Ana Sayfa Blog Sayfa 4207

Yüzümüzü ekolojiye döndük, güneş orada – Miraz Ruspi

Halk ‘Hasankeyf yok olmasın!’ derken talan sürüyor, ama mücadele devam ediyor. TOKİ, Ilısu Barajı suları altında bırakılması planlanan Hasankeyf’i Raman Dağı eteklerinde kurmaya hazırlanırken, yeni Hasankeyf’in ilk etabının tamamlandığı haberleri de yayıldı.  Jîn Ekolojik Yaşam Derneği talana dikkat çekmek için 12-16 Temmuz tarihleri arasında Hasankeyf’te bir permakültür atölyesi düzenlemişti. Aynı ekip ‘Yeni Bir Hayat İçin Pedalla’ sloganıyla 9-26 Ağustos tarihleri arasında Dersim’den Erbil’e bir bisiklet turu düzenleyecek. Katılımcılar yol boyunca kum ocakları, GDO’lu tohumlar, kimyasal ilaçlar, barajlar, petrol endüstrisi ve termik santrallerin çevreye verdiği zararlara tanıklık edecek, yolculuk Irak Kürdistan’ı Erbil’de son bulacak. Miraz Rûspî hem ne yapmak istediklerini hem de kollektifi anlatan bir mektup yazdı.

GÜNEŞ ORADA, TABİ RUHUMUZUN ASLI DA

Bu metni okurken içinde bulunduğunuz mekânı hatta elinizdeki gazeteyi unutun. Uçsuz bucaksız bir kumsalda oturduğunuzu hayal edin. Dalgaların size içinde mektup olan bir şişe taşıdığını düşünün.  Metnin bundan sonra ki kısmı da her kumsala gidişinizde aklınızın köşesinden geçen o gizemli mesaja sayın. Her ne kadar mektubumuz sular altında bırakılıp yok edilmek istenen Kadim kent Hasankeyf’e yazılıp şişelenmişse de bir tür ‘SOS’ sinyalinden ya da imdat! Çığlığından fazlasını ‘Başka türlü bir dünyaya yeni bir yol bulmayı’ amaçlamakta.

İşte o yolun izini sürenlerden biri  olarak üç ay önce farklı kentlerde ve ilçelerde oturan çatışmalardan yorulmuş politik söylemlerden bıkmış dünya insanlarıyla Hasankeyf’te bir araya geldim. Hararetli ve de aynı zamanda keyifli bir toplantı sonrası kurdu kuşu börtü böceği ekolojik canlılar diye kategorilendirmeyi insani bir hastalık olarak nitelendirdiğimizden yeni bir yaşam kurgusunun illaki bizi de çevreleyen ekoloji kavramıyla içermesi gerektiğine karar verip Eko-Jîn kolektifini kurduk.   İlk toplantıyla sağlığımızı hijyen sektöründen koruyup kapitalizme karşı üç-beş kalemcik mal olsun evimizde üretip kendi ekolojik oyuğumuzu oluşturmak adına doğal deterjan atölyesini aynı anda yaptık.  Toprağın havanın ve suyun insanlara sunduğu kapitalizm dışı sonsuz yaşam olanaklarını keşfetmeliydik.  12 temmuzda düzenleme kararı aldığımız Permakültür da kursu bu keşif yolculuğunun  parçasıydı.

Kolektifin ilk kararlarından biri Permakültür kursu düzenlemekti.  Bu kararın ardında iki önemli neden vardı. Birincisi; permakültür kavramını 1968’ de protesto mitingleri ve çatışmalardan sıkılıp düşlediği dünyayı kurmak için yeni bir yol arayışına giren Bill Mollison öğrencisi David Holmgrenle ile birlikte 1978’te yayınladığı ‘Permaculture One’ adlı kitabında duyurmuştu.  Permakültür ‘permanent (kalıcı sürdürülebilir + agriculture (tarım) kelimelerinden türetilmişse de zamanla içinde kendine yeterli, istikrarlı, adil yaşam üreten  ‘sürdürülebilir kültür’ anlayışına dönüştü. Permakültür öğretisi temelde doğayı gözlemleyerek model sistemler çıkarmayı hedefliyordu.  Permakültür kavram acısından yeni olsa da doğayı model alarak çözüm üretme felsefesi kadim toplukların sosyal ekolojik sistemlerinde her zaman vardı. Dicle vadisindeki devasa kayalara, dış saldırılara karşı korunmak ve yeryüzünün ısısını kullanmak için on bin üzerinde mağara oymuş,  kireç taşı üzerinde tarım yapmayı başarmış Hasankeyf ‘in halkları da doğa gözlemlerinden çözümler üreten halklardan biriydi. Eko-jîn olarak antik toplulukların yaşama becerilerini inceleyip kendi gözlemlerini ve deneyimleriyle harmanlayan, doğadan sistem model yaratma öğretisinin yüzyılımızdaki avatarının bilgilerine ihtiyacımız vardı.

Permakültür tekniklerini öğrenme isteğimizin ikinci nedeni  Mollison küresel protestolara katılmak yerine öğrencileriyle beraber kendine yeten toplum tasarımıyla uğraşısına yöneltilen eleştirilere  Küba’da 1992 yılında verdiği cevaptı.  Küba 1990 yılında Sovyetlerin dağılmasıyla en büyük Petrol ihracatçısını kaybetmişti. Ayrıca ABD sosyalist rejimin yıkılması için ambargoyu ağırlaştırmıştı. Küba’ya Petrol İhracatı durmuş, petrole dayalı sanayisi ve tarımı çökmüştü. Peso devülasyonlarla değer kaybına uğramış, ekonomi alt üst olmuştu.  Kıtlık kapıdaydı. Hükümet bu sıkıntılı dönemi atlatmak için yeni bir yol denedi. Yeni Zelanda’dan Küba’ya getirdiği permakültür eğitmenleri aracılığıyla sürdürülebilir tarım akademileri açtı.. Küba halkları permakültür teknikleriyle balkonlarda ve parklarda yiyecek üreterek açlıktan sosyalist rejimse çökmekten kurtuldu. Ekonomik krizi aşıldı. Katılımcı ekonomi güçlendi. Bugün Havana’nın Permakültür sayesinde gıda ihtiyacının yüzde seksenini kent tarımıyla karşılamasıydı.

Endüstriyel ülkeler birinci dünya savaşında nitrojen bazlı bombadan türettikleri gübrelerle toprağa saldırdılar. İkinci dünya savaşında ise sinir gazından ürettikleri böcek öldürücü ilaçlarla tüm dünyaya karşı yeşil devrim adını verdikleri büyük bir savaş başlattılar. Bilinen tüm canlı türlerini tehdit eden soykırımcı savaşı hızla üçüncü dünya ülkeleri diye isimlendirdikleri topraklara yayıyorlar. Özellikle yaşadığımız coğrafyada süregelen çatışmalar ve savaşlar yüzünden Büyük Okyanusta ki Paskalya adası sakinleri gibi ( Bakınız Paskalya adası halkı: kabileler arası çatışmalar ve inşa ettikleri dini heykeller için adanın ağaçlarını keserek su döngüsünü kesintiye uğratmış adanın ve de kendilerinin ekolojik felaketine neden olan halk.) toptan bir yok oluşa sürüklendiğimizin farkındayız. Bu farkındalıkla ağustos ayında yapacağımız Dersim’den Hewler’e bisiklet yolculuğunun tanıtım yazısında bir barış yapılacaksa bu barışın savaşlarla zarar verdiğimiz canlı ve cansız tüm doğayla yapıldığında anlam kazanacağını vurguladık. Doğanın milyonlarca yılda oluşturduğu sistemi doğanın yardımıyla korumak aynı zamanda adını tam olarak koyamadığımız başka türlü bir yaşamı inşa etmek istiyoruz.

