Ana Sayfa Blog Sayfa 4490

Kerkük’te bombalı saldırı: 9 ölü, 59 yaralı

Kerkük kentinde 8 ayrı noktada meydana gelen patlamalarda 9 kişinin hayatını kaybettiği, 59 kişinin yaralandığı bildirildi. Ölen ve yaralananların kimliklerinin henüz belirlenmediği, ilk patlamanın saat 19.30’da, son patlamanın ise 20.15’te meydana geldiği belirtildi

Kerkük Emniyet yetkililerinden alınan bilgilere göre, Kerkük’ün Şii ve Türkmenlerin yoğun olarak yaşadığı 3 ayrı mahallede bomba yüklü araçların, 5 ayrı noktada ise bomba düzeneklerinin patlatılması sonucu ilk belirlemelere göre 9 kişi öldü, 59 kişi yaralandı.

Ölen ve yaralananların kimliklerinin henüz belirlenmediği, ilk patlamanın saat 19.30’da, son patlamanın ise 20.15’te meydana geldiği belirtildi. Bomba yüklü araçlardan birinin El-Nada televizyonunun yakınında patlatıldığı kaydedildi.

Kerkük Devlet Hastanesi doktoru Muhammed Abdullah Beyatli, akşam saatlerinde meydana gelen patlamaların ardından hastaneye 5 cesetle 27 yaralının getirildiğini, yaralıları tedavi altına aldıklarını kaydetti.

Korkunun hakim olduğu kentte güvenlik önlemlerinin de en üst düzeye çıkarıldığı belirtildi

(T24)

 

Dünya’da petrol tüketiminde gelinen son nokta – Büşra Deler

Petrol tüketimi olmazsa dünyanın duracağı zannedilir. Aslında petrol tüketimi durduğu an dünya gerçekten nefes almaya başlayacaktır. Nedeni ise çok basit; petrol bir fosil yakıttır ve fosil yakıt denilince akla ilk gelen kavramlardan biri de sera gazıdır. Yani biz petrolü yaktığımızda atmosfere karbon salmış oluruz ve bu da küresel iklim değişikliğinin en temel sebeplerinden biridir.

Petrol kelimesi, Latince “kaya yağı” deyiminden gelmektedir ve petrolün oluşumunu şu şekilde tarif edebiliriz. Milyonlarca yıl önce, bugün bildiğimiz kara parçalarının çoğu denizlerle kaplıydı. Bu sularda sayısız bitki ve hayvan yaşıyordu. Bunlar ölünce kalıntıları dibe çöküp çürümüştü. Denizlere, ırmaklara çamur ve kum taşınıyordu. Taşınan bu çamurlar ve kumlar, bitki ve hayvan kalıntılarının üstünü bir tabaka halinde örttü, eski tabakalar daha derinlere gömüldükçe üstlerindeki ağırlığın giderek çoğalmasıyla oluşan basınç, bu tabakanın yeryüzünün merkezine yaklaşmasına neden oldu. Yeryüzünün merkezinden kaynaklanan ısı artışı,yavaş yavaş, milyonlarca yıl sonra ölü bitkileri ve hayvanları, petrol, ham petrol ve doğal gaz haline getirdi. Bu evreden sonra, üst katmandaki kaya sertleştikçe petrol ve gaz, yoğun kaya ve kum taşının sıkışmasıyla dışarı çıkıyordu. Petrol, sanılanın aksine yer altında petrol havzalarında birikmiyordu. Kumtaşlarının arasında ufak yerlerde birikiyordu. Örneğin, bir kovayı ağzına kadar kuru kumla doldurursanız, içine hala su koyabilirsiniz. Çünkü kum taneleri arasında suyun sığacağı daha pek çok yer vardır. İşte petrol de yeraltı kum taşında bu şekilde bulunur. Basınç altında kalan petrol, boşluklar arasına ve geçirgen ortamlara doğru göç eder ve rezervuar dediğimiz yerlerde birikir. Bazen de yer kabuğundaki çatlaklardan yüzeye sızıp, ufak havuzlar ya da katran çukurları meydana getirir.Yüzyıllar geçtikçe yerin kabuğu değişmiş, tabakalar değişmiş ya da kırılmış, denizler geri çekilmiş, dağlar oluşmuştur. Yaşlı deniz yatakları kum ve toprak haline gelmişti.Yerin kabuğunun hareketi bazı kaya tabakalarının kıvrılmasına neden olmuş ve bazıları kemer şeklinde bükülmüştü. Petrol ise içinden geçemeyeceği yoğun kaya engelleri ile kapanıncaya kadar hareket etmiş, böylece petrolün içinde toplandığı kapanlar oluşmuştur.

İnsanoğlu tarih öncesi çağlardan beri petrolü çeşitli amaçlar için kullanmıştır. Petrol 1850’li yıllara kadar Çin’de ve Mısır’da aydınlatma amaçlı kullanılmış, 16 Ağustos 1861 tarihinde, Amerika’nın Pennsylvania eyaletinde ilk düzenli petrol çıkaran kuyunun açılması ile birlikte, tam anlamıyla sanayileşmenin bir parçası olmuştur. Günümüzde ise petrol tüketimi şu şekildedir; 2006 yılı verilerine göre dünyada günde 86 milyon varil ham petrol tüketilmektedir. Bu ihtiyacın 2030 yılına kadar %37’lik bir artışla 118 milyon varile ulaşması beklenmektedir. Bu tüketimin %71’i ulaşıma harcanırken, %22’si ise endüstri için tüketilmektedir.

Bütün bu veriler, Dünya’nın Petrol konusunda geri dönülmez bir yolda olduğunu kanıtlar nitelikte. Peki ya biz bu noktaya nasıl geldik? Birkaç bin yıl geri dönelim, ektiğimiz ekinleri büyütmek ya da hayvanları beslemek için kullandığımız bütün enerji güneşten dünyaya gelenle sınırlıydı. Günümüzde ise binlerce yılda oluşan enerjiyi gözümüzü kırpmadan harcıyoruz. Modern yaşamın her küçük ayrıntısı dolaylı olarak petrolden yapılmaktadır. Cd’lerden plastik poşetlere,ilaçlardan bilgisayarlara…

İnanılmaz derecede kullanışlı bir madde olan petrolü, ona ihtiyacı olmayan bir toplum yaratmak için harcamak,yapılabilecek en akıllıca şeydir. Ama biz bunu yapmak yerine her gün onlarca milyon ton petrolü harcıyoruz. Birkaç on yıl sonra da gelecek nesillere kalmayacak şekilde harcamış olacağız. Sadece Nijerya’daki petrolün işlenmesini ele alırsak, bir senede açığa çıkan 70 milyon ton karbon bile, 10 milyon İngiliz evinin senelik salımından daha yüksek (işlendikten sonra kullanılmasından doğan karbon salımı hariç).

