Ana Sayfa Blog Sayfa 4689

Enerjide, Dünya yenilenebilire Türkiye nükleere koşuyor

Şeffaflık Derneği, Perşembe günü “Bir Demokrasi Meselesi Olarak Nükleer Santraller” başlığıyla düzenlediği toplantı katlımcılardan ilgi gördü. Toplantı programına şu haberimizden göz atabilirsiniz

Cezayir Restoran’da gerçekleşen toplantı sırasında   twitter.com/#!/yesilgundem hesabından canlı yayın yapılacağını ilgili haberimizde duyurmuştuk. Toplantı esnasında vakti olmayan okurlarımız için ilgili twitter hesabından aktarılan bilgilere sütunlarımızda yer vermek istedik. Twitter mantığı ile ilgili mesajların an alttaki mesajdan başlayarak yukarıya doğru okunması gerektiğini hatırlatmak isteriz.

(Yeşil Gazete)

  • Gürbüz:: Akkuyu’da nükleer karşıtı harekete öncülük edenler arasında Balıkçıklar Kooperatifi var.
  • Gürbüz: Rüzgar 10 yıl boyunca 7 cent, nükleer 15 yıl boyunca 15 cent . Hangisi ucuz?
  • Gürbüz: Türkiye 20 yılda enerji verimliliği adına hiç bir şey yapmadı
  • Gürbüz: Dünyada orduların enerji tüketimi ile ilgili pek bir çalışma yok.
  • Salondan gelen soruların konuları: ABD’nin AB’nin enerji ihtiyacı, nükleerde 3.4. nesiller, Çin’in santralleri, nükleer karşıtı hareket.
  • Dinleyicilerden bir öneri: Alternatif bir ÇED raporu hazırlanabilir Akkuyu’daki nükleer santral ile ilgili.
  • “Bir Demokrasi Meselesi Olarak Nükleer Santraller” toplantısında ikinci oturum bitti, soru cevap kısmına geçildi.
  • Gürbüz: Medyada enerji yatırımlarını eleştiren yazılara sansür var, özellikle şirketlerden çünkü reklam veriyorlar
  • Gürbüz: Türkiye’de nükleer reaktörü denetleyecek bağımsız bir kurum yok. TAEK’in başkanlığı 1 yıl boş kaldı. O sırada ihale yapıldı.
  • Gürbüz: Atıklar Rusya’ya göndereceği yazılı şirketin broşüründe. Rusya’ya atık ihracı yasak.
  • Gürbüz: Şirket 12 bin kişiye iş vereceğiz diyor. Dünyada reaktör başına 400 kişi çalışır.
  • Gürbüz Mersin 1/100000 planında nükleerin yeri yok.
  • Gürbüz: Rusya’nın Türkiye’de yapacağı nükleer santral dünyada henüz denenmiş
  • Gürbüz:Türkiye Rusya ile uluslararası anlaşma yapınca hukuk denetimi kalktı.
  • Gürbüz:.Nükleer savunanlar 5 cent diyordu,Rus şirketi 21 cent verdi,sonra 15 cente indirdiler. Aradaki fark rüzgara verilen teşvik kadar
  • Gürbüz: 13 firma ihaleye girdi. Sadece 1 konsorsiyum teklif verdi Yasada kaza , sorumluluk belirtilmemişti çünkü.
  • Gürbüz:2007’de 4 sayfalık yasa çıkıyor adeta elektrik üreten bir fabrika gibi. Denetim, çevresel konular ve riskler hiç yok.
  • BirGün gazetesi yazarı Özgür Gürbüz 2004’ten bu yana Türkiye’nin nükleer macerasını  anlatıyor.
  • Ilgaz: Almanya Greenpeace’e göre Almanya’da yenilenebilir enerjide 300 bin, nükleer enerji sektöründe 30 bin bin kişi çalışıyor.
  • Açık Radyo’dan Mahir Ilgaz: İdeolojik olarak merkezdekiler nükleer santrale yakın oturdukları ölçüde nükleere karşı çıkıyorlar.
  • Ilgaz: Köklü anti militarist geleneğe sahip ülkelerin yurttaşları nükleer az destek veriyor
  • Ilgaz. Jeostratejik konum ve nükleer silahlanma da nükleer kararında etkili oluyor
  • Ilgaz: Dernek, gelişmiş ülkelerden ziyade gelişmekte olan ülkelerde büyüme bekliyor.
  • Ilgaz: Dünya Nükleer Enerji Derneği: 2020’de 514 reaktör öngörüyor
  • Ilgaz: Nükleer büyük ölçüde sübvanse edilen bir sektör. AREVA’nın %90’ı Fransa devletinin
  • Ilgaz: ABD nükleerde dünya lideri ABD 104. AB’de 1970 180; bugün 140 reaktör. Fransa’da 58 reaktör var.
  • Ilgaz: Çin’de 27 , Rusya’da 11 adet nükleer santral inşa ediliyor.
  • Ilgaz: Dünyada 437 faal, 64 de inşa edilen nükleer santral var.
  • Ilgaz: Economist dergisi Mart 2011’de nükleer santraller çikolata fabrikaları kadar güvenli diye yazmıştı.
  • Açık Radyo ‘dan  Mahir Ilgaz, “AB Ülkeleri ve nükleer santralleri” başlıklı konuşmasına başladı.
  • Nükleerde şeffaflık toplantısının ikinci oturumu başlıyor. Moderatör: Hande Özhabeş
  • Şeffaf Gündem dergisinin Haziran 2012 dosya konusu: Enerjide Şeffaflık http://seffafgundem.org/dergi/seffaf-gundem-dergi-sayi2-haziran-2012
  • “Bir Demokrasi Meselesi Olarak Nükleer Santraller” toplantısının ilk panelinin soru-cevap bölümüne geçildi.
  • Alpsoy: Eskiden zarar olduktan sonra dava açma imkanı vardı, şimdi zarar doğmadan da tazminat davası açılabiliyor
  • Alpsoy: Çevre stkları dava açmadan önce tüzüklerini revize etmeliler
  • Alpsoy: Aarhus konusunda Ahmet Güneş’in makalesini tavsiye ederim
  • Alpsoy: Halkın katılımı toplantısı kararları idareyi bağlamıyor.
  • Şeffaflık Derneği’nin nükleer toplantısı devam ediyor. Av. Alpsoy Çevresel kararlara halkın katılımını anlatıyor
  • Alpsoy: Türkiye Aarhus’a imza atmadı, komşu ülke yurttaşları enerji yatırımlarına dava açabilir diye.
  • Alpsoy: Türkiye’de bilgiye erişim yurttaş-devlet arasındadır. Aarhus’da şirketler de vardır.
  • Alpsoy: Türkiye’de her konuda bir mevzuat vardır ama uygulama sıkıntılıdır.Çevre dahil
  • Alpsoy: Nükleerde bilgiye erişim, çevresel katılım alanında çeşitli yönetmelikler var + Aarhus var.
  • Alpsoy: Nükleerde büyük bir dezenformayson var. Yanlış teknik bilgiler söz konusu:
  • Çevre Hukuku Derneği’nden Av.Arif Nihat Alpsoy “Çevresel Bilgiye Erişim Hakkı ve Nükleer Santraller” başlıklı konuşmasına başladı.
  • Ertor: Nükleere karşı olanlar: Çevreye öncelik verenler, çevre geleceğinde kötümser,teknoloji çevre sorunlarını çözmez diyenler
  • Ertor: Nükleeri destekleyenler iklim değişikliğini biliyor ,iyimser, çevre sorunlarına öncelik vermiyor, erkekler.
  • Ertor: Doğanın geleceğiyle iyimser olanların nükleeri destekleme ihtimali daha fazla
  • Ertor: Doğanın durumu 10 sene içinde daha kötü olacak diyenler % 63
  • Ertor: İklim değişikliğine sebep olan gazı biliyor musunuz? Bilnler %29. Kyoto Protokolünü bilenler %5
  • Ertor: Kömürlü termik santralin istenmeme oranı %82.9, nükleerin istenmeme oranı %62.5
  • Ertor: Anket 2007’de 2422 kişi ile Çernobil’den 20 yıl. Fukuşima’da 1 yıl önce yapıldı.
  • Ertor: Çalışmada nükleer ve yenilenebilir enerjiye dair görüşler alındı ve karşılaştırmalar yapıldı:
  • Boğaziçi Üniv ar gör Pınar Ertor: Türkiye’de hanehalklarının nükleer enerjiye dair görüşlerini aktarıyor
  • Moderatör Yeşiller Partisi Eşsözcüsü Ümit Şahin, Türkiye’nin neden nükleer isteyebileceğini tartışıyor. Prestij, enerji,nükleer silahlanma?
  • Kula: Türkiye Nükleer risklerden arınmış bir ülke değil. Emenistan , Bulgaristan’da var. İran da çalışmalar var.
  • Prof. Kula: Tarihte 3 önemli nükleer kaza oldu Three Mile Island, Çernobil ve Fukuşima
  • Kula: Dünyada sökülen hiç bir reaktör yok (450 nükleer reaktör)
  • Prof: Kula: Türkiye’de nükleer mezar nereye kurulacak, ne kadara mal olacak?
  • Prof: Kula Nükleer santral yüksek, orta düşük oktanlı 3 tip atık üretiyor
  • Kula: Nükleer santralin ömrü en fazla 35- 40 yıl, sökülmesi 40 ila 60
  • Prof: Kula: Nükleer en pahalı enerji, sosyal maliyeti de fazla, artık problemi büyük ve kazaya açık bir sektör
  • Bahçeşehir Üniversitesi’nden Prof Dr. Erhun Kula nükleer santrallerin geçmişini anlattı.