Biliyorum aranızda hala hayali şişemizden kesinliği tartışılmaz bir çözüm önerisi ya da şifreli bir cevap bekleyenler var. Ne yazık ki yüzyılımızda ne şişelerin içine bana yardım edin diye notlar yazan Robinsonlar ne de şişeden çıktığı an tüm sorunlarımı çözecek cinler var. Sadece yeni yollar, yol arayışçılar var.  Permakültür bu yollardan biri.   Ya da  yerel tohum takası konusunda uzman olan Fatma Can ve Permakültür hocamız Emet Değirmenciyle birlikte deneyimlerimiz paylaşmak ve dayanışmak için konuk olduğumuz Şikefta köyünün üretmenin ve yaratmanın ne olduğunu iyi bilen muhtarın dediği gibi:

Köyümüz  sular altında kalmasın diye çok caba harcadık . Koca devlet baş etmek zor. Mücadeleyi bırakmamak gerekiyor ama belki bizi yenecekler bu zar zor yetiştirdiğimiz ağaçlar, ellerimizle inşa ettiğimiz evler sular altında kalacak. İşte o gün şu tepenin üzerinde yeniden toprağa sarılacağız. Bu köyden de güzel bir köy kuracağız. Diye bilme becerisini kazanmak.

Eko-Jîn Kollektifinden
Miraz Rûspî – Birgün

Sarkis Usta için Eulogy / Ağıt – Ercüment Gürçay


Sarkis Usta bundan dört yıl önce 3 Ağustos 2009 sabaha karşı saat 04:00′ de Kumkapı’ daki evinde hayata veda etmişti.

5 Ağustos’ da 94 yıllık ömrünün 50 yılını geçirdiği Kumkapı’ dan, Meryem Ana Kilisesi’ nden dostlarının, arkadaşlarının ve yoldaşlarının omuzlarında son yolculuğuna uğurlamıştık onu. Tam 4 yıl oldu. Ustanın bıraktığı yerden emaneti taşımaya çabalıyoruz… Ne mutlu bize.

Ragıp abi, Usta’ nın ölümü üzerine 4 Ağustos 2009’ da bir yazı yazmıştı: Sarkis Usta için Eulogy/ Ağıt. Ben de bu yazıya aynı başlıkla başladım. Ragıp abinin yazısını ekte ayrıca gönderiyorum. Bir de Veysi abinin yazısını…

Yeni hazırladığım bir videoyu da paylaşıyorum… Videoda kendi sesinden kısa yaşam öyküsü var. Ve bir de bir ayrılık türküsü… Bu ses kayıtlarını Mayıs 2012′ de Muammer Ketencoğlu ile birlikte Açık Radyo stüdyolarında yapmıştık…

Daha önce hazırladığım cenaze görüntülerinden kurguladığım bir videoyu da paylaşmak istiyorum. O videoda kullandığım müzikler Ermeni müziğinin babası da sayılan Kütahya’ da doğan ve Anadolu’ dan çok uzakta, Paris’ te hayata gözlerini kapayan bir başka Anadolu çocuğuna, Gomidas Vartabet‘ e ; ait…

Bir başka video da annesinden öğrendiği bir Türkçe türkü var. Tehcirde yaşananları anlatan bir türkü. Onu da sizlerle paylaşmak istiyorum. Umarım sizler de bunları dostlarınızla paylaşırsınız.

***

Sarkis Varbed (Usta), marangoz Sarkis, Sarkis Çerkezoğlu ya da Sarkis Çerkezyan… Yaşayan tarih, bir Anadolu bilgesi… Sıkı bir komünist, tam bir enternasyonalistti…Kendisini ilk kez tanıştığı birine anlatırken “Bir Anadolu Çocuğuyum” diye başlardı çoğu zaman söze. En güzel tanımı da bu olsa gerek…

Enternasyonalistti… Ailesinin ve Ermeni halkının yaşadığı onca sıkıntıya rağmen bir gün olsun Türk halkına dair en ufak bir serzenişte bulunduğuna şahit olmadım. “……Komünist oldum, iki halkın yararına olduğunu düşündüğüm şeyleri yaptım. Halklarımızın benzer acılar yaşamaması için uğraştık. Emeklerin boşa gitmediğini düşünüyorum.” diye yazar anılarında…

Usta Kürt halkının da ustasıydı. Ape Musa ile Yenikapı’ da ilk tanıştırıldıkları günü dün gibi hatırlıyorum. İki Anadolu bilgesi. Unutulmaz bir sohbet…

***

Ermeni tehciri sırasında 1916’ da Suriye’ de Cabul isimli bir Arap köyünde bir deve ahırında dünyaya gelmiş Usta. Bugün o topraklarda Kürtler özgürlükleri için mücadele veriyorlar… 1918′de ise baba memleketine, Konya-Karaman’a geri dönebilmişler.

Tarihin yaşayan bir tanığıydı. Cumhuriyetin ilanı, 2. Dünya Savaşı Yılları, Varlık Vergisi, Aşkale Sürgünü, 6-7 Eylül, Atatürk’ ün ölümü, askeri darbeler… En yakından gözlemledi olanları; içinden, en içinden hem de. Bizim tarihte okuduğumuz devrimlere-olaylara bizzat şahit oldu.

1965′te TİP’e girdi. Atılım Gazetesi’ni 4 yıl Gedikpaşa’ daki marangozhanesinde gizli saklı çıkardı. TKP’ nin 1970’ li yıllarda öne çıkan kadrolarının neredeyse birçoğunda ustanın emeği vardır. Ölene kadar da onlarla ve daha birçok insanla baba-oğul, baba-kız ilişkisi içinde yaşadı; biriktirdiği her şeyini, hayatını hesapsız-kitapsız paylaştı, hissetirmemeye çalışarak hepimize ölene kadar kol kanat gerdi.

Eşi Ağavni Mayrig/Kuyrig 2000 yılında aramızdan ayrıldığından beri, Usta Kumkapı’daki eski evinde küçük oğlu Ohannes ile birlikte yaşıyordu.

Ustamı 1985 yılında Kumkapı Halk Tüketim Kooperatif’ inde birlikte çalışırken yakından tanıma şansına sahip oldum ve dostluğumuz ölene kadar da aralıksız sürdü. Birçok insan gibi benim de hayatımda büyük izler bıraktı. O da babam gibi marangozdu; babam gibi inatçıydı. Bir Ermeni ile bir Arnavut’ un ilişkisi her zaman olaylara gebedir. Biz de bunu birkaç kez yaşadık. Sevgiyle yaşadık ama…Stalin konusunda pek anlaşamazdık. “İstalin” derdi Stalin’ e. O anlarda ustalığını hissetirirdi ufak ufak .

Usta “Dünya Hepimize Yeter” kitabında anlattı 90 yılını. Henüz okumamış arkadaşlarıma öneririm. Kitabı Ragıp Zarakolu ile birlikte yayına hazırlamıştık ve Belge Yayınları’ ndan yayınladı. Bugün kaçıncı baskısında bilemiyorum ama, herhalde binlerce insan bu kitapla birlikte bir halkın acılarını bizzat o acıları yaşayan bir ailenin gözünden bir kez daha okudular.

Usta Hrant abinin son yıllarında yapmaya çalıştığı şeyleri yıllar önce başarmış bir insandı: Halklar arasında köprü olmak; birbirlerini anlamalarını, görmelerini sağlamak…1915’ in 100. Yılına doğru giderken ilk ağızdan o dönemde yaşanan acıları, tanıklıkları; ayrıca Türkiye Komünist hareketinin tarihini ve daha birçok acı-tatlı olayı usta kalemiyle geride bırakarak ayrıldı bu dünyadan.

Bir Zamanlar Anadolu’ da (!) varlık içindeki babasının son yıllarındaki yoksulluğunu anlatırken gözleri dolardı:”…geçmişi anlatsam yalancı derler; bugünü anlatsam dilenci derler…” derdi.

