Ana Sayfa Blog Sayfa 4233

Okuyucuyu beklerken – Mehmet Fırat Pürselim

“Ben buradayım sevgili okuyucum, sen neredesin acaba?” Öykücülüğümüzün geçmişini, şimdisini ve geleceğini, Oğuz Atay’ın o muazzam öyküsü, Demiryolu Hikâyecileri’nde geçen bu cümleden daha güzel özetleyebilecek pek az söz vardır. Samuel Beckett’ın Godot’yu Beklerken eserinde Godot’yu bekleyen kahramanlar misali, öykücüler de bir türlü gelmeyen okurlarını beklemektedir. Okurun bir gün gelip gelmeyeceği de meçhuldür. Öykü kitapları ve dergilerinin satış rakamları, yazarların aynı zamanda da okur oldukları hatta hepsinin okur olmadığı gibi bir durumun tespiti niteliğindedir. Öykü -okur anlamında- hızla şiirleşmektedir, yani yazıldığı kadar okunmamaktadır.

2004 yılında Getirin O Günleri Yakalım Bu Öyküleri isimli kitabıyla Sait Faik Hikâye Armağanı’na değer bulunan Başar Başarır, çeşitli konuşmalarında, her şeyin hızlandığı çağımızın ritmine en uygun edebi türün, kısalığı, anlatacaklarını bir anda söylemesi, dinamik yapısı gibi sebeplerle öykü olduğu iddiasında bulunmuştur. Aslında insanların az okuduğu, zamanlarının hiçbir şeye yetmediği, fazla emek harcamaktan kaçındıkları bir dönemde tuğla kalınlığındaki romanlardan ziyade yapı malzemeleriyle tanımlanması mümkün olmayan öykü kitaplarını tercih etmeleri akla daha yatkın gelmektedir. Ama gerçek bambaşka bir şekilde tezahür etmekte ve roman diğer tüm edebi türlerin üzerinde ezici bir üstünlük kurmaktadır. Bu sorunsalı öykünün daha nitelikli bir tür olduğu iddiasıyla çözebilmemiz de mümkün değildir. Zira popülerlerin yanı sıra has edebiyata giren romanlara da okurlar daha fazla ilgi göstermektedir. Öykü ise elinde çiçeği, üzerinde en şık elbiseleriyle bir türlü gelmeyen sevgili okuyucusunu beklemeye devam etmektedir.

Romanla öykü arasındaki tahterevalli oyununda, ayakları sürekli yere basanın hep roman olmasını çeşitli sebeplere bağlayabiliriz. En başta yayınevlerinin algısını söyleyebiliriz. Yayınevlerinin, öykünün satmadığı düşüncesiyle matbaalardan uzaklaştırmalarını, basılanlar içinse reklam ve tanıtım faaliyetlerine yeterince önem vermemelerini birinci sebep olarak sayabiliriz. Roman; tanıtım yazıları, dergi, gazete reklamlarıyla yetinilmeyerek, billboard ve hatta televizyonda tanıtılırken, öyküye maalesef kitap eklerinde bir tanıtım yazısı bile çok görülmektedir. Kısacası roman, yayınevi, yazar ve hatta bazen bir reklam ajansı tarafından kapsamlı bir biçimde hayatımıza girerken, öykü yazarının kişisel çabasıyla sesini duyurmaya çalışmaktadır. Öykü satmadığı için yeterince basılmamakta ve tanıtılmamakta, bu sebepten dolayı da satmamaktadır. Bu fasit çember kırılmadıkça, öykünün ayaklarının yere basması pek de mümkün görünmemektedir. Ülkemizde okuma alışkanlığının az olması diğer bir sebeptir. Kısa ama yoğun yapısı sebebiyle öykü yazı boyunca mutlak dikkat beklerken, romanın bir yerinde ipin ucu kaçsa bile ileride yakalamanın mümkün olması karşısında, okurun kendisinden fazlaca katkı bekleyen türden uzaklaştığını da iddia edebiliriz. Aksi yönden de, çikolatayı bir anda ısırıp bitirmek yerine, yavaş yavaş emerek ağızda eritmek suretiyle hazzın uzatılması gibi, roman da sayfaları boyunca aynı duyguyu diri tutmaktadır. Bu sebepleri çoğaltmanın mümkün olması gibi tahterevalliyi dengelemek için nasıl bir ağırlık kullanılmasının gerektiğine verilecek cevaplar da çeşitlidir. Kendi cevabımı içeren reçetemi Julio Cortazar’ın bir sözünden yola çıkarak vermekteyim. Büyük usta durumu bir boks maçına benzeterek, “Roman puan toplayarak, öykü nakavtla kazanmak zorundadır,” demiştir. Bir boks maçına aslında herkes nakavt görmeye gider ama kimse bunun onuncu saniyede olmasını istemez. Yani demem o ki, biz gene nakavta çalışalım ama bunu güzel hareketlerle üçüncü beşinci raunda taşıyalım. Onuncu saniyede bitireceksek de, hiç olmadık şekillerde yapalım. Bu reçete öyküyü kurtaramazsa bile belki de boksu kurtaracak bir reçete olur, diye umarak tahterevalliden iniyorum.

 

Genellikle öykünün romana geçiş için bir basamak olduğu düşünülür. Bir öykücü ikinci, üçüncü kitabından sonra, ‘Romana ne zaman geçeceksiniz?’ sorularına sıklıkla muhatap olmaya başlar. Bunun sebebi belki biraz da öykücülerdir. Yazmaya öyküyle başlayıp, romanla devam eden pek çok yazar vardır da tersi daha azdır. Sadece öyküde direnenlerin sayısı ise çok daha azdır. Behçet Çelik’e 2008 Sait Faik Hikâye Armağanı’nı kazandıran Gün Ortasında Arzu, yazarın beşinci öykü kitabıydı. Bunun ardından Dünyanın Uğultusu adındaki ilk romanını çıkartınca, edebiyatla ilgilenen pek çok kişi de dâhil olmak üzere kalfalık dönemini öyküde tamamladıktan sonra artık roman yazarak ustalığa ulaştığı yönünde kanaatler ortaya konuldu. (Behçet Çelik’in zaten öykü yazarken de usta olduğunu belirteyim.) Ardından gelen öykü kitabı Diken Ucu balona değen bir diken misali bu düşünceyi patlattı. Türler arasında bir kast sistemi bulunmadığı gibi, aşılması gereken merhaleler de yoktur. Şiir, öykü, roman… şeklinde devam eden bir yazın merdiveni bulunmadığı gibi, birini diğerinden daha değerli addetmek de mümkün değildir. Roman yazmak ustalık ister ama her yazan usta değildir. Öykü kalfalığın tamamlandığı, atlanması gereken bir eşik değildir; başlı başına kapıdır, evdir, evrendir. Öykü illa kalfalıksa, Mimar Sinan’ın kalfalık eserim dediği Süleymaniye’dir. Her seferinde Süleymaniye muhteşemliğinde eserler verdikten sonra kalfa sayılmakta bence bir sakınca bulunmamaktadır.

