece siyasal değil, sosyolojik bir iktidarından söz ediyorsunuz. Bu iktidarın içinde, sizin ifadenizle, Nihat Doğan’lar, Seda Sayan’lar falan var. Peki siz sosyolojik muhalefetinizi kimlerden oluşturacaksınız. Nihat Doğan ve Seda Sayan’la nasıl mücadele edeceksiniz?
(Gülerek) Çok zor yani bu… Türkiye tarihinde, bu derecede hegemonya kuran bir parti olmamıştı. Buna Menderes, Özal, Demirel falan dahil… Karşı hegemonya mücadelesi vermemiz lazım. Bunun için muhalefetin, hegemonyanın bütün alanlarına girmesi lazım… Alternatif popüler kültür alanı, yok sayılacak bir alan değildir… Mesela, bence Türkiye’de interneti en iyi kullanan hareketler, faşist hareketler… İnsanların hayatına değen yerlerde siyaset yapmalıyız, afaki yerlerde değil…
Yunanistan ve Fransa’da sol yükselişe geçti. Bu durum, Türkiye’de solun geleceğine dair olumlu tahminlere ya da beklentilere neden oluyor. Bu anlamlı bir beklenti midir? Avrupa ve Türkiye’de solun çıkışını belirleyen dinamikler aynı mıdır?
Bu Türkiye’de hep olur… Dünyada nerede sol iktidara gelse, “tamam işte, sol yükselişe geçti” beklentisi içine girilir. Ben bunun çok karşılığı olduğunu sanmıyorum. Türkiye solu, tarihsel olarak dip noktada. Henüz böyle bir şey söylemek için erken tabii… Bunu söylemek için çok çalışmamız lazım.
Siz bir yazınızda, “Marx mı, Weber mi” sorusunu soruyorsunuz? Siz Türkiye’de kitle partisi olmaya çalışıyorsunuz. Ama referanslarınız hep Batı’dan… Neden hep Marx diyorsunuz, hiç Ali Şeriati, Muhammed İkbal, Ebu Zerr demiyorsunuz?
Bu doğru bir eleştiri… Ama benim bahsettiğim, “onun yerine şunu alalım” değildi. Sadece şunu söylüyorum: bizi hakikate ulaştıracak bütün teorik girdileri kullanmamız lazım. Evet, saydığınız isimlerden bahsetmedim, benim teorik yetersizliğimden kaynaklanan bir şey bu… Ama mühim olan, bu ihtiyacı tespit etmektir. Sadece Şeriati’si değil, Yunus Emre’si, Pir Sultan’ı, tasavvufu var. Bunların hepsi önümüzü açacak, hakikati kuşatacak şeyler… Bunların içinde birini tercih etmekten ve belirleyici yapmaktan kaçınmamız lazım.
İktidar partisinin kürtaj açıklamasının yanına, Solin’i koyalım. Annesi cezaevinde, babası kayıp, 7 yaşındaki erkek kardeşi epilepsi, kendisi de lösemi olan 4 yaşında bir Kürt çocuğu. Başbakana göre doğmamış çocukların katili kürtaj yaptıran kadınlarsa, bu küçücük kız çocuğunun 4 yıllık ömründe bunca acıyı yaşamasının sorumluları kim?
Dokuz aydır cezaevinde olan bir anne, Hanım Onur.. Cizre Belediye Başkan Yardımcısı iken KCK operasyonları kapsamında tutuklanıp cezaevine konan 2 çocuk annesi Onur, 9 aydır cezaevinde ve 2 hasta çocuğundan da uzakta. Annesi, kızını en son duruşmada gördüğünde gözlerine inanamadığını çünkü aşırı derecede kilo kaybettiğini söylüyor. 1 buçuk ay önce Hanım Onur, kaldığı cezaevinde diğer kadın tutsaklarla birlikte gıda zehirlenmesi yaşamış ve sağlık sorunları giderek ciddileşiyormuş. Yani, Hanım Onur içerde, çocukları ise dışarda eriyor. Solin, annesi ilk tutuklandığında annesiyle 1 hafta kalmış Diyarbakır Cezaevi’nde. Anneannesi, Solin’in cezaevinde kaldığı bu süre içerisinde kan kanseri olduğunu söylüyor. Burun kanaması ve vücudundaki morarmalardan şüphelenince doktora götürmesiyle birlikte hastalık teşhis ediliyor.