“…Uzun bir hayat yaşadım, 91 yaşındayım. Birçok insanın anlatılanlardan öğrendiklerini ben yaşayarak gördüm. Kimseden, kulaktan dolma bir şey yok. Babamlar Tehcir ‘de Suriye’ye gitmiş. Ben orada doğmuşum. 1918′de yeniden Karaman’a geldiğimizde, koskoca bir banker olan babamın iki paket tütün alacak parası kalmamış. Annem bizi okutmak için İstanbul’a geldi babamı bırakıp. Temizliğe gitti, basamak sildi, ama olmadı. 7. sınıfta bıraktım okulu parasızlıktan. Sınıf birincisiydim… Konya Ereğli’ye geri döndük. Akrabamızın yanında marangozluğa başladım…91 yılda neler gördüm, neler… Her şey değişti ama iktidarlardaki İttihatçı kafa hiç değişmedi. Birinin bıraktığı yerden öbürü devam etti. ‘Güzel günler göreceğiz çocuklar’ demişti Nazım, ama o da o günleri göremeden gitti Moskova’da. Vaziyet böyle, ister ağla ister gül.”

Ölümünden birkaç sene önce Deniz Koçak ile ustanın hayatını anlatan bir belgesel hazırlamaya başladık. Hiç durmamacasına anlattı; yoldaşları, arkadaşları, dostları da kendi ustalarını anlattılar…Ekonomik olanaksızlıklar vs. nedenlerle bu belgeseli ne yazık ki izleyemedi Usta’ m. Ona izlettiremedik. Bu belgesel de (Yaşam Marangozu) tıpkı kitabı (Bu Dünya Hepimize Yeter) gibi ondan bizlere kalan hazine değerinde belgelerle-bilgilerle-anılarla yüklü. Yapabileceğimiz ilk şey onları genç kuşaklara okutmak-izletmek olsa gerek. Bunu yapabilirsek eğer, belki bu topraklarda gelecekte bir daha benzer acıların yaşanmasının önüne geçilebilir… Bir de bize bıraktığı insani değerleri geleceğe eksiksiz taşıyabilmek, bu biraz daha zor, ama mümkün.

Çok uzatmak istemiyorum, sözü Usta’ ya ve dostlarına bırakmak en doğrusu .

Ercüment Gürçay

1-  Video: Sarkis Usta İçin Eulogy/ Ağıt (1916-3 Ağustos 2009) http://youtu.be/ttRvP5lNS_M

2- Video: Sarkis Usta’ dan Bir Göç Türküsü (Mayıs 2002) http://youtu.be/m0EdDJ1GJgI

3- Video:  Sarkis Usta’ yı 5 Ağustos 2013′ de Son Yolculuğuna Uğurladık : http://youtu.be/U_d1frXjHtY

Sarkis Usta İçin- Veysi Sarısözen….docx
18K HTML olarak görüntüleTara ve indir

 

Sarkis Usta İçin Eulogy (Ağıt) RAgıp Zarakolu- 4 Ağustos 2009.docx
18K HTML olarak görüntüle Tara ve indir

Ermeni katliamlarında Kürtlerin rolü üzerine bir tartışma – Alişan Akpınar

Ayşe Hür, Kürt-Ermeni ilişkileri üzerine üst üste üç yazı kaleme aldı. Bu yazılardan ilki Radikal gazetesinde 14.07.2013 tarihinde, ikincisi 21.07.2013’te, üçüncü yazı ise 28.07.2013 tarihinde yayınlandı. Bu yazıların, Kürt-Ermeni ilişkileri üzerine canlı ve yaratıcı bir tartışma ortamı yaratacağına dair bir umut beslesem de maalesef böyle bir şey olmadı. Birkaç karşıt yazı ve sanal alemdeki ölçüsüz bazı tepkiler dışında pek bir şey çıkmadı. Uzun yıllardır Türkiye’de, her hangi bir konuda yaratıcı bir tartışma ortamı oluşturmak veya izlemek imkânsız hale gelmiş durumda.

Örneğin Özgür Gündem yazarlarından Ahmet Kahraman bu konuda yazdığı yazıda, Ayşe Hür’e tepki göstererek, Ermeni katliamlarının sorumlusu olarak Kürtleri göstermeye çalıştığını, Ermenilerin başına ne geldiyse Kürtlerden geldiğini ima ettiğini belirtiyor. “… Ayşe Hür, son yazısında bir savrulmayla, Kürtleri, Ermenilere gün yüzünü göstermeme yeminlisi gibi gösterip, amaçlarına ulaşmak için, yapay gerekçelerle Osmanlıya bile isyan ettiklerini montajlıyor… Yazarın montajına göre, Ermenilerin çektiği acılar Kürtlerden…” Kahraman ayrıca, Hür’ün Kürtlerin tarihiyle ilgili yanlış bilgiler verdiğini örneklerle açıklayarak yazısını şöyle bitiriyor: “Kısacası, bugünkü korucular, kiralık dönekler, pişmanlar ne kadar Kürtse, o dönemlerde Ermenilerle çatışan Kürtler de o kadar “Kürt”tü.
Şeyh Ubeydullah örneğinde görüldüğü gibi, dünden bugüne ortaya çıkan Kürdistani iradeler yalnız Ermenileri değil, bütün halkları korudular.
Halkın adalet ve vicdanı açısından da bütün anneler, bebeklerine önce, “yazıktır, onlar da can” insani ilkesini öğrettiler.”
(Özgür Gündem, 16/07/2013)

Ermeni katliamlarında Kürtlerin rolü konusu gündeme geldiğinde bazı Kürt entelektüellerinin ve kimi çevrelerin, “Ermeni katliamları Kürtlerin üzerine fatura edilmeye çalışılıyor” kaygısına kapılmaları ve “katliamlara katılan Kürtler zaten bu gün koruculuk yapan Kürtler gibi satılmış, devlet yanlısı unsurlardır, katliamın gerçek sorumlusu Osmanlı Devletidir, bazı Kürtler bu katliamlarda kullanılmışlardır ama bu konuda Kürtlere sorumlu tutulamaz” şeklinde bir hassasiyet göstermeleri tamamen yersiz midir?

Ben bu endişe ve hassasiyetin tümüyle yersiz olduğunu düşünmüyorum. Bilindiği gibi özellikle 2000’li yıllardan sonra, “Osmanlı tehcir planı yaptı ama katliamları yapan Kürt aşiret ve çeteleridir” şeklinde bir söylem servis edilmeye başlandı. “Ermeni katliamı diye bir şey yoktur” söylemini sürdürmek artık imkânsız hale gelince olayı Kürtlere fatura etmek şeklinde bir resmi yaklaşımın geliştiğini görmek gerekiyor ve bazı Kürt çevrelerinin tepkileri de biraz da bu duruma karşı.

Bununla birlikte, “sorumluluk Osmanlı Devletindedir, Kürtler kullanılmıştır” diyerek kenara çekilmek, bu konuda derinlikli çalışmalar ortaya koymadan yüzeysel ve tepkisel yazılarla yetinmek hiçbir şekilde kabul edilemez. Kürt entelektüellerinin, Kürt-Ermeni ilişkileri ve daha özelde Ermeni katliamlarında “Kürtlerin rolü” üzerine ciddi olarak eğilmeleri, bu konuda çalışmalar yapmaları ve yaratıcı bir tartışma ortamına girmeleri artık zorunludur.

Bu katliamlara katılmış Kürtlerin anlatılarını veya bıraktıkları kaynakları ortaya çıkartmak, belirtilen dönemle ilgili olarak kapsamlı çalışmalar yapmak gereklidir. Bugün Kürdistan toprakları olarak bildiğimiz topraklardan tehcir edilen Ermenilerin malları hangi aşiretlerin eline geçmiştir? Kurtulmak için Müslümanlığı seçen, Kürtlerle evlenen veya evlat edinilen binlerce Ermeni kadının ve çocuğun akıbeti ne olmuştur? Bu insanlar bu gün nerededir? Şeklinde çoğaltabileceğimiz birçok soruyu sormak ve cevabını aramak zorunludur.