 

Hemen her devirde kuşaklarının önünde giden ve gelecek kuşakların yolu aydınlatan öykücüler olmuştur. Bunlar deniz feneri misali öylesine güçlü ışık saçmışlardır ki, yanlarında diğer yazarların ışıltıları daha az görünür olmuştur. Ömer Seyfettin ve Mahmut Şevket Esendal’la başlayan süreç, Sabahattin Âli, Sait Faik Abasıyanık, Orhan Kemal’le taçlanmıştır. Nezihe Meriç, Vüs’at O. Bener, Bilge Karasu, Ferit Edgü, Erdal Öz, Onat Kutlar gibi isimleri saymadan geçemeyeceğimiz 1950 kuşağı ise tek tek isimlerden ziyade kuşak olarak, bir araya gelen el fenerleri misali birlikte deniz fenerini oluşturmuşlardır. 1960 ve 70’lerdeki öyküyü ise siyasi iklimin rüzgârını arkasına alan toplumsal gerçekçi edebiyat akımı belirlemiştir. Sevgi Soysal, Füruzan, Tomris Uyar, Selim İleri, Adalet Ağaoğlu gibi pek çok nitelikli öykücünün ürün verdiği bu dönemde, bir kısım öykücüye sadece yazdıkları konulardan dolayı gereğinden fazla değer verilirken, bir kısım nitelikli öykücüye ise hak ettikleri değer esirgenmiştir. Yazdıklarındaki renk ve ışıltılarla ana akımın dışında kalan Sevim Burak, Yusuf Atılgan, Oğuz Atay, Tezer Özlü gibi yazarlar ancak sonraki yıllarda görünür olmuştur. Darbe sonrasındaki süreçte, baskı sebebiyle öykücüler edebiyatın sınırlarını zorlayarak genişletmişlerdir. Dolaylı anlatının olanakları kullanılarak karanlıklara karşı mum alevi olunmuştur. Gene bu dönemde kadını ve bireyi anlatan öyküler daha sık görünür olmaya başlamıştır. Pınar Kür, Nursel Duruel, Cemil Kavukçu, Murathan Mungan, Mahir Öztaş, darbe sonrasının mum alevlerinden bazılarıdır. Doksanlı yıllarda siyasi olaylar öyküden uzaklaşırken, metaforlarla bezeli gerçeküstü anlatım ve içe dönük anlatılar boşalan yerleri doldurmuştur. Oya Baydar, Hasan Ali Toptaş, Ayfer Tunç, Nalan Barbarosoğlu, Ethem Baran, Şebnem İşigüzel, Özen Yula bu dönemde nitelikli öyküler veren yazarlar arasındadır.

Halen içinde bulunduğumuz 2000’li yıllarda Behçet Çelik, Murat Gülsoy, Yetka Kopan, Müge İplikçi, Faruk Duman, Barış Bıçakçı, Sema Kaygusuz, Ahmet Büke, Gönül Kıvılcım, Yavuz Ekinci başta olmak üzere pek çok yeni öykücü edebiyatımıza giriş yapmıştır. Daha önce anlatılan kişinin iç dünyası, kadın sorunları anlatılmaya devam ederken, son 25-30 yıla damgasını vuran Kürt sorunu yavaş yavaş yazıya dökülmeye başlanmıştır. Deprem, kaybedilen doğaya ağıt gibi konular çok konuşulmuşsa da, daha az yazılmıştır. Fantastik edebiyat genç okurlar tarafından kısa sürede benimsenmiştir. Aziz Nesin, Rıfat Ilgaz başta olmak üzere pek çok usta yetiştiren mizahi öykü bitme noktasına gelmiştir. Bu türün son dönemdeki en nitelikli yazarı Toprak Işık bile çocuk kitaplarına yönelmiştir. Yazılmaya devam edilen bu dönemde önceki kuşaklarda olduğu gibi diğer öykücülerin çok üzerinde duran bir öykücü bulunmadığı gibi, farklı denemelerde bulunan öykücüleri yekpare bir hareket olarak da tanımlamak mümkün değildir. ‘Teşbihte hata olmaz,’ demek kaydıyla, edebi manifestoların çağının kapandığı günümüzde her yazar kendi öyküsünü anlatmakta, kendi öykü evrenini oluşturmaktadır, konular ve anlatım da bu doğrultuda çeşitlenmiştir.

 

Adam Öykü ve Notos gibi iki önemli öykü dergisini edebiyatımıza kazandıran, kitapları ve yazılarıyla ülkemizde öykünün kuramsal yanı üzerine en çok düşünen isimlerden olan Semih Gümüş, dünyada bugün Amerika ve Latin Amerika’yla birlikte Türk öykücülüğünü -her ne kadar onların dörtnala koştuğunu bizimse tırısta olduğumuzu belirtmekteyse de- öykünün üç atlısı olarak saymaktadır. Pek çok yazısında dile getirdiği öngörülerini bir söyleşisinde, “Romanın gündemde oluşu aldatmasın, o hep gündemin yaratıcısı olacaktır, ama edebiyatın asıl gözdesi öyküdür. Yakın gelecekte öykücülüğümüzün de yeni kuşakların aradığı yeni yollar ve zenginliklerle edebiyatımızın çok yönlü gelişmesine katkıda bulunacağını düşünüyorum. Öyküyü anlayan insanların çoğalması da edebiyat kültürünün düzeyini yükseltir. Buna roman daha az katkıda bulunur,” şeklinde ifade etmiştir. Bu öngörü doğrultusunda roman edebiyat ülkesinin tahtında oturmaya devam ederken, ülkeyi geliştirip güzelleştirecek olanın öykü olduğunu söyleyebiliriz.

Bunca sözden sonra öykünün şimdisi ve geleceğiyle ilgili düşüncelerimi toparlayacak olursam: İnsanlar kadim zamanlardan bu yana hikâye anlatmışlardır ve bundan sonra da aynı iştahla anlatmaya devam edeceklerdir. Dini hikâyelerde ilk insan Adem’in yaratılışı, cennetten kovuluşu, oğulları Habil Kabil anlatılırken, modern bilimin kabul ettiği ilk insanlar da mağara duvarlarına av, savaş, kahramanlık hikâyelerini kazımışlardır. İnsanlar konuşarak, çizerek, yazarak hikâyelerini bunca zaman diğerlerine aktardığına göre bundan sonra da farklı biçimler geliştirse de anlatmaya devam edecektir. Romana göre deneyselliğe daha açık bir tür olan öykünün edebi olarak üzerine katarak devam edeceğini düşünüyorum. Belki hiçbir zaman roman kadar çok okunmayacak ama dirençli, yazan, yazı üzerine düşünen okurları olacaktır. Bir roman basılıp altı ayda altı baskı yapıp piyasadan çekilirken, öykünün o altı baskıyı on yıla yayarak, sindire sindire satacağı ve okunacağı düşüncesindeyim. Öyküde anlatılan konuların ve anlatım biçimlerinin git gide çeşitleneceği, romanda büyük insanlar anlatılırken öyküde onun gölgesinde kalan insanların hatta hayvanların, bitkilerin, eşyaların belki de gölgenin konu edileceği öngörüsündeyim. Yazının başındaki olumsuz girişime ve yazıldığı kadar okunmadığı iddiama rağmen, gelecekte iyi edebiyat okurlarının öyküyü yüzüstü bırakmayacaklarına inanıyorum. Demiryolu Hikâyecileri’nin yazılmasının üzerinden otuz beş yıl geçmişken, Oğuz Atay nezdinde tüm öykücüleri yıllardır bekleten okuyucuların, günün birinde geleceklerine ve yazarlarla buluşacaklarına inanıyorum.