Peki tüm bunlara rağmen neden elektrikle çalışan arabaların yapımı zamanında engellendi ve Türkiye’de bu arabaların vergileri normalden daha yüksek? Sadece Türkiye değil dünyanın geneline bakacak olursak petrol şirketleri lobisinin, hazırlanan resmi küresel ısınma raporlarının değiştirilmesini sağladığını ve sigara içmenin sağlığa zararlı olmadığı konusunda toplumu ikna eden halkla ilişkiler şirketinin, petrol endüstrisi tarafından işe alındığını görürüz. Aynı şirket bugünlerde bizi iklim değişikliği konusunda şüpheler olduğuna ikna etmeye çalışıyor.

Alternatif, yenilenebilir enerji kaynakları 50 yıldır biliniyorken neden bu derece seyrek kullanılıyor? Çünkü petrol şirketlerini yönetenlerin, ülkemizi ve dünyayı yönetenler üzerinde sağlıksız bir etkisi var. Hatta bu günlerde dünyayı yönetenler bizzat bu petrol şirketlerini yönetenler.

 

Büşra Deler

Boğaziçi Üniversitesi
İklim Değişikliği Çalışma Grubu

Yağlı ip

“We all live in yellow submarine”

John Lennon

****

Yeşiller ve sol “gelecek partisi”nde birleşti. Birleşme büyüleyici güzellikte bir zamanda gerçekleşti.

Yeni parti, kendisine referans olarak Adalet ve Anavatan Parti’lerini gösteren siyasal hareketin vizyondaki temsilcisinin, elinde yağlı iple dolaşıp, ölümden bahsettiği günlerde doğmuş oldu. Ne kutlu! Temsilci, kendisinden önceki referanslardan hareketle, kendisinin de artık öldürülmesi gerektiğini hissetmiş olmalı. İlköğretim kitaplarında okuduğu şişirme padişahlık masallarına tamah ederken, kahramanlığın ancak ölümden sonra gerçekleştiği Türkiye kültürünü nihayet anlamış bulunmalı. Yağlı ipi, iktidardan nasibini alamayan tek örgütlenmeye karşı tehdit olarak gösterirken, konu, ekranlarda, “birileri beni bugüne değin asmış olmalıydı” serzenişine dönüşüyor. Tehditte bulundukları içinse sıkıntı yok. Çünkü onlar da kahramanları olan Deniz Gezmiş ve nicelerinin kaderini paylaşmak üzere yola çıkmışlardı. Ve eğer iktidarın temsilcisi bu yasayı tekrar çıkarmayı başarabilirse pek sevineceklerdir. Aslında herkes sevinecektir. Konu hazır buradayken Ecevit’e bir fatiha okunmalı. Ölümle kahramanlığın bir arada yürüdüğü vahşet kültürüne, allem edip-kallem edip “dur” diyen yasayı meclisten geçirebildiği için. Öyle ki memleketin linç kültürü sevdası içinde, idam karşıtlığını, medyada doğru aktörlerle sahneleyip, sanki bir toplumsal mutabakat gerçekleştirmiş gibi sunmayı başarabildiği için… Helal olsun.

Helal olsun çünkü eğer bu mutabakatmış gibi görünen karar çıkmamış olsaydı, hala nereye gittiğini bilmeyen aktörler öldürülmeye devam edecek ve böylece kahraman olacaklardı. Onların kahramanlık kültleriyle avutulan ve motive edilen yeni gençler ise nereye gittiklerini bilmedikleri hikayelerde maşa olmaya devam edeceklerdi. Ölüm her zaman büyüleyici güzelliktedir. Bu hikayede Deniz Gezmiş’i, Adnan Menderes’ten ayıran ise her zaman teröristlik konumuna düşmek zorunda kalan muhalefetin, zaten nereye gideceği belli olmayan bir oyun oynamak mecburiyetinde olmasıdır. Oysa Adnan Menderes gibi iktidar rolünü yerine getirenden, en azından nereye gittiğinin bilincinde olması beklenirdi.

Şimdiki iktidar da artık nereye gideceğini bilemiyor. Tekrarını oynadığı hikayenin sonunda duran ve bu kez kendi elindeki yağlı ip bunu gösteriyor. Bildiği tek politika; yap-işlet-devret modeliyle sahip olduğu iktidar manivelasını, kendi yandaş sermayedarlarına kar getirecek her yasayı çıkarmaktan kendisini alıkoymaması gerçekliğiydi. Bugüne kadar, yani 10 yıldır gerçekleştirdiği bu eylemle, toplum arzuladığı gökdelenlere ulaşmış durumda. Buna karşılık ne kadar çok olursa olsunlar, toplumun yalnızca %1’inin buralarda oturabildiği de zihinlere dank etmiş bulunuyor. Kapitalizm bu işte. Filmlerde yaşayanı arzulayan bir toplum, filmlerin aslında gösterdiği diğer kısmı yeni yeni fark ediyor. Hareket alanı yok. Çünkü her tarafta inşa edilen (gökdelen olmasa da) endüstriyel apartman dairelerinin kredi borcunu ödemek için hala nereden baksan 5 sene gerekli. Orta sınıfın bir kısmı hala hakkını seslendiremeyecek durumda. Şeytana ilk yandaşlık yapan gruptur bu ve elinden kurtulduğu zaman, yeni solun iktidar tarihini de belirleyecektir.

Son yıllarda iktidarın elindeki tek gerçekliğin de bokunun çıktığı göründü. Görünmesiyle birlikte sol anlam kazanmaya başladı zaten. İktidar, bir zamanlar laiklik, türban, Kürt sorunu, özgürleşme ve değişim simgeleriyle yola çıkmış ama geçen zamanda kendisini övmek isterken, her konunun ekonomiyle ilişkisi olduğunu da açık etmiş bulundu. Nihayet “ağlamayana meme yok” ya da “ekmek aslanın ağzında” felsefesini kendisine kimlik edindi. Perdelerin arkası göründü. Kral çıplak. Her kapitalist sağ iktidarın kaderidir bu. “Bir yere kadar” denir ya hani, o işte. Öldürme ve öldürülmenin büyüleyiciliğiyle kendisini tekrar kutsama ve bellekleri sıfırlama şansı da ortadan kalkmış durumda. Rakiplerini düşmanlaştırarak gittiği yolun sonunda, onları öldüremiyor. Bari bunca ettiği söz üstüne kendisi ölse ama o da yok. Ne kadar güç bir durum. Öylesine güç ki; demokrasi yerine asılmayı arzuluyorlar. Nafile. Yavaş yavaş sönüyorlar… Kendileriyle birlikte, öldürülerek kahramanlaşan, şişirme Menderes ve Özal mitlerini de söndürecekler. Yazık.

