Ana Sayfa Blog Sayfa 4322

Engelsiz aslanlar bir kez daha Avrupa Şampiyonu

Galatasaray Tekerlekli Sandalye Basketbol Takımı, Avrupa Şampiyon Kulüpler Kupası finalinde İtalya temsilcisi Santa Lucia’yı 71-50 yenerek dördüncü kez Avrupa şampiyonu oldu.

Galatasaray, Avrupa Şampiyon Kulüpler Kupası’nda daha önce 2007-08, 2008-09 ve 2010-2011 sezonlarında da şampiyonluğa ulaşmıştı.

İspanya’nın Valladolid kentinde düzenlenen organizasyonun finalinde ilk periyodu 22-21, devreyi de 38-33 önde kapatan sarı-kırmızılılar, üçüncü periyodu 53-47 önde geçti ve karşılaşmayı 21 sayı farkla 71-50 kazandı.

Engelsiz kartallar avrupa dördüncüsü

Öte yandan yarı finalde Galatasaray’a yenilerek üçüncülük maçı için İspanya’nın Fundosa Once ekibi ile karşılaşan Beşiktaş RMK Marine Tekerlekli Sandalye Basketbol Takımı ise karşılaşmadan 83-63 mağlup ayrılarak turnuvayı dördüncü olarak tamamladı.

(Cnn Türk)

Marjinal – Tanıl Bora

Hükümet ve devlet erkânı, 1 Mayıs’ta polisin harp ve darp ettiği insanlara muamelesinin “orantılı”, normal, meşru olduğunu anlatıp duruyor. İstanbul Valisi Hüseyin Avni Mutlu, o sırada komada bulunan Dilan “kızımızın” mesela, bunları aslında hak ettiğini duyurdu hepimize: “Dilan örgüt üyesidir, marjinal grup üyesidir. Bizde kayıtları vardır. Çatışma içindedir. Tam bir radikal mensuptur…” Birkaç gün sonra Başbakan Erdoğan, CHP’yi marjinal gruplara gaz vermekle suçladı. CHP olsun, DİSK olsun, Dilan Alp’ın babası olsun, “biz marjinal değiliz” diye tepki gösteriyorlar. Bazı solcu, demokrat yazarlar bu lânetli sözü tersine çevirip İstanbul valisine, emniyet müdürüne, hükümete “sensin marjinal” diyorlar.

I

Bu kelimeyi böyle tutkuyla ilk Özal mı kullanmıştı? Her halükârda, marjinal lâfının popüler olması, 1989 sonrasının işidir. Yani Sovyetler Birliği’nin dağıldığı, reel-sosyalizmin çöktüğü, Soğuk Savaş’ın sona erdiği zamanın bir olayı… O iklimde marjinal, aşağı yukarı “hâlâ-komünist” anlamında bir kelime olarak iş gördü. Komünizmin mağlubiyetinin ayan beyan olduğu, dünyanın tek kutuplu, tek istikametli hale geldiği bir devirde komünist-sosyalist fikirlerde ısrar edenlere deniyordu, marjinal. (O ara, merkez sağa intisap etmemekte direnen ülkücülere de marjinal dendi ama bu kullanım fazla uzun ömürlü olmadı.) Komünistler marjinale dönüşmekle komünist olmaktan çıkmış değildiler, hâlâ zararlıydılar ama artık tehlikeli olmaktan çıkmış, alay edilecek hale düşmüşlerdi.

Türk devlet, siyaset, işadamının kendinden memnun bir küçümsemeyle “marjinal” deyişinde, emniyet müdürünün dilinin ucundaki küfrü “marjinal” tıslamasına çevirişinde, on yılların anti-komünist tortusunu hâlâ görebilirsiniz.

Müstekbirlerin gözünde komünizm korkutucu bir tehdit idi. “Marjinal”, tehlikeli değil de manasız, lüzumsuz görülendir, mide bulandıran sinektir, paçaya sıvanan çamurdur. Hâkim algıdaki düz anlamıyla pekişir bu çağrışım: marjinal, basitçe çok az anlamına alınır. İhmal edilebilir, gözardı edilebilir, hesaba katılmayabilir, yok hükmündedir. “Marjinal”, somut bir hasmı, belirli bir Kötü’yü işaretlemekten öte, manasızca-ereksizce kötülüğü, huyca kötülüğü, habisliği işaretler. “Marjinaller” çok az, çok güçsüz, perspektifsizdirler ama başka türlü yapamadıkları için, hınçla kötülüğe devam eder, habistirler.

“Marjinal”, Türkiye’de müstekbirlerin nefret sözüdür.

II

Yine ’80’lerin sonlarından başlayarak, yaygın bir başka kullanımı daha oldu bu isim-sıfatın: Eşcinseller ve bugün LBGT diye tanınmayı talep eden “farklı cinsel tercih sahipleri” hakkında kaş göz etmeye yaradı. Hatta gündelik kullanımda “marjinaller” deyince esasen “onlar” anlaşılır oldu.

“Marjinal”in bu kullanımı, muhafazakâr cinsel rejim bekçiliğinin düdüğünü öttürür. Fobileri ve fantezileri kaplayan riya tabakası üzerinde, “sapkın” cinsel tercihler karşısında kapılınan tiksinti, horlama, tekinsizlik duyguları, kelimenin lânetini büyütür.

III

Carl Schmitt’in ünlü iktidar formülünü uyarlarsak, iktidar, kimin marjinal olduğuna karar verendir. Marjinalize etmek, iktidar etmektir. “Marjinal”i hesaptan düşülebilecek kadar az, ihmal edilebilecek kadar önemsiz olarak anlamlandırmakla, onu fiilen yok saymaya kapı aralarsınız. İmhası bile hak olur. Hoşgörülü bir idare o kadar ileri gitmeyebilir tabii ama “marjinal grup” deneni rahatlıkla ihmal edebilir; hatta açık seçik, aktif bir biçimde ihmal ederek, marjinallere prim vermediğini göstererek politik kâr umar.
“Marjinal” lâfında, yönetici sınıfların ceberrutluğu vardır. Türk devlet, siyaset, işadamı “marjinal” lâfını zevkini çıkara çıkara çiğnerken, kimseyi işine karıştırmadan, aşağıdakilerin dırıltısını işitmeden yönetme arzusuyla dişi kamaşıyordur.