Konuyla ilgili düşüncelerimi de hiç uzatmadan burada söylemek isterim. Bana kalırsa Ermeni katliamlarının sorumluluğu tümüyle bir etnik gruba fatura edilemez. Bu katliamları Kürtler, Türkler, Arnavutlar veya Çerkezler yaptı demek, maksatlı ve milliyetçi tarihçileri bir yana bırakırsak en hafif tabiriyle yapılabilecek en kötü tarih okumasıdır.

Tehcir ve katliamlar 1914- 1915 koşullarında bizzat dönemin Osmanlı Devleti ve hükümeti tarafından “özenle” planlanmıştır. Bu plan çerçevesinde çeşitli etnik gruplardan Osmanlı devlet görevlileri ve yine farklı etnik gruplardan (Çerkez, Kürt, Arap…) birçok insan, siyasi veya ekonomik nedenlerle bu katliamlarda yer almışlardır. Katliamlarda yer alan herkesin sorumluluğu bakidir ama buradan yola çıkarak bu katliamları Türkler, Kürtler veya falanca etnik grup yapmıştır demek kesinlikle yanlış bir tespit olur. Bu etnik gruplar arasında katliamlara katılmak bir yana önlemeye çalışan insanlar olduğu gibi, bahsedilen dönemde bu kimlikler doğru düzgün tanımlanabilir bile değildir. Yapılması gereken, Osmanlı Devletinin son döneminde yaşanan tüm katliam ve zorunlu göç meseleleriyle ilgili sansürsüz ve derinlikli tartışmalar yürütebilmektir. Son zamanların yaygın tabiriyle, olup bitenlerle her açıdan yüzleşmeyi göze almak gerekmektedir.

Bazı Kürtlerin bu katliamlar sırasında Osmanlı Devleti tarafından kullanıldığı tezine ise kesinlikle katılmıyorum. 1890’lı yıllardan itibaren yeniden kurulmaya başlayan Osmanlı- Kürt ittifakının temel dayanaklarından biri, her iki tarafın da Anadolu’da bir Ermeni devleti kurulmasını istememeleridir. Dolayısıyla da ortada kullanılma ilişkisi değil iradi bir ittifak söz konusudur. 1820’lerden sonra bozulan ve hatta bir iç savaşa dönüşen Osmanlı-Kürt aşiretleri ilişkisi, temelde “Ermeni meselesi” nedeniyle yeniden inşa edilmiş ve 1923 yılına kadar da devam etmiştir. Burada elbette tüm Kürtlerden söz etmiyorum. Bahsedilen Kürtler daha çok Hamidiye Alaylarına bağlı olan Kürtlerdir. Bu Kürt aşiretleri, Ermenilere karşı Osmanlı politikaları doğrultusunda ittifak halinde olmuşlar, katliamlarda yer almışlar ve Ermeni mülklerinin el değiştirilmesi sürecinde aktif rol oynamışlardır. Yani ortada ekonomik ve siyasi çıkarlar doğrultusunda kurulmuş bir ittifak söz konusudur.

Ayşe Hür’ün yazılarına gelince, ben yazıları okuduğumda Hür’ün, katliamları Kürtlerin üzerine yıkmak şeklinde bir maksatla bu yazıları yazdığı kanısına kapılmadım. Zaten gelen tepkilerden sonra Hür, bu konudaki görüşünü açıkça ifade etti. “Sonuç olarak benim tarih okumama göre, 1915’in asli faili Türk milliyetçiliğinin öncü örgütü İTC(İttihat ve Terakki Cemiyeti) ile onun etrafında örgütlenen asker-sivil Müslüman-Türk unsurlardır.” (21.07.2013)

Bununla birlikte Ayşe Hür’ün yazılarında başka bazı ciddi sorunların olduğunu düşünüyorum. Tarihsel bir anlatı kurgularken, olgularla ileri sürdüğünüz düşünceler arasında iyi bir denge tutturmanız gerekir. Düşüncelerinizi fazlaca öne çıkarmanız olguları görünmez kılar ki bu anlatının muhayyelleşmesine doğru sizi götürebilir. Olguları fazla öne çıkardığınızda ise tarihçi olarak sizin düşünceleriniz ve bakış açınız görünmez olabilir. Bu noktadan Ayşe Hür’ün yazılarının sorunlu olduğunu, fazlaca genellemeler kullandığını, olguları titizlikle ele almak yerine genellemelere başvurarak anlatısını büyük oranda zayıflattığını düşünüyorum.

Bu konuda birkaç örnek vermek gerekirse; 14. 07. 2013 tarihinde yazdığı yazısında Hür şunları söylüyor. “ Ermeniler, Osmanlı egemenliği altına girdikleri tarihten itibaren ağırlıklı olarak Vilayet-i Sitte denilen çok etnisiteli altı eyalette (Erzurum, Van, Bitlis, Diyarbakır, Sivas ve Mamuretü’l-Aziz) yaşıyordu. Buralar aynı zamanda Kürtlerin de yurduydu. İmparatorluğun bütün vilayetlerinde hatırı sayılır Ermeni nüfusu olmasına karşın, Kürtler Dersim ve Kürdistan dışında sadece İstanbul’da büyükçe bir grup oluşturuyordu.” Öncelikle burada Hür’ün Osmanlı İmparatorluğu’nun hangi döneminden bahsettiği belli değil. Bu bilgiler hangi dönem için ve hangi Osmanlı coğrafyası için söyleniyor? Örneğin 19. Yüzyılın ikinci yarısına kadar İstanbul’da büyükçe bir Kürt grubunun olduğunu söylemek imkânsızdır. Hadi iyi niyetli davranalım ve yazının genelde 19. Yüzyıldan bahsetmesi nedeniyle burada kastedilen düşüncelerin bu yüzyıl için geçerli olduğunu kabul edelim. Ancak “İmparatorluğun tüm vilayetlerinde hatırı sayılır Ermeni nüfusu” genellemesini nasıl açıklayacağız? Milyonlarca kilometre karelik Osmanlı’nın hangi vilayetlerinden söz ediyoruz? Yazar acaba Anadolu vilayetleri mi demek istedi? Böyle olsa bile Anadolu’nun tüm vilayetlerinde hatırı sayılır bir Ermeni nüfusu olduğunu söylemek abartılı bir genelleme değil mi?

Yine aynı yazıda yer alan bir bölüm şöyledir: “II. Mahmut döneminde (1808-1839) devlet asker ve vergi toplama usullerini değiştirdiğinde Doğu vilayetlerinde huzursuzluk arttı. Ermeniler görece varlıklı oldukları için vergilerini ödemekte sorun yaşamıyordu ama Kürt beyleri kendi vergilerini de Ermenilerden aldıkları haraçlarla ödemeye yönelince Ermeniler çifte vergi ödeme zorunluluğu ile karşı karşıya geldi. Bu durum yıllar içinde ciddi bir sorun halini almış olmalı ki, 1868’de Geghi (Kiğı) kasabasını ziyaret eden Herman N. Marnum adlı bir misyoner şöyle yazmıştı raporuna: “… Bu yöreyi Kürtler tamamen istila etmiş durumda. Kürtler Hıristiyanlara her türlü kötülüğü yapıyorlar, gözlerini kırpmadan cinayet işliyorlar. Yerel makamlar, merkezi idareden çok uzak bir yerde oldukları için çok yozlaşmışlar… Aynı şekilde, 1872’de Ermeni Cismani Meclisi tarafından Bab-ı Âli’ye sunulan bir raporda Kürtlerin ve Çerkezlerin Ermenilere ve bölgedeki diğer etnik gruplara yönelik saldırılarından şikâyet ediliyor, bu grupları etkisiz bırakmak için bazı önlemler alınması isteniyordu. Bunlar arasında Osmanlı-İran sınırına ve Kürdistan’ın bazı bölgelerine kışlalar inşa edilmesi de vardı.”