Beyaz atlı mütahitlerin çaktırmadan değil, artık caka sata sata orayı burayı parsellediği, öğrenci kılık kıyafet özgürlüğü gibi gösterilenin, aslında tekstil sektörünü canlandırmak istediği, siyaset ve sermayenin bütünleştiği alan görünür oldu. Aslında bunun bir de mafya ayağı var ama o, pkk sorunu çözümlenmiş gibi olduğunda el değiştirecek, ortaya çıkacak. Az kaldı.

Elinde tuttuğu yağlı ip, o yere geldiğimizi imliyor. Toplum, sağcılık neymiş, solculuk neymiş yeni yeni anlıyor. İşin ilginç yanı, Ecevit sayesinde çıkmış olan yasa, tüm tarafgirliklere selam çakıyor. Mustafa Kemal’le başlayan tepeden modernleştirmenin, bir şair eliyle gerçekleştirdiği son ve nihai hamlesi. “Şimdi yapın, ne yapacaksanız.” Memleket insanının görmese de, bilmese de, varlığını hissettiği iktidarın ölüm meleklerinin artık olmadığını farkediyoruz. Terk ettiler bizi. İlk travmalarını ise 10 küsur sene sonra iktidardakilerin halinden anlıyoruz. Bu halleri, bugüne kadar ölümün güzelliği ve basitliğiyle donanan politika yerine, bundan sonrasının ne kadar zor olduğunu hatırlatıyor. “Öldüremezsin.” Artık vatan haini olma özgürlüğü var. Vatan hainliğiyle suçlama keyfi yok. İç düşman martavalı eski bir masal, demokrasilerde yeri yok. Tüm yurttaşlar “bir memleket gibi olan gemide” politik olarak eşit. Rakiplerini gömemezsin, gömülüp kurtulamazsın da. Politikada tek bildiğin “ölümü bile göze almak” denen politikasızlık olamaz. …Ölüm artık konumuz dışında. Demokrasi bu işte, ne kadar basit… Bir de doğrudan demokrasi var –ki o daha karışık… Hele bir demokrasiyi öğrenelim, kırmadan, boğazlamadan.

 

Muhabbetle…

Türk dış politikası ve Suriye Ermenileri- Ümit Kurt

Suriye’deki Ermeni nüfusunun tamamını Esed yanlısı rejimin destekçisi olarak görmemek gerektiği notunu düşmekle birlikte; Suriye’de yaşayan Ermenilerin Esed sonrası kuvveden fiile çıkması oldukça yüksek olan Sünni ağırlıklı bir devlet yönetiminden de endişelendiği aşikâr. Yaklaşık 2 yıla yakın bir süredir devam eden Esed yanlıları ile muhalifler arasındaki çatışmaların belki hiç yaşanmadığı nadir yerleşim yerlerinden biri olan Halep de en sonunda çatışmalardan nasibini aldı. Halep kentinin tarihsel olarak nüfus yapısı göz önüne alındığında buradaki Ermeni nüfusunun her anlamda yerleşik ve kayda değer bir nüfus olduğu gözden kaçırılmamalı. Bildiğimiz üzere çatışmalar Ermeni mahallelerine sıçradı. Muhaliflerin kontrolü ele geçirdiği bölgeye rejim güçlerince girildiğini gördük. Söz konusu mahallelerde Ermeni nüfusun yanı sıra önemli tarihî yapıların da bulunduğunu belirtelim.

1915’te yaşadıkları felaket sonrası Osmanlı İmparatorluğu’nu o dönem yöneten siyasî karar alıcılar tarafından Suriye’ye sürülen ve burada ender de olsa hayatta kalabilen Ermeniler Suriye’deki Hıristiyan nüfusun yüzde 8-10’unu teşkil ediyor. Suriye’de yaşanmakta olan iç savaşın Ermeniler üzerinde yarattığı en önemli kaygı güvenlik. Ermeni toplumu, belirsiz bir gelecekten doğan kaygıları taşımaktan dolayı tükenmiş durumda. Bütün bu güvenlik kaygılarının tarihsel olarak temelinde 1915’te Ermeni toplumunu büyük bir gadre uğratan olaylar silsilesinin varlığının altını çizmek gerekiyor. Ermeniler için Esed rejimi Sünni çoğunluk karşısında güvence altında yaşamanın kaynağı olan bir emniyet supabı işlevi görüyordu. Ancak iç savaş sonrası yaşanan gelişmeler, Suriye’deki muhalif güçlerin Esed’e karşı daha kuvvetli hale gelmesi Ermenilerin de Esed rejimine yönelik eski tutumlarını değiştirmelerine yol açmış durumda. Ülkedeki diğer azınlıklar gibi Ermenilerin de güvenlik ortamının bozulmasından zarar görecekleri endişesini taşıdıklarından dolayı bölgede her geçen gün dozajını artıran şiddet olaylarına rağmen Esed rejimine yönelik daha tarafsız bir tutum aldıklarını söyleyebiliriz. Bu karışık tabloda bulundukları konuma bakılmaksızın pek çok Suriye Ermeni’si, Suriye’nin çıkarlarının yabancı hükümetlerce yeterince hesaba katılamayacağını düşünerek dış müdahale ihtimaline karşı endişeli bir tutum sergilemekteler. Özellikle Türkiye’nin muhaliflere verdiği destek Suriyeli birçok Ermeni’nin kaygılarını artıran bir neden. Pek çok Suriye vatandaşının Türkiye’de eğitilip Suriye’deki muhaliflere katılmak üzere ülkelerine döndüğüne ve bunlardan bazılarının Suriye otoritelerince yakalandığına dair söylentiler bölgede ciddi anlamda konuşulan mevzuların başında geliyor. Ermenilerin en büyük korkusu Esed hükümetinin düşmesinden sonra daha otoriter bir yönetimin işbaşına geleceğine ilişkin. Her ne kadar Suriye Ulusal Konseyi ve Özgür Suriye Ordusu defaatle Hıristiyan halka dönük bir nefret dürtüsüyle hareket etmediklerini belirtse de söz konusu muhalefet blokunun homojen olmadığının altını çizelim. Bence hükümetin Suriye ile ilgili siyasetini biçimlendirirken muhalefetin bu parçalı yapısını göz önünde bulundurması gerekiyor. Burada önemli bir nokta daha var ki o da Esed rejimin Ermeniler başta olmak üzere diğer Hıristiyan grupları manipüle eden çıkışları. Açık bir biçimde Esed rejimi azınlıkların muhalefetten korkmasını istiyor. Bu bağlamda muhalefetin de Esed’in eline yeterince koz verdiğini belirtmek gerekiyor. Bilhassa Özgür Suriye Ordusu’na mensup muhalif grupların bir kesimi şiddet olaylarının katsayısını artırmak niyetinde ve bu durum en başta Ermeniler açısından büyük bir endişe ve korku kaynağı. Halep’te yaşanan gelişmeler bunun en önemli göstergesi.

