Ana Sayfa Blog Sayfa 4321

Taksim çukuruna gömülen demokrasi

Herkes, önceden izin almadan, silahsız ve saldırısız toplantı ve gösteri yürüyüşü düzenleme hakkına sahiptir. Toplantı ve gösteri yürüyüşü hakkı ancak, millî güvenlik, kamu düzeni, suç işlenmesinin önlenmesi, genel sağlığın ve genel ahlâkın veya başkalarının hak ve özgürlüklerinin korunması amacıyla ve kanunla sınırlanabilir.

Anayasası Madde 34

E ben de geçmişte Taksim’de miting yaptım. Ama belki yarın Taksim de miting alanı olmayacak. Yasak olmasına rağmen ben burada miting yaparım diyemezsin. Sana neresi gösterilirse orada miting yapmak zorundasın. Burası hukuk devleti.

Yeni miting alanları yapılınca Kadıköy’de de mitinge izin vermeyeceğiz. En ufak savrulma olunca esnafın camı çerçevesi iniyor. Hayat duruyor. Ulaşım bunlardan dolayı durduruldu.”

Recep Tayyip Erdoğan

Başbakan

İstanbul’da, 1 Mayıs kutlamasının engellenmesi için gösterilen görülmemiş gayretin, çatlayan kafa taslarının, çıkan gözlerin ve gaza bulanan şehrin arkasında, “Kutlama yapanların çukura düşmemesi gayreti” olmadığı belliydi fakat ağızlardan çıkanlar aksi yönde olduğu için net olarak kanıtlanamıyordu. Fakat fazla gizlenemedi kafalardaki hedef. Daha 1 Mayıs’ın üzerinden bir hafta bile geçmeden İstanbul’un halkla içli dışlı olan tüm yürüyüş ve miting alanlarının yasaklandığı ya da yasaklanacağı beyanatları gelmeye başladı. Beyanatlar daha gazetelere basılmadan da polis ufak çaplı 1 Mayıs tekrarlarını İstiklal Caddesi’nde kimi görürse yaşatmaya başladı. Politikadan arındırılmış bölge isteği olduğu net bir şekilde ortaya çıkıyor artık.

Buna yönelik olarak yukarda iki metin var. Hemen hemen aynı konu üzerine yazılmış ve söylenmişler. Fakat arka arkaya okuyunca ortaya çıkan sonuç çok net: Anasaya’nın yurttaşlara verdiği bir hak var ve Başbakan bu hakkı kafasına göre kısıtlayabileceğini, bunu da hukuka bağlayabileceği düşünüyor. Sınırlayabilir mi? İşin kötü yanı burada. Evet sınırlayabilir! Güçler ayrılığı denen denetim ve frenleme mekanizmasının kalktığı, polisin bu derece dominant olduğu bir sistemde sınırlayabilir. Demek ki ne oluyor ve olacak? Taksim’de, Kadıköy’de ya da Recep Tayyip Erdoğan’ın kafasına esen diğer yerlerde miting ya da yürüyüş yapılmayacak. Yapmak isteyen hem gaza boğulacak, hem dayak yiyecek hem de marjinal ilan edilecek. Buna neden olarak da “milli güvenlik, kamu düzeni, suç, sağlıksızlık, ahlaksızlık ya da hak ve özgürlükler” gösterilecek. Aslına bakılırsa deneyimler şunu gösteriyor ki, bir gösteri yürüyüşü ya da mitinginde polis yoksa ne bir sağlıksızlık, ne bir kamu düzeni bozukluğu ne de bir özgürlük kısıtlaması oluyor. Miting ya da yürüyüş yapmak isteyen hiçbir grup şehri saatlerce kimyasal gaz altında tutmuyor örneğin. Ya da şimdi hükümet ağzıyla utanç verici yayınlar yapan TV kanallarının olay çıkmayan mitinglerden sonraki klasikleri değil midir “Polisin uzaktan izlediği mitingde olay çıkmadı. Polis herhangi bir olay çıkmaması için sokak aralarında bekledi” cümleleri? Fakat nedenler bunlar gösterilecek.

Zaten nedenler de bunlar olmalı. Çünkü yasaklamalar için, bunlar kılıf olarak kullanılmazsa yasaklamaların tek nedeni kalıyor. O da Başbakan’ın istememesi. Fakat Başbakan bile kendi demecinde ne diyor? Burası hukuk devleti! Hukuk devletiyse, Anayasa’ya da uygun olmalı değil mi bazı şeyler? Kesinlikle. Zaten özdeş basının 1 Mayıs’tan beri kendini paralamasının nedeni de bu. Kamuoyunu “kamu düzeninin bozulduğuna” ikna ettikleri an, hukuksal kılıf da hazırlanmış olacak. Fakat manipülasyonla kamuoyu oluşturmak da bir yere kadar geliyor, sonra o mum da sönüyor. Galatasaraylılar çıkıyor, gecenin karanlığında Taksim’de kutlama yapıyor ve insanların devlet baba karışmadan da çukurlara düşmeyeceği ortaya çıkıyor.

