Ana Sayfa Blog Sayfa 4232

Sivrisinekler bira içenleri daha çok ısırıyor

Smithsonian dergisi dünya genelindeki insanların neden yüzde 20’sinin sivrisinekler için daha “çekici” olduğunu araştırdı. Bira sevenleri üzecek bu araştırmanın sonucunda sivrisineklerin mayaya bayıldığı ortaya çıktı!

Bir Smithsonian dergisi yazarı konuyla ilgili yazdığı yazısında “bir bira şişesinden içilecek birkaç yudum bile sizi sivrisinekler için daha ‘çekici’ yapmaya yeter” dedi. Sivrisineklerin maya sevmesinin yanı sıra alkolun içindeki ethanol miktarının vücut ısısını artırması da sivrisineklerin hedefi olmayı kolaylaştırıyor.

Uzmanlar kan grubundan, metabolizmaya, hamilelikten, egzersiz yaparken salgılanan ter miktarına kadar pek çok şeyin sivrisineklere “çekici” gelebileceğini söylüyor.

EGZERSİZ YAPIYORSANIZ ISIRILMA RİSKİNİZ YÜKSEK

Örneğin terdeki laktik asit ve başka diğer maddeleri koklayabilen sivrisinekler böylece avına daha kolay ulaşıyor. Bu yüzden, eğer koşuyorsanız ya da egzersiz yapıyorsanız, daha hızlı nefes aldığınız ve terlediğiniz için ısırılma riskiniz daha yüksek.

Sivrisineklerin hedefi olamk için kan grupları da çok önemlidir. Eğer “A” ya da ama asıl “0” grubuysanız sivrisineklerin en gözde yemeğisiniz.

HAMİLE KADINLAR DA RİSK ALTINDA

Şişmanlar da sivisineklerin gözdesi arasında… Örneğin hamilelerin sivrisinek ısırığına maruz kalma riski hamile olmayan kadınlarla karşılaştırıldığında daha yüksek. Gebeliğin son safhalarında olan kadınların nefes verme oranı yüzde 21 artıyor ve nefesteki nem ve karbondioksit sivrisinekleri çekiyor. Hamile kadınların karın bölgesinde yaklaşık 1 derecelik daha yüksek sıcaklık olduğundan, bu, vücudun, ter yoluyla, sivrisineklere çekici gelen maddeler salgılamasına yol açıyor.

SİYAH VE KIRMIZI CEZBEDİYOR

Koyu renk elbise giyenlerin, açık renk giyenlere oranla, sivrisinekleri daha çok cezbettiğini belirtiliyor. Sivrisinekleri en çok çeken iki renk siyah ve kırmızı. En az çeken renk ise sarı.

Nükleeri unut, güneşe sarıl- Şahin Alpay

Geçen hafta olağanüstü bir olay yaşandı. Komünist tek–parti diktatörlüğü altında olan, protesto hareketlerini en sert şekilde bastırmakta tereddüt etmeyen Çin’de olmayacak oldu.

Aleyhte gösteriler sonunda hükümet, Guangdong ilindeki nükleer santrallara yakıt sağlayan bir uranyum işleme tesisinin inşasını durdurdu. Reuters haberinde şunları yazıyordu: Çin çevre sorunlarıyla ilgili protesto hareketlerine daha duyarlı olmaya başladı. Son yıllarda çevreyi tehdit eden projeler, protestolar üzerine iptal edildi, ertelendi veya başka yerlere alındı. (13.07.2013)

Dünyada nükleer enerjiye direniş büyüyor… Geçen haftanın başka bir haberi Hindistan’dan. “Hindistan Nükleer Enerjiye Karşı Halk Hareketi” nükleer enerjiye karşı yeni bir yöntem geliştirdi. İlk kez geçen pazartesi günü, ülkenin güneyindeki Tamil Nadu eyaleti kıyısına inşa edilen Kudankulam santralının işletime alınmasını protesto amacıyla uygulanan ve “Kitlesel ölüm mücadelesi” adı verilen yöntemle binlerce kişi, nükleer bir kaza sonucunda kitlesel ölümleri sembolize edecek şekilde bir anda yere yığıldı. Bütün kıyı köyleri siyah bayraklarla donatıldı ve balıkçılar bir gün boyunca grev yaptı. (The Times of India, 15.07.2013)

Hindistan hükümetinde, en azından, nükleer santrallarda kaza olması halinde bunun bedelinin halka yüklenmemesi konusunda bilinçlenme görülüyor. Çıkarılan bir kanunla, kazaların maliyetinden reaktör yapımcıları sorumlu tutuldu. General Electric firması, bu kanun değişmediği takdirde Hindistan’da santral inşa etmeyeceğini ilan etti; “Biz bir özel şirketiz ve bu ölçüde bir riski yüklenemeyiz…” buyurdu. Bilindiği gibi Japonya’da altı reaktöründen üçünün kalbi eriyen (yani en çok korkulan türden “kaza” yaşanan) Fukuşima Daiichi santralını işleten Tepco şirketi, kazanın yol açtığı masrafları karşılayamadığı için, Japon hükümeti tarafından kamulaştırıldı ve böylelikle 250 milyar doları bulacağı tahmin edilen “nükleer temizlik”in maliyeti Japon halkının sırtına yıkıldı. Hindistan hükümetinin kaçınmak istediği durum bu. (Bkz. Kumi Naidoo, Guardian, 11.03.2013)

