Yazarlar

Hangi Sol, Hangi Yeşil

Yeşiller hareketine yirmi yılımı verdim. Bu partinin her kademesinde görev yaptım. Bu denli uzun soluklu bir süreç yaşadığım için de artık herkesi kişisel olarak tanıyorum. Bu nedenle de kişiler üzerinden siyasal tutumları tartışmak gibi bugüne dek hiç benimsemediğim için bu tür tartışmalara girmekten kaçındım. Ama ilk kez bunu yapmak zorunda kalacağım, bunu yaparken de hem birleşme sürecine dönük, hemde çok önemsediğim yeşillerin geleceğine dönük aynı anda dünya ve türkiye tahlilleri de içeren bir takım saptamaları da yapacağım.

Öncelikle söze tavrımı net olarak koyarak başlayayım bir takım kayıtlar ile Yeşiller ile EDP arasındaki birleşme sürecini olumluyorum. Bunun salt örgütsel bir kaynaşmanın ötesinde ciddi bir siyasal kaynaşma yolunu açmasını arzu ederim.

Önce EDP ile ilgili bir olumsuz tutumumu yansıtayım. Bana göre EDP referandumda yanlış tarafta yer aldı. Bunu daha sonra ciddi olarak teorik beslemeler ile gerekçelendireceğim ama şunu söylemekle yetineyim o referandumda solun takınacağı en doğru tutum biz bu oyunda yokuz tutumu olmalıydı. Çünkü bu tür durumlarda siyasal olarak güçlü konumda değilseniz, niyetiniz başka da olsa fiilen taraflardan birinin çıkarlarını desteklemiş olursunuz. Şüphesiz özellikle EDP’nin referanduma evet, AKP’ye hayır tavrının temel gerekçesi bu pakete sol için konulmuş bubi tuzağı gibi gördüğüm 12 Eylüle yargı yoluydu. Bu son derece anlaşılabilir bir durum. Ancak keşke EDP bunun bir tuzak olduğunu bilerek bu tutumu takındığını belirtmiş olsaydı. O zaman evet’in anlaşılır bir gerekçesi oluşmuş olurdu. Kuşkusuz seksen önceci soldan gelen biri olarak 12 Eylül ile hesaplaşma arzusunu anlarım, desteklerim de, ama bana göre 12 Eylül ile hesaplaşma onun tüm sonuçları ile hesaplaşabilmektir ki bu kökten piyasacı reformlarıda içine almak durumundadır. Yoksa ahı gitmiş vahı kalmış, bir ayağı çukurda iki generali göstermelik olarak mahkemeye çıkarıp, sonra da 12 Eylül ile hesaplaşıldığını söylemek tam da AKP’ye uygun bir utanmazlıktır.