IV

“Marjinal grup”, 1990’larda komünistlerin ve her nevi sistem karşıtı radikalleri kodluyordu. AKP devrinde, nüfuz kabiliyeti olağanüstü gelişmiş, kapsayarak, içererek hükmeden bir iktidarın koşullarında, “marjinal” yaftası kapsama alanının dışında kalmaya cür’et eden herkese yapışır. İktidar arzusunun kapsama yeteneğini ve iştahını kışkırtması oranında, içeri çekilemeyen “marjinal”e öfke de büyür. İktisattaki marjinal fayda kavramından hareketle düşünün (İktisat Aklının hakimiyetinde değil miyiz neticede?) İktisatta bir mal ve hizmetin en küçük (marjinal) artışının veya azalışının toplam faydaya etkisine marjinal fayda denir ya; bu iktidar rejiminde marjinal fayda hassasiyeti bilhassa yüksektir. Muhalif-muvafık, içerilen-içerilemeyen, bunların en küçük biriminin bile hesabı tutulur.

“Marjinallerin” marjinal faydası büyüktür. Onların varlığı, çoğunluğa kendini iyicene çoğunluk hissettirir.

V

Birilerinin “zaten marjinal” diye hiçe sayılmasına, “velev ki marjinal olsun!” diye karşı çıkanlar da oldu, şu son zamanlarda. Nasıl ideal cumhuriyetçilik için “cumhuriyet bilhassa kimsesizlerin kimsesidir” deniyorsa, ‘iyi’ bir demokrasi de bilhassa marjinallerin ‘krasi’sidir, marjinallerin sözünün işitildiği, hesaba katıldığı rejimdir. Daha doğrusu, kendini ciddiye alan bir cumhuriyette, bir demokraside, kimse marjinal değildir.

301 kelimeyle konuşan devlet ve siyaset adamlarını ilgilendirmez ama kelimenin kökündeki “marj”ın birincil anlamı kenar, kıyı; mecazi anlamı boşluk, genişliktir (“karar marjımız nedir?”deki gibi). Kıyı, ufuktur, karşılaşmadır. Boşluk, genişlik, ferahlıktır. Marjinalite, uzamın ve hareketin bir boyutudur. Marjinal kelimesi etrafında bir tiksinti, aşağılama ve kriminalizasyon evreni kuran akıl, dar bir akıldır. İnsan, zihniyle ve gönlüyle, marja, marjinale muhtaçtır.

İktidarın kimseyi marjinal ilan etmeye hakkı yoktur.

Herkesin marjinalliğe hakkı vardır.

Tanıl Bora

(Birikim)

[Özel Haber] Tohumlar AB’de de tehlike altında!

Avrupa Birliği’nin hazırlamakta olduğu yeni tohum mevzuatı, tarlada ıslah edilegelen doğal ve yerel tohumların geleceğini karartacak.

Brüksel’de hazırlanmakta olan ve tohumların üretilmesi, kayıt altına alınması ve paylaşımlarını ele alan yeni tohum mevzuatında öngörülen düzenlemeler, binlerce yıldır geleneksel bilgiyle tohum üreten küçük çiftçi ve biyolojik çeşitlilik için büyük bir tehlike anlamına geliyor.

Sağlık ve Tüketiciler için Genel Müdürlük tarafından hazırlanan taslak düzenlemelerle tohum endüstrisinin tekelci yaklaşımı güçlendirilmek ve tohum tamamen bir meta haline getirilmek isteniyor.

Avrupa Birliği komisyonunun, tohumları tekelci tarım devlerinin metası haline getirecek olan planlarına karşı yerel üretim, biyolojik çeşitlilik, küçük ölçekli tarım ve yaşam savunucuları ise “Tohum Egemenliği” başlığıyla yürüttükleri kampanyalarını güçlendirerek devam ettiriyor.

Seed Sovereignty (Tohum Egemenliği) sitesinde devam eden kampanya dahilinde Avrupa Birliği Komisyonu, Parlamentosu ve Konseyi’ne hitaben gönderilen mektuplarda “Sağlık ve Tüketiciler için Genel Direktörlük’ün planları gerçekleşirse, daha fazla eski ve ender meyve, sebze ve tahıl çeşitleri piyasadan kaybolacak. Şirket tarımının eli güçlenirken değişik bitki çeşitleri ve ekolojik/organik tarım şartlarına uyan çeşitlere bürokratik engeller gelecek.” uyarısı yapılıyor.

Konuyla ilgili geçtiğimiz haftalarda Avusturyalı Arche Noah adlı tohum dostu kurumun düzenlediği çalıştayda, AB’nin yeni mevzuat taslağındaki tehlikelerin 3 boyutlu olduğuna dikkat çekildi. Öncelikle, AB’nin tohum mevzuatı, üye ülkelere mevzuat ve uygulama esnekliği sağlayan “direktif” ölçeğinden, tüm üye ülkelerde aynı yasal metnin uygulanacağı “regülasyon” ölçeğine getiriliyor. Bu durumun, her bir ülke ve bölgeye özel yerel dinamiklerin yok sayılmasına neden olmasının yanısıra, “kötü” ve tekelci büyük tohum şirketleri destekleyen bir mevzuatın yürürlüğe girmesi durumunda Avrupa Birliği’nin tarımsal üretimi, doğal varlıkları, biyolojik çeşitliliği ve kırsal hayatı üzerinde geri dönülmez yıkımlara yol açacağı vurgulanıyor.

Tehlikenin ikinci boyutu ise, ekimi yapılmak istenen her tohum için pahalı ve uzun testlerin yapılmasının zorunlu kılınacak olması. Bu pahalı ve karmaşık testleri yaptırtma kapasitesi olmayan küçük ölçekli üreticilerin tohum tekellerinin kontrolündeki tohumlara yönelmek zorunda bırakılacak olmasının, Avrupa’daki kırsal hayatı, gıda güvenliğini ve tohum çeşitliliğini yok edeceği belirtiliyor.