Tepco şirketi Fukuşima santralından okyanus sularına radyasyon yayıldığına dair haberleri kesin bir şekilde yalanlıyordu. Yine geçen hafta Japonya Nükleer Enerji Düzenleme Kurulu, kazanın meydana geldiği Mart 2011’den bu yana okyanus sularına radyoaktif sızıntı olduğunu açıkladı. Bunun nereden kaynaklandığını ve nasıl önleneceğini kimsenin bilmediğini sözlerine ekledi. (New York Times, 10.07.2013) Güvenlik önlemleri gözden geçirilene kadar bütün nükleer santrallarını kapatan (valilerin seçimle işbaşına geldiği) Japonya’da, Fukuşima vilayeti nükleer enerjiden tümüyle arınma, tümüyle yenilenebilir enerji kaynaklarına dayanma kararı aldı ve ülkenin en büyük rüzgâr enerjisi santralını kurmaya başladı. (Euronews, 12.07.2013) Japonya hükümetinin Türkiye’ye nükleer santral pazarlama arayışı içinde olması, eminim Japonlar için bir utanç vesilesi.

Yine geçen hafta, kendisini çevre sorunlarının çözümüne adayan, ABD eski başkan yardımcısı Al Gore’un, Zaman’da, Türkiye’yi olağanüstü güneş ve rüzgâr enerjisi potansiyelini değerlendirmeye çağıran bir makalesi yayımlandı. (09.07.2013) Yerden göğe haklıydı. Sonuç olarak: Bir kez daha, büyük çoğunlukta olduklarını bildiğim Türkiye’nin çevreye duyarlı yurttaşlarını, “Düşebilir diye uçağa binmeyecek miyiz? Patlayabilir diye tüpgaz kullanmayacak mıyız?” mantığıyla girişilen nükleer santrallara karşı “Nükleeri unut, güneşe sarıl!” diye haykırmaya çağırıyorum.

Şahin Alpay, Zaman, 18.07.2013

Şahin Alpay, Zaman, 18.07.2013

Nükleeri unut, güneşe sarıl

Geçen hafta olağanüstü bir olay yaşandı. Komünist tek–parti diktatörlüğü altında olan, protesto hareketlerini en sert şekilde bastırmakta tereddüt etmeyen Çin’de olmayacak oldu.

Aleyhte gösteriler sonunda hükümet, Guangdong ilindeki nükleer santrallara yakıt sağlayan bir uranyum işleme tesisinin inşasını durdurdu. Reuters haberinde şunları yazıyordu: Çin çevre sorunlarıyla ilgili protesto hareketlerine daha duyarlı olmaya başladı. Son yıllarda çevreyi tehdit eden projeler, protestolar üzerine iptal edildi, ertelendi veya başka yerlere alındı. (13.07.2013)

Dünyada nükleer enerjiye direniş büyüyor… Geçen haftanın başka bir haberi Hindistan’dan. “Hindistan Nükleer Enerjiye Karşı Halk Hareketi” nükleer enerjiye karşı yeni bir yöntem geliştirdi. İlk kez geçen pazartesi günü, ülkenin güneyindeki Tamil Nadu eyaleti kıyısına inşa edilen Kudankulam santralının işletime alınmasını protesto amacıyla uygulanan ve “Kitlesel ölüm mücadelesi” adı verilen yöntemle binlerce kişi, nükleer bir kaza sonucunda kitlesel ölümleri sembolize edecek şekilde bir anda yere yığıldı. Bütün kıyı köyleri siyah bayraklarla donatıldı ve balıkçılar bir gün boyunca grev yaptı. (The Times of India, 15.07.2013)

Hindistan hükümetinde, en azından, nükleer santrallarda kaza olması halinde bunun bedelinin halka yüklenmemesi konusunda bilinçlenme görülüyor. Çıkarılan bir kanunla, kazaların maliyetinden reaktör yapımcıları sorumlu tutuldu. General Electric firması, bu kanun değişmediği takdirde Hindistan’da santral inşa etmeyeceğini ilan etti; “Biz bir özel şirketiz ve bu ölçüde bir riski yüklenemeyiz…” buyurdu. Bilindiği gibi Japonya’da altı reaktöründen üçünün kalbi eriyen (yani en çok korkulan türden “kaza” yaşanan) Fukuşima Daiichi santralını işleten Tepco şirketi, kazanın yol açtığı masrafları karşılayamadığı için, Japon hükümeti tarafından kamulaştırıldı ve böylelikle 250 milyar doları bulacağı tahmin edilen “nükleer temizlik”in maliyeti Japon halkının sırtına yıkıldı. Hindistan hükümetinin kaçınmak istediği durum bu. (Bkz. Kumi Naidoo, Guardian, 11.03.2013)

