Ana Sayfa Blog Sayfa 436

Uluslararası Enerji Ajansı Başkanı kış için fatura artışı uyarısında bulundu: Kesintiler yaşanabilir

Uluslararası Enerji Ajansı Başkanı Fatih Birol, enerji fiyatlarında bu kış büyük bir artış görülebileceği uyarısında bulundu. Birol Çin ekonomisinin hızla toparlanması ve kışın sert geçmesi durumunda doğalgaz fiyatlarında gerçekleşebilecek artışın tüketicileri zor duruma düşürebileceğini belirtti.

BBC‘den Tom Espiner‘in aktardığına göre; hükümetlerin bu durumda hanelere destek vermek zorunda kalabileceğini söyleyen Birol, bu yüzden enerji tasarrufu ve yenilenebilir enerjiye odaklanılması gerektiğini vurguladı.

‘Avrupa’daki hükümetler stratejik hatalar yaptı’

Rusya’nın Ukrayna’yı işgalinin ardından doğalgaz fiyatlarında büyük bir artış gerçekleşmiş, dünya genelinde doğalgaz ve elektrik faturaları yükselmişti. Birol, Avrupa’daki hükümetlerin bu süreçte “stratejik hatalar yaptığını” söyledi. Bunların arasında enerji için Rusya’ya fazlasıyla bağımlı olmak ve dış politikanın kısa vadeli ticari çıkarlara göre belirlenmesi olduğunu belirtti.

‣Rusya’nın başlattığı savaş çevre dostu teknolojilerdeki gelişmeleri nasıl tehlikeye sokuyor? 

Çin ekonomisinin büyüme hızı yıllardır azalma trendinde olsa da Covid-19 pandemisine yönelik önlemlerin geçen yıl kaldırılmasının ardından ekonomi bir canlanma yaşıyor. Yine de derecelendirme kuruluşları Çin ekonomisinde dair büyüme öngörülerini düşürüyor.

“Çin ekonomisinin ne kadar güçlü bir sıçrama yaşayacağını bilemiyoruz” diyen Birol, bu kış pek çok ülkede elektrik kesintisi yaşanmasının ihtimaller dahilinde olduğunu da ekledi.

Rusya’nın Ukrayna’yı işgali, yeni petrol ve doğalgaz sahaları bulmaya yönelik girişimleri hızlandırdı. Yalnızca İngiltere’de, Kuzey Denizi’nde 100’den fazla sondaj başvurusu yapıldı.

Bilim insanları ise daha fazla fosil yakıt üretiminin, küresel ısınmayı sınırlandırmaya yönelik vaatlerle çeliştiği uyarısında bulunuyor. Uzmanlar ısınmanın 1,5 dereceyle sınırlandırılması için yeni fosil yakıt projelerinin hayata geçirilmemesi gerektiğini vurguluyor.

‘Dünya iklim değişikliği konusunda ciddiyse gaz ve petrol tüketimimizi ciddi oranda azaltmamız gerekecek’

Fatih Birol da “Dünya iklim değişikliği konusunda ciddiyse önümüzdeki yıllarda gaz ve petrol tüketimimizi ciddi oranda azaltmamız gerekecek” diyor.

Tüketimin azaltılması durumunda mevcut sahaların yeterli olacağını belirten Birol, fosil yakıt şirketlerinin kâr etmesiyle bir sorunu olmadığını söylüyor ve ekliyor:

“Fakat hem ‘Şirketimin günlük petrol üretimimi 4 milyon varil artıracağım’ hem de ‘Şirketimin stratejisi Paris İklim Anlaşması’yla uyumludur’ diyemezsiniz. Bu ikisi birbiriyle zıttır, burada bir sorun vardır.”

İngiliz hükümeti, Kuzey Denizi’nde 500 milyon varillik potansiyele sahip Rosebank sahasında üretim yapılmasını birkaç hafta içinde onaylayabilir.

Bu konuda sorular yöneltilen İngiliz hükümetinin bir sözcüsü, İngiltere’nin 2050’ye kadar net sıfır karbon salımı sözüne sadık olduklarını, İngiltere’nin diğer G7 ülkelerinden daha hızlı bir şekilde karbon salımını azalttığını söyledi ve ekledi:

“Temiz enerjiye geçiş bir gecede olmuyor. Bu yüzden önümüzdeki on yıllarda petrol ve doğalgaz kullanmaya devam edeceğiz. Bu, İklim Değişikliği Komitesi’nin de kabul ettiği bir durum.”

21’inci Yüzyıl’ın ikinci çeyreğine yaklaşırken demokrasi/katılım gibi düşünceler…

[email protected]

Ukrayna’yı işgal etmek ve belki sömürgeleştirmek için savaş açan Putin, Prigrojin’in ayaklanmasını, Lenin’in Rus Çarlığının ulusal orduları bütün cephelerde başarılıyken, arkadan hançerleyen bir iç isyanla, Çarlığın savaşı kaybetmesine benzer olduğunu söyleyerek değerlendirmiş.

Bu değerlendirme ile ilgili, birden çok fazla düzeyden ve farklı yaklaşımdan doğru tartışma gerekiyor olabilir. Ama geleceğe doğru baktığımızda kaygılanacağımız tek kişi Putin mi? Trump’un ABD gibi demokrasinin beşiği sayılabilecek ülkede seçimleri kazanmış olmasını ve tekrar kazanabileceği düşüncesini, Xi Jinping’in Çin’de Komünist Partisi’nin başında olmasını, Hindistan’da 2014’den beri Narendra Modi’nin iktidarda bulunmasını, hesaba katmayacak mıyız? İtalya’da neo-faşist partinin iktidara gelişini, Macaristan’ı, Polonya’yı, Baltık ülkelerini, (Belarus benzeri ülkeleri saymaya gerek yok) hatta Brexit’e oy veren İngiliz toplumunu ve Fransa’yı faşist Marine Le Pen’den kurtaran Macron’un sağcılığını, Yunanistan’da seçimleri kazanan Kiriakos Miçotakis’in sağcı partisini görmezden gelebilir miyiz?

LGBT idamları için yasa çıkaran Uganda’yı, İran’ı ve Arap yarımadasındaki pek çok ülkeyi ve halkı görmeyecek miyiz? Avrupa ülkelerinin tamamını, bir ortaçağ şatosunu korur gibi göçmen ve mültecilere kapatmaya çalışan Avrupa Birliği’ni?

Savaşları, kuralsız ve teknolojik paramiliter şiddet-işkence-ölüm mekanizmalarını, giderek bütün emperyalist veya olmaya özenen (Türkiye dahil) ülkelerdeki paralı askerlerden oluşan özel orduları, milyonlarca insanı açlığa mahkum eden ve sonuç olarak ümitsiz göç selleri yaratan insafsız ve anlamsız yerel savaş gösteriyle milliyetçilikleri cilalayan generalleri ve “devlet” adamlarını sessizce geçebilir miyiz?

Türkiye zaten diktatöryal bir tek adam yönetimini, otoriterliği ve milliyetçi şiddeti, homofobiyi ve merkeziyetçiliği-güçlü üniter devleti seçtiğini açıkladı. Demokrasi gibi bir sorunla uğraşmak yerine, tek adam yönetimini (küçük bir farkla da olsa) yeğledi ve hukuku, adaleti, sorunlar üzerinde tartışarak karar alabilecek bir parlamentoyu, eşitlikçiliği ve demokrasiyi (temsili demokrasiyi bile) reddetti.

Dövüş kafesi teklifiyle gündeme gelen Elon Musk ve Mark Zuckerberg gibi teknokratik tekel imparatorluklarına, her şeyden muaf ve üstün olan oligarklara ve neoliberalizmin nerdeyse bütün dünyadaki benzersiz egemenliğine doğru dolu-dizgin gidilen günlerdeyiz. Bütün sol türlerinde ve kuşağındaki yıpranma, eskime ve güçsüzlük görülmeyebilir mi? Yeni bir söz söyleyemeyen, yeni örgütlenmeler geliştiremeyen sol örgütler… Fransa, İtalya, Yunanistan ve Türkiye seçim sonuçları…

Buna karşılık, ekolojik açıdan iflas etmekte olan bir yeryüzü ve canlılar dünyası… Herkes, her şeyi görüyor işte: Milyonlarca dünyalının suyu tasarruflu kullanması, uçak ve otomobil yolculuklarının bazılarından vazgeçmesi, plastik torba kullanımını reddetmesi, hatta bazı ülkelerin nükleer santrallarını kapatması gibi insancıl ve kolektif ekolojik duyarlıkların, Ukrayna savaşının ekolojik ve insani yıkımı karşısında bir önemi olabilir mi?

Bu tür savaşlarda kullanılan/kullanılmak üzere yedekte tutulan, kimyasal ve biyolojik silah üretiminin, yazılım programlarının geliştirilmesinin, taktik nükleer savaş tehdidi vb.’nin, bir anda parlayabilecek Formoza, ya da Keşmir veya İran Körfezi savaşlarıyla yenilenmeyeceğine/savaş lortlarının dünya egemenliğinde başat rol oynamayacağına güvenebilir miyiz?

Emeğin baskı altına alınması ve tekelleşme, zenginliğin yoksulu ezmesi ve sömürmesi üzerinde işleyen bir ekonomi ve bunun ideolojisinin politik olarak egemenleşmekte olduğu bir dünya… Toplumsal örgütlenmelerin buna göre biçimleniyor ve hak arama/haklar için direnme anlamına gelebilecek örgütlerin (başta emek örgütleri olmak üzere, toplumsal cinsiyet, ekoloji ya da çeşitli sol politik örgütler) güçsüzlüğü, etkilerinin çok azalmış olması… Teknolojik gelişmeler nedeniyle de, yolu giderek bağımsız-küçük birimlerden, egoist bireylerin küçük güç gösterilerinden veya saman alevi parlamalarının desteklenmesi gibi sanal örgütlenmelerden geçen bir toplumsal durum…

Topraklarının yağması ve spekülasyonu ana kuralına göre işleyen bir kent düzeni, toprak rantı veya (bir-kaçı dışında) çıkarcılıklar, rüşvet ve hırsızlık amacıyla kentleri yöneten belediyeler/ belediye meclisleri. Kentin kamusal yararlarının politik olarak tartışılmasının-savunulmasının zorlukları ve beton-asfalt veya kentsel altyapı tekelci müteahhitlerinin egemenliğinde, ya “gösterişçi tüketim”, ya da “öteki dünya” ayrımcı mabetlerinin ideolojik güdümünde, cılızlaşan bir kent toplumsallığı.

Bütün bunlar karşısında demokrasi çok zavallı ve önemsiz hatta gereksiz bir kavram gibi durmuyor mu? Daha da kötüsü, belki Aristotales’ten beri kentlerde tartışılan demokrasi, katılımcı demokrasi veya doğrudan demokrasi gibi kavramlar, daha da güçsüz ve gereksiz gibi değil mi?