O gün reform paketinden iyi bir şeyler bekleyerek Evet diyen demokrat sol, istemeden de olsa bugünkü otokrat AKP’nin önünü açmış oldu. Neden böyle düşündüğümü şöyle açıklayabilirim, paketin kalbi yargıydı. O gün tüm demokrat sol, bu paketin kalbini oluşturan yargıdaki vesayete son veriyormuş gibi yaptığını düşündüğüm değişikliği, demokratik bir yargı anlayışının önünü açacağını düşünerek destekledi. Ancak pakette bir unsur vardı, Adalet Bakanı. Adalet Bakanlığı yargı’nın fiilen amiri konumunda olduğundan ağırlık merkezi konumundaydı. Pakette yargı kurumlarında seçimin önü açılsa da tam da bu nedenle (yani Adalet Bakanının ağırlık merkezi olan konumundan dolayı) yargıda demokrat bir anlayışın yerleşmesinin mümkün olamayacağını düşündüğümü de yazdım. Fiilen bu paket AKP’ye yargı bürokrasisini belirleme imkanı veren bir konumdaydı. Sol eğer güçlü bir konumda olsaydı bu durum belki değişebilirdi, ama sol herhangi bir şeyi belirleme gücüne sahip olmadığından bu durum iktidarı daha çok güçlendirmekte yarayacak ve AKP’nin devlete yerleşmesini, devleti ele geçirmesini sağlayacaktı. Bu durum iktidarı daha çok güçlendirmek ve AKP’nin devlete yerleşmesini, devleti ele geçirmesini sağlayacaktı. Bir iktidarın devlet haline dönüşmesinin ise, Türkiye’deki devlet mantığını düşündüğümüzde hiç de hayırlara vesile olmayacağı çok açık. Nitekim haklı çıkan ben oldum. Demokrat yargının bile isyan edeceği biçimde Adalet Bakanlığının listesi HSYK’da tulum çıkardı, yargıtay ve Anayasa mahkemesinde de durum değişmedi ve orada da yargının üst kademesi hükümetin beklentilerine uygun bir biçimde şekillendi. Bu süreçten sonra da AKP resmen Cemil Çiçek kanadı gibi milliyetçi, otokrat bir sağ parti oldu. Bir başka deyimle Bush’un Türkiye versiyonu olan bir AKP oluştu. Şu anda demokrat sol AKP’yi reformculuktan çark edip otokrat davrandığı için eleştiriyor. Oysa devlete yerleşen herkes devlet gibi düşünür ve bu Türkiyedeki devlet mantığı düşünüldüğünde daha da bir ceberrut bir biçim alır. Ne yazık ki demokrat sol, Türkiye için demokrasi sorununu muhafazakâr sağın meşrulaştırıcısı konumundaki liberallerin yarattı yanılsama nedeni ile kemalist vesayetin gerilemesinden ibaret düşündü, muhafzakar otoriteryanizmin ataerkil anlayışlarının gündelik yaşamı daraltması olasılığını hiç hesaba katmadı.[1]

Yeşillerin tutumu ise tam da benim düşündüğüm noktadaydı. Yeşiller başından beri AKP’ye birkaç noktadan doğru bir muhalefet yürüttü ve zaman zaman da iktidarın ayağına basarak yaygara yapmasına yol açtı. Yeşiller AKP’ye hem kökten piyasacı tutumu nedeni ile, hem devletçi sağcı zihniyetten doğan miltarizmi nedeni ile hem de demokrasiyi araçsallaştırarak hayatı otoriterleştiren tutumu (yani kürt sorunundaki tutumu nedeni ile), hem de gündelik yaşamı muhafazakârlaştırmasına dönük itirazları ile muhalefet etti. Ve referandumda evet ya da hayır cephelerinin hiçbiri içinde yer almayan bir tutum benimsedi.

Kendi arkadaşlarımı kayırdığım düşünülecek ama, kimi yerde eleştirel kayıtlarıma rağmen Yeşiller bu ülkede 68 ruhunu bir ölçüde bile olsa yansıtan (programatik olarak kesin böyle, ama bunu pratiğe yansıması yeterli olmaktan uzak kaldı) yeni sol bir siyasal parti oldu. Bu güne dek de bu ülkde demokrasinin vicdanı oldu. Çok küçük ama düşünsel olarak etkin bir parti oldu.

Artılar- Eksiler Ekseninde Birleşme

Şimdi bu birleşme ile yeni sol cephesinde yeni bir süreç başlayacak çünkü EDP’de gerçekten yeni sol bir arayış içinde olan bir parti, pek çok noktada Yeşillere ideolojik olarak yakınlıkları var. Bu nedenle bence birbirine çok uzak değil, çok yakın iki siyasal hareket ayrı kulvarlarda akmak yerine, güçlerini birleştirme yönünde bir irade beyan ettiler. Ben bu sürece birleşik yeşil sol adını vermeyi uygun görüyorum. Hiç kuşkusuz teorik düzeyde benim de önerilerim, isteklerim var. Ve gerek yeşillerdeki dostlarımla gerekse, yeni yoldaşlarım olacaklarını umduğum EDP’li dostlarla teorik olarak ne kadar örtüşeceğimi bilmesem de ben kendi adıma düşünsel önerilerimi yapacağım.