Şeffalık Derneği’nin “Bir Demokrasi Meselesi Olarak Nükleer Santraller” toplantısında derneğin  Yönetim Kurulu Başkanı E. Oya Özarslan açılış konuşması yaptı

Güz düğünü – Fehim Caculi

Türkiye’de muktedirlerin iktidarının değişik partiler adı altında yıllardır uyguladığı politikaların yarattığı adaletsizlikler ve eşitsizliklerin bugün ulaştığı eşik artık her vicdan sahibi insanın yaşama müdahale etme hakkını kendisinde görmesine yetiyor. Yaklaşık 150 yıllık sol gelenek tüm dünyada ve ülkemizde emeğin sömürülmesi ekseninde kapitalizmin kendi üretim ilişkilerinin doğası gereği yarattığı sömürüye karşı mücadele vermektedir.

Bu mücadele biçimi ülkeden ülkeye farklılıklar göstermiş, kapitalizmin geldiği aşamalara göre şekillenmiş ama özünde hep emek eksenli bir mahiyette kalmıştır. Kapitalizmin özünde var olan aşırı kar hırsı, endüstrileşme, tüketimi özendirme, büyüyerek kalkınma, pazar paylarını arttırma, denetimsiz bir  rekabet zihniyeti, yıllar içinde küçüklü-büyüklü savaşların çıkması, doğanın tahrip edilmesi gibi paradigmalar çeşitli olumsuzlukların doğmasının nedeni olmuştur. 20. Yüzyıl’da sosyalizm adına bazı ülkelerde “uygulanan iktisat ve yönetim politikaları” da kendine kapitalizmin aşırı ve çevreye/doğaya duyarsız endüstrileşmesini örnek/ temel almış, onunla uzay teknolojisi dahil her alanda kıyasıya rekabet haline girmiş, kullandığı eski teknolojiler sebebiyle kapitalist ülkelerdeki kadar olmasa bile çevre kirlenmesine ve doğanın tahrip edilmesine neden olmuştur. Aşırı endüstrileşmenin gereksinim duyduğu enerji ve kaynak kullanımı meselelerinde fosil yakıtlar, nükleer enerji, termik santralar vs., ayrıca politika alanında da temel insan hak ve özgürlükleri gibi konularda hiç de kapitalizmden geri kalmamışlardır. Kapitalist ülkelerde sistemin sürdürülmesi adına ırkçı ve milliyetçi akımlar siyaseten desteklenmiş, pazar paylarının arttırılması, enerji ve ham madde kaynaklarına el konulması gibi konularda çeşitli ölçeklerde savaşlar kışkırtılmış ve çıkartılmıştır. Kapitalist sömürüye ve savaşlara karşı mücadele eden sol ve ona destek veren kesimler yıllardır büyük baskılar altında ciddi temel hak ve özgürlüklerden yoksun olarak

– ülkesine göre değişen oranlarda – yaşamışlardır, yaşamaktadırlar.

 

İnsanların, daha özgür, daha eşit, daha adaletli, toplumsal dayanışmanın ön planda olduğu savaşsız, barış içinde bir dünyada, doğayı tahrip etmeden katılımcı ve çoğulcu bir demokrasi içinde yaşayabilmesini talep eden 150 yıllık sol siyaset geleneğin yanında 20. yüzyılın son çeyreğinde küreselleşmeye başlayan dünyada, yaklaşık 40 yıllık bir geçmişe sahip, çevreye duyarlı, ekolojik yaşamı savunan çoğu sol gelenekten gelen ve kendilerine Yeşiller adını veren yeni bir siyasi hareket öncelikle Avrupa’da ortaya çıktı ve daha sonra birçok ülkeye yayıldı.

 

Küresel ısınmanın, iklim değişikliğinin doğal bir felaket olmadığını, insan kaynaklı bir sorun olduğunu, sonuçta bütün yaşamın yok olmasına kadar gidebilecek ciddiyette acil bir sorun olan iklim değişikliğinin sebebinin enerji üretiminde, ulaşımda ve sanayide kullanılan fosil yakıtlar, yani kömür, petrol ve doğal gaz olduğunu vurgulayan Yeşiller, karbon salımındaki artışın durdurulmasını, atmosferdeki sera gazlarındaki artışların düşürülmesini talep etmektedirler. Eğer öngörülen önlemler alınmadığı takdirde buzulların erimesi, deniz seviyelerinin yükselmesi, deniz kenarlarındaki karaların sular altında kalması, seller, fırtınalar, sıcak dalgaları, tatlı su kaynaklarının azalması, kuraklık, çok sayıda bitki ve hayvan türünün yok olması vb., bunların sonucu olarak da ortaya çıkacak açlık, susuzluk, derinleşen sosyal adaletsizlik, iklim göçleri gibi sorunlarla karşılacağına vurgu yapmaktadırlar. Ayrıca, doğayı ağır tahrip eden HES’lere, çevre kirliliği yaratan Termik Santralara ve en kirletici, riskli ve pahalı enerji kaynağı olan Nükleer’e karşı mücadeleyi ön plana alan bir hareket Yeşiller. Bu arada Genetiği Değiştirilmiş Organizmalar ( GDO’lar ) başta olmak üzere mono kültür tarımın engellenmesine de vurgu yapıyorlar. Sürdürülebilir bir dünya için az, verimli ve yenilenebilir enerji politikalarının geliştirilmesine önem veriyorlar.