Bunlara rağmen, yukarıda betimlenen gerçeğin yaşandığı ve son çeyrek yüzyıllık gelişmelerin de giderek kötüleşmekte olduğunu duruma karşı, demokrasi, katılım düşüncelerinde ısrar etmek, akıntıya karşı kürek çekmek mi?

Fotoğraf: Leonard Freed

*

Öyle olsa bile, uğraşmak gerekmez mi?

Dünyanın bütün tarihleri, beklenen politik-toplumsal gelişmelerin, daha rahat-dengeli ve mutlu yaşama ideallerinin, hangi erimde, hangi ivmede veya nasıl bir birikme bağlı olarak gerçekleşebileceğini veya gerçekleşmeyeceğini, tam olarak bilemeyeceğimizi gösteriyor.

Belki de kendi yaşam süremiz içinde hiçbir zaman görmeyeceğimiz “güzel günler” için uğraşmayı-çabayı ve alçak gönüllü deneylerimizi terk edebilir miyiz?

Dünya bu kadar kötüye gidiyorsa ve biz “hiçbir şey yapamadığımız” duygusuna kapılmışsak, bırakmalı mı mücadeleyi? Yenileceğimizi bilsek bile, yenilenmek için uğraşmayalım mı?

Belki, hemen bir sonuç beklemesek bile, gözaltılara, hapislere ve hapiste kötü muameleye karşı olsa bile, uğraşmaya ve daha iyi bir gelecek için almaşıklar üretmeye, denemeye ve paylaşmaya değmez mi?

Dayanışmaları güçlendirmeye çalışarak, dik ve onurlu, ayakta ve inatçı bir duruştan başka yapabileceğimiz hiçbir şey yok…

“Bu kadarı yetmez” diyebilir miyiz?

Daha iyi bir kent göremeyecek olsak, daha iyi ve dayanışmacı ilişkiler ve örgütler yaratamasak, temiz bir hava soluyamasak ve temiz bir deniz-su görmesek bile, bunların olabileceğini biliyorsak, yine de polis kalkanın karşısındaki yerimizi “Geziciler”le birlikte alabiliriz.

Yorucu ve çok çaba, daha da çok özveri gerektiren bir uğraş, demokrasi…

Katılımcı demokrasi, kitleler için toplumun yoksul ve yorgun kesimleri için, daha da zor ve gündem dışı. Ama bir diktatöre, bir zorbaya ve hırsıza, bir görgüsüzlük zenginine boyun eğmekten daha iyi. Daha dayanışmacı, daha adil ve daha haklı…

Demokrasiyle, geliştirebildiğimiz kadarıyla katılımcı bir demokrasiyle, kent hakları, kentli hakları, eşitlikçilik için ve ayrımcılık karşıtı, adil ve kaynakların kamusal kullanımını çoğaltarak-çeşitlendirerek yoksullukları aşabilen kentler için, uğraşmaya devam etmeliyiz.

Bunun için, demokrasiden, demokratik-katılımcı örgütlenmelerden, düşler ve senaryolardan, paylaşımcı ve dayanışmacı demokrasiyle uygulayabileceğimiz programlardan başka bir şeye ihtiyacımız yok.

Yeni düş ve bulutsu fikirler…

Yeni söz.

Yeni örgüt.

Yeni Gezi.

Yeni insan.

Yeni kent…

*

Küçük not:

Sevgili arkadaşlar,

Bir süre yurt dışında olacağım ve yazma olanağımın olup-olmayacağını henüz kestiremiyorum. Türkiye’ye geri döndüğümde, hiçbir zaman gelmeyen görüşlerinizi-eleştirilerinizi bekleyerek yazmaya devam edeceğim. Ama bir süre için ara vereceğimi duyurmak ve ilginç kentlerle karşılaşınca, eğer olanak bulursam paylaşmak üzere, şimdilik ayrılıyorum aranızdan.

 

 

Belgrad Ormanı yanında beton santrali: Doğa katili… İstemiyoruz!

İstanbul’un Sarıyer ilçesinde yer alan Belgrad Ormanı yakınında bulunan 69’uncu parsele beton santrali yapılmasına karşı çıkan bölge sakinleri, yeniden protesto gerçekleştirerek “Bir an önce bu santral inşaatı bu bölgeden taşınmalıdır!” dedi.

Daha önce beton santraline karşı Gümüşdere ve Arıköy‘de yolları kapatarak tepkilerini gösteren vatandaşlar dün (2 Temmuz) yeniden bir araya gelerek taleplerini yineledi.

2 Temmuz 2023 tarihinde  beton santraline karşı gerçekleştirilen eylemden bir kare.

Vatandaşlar santral istemiyor

Arıköy ve Gümüşdere köylüleri beton santralin Belgrad Ormanı yakınlarına yapılacağını, santralin duman ve tozundan ise Gümüşdere, Kısırkaya, Arıköy, Demirciköy ve Uskumruköy’de bulunan bin 100 hanenin yanı sıra orman ekosisteminin de etkileneceğini söyleyerek santrale karşı doğayı savunuyor.

Beton santralinin yaratacağı çevre kirliliğinin ve ölümlü kazalarla sonuçlanacak trafik yoğunluğunun tekrar tekrar dile getirildiği basın açıklamasında, santrali inşaa etmeye başlayan şirketin istenmediği halde hala bölgede bulunduğuna dikkat çekildi. Söz konusu durumun yöre halkını rahatsız ettiğinin ifade edildiği açıklamada şu ifadelere yer verildi:

“Bir an önce bu santral inşaatı bu bölgeden taşınmalıdır! Son olarak… Halihazırda beton dökülerek mahvedilmiş olan eski beton santrali sahasının acil olarak yeşil hale getirilmesi talebimiz bölge sakinleri olarak devam etmektedir. Bu yönde santrali yapan inşaat şirketinin somut adım atmasını bekliyoruz!”

‣İstanbul’da Belgrad Ormanı yakınına beton santrali inşaatı: Ne ruhsat, ne izin, ne ÇED var 

Ne olmuştu?

Sarıyer’de Uskumruköy Gümüşdere arasındaki yeşil alanda Uskumru Caddesi’nın kenarındaki 69 nolu parselde, birkaç hafta önce kanunlara, yönetmeliklere ve imar planına aykırı olduğu belirtilen ve kaçak olduğu iddia edilen bir beton santrali inşaatı başlatılmıştı.

Sarıyer Belediyesi’nden ruhsat ve izin alınmadığı bilinen inşaat tüm hızıyla devam ederken bölge halkının tepkisini çekmişti.

Bölge sakinleri, santral inşaatının önünde bir eylem gerçekleştirerek ”Beton santrali istemiyoruz” diyerek duruma tepki göstermişti.

Eylem sırasında sık sık “Beton santrali doğayı, hayvanı, insanı öldürür” yazılı dövizler taşındı.

Akabinde gerçekleştirilen eylemin ardından bölge sakinleri arabalarla konvoy oluşturdu. Ayrıca vatandaşlar Gümüşdere Kısırkaya hattı boyunca ilerleyerek yöre sakinlerini beton santrali inşaatının sağlıklarına ve çevreye vereceği tahribat ile ilgili ve artacak inşaat kamyonları trafiğinin zaten mevcut riskli trafiği daha da beter hale getireceği yönünde bilgilendirmelerde bulundu.

Söz konusu parsel Çevre Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı’nca 2018 yılında onaylanan imar planı lejantında ’’ağaçlandırılacak alanlar, orman alanları, parklar,  di̇nlenme  alanları,  çocuk  bahçeleri,  fuar,  oyun  alanları’’ olarak belirlenmiş durumda.

SİT alanı olarak ilan edilen bu bölgede onaylanan imar planının plan hükümlerinin 15’inci maddesinde “Plan onama sınırları içinde akaryakıt depoları, sanayi tesisleri kurulamaz, maden ve taş ocağı, beton santralleri açılamaz, izni olanların süreleri bittiğinde işlem izni uzatılmayacak ve faaliyetleri sona erdirilecektir. Motor çalıştıran, çevresine gürültü, toz, duman çıkaran fonksiyonlar konut alanları içinde yer alamaz” hükmü yer alıyor.

Sarıyer halkı, kanunlara, yönetmeliklere ve imar planı hükümlerine aykırı olarak başlatılan kaçak inşaatın acilen durdurulmasını istiyor.

İstilacı türlerin Türkiye’ye maliyeti 100 milyar dolardan fazla

Bu haber, İklim Masası ekibi tarafından hazırlanmıştır. 

*

Geçtiğimiz hafta yayınlanan akademik makale, istilacı türlerin Avrupa Birliği’ne (AB) ekonomik maliyetinin daha önce raporlanandan yüzde 501 daha yüksek olduğunu ortaya koydu. Çalışmaya göre, istilacı türlerin gözlemlenen maliyeti 28 milyar dolar seviyesindeyken, önümüzdeki yıllarda hem bu türlerin popülasyonlarının hem de sebep olacakları zararın katlanarak artacağı öngörülüyor. Araştırmada bu türlerin maliyetinin 2040 yılına kadar 148,2 milyar dolara ulaşacağı hesaplanmış.

İstilacı türler, iklim değişikliğinden faydalanıyor

Doğal olarak bulunmadıkları bölgelere ulaşıp buralarda ekolojik, çevresel ya da ekonomik zarara neden olan istilacı türler, küresel biyoçeşitlilik kaybının da önde gelen sebepleri arasında yer alıyor. İklim değişikliği ise bu zararlı türlerin yayılışını kolaylaştırıyor: Uluslararası Doğayı Koruma Birliğine (IUCN) göre istilacı türler, ekstrem hava olayları nedeniyle yeni bölgelere taşınabiliyor. Üstelik iklim değişikliği, bu habitatların istilalara olan direncini de zayıflatabiliyor.

Artan sıcaklıklar, istilacı türlerin daha yüksek enlemlerde ve rakımlarda yayılabilmesini ve yerli türleri olumsuz yönde etkileyecek ekolojik etkileşimlere girmesini de mümkün kılıyor. Olumsuz ekolojik, sağlık ve ekonomik etkileri olan bu türlerin ekonomik maliyetine dair hesaplamalar ise henüz resmin tamamını görmeye yetecek ölçüde kapsamlı değil.

Avrupa Birliği’nde de, kıtaya yayıldığı bilinen işgalci türlerin ancak küçük bir bölümünün sebep olduğu maliyetlerin kaydı tutuluyor. Örneğin Fransa’da en az 2,621 yabancı tür bulunduğu bilinirken, bunların yalnızca 98’inin, yani yüzde 4’ünden azının maliyeti kaydedilmiş. Yeni yayınlanan bir akademik çalışma, istilacı türlerin gerçek maliyetini ortaya koyuyor.