Öncelikle Yeşiller olarak katılımcılığı sağlamakta eksik kaldık, bu parti içinde bu kanallar tamamı ile tıkalı olduğu için değil, gövde ile baş arasında enerji akımı kesintisiz olmadığından yürümedi. Kısa eş sözcülük deneyimim sırasında düşlediğim doğrudan demokrasi konusunda ciddi bir hayal kırıklığı yaşadım. Çok sessiz, az sayıda kişinin aktif olması nedeni ile doğrudan demokrasinin hayat bulamadığı bir sürece tanık oldum. Bu tanıklıktan dolayı bu partinin yeşil bir parti olmakta eksik kaldığını düşündüm, elbette bunun nedeni üyelerimizin katılım konusundaki hevezsizliği idi. Hal böyle olunca parti fiilen kadro partisi olarak varoldu. Oysa bir yeşil parti taban tavan ayrımının olmadığı, hareket eksenli bir parti olmalıdır. Bu durum için hiç kimseyi suçlamıyorum, çünkü 1.5 yıllık aktif pratikte katılımı engelleyen mekanizmaların olmadığını biliyorum. Sorun bu ülkedeki politik pratik ya da kamusal alan, kamusal tartışma eksikliği. Yeşiller bu sorundan dolayı arzu ettiği parti olamadı. Oysa batıdaki gibi güçlü bir sivil toplum tecrübesi olsaydı, Yeşiller bu ülkedeki en önemli siyasal partilerden birisi olur, parlementoya çok rahat temsilci yollardı.

EDP’de umduğunu bulan bir parti olamadı.Sol iklim buza kestiğinden, muhafazakârlık solu ele geçirdiğinden EDP sol içinde yenilenmenin dinamik motoru olamadı. Sol muhalefetin ön cephesi olarak yer alamadı. Ancak EDP’nin yeşillere katacağı çok önemli bir sinerji olacağı kanısındayım o da solun sahip olduğu eleştirellik, kamusal alan deneyimi. Yani EDP ile yeşiller katılımcı doğrudan demokrasinin hayat bulduğu merkezsiz ağ tipi bir siyasal örgüt olabilir ( bu özellik birleşmenin olmazsa olmaz ön koşulu olmalıdır). Umarım beklentim gerçekleşir.

Eğer EDP  Ayrıntı Yayınları tarafından basılan ve  batıdaki eleştirel, yeni sol birikimi içselleştiren bir parti ise-ki bu konuda kuşkularım var bunun da nedeni sınıf dinamiklerinden çok kimlik meselesini öne çıkartan bir bir sol tahayyülün Ferdan Turgut tarafından dillendirildiğine tanık olmam-bu birleşme ile Türkiye ilk kez yeni sol ile tanışmış olur ve eğer sosyal prtaiklerde de doğru seçimlerle yer alınırsa bu parti soldaki yenilenmenin adresi haline gelir.

Bu Ülke

Buraya kadar Yeşiller ve EDP açısından bu birleşmenin sağlayabileceği avantajlara değindim. Şimdide bizi bekleyen handikaplara ilişkin düşüncelerimi paylaşmak istiyorum. Bence hem yeşillerdeki yoldaşlarım, hem de EDP’li dostlar ayaklarını bastıkları zemini iyi tanımıyor gibi geliyor. O yüzden kendimce bir Türkiye analizi yapmak istiyorum.

Şu an AKP bu ülkenin sağ partiler tarihindeki en başarılı ve oy oranı olarak en yüksek orana ulaşmış partisi ise bunu 12 Eylüle borçlu. Ancak 12 Eylülü salt darbe olarak görürsek onu yanlış analiz ederiz. 12 Eylülün esas karekterini 24 Ocak kararları teşkil eder. Bu bakımdan 12 eylülün has partisi ANAP’tır. ANAP olmasa 12 Eylül bu ülkede asla başarılı olamazdı. 12 Eylülü önceki darbelerden farklı kılan da, onun toplumun kılcal damarlarına yayılımını sağlayan da bu 30 yıllık süreçtir.