Yeni tohum mevzuat tasarısının yaratacağı üçüncü büyük yıkım ise “kayıt” alanında olacak. Her tohumun kayıt altına alınması zorunluluğunu getirmei hedefleyen tasarının bu amacı ilk bakışta masum ve doğru bir düzenleme gibi gözükse de, kayıt zorunluluğunun tohum özgürlüğünü ve biyolojik çeşitliliğin artarak devamı, iklim değişikliğine uyum, doğal varlıkların korunması ve doğa dostu tarım uygulamalarının en temel bileşeni olan küçük üretici/köylü ve yerel tohumlar birlikteliğini yok edeceğinin altı çiziliyor

Mevzuatın amacının Avrupa’da tohum çeşitliliğini yok etmek ve tüm üretici ve tüketicileri devasa tohum tekellerinin insafına bırakmak olduğunu belirten uzmanlar, tohumun bir meta haline getirilmesinin asla kabul edilemez olduğunu, binlerce yıldır devam tarlalarda köylüler tarafından ıslah edilerek bugüne gelen tarımsal ürün çeşitliliğinin devamı ve gıda güvenliği ve güvencesi için tohumların tüm insanlığın “Müşterek” emaneti olarak devamının gerekli olduğunun altını çiziyor.

AB’de yürüyen tartışmaların Türkiye’ye nasıl yansıyacağı da merak konusu. Yerel tohumların devamlılığı için Tohum Takas Ağı’nı yürüten Buğday Derneği’nden Oya Ayman, 2006 yılında yürürlüğe giren Tohumculuk Kanunu’yla birlikte tohumun yalnızca akredite şirketler tarafından satılabilen bir meta haline getirilme sürecinin Türkiye’de de başladığını hatırlatarak “Tohum özgürlüğünün hukuki zeminlerini Avrupa Birliği’nde tamamen kaybedersek, bunun Türkiye’ye yansıması da hızlı ve olumsuz olur” diyor.

Buğday Derneği’nden Güneşin Aydemir de Türkiye ile AB arasındaki müzakerelerin en kapsamlı ve zor kısmı olan tarım ve kırsal kalkınma başlığı açıldığında tohum mevzuatının hızla gündemimize gireceğini, yerel tohum ve yaşam 

Buğday Koordinasyon Kurulu üyesi Oya Ayman (solda) ve Yönetim Kurulu Başkanı Güneşin Aydemir

dostlarının bu zamana kadar tüm hazırlıklarını tamamlamış olmasının hayati derecede önemli olduğunu hatırlatıyor. Aydemir sözlerine şöyle devam ediyor: “Bu süreçte tohum gibi evrensel bir meseleye kendimizi evrensel bir zeminde, dayanışmayla vakfetmemiz gerekiyor. Coğrafi ve politik olarak Türkiye ile AB’deki yerel tohum ve yaşam savunucularının mutlaka birlikte hareket etmesi, birbirine destek olması önemli.”

“Tarımsal üretim ve gıda üretimimiz büyük oranda, devasa tarım şirketlerinin kontrolü altında. Tarımın ve gıdayı tüccarlar ve politikalar yönetiyor. Oysa tüketicinin yönetmesi gerekli. Biz de Buğday Derneği olarak Avrupa’da bu mücadeleyi sürdüren yaşam ve tohum dostlarıyla devam eden ilişkilerimizi bir üst seviyeye taşıyacak ve elimizden gelen her türlü dayanışmayı göstereceğiz.

 

(Buğday Derneği – Yeşil Gazete)

Yeşiller/Sol, 41 yıl önce bugün darağacına gönderilen 3 fidan’ı andı

Yeşiller ve Sol Gelecek, 6 Mayıs 1972’de 12 Mart askeri cuntasının kararı ile idam edilen Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan ve Hüseyin İnan’ı 41. ölüm yıldönümlerinde yazılı bir basın açıklaması ile andı.

Eşsözcüler Sevil Turan ve Arif Ali Cangı’nın imzası ile yayınlanan basın açıklamasının tam metni şu şekilde;

Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan ve Hüseyin İnan’ı saygıyla anıyoruz

12 Mart 1971’de muhtıra vererek parlamenter rejime müdahale eden askeri cunta ile onların sivil uzantılarının işlediği hukuk cinayetinin üzerinden 41 yıl geçti. Meclis’te Süleyman Demirel önderliğinde, içinde CHP’lilerin de bulunduğu “evet” diyerek kalkan o 273 el, üç fidanı darağacına gönderdi.

1972 yılının 6 Mayıs günü, adalet duygusu körelmiş bir sistem tarafından ölüme gönderilen Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan ve Hüseyin İnan’ın ölümlerinin yarattığı acı yüreklerimizden ve zihinlerimizden bir nebze olsun silinmedi.

Darbeler ve darbecilerin isimleri tarihe kara harflerle yazılırken, Denizlerin, Yusufların, Hüseyinlerin isimleri milyonların yüreğinde ve zihninde yaşamaya devam ediyor. Bu gerçek bile onların hedeflediği ve bizlerin de yıllardır mücadelesini sürdürdüğümüz demokratik bir Türkiye özleminin ve halkların kardeşçe eşit koşullarda yaşama amacının çok uzaklarda olmadığını gösteriyor.

Bugün barış ve demokratik çözüm süreci ile tüm halklar için eşit, özgür, demokratik bir Türkiye yaratma umudu bir kez daha doğmuştur. Bugün Kürt sorununun demokratik siyasetle çözümü için bütün farklılıklarımızla birlikte eşitlikçi, özgürlükçü, demokrat ve yaşanabilir bir toplum yaratmak doğrultusunda adımlar atmak, darağacında “Yaşasın Türk ve Kürt halklarının kardeşliği” şeklinde haykıran Denizlerin mücadelesini devam ettirmek demektir.

Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan ve Hüseyin İnan’ı saygıyla anıyoruz. Özgürlük, eşitlik ve adalet mücadelesinde onların dik duruşlarını ve dirençlerini daima hatırlayacağız.