Tam da bu noktada Türkiye’ye büyük iş düşüyor. Esed gibi kendi halkına katliam uygulayan ve bunu yaparken uhdesinde bulunan devletin bütün aygıtlarını bunun için seferber eden bir diktatöre karşı çıkmak her adil, hakkaniyetli ve vicdan sahibi ülkenin yapması gereken bir duruş. Hükümetin Esed’e karşı yürüttüğü koyu muhalefetin temelinde en azından söylem düzeyinde de olsa böyle bir parametre var. Bugünün Baas rejimlerinin özellikle Arap Baharı sonrası Ortadoğu coğrafyasında yaşanan gelişmeler ve “yeni düzen” çerçevesi göz önünde bulundurulduğunda hiçbir biçimde meşruiyetinin kalmadığı ve hayatta kalmasının imkânsız olduğu aynı ile vaki. Bu bağlamda Türkiye’nin, uzun vadede Suriye’nin dinî, mezhep ve etnik yapısı bir hayli karmaşık yapısını dikkate alarak; herhangi bir etnik ve dinî grubu ön plana çıkarmadan bu yapıya uygun bir demokratik sistemin kurulması için aktif rol alması gerekiyor. Bu politikayı realize etmek için ise siyaseten inandırıcı ve samimi olmak şart. Türkiye’nin Suriye Ermenilerinin güvenini kazanmak adına 1915 ile ilgili bütün olayları cesurca tartışmaya açması ve yüzleşmesi lazım.

Tabii burada Hıristiyan gruplara da önemli bir görev düşüyor. Denize düşen yılana sarılır kabilinden sırf güvenlik kaygısıyla Esed rejiminin katliam ve işkencelerine de bigâne kalmak bu grupların güvenliğine yönelik en büyük tehdit. Zira böyle bir rejimin aynı şiddeti Hıristiyanlara da uygulamayacağının garantisini hiç kimse veremez. Zira şiddeti kendi halkına yönelik siyasî bir enstrüman olarak kullanan ve bu sayede gücünü konsolide etmeye çalışan rejimler açısından bu şiddetin muhatabı her dinden, dilden ve mezhepten kesimler olabilir. Dolayısıyla Hıristiyan grupların Esed diktasına tereddütsüz karşı durması elzem. Öbür türlü kendileri de eninde sonunda yıkılacak olan; hiçbir hukuki meşruiyeti kalmamış bu rejimle özdeşleşme riski ile karşı karşıya kalırlar ki tam da bu durum bahsi geçen grupların güvenliklerine yönelik tehdidi oluşturur.

Son tahlilde Suriye’deki durum kritik bir diplomatik eşiğe geldiğimizin bir göstergesi. Bu noktada Türkiye’nin artık sürdürülmesi anlamsız ve yararsız; dış politikada manevra alanını kısıtlayan sorunlarını bir biçimde çözmesi gerekiyor. Ermenistan ve Ermeniler ile ilgili problem bu sorunların tam da merkezinde duruyor. Buradan çıkacak hem Ermenileri hem de Türkleri memnun edecek bir uzlaşma Ankara’nın elini ciddi biçimde güçlendirecektir. Uluslararası ilişkilerde temel prensip ülkelerin çıkarlarını maksimalize etmesi üzerine kuruludur. Ancak Ermeni meselesinde Türk tarafına bir an bile olsa bu prensibi ön plana çıkarmak yerine; daha insanî bir damardan hareket ederek Ermenilere bir vicdan borcu olduğunu hatırlatmamız gerekiyor.

Ümit Kurt – www.kuyerel.org

Çevre etkinlikleri takvimi 2012

Ecowalkthetalk.com’da Bhavani Prakashn imzasıyla yayınlanan 2012 çevre etkinlikleri derlemesini, Yeşil Gazete gönüllü çevirmenlerinden Bilgi Gülgeç‘in çevirisiyle sunuyoruz.

****

Tüm okuyucularımıza geç de olsa mutlu ve yeşil bir yıl dilerim. 2012 için bu ilk yayınımız. Önümüzdeki aylarda da geçtiğimiz yıl olduğu gibi önemli çevre etkinliklerini bildirmeye devam edeceğiz.

Ayrıca, şimdiye değin harikulade bakış açılarıyla katkı sunan misafir yazarlar takımımıza teşekkür ediyor ve gelecek aylarda da daha fazla katkı sunmalarını sabırsızlıkla bekliyoruz. Bir özel teşekkür de yoğun programına rağmen bize muazzam bir bilişim desteği sunan Paul Schattenberg ve editoryel işlerde bize çok yardım eden Bharatvi Shivaya’ya.

Ve tabi ki siz okuyucularımıza da süregelen desteklerinden ötürü teşekkür etmek isteriz. Aslında, sizden aldığımız sıcak bildirimler bize güç veriyor ve bizi daha çok cesaretlendiriyor.  Her zaman olduğu gibi, e-posta ya da sosyal medya yoluyla öneri ve yorumlarınızı duymak bizleri mutlu eder.

Geçen yıl söylediğimiz gibi: “Derlediğimiz özel günler birçok sitede bulunuyor. Bazıları iyi bilinmesine karşın bazıları bize de sürpriz oldu. Biz “kim” ya da “nerede olursan ol” her “gün” ün kutlanılması gereken özel bir gün olduğuna inanıyoruz. Her gün sevgili gezegenimiz dünya için – saygı duymamız, korumamız ve değerli kaynaklarını sürdürülebilir bir biçimde yönetmemiz için özel bir gün.

Her gün barış ve merhamet için özel bir gündür.

Eğer aşağıda kaçırdığımız önemli günler varsa lütfen bize bildirin. Eklemekten mutluluk duyacağız. Biz birkaç tane yeni etkinlik bulduk ve sizler için listemizi güncelledik.

