Grist.org sitesinde Philip Bump imzasıyla yayınlanan makaleyi, bir Yeşil Gazete gönüllüsünün çevirisiyle sunuyoruz.
***
Exxon’un 2040’taki enerji tüketimi ile ilgili tahminlerini güncellemek için her sene yayınladığı raporla ilgili bilmeniz gereken ilk şey, “iklim değişikliği”nden iki kez bahsedildiği. İki defasında da “iklim değişikliği”ni “politikaları” kelimesi izliyor.
Şimdi bu küçük detayı, bir petrol tankeri kadar küçücük bu detayı aklımızda tutarak Exxon’un dünyamız için nasıl bir kehanette bulunduğuna bakalım:
“Verimlilik, enerji sorunumuzu çözmede anahtar bir role sahip olacak”. Ama bu gelişmiş ülkelerin enerji ihtiyacında bir düşüş yaşanacağı anlamına gelmiyor.
“OECD üyesi olmayan, diğer bir deyişle “gelişmekte olan” ülkelerin enerji ihtiyacı artan refah ve büyüyen ekonomileri nedeniyle 2010’a göre %65 artacak” Bu küresel enerji ihtiyacının 35% artması anlamına geliyor.
“Bu büyümeyle çok daha yüksek bir elektrik talebi oluşacak”. Elektrik enerjisi toplam enerji ihtiyacındaki büyümenin yarısından sorumlu olacak.
“Gelişen ekonomiler ve ticaret ulaşımda büyümeye neden olacak”. Exxon arabalardan ve gemilerden para kazanmaya devam edecek.
“Teknoloji daha önce ulaşılması zor olan enerji kaynaklarından yararlanmamızın ve böylece dünyanın enerji ihtiyaçlarını karşılamamızın önünü açacak”. Evet, ve aynı zamandan yerküreyi bellemenin de…
“Gelişen arz ve talep dengeleri küresel ticaretin artması konusunda bir fırsat yaratacak.” Kuzey Amerika petrol ihracatına başlayacak.
Eğer bütün bunlar zaten tahmin edilebilir şeylerse, çok zalim bir tablo değil mi bu? Yaşam standartları geliştiğinde, enerji tüketimi de artıyor. Yani bugünün en büyük enerji tüketicileri –başka bir deyişle sera gazı üreticileri- taleplerini aynı seviyede tutsa bile (ki bunun da olacağı şüpheli) dünyanın başka bir köşesindeki büyüme bütün bu faydayı alıp götürüyor ve üzerine fazlasını ekliyor. Sonuç olarak 2040’a geldiğimizde, halihazırda saldıklarımızla ısınmış olan yerküre üzerinde 2 milyar daha fazla insanla iklim değişikliğine uyum sağlamaya çalışırken daha fazla salım yapmaya devam edecek.
Sorun rapordaki grafiklerle özetlenebilir:
OECD ülkelerinin CO2 salımları azalırken; OECD dışı ülkelerin salımları artıyor. Görünen köy kılavuz istemez. Gezegenimizi ziyaret ettiğiniz için teşekkür ederiz, umarız sizlere hoş vakit geçirtebilmişizdir.
Bir diğer gerçek de OECD dışı ülkelerin enerji ihtiyacının OECD ülkelerinin iki katı olacağı …
Bunun en büyük sebebi de, evlerden gelecek elektrik talebi:
Bu elektriğin büyük kısmı 2025 yılına kadar kömürden üretilecek, yenilenebilir kaynakların payı ise yavaşça artacak.
Exxon’a göre elektrik arzı içinde yenilenebilir kaynakların katkısı 2040’ta dahi %20li seviyelere ulaşamıyor.
Exxon ayrıca karbon vergisi ya da diğer önlemleri de hesaba katmış vaziyette ve bu tür vergilerin 2040’a kadar birçok ülkede uygulanacağı görüşünde. (Öte yandan, Exxon yakın zamanda yaptığı bir açıklamada “karbon vergisi istiyor olmadıklarını” söylemişti), Tabii burada dikkat çekici bir nokta da renklerin ters kodlanmış oluşu.
Petrol fiyatlarının tüm bu gelişmelerden nasıl etkilenecği de raporda ele alınmış. Bir vergilendirme de yapılırsa, kömürün güneş enerjisi dışında tüm diğer kaynaklardan daha pahalı olacağı belirtiliyor; tabi bu değerlendirme içinde Exxon’a göre yenilenebilirlerin getirdiği “güvenilirlik maliyetleri” (!) dahil değil.
Sırada Exxon’u en çok ilgilendiren konu var. Petrol tüketimi dünyanın her yerinde artıyor.
Görüleceği gibi Exxon için güneşli günler geliyor gibi. Ama kötü haber şu ki, o güneş ışıkları artan sera gazları nedeniyle her geçen gün daha fazla hapsoluyor atmosferde. Yavaş yavaş ama kesin bir şekilde bugüne kadar bildiğimiz hayatı değiştirerek… 2040’la ilgili gerçek tahmini işte budur!
Ermeni matbaacılığının ve basılan ilk Ermenice kitabın 500. yıldönümünde, Arsen Yarman Ermeni kültürüne ve kolektif kültür dünyasına, ‘Ermeni Yazılı Kültürü-Harf, Elyazması, Matbaa ve Salnameler Tarihine Kısa Bir Bakış’ adlı çok değerli bir kitap kazandırdı. Başka bir deyişle, Arsen Yarman’ın bizlere bir yolculuk teklifi var, 1600 yıl kadar önce başlamış bu seyahat tahmininizden daha renkli geçecek.
Görseller, dipnotlar, çerçeve yazılar ve tablolarla zenginleştirilmiş olan kitap, Ermeni yazılı kültürünün izini Surp Mesrop Maşdots’un 405 yılında Ermeni alfabesini üretmesinden geçtiğimiz yüzyılda sona eren salname geleneğine dek sürüyor. Kitap, Türkiye Ermenileri Patrikliği tarafından yayımlandı.
Seyahatimizde yönümüzü belirleyecek olan ekseriyetle tarihsel süreçler olacak, raylarımız tarih üzerine döşenmiş bir kere. Haliyle, yazarımızın tarih perspektifinden yola çıkarak, kültürü çevreleyen tüm aktörleri ve kültürle ilişkilerini değerlendirdiği kitabı kronolojik bir sıra içeriyor.
Bizler vagonlarda yerlerimizi almaktayken, Arsen Yarman yolculuğumuz başlamadan bizlere Osmanlı Devleti’nde bir yıllık olayları göstermek amacıyla hazırlanan eserler olan salnamalerden söz ediyor; kitabımız bu türün içinde özel salname olarak nitelendirilebilecek olan Surp Pırgiç Ermeni Hastanesi Salnamelerini inceleyen bir bölümle başlıyor.
Ermeni kültürünün alfabeyle başlayan yolculuğu
‘Ermeni Yazılı Kültürü’nün yolculuğunda ilk durağımız olan alfabenin icadı, seyahatin başlangıç noktası yani Ermeni halkının yüzyıllar boyunca edindiği kültürel birikimin nesilden nesile aktarılmasında bir milad olmasının yanı sıra dini özerklik anlamında da çok önemli. Zira alfabenin icadından önceki dönemlerde dini ayinlerde kullanılan Süryanice, bir manada Süryani Kilisesi’nden bağımsız bir Ermeni Kilisesi’nin otoritesine yeterli imkânı vermiyordu.
Bir sonraki durağa doğru yol alırken görüyoruz ki alfabenin üretilmesi sonrası Kutsal Kitap’la başlayan tercümeler, çoğunlukla dini metinlerle devam etmiş ancak rehberimiz Arsen Yarman bu dönemin, genel kanının aksine sadece teolojik metinlerle sınırlı olmadığını belirtiyor. İlk Ermenice mantık, felsefe ve retorik (belagat) kitaplarının bu süreçte çevrilmesi esasen dönemin ne denli yoğun kültürel çalışmalarla dolu olduğunu gösteriyor.