Araştırmanın yazarlarından Muğla Sıtkı Koçman Üniversitesi Su Ürünleri Fakültesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Ali Serhan Tarkan’ın konuyla ilgili şunları söylüyor:

“Temel olarak biyolojik istilaların ekosistemlerin işleyişini, biyolojik çeşitliliği ve insan refahını tehdit ederek ekosistem hizmetlerini tahrip ettiğini ve büyük ekonomik maliyetlere neden olduğunu biliyoruz. Yabancı türler, tarihsel olarak bir ticaret, turizm ve göç merkezi olan Avrupa kıtasına kolaylıkla girip yayılabilmiştir.

Biyolojik istilaların bazı AB üyesi devletlere olan maliyeti son zamanlarda değerlendirilmeye başlanmış olsa da, yaptığımız araştırma, gerçek maliyetlerin hesaplanandan çok daha yüksek olduğunu ortaya koydu.

AB’deki bu hesaplama eksikliğinin büyüklüğünün değerlendirildiği çalışmamızda, mevcut istila kaynaklı maliyet verileri kullanılarak bugünkü ve gelecekteki istila maliyetlerinin projeksiyonları yapıldı. Projeksiyonlarda, AB’de bilinen 13,331 istilacı türün sadece 259’unun maliyetlerinin rapor edildiği tespit edildi. Bu, varlığı bilinen türlerin yaklaşık %1’ine denk geliyor.”

Araştırmanın; gözlemlenen maliyetlerin, kaydedilen maliyetlerden yaklaşık yüzde 501 daha yüksek olduğunu ortaya koyduğunu belirten Tarkan, şu bilgileri veriyor:

“Bu hesaba göre 1980 ile 2017 yılları arasını kapsayan mevcut maliyetler 28 milyar dolar seviyesindeyken, projeksiyonlara göre bu maliyet 2040 yılına kadar 148,2 milyar dolara ulaşacak. Bu ekonomik etkilerin bilinmesi, daha etkin yönetim adımları atılması için büyük önem taşıyor.’

Türkiye’ye maliyeti 100 milyar dolardan fazla

“Etkin yönetsel önlemler alınmadığı müddetçe biyolojik istilalar ve beraberinde getirdikleri olumsuz etkiler artmaya devam edecek, doğal biyoçeşitlilik olumsuz etkilenecek, sürdürülebilir kalkınma ve sürdürülebilirlik hedefleri zarar görecektir. Bu nedenle yabancı türlerin ve etkilerinin iyi anlaşılması, raporlanması ve verilerin, erişilebilir veri tabanlarında merkezi olarak toplanması gerekiyor. Bu konu yalnızca AB için değil, Türkiye için de büyük önem taşıyor.”

Kıtalararası geçiş noktasında yer alan ve uzun sınırlara sahip olan Türkiye, bu eşsiz coğrafi yapısının yanı sıra büyük bir nüfusa sahip olması ve ticari faaliyetlerinin yüksek olması nedeniyle de istilacı türlerden fazlaca etkilenecek ülkeler arasında.

Tarkan, bu açılardan Avrupa ülkelerine nazaran Türkiye’nin daha kırılgan durumda olduğunun söylenebileceğine dikkat çekiyor:

“Buna ek olarak, ülkeye özgü (endemik) türlerin sayıca yüksek olması da biyoçeşitlilik anlamında hassas bir konumda olduğumuz anlamına geliyor. Ancak istilacı türlerin ekonomik etkileri, oldukça açık bir tehdit olmasına karşın büyük ölçüde görmezden geliniyor.

İstilacı türlerin AB’ye ekonomik maliyetlerini hesapladığımız gibi Türkiye’ye maliyetini de hesaplamak üzere çalışıyoruz. Devam eden bir araştırmamızda, 1914 yılından bu yana kayda geçmiş etkilerin ekonomik maliyetine odaklandık. Şu ana kadar yaptığımız hesaplamalar, 1914’ten günümüze kümülatif maliyetin en az 100 milyar dolar seviyesinde olduğunu ortaya koyuyor.

Söz konusu etkiler, farklı habitatlar ve türler için çok farklı şekillerde karşımıza çıkabiliyor. Ancak en önemli etkilerin ekolojik, ekonomik, sosyolojik ve insan sağlığına ilişkin olduğu söylenebilir.”

Prof .Tarkan’a göre, benzer şekilde, alınacak önlemler ve yönetsel uygulamalar da bahse konu faktörlere bağlı olarak değişim gösteriyor. Örneğin çok geniş ve kontrolün oldukça zorlu olduğu denizel alanlarda bu tip mücadeleler daha zorluyken, kapalı alanlarda bulunan ve hareket kabiliyetleri sınırlanmış olan istilacı organizmaların kontrol altında tutulması nispeten daha kolay sağlanabiliyor.

 

 

Tanık olduğunuz ekolojik yıkım hakkında bize yazın

Belki bir gün balkonunuzda otururken çocukluğunuzun geçtiği parkta ağaçların kesildiğini fark ettiniz ve buna tepki göstermek istediniz. Ya da yaşadığınız şehirde yeni bir maden projesi gerçekleştiriliyor ve yaşam alanınızın tehdit altında olduğunu düşünüyorsunuz.

Belki de tanık olduğunuz şey hayvan dostlarımıza karşı bir hak ihlali, denizlere karışan kirlilik, yanan veya yakılan bir orman, zehrini soluduğumuz havaya karıştıran bir termik santral…

Bize yazın

Ekolojik yıkım her geçen gün daha da şiddetlenerek devam ediyor. Bu sebeple çevremizde olup bitenleri gözlemlemeye ve bilgi paylaşımına her zamankinden daha çok ihtiyacımız var.

Her zaman doğadan ve yaşamdan yana taraf olmayı kendisine gaye edinen Yeşil Gazete olarak size bir çağrımız var: Tanık olduğunuz ekolojik yıkım hakkında bize yazın.

Yakın zamanda böyle bir ekolojik yıkıma tanık olduysanız bize aşağıdaki üç adımı uygulayarak ulaşabilirsiniz:

1-Belgeleyin

  • İşlemin yapıldığı bölgeden yatay formatta fotoğraf ve video çekin.
  • Eğer varsa yapılan işleme dair tutulan belgeyi ekleyin. Bu konuya göre CİMER yoluyla yapılan bilgi edinme başvurusuna gelen cevap veya proje dosyası olabilir.

2- Açıklayın

  • Ekolojik yıkım ile karşı karşıya olan bölgenin neresi olduğunu detaylı bir şekilde yazın.
  • Olay ile ilgili kendi düşüncelerinizi yazmayı unutmayın. Bu, sizin için neden önemli ve neden yapılmaması gerektiğini düşünüyorsunuz?

3-Gönderin

  • Hazırladığınız dokümanları bize [email protected] üzerinden gönderebilirsiniz.
  • Gerekli olduğu durumda size ulaşabilmemiz için bir irtibat numarası eklemeyi unutmayın.

Son İstanbul’un ‘cennet bahçeleri’ne kıymayın efendiler!

Cennet kavramı, sözlükte “bağ, bahçe ve bostan, gölgeli ve sık ağaçların bulunduğu dal ve yapraklarının sıklığı ile tıpkı bir örtü gibi zemini örterek gölgeleyen meyveli ve meyvesiz ağaçlar ile anlatılır. Sözlük anlamlarından yola çıkıldığında ön plana çıkan; yeşilliğidir, yani bir nevi cennetin kelime anlamı, bahçedir.

Tıpkı Adalar gibi…

*

Tarihi sürece  baktığımızda iklimi ve topoğrafyası nedeniyle İstanbul, zengin bitki örtüsü ile kaplı bahçelere sahipti. Minyatürler, gravürler ve seyahatnamelerden bu bilgilere ulaşabiliyoruz. Belgelerden, Osmanlı saray bahçelerinde de el değmemiş bir doğallığın hâkim olduğunu, saray bahçelerinde eğlencelerin düzenlenmesinin yanı sıra  meyve ağaçlarının, çiçeklerin ve  şifalı bitkilerin yetiştirildiği de biliyoruz.

İmparatorluklara ev sahipliği yapmış şehr-i İstanbul’un bahçeleri dillere destandı. İmparatorluk sınırları dışından çok ünlü Fransız, İtalyan mimar, peyzaj mimarı ve bahçıvanlar gelerek, İstanbullulara  cennet bahçeler armağan etti. III. Selim döneminde sarayda baş mimar olarak çalışan Antoine-Ignace Melling’in hazırladığı, bir çok bahçe gravüründen oluşan albüm hafızalarımız İçin önemli bir kayıttır.

Günümüzde ise bir bahçe kültüründen söz etmek, ne yazık ki mümkün değil. İstanbul tamamen bahçesiz bir şehir haline geldi. Apartmanların etrafında kalan son toprak parçalarına da otopark amaçlı beton dökülmüş durumda. Bu bahçe denilen yerlere baktığımızda, kendi sağlığımızdan önce otomobillerimizi düşündüğümüzün mekansal izdüşümünü  görüyoruz.

İstanbul’un Prens Adaları’na baktığımızda ise manzara biraz değişiyor. Şükür ki, bahçe kültürü bugün bile sürdürülüyor. Hala epeyce evi çevreleyen bahçeler beton dökülmeyip alabildiğine yeşil ve doğala yakın kalabilmiş. Yağmur yağdığında duyumsayacağınız toprak kokusu, şanslıyız ki halen başımızı döndürüyor.

Göçmen bitkilerin bahçeleri…

Son İstanbul’un mirası, kültürel peyzajı olan Ada bahçeleri, özellikle Osmanlı döneminde bir çok zengin gayrimüslim ve Türk’ün yurt dışında görüp beğendikleri evlerin mimari özelliklerinin yanı sıra bahçelerdeki bitki çeşitliliğini de taşımasıyla adeta bir laboratuvara dönüşmüş. Toprağının zenginliği, Akdeniz ikliminin özelliği tüm bu çeşitliliğin bir arada yaşamasına izin vermiş.

Geçen yıllarda Orman Yüksek Mühendisi Cihan Erdönmez’in rehberliğinde, Faik Yaltırık, Asuman Efe, Adnan Uzun hocalar tarafından 1993 yılında hazırlanan “İstanbul Adaları’nın Doğal ve Egzotik Bitkileri” kitabı eşliğinde Büyükada’da tescilli bitkilerinin izini sürdük.

Ada’da dolaşarak bu tescilli bitkileri, ağaçları tek tek bulmaya çalıştık. Rotanın sonunda çıkan sonuç çok ürkütücüydü: Çok sayıda anıt ağaç ve tescilli bitki, 80’lerde Turgut Özal’ın neo-liberal politikalarıyla başlayan inşaatlara kurban edilmiş. Elimizdeki listeden çok azı geriye kalmıştı. Köşklerin bahçelerindeki işaretli bitkilerin yerinde, zamanında bin bir emekle uzak coğrafyalardan taşınmış egzotik bitkiler sökülmüş, yerine apartmanlar dikilmişti.