Tabii tüm bu tartışmalarda büyük bir soru işareti var. Örneğin, önümüzdeki sene Taksim’de düzenlenecek olan 1 Mayıs’ın “genel ahlakın korunması ya da milli güvenlik” gibi nedenlerle bugünden yasaklanmasının hukuk ile bir ilişkisi olabilir mi? Ya da Anayasa’ya göre bu hak kanunla kısıtlanabilirse, hani kanun? Yoksa Recep Tayyip Erdoğan’ın ağzından çıkanlar kanun oldu da bizim mi haberimiz yok? Bu arada, bu çerçeveyi çizen de 12 Eylül Anayasası. 12 Eylül Anayasası’nın demokrasi-özgürlük çerçevesine dahi uymayan ise “demokratik anayasa” beklediğimiz tek adam yönetimimiz. Acaba bu da bizim düşüp, debelendiğimiz çukurumuz olmasın sakın?

Yeşil Gazete yazıları ve diğer yazılar için: http://www.urbarli.net

https://twitter.com/#!/Urbarli

 

Buğday için söyleyecekler

Ekolojik yaşamı destekleme konusunda çalışan Buğday Derneği yararına 30 Mayıs 2013 Perşembe günü bir konser düzenleniyor.

“Buğday İçin Söylüyorlar” konseri, 30 Mayıs 2013 Perşembe günü Ghetto İstanbul’da gerçekleşecek.

Konserde Bulutsuzluk Özlemi’nin efsane solisti Nejat Yavaşoğulları, farklı ses tonuyla hatırı sayılır bir dinleyici kitlesine ulaşan Yasemin Mori; Buğday Derneği’nin sürekli destekçisi-müzisyen Şehnaz Sam; büyüleyici sesiyle Sumru Ağıryürüyen ile sıra dışı piyanist Utku Yurttaş ve beden perküsyoncusu Tugay Başar ile Kendi Kendini Çal ekibi sahne alacak.

Gecenin Facebook etkinlik sayfasına şu adresten ulaşılabilir.

Gecenin biletleri 30 TL’ye dukkan.bugday.org adresinden online olarak veya Buğday Derneği ofisinden, Şişli ve Kartal %100 Ekolojik Pazarlardan, Ghetto gişesinden veya etkinlik günü kapıdan satın alınabilecek.

Buğday Derneği, %100 Ekolojik Pazarlar, TaTuTa Çiftlikleri Ağı ve Tohum Takas Ağı gibi model projeleriyle Türkiye’de ekolojik yaşama destek veren önemli kurumlardan biri olarak görülüyor. Dernek aynı zamnda 2014’te İstanbul’da düzenlenecek olan IFOAM (Uluslararası Organik Tarım Hareketi Federasyonu) Genel Kongresi’ne de ev sahipliği yapacak.

Konserin geliri Buğday Derneği’nin ekolojik yaşamı destekleyen projelerine aktarılacak.

 

(Yeşil Gazete)


 

İtalya Bisiklet Turu’nda etap ve liderlik Paolini’nin

0

İtalya Bisiklet Turu’nun üçüncü etabını kazanan Luca Paolini, genel klasmanda da liderliğe yükseldi.

İtalya Bisiklet Turu’nda Sorrento ile Marina di Ascea arasında koşulan 222 kilometrelik etabın galibi Katusha’dan Luca Paolini oldu.

36 yaşındaki İtalyan bisikletçiyi 16 saniye geriden Cadel Evans ve geçen senenin şampiyonu Ryder Hesjedal takip ederken son Fransa Bisiklet Turu kazananı Bradley Wiggins yarışı ön grupta, sekizinci sırada tamamladı.

Üçüncü etap sonunda genel klasman liderliğine yükselen Luca Paolini’yi 17 saniye farkla Bradley Wiggins ve Britanyalı bisikletçinin takım arkadaşı Rigoberto Uran takip ediyor.

İtalya Bisiklet Turu’nun dördüncü etabı yarın Policastro Bussetino – Serra San Bruno arasında koşulacak.

(Eurosport)

Ronnie O’Sullivan durdurulamadı

0

Ronnie O’Sullivan, finalde Barry Hawkins’i 18-12 mağlup ederek üst üste ikinci, kariyerinin de beşinci dünya şampiyonluğunu elde etti.

Oyuna verdiği aradan sonra Crucible’a nasıl döneceği merak edilen Ronnie O’Sullivan, 17 günlük turnuvayı çok özel performanslarla şampiyon tamamladı.

Son seansa 15-10’luk üstünlükle başlayan O’Sullivan, finalin ilk bölümünde büyük zorluk yaşadı. Hawkins’in üçüncü seansta yaptığı hatalara benzer şekilde, çok kritik yerlerde masanın kontrolünü rakibine teslim eden Ronnie, nitekim skorun 15-12’ye gelmesine izin verdi.

Tribünde Stephen Fry, Phil Taylor, Damien Hirst ve Serge Pizzorno gibi ünlü isimlerden destek alan Ronnie O’Sullivan, seans arasına gidilmeden önce mental anlamda toparlanarak üstünlüğünü yeniden kabul ettirdi. Roket 77 ve 89’luk serilerle üst üste iki frame kazandı ve taraflar seans arasına 17-12 O’Sullivan’ın üstünlüğüyle girdi.

Son seansta Hawkins’in çok kritik iki hatasını değerlendiren O’Sullivan, maçın final frame’ini de hanesine yazdırarak 18-12’lik skorla kariyerinin beşinci dünya şampiyonluğuna ulaştırdı.