 

Fikstür çekildi

0

Spor Toto Süper Lig’de 2013-2014 sezonunun fikstürü çekildi. İlk hafta Beşiktaş-Trabzonspor maçı olması dikkat çekti.

Spor Toto Süper Lig’de 2013-2014 sezonu fikstürü İstanbul’da düzenlenen törenle çekildi.

Ligin resmi yayıncısı Digitürk’ün Ayazağa’daki stüdyolarında gerçekleştirilen fikstür çekimine Türkiye Futbol Federasyonu (TFF) 1. Başkan Vekili Ufuk Özerten, TFF Yönetim Kurulu üyeleri ile Süper Lig kulüplerinin başkan ve temsilcileri katıldı.

18 takımın mücadele edeceği Spor Toto Süper Lig’de yeni sezon, 17-18-19 Ağustos 2013’te oynanacak ilk hafta maçlarıyla başlayacak. Ligin ilk devresi 28-29-30 Aralık 2013 tarihinde oynanacak 17. hafta maçlarıyla sona erecek.

Süper Lig’in 56. sezonunun ikinci yarısı 24 Ocak 2014’te başlayacak ve 34 haftalık maraton 19 Mayıs 2014’te tamamlanacak.

reklam

1. hafta fikstürü

Torku Konyaspor-Fenerbahçe
Kardemir Karabükspor-Kasımpaşa
Akhisar Belediyespor-Sanica Boru Elazığspor
Kayserispor-Sivasspor
Çaykur Rizespor-Gençlerbirliği
Beşiktaş-Trabzonspor
Galatasaray-Gaziantepspor
Medical Park Antalyaspor-Kayseri Erciyesspor
Eskişehirspor-Bursaspor

DİKKAT ÇEKECEK ÖNEMLİ MAÇLAR
1. hafta Beşiktaş-Trabzonspor, 4. haftaBursaspor-Beşiktaş, 5. hafta Beşiktaş-Galatasaray, 6. hafta Kayseri Erciyespor-Kayserispor, 7. hafta Fenerbahçe-Trabzonspor, 10. hafta Bursaspor-Fenerbahçe, 11. haftaFenerbahçe-Galatasaray, 13. hafta Fenerbahçe-Beşiktaş, 15. hafta Trabzonspor-Bursaspor ve 16. hafta Galatasaray-Trabzonspor maçları oynanacak.

 

Üçüncü Köprü’yü neden durdurmalıyız? (2)

Üçüncü Köprü’yü neden durdurmalıyız yazı dizisine devam ediyoruz. Birinci neden olan “Kuzey ormanlarına yönelik taammüden cinayet” başlığının yer aldığı birinci bölümü okumak için TIKLAYIN.

2- Üçüncü Köprü’nün mevcut İstanbul’un kent içi ulaşımıyla ilgisi yok

İstanbul Boğazı’na köprü yapma tartışmaları İstanbul’un trafik sorunuyla başlar, trafik sorunuyla biter. Siyasetçilerin, yöneticilerin, gazetecilerin ve halkın büyük bölümü tek bir varsayımdan hareket eder: “İstanbul’un bir trafik sorunu var. Bu sorunun en önemli kaynağı da Boğaz geçişleri. İki tane köprü var, ikisi de sürekli tıkanıyor. Bu tıkanıklık da diğer yollara yansıyor. Demek ki üçüncü bir köprü yapmak lazım.”

Köprülere karşı çıkanların bu ezberci argümana karşı standart cevabı ise şudur: “Köprüler yolcu değil otomobil taşımak için yapılır. Ne kadar çok köprü yaparsanız trafikteki otomobil sayısını ve yeni köprülere olan ihtiyacı da o kadar artırırsınız. Üçüncü köprüyü yapınca otomobil sayısı artacağı için dördüncü, beşinci köprüler gerekecek. Boğazın üzerini kaplasanız yetmez.”

Ne var ki mevcut Üçüncü Köprü projesi açısından bakıldığında köprü meraklılılarının ezberini buna verilen standart cevap tam olarak karşılayamıyor. Kuşkusuz köprülerin otomobille yolcu taşıma anlayışını devam ettirmek için yapıldığı, dolayısıyla otomotiv sektörünün köprü projeleri için hükümetlere baskı yaptığı doğrudur. (Bunun en son örneği raylı tüp geçidin, yani Marmaray’ın yanına, bir de otomobil tüp geçidinin, yani Avrasya tünelinin yapılacak olmasıdır. Rövanş yani.) Bu argümanın ne kadar doğru olduğunu anlamak için Boğaz geçişlerindeki yolcu ve araç paylarına bakmak yeter. Köprüler yolcu değil, otomobil taşıdığı için her yeni köprü yapıldığında otomobil sayısı yolcu sayısından hızlı artar ve bu kısır döngü böyle sürer gider. Trafik de hiçbir zaman açılmaz.

Köprü yapımlarıyla artan araç trafiği ve yolcu sayısı arasındaki fark. Kaynak: ŞPO Üçüncü Köprü Raporu

İstanbul Şehir Plancıları Odası’nın 2010’da yayınladığı ve herkesin elinin altında bulunması şart olan mükemmel bir Üçüncü Köprü Raporu var. Bu rapordan bazı alıntıları bir araya getirerek durumu şöyle özetleyebiliriz:

“1973 yılında boğaza birinci köprünün (Boğaziçi Köprüsü) ve çevre yollarının yapılması ile köklü bir değişime girmiş ve kent, gerek nüfus, gerekse arazi kullanım yapısı bakımından yoğunlaşarak daha kuzeye yönelmiştir. Boğaziçi Köprüsü’nün yapılmasından sonra 1973’ten 1974’e, boğazı geçen taşıt sayısı % 200 artarken taşınan yolcu sayısındaki artış sadece % 4 kadar olmuş ve köprünün asıl etkisinin insan değil araç taşımaya dönük olduğu anlaşılmıştır. Köprü yapımıyla birlikte özel otomobil sahipliliğinin 1970-1990 yılları arasındaki % 230’luk artışının sağladığı hareketlilik, kentin merkezden uzak kesimlerinin yerleşime açılmasını hızlandırmış ve köprünün iki yaka arasındaki insan odaklı geçişler için değil, araç geçişleri için yarar sağladığını ortaya çıkarmıştır.