İkinci istasyonumuz, yazıldığı dönem ve yere ait temel bilgileri bünyesinde toplayan elyazmaları. Peronda vakit geçirmeye fazlasıyla değer, zira elyazmaları başında veya sonunda bulunan kolofonlarda yazıldığı döneme ait tarihsel olaylar ve bölgeyi etkileyen gelişmelerin yer almasına ek olarak Hıristiyanlık öncesi Ermeni ikonografisine dayanan süslemelerin mevcudiyetiyle kültürel bellek açısından tarihi belge niteliği taşıyor.
Yarman, bu bölümde elyazmalarının kitap işlevinin yanında dönemin Ermeni halkları için kutsal yerini, hat, tezhip, ciltcilik gibi sanatları içermesinin önemini ayrıntılı olarak ele almış. Manastırlarda üretilen elyazmaları, ortaçağ Ermeni kültürünün dini kurumlarla ilintili olduğunu gösterirken, manastırların salt din eğitimi vermediği, birer kültür ve sanat merkezi olma rolünü üstlendiğinin de bir kanıtı.
Yazarın sosyoekonomik saptamaları da kültürün hangi iklimde yeşerebildiğine dair ipuçları içeriyor. Zira Nor Culha örneğinde, gerek ipek ticaretinin getirdiği maddi imkânlar gerekse dönemin barış ortamı birçok disiplinde önemli aydınların yetişmesine, pek çok değerli eserin Ermenice’ye kazandırılmasına zemin hazırlamıştır. Bu döneme ilişkin, yazarın altını çizdiği Ermenice harfli Türkçe eserlerin varlığı ise Ermenice bilmeyen Ermenilerin varlığı üzerinden sosyokültürel bir soruna işaret ediyor. (Ermeni okulları, 19. yüzyılın ortalarında, Tanzimat döneminde açılmaya başlamıştır.)
Ermeni Yazılı Kültürü Harf, Elyazması, Matbaa ve Salnâmeler Tarihine Kısa Bir Bakış
Arsen Yarman Türkiye Ermenileri Patrikliği 363 Sayfa.
Bir iktisadi teşebbüs olarak Ermeni matbaacılığı
Bir aktarma garındayız; modern baskı teknikleri ve matbaacılık seyahatimiz için yönümüzü ve trenimizi değiştireceğimiz bir kavşak. Çünkü matbaanın devreye girmesiyle, modern baskı teknikleri kilise dışında kültürel üretim imkânı doğurmuş ve bu durumun neticesi olarak kitaplar, daha çok ruhani ve kutsal kabul edilen elyazmalarından farklı bir ticari vasıf kazanmıştır. Yazarımız, bu noktadan hareketle kültür-ticaret ilişkisine dair hatırı sayılır bilgiyi kitabına taşımış.
Garda vakit geçirirken Hagop Meğabard’ın 1511-1512 yılında bastığı, modern baskı tekniklerini kullanıldığı ilk kitap olan Urpatakirk’i biraz karıştıralım: elimizdeki ticaret erkânına yönelik dinsel metinler içeren bir tılsım kitabı, yani 16. yüzyılın başlarından itibaren değişen toplum dinamikleri kitapları şekillendirmeye başlamıştır.
Önemli ticaret merkezlerinde kurulan matbaalardan anlaşılabileceği üzere ticaret ve matbaacılığın gelişmesi birbirine paralel ve eşzamanlıdır. Köy köy dolaşan seyyar satıcıların, Venedik, İstanbul ve Moskova’da çıkan kitapları diğer ticari mallarla pazarlaması küçük boyutlu bir ticari faaliyet sayılsa da, ayak satıcıları ve papazlar, kitapların dağıtımında önemli role sahiptir. 19. yüzyıl sonlarında Mıkhitaristlerin kullandığı ticari yöntemler bugünü aratmayacak niteliktedir: Venedik’te yayınlanan kitaplar gemilerle gelir, İstanbul’lu Vartabed aileler tarafından toptan olarak alınır ve taşraya perakendicilere dağıtılır. Tahsil edilen paralar ise kambiyo senetleri gibi garantili yöntemlerle iletilir.
Kitabın öncelikli amacı olmamakla beraber, Yarman’ın sayfalarında Ermeni varlığının imparatorluğa olan katkısını da gözlemlemek olanaklıdır. Vagonun buğulu camını silerseniz Sultan Mahmud’un Amira ailesi Arabyanların matbaasını ziyaretini, 1841’de Rafael Kazancıyan tarafından basılan ilk banknotları, Amira Mıgırdiç Cezayiliyan’ın devletin gümrük bilet ve kayıt defterlerini basmasını ve imparatorluğun ilk matbaa işçileri sendikasını görmeniz an meselesidir.
Sadece dizgicilerin ve Ermeni işçilerin değil, tüm matbaa emekçilerinin ve Türk işçilerin de dahil olabileceği, 1908 yılında Karekin Gozikyan öncülüğünde kurulan Osmanlı Matbaa İşçileri Zanaat Birliği’nin, 10-12 saati bulan çalışma saatlerini 8 saate indirmesi ve ücretleri iki katına çıkarması başarması kayda değer bir başarıdır.
Oldukça geniş bir kültür coğrafyasında seyahat ediyoruz, dolayısıyla lokomofimizin istikametini Anadolu’ya çevirmesi kaçınılmaz. Yazarımız, Mıgırdiç Khrimyan’ın Van’da Varaka Vank’da kurduğu matbaa, Ermeni kültürel rönesansı Veradzinunt’da İzmirli aydınların rolü, Harutyun Dedeyan matbaasının Ermeni uyanışında yeri, çevrimenler ekolünün yabancı klasikleri Ermenice’ye kazandırmasının sonucu olarak sosyal adalet fikrinin Anadolu’da yaygınlaşması gibi, matbaacılık faaliyetlerinin ve kültürel dönüşümünün Anadolu ayağına ait birçok konuya mercek tutmuş.
Arsen Yarman’ın eseri, Ermeni yazılı kültürünü doğası gereği tarihsel bir bağlam içinde incelediğinden, tarihsel süreçlerin kültüre olan dolaylı/dolaysız etkilerini ve sebep sonuç ilişkilerini analiz etmek anlamında çok önemli bir işlevi var. Konunun, çok büyük bir kültürel felaketi de temsil eden 1915 veya Moğol istilası altındaki Ermenistan’a dair izler taşıyan 1232 yılına ait Tarkmançats İncili gibi küçük veya büyük ölçekli örnekleri kitapta mevcuttur. Ancak daha önemlisi, tarihsel süreçlerin kültürle olan ilişkisinin tek taraflı değil, karşılıklı bir etkileşimle tanımlanabilmesidir.
Kitabın çarpıcı kısımlarından birini oluşturan, Ermeni matbaacılığının 400. yılı ve Ermeni harflerinin icadının 1500. yılında yani 1912’de halka açık gerçekleştirilen görkemli kutlamalar bu durum için örnek teşgil edebilir. 1912 yılında 17 ülkede, 95 şehirde 462 Ermeni matbaası faaliyet göstermektedir. Gomidas, Krikor Zohrab, Vahram Torkomyan gibi dönemin parlak isimlerinin katılımının yanı sıra Talat Paşanın da bulunduğu bu kutlamalar esnasında ön plana çıkan, Ermeni aydınlarının, sanatçılarının sergilediği dayanışma ve Ermeni halkının kültürel gücünün, 1915 öncesi bir takım politik kesimlerin öfkesini bileyen unsurlardan biri olduğunu belirten görüşler vardır.
Karanlığa bir mum yakmak
Arsen Yarman’ın önsözünde doğru olanın karanlığa sövmek yerine onu bir mum yakarak yenmek olduğunu belirttiği incelemesi, okuyucusunun belleğini karanlıktan kurtarmaya yönelik bir eser. Kitabın tamamı, ancak bilhassa 1912 yılında yapılan kutlamalara dair bölüm, dönemin Ermeni kültürünün ihtişamını gözler önüne sererken, haliyle yaşanan kültürel erozyonun boyutlarını sorgulatıyor.