Tepco şirketi Fukuşima santralından okyanus sularına radyasyon yayıldığına dair haberleri kesin bir şekilde yalanlıyordu. Yine geçen hafta Japonya Nükleer Enerji Düzenleme Kurulu, kazanın meydana geldiği Mart 2011’den bu yana okyanus sularına radyoaktif sızıntı olduğunu açıkladı. Bunun nereden kaynaklandığını ve nasıl önleneceğini kimsenin bilmediğini sözlerine ekledi. (New York Times, 10.07.2013) Güvenlik önlemleri gözden geçirilene kadar bütün nükleer santrallarını kapatan (valilerin seçimle işbaşına geldiği) Japonya’da, Fukuşima vilayeti nükleer enerjiden tümüyle arınma, tümüyle yenilenebilir enerji kaynaklarına dayanma kararı aldı ve ülkenin en büyük rüzgâr enerjisi santralını kurmaya başladı. (Euronews, 12.07.2013) Japonya hükümetinin Türkiye’ye nükleer santral pazarlama arayışı içinde olması, eminim Japonlar için bir utanç vesilesi.

Yine geçen hafta, kendisini çevre sorunlarının çözümüne adayan, ABD eski başkan yardımcısı Al Gore’un, Zaman’da, Türkiye’yi olağanüstü güneş ve rüzgâr enerjisi potansiyelini değerlendirmeye çağıran bir makalesi yayımlandı. (09.07.2013) Yerden göğe haklıydı. Sonuç olarak: Bir kez daha, büyük çoğunlukta olduklarını bildiğim Türkiye’nin çevreye duyarlı yurttaşlarını, “Düşebilir diye uçağa binmeyecek miyiz? Patlayabilir diye tüpgaz kullanmayacak mıyız?” mantığıyla girişilen nükleer santrallara karşı “Nükleeri unut, güneşe sarıl!” diye haykırmaya çağırıyorum.

[Foto-Galeri] Yeryüzü Sofrası Yedikule Bostanları’nda kuruldu

Dün (17 Temmuz) Yeryüzü Sofrası, yok edilmek istenen ve bir bölümü yok edilen Yedikule Bostanları’nda kuruldu. Geniş bir katılımla kurulan sofradan sonra, Yedikule’de bir forum da gerçekleşti.

Yedikule Bostanları ile ilgili gelişmeleri takip etmek için: http://yedikulebostanlari.tumblr.com/

Fotoğraflar: Barış Gencer Baykan

Stevie Wonder da protestoculara katıldı

Genç Afrikalı Amerikalı Trayvon Martin’i öldüren George Zimmerman’ın suçsuz bulunmasının ardından ABD’li sanatçı Stevie Wonder bu tür yasaların yürürlükte bulunmasını protesto etmek için Florida’daki konserini iptal etti.

Ünlü sanatçı tarafından yapılan açıklamada benzer kanunların yürürlükte olduğu 22 eyalette de konser vermeyeceğini belirtildi. Wonder, “önce ateş et, sonra düşün” şeklinde tarif edilen yasaları protesto ediyor.

Kararı protesto eden ünlüler arasında Beyonce, Rihanna ve televizyon programcısı David Simon da yeralıyor. 17 yaşında öldürülen Martin için Florida’da kararı protesto eden eylemler gittikçe büyüyerek yayılıyor.

 

Kızıltepe Savcısı: JİTEM devlet ve siyasilerle bağlantılı

Kızıltepe Cumhuriyet Başsavcılığınca, köy yakmaların ve fail meçhul cinayetlerin ‘sistematik’ şekilde JİTEM faaliyeti olduğu, bu yapının da devlet ve siyasilerle bağlantısı bulunduğu vurgulandı.

Kızıltepe Cumhuriyet Başsavcılığı, Ergenekon davası kapsamında tutuklu bulunan dönemin Kızıltepe Komutanı Hasan Atilla Uğur’un, Kızıltepe İlçe Jandarma Komutanı olarak görev yaptığı dönemde yaşanan faili meçhul cinayetler ve köy boşaltmalara ilişkin sürdürdüğü soruşturmasını tamamladı. Köy yakmaların ve fail meçhul cinayetlerin ‘sistematik’ şekilde JİTEM faaliyeti olduğu, bu yapının da devlet ve siyasilerle bağlantısı bulunduğu vurgulandı.

Radikal gazetesinden Mesut Hasan Benli‘nin haberine göre, Kızıltepe Cumhuriyet Başsavcılığı, TMK 10. madde ile görevli Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcı Vekilliği’ne gönderdiği fezlekede, dönemin Kızıltepe İlçe Jandarma Komutanı Erdoğan ile kamuoyunda ‘bıçak timi’ olarak bilinen ekipte yer alan 8 kişi şüpheli sıfatıyla yer aldı.