(Eurosport)

Erdoğan’ın Suriye rüyasını İsrail gerçekleştiriyor

Suriye İnsan Hakları Gözlem, İsrail’in dünkü hava saldırısında en az 42 askerin öldüğünü iddia etti.

Suriye İnsan Hakları Gözlem örgütü, İsrail’in dünkü hava saldırısında en az 42 askerin öldüğünü önesürdü.

İngiltere merkezli rejim karşıtı grup, bu rakama Suriye’deki askeri hastanelerden alınan bilgilerle ulaşıldığını bildirdi.

Şam hükümeti can kaybı hakkında bir açıklama yapmadı. Saldırı sonrasında resmi yayın organları, can kaybı olduğunu duyurdu, ancak ayrıntı vermedi.

Ortadoğu’daki istihbarat kaynaklarına göre, dün, İsrail Fatih-110 füzelerinin depolandığı Şam yakınlarındaki askeri bir tesisi bombaladı. Füzelerin, Hizbullah tarafından İsrail’e karşı kullanması için İran’dan alındığı sanılıyor.

İsrail Başbakanı Benyamin Netanyahu’ya yakın siyasetçilerden Tzachi Hanegbi saldırıların arkasında İsrail’in olduğunu doğrulamadı ancak İsrail’in hedefinin Suriye değil Hizbullah olduğunu belirtti.

Hava saldırısını kınayan Suriyeli yetkililer, saldırıların Devlet Başkanı Beşar Esad’ı devirmeye çalışan teröristlere doğrudan askeri destek verme amacı taşıdığını kaydetti.

(VOA)

Kuzey Buz Denizi, “hızla asitleniyor”

Kuzey Buz Denizi’nin, karbondioksit emisyonlar nedeniyle “hızla asitlendiği” bildirildi.
BBC’nin, Norveç Uluslararası İklim ve Çevre Araştırma Merkezi’nden bilim insanlarına dayandırdığı haberinde, kuzey denizlerinin özellikle yüzeye yakın sularının hızla asitlendiği belirtildi. Bölgede okyanus kimyasında geniş çaplı değişimleri izleyen bilim insanları, karbondioksit emisyonlarının şu anda durdurulması halinde bile Kuzey Buz Denizi’nin kimyasının, sanayi öncesi seviyelerine dönmesi için onbinlerce yıl geçmesinin gerektiğini söylediler.

Kuzey Buz Denizi’nde asitlenmeden, ticari değeri olan balıklar dahil olmak üzere çok sayıda canlının etkilenebileceğini belirten bilim insanları, denizlerdeki ekosistemde çok büyük değişiklikler öngörürken, bu değişimlerin ne olacağının belirsizliğini koruduğunu ifade ediyorlar.
Karbondioksit, alkalik denizleri, havadan emildiğinde daha asitli hale getiriyor. Emilim özellikle soğuk sularda daha hızlı oluyor. Tatlı suyun, karbondioksidin asitlendirici etkilerini kimyasal açıdan yok etmekte dah aaz etkin olması nedeniyle Kuzey Buz Denizi’nin, nehirlerden tatlı su akışı ve karadaki buzların erimesiyle daha savunmasız hale geldiği belirtiliyor.
Bilim insanları, İzlanda ve Barents denizlerinde 1960’lardan bu yana deniz suyu pH değerinin, her 10 yılda yüzde 0.02 oranında düştüğünü gözlemlerken, asitlenmeye bağlı kimyasal etkiler, Bering Boğazı’nda ve Kuzey Buz Denizi’nin Kanada havzasının yüzey sularında da görüldüğü kaydedildi. Dünyada okyanusların yüzey sularındaki ortalama asitlenme, Sanayi Devrimi’nden öncekinden yaklaşık yüzde 30 oranında daha yüksek.

 

BM: Esad sarin kullanmadı

BM’nin Suriye Araştırma Komisyonu Başkanı Carla Del Ponte, Suriye’de Esad yönetiminin sarin gazı kullandığına dair kanıt olmadığını buna karşın muhaliflerin sarin gazı kullandığının belirlendiğini söyledi.

BBC’nin haberine göre, BM’nin Suriye AraştırmaKomisyonu Başkanı Carla Del Ponte, İsviçre-İtalya televizyonuna yaptığı açıklamada, Suriye’deki çatışmanın kurbanların verdiği ifadelerin, Suriyeli muhaliflerin sarin gazı kullandığını akla getirdiğini, “güçlü, somut şüphelerin mevcut olduğunu ancak henüz kesin bir kanıt bulunmadığını” kaydetti.

Carla del Ponte, BM Soruşturma Komisyonu’nun şu ana kadar Suriye’deBeşar Esad hükümetine bağlı güçlerin kimyasal silah kullandığına ilişkin kanıt görmediğini belirtti.

Geçmişte eski Yugoslavya için kurulan BM Uluslararası Ceza Mahkemesi’nde görev alan İsviçreli başsavcı Del Ponte, şüphelerin,“Suriye’ye komşu ülkelerdeki müfettişlerin, kurbanlar, doktorlar ve sahra hastanelerinin görevlileriyle görüşmelerinden sonra geçen hafta hazırladıkları rapora” dayandığını ifade etti.