Yaşar Kemal’in Kuşlar Da Gitti romanı, İstanbul’un çürüyen, kirlenen yüzünün, insanlığın da şehirle birlikte yok oluşunun romanıdır. Usta yazar, bunu 1978’de şöyle dile getirir:

Bir karış arsa için İstanbul’un bu açgözlü canavarları birbirlerinin gözlerini oyacak, birbirlerinin ırzlarına geçecek, birbirlerini boğazlayacak, kıtır kıtır kesecekler. Bir avuçluk arsa toprağı için.

Biz de Dünya Mirası Adalar olarak Adalar’ın canlılığını, eşsiz ekolojisini anlatabilmek için 2019’da Prens Adaları’nın doğasını, imgelerini, seslerini ve kaybolmakta olan ritüellerini dört mekan üzerinden işlediğimiz  “Adaların Sesleri” sergisini ve söyleşilerini hazırlamıştık. “Islands Songlines” adalarda toprak, su, deniz, ormanlar, bitki örtüsü ve tüm canlı varlıklar ile nasıl birlikte, sürdürülebilir bir ekolojik döngü kurabileceğimizi hem bilimsel yöntemler, hem tasarım hem kadim bilgilerle ve yeni arayüz arayışları ile yeniden hayal etmeye davet etmiştik.

2021 yılında ise 5. İstanbul Tasarım Bienali’nin etkinliği  olan “Büyükada Şarkı Hatları Adalar” çalışmasında Adalar’daki bitkiler, toprak, böcekler ve kuşlar, benzersiz toprak ve mineralleri üzerine yürütülen araştırmalara da ev sahipliği yapan, Ada bitkilerinden oluşan bir Yüzer Bahçe hazırladık. Yüzen bahçe, Yenikapı‘dan yola çıkarak Büyükada’ya oradan da diğer adalara uğrayarak Haliç’e yolculuğa çıktı.

Taş Mektep’te hayal kırıklığı

2019’da, İKSV’nin düzenlediği Yedinci Kıta başlığını taşıyan Bienal, günümüzün en acil konularından İklim krizini, ekolojiyi farklı açılardan ele alan eserlere ev sahipliği yapmıştı.  İnsanlığın sebep olduğu doğal veya kültürel tahribata antropoloji ve arkeolojinin araçlarıyla bakan güncel sanat çalışmalarına yer vermişti.

Sanatçı Hale Tenger de Büyükada Taş Mektep’teki “Suret, Zuhur, Tezahür” çalışmasında oradaki meyve ağaçları için yazdığı şiirde,

 “Görmeden kendimi, olurdum
Bir meyve ağacıydım ben”

diyerek sanat ve ekoloji arasındaki ilişkiyi tartışmaya açıyordu.

Hale Tenger gibi bir çok sanatçının, bilim insanının, iklim krizi uzmanlarının açtığı bu tartışma devam ederken , İBB Kültür Varlıkları Daire Başkanlığı tarafından restorasyonu yapılan Taş Mektep, geçtiğimiz pazar günü Ekrem İmamoğlu tarafından açıldı.

Taş Mektep 1870’lerde Ada’daki Kadıyoran Yokuşu’nda, İskenderiye Patriği Sofronios’un yazlık evi olarak inşa edilmiş ve 1922-1967 yıllarında Büyükada İlkokulu, daha sonra da ortaokul olarak hizmet vermişti.

1979 yılında, yangın tehlikesi nedeniyle taşınan okulun kapısı uzun yıllar kilitli kaldı. Şüphesiz hiç bir kamusal alanı olmayan Adalılar için Taş Mekteb’in kullanıma açılması, içinde sergi, sinema, sunum, toplantı, buluşma noktası olarak tasarlanmış alanların olması Ada halkının hayatına kültürel bir zenginlik katacak.

Fakat açılışta sanatçı Hale Tenger’in üzerine şiir yazdığı meyve ağaçlarının bahçede olmadığını gördük. Herkesin durup fotoğraf çektirdiği o ikonik mor salkım da yerinde değil. Hepsi kökünden sökülmüş, bir karış toprak bile bırakılmamış. Arnavut taşlarından yapılmış tarihi merdivenli yolu da tamamen betonla kaplanmış. Orası cennetin bahçesiydi oysa. Fotoğraflara baktığınızda tercihiniz ne olurdu?

Hangi bahçe?
Hangi yol?
Hangi kaldırım?
Hangi merdiven?

Taş Mektep’in yeni beton ‘bahçe’si.

Şimdi Adalılar bahçenin ve merdivenlerinin tarihi binanın bağlamından koparılmadan tekrar doğal haline ve adalar ekosistemine uyumlu peyzajının yapılmasını talep ediyor. En önemlisi de bu tür restorasyon çalışmalarında şeffaflık ve projenin başından itibaren doğru bir yönetimin olmasını istiyorlar.

Örneğin, yüklenici firma, peyzaj firması, mimarın kim olduğunu, Adalılar açılışa kadar öğrenemedi. Hatta, zorunlu olan bilgilendirici panolar asılmadığı için restorasyonun başındaki mimarın adını halen bilemiyoruz. Koruma-onarım projelerinde, işi üstlenen müteahhit ile bürokrat arasında “eriyen” mimarın proje müellifi olarak adının anılmaması, mimarsız, müellifsiz koruma demek ki, bürokratların mimar rolünü üstlenmesinin geri kalmış ülke sendromu olduğu söylenebilir.

7. Kıta tam da bu halleri işaret ediyordu.

Bir de iyi haber, yaptığımız görüşmelerle sorunu belirttiğimiz yetkililerden iyileştirme üzerine çalıştıklarını öğrendik.

Adalar’da imar planlarına karşı bütün İstanbul karşı çıkmalı

Sabancı Müzesi’nin bahçesi, Brooklyn’deki bahçeler gibi, dünyada ve Türkiye’de, artık etkinlikler için bahçeler doğal haliyle kullanılıyor. Ancak Prens Adaları’nda beklenen imar planları ile kalan bahçelerin başına ne gelecek, bunu henüz bilmiyoruz.

Bir önceki 1/1000 ölçekli imar planı, Adalar’ı korumak yerine turizme, inşaata ve motorlu araçlara açmak üzere planlanmıştı. Örneğin, daha önce itiraz edilen ve iptal edilen  imar planlarında her 2000 m2  alan içindeki tescilli  tarihi köşklerin, tescilli bahçelerine bir bina daha yapılabiliyordu. Aynı bir zamanlar Kalamış, Erenköy, Suadiye’deki köşklerde olduğu gibi. Onların da önce bahçelerine apartmanlar yapıldı, sonra o devasa apartmanların gölgesinde küçükcük kalan  köşkler yıkıldı. Defalarca yıkıldı yapıldı, yıkıldı yapıldı… Üstelik her seferinde deprem riski görmemezliğe gelinerek. Bugün artık o semtlerde yaşayanlar bir karış yağmur suyunu bile geçirmeyen  betondan bahçelere mahkum bir hayat sürüyor.

Ahirette cennet bahçelerinin tahayyülü ile yaşarken, yaşadığımız bu alemdeki bahçeleri, cenneti neden yok ediyoruz? Öbür tarafta vaat edilen cennete iman ederken, bu tarafta cennet gibi yerleri yok ederek, ranta ve talana açanlara dur demek şart.

Eli kulağında, çıktı çıkacak planları göremediğimiz  için, Adaları neler bekliyor, bilemiyoruz ama bir önceki planlar yeniden önümüze gelirse, tüm İstanbul’un buna karşı seferber olmasını bekliyoruz. Prens Adaları, sadece Adalıların değil, tüm İstanbul’un akciğeri ve mirası. Bu planlar hayata geçirilirse, son kalan İstanbul’u bir daha göremeyebiliriz. Henüz vakit varken, birlikte dayanışma zamanları…

Son sözü Yunus Emre’ye bırakarak herkese iyi bayramlar diliyorum:

“Cennet Cennet dedikleri, birkaç köşkle birkaç huri. İsteyene ver onları, bana seni gerek seni.”

Düşük karbonlu protein nedir?

Yazan: Isabelle Gerretsen

Yeşil Gazete için çeviren: Canan Soylu

*

Söz konusu bireysel karbon emisyonlarımızı azaltmak olduğunda, atabileceğimiz en etkili adımlardan biri daha sürdürülebilir beslenmektir. Küresel gıda üretimi, insan kaynaklı tüm sera gazı emisyonlarının %35’inden sorumludur. Hayvansal ürünler, dünyada tüketilen kalorinin yalnızca %20’sini sağlarken; beslenme kaynaklı emisyonlarımızın büyük kısmını oluşturmaktadır.

Süt ürünleri, yumurta, balık ve et gibi hayvansal ürünlerin iyi protein kaynakları olduğu bilinmektedir ve doğru miktarda protein almak vücudumuzun büyümesi ve onarımı için gereklidir. (Gerçekten ne kadar protein tüketmemiz gerektiği hakkında daha fazla bilgiye ulaşmak için okuyunuz).

Aynı zamanda hem düşük karbonlu bir beslenme hem de tükettiklerinin besleyici olmasını tercih edenler için doğru seviyede protein almak zor olabilir. “Karbon nötr” veya “sürdürülebilir” olduklarını iddia eden, çok çeşitli ve ulaşılması kolay ürünlerin çoğu, bu iddiaları her zaman desteklemedikleri için ortaya karmaşık bir tablo çıkmaktadır.

Peki, protein açısından zengin, düşük karbonlu bir diyet gerçekten nasıl görünüyor? Et ve süt ürünleri iklim için ne kadar kötü? Sadece tofu, nohut ve bezelye gibi bitki bazlı proteinleri yemek ne kadar sürdürülebilir? Peyniri mi yoksa tavuk yemeyi mi kesmek daha iyi? Hangi hayvansal ürün içermeyen alternatifler en düşük emisyon çıktısına sahip?

BBC Future, Oxford Üniversitesi‘nden bir araştırmacı olan Joseph Poore ve İsviçre araştırma enstitüsü Agroscope‘ta gıdanın yaşam döngüsünü inceleyen Thomas Nemecek tarafından derlenen, şimdiye kadarki en büyük gıda sistemleri analizinden elde edilen verileri kullanarak bu soruları cevaplamaya çalıştı.

Et

Analize göre sığır eti, 100 g protein başına 49,9 kg CO2 eşdeğeri veya CO2 üretiyor, bu da dört bifteğin miktarına eşdeğer. İkinci en yüksek karbon ayak izine (GHG) sahip proteinler, 100 g başına 19,9 kg CO2 üreten kuzu ve koyun etidir.