Öncelikle özelleştirme ile Türkiye’nin sanayi toplumu olma, modernlikle karşılaşma olanakları kesintiye uğramış oldu. Oysaki Mübeccel Kıray okuyanlar bilir sanayi tesisi olarak KİT’ler Anadolu da sosyal hayatı ciddi olarak değiştirdi. Türkiye buralarda canlanan ekonomi, farklılaşan sosyal hayat, kültürel- sanatsal pratiklerle tanışma deneyimleri yaşadı.İşte o deneyimler seksen öncesi solun tüm ülkede örgütlü olmasını, iyi ya da kötü bir işçi sınıfı oluşmasını sağlayarak o sınıfın hak arama pratikleri, örgütlü mücadele gibi farklı deneyimleri edinmesini sağladı.

12 Eylülün kestiği damarların en başında bu gelir. KİT’ler tek tek özelleştirildi, sendikal faaliyet yasaklandı, örgütlenmeye kısıntılar getirildi. Yayıncılık, bir yandan terörize edilerek, bir yandan ekonomik olarak sürdürülebilir olması zorlaştırılarak, diğer yandan tv’nin yaygınlaştırılması ile fiilen olanaksız kılındı. Dağıtım tekelleri ile de büyük medya dışında bir medya pratiğinin önü tıkandı. Bundan en büyük zararı kültürel, siyasal yayıncılık yapan, küçük bütçelerle yayın faaliyeti sürdüren yayınevleri gördü. Böylece Anadolu da yayıncılık fiilen son buldu. Dergicilik öldü.

Bütün bu süreçlerle birlikte Türkiye seksen sonrası tüketim toplumu denen olgu ile karşılaştı. Bir yandan reel ücretler geriler, iş güvencesi sona erer, anadolu ekonomisi çökerken diğer yandan tüketim özendirildi. İnsanlar ne olursa olsun tüketebilsin diye tüketime kışkırtıldı. Tüketimle bir yandan bir yaşam biçimi yerleştirilirken diğer yandan da topluma muhafazakar değerler aşılandı. Anadolunun içe kapanması ve muhafazakârlaşması sağlandı.

Devlet tüm gücü ile din unsurunu sol’a karşı bir alternatif olarak teşvik edip örgütledi, 28 Şubatla da bu eğilimin radikalleşen, sistem karşıtı niteliğine bürünen unsurları törpülendi. Sanılanın aksine 28 Şubat örgütlü dine ve bunların ekonomisine büyük bir darbe vurmadı, 28 Şubatta deyim yerindeyse feleği şaşırtılan radikal islamcılık oldu. Çünkü radikal islamcılık sol gibi sistem karşıtı bir duruş geliştirmişti.

Çöken anadolu ekonomisi kentlere göçü dizginsiz bir akım haline soktu, diğer yandan kürt başkaldırısı ile başlayan sosyal militarizasyonla, sağcı dindarlıkla milliyetçilik birbirine eklemlendi. Seksen öncesinin gecekondusu ve sanayi işçisinin yerini, işsiz, umutsuz ve yoksullaşmış kitlelerce oluşturulan çöküntü bölgesi deyimine uyan kenar mahalleler aldı. Daha önce bu işgücünü emen sanayi, giderek çeperlere kayarken, kent içi ekonominin kalbinin attığı hizmet sektörü bu işgücünü daha da atıllaştırdı.

Bütün bu şartlar solu dirilmesi zor bir gerilemeye maruz bırakırken, örgütlü dinin ve onların muhafazakâr pratiklerinin önünü açtı. Örgütlü din ve onun ekonomisi, yurt dışından toplanan finansman ile sosyal muhalefet, islamcı bir pratiğe büründü. Solun boşalttığı gecekondu yerleşimleri-ki gecekondu kavramını zorunluluktan kullanıyorum-dini örgütlerce dolduruldu. Göçle gelen kitlenin de şehirleşme şoku karşısında elindeki tek kültürel malzeme olan dinsel muhafazakârlıkla, örgütlü yapıların buluşmasından RP doğdu. RP’nin MSP’den farkı daha kentli olmasıydı, kentli orta sınıflar ve kent yoksullarından oluşan sosyal tabanı-ki kentli orta sınıftan kastım da esnaftır-ile yükselen RP yoksul kenar mahallelerde örgütlendi ve buralarda belediyeleri aldı. Belediyecelikte çok başarılı bir performans sergileyen RP, İstanbul, Ankara gibi büyükkentleri de alarak bugünkü İktidarının yolunu döşedi. 28 şubat sonrası yaşanan krizler ile oluşan sosyal tepki klasik merkez sağı da, merkez solu da devre dışı bıraktığından AKP için tüm zemin hazırdı ve Tayyip Erdoğan’ın dönüşü muhteşem oldu.