Türkiye’de ise Cumhuriyetin tek tip insan ve toplum yaratmaya yönelik kurucu ideolojisinden kaynaklanan bir dizi sorun küreselleşmenin ( özellikle bilginin ve iletişimin küreselleşmesinin) getirdiği olanaklar çerçevesinde yakıcı sorunlar olarak her vicdan ve adalet duygusu gelişmiş insan ve kesimlerin gündemine girmiştir. Sol’un bir kesimi de bu süreç içersinde kendini “özgürlükçü sol” olarak tanımlayarak diğer geleneksel soldan farklılıklarını ortaya koymuş ve solun emek eksenli politikalarına ilaveten kurucu ideolojinin yarattığı kimliksel, kültürel ve inançsal mağduriyet alanlarının da taleplerini mücadele perspektifine ve dolayısıyla politik eksenine taşımıştır. Bahsedilen mağduriyet alanları arasında hiçbir hiyerarşi ilişkisi kurmamıştır. Bununla da yetinmemiş, ayrıca örgütlenme anlayışı, çalışma tarzı gibi konularda da yepyeni bir zihniyeti 2000’li yılların başından beri tartışmaya açmış ve geliştirmeye çalışmıştır. Eşitlik ve Demokrasi Partisi, solda yenilenme projesinin bir parçası olarak doğmuş, henüz  başlangıç aşamasında bazı badireler atlattıktan sonra şimdi toplumsal pratik içinde kendisini sınama ve gerçekleştirme olanaklarını aramaya başlamıştır.

 

Solda yenilenme projesi kapsamında bir değerlendirilme yapılması halinde, EDP’yi ortaya çıkaran arayışın önemli bir eksikliğinin görülmesi gerekmektedir. Her ne kadar birçok metinde yer verilmiş olsa bile, kapitalizmin dünyayı talan etmesi ve gelecek kuşakların yaşamını doğrudan tehdit eden ekolojik krizler ve bunların doğurduğu olumsuzluklar ve bunlarla mücadele konusu yeterince güçlü bir vurguyla ele alınmamıştır.

 

Oysa solda yenilenmeyi hedefleyen her projenin bu konuyu asli alanlardan birisi olarak tanımlaması bir gerekliliktir. Hatta daha iddialı bir ifade ile, 21. Yüzyıl’da sol ve sosyalizm tartışmalarının ve projelerinin temel bir ekseni ekolojik alandaki gelişmeler ve bunlar karşısındaki tutumdur. Kapitalizmin sadece emek sömürüsü değil, aynı zamanda bir ekolojik sömürü ile de ayakta durduğu ve kendini yeniden ürettiği gerçeği üzerinden atlanamayacak bir ağırlıktadır. Bu nedenle de önümüzdeki yıllarda ekolojist olunmadan solcu ve sosyalist olunamaz. Buna karşılık ekolojistlerin ve çevrecilerin, yeşillerin toplumsal adalet ve kapitalizme karşı duruş ve mücadele konularında adım atamadıkları takdirde, kendi yürüttükleri mücadelenin güdük ve etkisiz kalmasına yol açacağını da bütün çıplaklığı ile görmeleri çok önemlidir.

 

Bu gerekçeler de Yeşiller Partisi ile sürdürülen ortak çalışmalara doğru bir biçimde yaklaşmak zorunluluğunu göstermektedir. Bu süreç sadece iki partinin birleşmesi olarak kavranmamalı, ideolojik yenilenmenin sürdürülmesi olarak da algılanmalıdır. Gerek sol düşünce gerek ekolojik politikalar bakımından bu yenilenme bir ihtiyaçtır.

 

Bu yenilenmenin sınıf politikalarına ekolojik politikaların eklenmesi olarak algılanmayacağı, kimlik politikalarının içselleştirilmesi sürecinde ortaya çıkan sorunlar düşünüldüğünde, kolayca anlaşılacaktır. Hiyerarşik bir kavrayış olmaması yeterli değildir. Yeni bir muhalefet anlayışı, yeni bir sol, kapitalizmin tüketim alışkanlıklarının kırılması, doğanın tahribine son verilmesi mücadelesini kendi ideolojik ve politik çizgisinin asli unsuru haline getirmek zorundadır. Bu nedenle Yeşiller Partisi ile sürdürülen süreçte geçmişin hatalarını tekrar etmemek büyük önem taşımaktadır.

 

Bu bağlamda yaklaşık 8 aydır ortak çalışma içinde olan her iki parti haziran ayının başında kamuoyuna niyet ve irade beyanı niteliğinde ortak bir deklarasyon yayınlayacak. Sonbahara kadar parti ismi, tüzük ve programatik belge tartışmaları yapılacak, bu projenin en önemli ayaklarından biri olan üçüncü kişiler ile görüşmeler sürdürülecek, sonbaharda da üçüncü kişiler ile birlikte yeni parti kurulacak.Yeni partinin kurulmasından itibaren ilk bir yıl içinde katılımcı bir şekilde program çalışmalarının tamamlanması, program konferansının toplanması ve yeni partinin siyasi programının belirlenmesi önerilmektedir. Yeni partide, üçüncü kişilerin yanı sıra yeni partinin kurucu dinamikleri olan her iki partinin (EDP ve Yeşiller) bugüne kadar kurmuş oldukları mevcut uluslararası ilişkiler korunacak ve geliştirilecektir.

 

Özgürlükten, eşitlikten, toplumsal adaletten, dayanışmadan, ekolojiden, çoğulcu ve katılımcı demokrasiden, barıştan yana olan vicdan sahibi herkesi sürece katılmaya, sonbaharda kurulacak partiye davet ediyoruz…

 

 

Fehim Caculi

Kadın akademisyenlerden Kürtaj Hakkı için imza kampanyası

Ankara Üniversitesi Kadın Çalışmaları Anabilim Dalı’ndan bir grup kadın akademisyan Başbakan’in ve AKP hükümetinin üreme, sağlık ve nüfus politikalarıyla ilgili son dönem yaptıkları açıklamaları ve kadınların bedensel bütünlük, üreme ve sağlık haklarını iğdiş etmeye yönelik, otorite-milliyetçi-muhafazakar, cinsiyetçi ve heteroseksist politikalarını kınamak üzere imza kampnayası başlattı.

Ortak mücadele için konu hakkında duyarlı her kesimden acil destek beklendiği ifade edilen imza kampanyasına katılmak için ipetitions.com/ adresi üzerindeki formu doldurabilirsiniz.

