Bir süre (ilginç geldiği için) twitter’da takip etmeme rağmen, biletlerimizi alırken çok çok az bilgi sahibiydim Mi Minör hakkında. Sonrasında da birlikte gideceğim arkadaşlarım araştırma yapar ve internette okurken çeşitli yorum ve röportajları, ben yazılıp çizilen her şeyden uzak kalmaya ve twitter’da dahi pek takip etmemeye çalıştım oyunla ilgili paylaşılanları. Sadece farklı olduğunu biliyordum Mi Minör’ün ve herhangi bir önyargı oluşturmadan gitmek için elimden geleni yaptım.
İyi ki de öyle yapmışım. Dün akşam saat 20:30’da Küçükçiftlik Park’a vardığımız andan itibaren tüm renkleri ve sesleri içime çekmeye ve depolamaya çalıştım, mümkün olduğunca atlamadan etrafımda olan biteni izlemeye çabaladım. Geceden beri de düşünüyorum nasıl toparlasam da derli toplu iki laf etsem diye ama olmayacak. Çünkü:
Zor bir akşam geçirdim ben Pinima’da dün gece.
Hoş bu ülkede ne kolay ki? Hayat sert ve zor: insanı kavradığı noktada ezip geçiyor sanki. İşin enteresan yanı, oyunun size anlatmaya çalıştığı her şeyin yararınıza olduğunu biliyorsunuz içinizde bir yerlerde fakat çok canınız yanıyor. Kabullenmek kolay değil.
Bu nedenle Mi Minör hazmetmesi zor bir oyun.
Evet, tamam, alıştığımız sahne performanslarının birçoğundan farklı. Çok alışık olmadığımız bir şey konuyor önümüze. Her yeri takip etmek istiyorsunuz, herkesi görmek ve her sesi duymak için şekilden şekle giriyorsunuz. Eğer esnek değilseniz de benim gibi ertesi gün hem sırtınız hem de boynunuz ağrıyor. Ama sıkıntı bu değil.
Sıkıntı daha temel, daha basit: Biz aslında bu Pinima’yı biliyoruz ve Başkan’ı garipsemiyoruz.
Anlayacağınız, hem Pinima’yı hem de Başkan’ı izlediklerimizden tiksinecek, korkacak ve içimiz kıyılacak kadar iyi tanıyoruz.
Başkan hepimizi seviyor, hepimiz için uykusuz geceler boyunca düşünüyor düşünüyor düşünüyor. Tüm yasaklar tabii ki bizlerin iyiliği için. Anaların kutsallığını korumak, kadınların namusuna halel getirmemek, düşüncenin getireceği tüm tehlikeleri (hafazanallah ya uzaylılar alır da götürürse??) bertaraf etmek için yemeden içmeden yeni kanunlar, yeni yasaklar getiriyor Başkan bize.
Kadınların dondurma yalaması yasak: ya erkekler baştan çıkarsa? Allah muhafaza!
Kitap okumaya gerek yok: kitap özetleri kitaplaştırılarak hap şeklinde veriliyor sana nasılsa, sen mutfağınla uğraş, ince ve zayıf kal, bir saatten sonra dışarılarda dolanma ve itaat et. Kadın dediğin anadır, kutsaldır. Kutsallığını bil, edebinle otur. Yoksa paketler gönderirler seni evine.
Düşünme, konuşma, isteme, bekleme.
Bunların hepsini senin yerine Başkan’ın yapar nasıl olsa. Bu nedenle, yasaklara uy, yaşa git.
Yasama – Yürütme – Yargı halkın iyiliği için Yaşama – Yürütme – Yazgı’ya dönüşür, milletvekillerinin gereksizliği tescillendiği için bu makamlar feshedilir. Dışişleri gereksizdir, lağvedilir. Ama bunlar tabii ki sorun değildir çünkü her şey halkın iyiliği içindir!
Kabul eder de akıp gidersen oyun boyunca, ne mutlu sana! Yoksa Piyanist’in kaderi bekliyor seni: eziyet görüyorsun, tartaklanıyorsun, her türden işkencelere tabi kalıyorsun. Güçlüyse iraden ve korkmadan haykıracak kadar kuvvetliyse ciğerin, belki o zaman bir şansın olabilir. Yoksa yitip gidiyorsun sistemin içerisinde.
Ve nihayetinde özgürlüğün yolu (gene ve her zamanki gibi) sanattan geçiyor: müzikle haykırabiliyorsun ancak “olması gereken”i. Olduğu kadar o da.
Toplum dediğin kör topal takılıp giderken Başkan’ın peşinden, bir Piyanist gerekiyor her topluma (kurban edilmek üzere).
Yazacak aslında o kadar çok şey var ki! Hiçbirini yazmaya varmıyor elim. Zaten herkes gidip kendi için deneyimlemeli, kendi hacını kendi sırtlanmalı ve ne acısı varsa çekecek o acıyı çekmeli.
Ekip olarak büyük emek harcamış ve şahane bir iş kotarmışlar, detaylarına girecek teknik bilgim olsaydı ne güzel olurdu ama ben sadece bir izleyici olarak edindiğim izlenimi yazabiliyorum. Yine de, dayanamayarak ufacık bir not düşüp Pınar Öğün’ün enerjisine nasıl da hayran kaldığımı ilan ediyorum burada.
Günümüzün şartlarını düşününce projenin içinde yer alan herkesin cesaretine de ayrıca şapka çıkartmak lazım zira malumunuz, sürüden ayrılmak kolay değil!