Listemiz:

Ocak

  • Ocak 1: yılbaşı, barış ve paylaşma günü, küresel aile günü
  • Ocak 4: dünya Braille günü(kör alfabesi)

Şubat

  • Şubat 2: Dünya sulak alanlar günü
  • Şubat 4: Dünya kanser günü
  • Şubat 20: dünya sosyal adalet günü
  • Şubat 21: uluslararası anadil günü

Mart

  • Mart 8: dünya kadınlar günü
  • Mart 14: nehirler, sular ve yaşam için baraj karşıtı eylem günü
  • Mart 21: dünya orman günü
  • Mart 22: dünya su günü
  • Mart 23: dünya meteoroloji günü
  • Mart 26: dünya saati( 1 saatlik elektrik kesintisi)

Nisan

  • Nisan 4: uluslararası mayın bilinci geliştirme günü
  • Nisan 7: dünya sağlık günü
  • Nisan 22: dünya günü
  • Nisan 29: ağaç dikme günü (her ülke için farklı)

Mayıs

  • Mayıs 12: dünya adil ticaret günü(mayıs ayının ikinci cumartesi)
  • Mayıs 14-15: uluslararası göçmen kuşlar günü(mayıs ayının ikinci haftasonu)
  • Mayıs 22: uluslararası biyolojik çeşitlilik günü (2012 teması: Deniz biyoçeşitliliği)

Haziran

  • Haziran 5: dünya çevre günü: 2012 teması yeşil ekonomi
  • Haziran 8: dünya okyanus günü
  • Haziran 15: küresel rüzgar günü
  • Haziran 17: çölleşmeyle mücadele günü
  • Haziran 20: dünya mülteciler günü
  • Haziran 15-18: rio+20 kurumsal sürdürülebilirlik forumu

Temmuz

  • Temmuz 10: uluslararası mutluluk günü
  • Temmuz 11: dünya nüfus günü

Ağustos

  • Ağustos 9: uluslararası yerli halklar günü
  • Ağustos 12: dünya gençlik günü
  • Ağustos 19: dünya insani yardım günü
  • Ağustos 26: dünya sebze bahçesi günü
  • Ağustos 29: nükleer denemelere karşı uluslararası gün

Eylül

  • Eylül  15:     (eylül ayının üçüncü cumartesi)uluslararası kıyı temizleme günü
  • Eylül 8: uluslararası okuma yazma günü
  • Eylül 21: uluslararası barış günü
  • Eylül 2: dünya arabasız seyahat günü
  • Eylül 29: dünya kalp günü

Ekim

Ekim: TBA uluslararası iklim eylem günü 350.org

Ekim ayının ilk haftası önemsiz posta farkındalık haftası

Ekim :     “GDO”suz ay

  • Ekim 1: dünya vejetaryenler günü
  • Ekim 2: uluslararası şiddete son günü
  • Ekim 3: dünya habitat günü
  • Ekim 4: dünya hayvanları koruma günü   
  • Ekim 15: dünya çiftçi kadınlar günü
  • Ekim  16: dünya gıda günü
  • Ekim 27: dünya kağıtsız günü

Kasım

  • Kasım 1: dünya vegan günü
  • Kasım 19: dünya tuvalet günü
  • Kasım 21: dünya balıkçılık günü
  • Kasım 23/24: satın almama günü   ( Amerika’da şükran günü sonrasındaki Cuma günü ve sonraki gün uluslararası)

Kasım&Aralık

  • 26 Kasım 7 Aralık: UNFCCC COP 18 iklim değişikliği konferansı Katar’da yapılacak

Aralık

  • Aralık 9: uluslararası yolsuzlukla mücadele günü
  • Aralık 10: insan hakları günü ve uluslararası hayvan hakları günü
  • Aralık 11: dünya dağlar günü(yerli halklar için)

Meat free days Etsiz günler haftada bir genellikle pazartesileri ya da çarşambaları etsiz yemeği teşvik eden bir kampanya. Amaç: İnsan kaynaklı ikilim değişikliğini azaltmak, hayvan refahı ve insan sağlığını geliştirmek. Singapur yeşil grupları Veggie Thursday adında perşembeleri vejetaryen yemeği teşvik eden bir kampanya başlattılar.

(Yeşil Gazete)

 

Beylikdüzünde trans kadın cinayeti

İstanbul Beylikdüzü’nde bir transseksüel kadın kurşunlanarak katledildi. Beylikdüzü Bizimkent köprüsünde zorunlu seks işçiliği yapan 19 yaşındaki transseksüuel kadın Günce, gece 03:30 sıralarında 35 HTD 35 oto plakalı araç içerisinde bulunan 2 kişi tarafından kurşunlanarak katledildi.

Ana akım medyanın cinayet haberini verirken kullandığı nefret dolu transfobik dil katledilen transseksuel kadını ikinci defa öldürdü. Katil zanlılarını koruma altına alan polis ve medyanın sokak ortasında öldürülen transseksüel kadının kimlik ismini kullanması dikkatlerden kaçmadı.

LGBT bireylere Türkiye’de ilk defa parti kuruluşunda ve yönetiminde yer veren Yeşiller ve Sol Gelecek eş sözcüleri Sevil Turan ve Arif Ali Cangı, Günce’nin öldürülmesi ile ilgili olarak, “Toplumda ayrımcılığa maruz bırakılan LGBT bireylere uygulanan şiddet görmezden geliniyor. Bu gece katledilen Günce isimli trans arkadaşımız şiddet politikasının mağdurudur. Medya ve devlet trans bireylere uygulanan ayrımcılığı tırmandırmaktadır. Yeşiller ve Sol Gelecek Partisi olarak bizler LGBT bireylerin haklarının güvence altına alınması ve uğradıkları ayrımcılığın son bulmasını sağlama amacındayız. Hiç kimsenin yaşam tarzı ve yönelimleri nedeniyle dışlanmadığı bir toplum düzeninin kurulması için çabalayacağız” şeklinde konuştular.

Haber: Michelle Demishevich

(Yeşil Gazete)

İstanbul Büyükşehir Belediyesi bunu hep yapıyor – Fatoş Çırnaz

Hava soğuk mu soğuk. Ama güneş  yine de parlak yüzünü gösteriyor, madem işler yapılmadı öyleyse tembelliğin tadını tam çıkarmalı. Eşofman giyildi, yürüyüş ve koşu için hazırız. Ama yürümek ne mümkün, daha Caddebostandan başladı, kesilmiş ağaç tozları, ağaç dalları,boynu bükük kalmış sanki ağaççıklar,nasılda çırılçıplaklar.