JİTEM sorumlusu

Savcılık hazırladığı fezlekede, şüpheli Uğur’un JİTEM denilen yasadışı yapının ‘Kızıltepe sorumlusu’ olduğunu iddia etti. Fezlekede, o dönemde yaşanan faili meçhul cinayetlerin, köy boşaltmalarının JİTEM tarafından sistematik şekilde gerçekleştirildiğine dair kuvvetli şüphe bulunduğu vurgulanarak şöyle denildi: “Fail meçhul cinayetlerin, gözaltına alınıp kaybettirilme, köy boşaltma ve işkence olaylarının da genel itibariyle 1993-1996 arasında gerçekleştiğinin sabit olduğu, bu suretle JİTEM adlı yasadışı oluşumun varlığının sabit olduğu ve iddia edildiğinin aksine 1990’dan sonra da faaliyetlerine devam ettiği anlaşılmıştır.” Benzer soruşturmalardan farklı olarak, bu soruşturmada zorla köy boşaltmalar ve fail meçhul cinayetlerin açık bir şekilde, JİTEM isimli yasadışı yapının faaliyeti olduğu anlatıldı.

Fezlekede terörle mücadele amacıyla yürütülen devlet faaliyetlerinin belirli bir dönemde legal çizgiden çıkarıldığı anlatılarak şu tespitlerde bulunuldu: “Başta TSK olmak üzere bu alanda faaliyet gösteren kurumlarda çalışan kamu görevlilerinin organize ettiği oluşumlar bünyesinde örgüt mensuplarının, örgüte yardım edenlerin veya sempati duyanların haklarında adli süreç başlatılmaksızın işkence ile öldürülme ve bunun gibi hukuka aykırı eylemlere maruz bırakıldıkları bir gerçektir. Açıklanan cinayetler zorla köy boşaltmalar ve işkence olaylarına başlatılan bu soruşturma kapsamında yapılan araştırmalar neticesinde söz konusu eylemlerin JİTEM adlı oluşumun faaliyetleri çerçevesinde gerçekleştirildiğine dair kuvvetli şüphe teşkil eden delillere ulaşılmıştır.”

Fezlekede, JİTEM’in yasadışı faaliyetlerine dair de şu çarpıcı tespitlerde bulunuldu:

“JİTEM içerisinde TSK personeli dışında kurucuların ve itirafçılar gibi sivil kişilerin de görev yaptığı dikkate alındığında bu oluşumun hukuki nitelik taşımadığı ve terörle mücadele kisvesi altında hukuk dışı faaliyetler yürütmek üzere vücuda getirilmiştir. JİTEM yöneticilerin aynı zamanda silahlı kolluk görevlisi olmalarının bu yapının hareket kabiliyetini arttırdığı ve faaliyet alanını genişlettiği, yönetici kadronun devlette bulunan irtibatı sayesinde araç, silah ve maddi kaynak sıkıntısı yaşanmadığı devlete ait silah otomobil vb araçlar JİTEM faaliyetleri kapsamında rahatlıkla kullanılabilmiştir.”

Siyasilerin iradesi vardı

Fezlekede bölgede tek yetkili gücün subaylar ve onların emrindeki birimler olduğu, adli ve idari makamların bu tür faaliyetlere göz yumduğu da ifade edildi.
JİTEM’in sadece hukuk dışı faaliyetlerde bulunmadığı, haksız menfaat sağladığına da işaret edilen fezlekede, “İnsanların adli makamlara çıkarılmaksızın sorgulanıp öldürülerek su kuyularına atılması gibi vahşi eylemler ‘terörle mücadele’ gerekçesiyle izah edilemez, aksine bizzat terör suçu teşkil etmiştir. Devlet bütçesinden harcama yapan, cinayet ve işkence gibi ağır ceza gerektiren suçları sistematik işleyen, faaliyet alanı çok geniş olan bu örgütün dönemin yüksek rütbeli kamu görevlilerinin ya da siyasilerin iradesiyle kurulup yönlendirilme ihtimali çok yüksek ve araştırmaya değerdir” denildi.

Gine’de etnik çatışma: 54 ölü

Hırsızlık yüzünden çıkan tartışmanın büyüyerek kavgaya dönüştüğünü belirtildi.

Afrika ülkelerinden Gine’nin güneydoğusunda çıkan etnik çatışma nedeniyle 54 kişinin öldüğü bildirildi.

Yetkililer, Gine’nin ikinci büyük kenti Noumandjan Camara’deki bir köyde Guerze ve Konianke etnik grubu üyeleri arasında benzin istasyonundan gerçekleşen hırsızlık yüzünden çıkan tartışmanın büyüyerek kavgaya dönüştüğünü belirtti.

Olayda 54 kişinin hayatını kaybettiği, çok sayıda yaralının olduğu kaydedildi.

Eylül ayında seçimlere hazırlanan ülkede şiddet olaylarının artmasından endişe ediliyor.

İşyeri kapatılan BEYDER başkanı: Belediyeye teşekkür ediyorum

‘Gezi olaylarından çok masa-sandalye uygulamaları işimizi bozdu’ dedikten sonra dükkanı mühürlenen BEYDER başkanı Konar, mührü basan belediyeye kendini haklı çıkardığı için teşekkür etti.