Yarman’ın aynı zamanda akademik bir başvuru kaynağı olmaya aday son kitabı, okuyucusuna bilinç ve sorumluluk yükleyen bir saygı duruşudur. Esasen Krikor Zohrab’ın 100 yıl önceki kutlamalarda ki cümlesi her şeyi özetlemektedir: “Krallıklar düşer, hürriyetler kaldırılır, zaferler sık sık mağlubiyetlere dönüşür. Ama lisan, bir milletin alınyazısı gibi silinmezcesine, daima kalır.” Arsen Yarman’ın kitabı boyunca şahitliğimizi istediği mevzu budur: Dil, kültürün en temel bileşenidir, kültürse bir halkın varlığını doğrulayan, içgörü sahibi bir ulus olmasının yapı taşlarından biridir. Bugün Ermeni yazılı kültüründen söz edebiliyorsak, bunun kitapta adı geçen, geçmeyen onlarca kişinin federkarlıklarının, çalışmalarının mirası olduğunu kavramak ve onca tarihsel felakete rağmen günümüze ulaşan bu zenginliği tanıyarak, çoğaltarak iletmenin bilincini taşımak her bireyin boynunun borcudur.
ABD’nin Pittsburgh Üniversitesi’nden Andrew Schwartz ve ekibi, diğer sistemlerden farklı olarak, bilgisayarda beynin uzuvların kontrolünü sağlama şeklini taklit eden bir algoritma programı kullanarak felçi bir hastanın robot bir kolu insan hareketlerine yakın bir şekilde kontrol etmesini sağladı.
Şubatta, 13 yıl önce bir hastalık nedeniyle 4 uzvunu kullanamayan 52 yaşındaki bir kadının beyninin sol motor korteks bölümüne iki mikroelektrot ağı yerleştiren ekip, ameliyattan iki hafta sonra el protezi ile bağlantıyı kurdu.
İnce elektrotlar aracılığıyla beynin hareketlerden sorumlu bölgesi tarafından gönderilen sinyallerin “robot kol” tarafından tespit edilmesi sağlandı.
Nesneleri tutmak, üst üste dizmek gibi 14 haftalık alıştırmalara başlatılan hastanın ikinci günden itibaren düşünce gücü ile yapay elini oynatmayı başardığı görüldü.
Hastanın alıştırmaları tamamlama başarısının yüzde 91,6 olduğu ve giderek hızlandığı belirlendi.
Bilim adamları, sonraki aşamalarda soğuk ve sıcağı saptayan alıcılar geliştirmeyi ve beyin ile protez arasındaki bağlantıyı kablosuz olarak kurmayı hedefliyor.
İngiliz “The Lancet” dergisinde yayımlanan araştırma, düşünce ile denetlenen protezlerin geliştirilmesi için önemli bir adım teşkil ediyor.
Bu şekilde bir gün, felçlilerin ya da bir uzvu kesilenlerin hayatının kolaylaştırılabileceği belirtiliyor.
Araştırmacılar daha önce iki maymunun düşünceleriyle hareket ettirdikleri robot protez kollarla yemek yemesini sağlamıştı.
Sevil Turan ve Arif Ali Cangı (Fotoğraf: Ali Osman Karababa)
Yeşiller ve Sol Gelecek Partisi’nin ilk Parti Meclisi toplantısı 15 Aralık Cumartesi günü İstanbul’da yapıldı.
Toplantının açılışında partinin politik gündemi hakkındaki basın açıklaması eş sözcüler Sevil Turan ve Arif Ali Cangı tarafından birlikte okundu. Açıklamada Kürt sorunundan HES’lere kadar çok sayıda konuda parti politikaları özetlenirken güncel konulara da değinildi. Eş sözcülerin yaptığı konuşmanın tam metni şöyle:
Türkiye Siyasetinde Artık ‘Yeşiller ve Sol Gelecek’ Var
Parti Meclisi, 15 Aralık 2012
Eşitliği, özgürlüğü, barışı, demokrasiyi esas alan, dünyanın geleceğini, yaşamı koruyacak yeni siyaset için bir yıl önce çıktığımız yolculuğumuz 25 Kasım 2012 Pazar günü Ankara’da görkemli bir buluşmayla ‘YEŞİLLER VE SOL GELECEK’e dönüştü.
‘Yeşiller ve Sol Gelecek’ yeni bir siyaset anlayışı, yeni bir siyaset yapma tarzıdır. Biz bu yeni siyaseti yaşamsal bir tercih olarak görüyoruz. Çünkü bugün artık küreselleşen kapitalizmle, insan emeğinin sömürüsünün yanı sıra doğa da sömürünün konusu haline dönüştürüldü. Kapitalist sistemin tüketim merkezli politikaları iklimi değiştiriyor, insanları göçe zorluyor, yaşam alanlarına el koyuyor, açlığa mahkum ediyor, temel insan haklarından dahi yararlanamaz duruma sokuyor, insanlığı istemediği savaşların içine sürüklüyor, çevreyi tahrip ediyor, doğa haklarını gasp ediyor, ürettiği her politika ile birilerini ötekileştiriyor.
Uygulanan politikalarla yaşam kaynakları hızla tüketiliyor, yaşam alanları kirletiliyor, önlenmeyen küresel iklim değişikliğiyle ekolojik yıkım kapımıza dayandı. Bu düzen kendi yarattığı krizlerini aşmak için acımasız yöntemleri kullanmayı sürdürüyor, bölgesel savaşlar dahil olmak üzere şiddetin her türlüsünü kullanıyor, merkezileşmeyi ve otoriterleşmeyi besliyor.
Bu düzenin yarattığı katlanılamaz eşitsizlikler, savaşlar, katliamlar, doğanın ve tüm canlıların yaşamının yok olması tehlikesi karşısında, bugün insanlık önemli bir yol ayrımındadır. Bu kötü gidişi ya büyük bir kayıtsızlıkla izleyeceğiz ya da ekolojik yıkımı durduracak, yaşamı koruyacak hem yeşil hem sol bir gelecek kuracağız.
Yeşiller ve Sol Gelecek, dünyanın yaşadığı ekonomik, ekolojik ve toplumsal krizin adil bir sistem kurarak değiştirileceğine inanıyor. Bunu mağduriyetler ve haklar arasında öncelik sıralaması yapmadan, çevre ve iklim adaleti, sağlıklı suya ve gıdaya erişim hakkı, sağlıklı bir çevrede yaşama hakkı eksenine oturtarak yapmamız gerekiyor. Yani gelecek kuşakların haklarını gözeterek yapmamız gerekiyor.
Kayıtsız kalmayan, eşitliğin, özgürlüğün, ekolojinin siyasetini örmeyi tercih eden insanlar olarak buradayız. Yeşiller ve Sol Gelecek Partisi, yeni bir umudun, yeni bir arayışın, barışın, demokrasinin yaşamın siyasetinin adresidir.
Neden yeni siyaset?
Aradan otuz yıl geçmesine rağmen halen ’12 Eylül’ün getirdiği kurumlarla, onun koyduğu kurallarla ve zihniyeti ile ülke yönetiliyor. Bir yanda 12 Eylül ile yüzleşmede önemli bir başlangıç olan darbecilerin yargılanması devam ederken, diğer yandan 12 Eylül dönemini aratmayan siyaseti boğmaya çalışan yargılamalarla karşı karşıyayız. Olağanüstü mahkemelerle, adil yargılanma hakkının yok sayılmasıyla, kişi güvenliği ve hukuk güvenliği ortadan kaldırıyor. KCK Davaları ile demokratik Kürt siyasetinin önü kesilmeye çalışılıyor. Demokrasi ve sendikal hakların savunucusu KESK yöneticileri, KCK operasyonuna dâhil edilerek hedef gösterilmektedir. Devlet eliyle uygulanan kadına yönelik şiddetin bir başka boyutu olan dava sürecinde, KESK yöneticisi kadınlar asılsız iddialarla aylarca hürriyetlerinden yoksun bırakılmışlardır.