Solin’in bakımı giderek zorlaşıyor; sürekli mide bulantısından ve iğnelerinin yapıldığından beri de ayaklarının ağırmasından şikayet ediyor. Yere düşmemesi ve vücudunun asla kanamaması gerekiyor. “Solin’in söylediği şeyleri duysan, kulaklarına inanamazsın” diyor bana Solin’in Ayşe anneannesi. “Ben ne kadar zavallı bir çocuğum, annem yok, babam yok” diye sızlanıyormuş. Bu kadar acıyı o küçücük yüreğinde taşıması ne kadar zor… “‘Ben bunları neden yaşıyorum’ dediğinde aklına ne geliyordur acaba” diye kendime sorarken, Bertolt Brecht’in bir şiirini anımsıyorum: “Ben ama geçtim geceleyin bir ormandan / (Yanlış bir anne tarafından doğurulmuşum) / Bir ülke arayarak dışlamayan bizleri.” Elbette ki Solin’in suçu yanlış bir anne tarafından doğrulması değil; adaletsiz bir ülkede, eşitlikten mahrum olarak doğmuş olması. Solin ve bütün Kürt çocukları, kendi vatanlarında özgürce ve insanca yaşayamamanın bedelini ödüyorlar.
Başbakan, doğmamış çocuklar konusundaki hassasiyetini dile getiredursun, bu ülkede sakıncalı bir coğrafyada doğmuş çocukların analarından emdikleri süt on yıllardır burunlarından getiriliyor. Solin’in annesini görmesine itiraz eden savcının gerekçesi akıl alır gibi değil: “Bakamıyorsanız, Çocuk Esirgeme Kurumu’na verin. Anneyse, ilkin bunu düşünecekti”. “İlkin” dediği ise Hanım Onur’ın Cizre halkının oylarıyla belediye başkan yardımcısı seçilip demokratik siyaset yaptığı zamanlar. Yani savcımız, yine kadına ait olması gerektiği yeri ve aşmaması gereken sınırları gösteriyor. Demokratik siyaset ve adalet mücadelesi değil; dört duvar arasında, eşe ve çocuklara hizmet edilecek yer, yani ev. Fakat bunu derken unuttuğu bir şey var ki Hanım Onur’un eşi 1 senedir kayıp. Anneanne, damadının eve yapılan bir baskın sonucu 1 yıl önce götürüldüğünü ve o tarihten itibaren kendisinden haber alınamadığını anlatıyor.
Anneannesine ulaşmamı sağlayan telefon numarasını bana ileten DİHA Diyarbakır Ofisini aramamın asıl sebebi, Ankara’da bir hastanede kaldığını öğrendiğim Solin’i ziyaret etmek, o küçücük yüreğine tarifi imkansız acılar sığdıran bu güzeller güzeli kız çocuğunu görebilmek ve eğer doktorlar izin verirse, elini tutabilmekti. Fakat, Solin şu anda memleketi Cizre’de, anneannesinin yanında. Telefonu kapadıktan dakikalar sonra bile anneannesinin şu cümleleri kafamda yankılanıyor: “Benim kızım da oğlum da cezaevindeler. Sen bunları gazetede yazacaksan, oğlum görür ve üzülür. Benim çocuklarım ölmedi, sadece haksız yere içeri atıldılar. Ben çocuklarım hayatta olduğu için, ölmedikleri için şükrediyorum.” Bu satırlar on yıllardır Kürt halkının mahkum edildiği adaletsiz yazgının özeti değil mi? Ölüm, cezaevi veya sürgün… Suçu, bu ülkede Kürt olarak dünyaya gelmek olan ve buna rağmen hala insan muamelesi görmek isteyenlere dayatılan, işte bu üç seçenekten ibaret. Kürt annelere düşen ise çocukları zindanda olsalar dahi aldıkları her nefes için şükretmek…
Solin’in ve ailesinin yaşadıkları, bir kalbe sahip olan herkesi derinden sarsacak nitelikte. Fakat, tahmin ediyoruz ki lösemiyle boğuşan bu kız çocuğunun Kürt olması, yazının bazı okurlar üzerindeki etkisini – farkındadır ya da değildir- azaltacaktır. Solin’e ve erkek kardeşine yaşatılanları göz ardı edenler, ya kendi çocuklarını ya da çok sevdikleri başka bir çocuğu bu cehennemde düşünüversinler. Bir halka mensup olarak dünyaya gelmenin ve diğer bütün halklarla eşit olarak yaşamak istemenin bedelinin bu kadar ağır olması, “ben insanım” diyen herkesin vicdanını sızlatmaya yetecektir.