Bisikletliler söylene söylene ilerlemeye çalışıyor, yayalar da tabi. Kesilmiş ağaçlar ve dalları,kütükler öbek öbek yerlerde adım başı. İstanbul Büyük Şehir Belediyesi bunu hep yapıyor.Yaklaşık sekiz yıldır, hem caddede, hem sokak aralarında hem de sahil yolunun  kenarında bulunan ağaçlarbudama adı altında kesiliyor. Bu uygulama oldukça keyfi bir şekilde rutin olarak tekrarlanıyor.

Bir ağacın bir dalı için yıllardır mücadele veren ben ve “ağaç budama ekibi” Bostancı civarında karşılaşbildik.

Görevlilere usulsüz budama yaptıklarını, canlı ana dalları kestiklerini söyledim. Birkaç vatandaş da benim tepkimden cesaret alıp beni destekledi. Bu konuda bir eğitimleri olup olmadığını sordum, cevap olarak ’’Budama ya da ağaç kesmek için eğitime gerek mi var ‘’diye sordular. Bende en basit bir iş için bile eğitime gerek olduğunu ve Osmanlı Devletinde (seviyorlar ya belki biraz etkilenirler diye) bu işin ehliyet sahibi  kişilerce yapıldığını örnek verdim.

Heyhat ne mümkün daha da derinden kesmeye devam edip, gülmeye başladılar. Benim konuşmayı kesip fotoğraf çekmeye başladığımı görünce ‘’çek çek ‘’deyip, poz bile verdiler…

Umutsuz bir şekilde Tema Vakfını aradım hemen, eski bir eğitmenleri olarak durumun İstanbul Büyükşehir Belediyesinin denetiminde olması nedeniyle karışamayacaklarını söylediler. Ardından Kadiköy Belediyesi ve Büyükşehir Belediyesi Beyaz Masayı aradım.

Telefonlar açılmadı, hiç bir yetkiliye ulaşamadım. Bu arada kesim olanca hızıyla  devam ediyordu. Hatta görevlilerin muzaffer komutan edasıyla daha bir zevkle ve çoşkuyla, daha da derinden inen balta darbeleri ve ağaç hızarları ile…

Ne de olsa’’Biz kimseye benzemeyiz, benzeyecekse Pisagor bize benzesin’’anlayışı hakim görevlilerde. İlkçağda dünyanın en önemli matematikçisi, filozofu  kabul edilen Pisagor nasıl  bunlara benzeyecekse artık.

 

Fatoş Çırnaz
Uzun zamandır,bölge sakini.

 

 

Gezegenin en yaşlı 10 ağacı ile tanışın

Avustralya ve ABD’deki bilim insanlarının çalışmaları, önlem alınmazsa, çok sayıda hayvanı barındıran ve biyolojik çeşitliliğe katkıda bulunan yaşlı ağaçların neslinin tükeneceğini söylüyor.

“Science” dergisinde yayınlanan bir çalışmada dünya genelinde yaşları 100 ile 300 arasında değişen ağacın endişe verici düzeyde yok oluşunun endişe verici düzeyde olduğu belirtildi.

Araştırmacılardan David Lindenmayer bu durumun sadece yaşlı ağaçlar için değil bütün ekosistem için önem arzettiğini söylüyor.

Yaşlı ağaçların yok olmasının iklim değişikliği, ormancılık ve tarım arazisi açmak üzere ıslah çalışmaları gibi sonuçları olduğunun belirtildiği araştırmaya göre ağaçların yok olması, ormanların içerisinde yaşayan diğer canlı türlerini de doğrudan etkileyecek.

Bu kötü haberi bahane ederek, Yeşil Gazete olarak, sizleri Dünyanın en yaşlı sakinleri  Jhomon Sungi, General Sherman, Yaşlı Fındık Ağacı, Patriarca de Floresta (Brezilya Ağacı), Jardine Juniper, Senatör, ‘Alerce’, Patagonya’nın Selvi ağacı, Llangernyw Yew, Abarkuh, Methuselah ile  tanıştırmak istiyoruz.

İşte dünyanın en yaşlı ağaçları:

10. Jhomon Sugi


Bir Japon çamı olan Jhomon Sugi’nin yaşının genç 2,170, en yaşlı 7,200 olabileceği tahmin ediliyor.

 

 

 

9. General Sherman


En genç Antik ağaç kategorisinde olan General Sharman bir mamut ağacı. Boyu 83 metre olan General’in en ise tam 31 metre. Sequoia Ulusal Parkında yaşayan General’in yaşının yaklaşık 2,300 ile 2,700 olabileceği düşünülüyor.

 

8. Yaşlı Fındık Ağacı


Sicilya’da Etna dağı eteklerinde ikamet eden Yaşlı fındık ağacı’nın bir diğer ismi de “100 atın Ağacı”. Yolunuz İtalya’ya düşerse, San D’Alfio’da Linguaglossa yolu üzerinde bulunan bu 2500 yıllık fındık ağacına selam vermeden geçmeyin.

 

7. Patriarca de Floresta (Brezilya Ağacı)


Atlantik Orman’nın en yaşı sakini olan by heybet ağacın türü Lecythidaceae olarak geçiyor. Madagascar’dan Güney Afrika Ormanlarına kadar birçok akrabası olan Patriarca de Floresta’nın doğum günü pastası olsaydı eğer en az 3000 adet muma ihtiyaç duyulacaktı.

 

6. Jardine Juniper


‘Jardine Juniper’ ağacını ABD’nin Utah eyaletinde Logan şehri dışında bulabilirsiniz. Jardine saçları döküldüğünden olsa gerek biraz sinirli görünse de, 3200 yaşında olmasıyla karşısında şapkaların çıkarılmasını hakediyor.

 

5.Senatör (nesli tükendi)


Florida’nın en eski sakini olan Senatör yaklaşık 3500 yıldır bu dünyanın yükünü çekiyordu. Ta ki, 2012 Mart ayında 26 yaşındaki bir insan tarafından yakılıncaya dek. Sadece 26 yıllık hayatında 3500 yaşında bir hayatı ortadan kaldırmaya muvaffak olan bu kişinin ait olduğu türün en uzun yaşayanı ise sadece 122 yaşına ulaşabilmişti.

 

4. ‘Alerce’, Patagonya’nın Selvi ağacı


Türünün en yaşlı örneği olan Alerce’nin Patagonya’nın da en eski yerlilerinden biri olduğu söyleniyor. Patagonya’nın en yaşlı ağacı tam 3500 yıldır yangınlara, savaşlara, oduncu ve bilinçsiz çiftçilere inat yaşamayı sürdürüyor.