Dünya Kaynakları Enstitüsü‘nde Sürdürülebilir Beslenme Direktörü Anne Bordier, “Sığır eti üzerinde o kadar çok vurgu var ki, insanlar genellikle diğer et türlerini ve bunların etkilerini unutuyor” diyor.

İnekler, koyunlar ve keçilerin tümü geviş getiren hayvanlardır ve yiyeceklerini sindirirken metan çıkaran birden fazla mide bölümüne sahiptirler. Atmosferde daha kısa ömürlü olmasına rağmen metan, 20 yıllık bir süre içinde küresel ısınma etkisi karbondioksitten (CO2) 84 kat daha fazla olan oldukça güçlü bir gazdır.

Fransa’daki Ulusal Bilimsel Araştırma Merkezi‘nde, 2021’de et ve süt proteinlerinin karbon ayak izi analiz çalışmasını yapan fizikçi ve araştırmacı Sophie Marbach, çiftlik hayvanlarının yüksek metan üretimine ek olarak, hayvan yemi üretmenin, taşımanın ve hayvan çiftliklerini işletmenin de sera gazlarının salımına neden olduğunu belirtiyor.

Bordier, bir mandıra sürüsünden elde edilen etin, bir sığır sürüsünden elde edilen ete göre daha düşük karbon ayak izine sahip olduğunu çünkü ineğe yatırdığınız tüm kaynakların (yem, toprak, su ve gübre) karşılığında daha fazla yiyecek aldığınızı söylüyor: “[Sığır etine ek olarak], bu inekler [diğer hayvanlar için] yem olarak da kullanılan süt üretiyorlar… Yani genel olarak daha verimli.”

Süt inekleri genellikle yaklaşık üç yıl boyunca yüksek süt verimi sağlar, ardından kesilir ve etleri besin olarak kullanılırlar.

Tavuk, hindi, tavşan ve ördek gibi küçük, geviş getirmeyen hayvanlardan elde edilen etlerin, sığır ve kuzu etlerine göre çok daha düşük karbon ayak izi vardır. Örneğin tavuk, sığır etinden neredeyse dokuz kat daha düşük karbon ayak izine sahiptir ve 100 g protein başına 5,7 kg CO2 üretir.

İngiltere’deki York Üniversitesi‘nde gıda, iklim ve toplum profesörü olan Sarah Bridle, bunun “oldukça düşük” olduğunu söylüyor. “Çiftlik balıklarına ve yumurtalarına benziyor.”

Domuzun karbon ayak izi (7,6 kg), sığır etinden yaklaşık 6,5 kat daha düşük ve kümes hayvanlarından (5,7 kg) 1,4 kat daha yüksektir.

Süt Ürünleri

Tarımda kuzu ve sığır etinden sonra üçüncü en yüksek emisyona neden olan şey tavuk veya domuz eti değil, peynirdir.

Marbach, “Vejetaryen olmanın harika olduğu konusunda bir fikir birliği var; ancak peynirin aslında oldukça karbon yoğun olduğunu unutuyoruz” diyor ve bunun ineklerin neden olduğu yüksek metan çıkışına ve çok az çıktı için çok girdiye ihtiyaç duyulmasından kaynaklandığına dikkat çekiyor.

Peynirin karbon ayak izi (100 g protein başına 10,8 kg CO2), tavuğun neredeyse iki katı; ayrıca domuz eti ve yumurtanın neden olduğu karbon ayak izinden (4,2 kg CO2) daha yüksek.

Beslenme emisyonları, yediğiniz peynirin türüne bağlı olarak büyük ölçüde değişebilir. Bridle, parmesan gibi daha sert peynirlerin, daha fazla sütle yapıldıkları için yumuşak peynirlerden daha fazla karbon yoğun olduğunu anlatıyor: “Yumuşak peynirler daha fazla su içerir; örneğin süzme peynirde çedardan %50 daha fazla su vardır.”

İnek peynirinin karbon ayak izinin keçi veya koyun sütü peynirlerininkine benzer olduğunu çünkü hepsinin geviş getiren hayvanlar olduğunu da ekliyor: “Ancak inek peyniri muhtemelen en verimli olanıdır çünkü süt inekleri çok miktarda süt üretir.” Birleşik Krallık Çevre, Gıda ve Köy İşleri Bakanlığı‘nın verilerine göre, 2021 yılında bir süt ineği ortalama 8.200 litre (1.800 galon) süt verdi.

Parmesan gibi daha sert peynirler, daha fazla sütle yapıldıkları için yumuşak peynirlere göre daha karbon yoğundur.

Marbach da “Bu arada yoğurt, şaşırtıcı derecede düşük karbonludur, 100 g protein başına 2,7 kg CO2’dir, çünkü onu üretmek için çok fazla süt gerekmez (peynirden çok daha az) üstelik krema ve tereyağı gibi bir dizi yan ürün vardır, bu da karbon ayak izinin çok sayıda gıda maddesine dağıldığı anlamına geliyor” diye konuşuyor.

Bitkiler

Hayvansal ürünler, küresel gıda bazlı emisyonların %57’sinden sorumlu iken bitki bazlı gıdalar toplamın %29’una karşılık gelmekte.

Birleşik Krallık İklim Değişikliği Komitesi (CCC), ülkenin iklim hedeflerini karşılamak için et ve süt ürünleri tüketiminde 2030 yılına kadar %20’lik bir azalmayı ve 2050’de bu rakamı et tüketiminde %35’e çıkarmayı tavsiye ediyor.

En düşük emisyon seçeneği, vegan bir diyet benimsemek ve et ve süt ürünlerini tamamen kesmek olacaktır. Oxford Üniversitesi bünyesindeki Martin School tarafından yapılan bir araştırmaya göre, tüm dünya vegan olursa, gıda kaynaklı küresel emisyon 2050’ye kadar %70’e kadar düşebilir.

Bezelye, baklagiller ve fındık açısından zengin bir diyet inanılmaz derecede düşük karbonlu olabilir. Bezelyeden 100 gr protein üretmek sadece 0,4 kg CO2 yayar. Bu, sığır etinden elde edilecek aynı miktarda proteinin neden olduğu emisyonun neredeyse 90 kat daha azına denk gelir. Mercimek gibi diğer bakliyatların karbon ayak izi 0,8 kg CO2’dir. Tofu üretimi ise 100g başına 2,0 kg CO2 üretir. Bridle, bu emisyonların çoğunlukla soya üretimi için arazilerin temizlenmesiyle ilgili olduğunu söylüyor.

ABD şirketi Nucicer, yabani nohutlarını ekilebilir diğer çeşitli nohutlarla melezleyerek, CO2 miktarı daha da düşük yüksek proteinli nohut tozu mahsulü elde etti. Bu toz, makarna ve unlu mamullerde glütensiz un olarak da kullanılabiliyor.

Şirketin CEO’su ve kurucu ortağı Kathyrn Cook, Nucicer’in protein içeriğini artırarak dönüm başına daha fazla protein üretebildiğini ve ihtiyaç duyulan toplam enerji ve su miktarını azaltabildiğini söylüyor. “Bu, protein kaynaklarımızın çevreye olan etkisine gerçekten yardımcı oluyor” diyen Cook, nohutların ayrıca su açısından oldukça verimli olduğunu ve havadaki azotu bitki büyümesi için hayati önem taşıyan toprağa sabitlediğini de sözlerine ekliyor.

Bezelye, baklagiller ve fındık açısından zengin bir diyet inanılmaz derecede düşük karbonlu olabilir.

Balık ve deniz ürünleri

Balık ve deniz ürünleri söz konusu olduğunda karbon ayak izini hesaplamak daha zordur. Türüne ve nasıl yakalandığına bağlı olarak büyük ölçüde değişebilir.

Çiftlik karidesleri, çiftlik balıklarından (6,0 kg CO2) çok daha yüksek karbon ayak izine (100g başına 18,2 kg CO2) sahiptir. Bunun nedeni, büyük miktarlarda karbon depolayan mangrov ormanlarının  yok edilmesi ve karides çiftliklerine dönüştürülmesidir.

Washington DC‘de bulunan Amerikan Üniversitesi‘nde çevre bilimi yardımcı doçenti olan Jessica Gephart, midye, istiridye ve deniz tarağı da dahil olmak üzere çiftlikte üretilen çift kabuklularının çok daha düşük bir sera gazına neden olduğunu söylüyor ve çiftlik karideslerinden yaklaşık altı kat, çiftlik balıklarından yaklaşık 3,5 kat daha düşük olduğu örneğini veriyor.

2021’de Gephart ve meslektaşları, deniz ürünlerinin çevresel etkisini sera gazı emisyonları, kirlilik ve tatlı su kullanımı gibi bir dizi faktör üzerinden analiz etti.

Buna göre, çiftlik çift kabukluları, değerlendirmede en iyi puanı aldı. Gephart, bununla birlikte  vahşi doğada yakalanan çift kabukluların, sera gazı emisyonları söz konusu olduğunda neredeyse aynı performansı gösteremeyip çiftlik muadillerine göre 5 ila 10 kat daha fazla emisyon saldıklarını belirtiyor.

Yetiştirilen çiftlik çift kabuklularu, sudaki besinleri filtreledikleri ve büyük miktarda enerji gerektirmeden hasat edilebildikleri gibi havan yemine de ihtiyaç duymaz. Yabani çift kabuklular genellikle deniz dibi boyunca büyük, sert ağların çekilmesini içeren tarama ile yakalanır. Bu işlem karbon yoğun bir süreç olmakla birlikte, tortul tabakada depolanan karbon dengesini bozan ve okyanusu asitleştiren CO2’nin salınmasına neden olmaktadır.

Yapılan bir çalışmaya göre, deniz dibi taramasının yılda bir milyar ton CO2 ürettiği, bu miktarın da dünya havacılık emisyonlarına eşdeğer ve  Almanya’nınkinden daha fazla olduğu tahmin edilmektedir.

Laboratuvarda üretilen protein

Canlı hayvanlardan toplanan hücreleri kullanan hücresel etten, soya veya bezelye proteininden yapılan bitki bazlı ete ve hassas fermantasyon kullanılarak üretilen inek içermeyen süt ürünlerine kadar, hayvansal ürünlerden kaçınmak istiyorsak artık seçim yapabileceğimiz çok çeşitli et ve süt ürün alternatifleri bulunmakta.

Ancak emisyonlar söz konusu olduğunda geleneksel et ve süt ürünleriyle nasıl karşılaştırılır?

Johns Hopkins Yaşanabilir Bir Gelecek Merkezi‘nde araştırmacı olan Raychel Santo tarafından 2020 yılında yapılan bir araştırmaya göre, bitki bazlı et 100g başına 1,9kg CO2, hücresel et 5,6kg CO2  üretirken, sığır eti 25,6kg’lık karbon ayak izine neden oluyor. Santo’nun araştırmasına göre, hücresel et için emisyonlar geleneksel etten önemli ölçüde daha düşükken, bakliyat, tofu ve bezelye gibi bitki proteinlerinden kaynaklanan emisyonlardan beş ila 21 kat daha yüksek.