Durumu bu şekliyle açıklayıp bıraktığınızda, hakikaten yöreyi istila etmiş, Hıristiyanlara saldıran acımasız Kürtler imajı çıkmaktadır. Bahsedilen durum II. Mahmut döneminden önce de böyle miydi? Eğer değilse bu dönemde neden kontrol edilemeyen Kürt çeteleri ortaya çıktı?

Bilindiği gibi, 1820’lerden sonra merkezi devlet kurma amacıyla Kürt Mirliklerini ve Hükümetlerini ortadan kaldıran Osmanlı büyük bir sorunla karşılaşır. O güne kadar bölgeyi bu Mirler aracılığıyla kontrol etmiş olan devlet, Mirleri ortadan kaldırınca, göndermiş olduğu memurlar eliyle kontrol kuramamış ve kontrol edilemeyen yüzlerce küçük aşiret güvensiz bir ortam doğmasına neden olmuştur. Ayrıca bu Mirliklerin ortadan kaldırılması için düzenlenen seferlerde bölge büyük bir tahribata uğramıştır. Bu güvensiz ve kontrolsüz ortamdan yararlanan bazı Kürt aşiretleri sadece Ermeni köylerinden değil Kürt köylerinden de ikinci vergiyi alıyor, sadece Ermeni köylerini değil Kürt köylerini de yağmalıyordu. Kürt köylülerinin başındaki tek dert bu da değildi. Zorunlu askerlik uygulaması nedeniyle birçok insan askere gidiyor, ya hiç geri dönmüyor ya da yıllar sonra geri dönebiliyordu. Gayrimüslimlerin para karşılığı askerlikten muaf tutulmaları ise onlara tanınmış bir ayrıcalık olarak görülüyor ve büyük rahatsızlık yaratıyordu. Yine misyonerlerin gayrimüslimler lehine yarattığı avantajlı durum başka bir rahatsızlık kaynağıydı.

Yani, yeni bir yapı kurmak için eski yapıyı tasfiye eden Osmanlı devleti, bunu başaramayınca bölgeyi büyük bir karmaşaya ve kaosa sürüklemişti. Üstelik bu durumdan mağdur olanlar sadece gayrimüslimler değil bölgede yaşayan tüm insanlardı. Durumları gereği ve doğal olarak bölgedeki gayrimüslimlerin durumuna odaklanmış misyonerlerin ya da cemaat temsilcilerinin raporlarını bu anlamda dikkatli okumak gerekir. Bu raporlarda yazılanlar yanlıştır demiyorum ama sadece bir tarafın yaşadıklarını anlatmaktadır. Bu anlatılar çok boyutlu bir dönemsel analizin içine yerleştirilmezse eğer doğru bir okumanın imkânını zayıflatırlar.

Ciddi yanlışlar içeren bir genelleme ise ikinci yazıda karşımıza çıkıyor: “Ancak bu kısa tarihçenin de gösterdiği gibi, 1514’ten itibaren merkezi devletle sıkı ittifak içinde olan Kürt unsurların en azından bir bölümü, bazen kendi inisiyatifleriyle bazen devletin yönlendirmesiyle veya zorlamasıyla fer’i (ikincil) failler olarak önemli roller üstlenmiştir.” (21/07/2013). Öncelikle bu ifadeyi okuyan biri şunu rahatlıkla düşünebilir, “demek ki Kürtler 1514 yılından itibaren Osmanlıyla işbirliği halinde bölgedeki gayrimüslimleri katlediyor”. Ayşe Hür bu amaçla yazmamış olabilir ama bir kez böyle genellemeler üzerinden anlatı kurmaya başlarsanız, sonu gelmez yanlış anlamaların da kapısını açmış olursunuz.

Gelelim Kürtlerin 1514 yılından itibaren merkezi devletle sıkı bir ittifak halinde olma durumuna. Bu bilgi her şeyden önce yanlış bir bilgidir. 1514’den sonra Osmanlı ile Sünni aşiretler arasında bir ittifak kurulduğu doğrudur ancak birincisi yeni çalışmalar bize gösteriyor ki bu ittifak sık sık ve çeşitli nedenlerle bozuluyor ve yeniden kuruluyor, ikincisi 1820’lerden sonra bu ittifak tamamen bozuluyor. Hatta ittifakın bozulması bir yana Osmanlı devleti ile Kürt Mirlikleri arasında neredeyse 30 yıl süren bir iç savaş dönemi yaşanıyor. Bozulan bu ittifak 1890’lı yıllardan itibaren, her iki tarafın da bölgede bir Ermeni devleti kurulacağı endişesi çerçevesinde yeniden inşa ediliyor. Hamidiye alayları gibi girişimler bu ittifakın sonucudur. Ancak Hür’ün belirttiği gibi 1514 yılından 1923 yılına kadar sürmüş kesintisiz bir ittifak durumu söz konusu değildir.

Ayşe Hür’ün şu tespitine ise tamamen katılıyorum. “Ve elbette o günün suçlarından bugünün Kürtleri (aynı şekilde Türkleri, Çerkesleri vb…) hiçbir şekilde sorumlu değildir. Ancak tarihte işlenmiş bir suçla ya da suçun failleriyle açık, doğrudan ya da örtük biçimde özdeşlik kurmak, dayanışmak, onları haklı görmek vb. davranışlar, görenleri ‘kolektif failler’ haline dönüştürür. Hukukun değil, sosyal bilimlerin ürettiği bir kavram olan ‘kolektif faillik’ten kurtulmak açısından devlet adamlarının, toplum liderlerinin dahil oldukları gruplar adına diledikleri ‘kolektif özürler’, ‘geçmişle/tarihle hesaplaşma’ ya da daha doğru bir terimle ‘geçmişle/tarihle barışma’ sürecinin parçası olarak ele alındığında çok önemli işlev görür.” (21. 07. 2013)

1925 yılından sonra Türkiye Cumhuriyeti Devleti ve pek çok Türk, bu katliamları yok saymış, böyle bir durumun söz konusu olmadığını hatta asıl katliamları Ermeniler yaptığını savunmuş ve Hür’ün deyişiyle bir tür “kolektif faile” dönüşmüşlerdir. Daha çok 1965 yılından sonra şekillenen Kürt siyasi hareketinde ise bu tür bir eğilim görmek mümkün değildir. Kürt siyasi hareketinin pek çok bileşeni, Ermeni katliamlarını soykırım olarak adlandırmış ve bu olaylarda Kürtlerin de rol oynadığını rahatlıkla dile getirmişlerdir. Yeni dönemde gösterilen hassasiyet ise daha çok katliamların Kürtlere fatura edileceği şeklinde bir endişeden kaynaklanmaktadır. Bu hassasiyet ve endişe anlaşılabilir olsa da “katliamları Osmanlı Devleti yaptı ve bazı Kürtleri kullandı” şeklindeki bakışı kabul etmek mümkün değildir.

Alişan Akpınar – Kültürel Çoğulcu Gündem ( http://www.daplatform.com/news.php?nid=28318 )

Şair Ahmet Erhan’ı kaybettik

Ahmet Erhan (1958-2013)

Şair Ahmet Erhan, dün gece hayatını kaybetti.

Twitter’dan yayılan haberlere göre uzun süredir sağlık sorunları çekmekte olan 55 yaşındaki şair 3 Ağustos gece yarısı aramızdan ayrıldı.

1958’de Ankara’da doğan Ahmet Erhan Mersin’li bir ailenin çocuğuydu. Gazi Üniversitesi Eğitim Fakültesi, Türk Dili ve Edebiyatı bölümünü bitiren Erhan Ankara’nın özel öğretim kurumlarında Türkçe-Edebiyat öğretmenliği yaptı.