2. Boğaz Köprüsü yapıldıktan sonra boğazdan geçen taşıt sayısı % 1180 artarken, yolcu sayısındaki artış sadece % 170 olmuştur. İlk köprüde de benzer bir tablonun yaşanmış olması, ne kadar köprü yapılırsa yapılsın artan değerin, köprüden geçen insanların değil araçların sayısı olduğunu tekrar göstermiştir.İstanbul’da bir günde –yaya yolculukları dahil- toplam 21 milyon yolculuk yapılmakta ve bunun yarısı araçlı yolculuklardan oluşmaktadır. Araçlı yolculukların % 11’ini ise kentin iki yakası arasındaki boğaz geçişleri oluşturmaktadır.

Boğaziçi köprüleri üzerinden geçen araçların % 90’ı yolcuların % 37’sini taşırken, geri kalan % 10’luk toplu ulaşım araçlarının yolcuların % 63’ünü taşıyor olması, yakalar arası geliştirilecek projelerde toplu ulaşımın birincil önceliğini ve yararını açıkça ortaya koymaktadır. Kent içi ulaşımın –boğaz geçişleri de dahil olmak üzere- genel durumuna bakıldığında, yine karayolu ulaşımının araçlı yolculuklarda en büyük paya (%93,4) sahip olduğu görülmektedir. Yakalar arasındaki köprü geçişlerinde otomobillerin yolcu taşımadaki payı yaklaşık % 24 olarak hesaplanmaktadır. Ancak köprülerdeki araç kompozisyonu içerisinde, trafik sıkışıklığının esas nedeni olan özel otomobillerin payı % 82’dir. Başka bir deyişle, köprülerden geçen araçların % 82’si özel otomobil iken, bu otomobillerin taşıdığı yolcu sayısı sadece % 24 oranındadır. Bu da köprülerin insanların değil, özel araçların karşıya geçişlerine hizmet verdiklerinin en açık göstergelerinden biridir.”

Dolayısıyla köprü geçişlerinin amacının insan değil araç taşımak olduğu ve bu nedenle trafik sorunun çözemediği ve çözemeyeceği doğrudur. Ama bu cevap kentin ortasına, mevcut kent nüfusunun yoğun olduğu bölgelere yapılacak bir yeni köprü için, mesela eski Arnavutköy-Kandilli güzergahı için daha doğrudur.

Oysa Üçüncü Köprü İstanbul Boğazı’nın en kuzeyine, Karadeniz çıkışına yapılıyor. Yeni köprü İstanbul’un kent içi ulaşım ağına çok uzak. Mevcut yolları veri aldığınızda kentin merkezinden (Taksim- Beşiktaş civarından) Garipçe’ye gidip, Poyrazköy’e (şimdilik uçarak) geçip, oradan yine mevcut yolları kullanıp Kadıköy-Üsküdar civarına gelmeniz 60-70 kilometre bir yol katetmenizi gerektiriyor. Üstelik Üçüncü Köprü’yle boğazı geçen Kuzey Marmara Otoyolu’nun, Anadolu tarafında kente en yakın çıkışı Sultanbeyli’de, Avrupa yakasında ise Çatalca tarafında, ama TEM bağlantı yoluyla Mahmutbey tarafına da bir çıkış veriliyor. Dolayısıyla bahsettiğimiz 60-70 kilometre mesafeyi Üçüncü Köprü ve bağlantı yollarını kullanarak katetmeniz için yine bir şekilde TEM’e ve E5’e bağlanmanız, yine eski trafiğe girmeniz ve 100 kilometreyi bulan bir yolculuğu göze almanız gerekiyor.

Biraz daha ayrıntı verelim ki elimizin altında olsun. Üçüncü Köprü ve çevre yollarından oluşan Kuzey Marmara Otoyolu’nun güzergahı bütün bağlantı yollarıyla şöyle olacak (Kaynak, Şubat 2011 tarihli bir PARA dergisi. Gülmeyin…):

“Kuzey Marmara Otoyolu Gebze Şekerpınar Balcık’tan başlıyor. Akfırat Tepeören ve Kurnaköy sapağına yakın bir noktadan geçen yol, Sultanbeyli’nin ormanlık alanlarından ilerliyor. Samandıra ve Alemdağ’ın mücavir alanlarından geçtikten sonra Alemdağ Ormanı’na giriyor. Beykoz İshaklı, Paşamandıra, Riva ve Poyrazköy’ün ardından da üçüncü köprüye bağlanıyor…

Üçüncü Boğaz Köprüsü’yle Avrupa yakasına bağlanan yol Garipçe’den sonra Uskumruköy ile Demirciköy’ün arasından geçip Arıköy’ün arkasından Belgrat Ormanları’na giriyor. Odayeri ve Ağaçlı köylerinin mücavir alanları bittikten sonra da Tayakadın ve Baklalı’nın yanından Hadımköy’e uzanıyor. Ardından Büyükçekmece Gölü’nün kuzeyinden, Çatalca İnceğiz’deki tarlaların içinden ilerleyerek TEM Otoyolu Kınalı çıkışında bitiyor.

Gebze Şekerpınar’daki giriş-çıkışın ardından yeni yapılan otoyolun ilk çıkış noktasını Tepeören Akfırat oluşturuyor. Akfırat’daki ikinci çıkış noktası ise F1 yarışlarının da düzenlendiği İstanbul Park yolu. Yeni otoyolun üçüncü çıkış noktası, Sultanbeyli’ye bağlı Mevlana Mahallesi’nin yakınlarında planlanmış. Anadolu Yakası’ndaki son çıkış noktası ise Alemdağ ile Çekmeköy arasında Şile Otoyolu’na yapılmış.

Kuzey Marmara Otoyolu’nun Avrupa yakasında Çatalca’da da çıkışı bulunuyor. Otoyolun son çıkış noktası ise Silivri Gazitepe’de. Yeni otoyol Kınalı mevkiinde TEM ile birleşiyor.

Anadolu Yakası’nda Kuzey Marmara Otoyolu ile TEM arasında iki ekspres bağlantı yolu planlanmış. Ekspres bağlantı yolunun ilki, Kurtköy’ü geçtikten hemen sonra Sultanbeyli’ye yakın bir yerde yapılacak. İkinci ekspres bağlantı yolu ise Ümraniye Cezaevi’nden başlayıp Alemdağ, Taşdelen ve Çekmeköy üzerinden geçtikten sonra Çavuşbaşı’ndan TEM’e bağlanacak. Avrupa Yakası’nda da iki ekspres bağlantı yolu bulunuyor. Üçüncü köprüyü geçtikten sonra Karaağaç ile TEM Mahmutbey gişeleri arasında ekspres bağlantı yolu yapılacak. Büyükçekmece Gölü’ne yakın bir noktadan da Kuzey Marmara Otoyolu ile TEM arasında ekspres bağlantı yolu inşa edilecek.