Sevil Turan – Arif Ali Cangı (Eş Sözcüler)”

 

114 imzacıdan barış süreci için öneri ve kaygılar

Sol, demokrat, sosyalist ve sivil toplum çevrelerinden 114 kişi “Barış için Özgürlükçü Demokrasi” başlıklı kapsamlı bir metne imza attı. Aralarında sanatçılar Müjde ArMert FıratHarun Tekin, eski Türkiye İşçi Partisi milletvekili Tarık Ziya Ekinci, CHP milletvekilleri Gülseren Onanç,Sezgin TanrıkuluHüseyin Aygün,  gazeteciler Can DündarAhmet Şık, akademisyen Prof.Büşra Ersanlı ve işadamı Osman Kavala’nın da bulunduğu imzacılar, “Barış için Özgürlükçü Demokrasi metninde belirtilen amaçlar doğrultusunda çalışmayı vaat etti.”

“Barış Süreci” kapsamında yapılan görüşmelerin “hayati bir imkân” olarak tanımlandığı metinde “Geldiğimiz aşamada eş zamanlı olarak hangi kalıcı demokratikleşme adımlarının da atılacağının konuşulması bir zorunluluktur” denildi. Metinde “Kürtlerin kendilerini eşit yurttaş olarak hissetmelerini sağlayacak ve üzerinde geniş bir uzlaşma sağlanabilecek birçok anayasal adım bulunmaktadır” denilerek şu önerilerde bulunuldu:

“(1) Farklılıkları koruyan; çoğulculuk, özgürlükçülük ve eşitlik ilkelerine dayanan; etnisite temelli olmayan bir yurttaşlık tanımı ile eşit yurttaşlık anlayışını güçlendiren; (2) Türkiye’de yaşayan her yurttaşın kendi dil ve kültürünü korumasını, geliştirmesini ve gelecek kuşaklara aktarmasını sağlayacak; (3) yurttaşların demokratik süreçlere katılımını artıracak şekilde yerel iktidarları ve karar alma süreçlerini güçlendirecek değişikliklerin yapılması ve (4) geçmişte Türkiye’de yaşanan insan hakları ihlallerini tüm çıplaklığı ile ortaya koyacak bir geçmişle yüzleşme mekanizmasının kurulması.”

114 imzacı, “yol temizliği niteliğinde kısa vadede atılabilecek adımlar” olarak da şunları sıraladı:

“(1)Seçim barajının düşürülmesi, (2) özel yetkili mahkemelerin kaldırılması, (3) bu mahkemelerin verdikleri tüm kararlara karşı yeniden yargılama süreçlerinin işletilmesi ve yol açtıkları mağduriyetleri giderecek adımların atılması, (4) terörle mücadele yasasının kaldırılması, (5) Siyasal Partiler ve Seçim Kanunlarında gerekli değişikliklerin yapılarak Türkçe dışındaki dillerde siyaset yapılabilmesinin önünün açılması.”

İmzacılar, metinde “sürecin mevcut ilerleyişindeki bazı kaygılarına” da yer verdi.

1 Mayıs’ta yaşananlara ilişkin olarak metinde “Uygulanan orantısız ve gayri-meşru devlet şiddeti haklı olarak demokratikleşme çabalarına dönük endişeleri artırmıştır. Eğer Türkiye siyasetine şiddet değil barışçıl tartışmalar hakim olacaksa, öncelikle hükümet ve kolluk kuvvetleri bu hedeflere uygun davranmalıdır” ifadesi kullanıldı. Süreç kapsamında yapılan başkanlık sistemi tartışmalarının da “kaygılar”a dâhil olduğu belirtilen metinde “Türkiye’de barış ile demokrasiyi karşı kaşıya getirmek kimseye yarar sağlamayacaktır” denildi.

Türkiye’nin Ortadoğu politikasının emperyal ve mezhepsel saiklerle belirlenmesine son verilmelidir” ifadesinin de yer aldığı metnin tamamı şöyle:

“Kamuoyunda ‘Barış Süreci’ olarak bilinen görüşmeler Kürt sorununun çözümünün askeri yöntemlerle değil siyasi yöntemlerle sağlanabileceğinin anlaşılması açısından önemli bir adımdır. Bu süreç Türkiye için hayati bir imkândır. İlan edilen çatışmasızlık kararı ve silahların bırakılması niyeti Kürt sorununun artık tüm boyutları ile demokratik ve sivil bir şekilde tartışılmasının önünü açmıştır.

Sürecin kalıcı barış ve tüm Türkiye için özgürlükçü bir demokrasi sağlayacak şekilde sonlandırılması için sürmekte olan yeni anayasa hazırlama süreci de önemli bir fırsattır. TBMM’de grubu bulunan tüm partiler kapsamlı anayasa önerilerini kısa süre önce açıklamış bulunmaktadırlar. Kürt sorunu açısından bakıldığında Kürt siyasi hareketi anayasal taleplerini ilk defa bu netlikte ve kapsamda ortaya koymuş bulunmaktadır. Bu husus demokratik bir tartışma ortamı için büyük bir fırsattır.

Türkiye’de yaşayan Kürtlerin kendilerini tam anlamıyla eşit yurttaş olarak hissetmelerini sağlayacak ve üzerinde geniş bir uzlaşma sağlanabilecek birçok anayasal adım bulunmaktadır. Farklılıkları koruyan; çoğulculuk, özgürlükçülük ve eşitlik ilkelerine dayanan; etnisite temelli olmayan bir yurttaşlık tanımı ile eşit yurttaşlık anlayışını güçlendiren; Türkiye’de yaşayan her yurttaşın kendi dil ve kültürünü korumasını, geliştirmesini ve gelecek kuşaklara aktarmasını sağlayacak; yurttaşların demokratik süreçlere katılımını artıracak şekilde yerel iktidarları ve karar alma süreçlerini güçlendirecek değişikliklerin yapılması ve geçmişte Türkiye’de yaşanan insan hakları ihlallerini tüm çıplaklığı ile ortaya koyacak bir geçmişle yüzleşme mekanizmasının kurulması gibi adımların atılması sadece Kürt sorununun değil Türkiye’nin genel demokrasi sorununun çözümü için de hayati önemdedir. Barıştan ve demokrasiden yana olan tüm aktörler demokratik ilkeler temelinde bir anayasal uzlaşı sağlanması için çalışmalıdır.