Hanım Onur’un 24 Mayıs’ta görülen duruşması 2 ay sonraya ertelenmiş. Bu karar, Solin’in annesini en az 2 ay daha göremeyeceği anlamına geliyor. Solin’in babası kayıp, epilepsi hastası olan 7 yaşındaki ağabeyisi ise Cizre’de halasıyla kalıyor ve ruh sağlığı ciddi şekilde bozulmuş. Solin’in ve ağabeyisi Mirhat’in hayatları işte böyle. Dünyanın herhangi bir ülkesine gidelim ve bu iki çocuğun başına gelenleri sokaktaki herhangi birine anlatalım. Bakın, bu çocuklara bunca acıyı yaşatanlara ne ad verirler…
Yeni Şafak’ta 16 yıldır muhabirlik, temsilcilik ve yazarlık yapan Ali Akel’in gazeteyle ilişkisi kesildi..
Uludere konusunda yazdığı “Özür açıklanmaz, özür dilenir” başlıklı yazı nedeniyle gazeteden gönderildiği iddia edilen Ali Akel, dün twitter’dan yaptığı açıklamada “Yazılanlar yanlış, gazetede yazmaya devam edeceğim” demişti..
Ancak Ali Akel bu sabah twittar’a yazdığı kısan notlarda 16 yıldır çalışmaktan onur duyduğunu belirttiği Yeni Şafak’la bağlarının tamamen koptuğunu duyurdu..
İŞTE ALİ AKEL’İN VEDA TWEET’LERİ :
Ali Akel’in twitter.com/#!/akelalihesabı üzerinden son 1 saat içerisinde paylaştığı mesajlar. Yazıları twitter mantığı ile en son yazılandan yukarıya doğru okumak gerekiyor. Twitter mantığında (++) ibaresi bir sonraki mesajda bu yazdığımı devam ettireceğim manası bulunmakta.
Twitter mesajlarının sonrasında Ali Akel’in 16 yıl süren meslek yaşamının sona ermesine neden olduğu iddia edilen ve başbakanın tavrını sert bir şekilde eleştiren, “Özür açıklanmaz, Özür dilenir” yazısını bulabilirsiniz.
Ben hakkımı helal ediyorum, siz de hakkınızı helal ediniz. Türkiye, er ya da geç, bir gün, insanların özgürce yaşadığı bir ülke olacak.
Roboski (Uludere) ile başlayan ve Roboski ile sona eren kısa bir veda yazısı bu. Ayrılık vakti geldi, çattı. ++
İşte o zaman yaratılmak istenen bu korku imparatorluğunun duvarına bir kiremit de biz koymuş oluruz. ++
Aydınlar konuşmaz, sanatçılar susarsa… ++
Türkiye’nin bir korku imparatorluğu olduğuna inanmıyorum, ama gazeteciler haber yapmaktan korkarsa, yazarlar yazmaktan çekinirse… ++
Doğru değişmez, her yerde söylenmeli ve yazılmalı. ++
Nerede olursak olalım, kime çalışıyor olursak olalım, hangi düşünce dünyasına ait olursak olalım… ++
Bugün, bu bedeli ödediğim için de onur duyuyorum. Çünkü yanlışı değil, doğruyu söylediğime inanıyorum. ++
Böyle dönemlerde konuşmanın, yazmanın bedeli vardır. Birileri her zaman bu bedeli öder. ++
Hepsini anlıyorum çünkü, zor zamanlar vardır ve biz bugün her zaman olduğundan daha da zor bir dönemden geçiyoruz. ++
Patronlarımı, yayın yönetmenimi, kardeş bildiğim çalışma arkadaşlarımı, hepsini. ++
Yuvamdan ve arkadaşlarımdan ayrı bırakıldığım için üzgünüm, ancak vicdanım rahat. Hepsini anlıyorum… ++
..ve 16 yıl sonra Yeni Şafak Gazetesi ile yollarımız ayrıldı. ++
16 yıl boyunca, yüklendiğim tüm bu görevlerden onur duydum, onurla yerine getirdim.