Hayatının büyük bir bölümünü Ankara’da geçiren şair, 2001 yılında İstanbul’a yerleşti.

İlk olarak 1975’te, Militan dergisinde yayımlanan şiirleriyle dikkati çekti . Sonra Doğrultu, Dönemeç, Türk Dili, Sanat Emeği, Yusufçuk, Gösteri dergilerinde yazdı. İlk kitabı Alacakaranlıktaki Ülke‘yle 22 yaşında Behçet Necatigil Şiir Ödülü‘nü kazandı.

Bu fotoğraf Ercan Kesal tarafından bugün Facebook'ta şu notla paylaşıldı: "'...Yaşanmamış bir fotoğrafını çekelim güldüğümüzün...' Ercan Kesal, Ahmet Erhan, Behçet Aysan, Adnan Özer... 1986 Ankara... Behçet'i Sivas yangınında bırakmıştık. 3 Ağustos 2013, Cumartesi'yi Pazar'a bağlayan gece A.Erhan'ı da kaybettik... Başımız sağolsun."

Ahmet Erhan’ın aldığı diğer ödüller arasında 1992 ve 2004 Yunus Nadi Şiir Ödülü, 1998 Cemal Süreya Şiir Ödülü, 1999 Halil Kocagöz Şiir Ödülü, 2005 Dionysos Şiir Ödülü, 2006 TTB Behçet Aysan Şiir Ödülü  ve 2008 Melih Cevdet Şiir Ödülü sayılabilir.

Şiir kitapları şunlardır: Alacakaranlıktaki Ülke (1981), Yaşamın Ufuk Çizgisi (1982), Akdeniz Lirikleri (1982), Kuş Kanadı Kalem Olsa (1984), Ölüm Nedeni Bilinmiyor (1988), Deniz Unutma Adını (1992), Öteki Şiirler 1976 – 1991, (1993), Çağdaş Yenilgiler Ansiklopedisi (1997), Resimli ‘Ahmetler’ Tarihi (2001), Ankara-İstanbul Karatreni (2001), Bugün De Ölmedim Anne, (Toplu Şiirler 1, 2001), Ne Balık Ne De Kuş, (2002), Kaybolmuş Bir Köpek İlanı (2003), Şehirde Bir Yılkı Atı (2005) Buz Üstünde Yürür Gibi (Seçme Şiirler, 2006), Sahibinden Satılık (2008), . Şairin ayrıca Köpek Yılları adında bir öykü kitabı ve Kara Köpekli Adam adlkı bir romanı vardı.

Behçet Necatigil ödülü alan ilk şiir kitabı Alacakaranlıktaki Ülke’yi 12 Eylül darbesinden hemen sonra yayımlayan şair bir söyleşisine bu kitabı için şöyle demişti:

12 Eylül gibi despot bir rejimin öncesi de, sonrası da bir kâbustu. Çok acılar çekildi, çok canlar yok oldu, çok ocak söndü. Alacakaranlıktaki Ülke şiirlerinin tamamı 12 Eylül öncesinde yazılmışlardı, ama kitap olarak 12 Eylül sonrasında yayımlandı. Aslında basbayağı bir cesaret işiydi. Darbecilerin varlığı bir yana özellikle de sol kesimden epeyce tepki aldım; ama sol ya da sağ olsun büyük destek de gördüm; aslolan da o. Kitabın sanıyorum bir öncülük işlevi oldu; ama ben yapmasaydım da nasılsa biri çıkar yapardı. Ödüle gelince, gerek seçici kurulun niteliği, gerekse “Necatigil” gibi bir şiir devinin o ödüle adını vermesi, 21 yaşındaki genç bir şair için kolay değildi (ki o kitabı 17-20 yaşları arasında yazmıştım.). Aradan bunca yıl geçtikten sonra bile Alacakaranlıktaki Ülke’nin baskısını üzerimde hissediyorum”

Şair Ahmet Erhan’ı iyi bilinen şiirlerinden biriyle anıyor, Yeşil Gazete olarak bütün sevenlerine ve edebiyat dünyasına başsağlığı diliyoruz.

OĞUL

Anne ben geldim, üstüm başım
Uzak yolların tozlarıyla perişan
Çoktan paralandı ördüğün kazak
Üzerinde yeşil nakışlar olan

Anne ben geldim, yoruldum artık
Her yolağzında kendime rastlamaktan
Hep acılı, sarhoş ve sarsak
Şiirler çırpıştıran bi adam

Kurumuş kuyunun suyu, incirin
sütü çoktan çekilmiş
Bir zamanlar dünya sandığım bahçeyi
Ayrık otları, dikenler bürümüş

Kapıdaki çıngırak kararmış nemden
Atnalı ve sarmısak duruyor ama
Oğlum, mektup yaz diyen
Sesin hala kulaklarımda

Anne ben geldim, ağdaki balık
Bardaktaki su kadar umarsızım
Dizlerin duruyor mu başımı koyacak?
Anne ben geldim, oğlun, hayırsızın..

(Yeşil Gazete)

 

 

Nüfus kaydında soya göre tasnif skandalı

Çocuğunu bir Ermeni anaokuluna yazdırmak isteyen anneye verilen resmi bir yazı, vukuatlı nüfus kayıtlarında gizli ‘soy kodu’ kullanıldığını ortaya koydu.

İçişleri Bakanlığı’nın “Sadece eğitim için kullanılıyor” dediği soy kodunun, Türkiye’de okulu olmayan Süryaniler ile diğer gayrimüslimlere de uygulandığı anlaşıldı.

Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulduğu 1923 yılından bugüne ‘vukuatlı’ nüfus kayıtları gizli olarak ‘soy kodu’ taşıyor. Agos gazetesinden Ferda Balancar‘ın haberine göre; bu kayıtlarda Ermenilerin soy kodu 2 sayısıyla ifade ediliyor. Nüfus ve vatandaşlık müdürlüklerinde gizli tutulan “soy kodu”, talep eden devlet kurumlarına resmi bir yazıyla bildiriliyor.

Radikal’den İsmail Saymaz’ın görüştüğü bir nüfus idaresi yetkilisi, “soy kodu” uygulamasının Lozan’da azınlık statüsü tanınan Rum, Ermeni ve Yahudiler için söz konusu olduğunu, Rumlara 1, Ermenilere 2, Yahudilere de 3 kodunun verildiğini söyledi. Yetkili, soy kodunun daha çok, Lozan Antlaşması ile tanınmış haklardan yararlanacak o azınlık grubuna mensup yurttaşları ayırt etmek için kullanıldığını savunuyor. Örneğin, 2 koduyla kaydedilmeyen bir yurttaşın Ermeni okuluna kayıt yaptıramayacağını vurguluyor. Yetkili, bu kodların başka amaçlarla kullanılıp kullanıldığı hakkında bilgi sahibi olmadığını, üç grup dışındaki topluluklara kod verilmediğini söylüyor.

(Agos, Radikal, T24)

50. Altın Portakal Film Festivali’nin jüri başkanı Türkan Sultan

Bu yıl 50’ncisi gerçekleştirilecek Antalya Altın Portakal Film Festivali’nin jüri başkanlığını, festival tarihinde önemli bir yere sahip yıldızlardan Türkan Şoray yapacak.

Türk sinemasının ‘sultan’ı Türkan Şoray, 50’nci Antalya Altın Portakal Film Festivali’nin ulusal jürisinin başkanlığını yapacak. Antalya Büyükşehir Belediyesinden yapılan yazılı açıklamaya göre, 4-11 Ekim’de düzenlenecek Uluslararası Antalya Altın Portakal Film Festivali’nde jüri başkanlığı Türkiye sinemasının ustalarından Türkan Şoray’a emanet edildi.