Normalleşmenin ve demokratikleşmenin önünü açma potansiyelini taşıyan Ergenekon yargılamalarında, faillerin ve fiillerin aynılaştırılmasıyla devlet içindeki derin hukuksuz yapılarla hesaplaşmaktan hızla uzaklaşılıyor. İki gün önce duruşması yapılan Mısır Çarşısı ve Pınar Selek davasında, ceza yargılamasına ilişkin basit kurallar bile yok sayılarak, adalet adına kaygı verici gelişmeler yaşanıyor.
Kürt, Alevi, Ermeni meseleleri gibi tarihten gelen can yakıcı sorunların yanı sıra, her alanda eşitsizlik, adaletsizlik ve ciddi demokrasi sorunları ortada duruyor. Bu sorunları çözeceği beklentisiyle toplumdan oldukça önemli bir destek alan AKP Hükümeti, bu sorunları çözmeye yanaşmadığı gibi giderek artan otoriterleşmesi ve muhafazakârlaşması ile sorunları derinleştiriyor, adalet duygusunun ciddi bir biçimde yara almasına yol açıyor. Örneğin; bir yıl önce 28 Aralık 2011 akşamı Roboski’de Türk Hava Kuvvetlerinin savaş uçakları kendi yurttaşlarının üzerine bombalar yağdırdı ve çoğu çocuk yaşta 34 kişi yaşamını yitirdi. Aradan bir yıl geçmesine rağmen halen bir soruşturma açılmadı, bombalama emrini kimin verdiği konusunda resmi açıklama yapılmadı. Üstüne üstlük bu kuvvetin komutanı olan Hava Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Mehmet Erten’e başarı madalyası verildi. Roboski katliamı, ülkemizde yaşam hakkının yok sayıldığını, hukuk güvenliğinin olmadığını bize bir kez daha gösterdi.
Alevilerin eşit yurttaşlık talepleri halen yok sayılıyor. Bir milletvekilinin mecliste Cem Evi açılması talebi, din ve inanç özgürlüğü yok sayılarak geri çevrildi. Bu konuda açılan davada, meclis başkanlığı Aleviliğin İslamiyet içi alt bir inanç grubu olarak görüldüğü ibadet yerinin Cemevi değil, cami olduğu savunmasıyla, tekçi yaklaşım bir kez daha sergilendi.
Kürt meselesinin ancak diyalog ve müzakereyle, demokratik siyasetle çözülebileceğinin artık anlaşılması gerekiyor. Buna karşın, antidemokratik seçim kanunlarına ve tüm engellemelere rağmen demokratik siyaset için Meclise girmeyi başaran BDP’li milletvekillerine yönelik bir linç kampanyası yürütülüyor. En kaygı verici olan da bu kampanyanın bizzat Başbakan tarafından yönetilmesidir. Meclisteki 9 yüze yakın dokunulmazlık dosya içinden BDP’lilerin dosyalarının seçilerek öne alınmasını da bu linç kampanyasının bir parçası olarak görüyoruz.
Ülke içinde olduğu gibi uluslararası alanda da barış, demokratik ve şiddetsiz bir siyaset anlayışıyla kurulabilir. Bu anlamda hükümetin uluslararası arenada da izlediği şiddeti tırmandıran politikalar Türkiye’yi istenmeyen bir maceraya sürüklüyor. Son olarak, savunma amacı iddiasıyla yerleştirilecek olan Patriot füzeleri, bölgede gerginliği ciddi ölçüde artırmıştır.
Diğer yandan, AKP Hükümeti’nin yaşam alanlarını kirleten, yaşam kaynaklarını sömüren, çılgın kalkınma anlayışıyla, doğal denge altüst ediliyor, canlı yaşamının sonu hazırlanıyor. Ortaya atılan projelere ilişkin bilimsel öngörüler ve halkın tepkisi dikkate alınmıyor, medyatik devasa açılış törenleriyle gerçekler örtülmeye çalışılıyor. Yıkıcılıklarını tescillendirmek istercesine ekolojik yıkımlara yol açacak barajlara kendi adlarını veriyorlar. HES’ler, Termik Santraller, yaşama alanlarını geri dönüşü olamayacak şekilde kirleten su havzalarına bile izin verilen Altın Madenleri, İzmir Gaziemir’deki nükleer sorumsuzluk yaşamı tehdit eden neoliberal politikalarını ürünü olarak karşımızda duruyor. İktidarın şimdiki gündemi de yaşam alanlarının sömürülmesine karşı duran TMMOB’u ve bağlı odaları etkisizleştirme, yürütmeye bağlama çabası.
Kadın, LGBT ve kimliğinden dolayı ötekileştirilen tüm bireylerin var olduğu, seslerinin daha güçlü duyulacağı bir siyaset anlayışı yaratmak tek alternatif olarak önümüzde durmaktadır. Kadınların yaşam mücadelesine karşı ölümü hak olarak gören zihniyete karşı her yerde olacağız. Kadın cinayetleri durduruluncaya kadar, kadınların ve LGBT bireylerin hakları güvence altına alınıncaya kadar mücadelemizi sürdüreceğiz.
İktidarın bu uygulamaları karşısında ise yine eski dünyanın zihniyetiyle hareket eden bir muhalefet bulunuyor. AKP’nin hegomonik politikasına karşı duran bir muhalefet yok.
Sorunları çözme yerine daha fazla körükleyen, işin içinden çıkılmaz hale sokan siyaset anlayışı ve siyaset yapma tarzından kurtulmak zorundayız. Yeşiller ve Sol Gelecek bu arayışın adıdır.
AKP büyüsü altında yaşamıyoruz. Siyasetimizi kaba bir AKP karşıtlığı oluşturmuyor. Kendi programına ve gündemine güvenen bir partiyiz Sadece AKP’nin yaptıklarına tepki vermekten ibaret bir siyasal çizgiyi muhalefet aracı olarak görmüyoruz. Yeşiller ve Sol Gelecek Partisi, AKP’nin karşısına bir seçenek olarak çıkma hedefini önüne koymaktadır. AKP’ye karşı gerçek muhalefeti biz kuracağız.
Adımızdaki “Gelecek” sözcüğü bugünle, bugünkü sorunlarla ilgilenmediğimiz anlamında değildir. Bugünkü kuşaklarla birlikte gelecek kuşaklar için de yaşanabilir bir dünyayı kurma hedefimizin ifadesidir.
AKP’nin ne pahasına olursa olsun kalkınma anlayışına sadece yolsuzluklar, ihale kayırmaları bağlamında itiraz etmeyi de muhalefet olarak görmüyor, bu kalkınma anlayışının ülkeyi yıkıma, çölleşmeye, çürümeye götüreceğini halka anlatma ödevinin önümüzde durduğunu biliyoruz.
Ergenekon ve benzeri davalarda “Darbecilerin yanında ya da karşısında olmak” ikilemine düşmeden, darbe yapmaya kalkışan, darbe ortamı yaratmaya çalışanların hukuk ilkeleri içinde, intikamcılıkla değil çağdaş hukukun gerekleriyle mücadele edilmesini savunacağız.
Yürüteceğimiz çalışmalarını ne “entelektüel bir sırça köşk”te ne de etkisini yitirmiş geleneksel sokak eylemleri ile değil, üretenlerin, direnenlerin, çevreyi, doğayı, demokrasiyi savunanların olduğu yerde bulunmayı hedefliyoruz.
Yeşiller ve Sol Gelecek Partisi ideolojik birlik partisi değil, politik birlik üzerinde yükselen ve kitleselleşmeyi hedefleyen, tespit ettiği sorunları çözmeyi önüne kayan çoğulcu bir partidir. Kitleselleşme hedefimize rağmen radikal doğrularımızdan şaşmıyoruz. Örneğin, eşitlikçi bir siyaset için parti organlarında yapılacak seçimlerde uyguladığımız kotalardan, Kürt Meselesinin çözümü için Batı’da en ikirciksiz sözleri söylemekten asla vazgeçmeyeceğiz.