Kağıthane ile Nakkaş arasında da yeni bir yol planlanmış. Kağıthane’de İSKİ Genel Müdürlüğü’nün önünden başlayan ara yol, Gazi Mahallesi ve Başakşehir’den geçerek Küçükçekmece’nin arkasındaki Sazlıçeşme Baraj Gölü ve Hadımköy’den sonra Büyükçekmece Gölü’nün arkasında Nakkaş’tan Kuzey Marmara Otoyolu’na bağlanıyor. Bu ara bağlantı yolundan Habibler ve Sultançifliği’ne, Küçükçekmece’ye, Bahçeşehir’e, Hadımköy’e de çıkış verilmiş. Ardından da Hazerfen Havaalanı’nın yakınlarında TEM’e bağlanmış.”

Dolayısıyla kentin nüfusu yoğun merkezleriyle Üçüncü Köprü’nün pek bir ilişkisi yok. Örneğin Bostancı’da yaşayıp Maslak’ta çalışıyorsanız, her gün bu mesafeyi katetmeyeceksiniz demektir. Sultanbeyli’de yaşayıp Mahmutbey tarafında yaşıyorsanız bile Üçüncü Köprü’yü tercih eder misiniz tartışılır.

Demek ki Üçüncü Köprü’nün mevcut İstanbul’un ulaşım sorunuyla ilgisi yok. Peki hangi İstanbul’un ulaşım sorununu çözmek istiyorlar? Tabii ki hayallerindeki 20 milyonluk İstanbul’un! Üstelik bunun pek de hayal olduğu söylenemez.

Eğer yapımı başlanan yeni köprü ve otoyol biterse, İstanbul’un Kuzey yarısı, başta bağlantı yollarının çevresi olmak üzere hızlı bir şekilde dolacak, yeni siteler, uydu kentler ortaya çıkacak, hatta Karadeniz kıyısında iki yakada yeni kent merkezleri oluşturma projesi hayata geçmiş olacak. Buna Terkos Gölü yakınında yapılacak olan üçüncü havaalanının yaratacağı çekim gücünü de ekleyebilirsiniz. Üçüncü Köprü’nün 36 ayda bitirileceği söyleniyordu. Biraz gecikmeyle de olsa 2015-16’da yolun işlemeye başlayacağı düşünülürse, ormanları ve su havzalarını yutarak Kuzeye doğru genişlemiş “yeni İstanbul”un o meş’um 2023 yılına hazır olacağı kesin gibidir. Bunun İstanbul’un halkı ve ekolojisi için yaratacağı yıkımı hatırlamak için yazı dizisinin birinci bölümüne bakabilirsiniz.

Üçüncü köprüyü durdurmadan bu kabus senaryosunu engellemek pek mümkün görünmüyor.

Tabii bu ormansız, susuz, beton ve çelikten örülü, ağaçların ve çiçeklerin refüjlerde sergilendiği yeni İstanbul hayali (ne hayal ama!) Üçüncü Köprü’nün tek gerekçesi değil. Bir de transit yük taşımacılığı var. Zaten yeni bir köprünün ihtiyaç olduğunu söyleyenler ikinci köprüdeki kamyon trafiğinin trafiği tıkadığını ve Üçüncü Köprü’nün yük taşımacılığını üzerine alarak trafiği rahatlatacağını iddia ediyorlar. Acaba bu doğru mu?

İstanbul Şehir Plancıları Odası’nın Üçüncü Köprü Raporu’na göre “3. boğaz köprüsü yapımına gerekçe olarak gösterilen transit trafiğin boğaz geçişlerindeki payı ise sadece % 2-3 dolayındadır ve bu düşük oran, 6 milyar dolarlık yeni bir köprü yapımı için kesinlikle yeterli bir transit trafik talebi değildir.”

Demek ki bütün kamyon trafiğini ikinci köprüden üçüncü köprüye aktarsanız bile (birinci köprüden zaten geçemediklerine göre) yine de ilk iki köprünün trafik yükü rahatlamayacaktır. Zaten yukarıda da belirttiğimiz gibi boğaz geçişlerindeki araçların %82’si özel otomobildir.

Peki yük taşımacılığı için yeni bir köprü ihtiyacı nereden çıkıyor?

O da mevcut İstanbul’la ilgili değil. Yük taşımacılığı meselesi uluslararası bir projeyle ilgili!

Assos-Küçükkuyu arasında yapılması planlanan Ayvacık Altı Ulaşım Limanı denen projeyle sit alanı olan bölge kamyon ve tır trafiğinin merkezi haline getirilecek, Edremit körfezi, Biga yarımadası ve Çanakkale Boğazı (planlanan bir Çanakkale boğazı köprüsünün de katkısıyla) uluslararası transit yük taşımacılığının Türkiye’ye giriş noktası olacak: Buradan Türkiye’ye giriş yapacak olan kamyon ve tırlar, tabii ki yeni otoyoldan ve Üçüncü Köprü’den geçerek, Karadeniz sahil yolunu ve diğer otoyolları kullanarak Kafkasya ve Asya’nın içlerine doğru devam edecekler. İşte Üçüncü Köprü’nün yapılış amaçlarından bir bu uluslararası transit yük taşımacılığı. Zaten Karayolları Genel Müdürlüğü’nün web sitesinde Üçüncü Köprü ve Kuzey Marmara Otoyolu ‘nun TEN-T (Avrupa Transit Taşımacılık Ağı) Karayolu Güzergahlarının bir parçası olduğu belirtiliyor.

Bir de uzman görüşü ekleyelim: 2011 yılında CHP İstanbul Milletvekili Mahmut Tanal Kuzey Marmara Otoyol projesinin iptali için bir dava açmıştı. Bu davanın Prof. Dr. Lale Berköz, Doç. Dr. Funda Yirmibeşoğlu ve Y. Doç. Dr. Özhan Ertekin imzalı bilirkişi raporunda şu satırları okuyoruz:

“Gebze ve Kınalı noktalarında TEM’den ayrılan yeni bir çevreyolu ile bağlantılı olan 3. köprünün ayakları Anadolu yakasında Poyrazköy, Avrupa yakasında Garipçe üzerinde yer alacaktır ve köprü geçişi güzergahı itibariyle kentin kuzeyinden bypass olarak geçmektedir. Bu bakımdan da transit amaçlı kullanım öncelikli olduğu için kent içi ulaşım sistemini rahatlatması söz konusu olmayacaktır.”

Demek ki İstanbul halkı kendi ulaşım ihtiyacıyla hiçbir ilgisi olmayan, hem yük taşımacılığı hem de ormanlar tahrip edilerek yapılacak olan yeni siteler ve uydu kentler uğruna yapılan, yaşadığı trafik sorununu hiçbir şekilde çözmeyecek bir proje nedeniyle ormanlarını, su havzalarını ve sağlıklı bir çevrede yaşama hakkını kaybediyor.