Santo, hücresel etin karbon ayak izinin büyük bir kısmının ürünleri üretmek için gereken enerjiden geldiğini söylüyor. Hayvanlardan toplanan hücreler, oldukça enerji yoğun olan biyoreaktörlerde büyütülüyor:

“Bitki bazlı et takviyeleri, çoğu çiftlik etinden ve hücre bazlı etten daha düşük karbon ayak izine sahiptir, ancak yabani ton balığı (1,2 kg), böcekler (0,9 kg), tofu (1,2 kg) ve daha az işlenmiş bakliyat (0,4 kg) ve bezelye ( 0,3 kg), tüm protein açısından zengin yiyecekler arasında en düşük ayak izine sahip olanıdır.”

Midyelerin, çiftlik karideslerinden yaklaşık altı kat ve çiftlik balıklarından 3,5 kat daha düşük sera gazı ayak izi vardır.

Helsinki Üniversitesi‘nde Sürdürülebilir Gıda Sistemleri Doçenti olan Hanna Tuomisto‘nun araştırmasına göre de hücresel etin karbon ayak izi sığır ve kuzu etinden önemli ölçüde daha düşük.

Tuomisto’nun analizine göre, geleneksel etin tamamen kültürlü etle değiştirilmesi, sera gazı emisyonlarında %78-98, arazi kullanımında %99 ve enerji kullanımında %45 oranında büyük bir azalma ile sonuçlanacak.

Tuomisto, hassas fermantasyon kullanılarak üretilen hayvan kaynaklı olmayan proteinlerin, kültür etinden daha düşük emisyon çıkışına sahip olduğunu açıklıyor.  Hassas fermantasyon – aynı zamanda rekombinant protein üretimi olarak da bilinir – bakteri, maya veya diğer mantarlar gibi hayvansal olmayan hücrelere, geleneksel süt ürünleri ve ette bulunanlarla aynı proteinleri üretmelerine izin veren spesifik DNA dizilerinin eklenmesini içerir.

Bu mikroorganizmaların hücresel ette kullanılan hayvan hücrelerinden daha basit olduğunu ve bunun çeşitli avantajlara yol açtığını anlatan Tuomisto, daha hızlı bir metabolizmaya sahip olduklarını ve “daha az girdiyle daha fazla protein ürettiklerini” belirtiyor ve kültürlü etten farklı olarak, çoğalırken ısı ürettikleri için ısıtmaya ihtiyaç duymadıklarını da sözlerine ekliyor. Bu, genel sera gazı emisyonlarının önemli ölçüde daha düşük olduğu anlamına gelir.

ABD şirketi Perfect Day, bu teknolojiyi dondurma ve süt dahil hayvansız süt ürünleri alternatifleri üretmek için kullanıyor. Şirketin sürdürülebilirlik ve sosyal etki direktörü Liza Schillo, Perfect Day’in ürettiği peynir altı suyunun 100 g protein başına 0,3 kg CO2 karbon ayak izine sahip olduğunu ve bunun süt proteininden (9,5 kg CO2) 35 kat daha düşük olduğunu söylüyor.

Bir yaşam döngüsü değerlendirmesine göre, sütteki toplam proteinle karşılaştırıldığında, Perfect Day’in peynir altı suyu proteini sera gazı emisyonlarında %91-97 daha düşük ve bunun %29-60 oranındaki kısmı daha düşük enerji talep ediyor.

Schillo, “Hayvansız peynir altı suyu proteinimiz bugün ABD raflarındaki süt ürünlerinin sadece %5’inde kullanılırsa, San Francisco ile New York arası 40.000 gidiş-dönüş uçuştan kaynaklanan sera gazı emisyonlarına eşdeğer ve Washington DC’ye 6 yıl boyunca güç sağlayacak kadar enerji tasarrufu sağlarız” diyor.

Ayrıca Solar Foods gibi hidrojenle beslenen bakterilerden yapılan et ikameleri üreten şirketler de var. Fin şirketi, gıdalarda katkı maddesi veya kültürlü et yetiştirmek için bir ortam olarak kullanılmak üzere CO2, hidrojen ve oksijen de dahil gazlarla beslenen mikroplardan sarı bir protein tozu üretti.

Tuomisto, bu gazla fermente edilmiş proteinlerin “yenilenebilir enerji kullandıkları sürece” en düşük karbonlu et alternatifleri olduğunu söylüyor. Ancak Solar Foods’un yaptığı gibi sudan hidrojen üretmek büyük miktarda elektrik gerektirir. Elektriği üretmek için yenilenebilir kaynaklar kullanılırsa, gazla fermente edilmiş proteinlerin genel sera gazı emisyonlarının bitki bazlı proteinlere çok benzer olacağı belirtiliyor.

Bu araştırma, bol miktarda protein alırken yiyecek seçimlerinizden kaynaklanan emisyonları azaltmanın birden fazla yolu olduğunu ortaya koyuyor. Beslenmenizdeki hayvansal ürün miktarını azaltmak, emisyonları azaltmanın güçlü bir yolu olsa da fark yaratan başka alternatifler de var.

Marbach’ın araştırmasına göre, eğer hayvansal proteini tamamen bırakmak istemiyorsak, yapılacak en iyi şey sadece küçük hayvanları (tavuk, ördek, tavşan), yumurta ve yoğurdu yemekten oluşan bir beslenme tarzı uygulamak olacaktır.

Marbach, bu “düşük CO2, yüksek protein diyetine” bağlı kalarak, bir kişinin bireysel karbon ayak izini %50’ye kadar azaltabileceğini söylüyor. Marbach, başta peynir olmak üzere çok sayıda süt ürünü içeren vejetaryen bir diyeti benimsemenin “düşük CO2” seçeneği kadar etkili olmadığını söylüyor. Analizine göre, bu diyet tarzı bir kişinin gıda karbon ayak izini yalnızca %20 azaltacaktır.

Ancak hayvansal ürünlere bağımlılığımızı en aza indirmenin genel karbon ayak izimizi düşürmeye yardımcı olacağı açıktır. Aslında, BM’nin Hükümetlerarası İklim Değişikliği Paneli (IPCC), dünyanın uzun vadeli iklim hedeflerine ulaşması ve küresel ısınmayı 1.5C ile sınırlaması için bunun kritik olduğunu söylüyor.

Sürdürülebilir olduğunu iddia eden çok sayıda süpermarket ürünü seçeneğine karşın, iklim değişikliğine fayda sağlayacağından emin olabileceğimiz birkaç seçenek var. Sığır eti ve kuzu etini tofu veya nohutla değiştirerek veya yediğimiz balık ve deniz ürünlerinin nasıl yakalandığını kontrol ederek, yiyecek seçimlerimizin emisyonları azaltmaya gerçekten yardımcı olduğundan emin olabiliriz.

Makalenin İngilizce orijinali

Pencere daralıyor: COP28, iklim konusunda rota değişikliği sağlamalı

Yazan: Fiona Harvey

Yeşil Gazete için çeviren: Pınar Güzel

*

Önümüzdeki beş yıl içinde, dünya muhtemelen küresel ortalama yüzey sıcaklığının sanayi öncesi seviyelerin 1,5°C üzerine çıktığı en az bir yıl deneyimleyecek. Dünya Meteoroloji Örgütü’nün (WMO) bu ayın başındaki iklim tahmininde, kesin tahmini buydu.

Bilim insanları, 1,5°C‘nin üzerine çıkmanın küresel iklim sistemi üzerinde potansiyel olarak, Grönland ve Batı Antarktika buz tabakalarının çökmesi, permafrostun aniden erimesi, yükselen deniz seviyeleri ve beyazlaşan mercan resifleri de dahil olmak üzere, geri döndürülemez etkilere yol açabileceği konusunda uyarıyor. Bu nedenlerle 1,5°C sınırı, ülkeleri küresel sıcaklık artışlarını “2°C’nin oldukça altında” tutmaya ve 1,5°C hedefi için “çaba sarfetmeye” zorlayan 2015 Paris İklim Anlaşması’nın merkezinde yer alıyor.

1,5°C eşiğini bir veya hatta iki yılda aşmak, Paris Anlaşması’nı geçersiz kılmak için yeterli olmayacak. Böyle bir yargıya varılabilmesi için artışın birkaç yıl veya daha uzun süre devam etmesi gerekirdi ve WMO, sıcaklıkların tekrar hafifçe düşmesinin hala mümkün olduğunu söylüyor. Ancak bu, küresel iklim aktivizmine büyük bir darbe ve telafisi mümkün olmayan zararın eşiğine ne kadar yakın olduğumuzun korkunç bir hatırlatıcısı.

Ortak eylemle iklimin gidişatını değiştirmek hâlâ mümkün ve hükümetler, yıllık BM iklim müzakerelerinin en sonuncusu olan COP28‘de altı ay içinde bunu yapma fırsatına sahip olacak. Bu yıl önemli bir dönüm noktası olacak: 2015’ten bu yana ülkelerin Paris’te verdikleri emisyon azaltma taahhütleriyle ilgili ne durumda olduklarına dair ilk değerlendirme, “küresel envanter” olarak bilinen bir süreç.

Envanterin ana hatlarıyla ne söyleyeceğini -1,5°C içinde kalmak ve Paris hedeflerini karşılamak için gereken emisyon kesintilerini yapma yolundan oldukça sapmış durumda olduğumuzu- zaten biliyor olsak da iyimserler başarısızlıklarımızı ayrıntılı olarak ortaya koymanın, alınması gereken aksiyon için teşvik edici olabileceğine inanıyor. Birleşik Krallık Muhafazakâr Milletvekili ve 2021’de Glasgow‘daki Cop26 görüşmelerine liderlik eden eski bakan Alok Sharma, yapılması gerekenin açık olduğunu söylüyor.

“Cop28, güçlendirilmiş emisyon azaltma hedefleri ve 2025 yılına kadar küresel emisyonları zirveye çıkarma taahhüdü ortaya koymalıdır” diyen Sharma’ya göre;  “Temiz enerji devrimini hızlandıracak bir plan ve fosil yakıtları aşamalı olarak ortadan kaldırma taahhüdü [olmalı]. Ve gelişmekte olan ulusların ekonomilerini karbondan arındırmalarını desteklemek için hem kamu finansmanının hem de özel finanmanın nasıl ölçeklendirileceğine dair -milyarlardan trilyonlara geçen- anlamlı bir anlaşma.”