İmza kampanyasının çağrıcısı akademisyenler

Prof. Dr. Gülay TOKSÖZ, Ankara Üniversitesi, Siyasal Bilgiler Fakültesi

Doç. Dr. Elif Ekin AKŞİT, Ankara Üniversitesi, Siyasal Bilgiler Fakültesi

Prof. Dr. Serpil SANCAR, Ankara Üniversitesi, Siyasal Bilgiler Fakültesi

Doç. Dr. Funda CANTEK, Ankara Üniversitesi, İletişim Fakültesi

Prof. Dr. Çiler DURSUN, Ankara Üniversitesi, İletişim Fakültesi

Doç. Dr. Alev ÖZKAZANÇ, Ankara Üniversitesi, Siyasal Bilgiler Fakültesi

Doç. Dr. Gülriz UYGUR, Ankara Üniversitesi, Hukuk Fakültesi

Prof. Dr. Mutlu BİNARK ,Başkent Üniversitesi, İletişim Fakültesi

Doc. Dr. Güzin YAMANER, Ankara Üniversitesi, Güzel Sanatlar Fakültesi

Doç. Dr. Betül YARAR, Gazi Üniversitesi, İletişim Fakültesi

Yrd. Doç. Dr. Emel MEMİŞ, Ankara Üniversitesi, Siyasal Bilgiler Fakültesi

Öğretim görevlisi Dr. Fevziye SAYILAN, Ankara Üniversitesi, Eğitim Bilimleri Fakültesi

Yrd.Doç.Dr. Pınar Melis YELSALI PARMAKSIZ, Ankara Üniversitesi, Siyasal Bilgiler Fakültesi

İmza kampanyasının çağrı metni

Kamuoyuna,

Bizler, Başbakan Erdoğan’ın AKP Kadın Kolları Kongresi’ndeki konuşmasında, kürtaj ve sezaryen gibi üreme pratikleri üzerine yaptığı açıklamaları kınıyoruz. Bu açıklamaları, kadınların bedenleri üzerindeki denetimi devletin ana meselelerinden biri olarak gören genel siyasal yaklaşımın parçası olarak görüyoruz. Söz konusu otoriter ve muhafazakâr yönelimin bu alandaki kamu politikası ve yasal çerçeveyi nasıl biçimlendireceği konusunda kaygılanıyoruz. Ayrıca Başbakan’ın konuyu Uludere’deki can kayıplarıyla ilişkilendirmesini de ayrı bir siyasi skandal olarak değerlendiriyoruz.

Bugün binlerce kadın, cinsellikleri konusunda karar alma hakları olmamasından dolayı, son çare olarak kürtaj yaptırmaktadır. AKP’nin kadınların kendi cinsellikleri üzerindeki söz hakkını bu yöntemlerle daha da azaltması yasal kürtajı olmasa da, yasa dışı kürtajı arttırmak gibi vahim sonuçları beraberinde getirebilir. Kürtajın sosyal arka planı sorgulanmaksızın, kadınların biyolojik olarak kürtajın gerekliliğini kanıtlamaya zorlanmalarına ve ancak bu koşulla kürtaj olmalarına dair tasarılar kabul edilemez. Eğer, bu vahim yaklaşım kamu politikasına egemen olur ve kürtaj zorlaştırılır ya da yasaklanırsa bu, kadınları yasadışı yollardan ve sağlıksız koşullarda kürtaj olmaya veya düşük yapmaya yönelteceğinden, kadın ölümlerindeki artışı hızlandıracaktır. Gerek bu durum, gerekse kadınların istenmeyen gebelik ve doğumlara mecbur edilmeleri hali esasen ağır bir baskı rejimini ifade eder. Bedensel bütünlüğümüz temel yasal haklarımızdan biridir ve bu hak çerçevesinde hal-i hazırda verilmekte olan kürtaj hizmetlerinden ve mevcut kürtaj düzenlemesinden vazgeçilemez.

Başbakan Erdoğan’ın Türkiye siyasetinde bir ilki gerçekleştirerek tartışmaya açtığı kürtaj, bugün Türkiye’de yasal olarak tanınan ve yüzbinlerce kadının başvurduğu bir uygulamadır. Hükümetin tutumu, CEDAW 16/e bendinde belirtilen” kadının çocuk sayısına ve çocukların ne zaman dünyaya geleceklerine serbestçe ve sorumlulukla karar verme hakkının” ve 1995 tarihli Pekin Deklarasyonunda belirtilen “sağlık hakkının” gereklerine aykırıdır. Ayrıca 8 Mart 2012 tarihli Resmi Gazete’de yayınlanan Kadınlara Yönelik Şiddet ve Aile İçi Şiddetle Mücadele ve Bunların Önlenmesine Dair Avrupa Konseyi Sözleşmesi (İstanbul Sözleşmesi), devlete, toplumsal cinsiyet eşitsizliğini giderici politikalar yapmayı şart koşmaktadır. Bugün karşımıza çıkan sadece Başbakan’ın değil, Bakanların ve Meclis İnsan Hakları Komisyonu Başkanı’nın kürtaj karşıtı açıklamaları ise İstanbul Sözleşmesi’yle devlete verilen ödeve aykırılık göstermekte ve kadına yönelik şiddet ve ev-içi şiddetin desteklenmesine yol açmaktadır.

Toplumsal cinsiyet eşitliğini sağlamak üzere kürtaj uygulamasıyla birlikte, tüm kadınlar için güvenli ve kolay erişilir doğum kontrolü, kadının cinsel özerkliğini vurgulayan bir cinsellik eğitimi, üreme sağlığını içeren evrensel sağlık hizmetleri, ücretli doğum ve aile izni ve nitelikli çocuk bakımı hizmetlerini de talep ediyoruz.

Biz, aşağıda imzası olanlar, toplumsal cinsiyet eşitliği ve demokrasiye inanan tüm kesimleri bu konuda duyarlı olmaya davet ediyor ve erkek egemenliğini pekiştiren tüm gelişmelere karşı olacağımızı duyuruyoruz.

 

“Dijital Aktivizm” mi, “Aktivizm” mi? – Özgür Uçkan

Dijital aktivizm yararlı mı zararlı mı diye tartışmak yerine, onu nasıl daha yaratıcı, etkili ve derinlikli bir şekilde kullanırız sorusunu sormak daha mantıklı… Belki de bir süre sonra “dijital aktivizm” yerine düz bir biçimde “aktivizm” diyeceğiz; çünkü aktivizmin her türü zaten dijital ortamı ve ağ yapılarını doğal olarak kullanıyor olacak.

“Dijital aktivizm”, farklı aktivizm türlerinin internet kullanımına verilen genel bir isim. Terimin “internet aktivizmi”, “e-aktivizm”, “siber aktivizm” gibi farklı kullanımları da var, ama dijital aktivizm yerleşmiş görünüyor. İnternetin aktivist kullanımı ise, belli bir amacın savunusu, bu amaç etrafında veya belirli bir eylemi gerçekleştirmek için örgütlenme, amaca yönelik mesajları bir iletişim kampanyası çerçevesinde kitlelere iletme, amaç doğrultusunda lobi faaliyetleri gerçekleştirme, internet üzerinde eylem gerçekleştirme (boykot, site karartma vb.), amaca yönelik kaynak toplama / fon oluşturma, hükümetler veya şirketlerin faaliyetlerini izleyerek düzenli olarak raporlama (watchdog) gibi temel aktivist faaliyetlerin, başta sosyal medya olmak üzere geniş kitlelere gerçek zamanlı bilgi akışı ile ulaşmaya imkan tanıyan alanlarda veya blog, vlog, podcast, video, fotoğraf paylaşım siteleri gibi alanlarda gerçekleştirilmesi anlamına geliyor.

Yukardaki bu temel faaliyetlerin yanı sıra, dijital aktivizmi, dijital ortamı / interneti, bu ortamın dışındaki, sokaktaki faaliyetler için bir iletişim ve örgütlenme platformu kullanmak ve doğrudan dijital ortamın / internetin kendisiyle sınırlı faaliyetler için kullanmak olarak da ikiye ayırabiliriz. İlkine herhangi bir amaçla gerçekleştirilecek bir protesto yürüyüşünü Facebook ve Twitter üzerinden örgütlemeyi, ikincisine de interneti sansürleyeceği, baskılayacağı düşünülen bir yasal düzenlemeyi protesto etmek için blogların, internet sitelerinin kendilerini belli bir mesajla geçici bir süre karartmalarını örnek olarak verebiliriz.