Kaynaklar:

1- İstanbul Şehir Plancıları Odası – 3. Köprü Projesi Değerlendirme Raporu. Yazım: Çare Olgun Çalışkan, Basın Tarama: Akif Burak Atlar. Eylül 2010.

2- Bülent Ekimci – Zengin Edecek Araziler, Para dergisi, Şubat 2011

 

‘Benim Çocuğum’ Ankara’da

Yönetmen Can Candan’ın kamerasından, anne-babaların anlatımıyla, lezbiyen, gey, biseksüel ve trans çocuklarının hikayelerini dinlediğimiz belgesel yapım “Benim Çocuğum” 15-16-17-18 Temmuz tarihlerinde Ankara seyircisiyle buluşuyor.

Geçtiğimiz Mayıs ayında 16. Uçan Süpürge Uluslararası Kadın Filmleri Festivali kapsamında, festivalin “Pembesiz Mavisiz” bölümünde de gösterilen film, bu akşam ve yarın akşam 21.25’te Kızılay Büyülü Fener Sineması’nda izlenebilecek.

Çocuğunuz size eşcinsel, biseksüel veya trans olduğunu açıklarsa ne olur?

“BENİM ÇOCUĞUM” çocukları LGBT (Lezbiyen, Gey, Biseksüel, Trans) bireyler olan Türkiyeli bir grup anne ve babaya odaklanarak, bu cesur ve ilham veren ebeveynlerin hikayelerini seyirciye taşıyan uzun metraj bir belgesel. Bu belgeselde, muhafazakar, homofobik ve transfobik bir toplumda bir yandan ebeveyn ve aile, bir yandan da aktivist olmanın ne anlama geldiğini yeniden tanımlayan yedi ebeveynin kendi deneyimlerini en içten şekilde seyirciye aktarmalarına tanıklık ediyoruz. Çocuklarını olduğu gibi kabul etmenin zorlu yolunu katetmekle kalmayan bu ebeveynler, daha da ileri giderek, deneyimlerini diğer LGBT aileleri ve toplumla paylaşıyorlar.

“Koskoca dünyaya benim çocuğumu sığdıramadılar.”

‘Benim Çocuğum’ bizi Türkiye’de beş farklı eve götürüyor. Anne-babaların gözünden, lezbiyen, gey, biseksüel ve trans çocuklarının hikayelerini dinliyoruz. Hikayeler; inkar, travma, çaresizlik, korku, utanma, kabullenme ve yeniden doğma gibi temalarda ortaklaşıyor. Bir anne çocuğuna zarar gelecek mi diye endişelenirken, bir diğeri trans kızına aldığı ilk sutyeni hatırlıyor. Bir büyükannenin “Bu iş Allah’tan mı?” diye soruşu var, Allah’tan olanı kabul etmeye hazır. Homofobik ve transfobik bir toplumda çocuklarını olduğu gibi kabul edebilmekle kalmayan bu ebeveynler, deneyimlerini paylaşırken, aktivist olmanın ne anlama geldiğini yeniden tanımlıyorlar. Gücünü anne babaların sevgisinden alan belgesel, homofobinin ve transfobinin karşısına çıkabilecek en güçlü, en sağlam direnişin sade ve içten bir anlatımı.

Ayrıntılı bilgi için: www.benimcocugumbelgeseli.com

“BENİM ÇOCUĞUM” film gösterimi
Kızılay Büyülü Fener Sineması/ Ankara
15-16-17-18 Temmuz
Saat: 21:25

 

Kıbrıs’ta çevre felaketi

Kıbrıs’ta yaşanan petrol sızıntısı, bir çevre felaketi boyutuna ulaştı. Kalecik’te gemiden petrol boşaltımı sırasında borudaki basınçtan kaynaklandığı tahmin edilen sızıntı yaşandı.

Tonlarca petrol denize aktı.Turizm, Çevre ve Kültür Bakanı Mehmet Harmancı, bugün saat 02.30 sıralarında Kalecik’teki AKSA Elektrik Santrali’ne gemiden petrol boşaltımı sırasında borudaki basınçtan kaynaklandığı tahmin edilen sızıntı yaşandığını açıkladı. Harmancı, gemiden denize yaklaşık 10 dakika boyunca petrol aktığını belirterek, kesin olmayan ilk bulgulara göre 50-100 ton civarında bir sızıntının olduğunu kaydetti.

Devletin ve enerji şirketinin önlem ve kurtarma planı bulunmadığını söyleyen Harmancı, “Bu kaza bunu daha iyi görmemizi sağladı. Petrol Dolum Tesisi’nde ısrarcı olanlar, ‘hatta 10 katı kadar daha büyük tesisler yapacağız’ diyenler umarım yaşanan kazanın sonuçlarınıyerinde izlerler” dedi.

Harmancı, bu kazanın, hükümetin petrol dolum tesisini iptal etme kararının doğru olduğunu gösterdiğini söyledi.

Harmancı, AKSA Şirketi’ne ulaşmadıklarını, şirketin Mersin’deki özel bir şirketten yardımistediğini kaydetti. Devletin imkanlarının çok kısıtlı olduğunu belirten Harmancı, Türkiye’denyardım talebinde bulundu. Denize akan petrolün sahile vurmaya başladığını belirten Harmancı,”Bafra’ya kadar gitmemesini temenni ediyoruz” diye konuştu.

Çevre Dairesi’nden iki görevlinin bölgede olduğunu, yerinde inceleme yaptığını söyleyen Harmancı, dairenin ceza yazma yetkisi bulunduğunu belirtti. Bölgede inceleme yapmaya gideceğini söyleyen Harmancı, yasal olarak yapılabileceklerin yapılacağını vurguladı.

Yeryüzü iftarı bu akşam yok edilen Yedikule bostanlarında açılıyor

Fotoğraf: http://yedikulebostanlari.tumblr.com/

Tarihi Yedikule Bostanları’nda bu akşam yeryüzü sofrası kurulacak ve ardından forum yapılacak. Tarihi Yarımada Koruma Amaçlı İmar Planı’na göre koruma altında olan bostanlarda geçtiğimiz günlerde Fatih Belediyesi yıkıma başlamıştı.

Fatih Belediye Başkanı Mustafa Demir, bölgenin güvenlik sorununa dikkat çekerek, bostanların olduğu alana park yapılacağını belirtmişti. Uzmanlar geçmişi çok eskilere dayanan bostanları koruyan projeler yapılması gerektiğini söylüyor.

Bianet’in haberine göre Tarihi Yedikule Bostanlarını Koruma Girişimi, gönderdiği çağrı metninde şöyle dedi:

“16 Temmuz Salı günü itibarı ile 3. ve 4. bostanların da moloz yığınlarına dönüştürülmektedir. Fatih Belediyesi, uygulama izni olup olmadığı tartışmalı bir projeyi ‘yeşil alan kazandırmak’ adı altında olanca hukuksuzluğuyla işletmektedir.

