Köşe Yazıları

Okuyucuyu beklerken – Mehmet Fırat Pürselim

0

“Ben buradayım sevgili okuyucum, sen neredesin acaba?” Öykücülüğümüzün geçmişini, şimdisini ve geleceğini, Oğuz Atay’ın o muazzam öyküsü, Demiryolu Hikâyecileri’nde geçen bu cümleden daha güzel özetleyebilecek pek az söz vardır. Samuel Beckett’ın Godot’yu Beklerken eserinde Godot’yu bekleyen kahramanlar misali, öykücüler de bir türlü gelmeyen okurlarını beklemektedir. Okurun bir gün gelip gelmeyeceği de meçhuldür. Öykü kitapları ve dergilerinin satış rakamları, yazarların aynı zamanda da okur oldukları hatta hepsinin okur olmadığı gibi bir durumun tespiti niteliğindedir. Öykü -okur anlamında- hızla şiirleşmektedir, yani yazıldığı kadar okunmamaktadır.

2004 yılında Getirin O Günleri Yakalım Bu Öyküleri isimli kitabıyla Sait Faik Hikâye Armağanı’na değer bulunan Başar Başarır, çeşitli konuşmalarında, her şeyin hızlandığı çağımızın ritmine en uygun edebi türün, kısalığı, anlatacaklarını bir anda söylemesi, dinamik yapısı gibi sebeplerle öykü olduğu iddiasında bulunmuştur. Aslında insanların az okuduğu, zamanlarının hiçbir şeye yetmediği, fazla emek harcamaktan kaçındıkları bir dönemde tuğla kalınlığındaki romanlardan ziyade yapı malzemeleriyle tanımlanması mümkün olmayan öykü kitaplarını tercih etmeleri akla daha yatkın gelmektedir. Ama gerçek bambaşka bir şekilde tezahür etmekte ve roman diğer tüm edebi türlerin üzerinde ezici bir üstünlük kurmaktadır. Bu sorunsalı öykünün daha nitelikli bir tür olduğu iddiasıyla çözebilmemiz de mümkün değildir. Zira popülerlerin yanı sıra has edebiyata giren romanlara da okurlar daha fazla ilgi göstermektedir. Öykü ise elinde çiçeği, üzerinde en şık elbiseleriyle bir türlü gelmeyen sevgili okuyucusunu beklemeye devam etmektedir.

Romanla öykü arasındaki tahterevalli oyununda, ayakları sürekli yere basanın hep roman olmasını çeşitli sebeplere bağlayabiliriz. En başta yayınevlerinin algısını söyleyebiliriz. Yayınevlerinin, öykünün satmadığı düşüncesiyle matbaalardan uzaklaştırmalarını, basılanlar içinse reklam ve tanıtım faaliyetlerine yeterince önem vermemelerini birinci sebep olarak sayabiliriz. Roman; tanıtım yazıları, dergi, gazete reklamlarıyla yetinilmeyerek, billboard ve hatta televizyonda tanıtılırken, öyküye maalesef kitap eklerinde bir tanıtım yazısı bile çok görülmektedir. Kısacası roman, yayınevi, yazar ve hatta bazen bir reklam ajansı tarafından kapsamlı bir biçimde hayatımıza girerken, öykü yazarının kişisel çabasıyla sesini duyurmaya çalışmaktadır. Öykü satmadığı için yeterince basılmamakta ve tanıtılmamakta, bu sebepten dolayı da satmamaktadır. Bu fasit çember kırılmadıkça, öykünün ayaklarının yere basması pek de mümkün görünmemektedir. Ülkemizde okuma alışkanlığının az olması diğer bir sebeptir. Kısa ama yoğun yapısı sebebiyle öykü yazı boyunca mutlak dikkat beklerken, romanın bir yerinde ipin ucu kaçsa bile ileride yakalamanın mümkün olması karşısında, okurun kendisinden fazlaca katkı bekleyen türden uzaklaştığını da iddia edebiliriz. Aksi yönden de, çikolatayı bir anda ısırıp bitirmek yerine, yavaş yavaş emerek ağızda eritmek suretiyle hazzın uzatılması gibi, roman da sayfaları boyunca aynı duyguyu diri tutmaktadır. Bu sebepleri çoğaltmanın mümkün olması gibi tahterevalliyi dengelemek için nasıl bir ağırlık kullanılmasının gerektiğine verilecek cevaplar da çeşitlidir. Kendi cevabımı içeren reçetemi Julio Cortazar’ın bir sözünden yola çıkarak vermekteyim. Büyük usta durumu bir boks maçına benzeterek, “Roman puan toplayarak, öykü nakavtla kazanmak zorundadır,” demiştir. Bir boks maçına aslında herkes nakavt görmeye gider ama kimse bunun onuncu saniyede olmasını istemez. Yani demem o ki, biz gene nakavta çalışalım ama bunu güzel hareketlerle üçüncü beşinci raunda taşıyalım. Onuncu saniyede bitireceksek de, hiç olmadık şekillerde yapalım. Bu reçete öyküyü kurtaramazsa bile belki de boksu kurtaracak bir reçete olur, diye umarak tahterevalliden iniyorum.