Tek mini eleştiri ses düzenine: şarkıların bir kısmını neredeyse hiç anlayamadık, bilgilerinize.
Son bir not: oyunun bütününü çok sevdim evet ama finale ayrıca bayıldım!
Gidin, görün, izleyin, sonra söyleyin bakalım: Pinima neresi?
2011 yılının sonlarıydı, Van’da art arda depremler yıkımlar oluyordu. Yüreğimizin içindeki fay hattı da orayla oradakilerle birlikte sıkışıyor, kırılıyor, darma duman oluyordu. Ara ara depremin en çok vurduğu Erciş’te yaşayan M. Uçan’la görüşüyorduk. “Gene sallandık!” diyordu, “Bu seferki çok şiddetliydi!” diyordu, “Tam alışmaya başlamıştık ki, kendini gene hatırlattı!” diyordu, “Bütün kitaplarım içeride kaldı, ağbi okuyacak tek bir kitap bulamıyorum!” diyordu. Onca konuşmamızın arasında beni en çok etkileyen sözü bu oluyordu. “Okuyacak tek bir kitap bulamıyorum…”
Borges’in, “Cennet kocaman bir kütüphane olmalı!” diye bir sözü vardır. O zaman tek bir kitabın olmadığı yer de cehennemdir. İşte M. Uçan, o cehennem günlerinden sonra kendi cennetini kendisi kurmaya başladı. Bu cennetin ilk tuğlası da, ĞĞĞĞ TUUUHHH! [En Uzun Gece]. Bir cennet tuğlası için tuhaf bir isim ama zaten farklı bir kitap olduğundan, ismiyle müsemma diyebiliriz.
En Uzun Gece, dört uzun öyküden oluşan bir ilk kitap. ĞĞĞĞ TUUUHHH! yani [En Uzun Gece] yaklaşık doksan sayfalık, -şahsıma ithaf edildiği için benim için ayrı bir yeri olan- kitabın en uzun öyküsü. Öykünün minimale doğru gittiği bir zamanda M. Uçan farklı bir yol izleyerek maksimale doğru yol alıyor. Öykü, yitirilen annenin ardından akla gelen birbiriyle alakasız düşünceler ve yapılan eylemler bütünü olarak özetlenebilir. Ancak herhangi bir özet, kapakta yer altı öyküleri olarak geçen bu öyküyü/leri anlatmaya yeterli olmaz. Soba boruları meydan savaşından, saz tekniklerine, askerde âşık olunan kadından, boşanma davası dilekçelerine, çalış(a)ma/ma hâllerinden, editör eleştirilerine… pek çok farklı konu ve durum bilinç akışı tekniğiyle öykünün içinde yer alıyor. Benim çok başarılı bulduğum ve beğendiğim yazarın tarzı kimi okurlar için anlaşılmaz gelebilir ama hayatta böyle bir şey değil mi zaten? Yazarın dediği gibi, “Doktor olmak için başlıyorduk yarışa tesisatçı oluyorduk, öğretmen olmak için başlıyorduk müdür oluyorduk, çoban olarak başlıyorduk vekil oluyorduk…” Zaten yazar anlaşılamama ihtimaline karşı önlemini gene öyküsünün içinde alıyor. “Oysa yazının, okur değil de, bir tek yazarı tarafından anlaşılacağını geç anladım.” Sevgili okur, sen de her şeye anlam yüklemekten, her taşın altında anlam aramaktan vazgeç, okuduklarından keyif almaya bak. Okuduğun metin sana edebi haz veriyorsa amacına ulaşmış demektir.
“…de peki, neden yazarız, neden? Yazmanın nedeni dayakçı bir baba olabilir ya da yolda yürürken aniden kopan bağcıklarınız. Sabah kapıyı açtığınızda size saldıran bir kedi de. Barış istediğimizden de olabilir, tabii, büyük bir savaş da. Zaman zaman insan türünün yok olmasını istemek özlenen bir tablodur. Yazmanın nedeni açlık da olabilir, şimdiki gibi soğuk da. Delirmek de olabilir. Sözgelimi bir hipodromda iyi bir jokeyken ve en iyi at sendeyken herkes senin üstüne bahis tutmuşken atını ansızın geri çevirip bir okyanusa sürebilirsin. Ölümü unutmaktan da olabilir, aynı zamanda yaşadığını unuttuğundan da…”
“Kalktım. Kafamdakileri dağıtmak için yarım bıraktığım öykülerden birini tamamlamaya çalıştım. Tamamlayamadım. YARIM KALMIŞ ÖYKÜLERİM… Birçok işyerinden kovulma sebebim, takmadığım Tanrı’dan, bir-iki saat gibi önemsiz, uyku dilenme sebebim, yataktan çıkmamı engelleyen kahrolası uyuzluk sebebim, (bunlar bir yana) en önemlisi Bay Bilmiş’in doğma sebebi…” Kitabın ikinci öyküsü, Haydi! Geç Kalıyoruz…’da anlatılan budur denilebilir. İşyerleri, bir satır fazla yazma uğruna işten, uykudan çalmalar, sonrasında bitmeyen, yarım kalan öyküler ve kovulmalar…
Anamın Rüyaları…, yazarın klasik anlatım tarzına en yakın duran öyküsü, iyi bir öykü olmasına rağmen, diğerlerinden farklı bir yerde durduğunu, kitabın bütünlüğünün dışında olduğunu söylemeliyim. Kafka’nın Dava’sında olduğu gibi, kahramanımız bir anda sebebini bilmediği bir suçun faili olarak aranmaya başlanır. Öykünün kahramanı, robot resmini asan polislere yardım eder, işyerine gider, esnaf tarafından linç edilmekten korkar, siner, herkesin kendisini ihbar edeceğinden endişe duyar, her duyduğu sirenden gördüğü tepe ışığından ürker hale gelir, başına gelebilecekleri tahayyül etmeye çalışır, kaçamayacağını bile bile dener… Öyküde geçen, “Lise yıllarından kalan bir alışkanlıktı. Bir polis gördüğümde ya yolumu değiştiriyordum ya da görüntüsünün kaybolduğuna emin oluncaya kadar başımı önümden kaldırmıyordum,” ülkemizin gerçeği olup, edebiyatımızda polisiye neden gelişmedi, sorusunun da belki yanıtlarından biridir.