17 Temmuz Çarşamba akşamı bu gidişata dur demek için yarın Gezi Parkı Forumlarının ve CHP İstanbul Milletvekili Melda Onur’un da katılımı ile  Suriçi’nde yer alan tarihi Yedikule Bostanları’nda Yeryüzü Sofraları’nı kuruyor ardından da forumumuzu gerçekleştiriyoruz.

Yedikule Bostanlarının yok edilişine, kara sularına, Bizans Kuyularına ve Bizans Duvarına verilen hasara dur demek üzere Bostanlarda buluşmaya davet ediyoruz.”

Yedikule bostanlarının yok edildiğine dair ilk haberi Yeşil Gazete yapmıştı. İlgili haberlere ulaşmak için #direnbostan linkine tıklayınız.

(Bianet, Yeşil Gazete)

Neptün’ün bir uydusu daha keşfedildi

S/2004 N1 adı verilen ay, Neptün’ün bilinen 14. uydusu oldu

Amerikan Uzay ve Havacılık Dairesi NASA, Hubble uzay teleskobunun Neptün gezegeni yörüngesinde yeni bir ay keşfettiğini doğruladı.

S/2004 N1 adı verilen ay, dev gezegenin bilinen 14. uydusu oldu.

20 km çapı ile Neptün sisteminin bu en küçük uydusu, gezegen etrafında bir turunu 23 saatte tamamlıyor.

Amerikan astronot Mark Showalter, yeni uyduyu Neptün etrafındaki halkaları incelerken keşfetti.

NASA bu uydunun çıplak gözle görülebilen en soluk yıldızdan neredeyse 100 milyon kez daha karanlık olduğunu açıkladı.

Yeni uydu öyle küçük ki Voyager uzay aracı 1989’da Neptün yakınlarından geçip bu gezegenin aylarını ve halkalarını incelerken onu gözden kaçırmış.

Astronot Showalter’in yeni uyduyu keşfi, Neptün’ün 2004-2009 yılları arasında Hubble’dan çekilen 150’den fazla fotoğrafını incelerken her fotoğrafta beyaz bir benek tespit etmesiyle ortaya çıkmış.

Showalter, “Uydular ve kavisler çok hızlı hareket ederken ayrıntıları görebilmek için onların hareketini takip edebilecek bir yöntem geliştirmek gerekti. Tıpkı koşan bir atleti görüntüleyen fotoğrafçı gibi; atlet odak noktasında kalır, arka plan bulanıktır.” dedi.

Şebeke Projesi genç yurttaşları bekliyor!

Avrupa Birliği desteği ile İstanbul Bilgi Üniversitesi tarafından yürütülen Şebeke: Gençlerin Katılımı Projesi; Uzaktan Öğrenim Programı ve Brüksel Çalışma Ziyareti için hak temelli sivil toplum kuruluşlarında çalışan 18 – 40 yaş arası gençlerin başvurularını bekliyor.

Uzaktan Öğrenim Programı:

Eylül 2013- Mayıs 2014 tarihleri arasında gerçekleşecek olan Uzaktan Eğitim Programı’na 30 aktif katılımcı ve 10 izleyici katılımcı kabul edecek olan Proje ile gençlerin aşağıdaki alanlarda güçlendirilmesi hedefleniyor:

Sivil Toplum ve Demokrasi, Katılım ve Yurttaşlık,  İnsan Hakları / Sosyal Haklar,  Kampanyacılık ve Lobicilik, Ulusal ve Uluslararası Kuruluşlar,   Savunuculuk ve Politikaları Etkileme, Örgüt Yönetimi ve Katılım, Gençlik Politikası/Gençlik Çalışması, Sosyal Medya Kullanımı, Kamu Hizmetlerini İzleme, Kamu Harcamalarını İzleme

İlgili program hakkında detaylı bilgi almak ve programa başvurmak için tıklayınız. Etkinliğe katılımcı veya izleyici olarak başvurmak için son tarih ise 12 Ağustos 2013.

Brüksel Çalışma Ziyareti:

Yine Şebeke Projesi kapsamında; genç yurttaşların karar alma mekanizmaları hakkında bilgi ve deneyim sahibi olmalarını sağlamak ve karar alıcıları çalıştıkları ortamlarda ziyaret ederek, kurumsal yapıları ve organizasyon kültürlerini deneyimlemelerini olanaklı kılmak amacıyla bir Brüksel Çalışma Ziyareti düzenleniyor.

Ziyaret sırasında, Avrupa Parlementosu; Hükümetlerarası Kurumlar, Avrupa Komisyonu; ağ ve şemsiye kuruluşlar ile sivil toplum kuruluşları ziyaret edilerek; karar alma mekanizmaları, roller; savunuculuk stratejileri gibi konular hakkında görüşmeler yapılacak.

İlgili program hakkında detaylı bilgi almak ve programa başvurmak için tıklayınız. Etkinliğe  başvurmak için son tarih ise 19 Ağustos 2013.

Şebeke Projesi Hakkında:

Şebeke: Gençlerin Katılımı Projesi (ŞEBEKE), genç yurttaşların karar alma süreçlerine katılımlarının güçlendirilmesine dair bir projedir. Projenin amaçları arasında, gençler ile çalışan sivil toplum kuruluşlarının kamusal tartışmalara ve karar alma mekanizmalarına katılımını geliştirmek bulunmaktadır. Aynı zamanda gençlerin daha güçlü bir sivil diyalog ve toplumsal tartışmalara daha etkin katılımı için kapasitelerini güçlendirilmesi de hedeflenmektedir.

Bu amaçlar doğrultusunda, ŞEBEKE, hak temelli faaliyet gösteren STK’lar için, genç yurttaşların katılımının güçlendirilmesi konusunda ihtiyaç duyulan bilgiyi üretecek ve paylaşacaktır.

Şebeke, İstanbul Bilgi Üniversitesi STK Eğitim ve Araştırma Merkezi tarafından, İstanbul Bilgi Üniversitesi Gençlik Çalışmaları Biriminin ortaklığı ile yürütülmektedir. Finansmanı, Avrupa Birliği tarafından sağlanan proje 24 ay sürecektir.

Proje hakkında detaylı bilgiye projenin sitesi olan http://www.sebeke.org.tr/ adresinden erişebilirsiniz.

Esnaf yalanını ortaya çıkartan mekan sahiplerine mühürleme

Beyoğlu’nda şimdiye kadar kimsenin tanımadığı kişilerin esnaf adına AKP’yi destekleyen ve eylemcileri tehdit eden açıklamalar yapmasına tepki olarak sokağa çıkan BEYDER ve Beyoğlu’nun bilinen esnafı, açıklamadan saatler sonra “3 günlük mühürleme” uygulamasıyla karşılaştı.