Bu yönde anayasal uzlaşının sağlanmasına kolaylık sağlayacak, yol temizliği niteliğinde kısa vadede atılabilecek birçok adım vardır. Kısa vadede bu adımlar atılarak sürece olan güvenin artırılması sağlanmalıdır. Seçim barajının düşürülmesi, özel yetkili mahkemelerin kaldırılması, bu mahkemelerin verdikleri tüm kararlara karşı yeniden yargılama süreçlerinin işletilmesi ve yol açtıkları mağduriyetleri giderecek adımların atılması, terörle mücadele yasasının kaldırılması, Siyasal Partiler ve Seçim Kanunlarında gerekli değişikliklerin yapılarak Türkçe dışındaki dillerde siyaset yapılabilmesinin önünün açılması gibi birçok değişiklik hiçbir anayasal değişiklik gerektirmeden çok kısa bir sürede gerçekleştirilebilir ve gerçekleştirilmelidir. Bu adımların hepsi temel hak ve özgürlükleri ilgilendirmektedir. Temel hak ve özgürlükler al-ver konusu yapılamayacak, müzakere malzemesi edilemeyecek hususlardır. Bu adımların atılması süreç açısından güven artırıcı bir işlev görecektir.

Bu hedefler ışığında incelenince sürecin mevcut ilerleyişi bazı kaygılara yol açmaktadır. Bu kaygıları dile getirmek ve sürecin bu kaygıları giderecek şekilde güçlendirilmesini sağlamak ise Türkiye’de kalıcı barışın tesis edilmesini isteyen her yurttaş için bir görevdir.

Bugüne kadar özellikle hükümet yetkilileri tarafından yapılan açıklamalarda hep çatışmasızlığın sağlanmasına yönelik taktik adımlar ön plana çıkarılmaktadır. Geldiğimiz aşamada eş zamanlı olarak hangi kalıcı demokratikleşme adımlarının da atılacağının konuşulması bir zorunluluktur. Türkiye’nin tüm yurttaşları için insan haklarının tam anlamıyla hayata geçirilmesini sağlayacak adımlar atılmadan Türkiye’de kalıcı barışın sağlanması mümkün olmayacaktır.

Bu açıdan bakıldığında, 1 Mayıs 2013 tarihinde uygulanan orantısız ve gayri-meşru devlet şiddeti haklı olarak demokratikleşme çabalarına dönük endişeleri artırmıştır. Eğer Türkiye siyasetine şiddet değil barışçıl tartışmalar hakim olacaksa, öncelikle hükümet ve kolluk kuvvetleri bu hedeflere uygun davranmalıdır.

Benzer şekilde, Kürt sorununun çözümü ile doğrudan bir ilişkisi olmayan ve geniş toplum kesimlerinde haklı otoriterleşme kaygıları yaratan başkanlık sistemi tartışmalarının bu sürece dahil edilmesi yukarda bahsedilen geniş anayasal uzlaşının sağlanması önünde tıkayıcı bir unsurdur. Yasama ve yargının çok büyük oranda yürütmenin kontrolüne sokulacağı bir değişiklik Türkiye’nin genel demokrasi sorununa ve Kürt sorununun çözümüne yönelik atılacak adımların kalıcılığı konusunda şüphe uyandıracaktır. Şeffaf bir şekilde halkın önünde yapılması gereken anayasal hazırlıkların gizli yürütüldüğü ve bir emrivaki ile halkın önüne sunulacağı izlenimi veren her türlü adım da sürece zarar verecektir. Dolayısıyla anayasaya ilişkin tüm görüşmeler TBMM çatısı altında kurulmuş olan anayasa uzlaşma komisyonunda yürütülmelidir. Kürt sorununun çözümü için atılacak anayasal adımların başkanlık sistemi gibi bağlantısız konularla birleştirilerek tek bir anayasal paket halinde referanduma sunulması ne demokratik etik ile bağdaşacaktır ne de toplumsal barışa hizmet edecektir. Türkiye’de barış ile demokrasiyi karşı kaşıya getirmek kimseye yarar sağlamayacaktır. Bu tarzda getirilen bir anayasa toplumsal kutuplaşmayı artıracak ve anayasanın toplumsal meşruiyetini azaltacaktır. Türkiye’nin ihtiyacı olan yeni kutuplaşmalar değil, kutuplaşmaları azaltacak uzlaşmalardır.

Kürt sorununun çözümü için gereken barış dili hiçbir etnik ve inanç grubunu ötekileştirmemelidir. Barış ve demokrasi için gereken yeni, herkesi içine alan gerçek bir çoğulcu, özgürlükçü ve eşitlikçi siyasal anlayıştır. Barış süreci geliştirilirken imtina edilmesi gereken bir diğer eğilim de barışın amacı olarak uluslararası politika hedeflerinin gösterilmesidir. Barış dili içte de dışta da ötekileştirici olmamalıdır. Yurtta barış bölgede barışla beraber düşünülmelidir. Türkiye’nin Ortadoğu politikasının emperyal ve mezhepsel saiklerle belirlenmesine son verilmelidir.

Sonuç olarak, Türkiye’nin önünde açılan tarihi fırsattan istifade edebilmesi için ivedilikle kapsamlı demokratikleşme adımlarını atmaya başlaması gerekmektedir. İçinde bulunduğumuz tarihi çatışmasızlık ortamının kalıcı barışa evrilmesi için bizlere gereken daha fazla demokrasidir. Barış sürecinde demokrasiyi zedeleyecek girişimler yürütülmesi tarihi bir hata olacaktır. Çatışmasızlık ortamı Türkiye’de demokrasi mücadelesi verenleri zayıflatan değil güçlendiren bir adım olmuştur. Bu ortam sürdürülebilir hale dönüştürülmelidir. Silahların konuşmadığı bir ortamda demokrasi tartışmaları çok daha anlamlı ve kapsamlı bir şekilde yapılabilecektir; böylece her geçen gün yeni yurttaşların demokrasi isteyenlerin saflarına katılması sağlanabilecektir.