Sarin gazının ne zaman ve nerede kullanıldığına ilişkin bilgi vermeyen Del Ponte, Komisyonu’nun şimdiye kadar bilinenleri doğrulamak için daha fazla kanıta ihtiyacı olacağını sözlerine ekledi. BM Bağımsız Uluslararası Suriye Soruşturma Komisyonu, Suriye’deki çatışmada insan hakları ihlallerini incelemek üzere ağustos 2011’de kurulmuştu.

Kimyasal silah kullanımıyla ilgili iddiaları soruşturmak üzere özel olarak kurulan ve tüm iddiaları soruşturmak için koşulsuz erişim isteyen diğer BM ekibine ise Suriye yönetimi ülkeye girme izni vermiyor.

 

Atom santralleri, dama çıkarmaya çalıştığımız eşekler – Dr. Umur Gürsoy

0

Türkiye Silifke-Akkuyu’daki dört adet Atom santrali için Ruslardan sonra, 03.05.2013 mübarek Cuma günü de Sinop’a dört adet atom santrallerin yapımı için Japonlarla el sıkıştı. Nükleer santralların yapılma amacını “Nükleer santrallerin devreye girmesiyle yılda 7,2 milyar dolarlık doğalgaz ithalatının önünü kesmiş olacağız” şeklinde açıklayan Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Taner Yıldız, yapılması tasarlanan atom santrali ünitesi sayısını da “8 üniteden sonra yerli nükleer santral hedefimizi büyük ihtimalle hayata geçireceğiz. 9 ve 10. üniteleri Türk mühendislerinin yapacağına inanıyoruz”şeklinde açıklamış.

Bir İran Atasözü “Nasıl indireceğini bilmediğin eşeği dama çıkartma!” dermiş.  Nükleer enerji yanlıları atom santrallerine karşı oluşan muhalefeti atom bombası korkusuna ve Çernobil nükleer felâketine bağlarlar. Onlara göre atom santralleri bomba değildir, patlamaz ve Çernobil kötü tasarımlı bir Sovyetler Birliği santraliydi; batı tipi santrallar çok güvenilirdir.  Ne var ki bugüne kadar 1945 Ağustosunda üç gün ara ile Japonya’da iki kez patlatılanlar (Hiroşima ve Nagazaki)  dışında halen var olan 36 bin atom bombası insanlar üzerinde bir daha patlamadı ama nükleer santraller bugüne kadar (açıklandığı kadarıyla) tam sekiz kez patladı: İngiltere-Windscale (1957’de oldu 1982’de açıklandı),ABD-Three Miles İsland (1979), Sovyetler Birliği (Ukrayna)-Çernobil-4 (26 Nisan 1986’da oldu, dört gün sonra duyuruldu), Japonya-Tokaimura (1999) ve Japonya-Fukushima -1., 2., 3., 4. (2011). Kaza yapan santrallerin biri hariç hepsi de batı tasarımı atom santralidir.

11 Mart 2011’deki çifte doğal afet (deprem ve tsunami) nedeniyle FukushimaDaiichi Atom Santrali işletmesindeki toplam 6 ünitenin 1., 2. ve 3. Ünitelerinde reaktörlerin nükleer yakıt  çekirdeklerinde hasar (erime) oldu ve 1., 3., ve 4. Reaktörlerpatladı; 2. Ünitesinden de çok miktarda radyoaktif atık denize ve havaya kaçarak üçlü(deprem, tsunami, nükleer) afet biçimini aldı. Oysa 4., 5. ve 6. Reaktörler bakım nedeniyle deprem ve tsunami sırasında elektrik üretmiyorlardı.Japon Ulusal Meclisi’nin FukushimaNükleer KazasıBağımsız SoruşturmaKomisyonu, kazadan yaklaşık 1,5 yıl sonra (5 Temmuz 2012) tamamladığı resmi raporunda kazanın tamamen insan hatası sonucu olduğunu açıkladı (Bizde ise muhalefetin talebi kurulan Meclis Araştırma Komisyonu, Raporunu Çernobil kazasından 8 yıl sonra 1994’de, Türkiye Atom Enerjisi Kurumu’nun Resmi Raporu ise kazadan 20 yıl sonra 2006’da açıklayabilmişti).

Çernobil’den hemen sonra Dünya Sağlık Örgütü atom santrallerinin atmosfere radyasyon sızıntısı yapacak denli büyük kaza yapma olasılığını 1/1.000-1/10.000 santral çalışma yılında bir (halen faaliyetteki 440 atom santrali ünitesi için dünyanın herhangi bir yerindeki bir reaktörde 2,27-22,7 yılda; ortalama 12,5 yılda bir) olarak vermişti. Tree Miles Island 2000; Çernobil ise 4000 reaktör yılında meydana gelmiştir. Fukushima atom santrallerindeki kazalar bir yıl dört ay gecikmeli de olsalar bu hesabı doğrulamıştır. Bu yüzdendir ki ülkemizde de yapılacak her nükleer santral ünitesi, toplam satılan bilet sayısı 440 adet olan bir nükleer felâket piyangosundan bilet almaktır. Üstelik 25 yıllık reaktör ortalama ekonomik ömrü içinde iki defa büyük ikramiye çıkma olasılığı vardır. Yani, “12,5 yılda bir yapılan çekilişte büyük felâket ikramiyesi 440’ta 1 gibi yüksek bir olasılıkla size de çıkabilir”. Her yeni yapılan santral ikramiye çıkma ihtimalini %1,3 oranında arttıran bir bilettir.