Erdoğan – Kılıçdaroğlu polemiklerinin gösterdiği üzere siyasette bir “medeniyet kaybı” yaşanıyor. Biz kamusal alanda siyasetin düzeyine dikkat edeceğiz, söylemlerimizle ona itibar kazandıracağız.
Siyasal partiler arasında bizim düşmanımız yok; muhalif olduğumuz ya da dayanışma içinde olduğumuz partiler var. Hiçbir siyasal partinin meşruiyetini tartışmayacağız. İktidar partisine muhalefetimiz de bu yönde olacak.
Katılmadığımız fikir ve uygulamalarını teşhir edeceğiz. Ama daha önemlisi negatif değil pozitif bir siyaset izleyeceğiz. Sadece muhalif değil alternatif de olacağız.
Emeğin ve doğanın sömürüsüne karşı eşitlikçi, özgürlükçü, ekolojist yeşil sol seçeneği büyüteceğiz. AKP hegemonyasına, toplumsal çatışmayı körükleyen anlayışa karşı demokratik ve toplumsal bir muhalefeti öreceğiz. Kürt Meselesinin çözümü konusunda, bütün muhalif kesimlerle birlikte eşit yurttaşlık esasını esas alan çalışmaların içinde yer alacağız. Anadilde eğitimin, anadilde savunma hakkının, çok dilli ve çok kültürlü bir toplumsal düzenin kurulması mücadelesinin ortağı olacağız. Eşitlikçi, özgürlükçü, demokratik ve ekolojist yeni bir anayasa için sözümüz vardır. Hedefimiz 12 Eylülü aşmak, 12 Eylülün hesabını sormak, tüm kurumlarından kurtulmaktır.
Ekolojinin siyasetini yapacağız, her zaman ekoloji harekelerinin içinde yer alacağız, yeri geldiğinde onların sözcüsü olacağız. Sadece insanın değil, börtü böceğin, kuşların, çiçeklerin, kısacası doğadaki tüm canlıların sözcüsü ve yaşamlarının savunucusu olacağız.
Nasıl bir dünya istiyorsak öyle bir siyaseti örgütlüyoruz. Bu siyaseti yaparken çoğulcu ve katılımcı olacağız, hiyerarşiyi reddedeceğiz, bunun için partimizde genel başkanlık yerine eş sözcülüğü, yönetimlerde % 50 kadın, %20 gençlik, %5 LGBT, %5 engelli kotasını ve rotasyonu öngördük. Şiddet karşıtı olacağımıza, şiddetsiz bir politik dil kullanacağımızın sözünü verdik.
Barış içinde herkesin farklı herkesin eşit ve özgür olduğu, yaşamın korunduğu bir toplumsal düzeni mutlaka kuracağız.
Yeşiller ve Sol Gelecek Partisi Eş Sözcüleri
Sevil Turan, Arif Ali Cangı
(Yeşil Gazete)
Eşitliği, özgürlüğü, barışı, demokrasiyi esas alan, dünyanın geleceğini, yaşamı koruyacak yeni siyaset için bir yıl önce çıktığımız yolculuğumuz 25 Kasım 2012 Pazar günü Ankara’da görkemli bir buluşmayla ‘YEŞİLLER VE SOL GELECEK’e dönüştü.
‘Yeşiller ve Sol Gelecek’ yeni bir siyaset anlayışı, yeni bir siyaset yapma tarzıdır. Biz bu yeni siyaseti yaşamsal bir tercih olarak görüyoruz. Çünkü bugün artık küreselleşen kapitalizmle, insan emeğinin sömürüsünün yanı sıra doğa da sömürünün konusu haline dönüştürüldü. Kapitalist sistemin tüketim merkezli politikaları iklimi değiştiriyor, insanları göçe zorluyor, yaşam alanlarına el koyuyor, açlığa mahkum ediyor, temel insan haklarından dahi yararlanamaz duruma sokuyor, insanlığı istemediği savaşların içine sürüklüyor, çevreyi tahrip ediyor, doğa haklarını gasp ediyor, ürettiği her politika ile birilerini ötekileştiriyor.
Uygulanan politikalarla yaşam kaynakları hızla tüketiliyor, yaşam alanları kirletiliyor, önlenmeyen küresel iklim değişikliğiyle ekolojik yıkım kapımıza dayandı. Bu düzen kendi yarattığı krizlerini aşmak için acımasız yöntemleri kullanmayı sürdürüyor, bölgesel savaşlar dahil olmak üzere şiddetin her türlüsünü kullanıyor, merkezileşmeyi ve otoriterleşmeyi besliyor.
Bu düzenin yarattığı katlanılamaz eşitsizlikler, savaşlar, katliamlar, doğanın ve tüm canlıların yaşamının yok olması tehlikesi karşısında, bugün insanlık önemli bir yol ayrımındadır. Bu kötü gidişi ya büyük bir kayıtsızlıkla izleyeceğiz ya da ekolojik yıkımı durduracak, yaşamı koruyacak hem yeşil hem sol bir gelecek kuracağız.
Yeşiller ve Sol Gelecek, dünyanın yaşadığı ekonomik, ekolojik ve toplumsal krizin adil bir sistem kurarak değiştirileceğine inanıyor. Bunu mağduriyetler ve haklar arasında öncelik sıralaması yapmadan, çevre ve iklim adaleti, sağlıklı suya ve gıdaya erişim hakkı, sağlıklı bir çevrede yaşama hakkı eksenine oturtarak yapmamız gerekiyor. Yani gelecek kuşakların haklarını gözeterek yapmamız gerekiyor.
Kayıtsız kalmayan,eşitliğin, özgürlüğün, ekolojinin siyasetini örmeyi tercih eden insanlar olarak buradayız. Yeşiller ve Sol Gelecek Partisi, yeni bir umudun, yeni bir arayışın, barışın, demokrasinin yaşamın siyasetinin adresidir.
Neden yeni siyaset?
Aradan otuz yıl geçmesine rağmen halen ’12 Eylül’ün getirdiği kurumlarla, onun koyduğu kurallarla ve zihniyeti ile ülke yönetiliyor. Bir yanda 12 Eylül ile yüzleşmede önemli bir başlangıç olan darbecilerin yargılanması devam ederken, diğer yandan 12 Eylül dönemini aratmayan siyaseti boğmaya çalışan yargılamalarla karşı karşıyayız. Olağanüstü mahkemelerle, adil yargılanma hakkının yok sayılmasıyla, kişi güvenliği ve hukuk güvenliği ortadan kaldırıyor. KCK Davaları ile demokratik Kürt siyasetinin önü kesilmeye çalışılıyor. Demokrasi ve sendikal hakların savunucusu KESK yöneticileri, KCK operasyonuna dâhil edilerek hedef gösterilmektedir. Devlet eliyle uygulanan kadına yönelik şiddetin bir başka boyutu olan dava sürecinde, KESK yöneticisi kadınlar asılsız iddialarla aylarca hürriyetlerinden yoksun bırakılmışlardır.
Normalleşmenin ve demokratikleşmenin önünü açma potansiyelini taşıyan Ergenekon yargılamalarında, faillerin ve fiillerin aynılaştırılmasıyla devlet içindeki derin hukuksuz yapılarla hesaplaşmaktan hızla uzaklaşılıyor. İki gün önce duruşması yapılan Mısır Çarşısı ve Pınar Selek davasında, ceza yargılamasına ilişkin basit kurallar bile yok sayılarak, adalet adına kaygı verici gelişmeler yaşanıyor.
Kürt, Alevi, Ermeni meseleleri gibi tarihten gelen can yakıcı sorunların yanı sıra, her alanda eşitsizlik, adaletsizlik ve ciddi demokrasi sorunları ortada duruyor. Bu sorunları çözeceği beklentisiyle toplumdan oldukça önemli bir destek alan AKP Hükümeti, bu sorunları çözmeye yanaşmadığı gibi giderek artan otoriterleşmesi ve muhafazakârlaşması ile sorunları derinleştiriyor, adalet duygusunun ciddi bir biçimde yara almasına yol açıyor. Örneğin; bir yıl önce 28 Aralık 2011 akşamı Roboski’de Türk Hava Kuvvetlerinin savaş uçakları kendi yurttaşlarının üzerine bombalar yağdırdı ve çoğu çocuk yaşta 34 kişi yaşamını yitirdi. Aradan bir yıl geçmesine rağmen halen bir soruşturma açılmadı, bombalama emrini kimin verdiği konusunda resmi açıklama yapılmadı. Üstüne üstlük bu kuvvetin komutanı olan Hava Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Mehmet Erten’e başarı madalyası verildi. Roboski katliamı, ülkemizde yaşam hakkının yok sayıldığını, hukuk güvenliğinin olmadığını bize bir kez daha gösterdi.