Parçalı Bulutlu’da yazar gene o alışılmış kalıpların dışındaki tarzına dönüyor. Eczanede çalışıp, öyküler yazarken, bir hemşireyle tanışıp evlenen, çalışmayı bırakıp evde kitap yazmaya başlayan masum bir adamın öyküsünü okuduğunuzu zannederken, araya tramvay hatları, çocukluk kuyuları, ayran aşı tarifleri, Batı’da tutunamama durumları, hocaya sorular giriyor… sonunda da adamın o kadar da masum olmadığını anlıyoruz.
M. Uçan’ın oyunlu, keyifli bir tarzı var. Genel olarak bilinç akışı tekniğine yakın durduğu söylenebilir. Yazmak eylemi ve işsizlik temaları bir şekilde tüm öykülerinde hissediliyor. Sokağı, çamuru, soğuğu anlatıyor, okurken o çamurlu sokakta üşüdüğünüzü hissediyorsunuz. Klasik kalıpların dışına çıkarak post modern bir kurgu oluşturan yazarın, bu işten alnının akıyla çıktığını söyleyebiliriz. Kurgu Kültür Merkezi Yayınları’ndan çıkan kitabın kapak fotoğrafı Alphan Yılmazmaden’e ait olup, başarılı kapak tasarımı da dikkat çekiyor.
M. Uçan, yazdıklarını ‘anlık’ olarak nitelendirip, özelliklerini de En Uzun Gece öyküsünün içinde belirtiyor: “Özellikle anlık hayatta yaşanan travmaları ince bir gözlemden geçirerek alaycı ve olabildiğince doğal bir dille yazıya dökmeye çalıştı. Karakterlerinin kimisi ölümü, kimi de işsizliği kendisine dert edinmiş saplantılı kişilerdi. Bunların dışında bazen ‘yazma’ eylemine kafayı takan karakterlere de yer verdi. Hiçbir öyküsünün sonunu getiremedi ya da getirmedi. Son zamanlarda yazın dünyasına anlık diye yeni bir tür kazandırmak için çok çalıştıysa da başaramadı.”
Ben, M. Uçan’ın başaracağına, her yeni kitabıyla kendini aşacağına ve yazı hayatımızda önemli bir yer edineceğine inanıyorum. Yolun açık olsun M. Uçan…
M. Uçan, ĞĞĞĞ TUUUHHH! [En Uzun Gece]
Kurgu Kültür Merkezi Yayınları
Öykü
160 Sayfa
Çevre Komisyonu İzmir Gaziemir’deki radyoaktif atık skandalını incelemeyi reddetti. Komisyonun bu tavrının arkasında İzmir’in EXPO adaylığının olumsuz etkilenebileceği kaygısının yattığı düşünülüyor. Ulaştırma Bakanı Yıldırım’ın da benzer kaygılar taşıdığı bilinmekte.
Basında çıkan haberler nedeniyle bir süredir gündemde olan İzmir Gaziemir’deki kurşun fabrikasının yarattığı radyoaktif ve kimyasal kirlilik skandalıyla ilgili olarak CHP Tekirdağ Milletvekili Emre Köprülü yaşanan skandalı üyesi olduğu TBMM Çevre Komisyonu’nun incelemesi talebinde bulundu. Komisyon Köprülü’nün talebini reddetti.
Gaziemirdeki radyasyon skandalı Radikal Gazetesi’nden Serkan Ocak’ın haberi ile gündeme gelmiş Yeşiller ve Sol Gelecek eş sözcüsü Arif Ali Cangı’nın yaptığı suç duyurusunu müteakip ilgili firma hakkında soruşturma açılmıştı.
Radikal Gazetesi’nden Rifat Başaran’ın haberine göre talebin İzmir’in EXPO adaylığı sürecinde ‘kötü izlenim yaratmamak’ amacıyla yazının reddedildiği kulislerde konuşulmakta. AKP İstanbul Milletvekili ve Çevre Komisyonu başkanı Erol Kaya, Köprülü’ye verilen ret yanıtını içtüzüğe bağladı.
Komisyonun inceleme talebini reddetmesinin arkasında İzmir’in EXPO adaylığının olumsuz etkilenme kaygısının bulunduğu iddiası, Ulaştırma, Denizcilik ve Haberleşme Bakanı Binali Yıldırım’ın konuya ilişkin sözleriyle birlikte düşünüldüğünde daha da kuvvetlenmekte.