E3G düşünce kuruluşundan Tom Evans, bu çalışmanın inatçı ülkeleri daha fazla çaba göstermeye itmek için bir kaldıraç görevi gördüğü kanısında: “Küresel envanter bize yeni bir şey söylemeyecek – [emisyon kesintilerinde] ihtiyaç duyulan ile gerçek arasındaki büyük uçurum hakkında elimizde yeterince kanıt var – ancak küresel envanter Paris Anlaşması kapsamında zorunlu kılınmıştır, bu nedenle taraflar daha fazla hırsla karşılık vermek zorundadır.”

Teori bu. Ancak Cop’ların en iyimser destekçisi bile, COP28 karşısında parlak umutlarının tükendiğini görebilir.

Son BM iklim zirvesi olan Cop27, geçen kasım ayında Mısır’da bir miktar sevinç ve büyük bir hüsranla sona erdi: Katlandıkları aşırı hava koşullarının yarattığı tahribatın karşılığını ödemesi için zengin dünyadan bir “kayıp ve zarar” fonu şeklinde iklim adaleti talep eden gelişmekte olan ülkeler için bir zafer ve çok az ülkenin sera gazı emisyonlarını azaltmak için somut planlar ortaya koymasından ve bunun yerine fosil yakıtların geleceği hakkında kaçamak yanıtlar vermenin ve konuyu ertelemenin tercih edilmesinden duyulan hayal kırıklığı.

Nantong, Çin’de kömürle çalışan bir enerji santrali. İklim durumu Cop27’den bu yana iyileşmedi, emisyonlar artmaya devam ediyor. Fotoğraf: AP

Sharma, COP27’nin kapanış dakikalarında, dünyanın bu başarısızlık için yüksek bir bedel ödeyeceği konusunda sert bir uyarıda bulundu ve diğer ülkeler onunla hem fikir olduklarını ifade etti. Bazı ülkelerin anlaşmayı yavaşlatmak, ilerlemeyi geri almak ve taahhütleri sulandırmak istiyor gibi görünmelerine öfkeliydiler. 80’den fazla ülkenin desteğiyle, fosil yakıtları aşamalı olarak ortadan kaldırma kararı iptal edildi ve nihai metin, 1,5°C hedefine ulaşılması konusunda yalnızca zayıf bir dil içeriyordu.

O zamandan beri durumda bir gelişme olmadı. Uluslar, Ukrayna savaşı konusunda hâlâ anlaşmazlık halinde, Batı ile Çin arasındaki jeopolitik gerilimler yüksek ve enflasyon ve ekonomik sıkıntılar hem zengin hem de borca ​​batmış fakir ülkeleri etkiliyor. Bu esnada, emisyonlar artmaya devam ediyor.

Bu kadar vahim koşullar altında herhangi bir Cop zirvesi zorlayıcı olacaktır. Cop28 için ek bir zorluk daha var: Önde gelen bir petrol ve gaz üreticisi olan Birleşik Arap Emirlikleri‘nin ev sahipliğinde Dubai’de gerçekleşecek. Ve zirveye başkanlık etmesi için seçilen yetkili – Sultan Al Jaber – ülkenin ulusal petrol şirketi olan ve üretim kapasitesini büyük ölçüde artırmayı planlayan Adnoc‘un genel müdürü.

Bu seçim karşısında gelişmiş bir ülkeden bir diplomat, “Daha kötüsü olamaz” demişti. Bir diğeri ise “Bu inanılmaz bir şey”.

Jaber’in ocak ayındaki ataması, dünyanın dört bir yanındaki iklim aktivistleri ve uzmanlar tarafından da güvensizlik ve dehşetle karşılandı. Londra Imperial College‘daki Grantham Enstitüsü‘nde iklim konusunda kıdemli öğretim görevlisi olan Friederike Otto, “Cop28’i nasıl başarılı kılabileceğim sorulsaydı, bunu organize etmek için bir fosil yakıt şirketinin genel müdürünü başına geçirmezdim,” dedi ve ekledi: “Fosil yakıt şirketlerinden lobicileri davet etmezdim. Fosil yakıtların küresel enerji arzından bir an önce uzaklaştırılması için her şeyi yapmaya çalışırdım.”

Sultan Ahmed Al Jaber’in COP28 başkanlığına atanması iklim savunucuları tarafından güvensizlik ve dehşetle karşılandı. Fotoğraf: John MacDougall/AP

Jaber, atanmasından bu yana daha fazla tartışmaya yol açtı. İnsan hakları savunucularının öfkesine yol açacak şekilde, Suriye Devlet Başkanı Beşar Esad‘ı zirveye davet etti. Ayrıca, Boris Johnson‘a danışmanlık yaparken yenilenebilir enerji planlarının bozulmasına yardımcı olan ve Liz Truss‘un fosil yakıtlara olan hevesini körükleyen eski bir Downing Street görevlisi, David Canzini‘yi de işe aldı.

Başkanlık bünyesinde iç karışıklığa dair fısıltılar da var: Zirvenin çeşitli yönleri üzerinde çalışan veya çalışmayı umut eden en az üç halkla ilişkiler şirketinin sözleşmeleri feshedildi ve biri kişisel sebeplerden dolayı olmak üzere, en az iki üst düzey yetkili, yakın zamanda görevden ayrıldı.

Jaber’e en çok zarar veren ise Paris Anlaşması’nın mimarlarından biri olan BM iklim eski şefi Christiana Figueres‘in sert çıkışı oldu. “Öfke ve İyimserlik” podcast’inde Figueres, Jaber’i fosil yakıt kullanımının devam etmesini sağlamanın bir yolu olarak karbon yakalama ve depolama teknolojisini destekliyor görünerek COP28’i tehlikeye atmakla suçladı: .

“Cop başkanı açısından bakıldığında, bu çok tehlikeli. Çoğu ülkenin ve özellikle savunmasız ülkelerin bu konuda Cop başkanını desteklemeye istekli olacağını düşünmüyorum, çünkü bu onların hayatta kalmalarına yönelik doğrudan bir tehdit.”

Jaber ise eleştirilere hükümetleri, sivil toplum gruplarını, bilim insanlarını hem yüksek hem de düşük karbon endüstrilerini kapsayan küresel bir dinleme turuna çıkarak yanıt verdi. İklim krizini bertaraf etmek için en çok değişmesi gereken fosil yakıt endüstrisi olduğundan, bu değişikliği yapmak için en iyi kişinin petrol endüstrisinden biri olduğunu savunarak, kendisini eleştirenlere “Bana önyargılı davranmayın” diye ricada bulundu.

Nadiren verdiği röportajlardan birinde ise, The Guardian‘a “Proaktif olarak gidip herkesle iletişim kurmaya karar verdim” dedi: “COP28 için kapsayıcılığı teşvik etmek için buradayım – Herkesin sesinin duyulmasını ve herkesin benimle yüz yüze görüşmesini istiyorum. Bu yüzden dünyayı dolaştım ve bana alenen saldıranlarla bile bir araya geldim. Gidip onlarla görüşmeye özen gösterdim.”

Sonuçların cesaret verici olduğunu söyleyen  COP28 Başkanı, “Tüm sektörleri ve tüm endüstrileri temsil eden herkesten aldığım tüm geri bildirimleri takdir etmekle birlikte, size söz veriyorum, aldığım en iyi geri bildirim ve aldığım en iyi tavsiye, STK’lardan ve sivil toplumdan aldığım sansürsüz geri bildirim, rehberlik ve tavsiyeydi. Hem de her yerden. İngiltere‘den başlayarak Fransa‘ya, Almanya‘ya, Kopenhag‘a, Hindistan‘a iki kez, Çin‘e, New York‘a, Houston‘a ve Washington DC’ye iki kez” diye konuştu.

COP başkanı olarak niyetinin kanıtı olarak Jaber, geleneksel bir petrol endüstrisi yöneticisi olmadığını da söyledi. 2016’da BAE‘nin o zamanki hükümdarı Şeyh Khalifa bin Zayed Al Nahyan tarafından Adnoc’a liderlik etmesi için seçilmiş olmasına rağmen, işe oldukça farklı başladı. 2006 yılında, güneş enerjisi santralleri ve rüzgâr alanında uzmanlaşmış, dünya çapında yatırım yapan ve İngiltere ve ABD dâhil 40 ülkede faaliyet gösteren bir yenilenebilir enerji şirketi olan Masdar‘ın kurucu ortağıydı. Jaber, halen Masdar’ın başkanı ve üretiminde büyük bir artışa öncülük etti: “Bu [yenilenebilir enerji konusunda] konuda tutkuluyum. Ben buna inanıyorum.”

Karbon yakalama konusunda Jaber’in savunması, teknolojiye ihtiyaç duyulacağı ve ülkelerin emisyonları azaltmak ve iklim kriziyle mücadele etmek için her yönden birlikte çalışması gerektiği:

“Yenilenebilir enerjinin hızlandırılmasına yatırım yaparken ve yeni ve gelişmekte olan uygulanabilir sıfır karbon emisyonlu yeni enerji kaynaklarının hızlandırılmasına ve konuşlandırılmasına yatırım yaparken emisyonları azaltmaya odaklanmış olsaydık, bence çok daha iyi bir durumda olurduk. Ama oraya varmak için suçlamayı ve hedef göstermeyi bırakmamız gerekiyor. Bu kutuplaşmaya dur demeliyiz. Yeni bir sayfa açmalı ve iyimser, olumlu olmaya ve birlikte uyum içinde çalışmaya odaklanmaya başlamalıyız.”

Al Jaber, ülkeleri Paris Anlaşması hedefleri doğrultusunda emisyon kesintileri konusunda somut planlar yapmaya ikna etmenin yanı sıra, yoksul dünya için finansal destekle ilgili paralel ve bir o kadar da çetrefilli soruya yanıtlar bulmak zorunda kalacak.

COP27, can sıkıcı kayıp ve zarar konusunda gelişmekte olan ülkeler için yankılanan bir zaferle sona erdi. Bu durum, geçen yıl Pakistan‘da 33 milyon insanı etkileyen ve ülkenin gayrisafi yurt içi hasılasının üçte birini silen yıkıcı seller gibi, aşırı hava koşullarının halihazırda birçok ülkeyi harap eden yıkıcı etkilerine atıfta bulunuyor.

Bu tür felaketlerden etkilenen savunmasız ülkelerin kurtarma, yardım ve rehabilitasyon için fonlara ihtiyacı var. COP27’deki zengin ülkeler ilk önce özel bir kayıp ve zarar fonu kurulmasına şiddetle karşı çıkmıştı, ancak gelişmekte olan ülke hükümetlerinin aşağılamalarıyla ve öfkesiyle karşılaştıklarında boyun eğdiler. Zaferleri bir kayıp ve zarar fonu kurulacağı anlamına geliyor, ancak bunun nasıl doldurulacağı konusunda hala bir mutabakat yok.