16 yıl… Muhabirlik, haber müdürlüğü, yazı işleri müdürlüğü ve son beş yıldır da Washington temsilciliği…++
Veda satirlarimi sizlerle paylasmak istiyorum
Yeni Safak’taki son yazilar uzerine gazetem ile yollarimizi ayirmak zorunda kaldik.
Özür açıklanmaz, Özür dilenir …
Başbakan Erdoğan, astsubaylar Ali Kaya ve Özcan İldeniz ile PKK itirafçısı Veysel Ateş’in Umut Kitabevi’ni bombalamalarından sonra Şemdinli’de gösterdiği duruşu Uludere’de de gösterseydi, bugün kelimelerin etrafında dolaşmak zorunda kalmazdı.
Önceki yazıyı okumayanlar için kısa bir hatırlatma yapmalıyım. Şemdinli’de Umut Kitabevi bombalandıktan sonra 20 Kasım sabahı ansızın Şemdinli’de ortaya çıkan Erdoğan, oradan Yüksekova ve Hakkari’ye uzanmış, bu olayı çözmek için “el ele vermeliyiz” demişti.
Dönemin Genelkurmay Başkanı Yaşar Büyükanıt’ın, “Tanırım, iyi çocuklardır” dediği, çocukların yanında durmamıştı.
Şemdinli sanıklarının Ocak 2012’de 39 yıl 10’ar ay hapis cezasına çarptırılmalarında siyasi iktidarın “doğru yerde” durmasının etkisi yadsınamaz.
28 Aralık 2011 gecesi kaçağa çıkan, çoğu yaşları 20’nin altında olan 40 Kürt gencin tepesine ölüm yağdırdı iki Türk F-16 savaş uçağı. 34 tanesinin bedeni atılan bu bombalarla paramparça oldu…
Başbakan Erdoğan olaydan iki gün sonra 31 Aralık’ta, Cuma namazı çıkışı uzatılan mikrofonlara, “İncelemeler neticesinde gerekli olan neyse bütün bunlar da yapılacaktır” şeklinde cılız bir açıklama yerine,
3 Ocak’ta ise AK Parti grup toplantısında, Genelkurmay ve komuta kademesine “medyaya rağmen teşekkür ediyorum” demek yerine,
Bundan yedi yıl önce Şemdinli’de durduğu yerde dursaydı, bugün, “Hatayı da açıkladık, özrü de açıkladık” demek zorunda kalmazdı.
Tamam, kimse kendisinden Şemdinli olayında yaptığı gibi Uludere’ye gitmesini beklemedi. Ama hata da olsa, kasıtlı da olsa, tuzak da olsa ilk gün vuranın değil, vurulanın yanında dursaydı, bugün özür dilermiş gibi yapmak zorunda kalmazdı.
Kelimelerle oynamayalım, eğri oturup doğru konuşalım.
Hata yaptığınızda, “Evet, hata yaptım” dersiniz. Özür dilenmesi gereken bir durum varsa da, “özür dilerim” dersiniz.
34 gencecik bedenin savaş uçaklarıyla bedenlerinin lime lime yapılmasına kazara da olsa, hatayı itiraf edip özür dilemek ile kurtulamazsınız ama.
Özür dileyerek giderebileceğiniz hatalar vardır. Öyle hatalar vardır ki, özür dilemeniz yetmez. Bedel ödemeniz, bedel ödetmeniz gerekir.
Erdoğan’ın Pakistan’da yaptığı açıklama, hatanın açıklanması ve yapılan hata için özür dilenmesi mi, orası da pek belli değil.