 

3. Llangernyw Yew


Llangernyw dünyanın yaşı porsuk ağacı. Güney Gallerde bir mezarlıkta bu zamana kadar saysız insanı toprağa verilişine şahitlik etse de, kendisi yaklaşık 4000 yıldır hayatta.

 

 

2. Abarkuh


Eski bir İran inanışına göre Zerdüşt, gökten yeryüzüne inerken beraberinde bir selvi ağacı da getirmiş. İranlıların yüzyıllardır selvi ağacına ayrı bir önem vermeleri bu sebepten ötürü müdür bilinmez ama selvilerin en yaşlısı olan Abarkuh 4000 yıldır birçok kişiye ilham vermeye devam ediyor.

 

 

1. Methuselah


Yeryüzünde hiçbir canlı Metuselah’ın şahit olduğu şeylere tanık olma şansı yakalayamamıştır. Dile kolay tam 4,800 yıl!  1964’de insanoğlunun vahşi yüzü ile karşılaşıp birçok dalını kaybetmiş olsa da, Methuselah halen dünyanın en yaşlı canlısı olarak Beyaz dağlarda yaşamaya devam ediyor.

 

(Yeşil Gazete)

Ağrıyan : Ağrı’yan, Ağrıyan yan – Özlem Can Güngör

Fantastik kurgu türünün ülkemizdeki temsilcisi Sadık Yemni uzun bir aradan sonra Kara Külah serisi adını verdiği dizisinin ilk romanı Ağrıyan’ı geçtiğimiz aylarda yayımladı.

Ağrıyan; adı ile birlikte kapağıyla da farkını belli eden bir roman. Bambaşka dünyalara gideceğinizi hissettiriyor size. Güzel olan ise isim ve kapakta vaadedilene kitapta kavuşuyor olmanız.

Ağrı dağında bir takım patlamalar /deneyler olmakta ya da yapılmaktadır. İnsanlar önce bu faaliyetleri Amerika veya Rusya’nın deneyleri, manyetik bir patlama ve hatta uzaylıların istilası gibi nedenlerle açıklamaya çalışırlar.  Ancak bu açıklamalar durumu aydınlatmadığı gibi düzenli aralıklarla dünyayı vuran bu güç/etki bütün düzeni bozar. Birinci, ikinci, üçüncü dalgalar sonucunda dünya bildik bir yer olmaktan çıkar. Herşey bozulur. Bugünün dünyasında eskinin vahşi ortamına geri dönüş başlar. Yağmalamalar, adam öldürmeler, vahşet başgösterir.  Daha da önemlisi dünyadan olmayan ama insan görünümlü yaratıklar etrafı istila eder.

Yemni’nin İzmir serilerindeki kahramanı Sarp Sapmaz bu kitapta orta yaşlı bir adam olarak karşımıza çıkıyor yeniden. Sarp’ın önderliğinde dünyanın farklı bölgelerinden gelen 5 kişi Antalya olduğunu düşündükleri bir yerde buluşup Ağrı’ya doğru yola koyulurlar. Amaç dağdaki sorun ya da düşmanla karşılaşmak ve meseleyi çözüp dünyayı kurtarmaktır.

Bu yolculukta Sarp ve arkadaşlarına öte alemlerle ilişkiye geçebilen, benim “gönül gözü” açık olarak nitelendirdiğim dostlar da yardımcı olur.

Daha ilk sayfasından itibaren sürprizlerle dolu bir kitap bu. Sarp dışındaki kimse olduğu kimse değil. Gidilen yol düşünülen yol değil. Varılan nokta tahmin edilen nokta değil.

Bilgisayar oyunları formatını da kullanarak çok enteresan bir hikayeye imza atmış yazar. Daha önceki hemen tüm kitaplarını okumuş bir “hayran-okur” olarak bu romanın önceki tüm eserlerden çok daha yetkin bir yapıt olduğunu rahatlıkla söyleyebilirim. Dil çok daha ustalıklı kullanılmış. Yemni’ye özgü değiştirilmiş, dönüştürülmüş kelimeler bolca var ve kullanıldıkları yere çok yakışıyorlar. Yine yazarın gençlik yıllarını geçirdiği İzmir’in o dönemde kullandığı kelimeler var günümüz Türkçesinde çok yeralmayan. Bunları çok seviyorum çünkü dünya değiştikçe dil de değişiyor dönüşüyor ama bu dönüşüm her zaman hep de iyiye güzele doğru gitmiyor.

Sadık Yemni düzenli okurlarının da çok iyi bildiği gibi mistik yanı güçlü bir yazar. Öte alem, din, iman, inanç bu tip kavramlara kişisel olarak kafa yormanın yanında kitaplarında çok da fazla yer veriyor. Bu benim özellikle de son yıllarda çok önemsediğim bir tavır çünkü bireysel olarak bir dine inanmayı seçmek bir tercihtir ancak bir dinin içine doğmak bir kültürdür. Biz ne yazık ki dini kültürümüzün gereği olan ifadeleri Türk yazarlarda pek bulamıyoruz. Sadık Yemni’de en sevdiğim özelliklerden birisi bu. Yazar;  namaz kılan, besmele çeken, kültürümüzde ve dilimizde olan şekliyle maneviyat bağı kuran kahramanlar yaratıyor. Sağ ayakla bir eşikten geçen insanlar mesela. Çok hoşuma gidiyor. Edebiyat denince ağırlıklı olarak okuduğumuz batı edebiyatı sayesinde içimiz dışımız Hristiyan kültürün egemen sembolleriyle doldu. Efsaneler, gelenekler sözkonusu olduğunda bile bu böyle. Excalibur’u biliyoruz da bir dudağı yerde bir dudağı gökte devleri, memelerini omuzlarının üstünden aşıran devanalarını, Dedem Korkut hikayelerini bilmiyoruz. Yecüc Mecüc’ten haberimiz yok, rahmetli Kemal Sunal’ın filmi olmasa Gulyabani’yi  bilmeyecektik ama Vampirlerin özelliklerini sular seller gibi anlatabiliriz.