Alevilerin eşit yurttaşlık talepleri halen yok sayılıyor.Bir milletvekilinin mecliste Cem Evi açılması talebi, din ve inanç özgürlüğü yok sayılarak geri çevrildi. Bu konuda açılan davada, meclis başkanlığı Aleviliğin İslamiyet içi alt bir inanç grubu olarak görüldüğü ibadet yerinin Cemevi değil, cami olduğu savunmasıyla, tekçi yaklaşım bir kez daha sergilendi.
Kürt meselesinin ancak diyalog ve müzakereyle, demokratik siyasetle çözülebileceğinin artık anlaşılması gerekiyor. Buna karşın, antidemokratik seçim kanunlarına ve tüm engellemelere rağmen demokratik siyaset için Meclise girmeyi başaran BDP’li milletvekillerine yönelik bir linç kampanyası yürütülüyor. En kaygı verici olan da bu kampanyanın bizzat Başbakan tarafından yönetilmesidir. Meclisteki 9 yüze yakın dokunulmazlık dosya içinden BDP’lilerin dosyalarının seçilerek öne alınmasını da bu linç kampanyasının bir parçası olarak görüyoruz.
Ülke içinde olduğu gibi uluslararası alanda da barış, demokratik ve şiddetsiz bir siyaset anlayışıyla kurulabilir. Bu anlamda hükümetin uluslararası arenada da izlediği şiddeti tırmandıran politikalar Türkiye’yi istenmeyen bir maceraya sürüklüyor. Son olarak, savunma amacı iddiasıyla yerleştirilecek olan Patriot füzeleri, bölgede gerginliği ciddi ölçüde artırmıştır.
Diğer yandan, AKP Hükümeti’nin yaşam alanlarını kirleten, yaşam kaynaklarını sömüren, çılgın kalkınma anlayışıyla, doğal denge altüst ediliyor, canlı yaşamının sonu hazırlanıyor. Ortaya atılan projelere ilişkin bilimsel öngörüler ve halkın tepkisi dikkate alınmıyor, medyatik devasa açılış törenleriyle gerçekler örtülmeye çalışılıyor. Yıkıcılıklarını tescillendirmek istercesine ekolojik yıkımlara yol açacak barajlara kendi adlarını veriyorlar.HES’ler, Termik Santraller, yaşama alanlarını geri dönüşü olamayacak şekilde kirleten su havzalarına bile izin verilen Altın Madenleri, İzmir Gaziemir’deki nükleer sorumsuzluk yaşamı tehdit eden neoliberal politikalarını ürünü olarak karşımızda duruyor. İktidarın şimdiki gündemi de yaşam alanlarının sömürülmesine karşı duran TMMOB’u ve bağlı odaları etkisizleştirme, yürütmeye bağlama çabası.
Kadın, LGBT ve kimliğinden dolayı ötekileştirilen tüm bireylerin var olduğu, seslerinin daha güçlü duyulacağı bir siyaset anlayışı yaratmak tek alternatif olarak önümüzde durmaktadır. Kadınların yaşam mücadelesine karşı ölümü hak olarak gören zihniyete karşı her yerde olacağız. Kadın cinayetleri durduruluncaya kadar, kadınların ve LGBT bireylerin hakları güvence altına alınıncaya kadar mücadelemizi sürdüreceğiz.
İktidarın bu uygulamaları karşısında ise yine eski dünyanın zihniyetiyle hareket eden bir muhalefet bulunuyor. AKP’nin hegomonik politikasına karşı duran bir muhalefet yok.
Sorunları çözme yerine daha fazla körükleyen, işin içinden çıkılmaz hale sokan siyaset anlayışı ve siyaset yapma tarzından kurtulmak zorundayız. Yeşiller ve Sol Gelecek bu arayışın adıdır.
AKP büyüsü altında yaşamıyoruz. Siyasetimizi kaba bir AKP karşıtlığı oluşturmuyor. Kendi programına ve gündemine güvenen bir partiyiz Sadece AKP’nin yaptıklarına tepki vermekten ibaret bir siyasal çizgiyi muhalefet aracı olarak görmüyoruz. Yeşiller ve Sol Gelecek Partisi, AKP’nin karşısına bir seçenek olarak çıkma hedefini önüne koymaktadır. AKP’ye karşı gerçek muhalefeti biz kuracağız.
Adımızdaki “Gelecek” sözcüğü bugünle, bugünkü sorunlarla ilgilenmediğimiz anlamında değildir. Bugünkü kuşaklarla birlikte gelecek kuşaklar için de yaşanabilir bir dünyayı kurma hedefimizin ifadesidir.
AKP’nin ne pahasına olursa olsun kalkınma anlayışına sadece yolsuzluklar, ihale kayırmaları bağlamında itiraz etmeyi de muhalefet olarak görmüyor, bu kalkınma anlayışının ülkeyi yıkıma, çölleşmeye, çürümeye götüreceğini halka anlatma ödevinin önümüzde durduğunu biliyoruz.
Ergenekon ve benzeri davalarda “Darbecilerin yanında ya da karşısında olmak” ikilemine düşmeden, darbe yapmaya kalkışan, darbe ortamı yaratmaya çalışanların hukuk ilkeleri içinde, intikamcılıkla değil çağdaş hukukun gerekleriyle mücadele edilmesini savunacağız.
Yürüteceğimiz çalışmalarını ne “entelektüel bir sırça köşk”te ne de etkisini yitirmiş geleneksel sokak eylemleri ile değil, üretenlerin, direnenlerin, çevreyi, doğayı, demokrasiyi savunanların olduğu yerde bulunmayı hedefliyoruz.
Yeşiller ve Sol Gelecek Partisi ideolojik birlik partisi değil, politik birlik üzerinde yükselen ve kitleselleşmeyi hedefleyen, tespit ettiği sorunları çözmeyi önüne kayan çoğulcu bir partidir. Kitleselleşme hedefimize rağmen radikal doğrularımızdan şaşmıyoruz. Örneğin, eşitlikçi bir siyaset için parti organlarında yapılacak seçimlerde uyguladığımız kotalardan, Kürt Meselesinin çözümü için Batı’da en ikirciksiz sözleri söylemekten asla vazgeçmeyeceğiz.
Erdoğan – Kılıçdaroğlu polemiklerinin gösterdiği üzere siyasette bir “medeniyet kaybı” yaşanıyor. Biz kamusal alanda siyasetin düzeyine dikkat edeceğiz, söylemlerimizle ona itibar kazandıracağız.
Siyasal partiler arasında bizim düşmanımız yok; muhalif olduğumuz ya da dayanışma içinde olduğumuz partiler var. Hiçbir siyasal partinin meşruiyetini tartışmayacağız. İktidar partisine muhalefetimiz de bu yönde olacak. Katılmadığımız fikir ve uygulamalarını teşhir edeceğiz. Ama daha önemlisi negatif değil pozitif bir siyaset izleyeceğiz. Sadece muhalif değil alternatif de olacağız.
Emeğin ve doğanın sömürüsüne karşı eşitlikçi, özgürlükçü, ekolojist yeşil sol seçeneği büyüteceğiz. AKP hegemonyasına, toplumsal çatışmayı körükleyen anlayışa karşı demokratik ve toplumsal bir muhalefeti öreceğiz.Kürt Meselesinin çözümü konusunda, bütün muhalif kesimlerle birlikte eşit yurttaşlık esasını esas alan çalışmaların içinde yer alacağız. Anadilde eğitimin, anadilde savunma hakkının, çok dilli ve çok kültürlü bir toplumsal düzenin kurulması mücadelesinin ortağı olacağız. Eşitlikçi, özgürlükçü, demokratik ve ekolojist yeni bir anayasa için sözümüz vardır. Hedefimiz 12 Eylülü aşmak, 12 Eylülün hesabını sormak, tüm kurumlarından kurtulmaktır.