1979 yılından beri yeni nükleer santral yapmayan ABD başta olmak üzere halen nükleer santrali olan ülkeler, santrallerin normal çalışmaları sırasında, yüksek olasılıklı kazaları halinde ve nükleer atıklarının yol açtığı, giderek kabaran ve çeşitlenen toplumsal maliyetleri nedeniyle belirli bir süreç içinde nükleer santrallerini kapatıyorlar ve yenilerini yapmıyorlar. Çünkü hayvan ve insan sağlığında ve doğal çevrede oluşan zararlar dışında kendisi de radyasyonlu atık haline gelen bir nükleer santralin ekonomik ömrü (25-40 yıl) sonunda sökülebilmesi için en az 100 yıl beklemek gerekiyor.

Santralın sökülmesi:

a) Beş yıl sürecek eldeki yakıtlar ve reaktördeki radyoaktivitenin % 99’unun azaltılması

b) 5-7 yıl sürecek buhar kazanları, basınç kazanları ve biyolojik koruyucular dışındaki bütün ünitelerin sökülmesi ve

c) Reaktör çekirdeğindeki radyasyonun düşmesi için 100 yıl beklendikten sonra reaktör, buhar ve basınç kazanları ve biyolojik koruyucuların söküleceği ve reaktörün bulunduğu bölgenin tekrar yeşil alana dönüştürülmesi şeklindeki üç aşamadan oluşur.Üretilen elektriğin içinde gösterilmeyen bu büyük maliyetin bugünden hesaplanması çok zordur.

Çernobil’de patlama sonucu eriyen reaktör çekirdeğinin ve diğer aksamlarının sökülüp çevreden izole edilebilmesi için gereken 1,5 milyar ABD doları henüz temin edilemediği için şu ana kadar üstü geçici olarak beton bloklarla kapatılan reaktörden çevreye radyasyon yayılmasını önlemek için 26 yıldan beri hâlâ 3.500 işçi çalışmaktadır. ABD çok eski ve çok iyi tutulmuş kanser kayıtlarına sahiptir. Çernobil’den görece çok uzakta olan ABD’nin Çernobil’den sonraki tiroid kanserlerinde ve kendi nükleer santrallerinin çevresindeki yaşayan kadınlardaki meme kanserlerinde iki kata varan artışlar bulunmuştur.

Nükleer denemelerin yapıldığı 1945-1965 arası yıllarda doğmuş kuşaklara bomba bebekleri kuşağı denilmektedir. Yapılan araştırmalarda bu kuşağın yaptığı düşük bebek ağırlıklı doğum oranında önceki kuşaklarda görülen artışın iki katı artış; bu kuşağın zihinsel (entelektüel) başarılarında ve üniversite giriş sınavı sonuçlarında 20 yıl süren açıklanamaz bir düşüş gözlenmiştir. 1986’da üniversitelerine “Çernobil konulu araştırma ve açıklama yapma yasağı” getirilen Türkiye ise üniversitelerinden, bugünkü kararlar için ülkesine faydalı böyle araştırmalar yapmasını (yasağın kalkmasını) hâlâ bekliyor.

Toplumsal maliyetlerin (saklı etiket fiyatlarının) bugünkü kadar iyi hesaplanamadığı yıllarda alınmış kararlarla yapılmış veya yapımı süren nükleer santrallerin sahibi ülkelerin çoğunun atom santrali yapma saklı nedenleri; (her ne kadar Birleşmiş Milletler atom bombası üretme yeteneğine sahip 36 ülkeden biri olduğumuzu açıklasa da) bizimki ile aynı (elektrik üretmek) değil; askeridir. Ne hüzünlüdür ki Hiroşima ve Nagazaki kurbanlarının yaralarını hâlâ saramamış olmasına rağmen dar bir toprak parçasında kalabalık bir nüfusa sahip olduğu için 54 nükleer santrali bulunan Japonya ise son kazadan sonra bunlardan sadece beşini çalıştırarak atom santrallerini kapatmak yönünde (enerji sıkıntısına girmeden) karar almıştır.

Çernobil, kamu santrali idi. Sovyetler Birliği kazanın sosyal maliyetini ödeyemedi; uluslararası yardım aldı ve üç yıl sonra dağıldı. Fukuşima’nın sorumlusu Tokyo ElectricPowerCompany (TEPCO) şirketi ise ödeyeceği tazminatların altından kalkabilmek için devlet yardımı alıyor; kamulaştırılması gündemde. Gülnar ilçesi sınırları içindeki Akkuyu’ya, Çernobil’de kendi halkına yardım edemeyen Rusya’nın bir kamu şirketi (AtomstroyexportROSATOM‘a bağlı Atomenergoprom‘un alt şirketi) tarafından daha önce hiç denenmemiş (kâğıt üzerindeki tasarımı ilk kez Türkiye’de denenecek olan) her biri 1800 MW’lık dört atom santrali ünitesi yapılmak isteniyor.Bunların barışta ve savaşta, normal çalışma koşullarında, kazasında ve radyasyonlu atıkları nedeniyle oluşturacağı sosyal maliyetleri kim ödeyecek? Hiçbir sigorta şirketi sigortalamadığı için tabii ki diğer bütün afetlerde olduğu gibi Türkiye Cumhuriyeti! Yani biz…