Beyoğlu Eğlence Yerleri Derneği Başkanı (BEYDER) Tarkan Konar’ın ortağı olduğu Muaf Cafe-Bar adlı işyeri, Konar’ın Gezi olaylarını değerlendirdiği konuşmasından sonra Beyoğlu Belediyesi tarafından mühürlenmişti.

Kurabiye Sokak’taki mühürlenen mekanı önünde açıklama yapan Konar, kapatmanın öncesinde söz konusu mekanda çalışanlara Beyoğlu Belediyesi tarafından masa-sandalye yasağını ihlalden bir ceza tebliğinde bulunulduğunu aktardı.

YASAĞIN KENDİSİ PROBLEMLİ ZATEN
Konar, “Akabinde de dün ikinci bir cezadan dolayı para cezası yerine kapama vermişler encümen kararıyla. Normalde aynı suçtan 3 kez üst üste işlem yapıldığında akabinde süreli kapama verilir. Ama bu sefer encümen biraz aleyhte, daha erken davranma gereği duymuş ve hemen ikinci cezada kapama vermiş” diye konuştu.

Konar, kendilerine sunulan kapatma kararındaki fotoğraflarda masa-sandalye yasasının ihlalinin gerekçe olarak sunulduğunu ifade ederek, işyerinin 3 günlük mührün ardından Cuma günü açılacağını aktardı. Konar, masa-sandalye yasağına ilişkin olarak da, “Yasağın kendisi problemli zaten. Türkiye Cumhuriyeti ‘nde tek bir ilçede olan bir yasak. Dolayısıyla yaz günü, bu sıcakta içeride sigara içme, kapıda masa-sandalye yok, bırakın işletmeciyi, mekanın müşterisinde ciddi bir tepki yaratmakta. İnsanlar, kendileri içeriden sandalyelerini alıp, masa olmasa bile, dışarıda oturmak istiyorlar. Şununla çok sık karşılaşıyoruz; ‘Ya gelirse bana ceza kessin kardeşim’ deyip, yeri geldiğinde esnafa bile müdahale ediyor. Böyle bir durum var” dedi.

Hukuki süreç başlatarak, yapılan kapatmaya itiraz ettiklerini de söyleyen Konar, “İtirazın içeriğinde de yürütmeyi durdurma istemi de var” dedi.

Konar, dün BEYDER olarak yaptıkları açıklamanın ardından gelişen kapatma kararını “Manidar” oldu diyerek değerlendirerek, “Ama direkt o yüzden, misilleme niyetine yapıldığını da söyleyemeyiz. O zaman ispatıyla yükümlü oluruz böyle bir iddiada bulunursak. Baktığınız zaman en basitinden sürekli esnafın bu süreçte mağdur olduğundan bahseden bir yerel yönetim var. Madem bu kadar esnafın mağduriyetini önemsiyorsun niye hemen bir düzenlemeyle bu masa-sandalye konusunu düzene koymuyorsun diye sorulabilir. Dünkü açıklamamızda söylediğimiz gibi, bir yandan esnafın mağduriyetinden bahsedip ama esasında hala rutin esnaf aleyhine faaliyetlerine bir yandan da devam ediyorlar demiştik. Herhalde bundan daha iyi tescilleyemezlerdi. Biz istesek böyle bir şey vermezlerdi elimize. O anlamda da teşekkür ediyorum ben Beyoğlu Belediyesi’ne” diye konuştu.

(Ajanslar)

Tarhan Erdem rezaleti

Açın Tarhan Erdem’in bugünkü yazısını, okuyun ve rezaleti görün.

Birisinin çıkıp kralcı kesileceği kesindi. “İlk kim olacak?” diye merakla bekliyorduk. O kişi Tarhan Erdem oldu. Artık gerisi de kendiliğinden gelir.

Erdem, tertemiz bir şekide, devletin bekaası için AkP’nin kuruluşundan beri tüzüğünde yer alan “üç dönem maddesi”nin kaldırılmasını istiyor. Yalnızca istemiyor. Bar bar bağırıyor. Diyor ki; “Ak Parti duyguları bir yana bıraksa da değiştirse o maddeyi .”

İnsan, “duygu” derken neyi kastettiğini anlamakta güçlük çekiyor. Yazının sonunda anlaşılıyor ki; “söz verdim, sözümden dönmem” diyen Başbakan Erdoğan’ın duygularından bahsediyormuş.

Erdem’in, 10 yıl iktidarda kalıp, tüzüklerinde bu madde yer almasına karşın, yerlerine yeni gençleri yetiştirmeyip ve hatta tüm sultayı kurumsal kimlikleri yerine şahsi kimliklerine bağlamalarını eleştirmeyi değil de, bu maddeyi kaldırarak kökünden çözmeyi önermesi, tam bir AkP zihniyeti eseri olsa gerek.

Anlaşılan dört yıl evvel Erdoğan “bu son dönemim” diyip izleyicilerini gözyaşlarına boğarken, O da ağlayanlardanmış.