Ekolojinin siyasetini yapacağız, her zaman ekoloji harekelerinin içinde yer alacağız, yeri geldiğinde onların sözcüsü olacağız. Sadece insanın değil, börtü böceğin, kuşların, çiçeklerin, kısacası doğadaki tüm canlıların sözcüsü ve yaşamlarının savunucusu olacağız.
Nasıl bir dünya istiyorsak öyle bir siyaseti örgütlüyoruz. Bu siyaseti yaparken çoğulcu ve katılımcı olacağız, hiyerarşiyi reddedeceğiz, bunun için partimizde genel başkanlık yerine eş sözcülüğü, yönetimlerde % 50 kadın, %20 gençlik, %5 LGBT, %5 engelli kotasını ve rotasyonu öngördük. Şiddet karşıtı olacağımıza, şiddetsiz bir politik dil kullanacağımızın sözünü verdik.
Barış içinde herkesin farklı herkesin eşit ve özgür olduğu,yaşamın korunduğu bir toplumsal düzeni mutlaka kuracağız.
Cinayetin ardından çalışma başlatan Beylikdüzü Asayiş Büro Amirliği ekipleri, otomobili içinde olay yerindeki çalışmaları izleyen bir kişiden şüphelendi.
Otomobilin sağ ön camının kırık olduğunu gören polis, otomobilde bulunan İlker Karataş’ı (34) gözaltına aldı. Katil zanlısı olduğu ortaya çıkan Karataş cinayeti itiraf etti.
Bir bankada makam şoförü olarak çalıştığı öğrenilen Karataş’ın, “Taksim’ de arkadaşlarımla eğlendikten sonra Esenyurt’taki evime gidiyordum. “Travesti zorla arabama bindi. Ben de kavga ederek aşağıya indirdim. Ben hareket ederken bana çok ağır küfürler savurup arabaya taş attı.Ben de ruhsatsız silahımla havaya birkaç el ateş ederek oradan ayrıldım. Sonra silahı deniz attım, olay yerine dönünce yakalandım” dedi.
Büyükçekmece Cumhuriyet Savcılığı’na sevk edilen Karataş tutuklanarak cezaevine gönderildi. Günce Hatun’un cenazesi ise Adli Tıp Kurumu’ndan alınarak toprağa verildi.
Sevil Tunaboylu ve Zeyno Pekünlü’nün yeni kişisel sergileri; “Ufukta Kaybolana Kadar İzledim” ve “Beni Osman Öldürdü” , eşzamanlı olarak Sanatorium’da sanatseverlerle buluşuyor.
11 Aralık – 12 Ocak 2013 tarihlerinde ziyarete açık olan sergiler, Türk toplumunda genel geçer kabul edilen çeşitli kimliklerin ve söylemlerin; kadınlık, erkeklik, vatandaşlık, milliyet, günlük hayattaki yansımalarını, farklı perspektif ve iletişim araçlarıyla irdeliyor ve sorgulamaya davet ediyor.
Sevil Tunaboylu, “Ufukta Kaybolana Kadar İzledim” başlıklı kişisel sergisinde, kendi yaşamından yola çıkarak, toplumun kadın-erkek tanımlarına hane içinde ulaşılması sürecini paylaşıyor. Sanatçının bu konuya yaklaşımında; gündelik aile yaşamının içine gömülü olan anıları, kendi güncel kimliğiyle buluşturmasını gözlemlemek mümkün. Bu karşılaşmada bellek hatıra olma özelliğini koruduğu halde, olgun bireyin güncel konumuna yönelik bir sağlama işlevi de görüyor.
İsmini Osman F. Seden’in 1963 tarihli filminden alan, Zeyno Pekünlü’nün “Beni Osman Öldürdü” adlı kişisel sergisi, İstiklal Marşı’ndan Yeşilçam melodramlarına kadar gündelik hayatımızın içinde karşılaşmaya, görmeye, duymaya alışkın olduğumuz imaj, sembol, ses ve metinleri yeniden düzenlenerek sunan, çoğunluğu video işlerden oluşuyor.
Çalışmalar, malzemelerin toplumsal işlevlerini ters yüz ederek izleyiciyi geçici bir kafa karışıklığıyla ve özdeşleşememe haliyle baş başa bırakıyor. Bu sayede birbirinden bağımsız görünen milliyetçilik, militarizm ve patriyarka gibi tahakküm mekanizmalarının işleyişlerini birbirine bağlayarak eleştirel bir alan açmayı hedefliyor.
Eşzamanlı sergiler hakkında detaylı bilgi almak için sergi mekanın resmi web sitesi sanatorium.com.tr
Yeryüzü Derneği 2009 yılından beri İstanbul’da kendi gıdasını kendi yetiştirmek isteyenlere destek oluyor. Kent Bahçeleri projesi ile, Yeryüzü Derneği, bir yandan tarımsal kaynaklı emisyonumuzu azalmasına katkı sağlarken diğer yandan bahçeciler ile beraber oluşturduğu dayanışma deneyimi ile fark yaratmaya devam ediyor.
Dernek; Kent Bahçeleri kapsamında yaptığı faaliyetlere bir yenisini daha ekledi. UNDP / GEF – SGP’nin de desteğini alarak Dernek, iki adet kitap yayınladı.
Kitaplardan biri Yeryüzü Derneği’nin ve kent bahçeciliği alanında faaliyet gösteren diğer derneklerin İstanbul’da yürüttüğü çalışmaları anlatan “Kent Bahçeleri Deneyimi” kitabı.
Diğeri ise, Dünya’da farklı coğrafyalarda yapılan kent bahçeciliği deneyimlerini toparlayan bir kitap. Kent Bahçeciliği Dünya Deneyimi kitabı, Havana’dan Londra’ya, Oregon’dan Lizbon’a, Afrika’dan Asya’ya kadar bir çok farklı coğrafya kendi gıdasını nasıl üretmiş, neler ile karşılaşmış, nasıl çözümler bulmuş sorusuna yanıt veriyor.
Kitapların tanıtım kokteyli 19.12.2012 tarihinde Beyoğlu Yeşil Evde saat 19:00’da yapılacak.
Dernek tüm dostlarını bu kokteylde görmek istiyor ve herkesi davet ediyor.
Beyoğlu Yeşil Ev Adresi: İstiklal caddesi Balo sokak 21/1 Beyoğlu – İstanbul
EMBARQ Türkiye Sürdürülebilir Ulaşım Derneği ve kentsel tasarım sektörünün önde gelen firmalarından biri olan Hollandalı YARD 9, İstanbul’da bisiklet projesi başlatıyor. Bisikletin İstanbul’un ulaşım ağına güvenli bir şekilde entegre edilmesine katkı sağlamayı hedefleyen proje, Hollanda’dan ve Türkiye’den uzmanlarla kent-içi ulaşım paydaşlarını bir araya getirecek ‘Bikelab İstanbul Çalıştayı’ ile başlayacak. Çalıştay, 18 Aralık Salı günü Salt Galata’da gerçekleştirilecek.
Dünya genelinde birçok başarılı sürdürülebilir ulaşım projesine imza atan EMBARQ’ın Türkiye merkezi olan Sürdürülebilir Ulaşım Derneği, Hollanda’daki ‘bisikletli yaşam’ deneyimini İstanbul’a aktarmak üzere Hollandalı kentsel tasarım firması YARD 9 işbirliği ile proje başlatıyor. Hollanda Kraliyeti Başkonsolosluğu’nun, Hollanda ve Türkiye arasındaki diplomatik ilişkilerin 400. yılı kutlamaları kapsamında verdiği destek ile bir yıl sürecek “Bikelab İstanbul” Projesi’nin ilk etkinliği, 18 Aralık Salı günü 13.00 – 17.00 arasında Salt Galata’da düzenlenecek Çalıştay olacak.