Ben genel olarak düşündüğümde Yemni’nin romanlarının belkemiğini maneviyat kavramının oluşturduğunu söyleyebilirim. Hatta bu romanında da yaptığı gibi kurguyu bu konunun üzerine oturtuyor. Ağrıyan’da Aşkın Varoluş Mabedi olarak anlatılan yapı mesela romanın özünü çok güzel anlatıyordu bence.  Dünyanın her yerinden her dinden, her inançtan “gönül gözü açık” kimselerin biraraya geldiği (fiziksel bir birliktelik değil sadece astral buluşmaların da yapıldığı), “öte alemlere” geçebilen insanların buluştuğu bir üst yapı. Bu dünyada sadece bizim olmadığımızı bilen, kainatın bütünlüğünü bu farklı alemlerin oluşturduğunun farkında olan, dünyalar arası geçişi bilen hatta zaman zaman kullanan bu kişilerden biri de işte bizim Sarp. Ağrı dağındaki felaketi dindirmek için yola çıkan Sarp’a Aşkın Varoluş’taki dostları da yardımcı olmaya çalışıyorlar. Kötüyle mücadelede hangi dinden ya da inançtan olurlarsa olsun herkes eşit şekilde çaba harcıyor. Aşkın Varoluş Mabedi birçok metaforu kapsıyordur eminim ama benim çıkarsamam en basit haliyle bu şekilde.

Gelelim kitabın benim için en canalıcı bölümüne. Önüme hangi tür ya da yaratığı koyarsa yazar ona hazırdım ancak dünyayı ele geçiren bu insan gibi ama insan olmayan yaratıkların kim olduğunu öğrendiğimde yaşadığım şok bambaşka. Bir kez daha hayran oldum Yemni’ye. Çok enteresan bir yerden ve hiç tahmin etmediğim bir şekilde vuruyor okuru. Sevdiğiniz, önemsediğiniz yazarların, sanatçıların şu ya da bu konudaki fikirlerini, siyasi düşüncelerini, halihazırdaki bir konu ya da olay hakkındaki fikirlerini merak edersiniz değil mi? Ben de ederim. Kimi zaman da niye belirli bir konuda sesleri çıkmaz diye düşünürüm. Ancak duyarlılığı farklı boyutta olan sanatçılar eserlerinde aslında kendilerini çok güzel yansıtıyorlar. Dünyayı ele geçiren insanımsılar (ve onların gerçekte kim olduğu) beni çok etkiledi. Yemni’nin günümüz dünyasındaki aksayan yanlarla ilgili bakışını da çok güzel anlatan son derece zekice düşünülmüş bir araçtı. Tek kelimeyle bayıldım.

Kitapla ilgili maalesef çok istesem de daha fazla yazmamı engelleyen bir tek şey var o da okuyacak olan kişilere ipucu vermeme kaygısı.

Ancak son bir söz söylemek istiyorum : Kollektif vicdanın yitirilmesi ile ilgili müthiş bir distopya olan bu eseri kesinlikle tavsiye ediyor ve serinin diğer kitaplarını da heyecanla bekliyorum.

 

 

Özlem Can Güngör

 

“Tepenin Ardı” vizyonda

Emin Alper’in 40 ulusal ya da uluslararası festivale katılıp şu ana kadar 16 ödül ile taçlandırılan filmi “Tepenin Ardı”  bugün vizyonda.

Bir süre önce vizyona girecek sinema bulmada sorun yaşayan filmle ilgili “Arka Pencere’ sitesinde “Kaçın, Ödüllü film geliyor” başlıklı bir yazı yazılmasına da vesile olan film toplumsal nefret yaratmanın temelini kırsalda yaşayan bir aile üzerinden metaforik olarak anlatıyor.

Tamer Levent, Reha Özcan ve Mehmet Özgür’ün başrollerini paylaştığ filmin afişte öne çıkardığı sloganı ise, “Hep Bir Düşman Vardır!”.

Yönetmen Emin Alper, Altyazı sinema dergisinin Aralık sayısı için verdiği mülakatta filmde western filmi janrını kullandığını ifade ediyor.

Filmin yapımcıları arasında geçtiğimiz aylarda aramızdan ayrılan Berlinale’de Altın Ayı için yarışan “Bizim Büyük Çaresizliğimiz” filminde de imzası bulunan yönetmen Seyfi Teoman da yer alıyor.

Tepenin Ardı’nın izlenebileceği sinema salonları ve film ile ilgili her türlü bilgi için facebook sayfası ile twitter hesabından bilgi edinmek mümkün.

Öte yandan filmin yönetmeni Emin Alper, Beyoğlu Sinemasında gerçekleşecek bazı gösterimlerden sonra izleyiciler ile film hakkında söyleşecek.

Filminin 17 Aralık Pazartesi19:00 seansındaki gösteriminden sonra Alper ile birlikte SİYAD (Sinema Yazarları Derneği) üyesi Şenay Aydemir film hakkında bir söyleşi gerçekleştirecek

“Tepenin Ardı” Yeşiller ve Sol Gelecek ile buluşuyor

20 Aralık Perşembe günü Beyoğlu sinemasındaki 19:00 seansı gösterimine katılan Yeşiller ve Sol Gelecek üyeleri ise filmin ardından aynı zamanda partinin de üyeleri arasında bulunan Emin Alper ile film hakkında sohbet etmek üzere İFMC’de (İktisat Fakültesi Mezunları Cemiyeti) buluşacak.

Film gösterimi ve İFMC’deki söyleşi hakkında yapılan açıklama şu şekilde

Tepenin Ardı‘na Almanlar ve Fransızlar Daha Yakın!

Medyanın ve sinemaseverlerin tepkisine rağmen Tepenin Ardı‘nın 14 Aralık’ta vizyona gireceği salon sayısında henüz bir artış olmamasına rağmen film Almanya’da bağımsız filmler dağıtımcısı Arsenal‘in programlamasıyla 16 Kasım’dan itibaren Almanya ve Avusturya’da 16 kentte bağımsız sinemaların gösterim programına girdi. Alman basınındanBerliner ZeitungDer TagesspiegelDie Tageszeitung gibi önde gazetelerin sayfalarında geniş yer ayırdığı Tepenin Ardı, Almanya’nın önde gelen sinema dergilerinden Film Dienst‘inin de kapağında yer aldı.

Tepenin Ardı‘nı Fransa’da ise geçtiğimiz yıl Oscar ödüllü Asghar Farhadi’nin Bir Ayrılıkını ve Cannes Jüri Özel ödüllü Nuri Bilge Ceylan’ın Bir Zamanlar Anadolu’da sını dağıtmış olan Fransa’nın önde gelen dağıtım şirketlerinden Memento Films dağıtacak. Fransa vizyon tarihini Nisan 2013 olarak belirleyen Memento Films, filmi Fransa genelinde 25 şehirde, 30 salonda gösterime sokmayı planlıyor.

Bu tablonun gösterdiği üzere Almanya ve Fransa’daki sinemaseverler 2012’de dünya festivallerinde öne çıkan ve birçok ödülle onurlandırılan Tepenin Ardı‘na Türkiye’deki sinemaseverlerden daha yakın.”

(Yeşil Gazete)