 

Genellikle öykünün romana geçiş için bir basamak olduğu düşünülür. Bir öykücü ikinci, üçüncü kitabından sonra, ‘Romana ne zaman geçeceksiniz?’ sorularına sıklıkla muhatap olmaya başlar. Bunun sebebi belki biraz da öykücülerdir. Yazmaya öyküyle başlayıp, romanla devam eden pek çok yazar vardır da tersi daha azdır. Sadece öyküde direnenlerin sayısı ise çok daha azdır. Behçet Çelik’e 2008 Sait Faik Hikâye Armağanı’nı kazandıran Gün Ortasında Arzu, yazarın beşinci öykü kitabıydı. Bunun ardından Dünyanın Uğultusu adındaki ilk romanını çıkartınca, edebiyatla ilgilenen pek çok kişi de dâhil olmak üzere kalfalık dönemini öyküde tamamladıktan sonra artık roman yazarak ustalığa ulaştığı yönünde kanaatler ortaya konuldu. (Behçet Çelik’in zaten öykü yazarken de usta olduğunu belirteyim.) Ardından gelen öykü kitabı Diken Ucu balona değen bir diken misali bu düşünceyi patlattı. Türler arasında bir kast sistemi bulunmadığı gibi, aşılması gereken merhaleler de yoktur. Şiir, öykü, roman… şeklinde devam eden bir yazın merdiveni bulunmadığı gibi, birini diğerinden daha değerli addetmek de mümkün değildir. Roman yazmak ustalık ister ama her yazan usta değildir. Öykü kalfalığın tamamlandığı, atlanması gereken bir eşik değildir; başlı başına kapıdır, evdir, evrendir. Öykü illa kalfalıksa, Mimar Sinan’ın kalfalık eserim dediği Süleymaniye’dir. Her seferinde Süleymaniye muhteşemliğinde eserler verdikten sonra kalfa sayılmakta bence bir sakınca bulunmamaktadır.

 

Hemen her devirde kuşaklarının önünde giden ve gelecek kuşakların yolu aydınlatan öykücüler olmuştur. Bunlar deniz feneri misali öylesine güçlü ışık saçmışlardır ki, yanlarında diğer yazarların ışıltıları daha az görünür olmuştur. Ömer Seyfettin ve Mahmut Şevket Esendal’la başlayan süreç, Sabahattin Âli, Sait Faik Abasıyanık, Orhan Kemal’le taçlanmıştır. Nezihe Meriç, Vüs’at O. Bener, Bilge Karasu, Ferit Edgü, Erdal Öz, Onat Kutlar gibi isimleri saymadan geçemeyeceğimiz 1950 kuşağı ise tek tek isimlerden ziyade kuşak olarak, bir araya gelen el fenerleri misali birlikte deniz fenerini oluşturmuşlardır. 1960 ve 70’lerdeki öyküyü ise siyasi iklimin rüzgârını arkasına alan toplumsal gerçekçi edebiyat akımı belirlemiştir. Sevgi Soysal, Füruzan, Tomris Uyar, Selim İleri, Adalet Ağaoğlu gibi pek çok nitelikli öykücünün ürün verdiği bu dönemde, bir kısım öykücüye sadece yazdıkları konulardan dolayı gereğinden fazla değer verilirken, bir kısım nitelikli öykücüye ise hak ettikleri değer esirgenmiştir. Yazdıklarındaki renk ve ışıltılarla ana akımın dışında kalan Sevim Burak, Yusuf Atılgan, Oğuz Atay, Tezer Özlü gibi yazarlar ancak sonraki yıllarda görünür olmuştur. Darbe sonrasındaki süreçte, baskı sebebiyle öykücüler edebiyatın sınırlarını zorlayarak genişletmişlerdir. Dolaylı anlatının olanakları kullanılarak karanlıklara karşı mum alevi olunmuştur. Gene bu dönemde kadını ve bireyi anlatan öyküler daha sık görünür olmaya başlamıştır. Pınar Kür, Nursel Duruel, Cemil Kavukçu, Murathan Mungan, Mahir Öztaş, darbe sonrasının mum alevlerinden bazılarıdır. Doksanlı yıllarda siyasi olaylar öyküden uzaklaşırken, metaforlarla bezeli gerçeküstü anlatım ve içe dönük anlatılar boşalan yerleri doldurmuştur. Oya Baydar, Hasan Ali Toptaş, Ayfer Tunç, Nalan Barbarosoğlu, Ethem Baran, Şebnem İşigüzel, Özen Yula bu dönemde nitelikli öyküler veren yazarlar arasındadır.