EMBARQ Türkiye – Sürdürülebilir Ulaşım Derneği, kent içi ulaşım sorunlarına yurtiçi ve yurtdışındaki uzmanlık ağı ile birlikte çözüm önerileri geliştirmek ve bu çözümleri yerel yönetimler ve diğer kent-içi ulaşım paydaşlarıyla birlikte uygulamaya geçirmek üzere faaliyetlerini sürdürüyor. Bisikletin şehir içi ulaşım planlarına entegre edilmesi ve güvenli bisiklet yollarının tasarımı konularında Antalya, Eskişehir ve Sakarya’da yerel yönetimlerle birlikte çalışan Sürdürülebilir Ulaşım Derneği, bu çalışmalardan elde ettiği deneyimi ve yurtdışı uygulamalarından gelen bilgi birikimini İstanbul’a aktarmayı hedefliyor.
Hollanda’dan ve Türkiye’den uzmanlar ile kent-içi ulaşım paydaşları bir araya gelecek
Bikelab İstanbul Projesi kapsamında EMBARQ Türkiye kapasite geliştirme çalışmaları yürütecek ve projeye uzmanlık desteği sağlayacak. Hollandalı YARD 9 ise yaratıcı fikirler ve tasarımlarla bisikletin ulaşım aracı olarak kullanımını teşvik etmek üzere faaliyetler yürütecek.
Projenin ilk etkinliği olan Çalıştay, bisikletli ulaşımın daha güvenli hale gelmesi, bisikletin toplu taşıma ile entegrasyonun sağlanması, İstanbul’da bisiklet kültürünün geliştirilmesi gibi konulara Hollanda’dan ve Türkiye’den uzmanlar ile kent-içi ulaşım paydaşlarının bir arada çözüm üretmesini sağlayacak. Çalıştayın açılışını Hollanda Kraliyeti İstanbul Başkonsolosu Onno Kervers gerçekleştirecek. Çalıştay sonunda hazırlanacak rapor, İstanbul’da önümüzdeki dönemde yürütülecek bisiklet projelerine katkı sağlamak üzere ilgili kurum ve kuruluşlarla paylaşılacak ve kamuoyuna sunulacak.
“Kullanıcı odaklı” bisiklet yolu tasarımı ve pilot uygulaması gerçekleştirilecek.
Çalıştayın ardından YARD 9 işbirliği ile ‘güvenli ve kullanıcı odaklı’ bisiklet yolu tasarımları gerçekleştirmek üzere pilot uygulamalar başlayacak, tasarım atölyeleri düzenlenecek. Hazırlanan bisiklet yolu tasarımlarının proje kapsamında pilot olarak uygulaması da gerçekleştirilecek. Pilot uygulamalar sonunda İstanbul’da yürütülecek diğer bisiklet projelerine katkı sağlamak üzere “İstanbul İçin Bisikletli Ulaşım Tasarım Rehberi” hazırlanacak.
EMBARQ Türkiye – Sürdürülebilir Ulaşım Derneği Hakkında
Sürdürülebilir Ulaşım Derneği, 2002 yılında A.B.D.’nin Washington kentinde kurulan, bağımsız ve kâr amacı gütmeyen bir sivil toplum kuruluşu olan EMBARQ’ın Türkiye’deki merkezidir. Kuruluşundan bugüne kadar birçok başarılı sürdürülebilir ulaşım projesine imza atan EMBARQ, Meksika, Brezilya, Hindistan, Türkiye, Peru ve Çin olmak üzere toplam 6 merkezde hizmet vermektedir. Kent içi ulaşımın yaşam kalitesi üzerindeki olumsuz etkilerini azaltarak daha yaşanabilir kentler yaratmak ortak amacına odaklanarak çalışan EMBARQ, ulaşım mühendislerinden şehir bölge planlamacılara, mimarlardan çevre mühendislerine, gazetecilerden sosyologlara kadar 100’ün üzerinde uzmanı barındırmaktadır. Türkiye’de, EMBARQ Ağı’nın bir üyesi olarak 2005 yılında kurulan Sürdürülebilir Ulaşım Derneği’nin kuruluş amacı, ulaşım koşullarının iyileştirilmesine uzmanlık desteği ve stratejik önerilerle katkıda bulunarak kent-içi yaşam kalitesini yükseltmektir.
Kar yağışı nedeniyle Van merkeze bağlı köylerde taşımalı eğitim gören öğrenciler için okullar bir gün süre ile tatil edildi.
Milli Eğitim Müdürlüğü’nden yapılan yazılı açıklamada, kentte sabah saatlerinden itibaren devam eden kar yağışı ve yaşanan olumsuz hava koşulları nedeniyle İl Hıfzıssıhha Kurulu’nun akşam saatlerinde toplandığı ifade edildi.
Açıklamada, kurulun aldığı karar gereği, kent merkezine bağlı köylerde taşımalı eğitim kapsamındaki öğrenciler için okulların, pazartesi günü bir gün süre ile tatil edildiği bildirildi.
Bilgi Teknolojileri ve İletişim Kurulu (BTK), TTNET AŞ’nin gezinti.com hizmetiyle kullanıcıların kişisel verilerini rızaları olmadan topladığını belirledi. Rızası olmadan gezinti.com adlı sitedeki sisteme dahil edilenlerin sistemden çıkarılmasına ve bu uygulamaya son verilmesine karar veren kurul, bilgilendirme süreçlerinin açık bir şekilde yapılması gerektiğini söyledi.
Kararın olumlu yönler içerdiğini belirten Alternatif Bilişim Derneği kararın yetersiz yönleri olduğuna işaret etti. Kararda hileli uygulamaları nedeniyle birçok ülkede yasaklanan Phorm Şirketi’nden ve bu şirketin TTNet bünyesinde kurduğu DPI (Deep Packet Inspection) alt yapısından söz edilmediğini belirten Alternatif Bilişim Derneği, TTNet kullanıcılarının kişisel bilgilerinin halen tehlike altında olduğuna işaret etti. Phorm şirketinin kişisel bilgileri takip ederek fişleme yaptığına ve bu nedenle birçok ülkeden kovulduğuna dikkat çeken Alternatif Bilişim Derneği, şimdiye kadar girilen tüm bilgilerin bu şirketten geri istenmesi gerektiğini belirtti.
BTK’nin birçok uzmana sahip olduğunu belirten dernek, Phorm’un DPI sisteminin BTK uzmanları tarafından bilinmemesinin olanaksız olduğunu söyledi. Dernek, BTK’den neden bu organizasyonun Türkiye’de faaliyet göstermesine izin verildiğine dair bir açıklama isterken BTK’den taleplerini sıraladı.
* Bundan sonraki ilgili kararlarında utangaçlığı terk edip PHORM ve DPI sözcüklerini açıkça telaffuz etsin. * Bu fişlemenin yurtdışında yapılmasından kaygı duyduğunu ifade etmesin. * Benzer yollarla fişleme yapan Google gibi şirketlerin faaliyetini önleyemiyorsa en azından bu konularda Internet kullanıcılarını eğitsin. * Tüm yurttaşların hayatını etkileyecek bir konu olduğundan TTNET ve PHORM arasında yapılmış olan anlaşmayı açıklasın. * PHORM şirketinin Türkiye’ye gelme sürecinde istihbarat kuruluşlarıyla yaptığı toplantılarda nelerin konuşulduğunu açıklasın. * Ülkemizdeki Internet kullanıcılarının TTNET-PHORM tarafından hile yoluyla ve DPI teknolojisi kullanılarak fişlenmesinin önlenmesini; bu bağlamda PHORM şirketinin ülkemizdeki faaliyetini sonlandıracak kararları alsın.
Taleplerin ardından dernek herkesi kişisel mahremiyetlerini ve özgürlüklerini savunmaya ve karanlık amaçlı TTNET-PHORM işbirliğine karşı çıkmaya davet etti.