Anlaşılan, 12 yıl evvel bu maddeyi koyarak demokrat olduklarını, Türkiye’deki geçmiş partilere nazaran ilkesel/kurumsal bir yapı inşa edecekleri vaadini sunmuş ve bundan da müthiş oy rantı elde etmiş olmalarını artık unutsak da olur.

Ne diyelim, belki de Erdem, köşede kalmaktan, danışmanlığa giden yolun haritası ortaya çıktığı için, 70 devletvekiline birden yaranabilmenin getirebileceklerine tamah etmiştir.

AkP’nin takiyyeleri artık dillere pelesenk olmuş, her sözü ters yüz edilip dalga konusu yapıldığı bir dönemde, en eski takiyyesi de aydınlığa kavuşmuş oluyor. Bu hamleyle 10 yıllık iktidar, yaptığı en büyük üçkağıdı da sahnelemiş olacak. Tevekkili boşuna değil 2023, 2023 diye inlemeleri. Hani sanki 2023’te kendilerinin şahsi olarak iktidarda kalacaklarının işaretini biz anlamıyorduk da, birisinin, o “en akıllı”nın hatırlatmasına ihtiyaç vardı.

Bravo Tarhan Erdem. O siz oldunuz.

Yapsın tabi ki Akp… İktidarına zeval getirecek olan, önündeki son engeli de kaldırsın. Kendi koydukları ilk ilkeyi kaldırarak son hamlelerini yapmış olurlar. Tarih böyle işliyordur belki de. Kapanmak üzere olan kitabın son sayfasıyla ilk sayfası da, böylece birbirine kavuşmuş olur. Yalnızca gençliği değil, çocukları bile güldürecek olan o son hamle, ilk hukuk. Onu da çiğnesinler.

Rezaletin yazısı şurada. Başlık gayet net; “Üç dönem maddesi kaldırılmalıdır

Tam ibretlik.

Üçüncü Köprü deniz ekosistemini de tehdit ediyor

Üçüncü köprü yapımı ile ilgili tartışmalar devam ediyor.

Geçtiğimiz hafta, köprünün projede belirtilen güzergâhın dışında yanlış bir noktada yapımına başlandığı ve köprünün o bölgedeki imar kararlarının bakan imzasıyla durdurulduğu ortaya çıkmıştı.

Hali hazırda kesilen ve kesilecek olan ağaç sayısı ile alanında rekora koşan köprünün orman ekosistemini nasıl yok edeceği ve bölgedeki zengin biyoçeşitliliğe vereceği zararın boyutları Ümit Şahin’in kaleme aldığı Üçüncü Köprüyü neden durdurmalıyız yazı dizisinden takip edilebilir.

Yapılan itirazlardan bir diğeri de Yunuslara Özgürlük hareketinin twitter hesabı aracılığı ile duyurduğu gibi sadece orman ekosisteminin değil deniz ekosisteminin de projeden olumsuz etkileneceği.

 

Yunuslara Özgürlük hareketinin duyurusunda İstanbul Boğazında yapılaşmanın ve tekne-insan trafiğinin en az olduğu kuzeydeki bu bölgenin göç halindeki yunusların beslenme alanı ve en yükse gözlem frekansının olduğu bölge olduğu vurgulanıyor.

#direnyunus etiketiyle yayınlanan metnin tamamı ise şöyle:

Bir kez daha tartışmalara neden olan 3.köprü yalnızca ormanlara, kara canlılarına ve kuşlara zarar vermiyor. Aynı zamanda denizlerin, yunusların ve bir bütün olarak deniz ekosisteminin olumsuz etkilenmesine neden oluyor.

22 Haziran’da Garipçe’nin güneyinde kalan Büyük Liman’da çektiğimiz bu fotoğraflarda görülen yunusların bölgeden geçişleri “münferit olaylar” değildir.

Araştırmalar gösteriyor ki, İstanbul Boğazı’nda yapılaşmanın ve tekne-insan trafiğinin en az olduğu kuzeydeki bu bölge, Boğaz’da yaşayan ve göç halindeki yunusların beslenme alanı, aynı zamanda en yüksek gözlem frekansının olduğu bölgedir.

 

Akademisyenlere ve STK’lara danışılmadan hazırlanan bu çılgın proje kapsamında gerek deniz içine yapılan dolgu, gerekse uçurumdan denize boşaltılan hafriyat kıyı yapısını büyük bir tahribata uğrattığı gibi deniz canlıları için de çok ciddi risk oluşturuyor.

3.köprünün neden olduğu doğa katliamında deniz yaşamını unutma!

Yunuslara Özgürlük Hareketi web sayfalarından www.yunuslaraozgurluk.com ve twitter @ozguryunuslar üzerinden takip edilebilir.

Gizem Hasırcıoğlu – Yeşil Gazete

“Çılgın Projeler” gölgesinde ekolojik ayakizi ve biyokapasitemiz-1

Yediğimiz, içtiğimiz, aldığımız, üretip tükettiğimiz, inşa ettiğimiz herşey doğal kaynaklar ve doğa üzerinde bir baskı yaratmakta. Madenler, petrol gibi kimi doğal kaynaklar kendini yenileyemiyorsa da, ormanlar, otlaklar, balık stokları kendini bir ölçüde yenileyebiliyor, atmosfere saldığımız karbonun bir kısmı ormanlar ve okyanuslar tarafından emilebiliyor.