Halen içinde bulunduğumuz 2000’li yıllarda Behçet Çelik, Murat Gülsoy, Yetka Kopan, Müge İplikçi, Faruk Duman, Barış Bıçakçı, Sema Kaygusuz, Ahmet Büke, Gönül Kıvılcım, Yavuz Ekinci başta olmak üzere pek çok yeni öykücü edebiyatımıza giriş yapmıştır. Daha önce anlatılan kişinin iç dünyası, kadın sorunları anlatılmaya devam ederken, son 25-30 yıla damgasını vuran Kürt sorunu yavaş yavaş yazıya dökülmeye başlanmıştır. Deprem, kaybedilen doğaya ağıt gibi konular çok konuşulmuşsa da, daha az yazılmıştır. Fantastik edebiyat genç okurlar tarafından kısa sürede benimsenmiştir. Aziz Nesin, Rıfat Ilgaz başta olmak üzere pek çok usta yetiştiren mizahi öykü bitme noktasına gelmiştir. Bu türün son dönemdeki en nitelikli yazarı Toprak Işık bile çocuk kitaplarına yönelmiştir. Yazılmaya devam edilen bu dönemde önceki kuşaklarda olduğu gibi diğer öykücülerin çok üzerinde duran bir öykücü bulunmadığı gibi, farklı denemelerde bulunan öykücüleri yekpare bir hareket olarak da tanımlamak mümkün değildir. ‘Teşbihte hata olmaz,’ demek kaydıyla, edebi manifestoların çağının kapandığı günümüzde her yazar kendi öyküsünü anlatmakta, kendi öykü evrenini oluşturmaktadır, konular ve anlatım da bu doğrultuda çeşitlenmiştir.

 

Adam Öykü ve Notos gibi iki önemli öykü dergisini edebiyatımıza kazandıran, kitapları ve yazılarıyla ülkemizde öykünün kuramsal yanı üzerine en çok düşünen isimlerden olan Semih Gümüş, dünyada bugün Amerika ve Latin Amerika’yla birlikte Türk öykücülüğünü -her ne kadar onların dörtnala koştuğunu bizimse tırısta olduğumuzu belirtmekteyse de- öykünün üç atlısı olarak saymaktadır. Pek çok yazısında dile getirdiği öngörülerini bir söyleşisinde, “Romanın gündemde oluşu aldatmasın, o hep gündemin yaratıcısı olacaktır, ama edebiyatın asıl gözdesi öyküdür. Yakın gelecekte öykücülüğümüzün de yeni kuşakların aradığı yeni yollar ve zenginliklerle edebiyatımızın çok yönlü gelişmesine katkıda bulunacağını düşünüyorum. Öyküyü anlayan insanların çoğalması da edebiyat kültürünün düzeyini yükseltir. Buna roman daha az katkıda bulunur,” şeklinde ifade etmiştir. Bu öngörü doğrultusunda roman edebiyat ülkesinin tahtında oturmaya devam ederken, ülkeyi geliştirip güzelleştirecek olanın öykü olduğunu söyleyebiliriz.

Bunca sözden sonra öykünün şimdisi ve geleceğiyle ilgili düşüncelerimi toparlayacak olursam: İnsanlar kadim zamanlardan bu yana hikâye anlatmışlardır ve bundan sonra da aynı iştahla anlatmaya devam edeceklerdir. Dini hikâyelerde ilk insan Adem’in yaratılışı, cennetten kovuluşu, oğulları Habil Kabil anlatılırken, modern bilimin kabul ettiği ilk insanlar da mağara duvarlarına av, savaş, kahramanlık hikâyelerini kazımışlardır. İnsanlar konuşarak, çizerek, yazarak hikâyelerini bunca zaman diğerlerine aktardığına göre bundan sonra da farklı biçimler geliştirse de anlatmaya devam edecektir. Romana göre deneyselliğe daha açık bir tür olan öykünün edebi olarak üzerine katarak devam edeceğini düşünüyorum. Belki hiçbir zaman roman kadar çok okunmayacak ama dirençli, yazan, yazı üzerine düşünen okurları olacaktır. Bir roman basılıp altı ayda altı baskı yapıp piyasadan çekilirken, öykünün o altı baskıyı on yıla yayarak, sindire sindire satacağı ve okunacağı düşüncesindeyim. Öyküde anlatılan konuların ve anlatım biçimlerinin git gide çeşitleneceği, romanda büyük insanlar anlatılırken öyküde onun gölgesinde kalan insanların hatta hayvanların, bitkilerin, eşyaların belki de gölgenin konu edileceği öngörüsündeyim. Yazının başındaki olumsuz girişime ve yazıldığı kadar okunmadığı iddiama rağmen, gelecekte iyi edebiyat okurlarının öyküyü yüzüstü bırakmayacaklarına inanıyorum. Demiryolu Hikâyecileri’nin yazılmasının üzerinden otuz beş yıl geçmişken, Oğuz Atay nezdinde tüm öykücüleri yıllardır bekleten okuyucuların, günün birinde geleceklerine ve yazarlarla buluşacaklarına inanıyorum.

 

İlginizi çekebilir

Comments

Comments are closed.