Barışın teminatı çoğulcu, özgürlükçü, eşitlikçi demokrasidir.

 

‘3 Fidan’ın idamının 41. yılı

41 yıl önce, 1972 yılının 5 Mayısı’nı 6 Mayıs’a bağlayan gece, devrimci gençlik hareketinin en önde gelen liderleri olan Deniz Gezmiş, Hüseyin İnan veYusuf Aslan idam edildi.

Ankara Sıkıyönetim Komutanlığı 1 No’lu Mahkemesi, üç devrimciyi 9 Ekim 1971 günü THKO-1 Davası’nda TCK’nın 146.maddesini ihlal ettiği gerekçesiyle idam cezasına çarptırdı.

Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan ve Hüseyin İnan, 6 Mayıs 1972’de sabaha karşı Ulucanlar Cezaevi’nde asılarak idam edildi.

Olmaya devlet cihanda 1 Mayıs bayram gibi – Ezgi Özcan, Duygu Melek Sürücü, Fikri Sönmez

Dün saatli maarif takvimleri, miladi 1 Mayıs 2013’ü göstermekte idi. Biz İstanbul’da yaşayan tebaa, Amele Bayramı’nı kutlayacağımızı zannederken çok başka bir manzarayla güne uyandık. Asitane’nin iki yakası arasındaki bütün vapur ve kayık seferleri kaldırılmış, bütün metro’ül-büsleri iptal edilmiş ve hatta Haliç’teki iki köprü dubalarından ayrılarak tramvay seferlerinin hepsi durdurulmuştu. Adeta şehrimizde Celali isyanı çıkmıştı!

Sayın devletlü padişahımız Recep Tayyip Erdoğan Han, iki gün evvelinden tellallar aracılığıyla duyurduğu emr-ü fermanda “30 yıl bu ülkede 1 Mayıs törenleri yapılamazken illa Taksim demeniz bunu Ak Parti’ye karşı yapıyoruz anlamına geliyor.” buyurmuştur. Şüphesiz ki devletlümüzün iyi niyetinden sual olunmaz. Zat-ı şahaneleri, biz tebaası için hep en iyisini en hayırlısını düşünmüştür.

Pay-i tahtın valisi, pek sevgili kulu Mutlu yoluyla yeniçerilerine, bayramlarını kutlamak isteyen amelelere ve dahi tüm İstanbul’u adeta cennetten bir zindan bahçesine çevirmesi için gerekli talimatları vermiştir. Yeniçeriler Şişli, Beşiktaş ve Mecidiyeköy sokaklarında, 1 Mayıs’ın coşkusuyla Vali Mutlu’nun saadet veren gazlarını, ameleleri nişan alarak huşu içerisinde fırlatmışlardır. Görevlerini eda etmenin neş’esiyle olsa gerek amelelere olan sevgilerini bir de demir sopa marifetiyle göstermek istemişlerdir.

Vakıa bütün bunlar Meydan-ı Taksim’deki bir inşaat çukuruna, “Olur da bir Allah’ın kulu çukura düşerse biz bunun hesabını nasıl veririz?” denilerek yapılmıştır. Zat-ı şahanemiz ve kubbe vezirleri dert görmesin, o çukura çok şükür kimse düşmemiştir. Tabii kendileri hariç kimse…

Ameleleri küffarın askerleri olarak hedef gösteren Muhteşem Tayyip Erdoğan ve şurekası, halkına düşman devlet olma istikametinde, Allah’ın inayetiyle yol aldıklarını bir kere daha nisyan ile malül akıllarımıza işlemiştir. Belli ki bu şurekanın nazarında “sulh süreci” safi “PKK hadisesinin bitirilmesi” olarak görülmektedir.

İşbu “sulh süreci” biz “tebaa” nazarında “Devlet-i Ali’nin halkını küffar askeri olarak görmesi ve göstermesi siyasetinin nihayetine erdirilmesi” dir. Sulh edilmesi icab eden  safi Kürdler değil bütün cumhurdur. Muhteşem Tayyip Erdoğan’ın her şeyden evvel ol kötekçi zihniyeti terk eylemesi, cumhuruyla cenk değil sulh etmesi icab eder.  Amelelerin zihninde istibdat izleri bırakmak, kalblerine zulm korkusu salmak  “sulh süreci”nin samimiyetini zedelemekte olup,  cümlemizi şüpheye gark etmektedir.

Biz Yeşiller ve Sol Gelecek Fırkalı iki sıbyan işbu kötekçi zihniyeti kınamakta, güzel şehr-i İstanbul’un taşının, toprağının ve meydanlarının cümlemizin olduğunu söylemekteyiz.

1 Mayıs Amele Bayramı’nın sene-i devriyesi, ol Amele alemine tekrar hayırlı olsun!

Ezgi Özcan, Duygu Melek Sürücü, Fikri Sönmez – Turnusol

 

Ezgi Özcan

twitter.com/aytavsani

 

 

 

 

Duygu Melek Sürücü

twitter.com/duygu_melekk

 

 

 

 

Fikri Sönmez

twitter.com/FikriSnmez

1 Mayıs kimin bayramı? – Büşra Akman

0

İşçi: tanıma göre; geçimini sağlayabilmek için iş gücünü satmaktan başka yolu olmayan ve ayrıca iş gücünü satabilme özgürlüğüne sahip bulunan ve üretimi kendi başına sürdürebilecek başka olanaklara sahip bulunmayan(mülksüzleşmiş) ücretlidir.[1] İş Kanunu’na göre[2] ise işçi, bir iş sözleşmesine dayanarak çalışan gerçek kişidir.

1 Mayıs’ta bizde sokaktaki insanlara sorduk:

Sokak çocuğu Z.:

“Yasa? İş?”