Türkiye neden nükleer santrallere karşı olunması gerektiğini, toplam 32 bilim ve uzmanlık alanından, 62’si halk sağlığı uzmanı olan, konusunda isim yapmış 206 bilim insanının imzaladığı ve dört il merkezinde (Ankara, İstanbul, İzmir ve Sinop) aynı anda açıklanan Nükleer Santral Karşıtı Bilim İnsanları Bildirisi ile 10 Mart 2007’de öğrendi. Hükümet kararı ile bir kez daha Çevresel Etki Değerlendirmesinden (ÇED) muaf tutulan Akkuyu Nükleer santral(ler)inin ÇED raporunun önemli bir bölümünü “acil ve tehlikeli haller” oluşturur. Yangın merdiveni yüksekliği 50 metre olan İstanbul’daki biri dışında, yüksek binaların beşinci katından daha yukarıdaki yangınlarını söndürecek uzunlukta merdivenli itfaiye aracına sahip olmayan Türkiye’nin “nükleer yangın dâhil atom santrallerindeki olası acil ve tehlikeli durumlara müdahalesi”; son ÇED yönetmeliği değişikliği ile de anlaşılmıştır ki:Aklının kapasitesi dışındadır. İşte bu nedenle: “Sayısız mit bize entelektüellerin ancak daha dün ve büyük mücadele vererek nihayet anladıkları bir şeyi anlatır, doğduğu ortamdan koparılmış bilgi yıkıcı eğilimler taşır ve doğanın seyri bedelsiz değiştirilemez.”diyen Feyerabend, çok haklıdır…/

 

 

Dr. Umur Gürsoy

 

Bu yaz yine kavrulacak mıyız? ~2

Wunderground.com sitesinde, Dr. Jeff Masters imzasıyla çıkan araştırma haberini, Yeşil Gazete gönüllü çevirmenlerinden Bahar Topçu‘nun çevirisiyle 2 bölüm halinde sunuyoruz.

***

Atmosferdeki iki temel hava akımı küresel ısınma nedeniyle olması gerekenden daha fazla yankılanıyor olabilir.

Atmosferde iki temel hava akımı (paterni) bulunmakta. İlki, jet akıntılarındaki “gezgin dalgalar” dediğimiz dengesiz trof dizileri. Gezgin dalgalar, Batıdan Doğuya doğru saatte 15 ile 25 mil hızda eserler. Diğer hava akımı ise daha durgundur. Kutuplara yakın bölgelere nazaran daha çok ekvator bölgesindeki sıcaklık farklılıklarından kaynaklanırlar. Yayınlanan araştırmalar, belirtilen hava akımı paternlerinin birbirinden etkilendiklerini ve durgun hava akımlarını genişleterek yankılandıklarını gösteriyor. Bu durum, gezici dalgaların estikleri rotalarda haftalarca donmalarına neden oluyor ve uzun bir süre aşırı sıcaklığa ya da sele sebebiyet veriyor. Postdam Enstitüsü’nden bilim insanları, küresel ısınmanın Kuzey Kutbunda fazla yerkürenin diğer bölgelerinden en az iki kat daha hızlı bir sıcaklık artışına yol açtığına, aynı zamanda iki hava akımının yaz boyunca sıklıkla etkileşim halinde olduklarına dikkat çekiyor.

Geçtiğimiz 11 yıl içerisinde, 2012 Temmuz&Ağustos aylarında ABD’de görülen sıcak hava dalgası da dahil olmak üzere hava dalgalarında toplamda 8 defa aşırı yankılanma meydana geldi. 1991 – 2001 ve 1980 – 1990 arasında ise sadece 4 ay aşırı ve dengesiz hava koşulları yaşanmıştı. Ciddi bir artış gözlenen bu titreşim olaylarına şüphesiz ki küresel ısınma neden oluyor. Bununla beraber, araştırmacılar duruma genel bir gözlem yapmanın anlamlı olacağı kanaatindeler: “Değişen fiziksel koşullar, aşırı hava şartları olasılığını arttırıyor. Bununla beraber doğal varyasyon&değişkenlik gibi farklı etkenler olduğunu da belirtmek gerek. 32 yıllık çalışmalar sayesinde çok iyi bulgular elde edebiliyoruz; ancak kesin değerlendirmeler için 32 yıl, kısa bir süre. Yani elimizde kesin deliller olmasa da her yerden ipucu elde ettiğimizi rahatlıkla söyleyebiliriz.”

 

Açıklama & Yorum

Postdam Enstitüsünün son çalışması küresel ısınmanın atmosferdeki hava akımlarındaki değişimi nasıl tetiklediğini matematiksel verilerle gösteriyor. Bu veriler, son 11 yılda gözlemlenen aşırı hava koşullarına da gönderme yapmakta. Çalışma ayrıca 2012’de Rutgers Üniversitesi’nde Jennifer Francis tarafından yapılan araştırmayı da kuramsal olarak tamamladı. Dr. Francis araştırmasında atmosferdeki titreşim genliği&genişliğinin Kuzey Yarımkürede 161 km’nin üzerine çıktığını gözlemlemiş, bu değişimin kutuplardaki sıcaklık değişimiyle (kuzey kutbundaki göreceli artış ile güney kutbundaki soğuma) olan ilişkisini açıklamıştı. İnsanlar doğrusal – lineer bir şekilde (bir artı bir eşittir iki) düşünmeye eğilimliler. Ancak atmosfer, özsel olarak doğrusal değil. Makul görünen değişiklikler, atmosferde ciddi sonuçlara neden olabilir – farklı özelliklerdeki birlerin dörde, sekize hatta onaltıya eşit olabileceği durumlar görülebilir. Bir tekneyi daha güçlü bir şekilde sallamanız daha hızlı bir şekilde sallanmasına yol açmayabilir; ama bir sallama gücünüz öyle bir uç noktaya dayanır ki, tekne bir anda alabora olur. Aynı şekilde, küresel ısınmanın dünyayı getirdiği uç nokta, bir öncekinden çok daha yıkıcı bir iklim rejimine girmemize neden olacaktır.