Peki doğadan aldıklarımız, doğanın kendini yenileme kapasitesinin neresinde? Bu sorunun cevabı önemli çünkü eğer doğadan her yıl onun sunduğundan daha fazlasını alıyorsak stoktan, bir başka ifadeyle cepten, yiyoruz demektir. Bunun da sonsuza dek gitmeyeceği açık. Yani sürdürülebilir değil. Sürdürülebilirlik kavramı gündeme ilk kez 1980 yılında geldi, giderek popülerleşti, iş dünyası, hükümetler gibi farklı kesimler tarafından kendi çıkarlarına yorumlandıkça içi de boşaldı, hatta kavramın ilk çıktığı dönemlerdeki anlamını bilenler araasında antipati uyandırmaya başladı. Ancak, ne olursa olsun, insan faaliyetleri ne kadar sürdürülebilir olduğu sorusu önemini giderek artırmakta, keza bunu ölçmeye çalışan göstergelerin sayısı da.

Ekolojik Ayakizi ve Biyolojik Kapasite

Küresel Ayakizi Ağı (Global Footprint Network) da faaliyetlerimizin ne kadar sürdürülebilir olduğunu ölçmeye yarayan iki ana gösterge yayınlamakta. Neredeyse dünya üstündeki tüm ülkeler için 1961-2008 dönemi için Ekolojik Ayakizi ve Biyokapasite verileri mevcut. Ekolojik Ayak İzi küresel hektar (kha) cinsinden hesap edilmektedir. Böylesi bir seçimin altında yatan mantık şu şekilde anlatılabilir: Farklı coğrafi bölgelerde yaşayan insanların iktisadi faaliyetleri neticesinde ortaya çıkan doğal kaynak ihtiyacını karşılayabilecek, verimliliğe göre uyarlanmış bir coğrafi alan gerekmektedir. Buna karşılık, her coğrafi bölge yine kha birimiyle ifade edilen ve biyolojik kapasite olarak adlandırılan verimli alanlara sahiptir. Eğer, herhangi bir coğrafi bölgede ortaya çıkan ayak izi, o coğrafi bölgenin biyolojik kapasitesinin üzerindeyse, bu o bölgedeki insanların iktisadi faaliyetlerinin sürdürülemez olduğu anlamına gelir. Zira, biyolojik kapasitenin bir yıl içerisinde sunmuş olduğu doğal kaynakların üzerinde bir tüketim söz konusudur ve bu durum var olan doğal kaynak stoğunun erimesi anlamına gelir. Doğal kaynak stoklarının sınırlı yapısı dolayısıyla bu, mevcut iktisadi faaliyetlerin sürdürülemez olması demektir.

İhtiyaçlarımız için farklı arazi ve coğrafi alanlara ihtiyacımız var. Bunlar, üretim- tüketim sırasında atmosfere saldığımız karbonu tutmak ve kağıt mobilya üretimi için gereken orman alanları, gıda üretimi için tarım arazileri, hayvancılık için otlak arazileri, balıkçılık için deniz alanı ve son olarak ev, fabrika için gereken yapılaşma alanları olarak sıralanmakta.

IMF’ye borçları sıfırladık, sıra doğaya olan borçlarımıza geldi!

Doğaya olan borç da neymiş? demeyin. Nasıl kazandığınızdan daha fazla harcamak borçlanmakla ya da sahip olduğunuz serveti eritmekle mümkünse, doğanın bize sunduklarının (biyokapasite) üzerinde bir tüketim (tüketimin ekolojik ayakizi) de ancak doğal kaynak stoğunun eritilmesi ya da eksik biyokapasitenin başka ülkelerden ithal edilmesiyle mümkün. Ne yolla olursa olsun, tüketimini doğal sınırlara uyumlu hale getiremiyor olmak doğaya borçlanmak anlamına geliyor. Nasıl sorumsuz bir şekilde  borçlanma iflası beraberinde getiriyorsa, doğaya olan borçlar da hayatı birarada tutan sistemin iflasına yol açacaktır.

Aşağıdaki şekilden de görülebileceği üzere, Türkiye’nin biyolojik kapasite açığı, dolayısyla ekolojik borcu, her geçen yıl artmaktadır.

Tablo 1. Türkiye’nin 2008 Yılı Ekolojik Ayak İzi ve Biyokapasite Bileşenleri (kişi başı kha)

Karbon ve Orman Otlak Balıkçılık Tarım Yapılaşma Toplam
Biyokapasite (1) 0.32 0.13 0.05 0.74 0.07 1.31
Ekolojik Ayakizi (2) 1.45 0.08 0.03 0.92 0.07 2.55
Açık (2-1) 1.13 -0.05 -0.2 0.18 0 1.24

Kaynak: Küresel Ayakizi Ağı, 2012.