Dijital aktivizm, daha internet ortada yokken, ilk ağ deneyimlerine kadar izi sürülebilecek bir oluşum. ARPANET zamanlarında, yani Pentagon ve belli üniversiteler arasında kurulan ilk ağ döneminde, 1960’ların sonunda, bu ağın geliştirilmesine katılan bilim adamları ve öğrenciler sosyal medyanın ataları diyebileceğimiz e-posta grupları kurmuşlar, buralarda bilim-kurgu vb. yanı sıra politika da tartışıyorlar, örgütleniyorlar, yani “dijital aktivizm” yapıyorlardı. Nitekim dijital aktivizmin ilk biçimlerinden “kripto-anarşizm” (anonimliği korumak için bireylerin güçlü şifre algoritmaları kullanma hakkını savunan ve bu sistemleri herkesin erişimine açan anarşist bir hareket), “siber-punk” (80’lerde distopyan bilim-kurgu içerisinde doğmuş ve politikaya doğru genişlemiş bir yeni-punk hareketi), “hacktivizm” (“hacker etiği” temelinde bilginin özgür dolaşımını için hack’leme faaliyetlerinde bulunan politik hacker hareketleri) gibi gruplar bu çevrede doğdu.

Daha sonra, 1974’de ARPANET’in ticari versiyonu “Telenet”in yaratılması, 1978’de yayına geçen “Bulletin Board System”ler (BBS), 1979’da “Usenet”, 1982’de “TCP/IP”, 1984’te DNS (Domain Name Service) sistemlerinin oluşturulması, 1986’da ABD Ulusal Bilim Vakfı’nın “NSFNET”i geliştirmesi, 1986’da ortaya çıkan “haber grupları” (newsgroup), 1988’de “IRC”nin (Internet Relay Chat) patlaması ve 1991’de “HTML” ve “HTTP”nin çıkagelmesiyle bugün bildiğimiz anlamda internetin doğuşu… Bütün bu adımların her birinde dijital aktivistler sistemin içinde cirit atıyorlardı… Bu da doğaldı, çünkü bu sistemleri geliştirenlerin önemli bir kısmı aynı zamanda aktivistti.

Daha sonra internetin büyük bir hızla gelişmesi, küreye yayılması ve nüfusunun üstel olarak artmasıyla dijital aktivizm de etki alanını ve derinliğini artırarak çeşitlendi. Dijital aktivizmin tarihini işaretleyen önemli bir kaç olay var: “1999‘daki Seattle Dünya Ticaret Örgütü toplantısı, mobil iletişim ve internetin akıllı örgütlenme etkisiyle küreselleşme karşıtı hareketin simgesine dönüştü. Bir milyon Manilalı, 20 Ocak 2001’de virüs gibi yayılan SMS mesajlarıyla Filipinler Başkanı Joseph Estrada’yı düşürdü. Bu tarihe “en kalabalık miting” olarak geçti.”i “Yine bunu Zapatistalara götürmek mümkün, internet aynı zamanda bilgiyi yaymanın bir yolu, yıllarca Meksika’nın dağlık bölgelerinde milisler, hükümete bağlılar ama değilmiş gibi gözükerek, köylerde katliamlar yapıyorlardı. Son yapılan katliamı Zapatista gerillaları çekip internetten yayınladılar, iki saat içinde hükümet hemen bir soruşturma başlatıp özür dilemek zorunda kaldı ve bir daha da öyle bir katliam yapılamadı, bu dediğim 1997′de oluyor.”ii

Dijital aktivizmin etki ve kapsamını daha iyi anlamak için, bu önemli olaylara, mevcut sivil toplum kuruluşlarının, yurttaş inisiyatiflerinin interneti giderek daha yoğun bir şekilde kullanmaya başlaması; “Electronic Frontier Foundation” (EFF – Elektronik Ufuklar Vakfı), “Electronic Privacy Information Center” (EPIC – Elektronik Mahremiyet Bilgi Merkezi), “Center for Democracy and Technology” (CDT – Demokrasi ve Teknoloji Merkezi), “Siber Haklar” (Cyber Rights), “European Digital Rights Initiative” (EDRI – Avrupa Dijital Haklar İnisiyatifi) gibi internete özel sivil toplum kuruluşlarının kurulması; Japonların “Futaba Channel”ı temelinde gelişen 2Chan, 4Chan gibi “imageboard” forum sistemlerinde (metin yerine imgeleri kullanan bir tür çevrimiçi tahtaya not bırakma sistemi) ortaya çıkan “Anonymous”, “LulzSec” gibi hacktivist hareketlerin yükselişini de eklemek gerek.

Ama dijital aktivizmin neredeyse gündelik hayatımızın bir parçası haline gelmesi, özellikle WikiLeaks’in 2010 sonunda, ABD Dışişleri Bakanlığı ile konsoloslukları arasındaki özel yazışmaları içeren “Cablegate” sızıntılarını yayınlamaya başlamasına rastlar.iii O andan sonra her şey kızıştı. “Hemen ardından da Arap Baharı patladı, sosyal medyanın muhaliflerin örgütlenme, iletişim ve kamuoyu oluşturma çabalarında ne kadar etkili olduğu görüldü. Sonra Yunanistan, İspanya, “Öfkeliler Hareketi” (Los Indignados), İsrail, Londra yağmaları derken “Wall Street’i İşgal Et!” (OWS) eylemleri giderek yerküreye yayılan işgal hareketlerine dönüştü. Bu eylemlerin her birinde internetin, sosyal medyanın ciddi bir mevcudiyeti var.”iv

Bu kadarla da kalmadı: Telif lobilerinin interneti denetim altına almak ve bu konuda ABD hukuksal otoritesini küreselleştirmek için dayattıkları SOPA ve PIPA yasa tasarıları internette çok güçlü bir muhalefetle karşılaştı. “18 Ocak 2012’de şimdiye kadar görülmüş en büyük çevrimiçi protesto eylemi gerçekleştirildi: Yüzbinlerce web sitesi greve giderek kendilerini karattılar. Türkiye’den de “internet tutulması” adı altında destek gelen bu küresel eylem sonucunda 10 Milyonu aşkın imza ve 3 milyonu aşkın e-posta kongreye gönderildi. Her iki etiket de sosyal medyada dünya trendi haline geldi. Eylemin hemen öncesinde Obama yönetimi tasarılardan desteğini çektiğini açıkladı. Kongre ve Senato’da tasarılara karşı çıkan temsilci sayısı eylem öncesinde sadece 3 iken, eylem sonrasında 33 oldu ve tasarıların görüşülmesi iptal edildi.”v Ardından telif lobilerinin ülkelere dayatmaya çalıştığı ACTA (Anti-Counterfaiting Trade Agreement) uluslararası anlaşma tasarısı da diğer girişimlerle aynı kaderi paylaştı; yoğun küresel protestolar sonunda, önce anlaşmayı imzalayan AB ülkeleri tasarıyı Lahey Adalet Divanına göndermeye karar verdi.