Antalya Büyükşehir Belediye Başkanı ve Antalya Kültür Sanat Vakfı Şeref Kurulu Üyesi Mustafa Akaydın da yaptığı açıklamada, Altın Portakal’ın Türkan Şoray ile 50 yıl öncesine dayanan bir gönül bağı olduğunu, festivalin jüri başkanlığını Türkan Şoray’ın üstlenmesinden onur ve mutluluk duyduğunu bildirdi.

Türkan Şoray’ın ilki 1964 yılında 1. Antalya Altın Portakal Film Festivali’nde Metin Erksan’ın “Acı Hayat” filminde oynadığı rol ile kazandığı olmak üzere 4 altın portakal ödülü bulunuyor.

 

 

 

Merdiven müdürü kendini savundu, “Sıkıntıyı dile getirmek suç mu?”

Trabzon İl Milli Eğitim Müdürü Tamer Kırbaç, “Kız ve erkek öğrencilerin aynı merdiveni kullanarak uyumaya gitmeleri inanın beni rahatsız ediyor, diken üstünde oturmama sebep oluyor” sözlerini savundu. Kırbaç,”Okulda yaşanan sıkıntıyı anlatmak için söyledim” dedi.

Trabzon Milli Eğitim Müdürü Tamer Kırbaç, haberle ilgili açıklama yaptı. Okul binasının yetersizliğinden yakınan Kırbaç, değerlendirmenin şahıslara değil, verilen hizmetin niteliğine yönelik olduğunu belirterek, “Memnuniyetsizliğimiz dile getirilmiştir” dedi.

Kırbaç “Sözlerim okulun derslik binasının, hem derslik, hem de pansiyon olarak kullanılmasının, hem hizmeti veren idare, hem de hizmet alan öğrenciler açısından istenilen nitelikte şartların sağlanamadığına dair durumun bir ifadesidir” diye konuştu.

Milli Eğitim Müdürü Tamer Kırbaç, sözlerinin farklı yerlere çekildiğini ileri sürerek şunları dile getirdi: “Okulumuzun bazı imkânları öğrencilerimizin eğitim alabilmelerine elverişsiz olduğundan, daha iyi şart ve imkânlarda ve daha iyi yerde eğitim verebilmek için taşınma kararı alındı. Derslik binası olarak yapılan, bodrum katında yemek salonu, 3’üncü katta pansiyon olan bir binada öğrencilere nitelikli hizmet verememekten dolayı mutsuzuz. Söylemek istediğimiz şey buydu. Herkes bunu farklı değerlendirmelere çekmiş. Biz bu okulu öğrencilerinin daha iyi imkânlara kavuşmasını istiyoruz. Trabzonlu çocuklar daha iyi yerde okumayı hak etmiyor mu?”

 

 

Adana Karataş’ta bulunan Akyatan Lagünü yok olma tehlikesi ile karşı karşıya

Adana Karataş bölgesinde yer alan Akyatan Lagünü, kaçak avcılık, kaçak kum çıkarılması, aşırı otlatma gibi nedenlerle günden güne yok oluyor.

Akyatan Lagünü, Çukurova Deltası’ndaki batıdan doğuya doğru uzanan Tuzla, Ağyatan, Yumurtalık lagünlerinin bir parçası.

Radikal Gazetesi’nden Serkan Ocak’ın haberine göre Çukurova Üniversitesi ’nden Doç. Dr. Tuncay Kuleli, Türkiye ’nin önemli sulak alanlarından biri olan ve uluslararası sözleşmelerle de korunan lagünün hem doğal hem de insani şartlardan dolayı büyük bir risk altında olduğunu söyledi.

12 kilometrekarelik kumul alanın düzleştirilip, tarla olarak kullanıldığını anlatan Kuleli, ““Burası Çukurova Deltası’ndaki lagün sisteminin bir parçası. Önemli bir sulak alan. İnanılmaz bir canlı varlığı bulunuyor. Burada yıllarca insanlar tarla yapmak için kuşların korunduğu kumul tepeleri düzleştirdi. Lagünün toplam sulak alanı 18 bin hektar. Çalışmalara göre 12 kilometrekarelik bir alanın tarla yapıldığını belirledik. Ciddi bir yönetim planı hazırlanıp, uygulamaya geçilmezse geri dönüşü olmayan bir yok oluşla karşılaşacağız…” şeklinde konuştu.

İklim değişikliğinin de bir tehdit oluşturduğunu kaydeden Doç. Dr. Tuncay Kuleli, deniz seviyesinin 30 – 40 cm yükselmesi durumunda lagününn sular altında kalacağını kaydederek şöyle devam etti “İklim değişikliği ve sığlaşma gibi doğal etkilere bir de insan etkisi etkilenince lagün yok olup gidecek. Ciddi adımlar atılması gerekiyor. Önceden denetim yok. Denetimler sıklaştı, artık kaçak kum çekme, tepeleri düzleştirip tarla yapma gibi işlemler rahatlıkla yapılamıyor. Ancak yapılacak yönetim planının mutlaka uygulanması gerekiyor.”

Doç. Dr. Tuncay Kuleli bu bilgilere ‘Çukurova Deltası Biyosfer Rezerv Projesi’ ve ‘İklim Değişikliğine Bağlı Deniz Seviyesi Yükselmesinin Çukurova Deltası Üzerindeki Etkileri’ konulu çalışmalarla ulaştığını belirtti

(Radikal)

 

Türk medyası uçuruma sürükleniyor – Yavuz Baydar

Türkiye’nin yaralı medyası büyük bir hızla uçuruma doğru sürükleniyor. Bu uçurumun dibinde, böyle giderse, özgür ve bağımsız gazeteciliğin cesedine rastlanacak. Basın âleminin en önemli markalarından biri olan Milliyet gazetesinde kıdemli gazeteci Hasan Cemal’in Başbakan Erdoğan ve medya düzenini eleştirdiği için ayrılmaya zorlanması ardından su yüzüne çıkan kriz, geçtiğimiz günlerde genel yayın yönetmeni Derya Sazak’ın istifa etmesi ve köşe yazarı Can Dündar’ın bizzat gazete patron tarafından aranarak kovulması ile daha da derinleşti. Gazetedeki siyasi ‘iç temizliğin’ şimdi diğer yazarlara da uzanmasından korkuluyor.

Sabah gazetesinde de benzer korku ortamı hâkim. Bazı muhabirlere kapı gösterildi. En az iki köşe yazarının son günlerde gazete yönetimi ‘emriyle’ sansürlendiği biliniyor. (Bunlardan biri siyasi danışmanlık, diğeri ise hükümetin hedef tahtasına oturttuğu Koç ailesine ait Tüpraş şirketine vergi denetmenlerinin düzenlediği baskınla ilgili eleştirilerdi.)

İktidara yakın Yeni Şafak gazetesinde köşe yazan Murat Menteş de baskılar nedeniyle görevinden ayrıldı.

Mesleğine bağlı gazetecilerin, yaşanan dehşet dalgasının arkasında iktidar güdümlü bir medya mühendisliği projesi olduğundan kuşkusu yok. Derin dalganın Sabah ve Milliyet’i sarsması, ayrı bir anlam da taşıyor: ‘Merkez’de sosyal demokrat ve liberal eğilimleri temsil eden bu iki gazeteden Milliyet 1960 ve 70’lere, Sabah da 1980 ve 90’lara damgasını vurmuş iki köklü basın kurumu. Dolayısıyla bu, mesleğin iki gemisinin tam anlamıyla karaya oturması anlamına geliyor.

2008’in son günü Sabah’taki genel yayın yönetmenliği görevinden istifa eden Ergun Babahan, ‘Özellikle Gezi olayları sonrası bu kararımın ne kadar doğru olduğunu bir daha gördüm’ diyor. ‘Bugün son nefesini vermemek üzere can çekişen bir Sabah var karşımızda. En küçük aykırı sesi susturup bastıran, sürüp atan, Türkiye gerçeğinden uzak bir yazar kadrosu, maaşından başka bir derdi kaygısı olmayan, her türlü mesleki ve etik kaygıdan uzak yazı işleri kadrosuyla hükümetin yayın organına dönüşüverdi Sabah.’