Kısaca özetlediğim ANAP’tan AKP’ye uzanan sosyal süreç Yeşillerin de, EDP tipi sosyalistlerin de-hatta tüm sol’un- karşı karşıya kaldığı en ciddi handikap. Bu handikapı klasik partileşme pratikleri, bildik politika yöntemleri ile aşabileceğimizi düşünüyorsak büyük yanılgıya düşeriz. EDP’nin de Yeşillerin de elde edebileceği sosyal büyüklük bundan daha fazla değil. Bu hali ile bu iki siyasi yapının bileşimi politik bir sinerji de yaratamaz. Ama EDP’nin de Yeşillerin de en büyük avantajı aynı zamanda post-poltik süreçlerin siyasi yapıları olmaları.

Bu iki siyasi hareket de İslami politikanın 30 yıllık süreçtekji taktiklerinden çıkaracağı önemli dersler olduğu kanısındayım. Özellikle EDP için Latin Amerika modeli ve Yeşillerin de hem 68 deneyimi, hem de Alternatif hareket arkaplanı AKP’yi alt edebilecek zemini oluşturmakta. AKP’nin yaptığının aynısını bu birleşik yeşil sol oluşum yapmayı başarırsa bu olabilecek en büyük siyasi değişiklik olur ve AKP’nin karşısına dikilecek en ciddi sol muhalefetin de önünü açar.

Bunun yanında Yeşiller ve EDP birlikteliği solun seksen öncesi Aleviler ile yakaladığı rezonansı bu kez teorik bir zemine de oturtarak, bambaşka bir sol tahayyülün önünü açarak bu ülkede yerli bir sol tahayyülün zeminini oluşturabilir.  Bu zemin tasavvuftur, bu zemin Osmanlı İslam pratiğidir. Buradan yeniden üretilecek bir fikirle, sözünü ettiğim sosyal örgütleneme modeli bir araya geldiğinde bu ülkede solun maküs talihi tamamı ile ters dönebilir.

Sirenlere Kapılmamak

Yunan mitolojisinde Odiseus destanında sözü geçen sirenler, deniz yaratıkları olarak denizcileri ayartan ve dibe çeken yaratıklardır. EDP Yeşiller Birleşmesinde de aynı şekilde dibe çekici çatlak sesler şimdiden çıkıyor. Ancak bunların en büyük handikapı ortaya en ufak bir fikir kırıntısı koyamayışı. Birileri belliki Yeşilleri babalarının tapulu malı gibi görüyor. Kulağıma gelen bir bilgide bu çatlak seslerin, en çatlağı olan, bir eski Yeşil bu birleşme nedeni ile mevcut yönetime “çekilin partiyi bize bırakın” şeklinde itaraz etmiş. Eğer bu doğruysa gerçekten çok vahim bir ihniyet dünyası ile karşı karşıyayız demektir.

Bildiğimce bu arkadaş Yeşil ve Sol adı ile yeşillerden ayrı bir örgütlenmeyi yürütüyor. O zaman hangi hakla mevcut yönetime “çekilin ve bize bırakın” deme hakkını kendinde görüyor. Bu söz aslında Yeşillerde mevcut olan tutucu ve vesayetçi mantığı da teşhir eder konumda. Çünkü bu karar, öncelikli olarak parti üyelerinin büyük kongrede vereceği karar ile alınacak olan bir şey. Yani ortada bir kurum var, bu kurumun kendi demokratik karar mekanizmları var.