Bakan Yıldırım, geçen hafta AKP Torbalı İlçe Başkanlığı’na yaptığı ziyarette konuya ilişkin sarf ettiği, “Ticarette ciddi bir atılım içine girmiş İzmir’in bir Çernobil tehdidi ile algılanması İzmir’e yapılacak en büyük zarardır. Bunu EXPO sürecinde aleyhimize kullanırlar” sözleriyle radyasyon tehlikesinden ziyade İzmir’in EXPO adaylığıyla ilgilendiğini ortaya koymuştu:
TAEK 2 yıl içinde ağız değiştirdi
Türkiye Atom Enerjisi Kurumu’nun (TAEK) 2010 yılında yazdığı raporda söz konusu fabrikada radyoaktif kirlenme olduğunu belirtmesine karşın 2012’de olay yeniden gündeme gelince bu kez 30 dakikalık kısa bir incelemenin ardından fabrikanın sağlığı tehdit etmediğini açıklanması da şüpheleri arttırmıştı.
Porto Rikolu pop ikonu Ricky Martin, BM Genel Sekretei Banki Mun ve Güney Afrikalı sanatçı Yvonne Chaka Chaka
İnsan hakları gününde Birleşmiş Milletler Genel Merkezinde düzenlenen panele katılan Martin, “eşcinseller olarak eşitlik istiyoruz” dedi
BM Genel Sekreteri Ban Ki-mun, cinsel yönelim ve cinsiyet kimliğine yönelik şiddetin sonlandırılmasını istedi
BM Genel Merkezi’nde “10 Aralık Dünya İnsan Hakları Günü” kapsamında düzenlenen “Homofobi ile mücadelede liderlik ihtiyacı” konulu panele BM Genel Sekreteri Ban Ki-mun, sanatçılar Ricky Martin ve Yvonne Chaka Chaka ile birlikte katıldı. BM’de farklı konularda çok sayıda panel düzenlendiğini ama hiçbirinin basından ve dinleyicilerden bu kadar ilgi görmediğini ifade eden Ban, “Ünlü sanatçılar sayesinde ben de bugün ünlü olmanın tadını çıkarıyorum” diye espri yaptı.
Panelde yaptığı konuşmada cinsel ayrımcılığı eleştiren Ban, “Şunu belirtmeme izin verin: Lezbiyen, Gey, Biseksüel ve Trans kişiler de diğer herkesle aynı haklara sahipler. Onlar da herkes gibi özgür ve eşit olarak dünyaya geldi. Modern dünyada hâlâ birçok ülkede aynı cinsten birini sevdiği için kişilerin cezalandırması üzüntü verici” dedi. Birçok ülkede eşcinselliğin kanunlarla yasaklandığını belirten Ban, demokrasinin “çoğunluğun yönetiminden daha fazla bir şey” olduğunu söyledi.
Panelde konuşan sanatçı Ricky Martin de kendilerine BM Genel Merkezi’ni açtığı için Ban Ki-mun’a teşekkür etti. Martin, cinsel yöneliminden dolayı yıllarca endişe içinde yaşadığını ve kendisine saygısını kaybettiğini ifade ederek, “Herkesten daha fazla hakkımız olsun istemiyoruz. Biz de herkesle eşit olmak istiyoruz, ne eksik ne fazla” diye konuştu. Güney Afrikalı sanatçı Yvonne Chaka Chaka da yıllarca Güney Afrika’da etnik ayrımcılığa karşı savaştıklarını ve başarılı olduklarını anlatarak, cinsel ayrımcılığın da sonlandırılması gerektiğini kaydetti.
”Van Üşüyor” sloganıyla depremzedelere destek veren Beşiktaş Çarşı Taraftar Grubu’na verilen empati ödülünü grubun sözcüsü Alen Markaryan aldı.
Geçen sezon Beşiktaş’ın sahası İnönü Stadı’nda oynanan Beşiktaş – Fenerbahçe karşılaşmasının son dakikasında Beşiktaşlı taraftarlar, “Van üşüyor” tezahürarı eşliğinde atkılarını sahaya atmışlardı.
Toplumsal gereksinimler ışığında PDR hizmetleri kapsamında Crown Plaza’da ”4. Ulusal PDR Uygulamaları Kongresi”nde 2012 Empati ödülü Beşiktaş Çarşı Grubu sözcüsü Alen Markaryan’a verildi.
Alen Markaryan
Markaryan, Beşiktaş taraftarının okyanusun ortasında bir kibrit çöpü kadar yardımları olduysa çok mutluluk duyacaklarını belirterek, ”Bu dünyada empati yapabilmek artık zaruri bir ihtiyaç haline geldi” dedi.
Markaryan, Beşiktaş-Fenerbahçe derbisinde maçın 89. dakikasında Van’a yardım için Beşiktaş taraftarı olarak atkılarını sahaya atma kararı aldıklarını belirterek, amaçlarının Van’a yardım konusundaki ilgiyi artırmak olduğunu söyledi.
Aylar geçmesine rağmen soğuk havanın devam ettiğini ve insanların giyim ve yiyecek ihtiyaçları olduğunu anımsatan Markaryan, ”Dikkati Van’a çekmek için bu dikkatleri tekrardan alevlendirmek istedik. Fakat bu olayı sahaya yabancı madde attığımız söylenerek federasyona maddi olarak ceza verildi” diye konuştu.