 

1980 Temmuzuyla 2011 Temmuzu arasında, Kuzey Yarımküre'nin orta enlemlerinde, yaklaşık 300 metre yükseklikte kuzeye doğru esen rüzgarlar harita gösterilmiş durumda (mavi renkler negatif değerleri, yani güneye doğru esen rüzgarları gösteriyor) 2011 Temmuzu'nda ABD'de olağanüstü uzun süren bir sıcak hava dalgası görüyoruz, normalde daha zayıf ve düzensiz dalgaların da çok daha güçlü ve sürekli olduğunu gözlemlemek mümkün. Tablo: Vladimir Petoukhov

 

1980’den günümüze Temmuz – Ağustos aylarında görülen aşırı atmosfer koşullarının sonuçlarından bazı örnekler:

Temmuz – Ağustos 2012: Çin ve Japonya’da feci sel felaketi. ABD ve Güney Avrupa’da sıcak hava dalgaları nedeniyle en yüksek sıcaklık dereceleri kaydedildi.

Temmuz 2011: ABD’de görülen sıcak hava dalgası en sıcak dördüncü Temmuz’un yaşanmasına ve ABD’nin güneyinde en kurak hava koşullarına neden oldu.

Temmuz – Ağustos 2010: Rusya’da sıcak hava dalgası ve Pakistan’da sel. İki bölgede de, hava koşulları nedeniyle şimdiye kadarki en yüksek ölü sayısı.

Temmuz 2006: Hava sıcaklığı Britanya ve Avrupa tarihinde ikinci kez 37 derecenin üzerine çıktı.

Ağustos 2004: Kuzey Avrupa mevsim normallerinin çok altında, hatta kış sıcaklıklarına yakın dereceler gördü. Bazı yerlerde tek tük de olsa kar yağışı gözlendi.

Ağutos 2003: Batı Avrupa’da kuralığa neden olan sıcak hava dalgası

Ağustos 2002: Elbe ve Tuna’da feci sel felaketi

Temmuz 2000: Kuzey İtalya’da yıkıcı sel felaketi. ABD’nin güneyinde sıcak hava dalgası
Temmuz – Ağustos 1997: Orta Avrupa’da ölümlere neden olan Büyük Sel Felaketi. Pakistan ve ABD’nin batısında da yine yıkıcı sel felaketleri yaşandı.

Temmuz 1994: İspanya’da 47.2°C sıcaklık görüldü.

Temmuz 1993: ABD’de Nisan ayında başlayan sel felaketi daha önce görülmemiş hasarlara yol açtı.

Temmuz 1989: ABD’de çok uzun süren ve çok geniş bir coğrafyaya yayılan kuraklık yaşanmıştı.

Ağustos 1987: ABD’nin güneyindeki farklı bölgelerde kuraklık

Ağustos 1984: 1983 yaz kuraklığının devamı

Temmuz – Ağustos 1983: ABD’deki ekinlerin büyümesi normalden %5 ila %35’in altındaydı. Sıcak hava dalgası ve ciddi kuraklık görüldü.

Yeşil Gazete için çeviren: Bahar Topçu
Yazının özgün hali (ingilizce)
(Wunderground.com, Yeşil Gazete)

Mersin’de Ekoloji Atölyesi geleceğe yönelik umutları yeşertti

Mersin 68′liler Barış ve Kardeşlik Ormanı’nda 4 Mayıs Cumartesi günü gerçekleştirilen Ekoloji Atölyesi gerek atölyeye katılan yüzü aşkın doğa korumacının varlığı gerekse de yuvarlak masa toplantısı sırasında Mersin’in sorunları masaya yatırılırken ortaya çıkan kollektif çalışma bilinci ile Mersin ve çevresini çepeçevre saran sermaye saldırısına bir dur deneceğine dair umutları yeşertti.

Atölye, saat 11:oo’de Anne Leonard’ın günümüz dünyasında şirketlerin aldığı rolü ve tüketim kültürünün hayatımızı nasıl tahakküm altına aldığına dair kısa filmi “Story of Stuff”‘ın (Nesnelerin Öyküsü) gösterimi ile başladı. Yaklaşık yirmi dakikalık süresi bulunan kısa filmin ardından atölye katılımcıları bir beyin fırtınası ile filmde değinilen konular üzerinden bir çözüm yoluna nasıl gidilebileceğini tartıştı.

13:00’de Ekoloji Atölyesi’nin açılış konumasının yapmak üzere söz alan Yeşiller ve Sol Gelecek Partisi Mersin eş sözcüsü Osman Yılmaz, ekolojik tahribatın her yönünü yaşamakta olan Mersin coğrafyasında bunun gibi toplantıları daha sık yapmak gerektiğinin altını çizerek bu ilk adımın sonrasında da Yeşiller ve Sol Gelecek olarak ekoloji ile ilgili her türlü faaliyetin içinde olacaklarını belirtti.