Emekçi kavramınınsa farklı çağrışımları var gibi;

Akademisyen A.B.:

“Akademide çalışıyoruz, işimde kendimi emekçi olarak düşünmedim. Emekçi zor şartları hatırlatıyor; zor şartlarda hayatta kalmaya çalışan birini; fiziksel, psikolojik emeği; zorundalıktan kaynaklanan çalışmayı çağrıştırıyor. O bana emekçilik gibi geliyor.”

Kim kutluyor bayramı?

Oto tamircisi C.D.:

“Siyasiler kutluyor, menfaati olan katılıyor. Siyasiler, işçi ve emekçi olamaz.

Normal bir vatandaş 1 Mayıs’ı kutlamaz. İşi gücü olmayanların bayramı o. Bir de hak arıyorlar.(sendikalara ithafen)”

Emekçi kim, işçi kim, peki?

“Herkes çalışıyor da, işçi sınıflandırılıyor.”

Niye çalışıyoruz?

Kaynakçı E.F.:

“Çalışan demir pas tutmaz.”

Akademisyen G.H.:

“Çalışmak ayrıcalıktır.”

Büro görevlisi I.J.:

“Çalışmaya alıştım, çalışmadan duramam ki, evde sıkılırım.”

Güvenlik görevlisi K.L, İşsiz (neden çalışacaksın sorusu olarak değiştirdim) M.N., Marangoz O.P.,..

“Ekmek parası için.”

Para gerekmese peki?

Öğrenci R.Ş.:

“Yo, daha neler, üstüme iyilik sağlık. Bedava seks, bedava yemek, bedava içki yeterli.”

Öğrenci T.U.:

“Komün halinde yaşayarak, kendi ihtiyaçlarımızı üretebiliriz. Paraya ihtiyacımız olmaz.”

(Yaşasın Şirinler)

Oto tamircisi C.D.:

“Nereye para gerekmeyecek, bugün tarımyapsan kendi yiyeceğini ürettin sadece, diğer ihtiyaçların için onu satman gerekecek, dışarı çıkınca illa ki paraya ihtiyacın olacak. Mazotu neyle alacaksın, gübreyi neyle alacaksın?”

Emeğin kapsamında neler var?Çalışmaya atfedilen nedir?

Akademisyen A.B.:

“Aslında hepimiz emekçiyiz. Modern anlamda her şey materyal, değerler kuramsal. Her şeyin karşılığı var, kapitalizm bunu öğretiyor. Emek, aynı zamanda evinde oturup düşünmendir de. İlla ki ücretlendirilmesi gerekmez. Ben işimi yapıyorken, bu hayatta yapmak istediklerime ulaştırdığı için yapıyorum. Araç bir nevi, bu sırada işlevi de yerine getiriyorum. Emek vermek için iş dışında şeyler var. Bunlar da sisteme karşı oluyor, şu anki sistemde toplum böyle sürsün, üretim olmasın mantığı uygulanıyor.”

“Çalışma saati de kısalacak. Kendime de emek harcamalıyım, ben. Çalışmak böyle bir şey değil.”

Akademisyen G.H.:

“Herkes çalışıyor olmalı, yanında atıştırmalık yani kendine ait uğraşların olmalı.”

Kaynakçı E.F.:

“Çalışırsın, her zaman bir şeyler için çalışırsın..”

Bu, 1 Mayıs yazısında konuştuğum bu farklı kişilerle ulaşmaya çalıştığım nokta, yaşama uğraşındaki herkesin emekçi olduğu düşüncesiydi. Çabaların tamamı eşitti, hiçbirinin astı ve üstü yoktu. Neden çalışılır sorusunda, ekmek parası vurgusu olsa da, insan olarak bir değer üretmek istemek vardı, daha çok. Şimdiki değer biçimi belki para üzerine değil de üretmek üzerine olsaydı, düşünce penceresinde o şekilde yer etseydi, daha net cevaplar alabilirdik bu uğraşlarla ilgili “doyum” görebilirdik.

1 Mayıs’ın bir çalışan için olabilecek anlamını aktaran Y:

“Benim için bayram evime ekmek götürdüğüm zamandır.”


[1] Türkiye’de İşçi Sınıfı ve Sendikacılık Hareketi, Yıldırım Koç:1998)

[2]http://www.tbmm.gov.tr/kanunlar/k4857.html

 

 

Büşra Akman

 

Allahın izniyle yapılan mimarlık – Simla Sunay Özdemir

Bugün 3 Mayıs 2013… İstanbul’da 3. Havaalanı ihalesi yapıldı. Bugün mimarlığın utanç günü…

Gün geçmiyor ki iktidar tarafından dayatılan devasa projelerle sarsılmayalım, yıkılmayalım. Oysa mimari projeler bizi mutlu etmeli… Yeni tasarım olanakları… Yeni inşaat alanları… Öyle mi peki? Bir mimari proje ne amaçlarla yapılır? Hepimiz unuttuk ne için yapılıyor onca bina? Kamu yararı? Yerel kazanç? İşveren kârı? Mimarlık mirası? Estetik ve konformist yaşam? İdeolojik yapısalcılık? Devletin bekası? Adalet? Eşitlik? Özgürlük? Ne için yapılıyor bu projeler?

“Allah’ın izniyle,” diye söze başlayan Başbakan, devam ediyor, “Taksim Topçu Kışlası AVM olacak!” Olacak diyor. O-la-cak! Ne Avrupa’daki gibi halka mektup anketleri yaptırılmış, halka sorulmuş? Ne fizibilitesi, kazancı doğru analiz edilmiş! Tek bildiğimiz şu “Allah’ın izniyle!” İnsanın, “O izin belgesini gösterin o zaman Sayın Başbakan,” diyesi geliveriyor!

Çevre ve Şehircilik Bakanlığı kurulduğunda, olmaz, doğa ile kentin çıkarı bağdaşmaz dedik, işte şimdi doğayı yok etme yasası için çalışıyor bakanlık! Bundan böyle çıkacak yasayla büyük projeler için ÇED şartı yasal olarak aranmayacak. Buyurun buradan yakın! Milli Parkların iptali, itiraz davalarının yürütmeyi etkilemeyecek oluşu şimdi de ÇED raporu engelini aşan iktidar, “Doğayı, kültürü ve tarihi daha fazla nasıl yok ederim”in çaresini buldu! Durmak yok yola devam!