Markaryan, tüm Türkiye’yi yasa boğan Van depremi sonrası kurum ve kuruluşların ve bazı yayın organlarının yardım etmeye çalıştıklarını buna rağmen Van’a ilginin azaldığını ve ‘hayat devam ediyor’ anlayışını dinlemeye başladıklarını savunarak şunları kaydetti:
”Hedefimize ulaşmıştık ama kulüp ceza aldığı için bir arkadaşımız ‘Galatasaray maçında 65. dakikada yarı çıplak kalalım. Onlar orada üşüyorsa biz de burada üşüyoruz’ önerisinde bulundu. Biz de risk alarak empati yaptık. Böylece birikmekte olan Van yardım paketleri 2 tıra ulaştı. Bir grup arkadaşımız da Van’a gitti. Okyanusun ortasında bir kibrit çöpü kadar yardımımız olduysa ve bunlar makbule geçtiyse ne mutlu bize. Bu dünyada empati yapabilmek artık zaruri bir ihtiyaç haline geldi. Lütfen herkese bir yudum empati.”
Markaryan, spor yorumcularını da eleştirdi. Konuşmaların ardından 2012 Empati Ödülü’nü alan Markaryan, PDR Genel Başkanı Ergene’ye de Beşiktaş forması hediye etti.
Elipsis Galeri, Serkan Taycan’ın “Kabuk” isimli ikinci solo sergisine 20 Aralık – 19 Ocak 2013 tarihleri arasında ev sahipliği yapıyor. “Kabuk” serisinde Serkan Taycan, İstanbul’un hızlı ve sürekli değişimini şehrin çeperleri üzerinden inceliyor.
Taycan, “Urban Millennium” olarak adlandırılan ve 2007 yılında dünyada ilk kez kent nüfusunun taşra nüfusunu geçmesinin, artık kente farklı açılardan bakılması gerektiği fikrinden yola çıkarak, kentin değişimini ve onu oluşturan yeni olguları fotoğraflıyor.
Sanatçı odaklandığı değişimin yaşam alanlarımız üzerindeki etkisine bakarken; bize sunacağı yeni yaşam alanlarını sorguluyor. 1950’lerden itibaren yaşanan kitlesel göçü barındırmak için oluşan çarpık kentleşmeyle, sonu gelmeyen yeni yapı talebini karşılamak amacıyla İstanbul’un çevresi bir şantiyeye dönüşmüş durumda.
Kentin çeperleri bu değişimin en ham ve kırılgan görülebildiği yerler. Karşılaştığımız tablo ise iyimserlikten çok uzak; çevresel faktörlere zarar verdigi için sürdürelebilir değil, kentin dinamiklerindense ayrıksı. Bütün bu yapılaşmanın malzemesinin sağlandığı çeperlerde oyulan büyük maden ocakları adeta kentin yaralarına dönüşüyor.
Yapım, yıkım ve tekrar yapımın döngüsünden çıkamayan İstanbul, sanatçının fotoğraflarına distopik bir kent olarak yansıyor.
Serkan Taycan, İstanbul’un tarih boyunca panaromik olarak temsil edilmesinden yola çıkarak, şehrin farklı uç noktalarındaki mekanları diptik ve triptik fotoğraflar olarak biraraya getiriyor. Oluşturduğu birleştirmelerde zamanı ve mekanı bölerek topografyaya kişisel bir müdahalede bulunuyor. Yarattığı yeni gerçeklikleri ise hafızalarımıza kazınmış 19. yüzyıl İstanbul panoramik fotoğraflarına yeni bir önerme getiriyor ve üretilen kent imgesine yeni bir alternatif sunuyor.
Sergiye paralel olarak hazırlanan yayında Jean-François Pérouse ve Merve Ünsal’ın metinlerine Superpool tarafından hazırlanan İstanbul perifer haritası eşlik ediyor.
Muğla’nın Bodrum ilçesinde polis gazetecileri toplayıp nasıl gaz sıkma eğitimi verildiğini gösterdi. Uygulamalı eğitim veren bir komiserin “esprili yaklaşımı”nın polisleri “kahkaya boğduğu” belirtildi.
DHA’dan geçilen habere göre eğitim sırasında “teorik bilgilendirme”nin ardından polislerden biber gazını duvara sıkmaları istendi. Biber gazının nasıl sıkılacağını gösteren Emniyet Müdürü Nevzat Erem, “Dur polis. Direnme, zor kullanırım hareket etme” dedikten sonra bir metrelik mesafeden biber gazını duvara sıktı.
Ardından tek sıraya giren polisler, duvara karşı aynı kelimeleri kullanıp biber gazını sıktı. Sıra kendisine gelen bir komiser, duvara yaklaşıp “Güzel kardeşim, ben size kıyamam. Beyefendi böyle şeylere gerek yok, hadi gel vazgeç” diyerek hayali bir vatandaşı “direnişi”nden caydırmaya çalıştı.
DHA haberinde “komiserin bu konuşması meslektaşlarının kahkahalarla gülmesine neden oldu. İki kez duvara gelen komiser, daha sonra müdürünün talimatıyla biber gazını duvara sıktı” denildi.
İnsan Hakları Derneği (İHD) ve Türkiye İnsan Hakları Vakfı (TİHV) tarafından 10-17 Aralık İnsan Hakları Haftası nedeniyle dört gün önce (10 Aralık) yapılan ortak açıklamada, polisin gaz kullanmasının yol açtığı ölümlere de değinilmişti.
Açıklamada, 11 ayda polis müdahalelerinde dört kişinin hayatını kaybettiği ve ölüm vakalarının tamamının “biber gazının etkisi ya da gaz bombası kapsülünün isabet etmesi sonucu” gerçekleştiği belirtilmişti.
İHD-TİHV verilerine göre 2012 yılında kitlesel açıklama ve yürüyüş gibi etkinliklere polis müdahalelerinde 555 vatandaş da yaralandı.