Burada bir paragraf açıp, dijital aktivizmin sorunlu bir tarafından da söz etmek gerek. İnternet üzerinde bir kaç yere tıklayıp, bir kaç şey paylaşıp aktivist huzura erme, böylece de etkisizleşme tehlikesine işaret etmek için, “slacktivism” (dijital tembellik), “clicktivism” (tıklamacılık) gibi terimler üretildi. Bu terimler, benim “dijital fanus etkisi” dediğim bir sorunu ortaya koyuyor: “Dijital aktivizmin en önemli sorunu, “dijital fanus etkisi” diye adlandırdığımız bir dezavantajdan kaynaklanıyor: İnternetle sosyalleşen insanlar, bir banner’a tıklayarak Afrika’daki açları doyurduğunu, yağmur ormanlarını kurtardığını veya ozon deliğini kapattığını düşünmeye başlıyor! [Ancak] ağlarla gerçekliği [birleştirebilenler] bu fanus etkisini kırabiliyorlar. Dijital aktivizm, dijital olmayan hedeflere yönelik olarak ancak “hibrid” yapılarda işe yarıyor: Yani sokakla buluştuğu zaman…”vi

Adına ister dijital aktivizm isterse başka bir şey diyelim, bence internetin aktivist faaliyet için kullanımı artık kaçınılmaz. Bunun nedeni de iletişimin her zaman her türlü sosyal hareketin ayrılmaz bir parçası olmuş olması. Elle kopyalanan manifestolar olmadan Fransız İhtilali, matbaalarda gizli gizli basılan bildiriler olmadan 1948 Devrimleri, telgraf ve rotatifler olmadan Ekim Devrimi’ni düşünmek nasıl imkansızsa, bugün en temel iletişim ve etkileşim ortamımız internet olduğuna göre, kullanımı kaçınılmaz. O yüzden yararlı mı zararlı mı diye tartışmak yerine, onu nasıl daha yaratıcı, etkili ve derinlikli bir şekilde kullanırız sorusunu sormak daha mantıklı… Belki de bir süre sonra “dijital aktivizm” yerine düz bir biçimde “aktivizm” diyeceğiz; çünkü aktivizmin her türü zaten dijital ortamı ve ağ yapılarını doğal olarak kullanıyor olacak.

Çünkü biz tartışırken, devletlerden şirketlere her türlü iktidar odağı, internetin kendileri için temsil ettiği tehdidin farkına varmış görünüyorlar. Türkiye, internet sansürü bakımından dünyanın en berbat durumda olan ülkelerinden biri. Devlet, interneti özel hayatımıza kastedecek, bizi dinleyip, gözetleyip fişleyecek bir biçimde kullanıp, bilgiye erişme, haberleşme ve ifade özgürlüğümüzü kısıtlayacak bir biçimde sansürlüyor. Dünyada da devletler ve şirketlerin internete yönelik saldırıları her geçen gün artıyor.

“Halklar ve iktidarlar arasındaki bu savaşın yükselerek süreceğini öngörmek mümkün. Eski ekonomi ve bunların internetteki kurumsal uzantılarının çıkarlarını koruyan devletler ile internetin gerçek sahipleri arasındaki savaş giderek kızışıyor. Dijital öncüler yerini dijital yerlilere bırakmaya, yani internet nüfusu fiziksel dünyayla örtüşmeye başladığından bu yana, hükümetler, uluslararası kuruluşlar, kurumsal dünya ve internet vatandaşları, “netdaşlar” bu alanın egemenliği için kıyasıya bir mücadele içinde. Elektronik casusluktan sistem saldırılarına, gözetim tekniklerinden erişim engellemeye, sansür ve filtre çabalarından interneti ulusal sınırlar içerisine kapatma veya BM türü uluslararası bir otorite oluşturma sevdasına, devletler ve endüstriyel kompleks her yolu deniyor. Bunun karşısında da, ağın gayrimerkezi yapısından güç alan mahremiyet koruma, anonimleştirme, kriptolama, sanal veri limanları, derin ağ gibi “görünmez internet projeleri”, yani savunma hattı ve çok çeşitli karşı saldırı teknikleri netdaşların kullanımına açık. Çıta giderek yükseliyor: Artık “Büyük Birader”in her adımı “küçük biraderler” tarafından izleniyor ve hiçbir şey gizli kalmıyor! Halk bilgiyi talep ediyor ve bilgi eyleme dönüşüyor. Dezenformasyonla enformasyon, gösteri ile hakikat arasındaki bu savaşın cephesi ise, sadece ağlar değil, zihinlerimiz… İktidarlar ürküyorlar, çünkü ipin ucunu çoktan ellerinden kaçırdılar ve çabaları, ister sözde hukuki, ister teknolojik olsun, anında boşa çıkarılıyor. Buna, Ahmet Şık’ın basılmadan yok edilmek istenen kitabı “İmamın Ordusu” internetten okunma rekorları kırdığında, bu sivil itaatsizlik eyleminde de tanık olduk. Bu örnekler her yerde pıtrak gibi çoğalıyor. Sokağın dili, sokağın coşkusu, sokağın öfkesi her yerde… İnternetin kendisi küresel bir sokak…”vii

Özgür Uçkan http://spotdergi.wordpress.com

__________________________________________________________

NOTLAR

i) Özgür Uçkan, “Akıllı Ağ Çeteleri ve WikiLeaks”, Digital Age, 2011 / 01, sf. 90 – 91

ii) Özgür Uçkan, “İletişim her zaman devrimlerin asli bir parçasıdır”, Röportaj, Emek Dünyası, 24.06.2011, http://emekdunyasi.net/ed/teknoloji/13111-iletisim-her-zaman-devrimlerin-asli-bir-parcasidir

iii) Bkz. Özgür Uçkan & Cemil Ertem, Wikileaks: Yeni Dünya Düzenine Hoşgeldiniz, Etkileşim Yayınları, 2011

iv) Özgür Uçkan, “Dijital Aktivizm, Hacktivizm, Kripto-Anarşizm ve ‘Siber Savaş’ – 2”, SosyalSosyal, 13.03.2012, http://www.sosyalsosyal.com/dijital-aktivizm-hacktivizm-kripto-anarsizm-ve-siber-savas#

v) Özgür Uçkan, “SOPA’yı kırdık!, BTHaber, S:856, 30 Ocak – 5 Şubat 2012, http://www.bthaber.com.tr/?p=18687

vi) Özgür Uçkan, “Dijital aktivizm ne kadar etkili?”, Gennaration, S:5, Mayıs 2010, http://www.gennaration.com.tr/yazarlar/dijital-aktivizm-ne-kadar-etkili/

vii) Özgür Uçkan, “İletişim örgütlenmektir!”, Evrensel Kültür, Temmuz 2011, sf. 44

Kürtaj yasağına karşı 3 Haziran’da “Bedenimiz bizimdir” eylemi

Kadın örgütleri, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın “Kürtaj cinayettir, sezaryene de karşıyım” çıkışı ve Sağlık Bakanı Recep Akdağ’ın “Konu Bakanlar Kurulu’na gelecek” açıklamasının ardından kürtaj yasağı girişimini protesto etmek için buluşma kararı aldı. Facebook’ta “Bedenimiz bizimdir” sloganıyla duyurusu yapılan eylem, 3 Haziran’da Kadıköy’de gerçekleştirilecek.

İşte o çağrı:

“Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, geçtiğimiz gün katıldığı uluslararası bir konferansta yaptığı konuşmada, bu sefer de kadınların kazanılmış en temel haklarından biri olan kürtaj hakkına saldırdı

Başbakan Tayyip Erdoğan, Uluslararası Nüfus ve Kalkınma Konferansı Eylem Programı’nın uygulanmasına ilişkin 5.Uluslararası Parlamenterler Konferansı kapanış oturumunda yaptığı konuşmada, kürtaj hakkını hedef aldı. Yaptığı açıklamada kürtajı cinayet olarak tanımlayan Erdoğan, sezaryenle doğuma da karşı olduğunu ifadelerine ekledi. AKP’nin kadın düşmanı politikalarını gözler önüne serercesine sarf ettiği sözlerle, kadını aile içinde tanımlamayı sürdürürken “3 çocuk” isteğini de yineledi.