2008 yılına ait son verilere göre Türkiye’de ortalama bir bireyin tüketimini üretmek için gereken arazi miktarı 2,55 küresel hektardır. Bu 2,55 hektar, otlakçılık, orman, balıkçılık sahası, tarım ve yapılaşma arazisi ve en önemlisi bu tüketim sonucunda ortaya çıkan karbonu emebilmek için gereken orman arazisinden oluşmaktadır. Oysa Türkiye’nin sahip olduğu doğal kaynakların bir yıl içinde sunabileceğii biyokapasite için sahip olduğu arazi miktarı kişi başına sadece 1,31 hektar. Gelir 1,31 harcama neredeyse iki katı, 2,55!

1.24 hektarlık açığın bileşenlerine baktığımızda neredeyse tamamının (1.13) orman arazisi açığından kaynaklandığını görüyoruz. Ortalama bir Türkiyeli’nin kullandığı kağıt, mobilya ve yakacağı odun ve özellikle diğer tükettiği ürünlerin üretimi sırasında ortaya çıkan karbonu emebilecek orman arazisi miktarı 1.45 hektar iken kişi başına düşen orman arazisi sadece 0.32 hektar!

Türkiye orman fakiri bir ülke, doğaya borçlanmadan onunla uyumlu bir yaşam için acilen başta orman ve tarım biyokapasitesine yatırım yapılması gerekiyor. Oysa yapılan bunun tam tersi, 3. Köprü, Havalimanı ve Kanal İstanbul gibi “çılgın projeler”, ve irili ufaklı HES’ler, maden ve taş ocağı için İstanbul’un Kuzey ormanları başta olmak üzere, Türkiye’de tehdit altında olmayan orman arazisi neredeyse yok gibi.

Bir zamanlar kendi kendine yetebilen (biyokapasite fazlası veren) Türkiye, özellikle 1980 ve 2000’li yaılların başlarındaki dönüşümlerin etkisiyle hızla biyokapasite için dışa bağımlı hale gelmiştir. Şekil 1’de Türkiye’nin biyokapasite açığı vermeye başladığı yılı 1974 olarak görüyoruz.

Şekil 1. Türkiye’nin Tüketim Ayak İzi ve Biyolojik Kapasitesi

Kaynak: Kaynak: Küresel Ayakizi Ağı, 2012. (http://www.footprintnetwork.org/en/index.php/GFN/ )

Biyokapasite açığı 2 yolla karşılanabilir. Ya bunu ithal edeceksiniz ya da doğal kaynak stoklarınızı eriteceksiniz. Bunu bir örnekle açıklamak gerekirse:

Varsayalım ki sadece doğal kaynak olarak ormanlarla ilgileniyoruz ve 100 hektar ormanımız olsun. Bu ormandan, onun fiziksel büyüklüğüne zarar vermeden her yıl 50 metreküp ağaç (biyokapasite) kesebileceğimizi varsayalım. Ancak, orman ürünü tüketimimiz her yıl 80 metreküp (ekolojik ayakizi) ise bu tüketim düzeyi için sahip olmamız gereken orman alanı 160 hektar olacaktır. Oysa 100 hektarımız var, geri kalan 60 hektarlık ormanın üretebileceği 30 metreküp ağacı ya dışarıdan ithal edeceğiz ya da varolan ormanlarımızı keseceğiz. Bu hesapla yıl sonunda 100 hektar olan orman arazimizin 30 metreküp ağacın kapladığı hektar kadar azalacağını kolaylıkla görebiliriz. Bu da sonsuza kadar devam edebilecek bir durum değil, ne yazık ki!

Peki Türkiye’deki durum ne? Türkiye sahip olduğu biyokapasite üzerindeki tüketiminin bir kısmını yurtdışından karşılarken, büyük kısmını varolan stoklarını eriterek karşılamaktadır.

Bu doğal kaynak sömürüsüne dayalı ekonomik büyüme politikalarının bir sonucudur. Öykündüğümüz dünya ülkeleri ekonomik büyüme ile doğa baskısı arasındaki ilişkiyi giderek azaltma yönünde ekonomik yapılarını hızla dönüştürürken Türkiye tam tersi bir yönde hızla uçuruma doğru ilerlemekte. Çok yaygın bir şehir efsanesine göre ekonomik büyüme için belirli bir dönem çevresel duyarlıklardan vazgeçilebilir. Oysa birçok ülkede yaşananlar bunun doğru olmadığını kanıtlıyor. Doğanın sınırlarına, haklarına saygı duymak, o çok önem verdiğimiz, ekonomik büyümeden vazgeçmek anlamına gelmiyor. Aksine, sayıları çığ gibi artan raporların da gösterdiği gibi gelir üretimini doğal kaynak tüketiminden ayrıştırmak için yapılan yatırımlar, doğayı mahveden klasik büyüme politikalarına göre daha fazla büyüme ve daha fazla istihdam sağlayabiliyor. Bunları da bir sonraki yazımda işlemeye çalışacağım.