Ugandalı bir insan hakları eylemcisi olan ve eşcinsellerin haklarını savunduğu için 26 Ocak 2011’de Kampala’daki evinde öldürülen David Kato adına lezbiyen, gey, biseksüel ve transseksüellerin haklarını savunan bireylere verilen Uluslararası David Kato ödülü bu yıl Türkiye’de LGBT haklarının önde gelen savunucularından ve Kaos GL’nin kurucularından Ali Erol’a verildi.
Ali Erol’la ödül ve Türkiye’deki LGBT hareketi hakkında konuştuk.
…
Yeşil Gazete: David Kato’dan ve LGBT hareketi açından öneminden bahsedebilir misiniz?
Ali Erol: David Kato Ugandalı bir insan hakları savunucusuydu. Lezbiyen, Gey, Biseksüel ve Transların (LGBT) maruz kaldıkları yoğun hak ihlallerine karşı örgütüyle birlikte çalışırken Hükümetin hedefi haline geldi. Medya homofobik nefretiyle “asın bunları” diyerek Kato dahil bir grup eşcinselin resmini yayınladı. Böylesi bir siyasi atmosferde mücadelesi sebebi ile açık ölüm tehditleri alan, cezaevine giren ve hükümetin hedefi haline gelen David Kato, göz göre göre, 26 Ocak 2011’de, Kampala’daki evinde vahşice dövülerek öldürüldü. Kato Uganda’da LGBT haklarının öncüsü olmaktan öte homofobiye teslim olmayarak, dini ve milliyetçi nefrete karşı mücadele kararlı olunabileceğinin örneklerinden biri oldu.
David Kato
Uluslararası Aile Planlaması Federasyonu’nun (IPPF) 60. kuruluş yıldönümünü konferansında gerçekleşen David Kato Ödül Töreniyle ilgili konuşan IPPF Genel Müdürü, David Kato Ödülünün Pan-Afrika Parlamentosu’nda verilmesinin bütün Afrika için bir iddia olduğunu belirtmişti. Bu iddiaya cüret eden, insan hakları mücadelesi hayatına mal olsa bile David oldu.
Uganda’da LGBT hareketi ne durumda? Dünyanın bu konudaki en sorunlu ülkesi olduğu söyleniyor.
Dünyanın en sorunlu ülkesi gibi ifadeler bazen tam tersine etki yapar ve yaşanan hak ihlallerinin ve maruz kalınan homofobik şiddetin sanki o bölgeye özgüymüş gibi algılanmasına yol açabilir! Oysa homofobi ve nefret küresel bir mesele!
Küresel ölçekte, hayatımızı ablukaya almak isteyen, LGBT olarak kendimizi ifade etmemize müsaade etmek istemeyen homofobi ve nefretin, herhangi bir dine ya da bölgeye veya millete özgü olmadığını, bütün sınırları aşan ideolojik bir yaklaşım olduğunu, bir ayrımcılık ideolojisi olduğunu görmemiz gerekiyor.
Muhafazakârlığın riyakârca tutunduğu bahanelerden misal “geleneksel değerler” ile sunulan politikalar, sırf kendi cinsini sevdikleri için, sırf heteronormativiteye uymadıkları için, bırakın haklarından mahrum bırakılmayı, eşcinsellerin yaşamasına müsade edilsin mi edilmesin mi diye tartışıldığı bir noktaya getirdi dünyayı. Bu noktadan baktığımızda evet, Uganda başta olmak üzere Afrika’nın bazı bölgelerinde sürmekte olan siyasi tartışmalar dehşet verici. Uganda’da gündemde tutulan yasa tasarısı ile eşcinsellere idam öngörülebiliyor. Kolonyal dönemden nüfuz eden ve kurumsallaşan homofobi yetmiyormuş gibi Amerikalı evanjelistlerin ektiği nefret tohumları tartışmaları daha da hoyratlaştırdı ve iş “eşcinselleri öldürün”e kadar vardı. Bütün bu dini ve siyasi sahtekârlıkların kıskacında olan bir süre, yaşamaya değer görülmeyen ve hoyratça gözden çıkarılabilen hayatlara olacak gibi. Tüm bunlara rağmen David Kato’nun örgütü “Cinsel Azınlıklar Uganda” ile Kato’ya sahip çıkan ailesi ve dostlarının gösterdiği cesaret ile bu homofobik nefret dalgası muhtemel ki dağıtılacak.
Kaos GL’nin dünyadaki eşcinsel hareket ve olaylarla teması nasıl?
Kaos GL olarak ‘90’ların başında yola çıktığımızda, Türkiye’deki eşcinsellere, geç kalmışlık sendromuna kapılmamıza gerek yok, tabandan ve yerelden kendi hareketimizi yaratabileceğimizi söylemiştik. Biz bu hattı takip ettik ve kendi hareketimizi yaratırken içerde toplumsal muhalefetin her kesimine ulaşmaya çalışarak dönüşmeleri için mücadele ettik. Bunu hem dayanışma için hem de farklı ayrımcılık alanlarının kesişim noktalarının aynı kaynağa işaret ettiğini göstermek için yaptık. Bu yöntem ve politikamızı sınırları aşacak şekilde yatay ağlar geliştirmek üzere de uyguladık. Bu süreçte Balkanlar, Ortadoğu ve Kafkasya ülkelerinin LGBT toplumları birlikte güçlenmek ve birlikte özgürleşmek gayesiyle üç yıldır “Homofobiye Karşı Bölgesel Ağ” adıyla bir araya geldiler. Aynı ağ kapsamında cinsiyetçiliğe ve homofobiye karşı Feminist Forum’u da geliştirmeye çalışıyoruz.