Mesleğe yıllardır mercek tutan deneyimli gazetecilere göre sektördeki kangrenin sebebi, mülkiyet yapılarının medya-iktidar ilişkilerini alabildiğine kirletmesi.

Hürriyet gazetesinin ombudsmanı Faruk Bildirici’ye göre, ‘1980’ler medyanın sahiplik yapısının evrim geçirmesine, bunun da katkısıyla 1990’lar gazetelerin toplum mühendisliğine soyunmasına sahne oldu. O gün evrensel gazetecilik çizgisinde duramayan gazetecilik, misyon gazeteciliği kurma stratejisiyle işbaşına gelen AKP iktidarıyla baş edemezdi; nitekim edemedi. Siyasi iktidar kimi zaman patronlara baskıyla, kimi zaman gazeteciyi hedef gösterip attırarak, kimi zaman da medya organları kurarak ya da ele geçirerek stratejisini “başarıyla” yürüttü.’

Bir dört yıldızlı amiralin, ordunun AKP’ye karşı darbe planlarını anlattığı özel günlüklerini bastığı için sahibi tarafından kapatılan haftalık Nokta dergisinin eski editörü, T24 sitesinin yazarlarindan Alper Görmüş, ‘bozuk medya düzeninin’ nasıl sağlamlaştırıldığını anlatırken şuna dikkat çekiyor: ‘2000 yılı yaz aylarında hükümetin parlamentoya getirdiği Radyo ve Televizyon Üst Kurulu (RTÜK) Kanunu’na dair çok sert tartışmalar yaşanmıştı gazeteciler arasında. Kanunun en tartışmalı maddesi, medya patronlarına devlet ihalelerine katılma hakkını veren maddeydi. Başta Doğan grubu olmak üzere, farklı gruplarda çalışan gazeteciler kanunun bu maddesini açıkça desteklediler. Gerekçeleri şöyleydi: Medya patronları böylece iktisaden güçlenecekler ve hükümetten gelebilecek baskılar karşısında daha dirençli olabileceklerdi. Onların karşısında yer alan sınırlı sayıdaki gazeteci ise, tam tersine bunun medya patronlarını hükümetlere bağımlı hale getireceğini savunuyorlardı. Bu gazeteciler ayrıca, Türkiye’de gazetecilerin kendi patronlarına karşı editoryal bağımsızlıklarını savunmadaki eksikliklerine ve zaaflarına işaret ediyor, bunun da patronların hükümetlerin arzularını yerine getirmede ellerini rahatlatacak bir unsur olacağını savunuyorlardı. Geldiğimiz noktada tanıklık ettiğimiz tablo, 2000 yazındaki tartışmada azınlıktaki gazetecilerin ne kadar haklı olduğunu net bir biçimde ortaya koyuyor:  Medya patronları bütün enerjilerini hükümetle aralarının bozulmaması yönünde kullanıyor, oto sansüre ve yazar susturmalarına başvuruyor.’

‘Ve ne yazık ki, aşağıdan, gazetecilerden gelmesi beklenen, patronları dış baskılar karşısında biraz olsun dirençli olmaya mecbur edecek editoryal bağımsızlık sesleri hâlâ pek cılız çıkıyor.’

‘2002’den beri yazdım, tekrarlayayım’ diyor Babahan. ‘Yağmacı zihniyetin sahipliğindeki medya Türkiye’yi de, medyayı da bir felakete sürüklüyor.’

Gazeteciler arasındaki yaygın görüş, medya sahipleri aracılığıyla yürütülen, mesleğin kolunu kanadını kırma amaçlı ‘mühendislik’ dalgasının, tüm stratejisini 2014 ve 15’teki seçimlerden daha da güçlü çıkma üzerine kurgulayan Başbakan Erdoğan’ın en önemli önceliklerinden biri olduğu.  Bildirici’ye göre asıl endişe, ‘seçim süreci yaklaştıkça iktidarın eleştirel, sorgulayıcı, bağımsız gazetecilik üzerindeki boğucu baskısını artırması.’

Sazak’ın istifası, Dündar’ın işten çıkarılması ardından dün yazdığı yazıda, güçlü alarm zilleri çalan Hasan Cemal, şu uyarıda bulunuyor: ‘Medya patronlarının siyasal iktidarlarla gönüllü ya da gönülsüz işbirliği, sadece gazeteciliğin değil, demokrasinin de altını oyar, ifade özgürlüğünü de boşlukta bırakır. Türkiye böyle bir dönemden geçiyor.  Medyayla birlikte demokrasi de her geçen gün kuşatılıyor. Bu gerçeği görmemek, bu gerçeği görmezlikten gelmek, bu gerçeğe sessiz kalmak demokrasi adına aymazlıktır, utanmazlıktır.’

Medyayı siyasi iktidar yapısına eklemleme adımları, Sabah ve Milliyet’in ötesine de geçebilir. Bu haliyle bile, yazılı basın ve görsel medyada köklü bir budama gerçekleşmiş durumda. Editoryal bağımsızlığını şu ana kadar koruyabilmiş ulusal gazetelerde –  Zaman, Radikal, Cumhuriyet, Taraf ve Dünya – derin bir endişe hâkim. Meslek standartlarına uygun habercilik yapmada sürdürdükleri ısrar, iktidarın gazabının onlara yönelmesine de neden olabilir ve bu olasılık seçimler yaklaştıkça daha da artıyor. Görsel medyada ise gözle görülür bir pısırıklık söz konusu.

Bu durumda meydan hükümet güdümüne alınmış medya ile muhalefetin organik, partizan yayınlarına kalıyor. Halk ise – siyasi ve ekonomik karar vericiler de dâhil – artan çaresizlik duygusu içinde doğru haberi, bağımsız yorumu bulabileceği mecraları arıyor.

Yavuz Baydar  – www.t24.com.tr (El Monitor)

Fukuşima nükleer santrali, kazadan 2,5 yıl sonra hala denize ölüm saçıyor

Hasarlı Fukuşima nükleer santralinden sızan radyasyon deniz suyuna karıştı. Onarım maliyetinin 44 milyar euroyu bulması bekleniyor.

Deutsche Welle Türkçe‘de yer alan habere göre, Japonya Ulusal Sınai Bilim ve Teknoloji Enstitüsü tarafından yapılan açıklamada, onarım maliyetinin hükümetin tahminlerini beş kat aşarak 44 milyar euroyu bulacağı belirtildi. Santral çevresindeki toprak ve ormanlık bölgelerin radyasyondan arındırılmasının bölgenin yeniden iskâna açılması açısından taşıdığı öneme de enstitünün açıklamasında yer verildi.

2011 yılının mart ayındaki depremi izleyen tsunami, soğutma sistemini devre dışı bırakarak, santraldeki reaktörlerde çekirdek erimesine yol açmıştı.

Hasara uğrayan santrali işleten Tepco şirketinin sözcüsü üç numaralı reaktörün bulunduğu binada yağmur nedeniyle buharlaşma tespit edildiğini açıkladı. 2011 yılındaki kaza sırasında meydana gelen hidrojen patlaması reaktörü muhafaza eden beton binanın çatısını uçurmuştu.

Reaktöre yakın bölgedeki deniz suyunda radyasyon artışı saptanması üzerine Japonya hükümeti harabeye dönen santralin uzmanlardan oluşan iki ayrı ekip tarafından incelenmesine karar verdi.

Tepco şirketi, tesislerdeki çatlaktan sızan radyasyonun yer altı sularına karıştıktan sonra denize aktığını doğrulamıştı.

(DW Türkçe, T24)