Atölyenin gerçekleştiği 68’liler Barış ve Kardeşlik Ormanı’nın zamanında bir çöplük olarak kullanıldığını belirten Yılmaz, zamanın ANAP’lı Belediye Başkanı’nın kendilerine bu bölgeyi, “Nasıl olsa istediklerine ulaşamazlar!” zannı ile tahsis ettiğini ancak 68’liler Ormanı’nın aradan ondokuz yıl geçtikten sonra tüm Mersin halkı için bir mesire yeri haline geldiğini söyledi. Osman Yılmaz, Mersin için bir ilk olan ekoloji atölyesinin de başlangıcı için en uygun yerin 68’liler ormanı olduğunu sözlerine ekledi.

Ekolojinin Atölyesini düzenleyen Tarım Orkam-Sen Mersin Şubesi’nden Yılmaz Kilim ise slaytlar ile desteklediği sunumunda madde madde Mersin’in karşı karşıya kaldığı ekoloji tehditleri hakkında atölye katılımcılarına bilgi verdi.

Sunumuna Cehennem Deresi ve Kadıncık Vadisi üzerinde kurulması planlanan HES’lerin son durumunu aktararak başlayan Kilim, 25 kmlik mesafede ard arda hayata geçirilmesi planlanan hidroelektrik santraller ile bölgenin tüm suyunun şirketlerin tahakkümü altına girmesinin söz konusu olduğunu belirtti. Boğazpınar Köylülerinin başlattığı HES karşıtı mücasdeleye de değinen Yılmaz, Gök Hes’in faaliyete geçmesi ile köy sakinlerinin durumunun vehametini kavrayarak Akhan1 ve Akhan2 regulatörlerinin inşasına izin vermemek üzere çalışmalarını yoğunlaştırdıklarını kaydetti.

Mersin Havaalanı projesinden de bahseden Yılmaz Kilim, planlanan havaalanının Adana Havaalanı’na yarım saat mesafede olduğunu kaydederek bu alanın inşası için en değerli tarım arazilerinin 800 hektarının (1600 futbol sahası) yok edileceğinin altını çizdi.

Mersin’i de içine alan kentsel dönüşüm projeleri hakkında da atölye katılımcılarına bilgi veren Kilim, Çay, Çilek ve Özgürlük mahallelerinde yürütülen kentsel dönüşüm projelerinin yaratacağı toplumsal dönüşümün geri dönüşü mümkün olmayacak tahribatlara yol açabileceğini sözlerine ekledi.

Göksu Deltası’nda hem Hes hem Termik hem Nükleer santral tehdidinin yanısıra çimento fabrikaları gerçeğinin de gözler önünde olduğunu aktaran Yılmaz Kilim, Ramsar sözleşmesi ile koruma altında olmasına rağmen mevcut yönetimin koruma için gerekli tedbirleri almak bir yana dursun tam tersine tüm deltadaki habitatı bütünüyle yok edecek çalışmalar içerisinde bulunduğunu belirtti.

68’liler Barış ve Kardeşlik Ormanı’nda tüm gün süren ekoloji atölyesinde sıra müzik dinletilerine gelmişti. Halk müziği sanatçısı Bayram Karataş, oğlu ve kızı ile birlikte sahne aldı ve 6 Mayıs’ın Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan ve Hüseyin İnan’ın ölüm yıldönümleri olduğunu anımsatarak devrim türküleri söyledi.

Karataş’ın ardından sahne sırası çok yeni bir müzik topluluğu olduklarını belirten Berguş‘a geldi. Berguş isminin eski türkçede “beşik” anlamına geldiğini belirten grup üyeleri kendilerinin ise genellikle kürtçe türküler seslendirdiklerini belirterek enfes ezgileri eşliğinde atölye katılımcılarının coşkularına eşlik etti.

Müzik etkinliklerinden sonra karettaları koruma kapsamında örgütlenen Akdeniz Üçüncü Göz Derneği Yönetim Kurulu adına Seyhan Akdoğan bilgilendirme konuşması yaptı. Karetta Karettaların üreme döneminde bulunduğumuzu belirten Akdoğan, bu konuda yöneticilerin ilgisizliğinden şikayet etti.

Atölyenin son oturumunda ise yuvarlak masa toplantısı ile Mersin’in ekoloji eksenli sorularına nasıl çözüm bulunacağına dair bir beyin fırtınası ortamı yaratıldı. Ekoloji Atölyesinin henüz salondan ayrılmamış katılımcıları Yılmaz Kilim’in moderatörlüğünde tek tek söz alarak hem sorunları dile getirdi hem de kendi çözüm önerilerini diğer atölye katılımcıları ile paylaştı.

Atölye tüm katılımcıların bundan sonraki dönemde de bu tür bilgilendirici ve tecrübe aktarıcı toplantıların hem Mersin merkezde hem de ekoloji tahribatının yaşandığı her bölgede tekrarlanması kararının oybirliği ile alınması ile son buldu.

Ekoloji Forumu’nun facebook adresine buradan erişmek mümkün.

Fotoğraflar: Ayşegül Karayiğit

Haber: Alper Tolga Akkuş

(Yeşil Gazete)