Çocuklar konusunda yaşadığı “hassasiyetin” yaptığı açıklamada etkili olduğunu ifade ederken, Uludere’de katledilen çocuklar için ise, acılara duyarlı olmaktan uzak bir yaklaşımla: “Her kürtaj bir Uludere’dir” şeklinde buyurdu.

Kadın bedeni üzerinde dönen ve kadınların kazanılmış haklarına saldıran kadın düşmanı açıklamaların ve uygulamaların artarak devam edeceği bir kez daha görülmüştür.

Buna karşı kadınlar olarak kazanılmış haklarımızı gasp ettirmeyeceğimizi, başbakanın kürtaj ve kadın bedeni üzerine söz söyleme hakkının olmadığını ve kadınlar üzerinde giderek artan şiddet, baskıya karşı gücümüzü kadın düşmanlarına birlikte gösterelim.

3 Haziran Pazar günü saat 14.00’da Kadıköy’de buluşalım”

Diğer yandan Bianet sitesi de “Benim bedenim Benim kararım” adı altında Kürtaj Hakkı Kampanyası başlattı. Kampanyaya katılmak için bir fotoğrafın kürtaj hakkına destek mahiyetindeki bir mesaj ile Bianet’e gönderiilmesi gerekiyor. Kampanya hakkında ayrıntılı bilgi bianet.org/ den edinilebilinir.

Havacılıkta grev yasağına uluslararası tepki

AKP İstanbul Milletvekili Metin Külünk tarafından hazırlanan, araçların cadde ve sokaklara park edilmesi, itfaiye çalışanlarının özlük hakları ve korsan taksiciliğe ilişkin düzenlemeler içeren bir torba yasaya eklenen yasa teklifi dün Meclis Genel Kurulu’nda kabul edildi.

Hava-iş sendikasının bağlı olduğu Uluslararası Ulaşım İşçileri Federasyonu (ITF) Genel Sekreteri David Cockroft BBC Türkçe’ye yaptığı açıklamada “Türkiye hükümetinin işçi ve insan hakları yolundan ayrılarak, temel özgürlüklerin kabul edilemez bir şekilde ihlal edildiği bir yola girdiğini” söyledi.

Türkiye’nin bu gidişata son vermesi gerektiğini belirten Cockroft uluslararası sendikaların bunun değişmesi için mücadele edeceğini de ifade etti.

Bugün, Avrupa Ulaşım İşçileri Federasyonu Brüksel’de yaptığı Yönetim Kurulu toplantısında grev yasağını kınayan bir açıklama yaptı. ILO 87. Sözleşmesine atıf yapılan açıklamada grev hakkının sendikaların işçi haklarını koruyabilmeleri için temel bir hak olduğu belirtildi.

Grev yasağı getiren yasanın gerekçesinde havacılık sektörünün öneminden bahsediliyor. Başbakan Erdoğan da açıklamasında THY’nin stratejik bir kurum olduğunu ve bu stratejik kurumda uzun süreli grevin ağır sonuçları olacağını söyledi.

Ancak Uluslararası Ulaşım İşçileri Sendikası Genel Sekreter Yardımcısı Sharon James, meselenin sektörün ne olduğu üzerinden değil uluslararası alanda tanınan grev hakkı üzerinden tartışılması gerektiğini söylüyor.

James, Türkiye’de Hava-İş sendikası üyelerinin eyleminin yansıtılma biçimi ile ilgili olarak grevin sendikaların ilk başvurduğu yol olmadığını, önce işverenle görüşmeler yapıldığını ve grev kararı öncesinde Hava-İş sendikasının da görüşmeler yürüttüğünü söylüyor.

Şu an Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinde örgütlenme özgürlüğü konusunda Türkiye aleyhine birçok başvuru bulunduğunu belirten James, Türkiye’de mevcut sendika yasalarının da uluslararası sözleşmelere aykırı olduğunu vurguluyor.

Bundan sonra ne olacak?

Hava-İş Sendikası Genel Sekreteri Yağcı, yasanın çıktığı tarihten itibaren sendikanın toplu sözleşmeyi altı ay içinde Yüksek Hakem Kurulu’na göndermesi gerektiğini aksi takdirde yetkisinin düşeceğini belirtiyor. Bu şekilde şimdiye dek kazanılan hakların kaybedilme olasılığı olduğunu belirten Yağcı, bu şekilde sendikanın gücünün sıfırlandığını söylüyor.

Toplu sözleşmede görüşülen maddeler arasında maaşlarda enflasyon artışının yanısıra taşeron çalıştırma, geçici iş ilişkileri ve atipik istihdam biçiminin ortadan kaldırılması, kabin çalışanlarının dinlenme süreleri, gece uçuşlarının azaltılması gibi talepler mevcut.

Yağcı, bundan sonra hem yasal düzeyde hem de eylemler ile yasaya ve işten atılmalara karşı tepkilerini sürdüreceğini belirtiyor.

Sözleşmelerine son verilen çalışanlar iş mahkemelerine başvurmaya hazırlanırken, Yağcı, yurtdışı işçi sendikalarından temsilcilerin de katıldığı dayanışma eylemlerinin yapılacağını ve işten atılmalarla ilgili eylemlerin devam edeceğini söylüyor.

Atılacak adımlar arasında Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’den bu yasanın meclise iadesini talep etmek için mektup gönderilmesi ve randevu talep edilmesi var. Aynı zamanda Cumhuriyet Halk Partisi’nin yasayı Anayasa Mahkemesi’ne götürmesi bekleniyor.

Avrupa Ulaşım İşçileri Federasyonu da yaptığı açıklamada Hava-İş ile dayanışma içinde olacağını açıkladı ve hükümeti yasayı geri çekmeye çağırdı.

(BBC)

Yunus parkı mühürlendi

Antalya’’nın Kaş İlçesi’nde, uzun süredir açılış hazırlıkları süren ’Kaş Yunus Park’, ruhsat almadan ziyaretçi kabul etmeye başlayınca Kaş Belediyesi Zabıta Müdürlüğü’nce mühürlendi.

Kaş Belediye Başkan Yardımcısı Birol Engin, yaptığı açıklamada, park alanının hazineden kiralandığını, ancak bugüne kadar Kaş Belediyesine işletme ruhsatı almak amacıyla başvuruda bulunulmadığını söyledi.

Alan için bugüne kadar herhangi bir ticari girişimde bulunulmamasına rağmen son bir haftadır çok sık ihbar ve şikayet mektubu aldıklarını ifade eden Engin,

“Herhangi bir işletme ruhsatları olmadığı halde ziyaretçilerden 5 lira giriş ücreti alınıyormuş. 100 lira karşılığında 10 dakikalık yüzme seansları düzenleniyormuş. Platformdan yunuslara yem verme ve sevmek içinse 40 lira ücret belirlenmiş” dedi.

Bu rakamları kendilerine şikayette bulunan bir İngiliz turistten öğrendiklerini anlatan Engin, “Bunun üzerine zabıta ekiplerini olay yerine gönderdik. Zabıt tutuldu, gerekli incelemeler yapıldı. Bu gelişmelerin ışığında Yunus Park’ı mühürleyerek faaliyetlerini durdurduk” diye konuştu.