Power Shift Africa adlı STK’nın yöneticisi Mohamed Adow şunları söyledi: “Geçen yılki kayıp ve zarar fonu anlaşması büyük bir gelişmeydi ve iklim açısından savunmasız ülkelere BM sürecinin onlar için gerçekten faydalı olabileceğini gösterdi. Fakat bu, ancak fon hızlı bir şekilde kurulursa ve para akmaya başlarsa anlamlı olacaktır. Dubai’de bu konuda ilerleme görmemiz gerekiyor.”

Zengin ülkeler, nakit akışını sağlamanın yollarını düşünmeden, bu yıl sadece böyle bir fonun yapısını belirleyerek fon konusunu ötelemeyi deneyebilir. Adow bunun kabul görmeyeceğini söylüyor. “En büyük umudum, kayıp ve zarar hakkında muğlak tartışmalardan daha fazlasını elde etmemiz. İklim değişikliğinin ön saflarında yaşayan tek bir kişiye dahi geçen yıl bir fon kurmayı kabul eden liderler tarafından yardımcı olunmadı. Ancak hayatlarını yeniden inşa etmelerine yardımcı olmak için para bu insanlara gerçekten ulaşmaya başladığında, bunun bir anlamı olacak. Zengin ülkelerin bu Cop zirvesini iş sohbetine dönüştürmesine izin verilmemeli.”

Gelişmekte olan ülkeler tarafından geçen yıl masaya yatırılan önerilere göre, karbon vergileri gibi mekanizmalar veya sık uçuş gibi yüksek karbon ayakizi yaratan faaliyetler üzerindeki vergiler yoluyla daha kalıcı bir temelde fon toplanabilir. Barbados Başbakanı Mia Mottley, küresel olarak fosil yakıt satışlarına %1 vergi fikrini ortaya atmıştı, ancak bu önerilerin hiçbiri henüz zengin ülkeler arasında yaygın destek bulmadı.

Başka bir soru da kimin katkıda bulunması gerektiği sorusu. Paris Anlaşması’nın çerçeve metni olan BM İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi 1992’de imzalandı ve Çin, Suudi Arabistan ve ev sahibi BAE gibi petrol zengini ülkeler de dâhil olmak üzere, o zamanlar gelişmekte olan ülkeler olarak sınıflandırılan -ve bu nedenle finansman sağlaması talep edilmeyen- ülkelerin birçoğu şimdi çok daha zengin.

Birleşik Arap Emirlikleri, Ruwais’teki bir Adnoc petrol rafinerisi.

Chatham House düşünce kuruluşundan Bernice Lee‘nin konuyla ilgili görüşleri şöyle: “Yapabilecek durumda olan herkesin [bir kayıp ve zarar fonuna] katkıda bulunmanın bir yolunu bulması gereken bir noktaya geliyoruz ve bu, katkıda bulunabilecek tüm ülkeleri kapsamalıdır. Son zamanlarda bazı ülkelerin yüksek petrol ve gaz fiyatlarından yararlandığını herkes biliyor. BAE, yardım edecek kaynaklara sahip ülkeleri toparlamalı.”

Jaber ise BAE’nin henüz böyle bir çağrıya hazır olmadığını yanıtını verdi: “Buna cevap verecek durumda değilim. Bu benim uzmanlık alanım değil.”

COP28’e altı ay kala, inatçı ülkeleri emisyon veya finansman konusunda hizaya getirmek için fazla zaman yok. The Guardian’a konuşan Cop katılımcıları, Jaber’in COP28 planlarının neleri içereceği ve BAE’nin kendi karbon kesme yeterliliğini nasıl kanıtlayacağı konularında emin olmadıklarına dair artan endişelerini dile getiriyor.

Gelecek hafta ülkeler, Dubai’den önce planlanan tek müzakere oturumu olan ve Cop28’in temelini oluşturacak iki haftalık ön görüşmeler için Almanya‘nın Bonn kentinde toplanacak. (Bu yazı, Bonn Zirvesi’nden önce, 2 Haziran’da yayımlanmıştır-çn) Şayet Jaber, kendisini eleştirenleri kazanmak ve COP28’de diplomatik bir başarı elde etmek istiyorsa, buradan başlaması gerekir.

ABD’deki Tufts Üniversitesi‘ndeki Fletcher okulunun dekanı ve uzun süredir Cop’larda katılımcı olan Rachel Kyte’in konuyla ilgili değerlendirmesi şöyle:

“BAE ve Dr Sultan [Al Jaber], Cop başkanlığı yönetiminin enerji statükosunun değil, gezegenin tarafında olduğunu kanıtlamaları için baskı ve yakın gözlem altında. Geçişi hızlandırmak için hala petrol sektörü liderliğini gösterme fırsatına sahipler, ancak pencere daralıyor. Başkanlığın, fosil yakıt çağını sona erdirme ve yenilenebilir enerji çağını hızlandırma konusundaki arzusunun ne yönde olduğunu bir an önce göstermesi gerekiyor. Bunu yapmak için benzersiz bir konuma sahipler, ancak dünyanın planı anlaması gerekiyor.”

Makalenin İngilizce orijinali

İstanbul’da Belgrad Ormanı yakınına beton santrali inşaatı: Ne ruhsat, ne izin, ne ÇED var

Haber: Elif Zeynep ÖZİPEKÇİ

*

İstanbul’un Sarıyer ilçesinde yer alan Belgrad Ormanı yakınında bulunan 69’uncu parsele beton santrali yapılmasına karşı çıkan doğa savunucuları, düzenledikleri protesto gösterisinde Gümüşdere ve Arıköy‘de yolları kapattı.

Arıköy ve Gümüşdere köylüleri beton santralin Belgrad Ormanı yakınlarına yapılacağını, santralin duman ve tozundan ise Gümüşdere, Kısırkaya, Arıköy, Demirciköy ve Uskumruköy’de bulunan bin 100 hanenin yanı sıra orman ekosisteminin de etkileneceğini söyledi.

Bölge sakinleri, santral için gerekli ruhsatın ve izinlerin alınmadığını ve projeye ilişkin bir ÇED raporu bulunmadığını öne sürdü.

Santrali yolun karşısına taşıma önerisi

Bölge halkı tarafından yapılan bir basın açıklamasında, halkın tepkisi sonrasında Sarıyer Belediyesi, Karayolları Genel Müdürlüğü ve beton santralini inşa eden şirket yetkilileri ile bölge sakinleri ve muhtarları arasında bir toplantı gerçekleştirildiği, inşaat alanının değiştirilmesinin görüşüldüğü belirtildi.

Açıklamada “Bizimle, yani bölge sakinleri ile, dalga geçercesine bu yetkililer inşaat alanını yolun karşı tarafına 50 metre kadar öteye taşımayı önermişlerdir” denildi.

Toplantı sırasında, bu yetkililerin bölge hakkında hiçbir araştırma, risk analizi yapmadıkları ve bölgenin halen maruz kaldığı yoğun kamyon ve inşaat makinası trafiği, havaya karışan toz toprak kirliği gibi problemlerden habersiz olduklarının görüldüğüne de yer verildi.

Toplantıda, beton santralinin yaratacağı çevre kirliliği ve ölümlü kazalarla sonuçlanacak trafik yoğunluğu, yörede yaşayanlar tarafından tekrar tekrar dile getirildi.

Basın açıklamasında, söz konusu santralin bölgedeki gıda ve geçim kaynakları üzerinde oluşturacağı etkiye de değinilerek şunlar kaydedildi:

Bizler doğa ile iç içe huzur içinde bu bölgede yaşıyor ve çalışıyoruz. Beton santrali sonucu oluşacak kirlilik bölgemizde bahçeciliği, seracılığı, ve hayvancılığı da bitirecektir.

Beton santralini ve ölüm saçan kamyonlarını istemiyoruz! Son olarak… Halihazırda beton dökülerek mahvedilmiş olan eski beton santrali sahasının yeşil hale getirilmesi talebimiz de devam etmektedir!

Ne olmuştu?

Sarıyer’de Uskumruköy Gümüşdere arasındaki yeşil alanda Uskumru Caddesi’nın kenarındaki 69 nolu parselde, birkaç hafta önce kanunlara, yönetmeliklere ve imar planına aykırı olduğu belirtilen ve kaçak olduğu iddia edilen bir beton santrali inşaatı başlatılmıştı.

Sarıyer Belediyesi’nden ruhsat ve izin alınmadığı bilinen inşaat tüm hızıyla devam ederken bölge halkının tepkisini çekmişti.

Bölge sakinleri, santral inşaatının önünde bir eylem gerçekleştirerek ”Beton santrali istemiyoruz” diyerek duruma tepki göstermişti.

Eylem sırasında sık sık “Beton santrali doğayı, hayvanı, insanı öldürür” yazılı dövizler taşındı.

Söz konusu parsel Çevre Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı’nca 2018 yılında onaylanan imar planı lejantında ’’ağaçlandırılacak alanlar, orman alanları, parklar,  di̇nlenme  alanları,  çocuk  bahçeleri,  fuar,  oyun  alanları’’ olarak belirlenmiş durumda.

SİT alanı olarak ilan edilen bu bölgede onaylanan imar planının plan hükümlerinin 15’inci maddesinde “Plan onama sınırları içinde akaryakıt depoları, sanayi tesisleri kurulamaz, maden ve taş ocağı, beton santralleri açılamaz, izni olanların süreleri bittiğinde işlem izni uzatılmayacak ve faaliyetleri sona erdirilecektir. Motor çalıştıran, çevresine gürültü, toz, duman çıkaran fonksiyonlar konut alanları içinde yer alamaz” hükmü yer alıyor.

Sarıyer halkı, kanunlara, yönetmeliklere ve imar planı hükümlerine aykırı olarak başlatılan kaçak inşaatın acilen durdurulmasını istiyor.

Bursa’dan Diyarbakır’a uzanan bir salça hikayesi

Video haber: Şirvan Oktay GÖRER

*

Güneydoğu ve Doğu Anadolu bölgesinde yaşayan kadınların yaz aylarının ortalarına doğru el emeğiyle yapılan domates salçası, Edip Usta’nın Bursa’da domates salçası makinesini keşfetmesiyle makineleşmeye döndü.

Kadınların bin bir emekle uğraşıp yaptığı domates salçası Edip Usta’nın makinesiyle birlikte daha kolay hazırlanıp daha erken bitiriliyor. Edip Usta durumu şöyle açıklıyor:

“Eskiden kadınlar bir domates salçasını hazırlayana kadar günlerce uğraşıyordu. Ben ta ki Bursa’da böyle bir domates salçası için yapılmış makineyi öğrenene kadar. Makineyi aldım. Aldıktan sonra böyle mahalle mahalle kadınlar çağırıyor. Ben de gidiyorum domates salçalarını makinemle hazır hale getiriyorum. Onlar da damlarına bırakıp kurutuyorlar. Bir makinenin keşfiyle kadınların salça yapması kolay hale getirildi.”