Kaos GL Dergisini daha fotokopi ile çıkardığımız dönemlerde Zimbabwe’den Rusya’ya, Çin’den Amerika’ya dünyanın her köşesindeki heteroseksizme karşı mücadele pratiklerini takip etmeye çalışırdık. Bugün ise heteroseksizme karşı mücadele pratiklerinin dünya çapında dolaşıma girmesi ve birbirini beslemesinin araçları ve olanakları çok daha arttı. Özellikle 2006’dan beri örgütlediğimiz “Uluslararası Homofobi Karşıtı Buluşma” ile bu organizasyondan çıkan yeni ağlar ile hareketin hem akademik hem pratik gelişimine sınırları aşan katkılar sunabiliyoruz.
Bu ödülün Türkiye’ye verilmesinin önemi nedir?
Her şeyden önce Türkiye’deki LGBT hareketini selamlamak ve LGBT toplumuyla dayanışmanın uluslararası kayda geçmesi anlamına geliyor. Ödülün kişiye özel bir sunumu olsa da Kaos GL’nin de bir bileşeni olduğu LGBT toplumunun yıllardır ortaklaşa geliştirdiği mücadele ve politikanın bir başarısı olduğunu belirtmek isterim.
Küresel ölçekte yükselen muhafazakârlığın yeniden cilalamaya çalıştığı “geleneksel değerler” kıskacına düşmeden, Uluslararası Aile Planlaması Federasyonu’nun “cinsel yönelim”i cinsel haklar kapsamında bir zenginlik olarak alması ve David Kato Ödül Törenine ev sahipliği yapmasını da görmek lazım.
Kaos GL’nin kuruluşundan bu yana LGBT hareketinde nasıl bir gelişme oldu?
Kaos GL’nin ayırt edici özelliği aracısız bir şekilde tabandan ve doğrudan örgütlenmek oldu. Eşcinsellerin kurtuluşu heteroseksüelleri de özgürleştirecektir şiarıyla yola çıktık ve böylece kapalı bir grup olarak kalmak yerine hem LGBT toplumundaki çeşitliliğe vurgu yaptık hem de heteroseksizme karşı mücadelede heteroseksüel kadın ve erkeklerin de kendilerini sorgulamalarının önünü açtık. Yasal güvence teşkil edecek hak mücadelesini unutmadan o hakların anlamlı olabilmesi ve hayatta karşılığını bulabilmesi için asıl olarak ve öncelikle kültürün, ilişkilerin, zihniyetlerin değişip dönüşmesi için yılmadan ve kararlılıkla mücadele ettik. Bir bütün olarak hareketin gelişmesi için farklı yerelliklerdeki inisiyatiflerle dayanışıp onların özerkleşmesi için çaba sarf ettik. Aynı zamanda LGBT toplumunun çeşitliliği ve ihtiyaçları doğrultusunda ortaya çıkan örgütlenmeleri hareketin zenginliği olarak teşvik ettik.
LGBT hareketinin gelişimi için mücadele ederken birlikte özgürleşme şiarıyla başta feminist hareket ile insan hakları hareketinin de gelişimi ve dönüşümü için katkı sunduk. Dışardan ve negatif bir eleştirellik yerine toplumsal muhalefetin, medyanın, akademinin anti-heteroseksist dönüşümü için çalıştık. Böylece bugün yasal hiçbir talebi kabul edilmemiş olsa bile LGBT hareketi hem kendini kurmuş hem de toplumsal dönüştürücü gücüyle kendi sınırlarını aşmıştır demek ne güzel ve doğru olacaktır.
2012 yılına baktığınız zaman LGBT hareketi açısında nasıl bir yıl geçirdik?
LGBT hareketinin “anayasal eşitlik” talebinin bitmekte olan içinde bulunduğumuz yıla damgasını vurması herkesin teslim edeceği bir gelişme olmalı. 2012 yılında, Lezbiyen, Gey, Biseksüel ve Trans (LGBT) realitesini tanımayan bir anayasanın artık “yeni”, “demokratik” ve “özgürlükçü” olmayacağı kayda geçti. LGBT hareketi böylece cinsel yönelim ve cinsiyet kimliği ayrımcılıklarına karşı talep edilen hakların temel insan hakları olduğunu ve vazgeçmeyeceklerini sivil topluma ve hükümete göstermiş oldular.
Peki ya nefret cinayetleri ve homofobi açısından nasıl bir yılı geride bırakıyoruz?
LGBT’lere yönelik nefret cinayetleri ve homofobik/transfobik şiddet açısından maalesef yine kötü bir yılı geride bırakıyoruz. Uganda LGBT’leri idam etmek ve misal ev kiralayanları cezalandırmak için yasa çıkartmaya kalkışırken Türkiye’de ise hükümet sessizliğiyle ve korumaya yanaşmayarak LGBT’leri hedef haline getiriyor. Yıl boyunca çeşitli şehirlerde işlenen homofobik/transfobik nefret cinayetlerinin ardından en son Avcılar’da sergilen sürgün ve linç kalkışmasına Hükümet’in seyirci kalması da aslında LGBT’leri vatandaş olarak görmediği, onların hayatlarını korunmaya değer bulmadığını gösteriyor. TBMM gündemine de gelen ve sivil toplum örgütleriyle CHP ve BDP’nin de ortaklaştığı “Nefret Suçları Yasası” tartışmalarında, LGBT’leri nefret suçları ve cinayetlerine karşı yasal güvence altına alacak “cinsel yönelim ve cinsiyet kimliği” ifadelerinin seyrini önümüzdeki yıl hep birlikte göreceğiz.