 

Göcek’te Cezmi Ersöz ve Vedat Sakman’a saldırı

Yazar-şair Cezmi Ersöz ve müzisyen-besteci Vedat Sakman ile oğlu Kutsal Sakman, Muğla’nın Fethiye İlçesi’ne bağlı Göcek beldesinde 3 kişinin saldırısı sonucu çeşitli yerlerinden yaralandı.

Olay dün gece Göcek’te sahneye çıkan Vedat Sakman’ın programı öncesinde meydana geldi. Vedat Sakman’ın oğlu Kutsal Sakman’ın işletmeciliğini yaptığı eğlence yerinde programa çıkmaya hazırlanan Vedat Sakman’a önce “Çalacaksan çal, çalgıcı” diyerek sözlü tacizde bulunan Y.A., daha sonra masadaki bardağı Vedat Sakman’ın başına attı. Y.A.’nın arkadaşları İ.T. ve B.O.’nun da karıştığı kavgaya, Sakman’ı dinlemek için eşi Dila Ersöz ile birlikten Bodrum’dan gelen yazar- şair Cezmi Ersöz de müdahale etti.

Kavgada Vedat Sakman, başına isabet eden bardakla yaralanırken, saldırganları engellemeye çalışan Cezmi Ersöz’ün aldığı yumruk darbeleriyle burnu kırıldı. Vedat Sakman’ın oğlu Kutsal Sakman da kaburgaları zedelendi ve atılan şişe nedeniyle yüzünden yaralandı.

İşletmede büyük çaplı maddi hasar meydana gelirken ölümle tehdit edilen Vedat Sakman ve Cezmi Ersöz, Göcek Jandarma Karakol Komutanlığı’na giderek saldırganlardan şikâyetçi oldu. Karakolda ifadesi alınan saldırganlar serbest bırakıldı.

Vedat Sakman ve Cezmi Ersöz geceyi hastanede geçirdikten sonra bugün tekrar kontrol için Fethiye Lokman Hekim Esnaf Hastanesi’ne gitti.

Yaşananları anlatan Cezmi Ersöz, olayın açık bir ’maganda saldırısı’ olduğunu söyledi. Ersöz, “Eşim ve birkaç arkadaşımla otururken, müzik yapmak için hazırlanan Vedat Sakman’a 3 kişinin oturduğu yan masadan sözlü sataşma oldu. Bunun üzerine ‘Üslubuna dikkat et’ diyen Vedat Sakman’ın başına bardak atıldı. Ardından çıkan kavgada herkesin kaçıştığını fark ettim. Kırılan şişelerle üzerimize saldırdılar. Bu sırada benim burnum kırıldı. Mekanda da çok büyük hasar oluştu. Saldırganlardan şikayetçi olduk” diye konuştu.

Ölümcül bir saldırıya maruz kaldıklarını söyleyen Vedat Sakman ise “Oğlum Kutsal Sakman’ın işlettiği mekanda sahneye çıkmaya hazırlanırken, beklenmedik bir tepkiyle karşılaştım. Sözlü olarak kendilerini uyardıktan sonra fiili olarak saldırıya geçtiler. Ben başımdan, Cezmi Ersöz burnundan, oğlum ise yüzünden kaburgalarından darbe aldı” dedi.

 

Erikler hazır mı? Documentarist 5 bugün başlıyor

İstanbullu belgeselseverlerin dört gözle beklediği 5. İstanbul Belgesel Günleri bugün başlıyor. DOCUMENTARIST kapsamında yaklaşık 90 film seyircilerle buluşacak. Bu yıl 1-6 Haziran tarihleri arasında düzenlenen etkinliğin biletleri de Mybilet üzerinden satışa çıktı.

Documentarist Film günleri kapsamında Arap Dünyasından, Kapı Komşumuz: Yunanistan, Belleğin İzinde, Müzik Belgeselleri ve Türkiye Panoroma gibi bölümlerde seçkin belgeseller seyircilerle buluşacak. Festivalde bu yıl 25 tane de yerli film gösterilecek.

Festivalin bu seneki onur konuğu ise en önemli belgeselcilerden biri olarak gösterilen Heddy Honigman. Yönetmenin kapsamlı bir filmografisi seyircilerle buluşurken, ayrıca ‘sinema dersi’ de belgesel meraklılarını bekliyor. Bunun yanı sıra Hollandalı eğitmenlerle gerçekleştirilen Yaratıcı Belgesel Geliştirme Atölyesi başta olmak üzere, sinema dersi, panel, söyleşi, multimedia gösterisi gibi pek çok yan etkinlik ücretsiz olarak takip edilebilecek.

5. İstanbul Belgesel Günleri DOCUMENTARIST’in gösterim ve etkinlikleri, Akbank Sanat, Fransız Kültür Merkezi, Aynalı Geçit Etkinlik Mekanı, SALT Beyoğlu, SALT Galata ve Romen Kültür Merkezi’nde gerçekleşleştirilecek. Film gösterim için biletler ise 5 Tl.

Festivalle ilgili daha detaylı bilgi için web sitesini ziyaret edebilirsiniz:  documentarist.org

Vimeo sitesi üzerinden yayınlanan ve izleyiciyi patlamış mısır yerine erik yemeye davet eden esprili 5. Documentarist Belgesel Film Festivalinin tanıtım filmini buradan izleyebilirsiniz.

 

Hayırlı işler sayın vekilim !

Ekonomiservisi.net’den İsmail Şahin’in haberine göre THY’de grevi yasaklatan yasa teklifini veren AKP İstanbul milletvekili Metin Külünk’ün istihdam.net adlı internet sitesinde CV topladığı ortaya çıktı. Başbakan Erdoğan’ın hemşehrisi ve AKP’nin kurucularından Metin Külünk aynı zamanda Erdem Hastaneleri’nin de sahibi.

Sitede Metin Külünk’ün fotoğrafı ile birlikte şu mesaj yer alıyor:

Kıymetli Kardeşlerim,
Tarafımıza ulaşan/ulaştırılan CV’leri daha iyi tasnif edebilmek ve kayıtlarını tutmak amacıyla size yönelik yeni bir hizmet başlattık. Bu hizmetle CV’lerinizi daha rahat takip etme imkanımız doğacaktır. Lütfen bu hizmetimizi kullanmaya özen gösteriniz. Bu hizmetimizin yalnızca bilgi edinme çerçeveli olduğunu ve hiçbir şekilde başka herhangi bir sorumluluk taşımadığını bir kez daha hatırlatmak isterim.
Teşekkürlerimle…”

İLGİNÇ BAĞLANTILAR

THY’de grevi yasaklatan yasa teklifini hazırlayan AKP’li vekil Metin Külünk’in hangi amaçla CV topladığı ise bilinmiyor. Sitede dikkat çeken bir diğer nokta ise sitenin sağ alt tarafında yer alan “Empatik” logosu. Bu logoyu tıkladığınızda Burhan Koca’ya ait Empatik adlı insan kaynakları ve danışmanlık şirketine yönlendiriliyorsunuz.

Şirketin en dikkat çeken işlerinden biri THY için Kabin Memuru İşe Alım (KAMİA) projesini hayata geçirmiş olması. Bu sistem ile işe alım sürecinin 2 güne indirildiği belirtiliyor. Bilindiği gibi THY’deki grev yasağını protesto eden çoğu kabin memuru 300 kişiyi işten çıkarıldı.  Yeni işe alımların KAMİA ile 2 gün içerisinde gerçekleştirilmesi bekleniyor.

AKP MİLLETVEKİLİ METİN KÜLÜNK’ÜN KONUYLA İLGİLİ AÇIKLAMASI