Biliyorum, günlerdir okuyorsunuz ve belki de bıktınız. Ne diyordu Erdoğan Pakistan’da?.. Şöyle diyordu:
“Ben izlediğim CD’de bir hareket gördüm. Bizzat izledim. Bir konvoy gidiyor. 30-40 kişi var. O yüksekten görebilmek mümkün değil. Gözcülerimizin, (Heronlar) vermiş olduğu CD. Silahlı Kuvvetlerimiz de gerekli adımları atmıştır. Bu bölge terör bölgesidir. Halkın, sivilin oturduğu bölge değildir. Böyle bir bölgede Silahlı Kuvvetler bu Ahmet mi Mehmet mi bilemez ki?
….
Bizim silahlı kuvvetlerimiz görevi samimi bir şekilde yapmıştır. Hata da olabilir. Hatayı da açıkladık, özrü de açıkladık. Tazminatı da açıkladılar. Ama birileri istismar ediyor. Bir hatanın olduğunu, hatamız olduğunu söyledik. Allah aşkına tazminatsa tazminat. Resmi tazminatımızın ötesinde yaptık. İlla terör örgütünün istediğini mi söyleyeceğiz. Kusura bakmasınlar. (22 Mayıs, Yeni Şafak.)”
Roboski (Uludere) katliamının ardından altı aydır süren bir soruşturma var. Faciaya giden yolda yetkilendirmenin, yetki kullanımının, ilgili kurumlar ve sorumlulukları belli olduğu halde, Allah aşkına sayın Başbakan, söyler misiniz ne koydunuz yüreği kanayan annelerin önüne!
“Hatayı da açıkladık, özrü de açıkladık” diyorsunuz.
Allah aşkına, söyler misiniz hangi hatayı açıkladınız!..
Allah aşkına, açıklar mısınız? “Özrü de açıkladık” derken, ne demek istiyorsunuz…
Özür diliyorsanız, Kasımpaşalı gibi ortaya çıkın ve deyin ki:
“Evet, bir hata yaptık. Hem de öyle bir hata yaptık ki, bu hatamız bizi mezarımızda bile rahat bırakmayacak!..”
“Özür dilerim, ama yetmez. Vicdanlarınızda açtığımız yarayı bir kuru özür dindirmez.”
“Önce sizlerden hakkınızı helal etmenizi sonra Allah’tan bizi affetmesini dileriz.”
Diyemiyorsunuz, çünkü ilk günden itibaren yanlış yerde durdunuz.
Roboski görüntülerini izleyen Uludere Komisyonu milletvekilleri, “Terörist olmadıkları her hallerinden belli” diyorlar.
Milletvekilinin gördüğünü, alanında uzman askerler (veya her kimlerse) nasıl görmez?
Diyorsunuz ki, “Silahlı Kuvvetlerimiz bu Ahmet mi Mehmet mi bilmez ki.”
Öyle bir silahlı kuvvetleriniz var işte… Uzaktan baktığında ‘katırı insan, teröristi çoban, kaçakçıyı terörist’ zanneden silahlı kuvvetleriniz.
İdris Naim Şahin adını taşıyan bir İçişleri Bakanınız var ki, mümkün olsa mezarlardaki parçalanmış çocukların cesetlerini çıkartıp kodese yollayacak.
İlk gün “doğru yerde” durmamanın sonuçları bunlar.
Aynı gün İçişleri ile ilgili komuta kademesindekilerin kellelerini alsaydınız, “Evet, bir hata var. O hatayı yapanlar bunun bedelini en ağır şekliyle ödeyecek” deseydiniz, -mış gibi yapıyor, -mış gibi söylüyor, -mış gibi davranıyor zorunda kalmazdınız.
Pakistan’da konuşana kadar hala bir şeyleri düzeltme şansı vardı.
O şans var mı emin değilim artık.
Sizler konuştukça vicdanlarımız kanıyor.
Bir şey söyleyecekseniz doğrusunu söyleyip, gereğini yapın.
Ya da ebediyete kadar susun.
Allah aşkına, susun!..
(İlgili yazı 25 Mayıs 2012’de Yeni Şafak gazetesinde yayınlanmıştır)