Politik alanda LGBT bireylerin temsiline nasıl bakıyorsunuz?
LGBT’lerin görünürlüğü ile çatışma alanları ve bu çatışmaları aşmak için siyasi talepleri de dolaşıma giriyor. Haliyle bu taleplerin siyasi takibini yapmak için en küçük birimlerden TBMM’ye kadar her alanda LGBT politik özneler mutlaka çıkacaktır. Kaos GL olarak bizim şimdiye kadarki bağımsız bir LGBT hareketindeki ısrarımız, LGBT toplumunun çeşitliliği ve katmanlı ihtiyaçlarından ötürü, herhangi bir siyasi parti ile bağlanmak yerine bir bütün olarak siyasetin dönüşümünü hedeflememizden kaynaklanıyor. LGBT hareketin gelişimiyle ve doğru bir yöntem ve politikayla geliştirdiğimiz mücadele sürecimizde mevcut siyasi yapıların dönüşümünün LGBT haklarını kapsamasıyla muhtemel ki politik alanlar ve örgütler daha da şenlenecektir.
Yeni anayasa yazımı konusunda LGBT haklarını görünür kılma açısından bir çalışma var mı?
LGBT hareketi, “yeni anayasa” daha gündemde bile değilken başlamıştı çalışmaya! 2007’den bu yana dillendirdiğimiz ve takibini yaptığımız ortak talebimiz “anayasal eşitlik” oldu. Bunun için de “cinsel yönelim ve cinsiyet kimliği” ibarelerinin eşitliği düzenleyen ilgili madde ile ayrımcılığı yasaklayan maddede “cinsiyet”ten sonra kayda geçmesidir. Yıllardır süren çalışmalarımız ile bu talebimizi başta kadın hareketi olmak üzere, “yeni, demokratik ve özgürlükçü” bir anayasa isteyen toplumsal muhalefet, DİSK ve KESK gibi sendikalar, TBMM’de ise CHP ile BDP de benimsedi. Yeni Anayasa yazım sürecinde ise TBMM’de çıkan tartışmalar tam da LGBT hareketin eşitlik talebini karşılama veya inkâr çatışmasında düğümlenmişti.
LGBT hareketinin “anayasal eşitlik” talebi yeniymiş gibi görülse de aslında tartışma eskidir. Bilinir, zorunlu heteroseksüelliğe direnen eşcinselseniz, tek dile direnen Kürt’seniz, tek dine direnen Alevi’yseniz, erkek iktidarına direnen kadınsanız, sömürüye direnen emekçiyseniz, çoğunluk karşısında azınlıksanız, yoksulsanız, hasta ya da sakatsanız, yaşlı iseniz yasadaki “herkes” asla olamazsınız! O yüzden LGBT hareket de, inkârın çare etmediği günümüzde eski taktiklerle geçiştirilmek yerine, cinsel yönelim ve cinsiyet kimliği realitesinin tanınmasını ve hayatın her alanına katılım için anayasal eşitlik talebinden vazgeçmeyecekler.
Blade Runner lakaplı Ampute atlet Oscar Pistorius, bir organizasyon kapsamında yapılan 200 metrelik gösteri yarışında, safkan yarış atını geçmeyi başardı. Pistorius, Londra Olimpiyatları’nda yarışarak adını tüm dünyaya duyurmuştu.
Güney Afrikalı paralimpik koşucusu Oscar Pistorius, bir atla yarıştı. Katar’ın başkenti Doha’da engelliler yararına düzenlenen bir organizasyonda piste çıkan Pistorius, 200 metre yarışında ‘Maserati” adlı safkan bir Arap atını geride bıraktı.
Oscar Pistorius, engellilerle dayanışmayı güçlendirmeyi amaçlayan organizasyonda, “Yarışı kimin kazandığı önemli değil. Önemli olan engelli insanların da büyük bir yeteneğe sahip olduğunu göstermekti” dedi. Pistorius, “Engelli olmanın kişiyi kısıtlamadığını, bilakis yeteneklerini güçlendirdiğini düşünüyorum” diye konuştu.
İki bacağı dizinden aşağı olmayan atlet, karbon fiber protez bacaklar yardımıyla koşuyor. “Blade Runner” lakabıyla anılan 25 yaşındaki sporcu, 100, 200 ve 400 metrede dünya rekorlarını elinde bulunduruyor. Pistorius ayrıca Londra Olimpiyatlarında yarışan ilk ampute atlet olmuştu.
Daha önce de yarış efsanesi Jesse Owens ve 1992’de 100 metrede Olimpiyat şampiyonu olan Linford Christie de atla yarışmış ve kazanmışlardı.
Taraf gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Ahmet Altan ve yardımcısı Yasemin Çongar gazeteden istifa etti
Taraf Gazetesi Kurucu Genel Yayın Yönetmeni Ahmet Altan, Genel Yayın Yönetmeni Yardımcısı Yasemin Çongar ve gazetenin “Pazartesi Konuşmaları” köşesinde söyleşiler yapan Neşe Düzel, Taraf’tan istifa etti.
Taraf gazetesi yazarı Kurtuluş Tayiz, kısa bir süre önce sosyal paylaşım sitesi twitter’dan “Bu haberi vermek zorunda kaldığım için üzgünüm. Ahmet Altan ve Yasemin Çongar Taraf’tan istifa etti. Ahmet Altan bugün veda yazısını yazacak” mesajlarını paylaştı.