Bürokrasi inşa edilebilen bir şeydir!

Devlet artık her ağacı, gölü, tarlayı, sahili, nehri, denizi, dağı istediği gibi projelendirebilir, üzerine inşaat (HES’ler, nükleer santraller, barajlar) yapabilir hale geldi. Peki, bundan sonra ne olacak? Geriye dönüş var mı? 3. Havaalanı ile ilgili ÇED raporu gösteriyor ki durum çok çok vahim. ÇED raporuna göre de bugünkü ihale meşru kabul edilemez çünkü ÇED’in yasal olarak aranmayacak oluşu henüz kesinleşmedi. Kendilerinden o kadar eminler ki önce ihale, önce yapı, sonra yasası. Bürokrasi –her nasılsa- inşa edilebilen bir şeydir!

Emek Sineması ve Taksim Projesi için konuşan Ahmet Misbah Demircan rahatça diyor ki, “Tabii gerekirse ağaç da kesilir, bina da yıkılır, yapılır.” Burada söylenen ‘gerekirse’ hangi koşullarda doğuyor peki? Kim belirliyor? Gerekirse diyor ama gerekmeyeni yapıyor, bozuyor, geri dönülmez bir biçimde talan ediyor ve bunu rahatça, kolayca, yasasıyla, demokrasi literatürüyle, güler yüzle, %50 ile, Allah’ın izniyle yapıyor! Emek Sineması’nda yüzbinleri değil de tek bir şahsı, binayı kiralayan rant takipçisi kişiyi savunuyor ekranlarda utanmadan. Bakanlar destekliyor Emek Sineması’nın yeni işletmecisini. Ne şanslıymış diyorum. Allah’ın kuluymuş. Beyoğlu Belediye Başkanı’nın, kentlerde önemli olan işlev korumacılığından bir haber, cahillikte ısrarcı olduğunu bir kez daha görüyorum. Beyoğlu’na kimlik veren Emek Sineması, İnci Pastanesi ve benzeri yapıların bazen bir semtten daha değerli olabileceğini, bir simgeyi taşıdıklarını idrak edemeyecek oluşuna üzülüyorum. Pasajlarla AVM’leri bir tutan anlayışını, hanların hepsinin otel olduğunu kolayca söylemesini yadırgıyorum. Ellerimizi, kollarımızı bağlamalarına ve bunu fütursuzca yapmalarına çok içerliyorum. Bu biber gazı hiç bitmiyor, boğazımdaki yanma geçmiyor. Her ne kadar pencerelerinden limonlar atılan merhamet ve vicdanını her şeye rağmen tutan, saklayan bir şehirde yaşıyor da olsak… Yanıyor!

Artık ne devlete, ne yasamaya, ne yargıya, ne seçim sürecine bir güvenden söz edilemez. Başkanlık sistemi ile yargı tümüyle ellerine geçtiğinde kamunun zararına olduğuna emin olduğumuz yüzlerce proje için dava dahi açamayacak, sokaklarda protesto edecek meydan, yazacak gazete, konuşacak ekran bulamayacağız.

Üsküdar sahilinde kayıp yalı temeli kazısı var, görenleriniz vardır. Temeli bulurlarsa şimdi park olan alana yalı yapılacak. Tıpkı Topçu Kışlası gibi bir dizi zombi bina daha kentin yüzeyine gönderilecek. O yalılar ne için yapılacak? Kimin için yapılacak? Allah’ın izniyle…

Bugün mimar olduğumdan da, mimarlığımızdan da utanıyorum! Başımı dik tutamıyorum. Tarihiyle olduğu kadar fiona ve florasıyla da değerli olan İstanbul Boğazı’nın yok oluşuna tanıklık ederek hayatımı sürdürmek zorunda olmak bana acı veriyor.

Bu acıyla haykırmak istiyorum! Peki, siz, sizler beni işitiyor musunuz?

Çürük mimarlık çürük domateslere benzemiyor ne yazık ki… Çok büyükler! Dünya’da yer kaplıyorlar. Öyle Başbakan’ın dediği gibi ‘çanak çömlek’ de değiller. Geri dönüşümsüz zarar veriyorlar. Kanal Projesi’nin de onaylanmasıyla tanıklık ediyoruz ki Türkiye tarihinde hiçbir zaman bu denli doğa katliamına sahne olmadı. Buradan ideolojik mimari kıyımların her devirde olduğunu söyleyenlere duyuralım. Bana ne isim takarsanız takın umurumda değil! (Kemalist-Ulusalcı), bir adamın 1930’larda diktiği ormanların bugünkü çoraklığından utanıyorum. O ormanları geri istiyorum! Çoğaltabilmeyi diliyorum. Bütün ideolojiler artık çökmüştür bana göre. Tek bir ideoloji vardır insanlık için o da yeşil ideolojidir!

Çocuk kitaplarında yalanlar dizmek istemiyorum.

Ben bundan sonra hiçbir çocuğa mimar olduğumu söylemeyeceğim. Susacağım. Bu katliamın karşısında konuşacak nefesim kalmadı artık!

Utanıyorum.

Simla  Sunay Özdemir – Arkitera ( www.arkitera.com)

MVP LeBron James

0

NBA’den yapılan resmi açıklamaya göre LeBron James sezonun MVP’si seçildi.

Üst üste ikinci, son beş sezonda dördüncü kez en değerli oyuncu ödülü alan yıldız basketbolcu, sezonu 26.8 sayı 8 ribaund 7.3 asist ortalamalarıyla tamamladı. Kariyerinin en iyi ortalaması olan yüzde 56.5’le sezonu tamamlayan LeBron, üç sayı çizgisinin gerisinden ise yüzde 40.6 ile oynadı.

121 kişinin oy verdiği oylamada LeBron James 120 kişinin ilk sıra seçimi olurken bir ilk sıra seçimi de Carmelo Anthony’ye gitti.