Burada demokratik tavır şu olur du. Birleşmeye karşı iseniz bunu bir takım sol sitelerde söyleşi verip, bir yerde EDP tabanına oynayarak bu kararı kulis dedikodularını aratmayan, en ufak bir fikir kırıntısı taşımayan uslupla değil, süreçle ilgili açıkça ilan edilen toplantılara gelerek, yeşillerin yayın organlarında yazarak yani kendi fikrine parti tabanını ikna ederek yaparsınız. Eğer parti tabanı sizin düşüncenizi onaylıyorsa kongrede sizin önerdiğiniz gibi özerk kalınır ve üstelik eski yönetim yenildiği için partinin yürütmesi size emanet edilmiş olur.

Ama “siz çekilin partiyi bize bırakın” demek ben bunu yapamam, parti tabanına sunacak en ufak bir fikrim yok, benim muhalefetimin düzgün ifade edilmiş en ufak bir ideolojik temeli yok, ben ancak bu tür incelikli hilelerle ve  CHP tarzı bir solun en kötü alışkanlıklarıyla, kulis çevirerek, pazarlık yaparak sizin karşınıza dikilirim demektir. Açıkçası bu arkadaş söylenenler doğru ise hem yeşil isiminin, hem de sol düşüncenin onurunu beş paralık etmiş durumda.

Şeffaflık, açık ve düşünsel temelde mücadele gibi ilkelerle hareket etmeyerek  solun eşitlik ve özgürlük ilkesini hiçbir biçimde sindiremediğini göstermekte. Sormadan edemiyorum madem yeşil ve sol gibi afilli bir ismi benimsediniz ve madem yeşiller partisine alternatif olma iddiasındasınız, o zaman Yeşiller Partisi’nin ne yaptığıyla ilgilenmemeniz gerekmez mi? En fazla siyasal farkların altını kalın bir biçimde çizerek Yeşilleri siyasal düzlemde eleştirirsiniz. Oysa bunu yapmak yerine karnından konuşan, bu birleşmeye neden karşı olduğunu düzgün bir ideolojik argümanla koymayan-ki söz konusu kişi ideoloji ortaya koyacak yeterlikten alabildiğine uzaktır- bir tavır takınıyor üstelik de son derece otoriter bir mantıkla “siz çekilin biz gelelim” gibi burjuva demokratlığı ile bile buluşmayacak bir otoriterlik biçimini sergilenmekte..

Bu durum yeşiller içinde çok da düzgün bir ayrışmayı ortaya koymuş durumda, bir yanda demokrat yeşiller, diğer yanda ise vesayetçi otokrat yeşil lafızlı kişiler. Umarım yanlış anlaşılmıştır. Bay kulis böyle dememiştir aksi çok dehşet bir zihin yamukluğunu ortaya koymakta.

Bana gelince. Ben bundan böyle de sözümü açık ve meşru bir biçimde söyleyerek, yeri geldiğinde muhalefet edilecekse de, bu muhalefeti siyasi ve ideolojik bir zeminde yaparak Yeşil olmayı sürdüreceğim. Bu süreçte de bu harekete yıllarını vermiş bir Yeşil emektar olarak Yeşillerin bu ülkede kök salması için çaba sarfetmeye, parti içinde kalarak bunu yapmaya devam edeceğim. Eğer gördüğüm yanlışlar olursa da bunu açıkça dillendirmekten çekinmeyerek muhalefet karikatürü çizenlere Yeşilce bir muhalefet nasıl yapılırmış göstereceğim.

Dostlar yolunuz açık olsun. Umarım bu topraklar Yeşil-Sol sentez bir muhalefet ile bambaşka bir siyasi iklimi yaşar, ben bunun için bir 20 yıl daha vermeye hazırım.


[1] Türkiye de Kemalizm de ahlakçı ve muhafazakar olduğu gibi son derece ataerkildir.

 

 

Dilaver Denirağ

 

Kategori: Yazarlar