Beyoğlu’nda AKP’nin “esnaf oyunu” bozulunca, Belediye çareyi tehditte buluyor. Şimdiye kadar Beyoğlu esnafının hiçbir sorununda yanında olmadığı kaydedilen bazı oda ve kuruluşların, önceki gün esnaf adına açıklamalar yaparak AKP’yi aklaması ve eylemcileri sorumlu tutması, Beyoğlu’nun gerçek esnafını harekete geçirmişti. Dün basın açıklaması yaparak AKP’nin esnaf hamlesini bozan işyerlerine, açıklamadan saatler sonra “masa sandalye yasağı” bahanesiyle cezalar verildiği öğrenildi. Yaralanan vatandaşlara da mekanlarını açan işyerlerinin bazılarına “tebligata itiraz hakkı süresi tanınmadan” 3 gün süreyle Beyoğlu Belediyesi tarafından mühürleme cezası verildi.

Belediye bu açıklamayı hedef aldı
BEYDER ve bünyesindeki Beyoğlu eğlence yerleri temsilcileri dün yaptıkları açıklamayla, “Gerçek esnafın silahla, palayla, bıçakla, sopayla işi olamaz. Sorunlarını diyalogla çözer. biz, dernek olarak bu süreçte hem Taksim Dayanışması’na 2 hafta önce bir basın açıklamasıya sorunlarımızı iletmiş, hem de Cumhurbaşkanlığından bakanlıklara, bankalardan belediyelere kadar toplam 29 kurum ve makama esnafın ticari ve ekonomik taleplerini ifade eden mektuplar ilettik. Burada belirtmeliyiz ki, bu iadeli taahhütlü gönderdiğimiz mektuplardan sadece Beyoğlu Belediyesi’ne gönerilen evrağımız ’Muhatap bulunamadı’ denilerek, iade edilmiştir. Böyle bir zamanda esnafın zararından söz eden Beyoğlu Belediyesi, esnaf derneğinin evrağını teslim almamaktadır. Talimhane otellerinde yaptığı davetiyeli sözde esnaf toplantılarına dernek ve üyelerimizi çağırma gereği bile duymamışlardır” demişti.

(Sol)

HRW: ‘Polis, biber gazı kapsüllerini tehlikeli mermilere dönüştürdü’

İnsan Hakları İzleme Örgütü (HRW), İstanbul’daki Gezi protestoları sırasında polisin biber gazı kapsüllerini doğrudan göstericilerin üzerine attığını, bunları tehlikeli mermilere dönüştürdüğünü açıkladı.

Örgüt tarafından bugün yapılan açıklamada, polisin biber gazı kapsüllerini doğrudan göstericilerin üstlerine ve sıklıkla da yakın mesafeden attığı belirtildi.

Biber gazının bu şekilde kullanılması nedeniyle HRW, on ağır yaralanma vakası tespit ettiğini belirtti.

‘Kapsamlı bir kamu soruşturması yapılmalı’

Türkiye’deki yetkililere çağrıyı da içeren açıklamada şu ifadelere yer verildi: “Türkiye makamları biber gazının ne zaman ve nasıl kullanılabileceğine dair yönergeleri derhal elden geçirmeli, kapalı mekânlara ve doğrudan insanların üstüne biber gazı atılmasının yasaklandığını bu yönergelerde açıkça vurgulamalıdır. Yetkililer bu politikaya sıkı bir şekilde uyulmasını ve yönergeye uygun davranmayan polis memurlarının hesap vermelerini sağlamalıdır.”

İnsan Hakları İzleme Örgütü Türkiye uzmanı araştırmacısı Emma Sinclair-Webb, “Bu kapsülleri böylesine sorumsuzca kullanan polisler ve amirleri gereksiz zarar vermek ve hayatȋ tehlikeye neden olmaktan sorumlu tutulmalıdırlar” dedi.

“Gezi protestolarının ardından polislik yöntemleri, karar verme ve en tepeye varacak şekilde emir komuta zinciri hakkında kapsamlı bir kamu soruşturması yapılması gerektiğini” ifade eden Sinclair-Webb, “Tekil olarak kıdemsiz memurlarca gerçekleştirilen ihlalleri kovuşturmak, polisin gelecekte de aynı şekilde davranmasını engellemek için yeterli değildir” diye konuştu.

AİHM hatırlatması

 

HRW, biber gazını ancak gerekli durumlarda ve orantılı olarak kullanma çağrısında bulundu: “Normal koşullar altında ölümcül bir silah olmayan biber gazı, sınırlı kullanımı halinde bile maruz kalan kişilerde ciddi sağlık sorunlarına neden olabiliyor. Biber gazı -bir kalabalık kontrol yöntemi olarak- ancak mutlaka gerektiğinde ve şiddeti yatıştırmak üzere orantılı biçimde kullanılmalıdır.”

Açıklamada 16 Haziran 2013 tarihinde Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin, Türk polisinin biber gazını uygun olmayan bir biçimde göstericilerin doğrudan üzerine atarak 13 yaşındaki bir çocuğu yaralamasının insan hakkı ihlali olduğuna karar verdiği ve biber gazı kullanımından kaynaklanan ölüm ve yaralanma riskini en aza indirmek için daha güçlü tedbirler alınması çağrısında bulunduğu da hatırlatıldı.

Açıklamada ayrıca İnsan Hakları İzleme Örgütü’nün, İçişleri Bakanlığı’nın 26 Haziran’da yayınladığı kanunsuz gösterilere karşı kolluk görevlilerinin kuvvet, özellikle de biber gazı kullanımını ele alan prosedürlerin yer aldığı genelgenin bir kopyasını incelediği duyuruldu.

Genelgede polisin gösterilere nasıl hazırlık yapacağının yanı sıra, bu tür durumlarda Çevik Kuvvet ve Güvenlik Şube üst düzey amirlerinin, müdahalenin koordinasyonu ve hareket tarzını belirlerken göz önünde tutmaları gereken kılavuz bilgiler yer aldığı belirtiliyor.

‘Türkiye’nin karnesi kötü’

Genelgede göstericilere biber gazı atılmadan önce uyarıda bulunulması, biber gazından önce tazyikli su kullanılması ve kapalı alanları, okulları, hastane, bakım evleri ve gösterilere katılmayan kişileri hedef almaktan kaçınılması gerektiği de ifade ediliyor.

Sinclair-Webb, “Genelge olumlu bir adım olmasına rağmen, temel eksiği biber gazı kapsüllerinin göstericilere doğrudan atılarak yaralanmalarına yol açan silah gibi kullanılmasını yasaklamamasıdır” dedi.

Açıklamada Türkiye’deki güvenlik güçlerinin kötü bir karneye sahip olduğu da belirtildi: “İnsan Hakları İzleme Örgütü’nün defalarca belgelediği gibi, Türkiye polis ve güvenlik güçlerinin ihlaller, aşırı kuvvet kullanımı, işkence vekötü muamele veyaşam hakkı ihlallerinden sorumlu tutulması konusunda oldukça kötü bir karneye sahip.”

İnsan Hakları İzleme Örgütü’nün bu açıklama için biber gazı vakalarıyla ilgili olarak mağdurlar, tanıklar, avukatlar ve tıbbȋ personelle görüşmeler yaptığı bildiriliyor.

(BBC)