Ana Sayfa Blog Sayfa 4088

Gitmek lazım buralardan…

0

Memleketin hali malum, bu günlerde arkadaş ortamlarının veya sosyal medyanın en klişe ifadelerinden biri ‘Gitmek lazım buralardan…’. Yeşil Gazete ekibi olarak bu yeni trendi bir süredir yakından takip ediyorduk. İnternetteki ‘Yeşil Kart Kazanın!!’ sitelerinde ciddi bir enflasyon olduğunun da farkındaydık. Elbette tüm bunların dış güçler tarafından nüfusumuzu çalmaya yönelik bir oyun olduğunu görüyorduk ama konuyu daha derinlemesine incelemenin gazetecilik görevimiz olduğunu düşündük ve ‘gitmek lazım’ meselesine biraz dolambaçlı da olsa eğilmeye karar verdik.

Okeanos ve Tethys

Neticede, Okeanos’dan olma, Tethys’den doğma Meandros (bugün kirlilik ve kuraklıkla boğuşan Menderes) nehrinin anavatanı burası. Dolaşa dolaşa babasına kavuşan Meandros’un seyahate olan düşkünlüğü İngilizce’de ‘meander’ (dolambaçlı yoldan gitmek, avare dolaşmak) fiilinde vücut bulmuş. Ayrıca tarih boyunca bu topraklar hep bir yerlerden gelenleri ve bir yerlere gidenleri (bazen gönderilenleri) izlemiş durmuş. Hal böyleyken bir yere gidilecekse onu da biz biliriz!

Meandros veya Menderes
Meandros veya Menderes

Dolambaçlı yolu fazla abartmayalım, dememiz o ki Yeşil Gazete olarak ‘gitmek’ konusunu inceledik. Konuya, elindeki asıl işi ertelemek için internette avare gezinen sosyal bilimci ciddiyetiyle yaklaştık. Önce son derece bilimsel metodolojimizden biraz bahsedelim: Türkiye’de Facebook ve Twitter’da yazılan “Off yheaa yeter! Gitmek istiyorum buralardan!” mealindeki mesajları saydık. Yani saydık derken sosyal medya feed’lerimize şöyle bir göz attık. Sonuç, hipotezimizi doğrular nitelikteydi: Evet, insanlar gitmek istiyor. Fakat burada elimizdeki yerel data ile yetinmedik. Araştırmanın tutarlılığı açısından karşılaştırmalı bir çalışmanın kaçınılmaz olduğu artık gün gibi ortadaydı. Biz de Instagram’ı açtık ve takip ettiğimiz yabancı arkadaşlarımızın her üç fotosundan birinin konusunun uçak veya otomobil olduğunu gözlemledik.

Melankolikli uçak
Melankolikli Instagram uçağı

Bu son derece bilimsel araştırmanın sonuçları netleşmişti: Tüm dünya nüfusu gitmek istiyor!

Elbette, üzerinde yaşadığımız dünyayı giderek yaşanılamaz kıldığımız ve bununla bağlantılı olarak temel hak ve özgürlükleri artarak ilk vazgeçilecek safra konumuna aldığımız için bu sonuçlar bizi fazla şaşırtmadı. Bu noktada Yeşil Gazete ekibinin yarısı moral bozukluğuyla “AVM’lerde yolunu kaybedesiceler, çıkışı bulamayasınız inşallah!” şeklinde okkalı bir beddua (bkz. yeşil beddua önerileri) savurdu ve “Biz gidiyoruz lanet olsun!” diyerek ayrıldı. Ses etmedik, kalan sağlar bizimdir diyerek konumuza odaklandık.

Madem tüm gezegenin gidesi var, ilk iş Icarus Interstellar’ı aradık[1]. Icarus Interstellar, yıldızlararası uzay yolculuğunu mümkün kılmak için çalışan uluslararası bir sivil toplum kuruluşu. En büyük ve en önemli projelerinden birisi ise 2011 yılında başlayan ve yıldızlararası insanlı seyahat olasılıklarını inceleyen Project Hyperion.

Bidon model uzay gemisi
Bidon model uzay gemisi

Bu proje kapsamında 30 Aralık 2013 tarihinde sunulan yeni bir makale dikkatimizi çekti. Makaleyi çok kısaca özetlersek bulgular şu şekilde: Üzerinde yaşanabilir başka bir gezegene (hadi diyelim öyle bir gezegen bulundu) gitmek için yaklaşık beş jenerasyona (150 sene civarı) dağılan bir uzay yolculuğu yapmak gerekebilir. Böyle bir yolculuk esnasında, bireyler arasındaki farklar ve benzerlikler üzerine odaklanan popülasyon genetiğinin başlıca konularının (mutasyon, gen akışı, transfer, vb.) gündeme gelmesi muhtemeldir. Popülasyon genetiği teorisi ve bilgisayar modellerine dayanan tahminler ise yaklaşık 150 senelik bir yolculuğu kaldırabilecek nüfusun 14000 ila 44000 arasında seyrettiğini ortaya koyuyor. Makalenin yazarı Cameron Smith, 23400’ü üreme yaşına gelmiş erkek ve dişi birey, gerisi ise üreme yaşı öncesi ve sonrası bireyler olmak üzere toplam 40000 kişilik bir popülasyonun bahse konu yolculuğun fiziksel ve psikolojik yükünü kaldırarak yeni gezegene varabileceğini savunuyor.

Bu noktada hesaplar, grafikler ve formüller arasında tümden kaybolmuştuk. Ekibimizden birisi “Ya, bizim Devin genetikçi değil miydi? Ona sorsaydık ya?” önerisini getirdi. Etrafımıza bakındık ama Devin’in az once bela okuyarak giden ekipte olduğunu fark ettik. Gözlerimizin arkası, sadece matematik formüleriyle uğraşmak zorunda kalmış sosyal bilimcilerin anlayabileceği şekilde, ivil ivil ağrıyordu. Bir arkadaşımızın “Abi bu adamlar ‘en az üç çocuk’ meselesini dikkate almamış ama” şeklindeki çıkışı bardağı taşıran son damla oldu.

YG Plaza veya Empire State Building
YG Plaza veya az bilinen ismiyle Empire State Building

Saat 22’ye geliyordu. Yeşil Gazete Plaza’nın altındaki Tekel bayii’nin kapanma saatini geçirmeden az leblebi ve bira kapalım dedik. Aşağıya indiğimizde bir de ne görelim? Az önce aramızdan ayrılan belacı grup Tekel bayii abiyle, bira ve leblebi eşliğinde ‘buralarda artık yaşanmaz’ muhabbeti yapıyordu. Biz de onlara katıldık. Bazılarımız leblebi yerine soyalı fıstık tercih edince, onları gözlerimizle pasif agresif ayıplamaya maruz bıraktık. O soyada kesin anti-ekolojik bir şey vardır. En son bu konuyu Güneşin’e sormayı kararlaştırmıştık ki bayii saati gösterdi. Gitmemiz gerekiyordu.



[1] İnternette aradık.

TESK Başkanı : 2014’te AVM Sayısı 368’e yükselecek

Türkiye Esnaf ve Sanatkarları Konfederasyonu (TESK) Genel Başkanı Bedevi Palandöken, 333 olan alışveriş merkezlerinin sayısının (AVM) 2014’te 368’e çıkacağını söyledi.

Yazılı bir açıklama yapan Palandöken, sıcak parayı gören büyük sermaye gruplarının perakende işine girerek esnafı işçi yapmak istediğine dikkat çekerek, “Şehir merkezleri artık doluyor, yer kalmadı. Anadolu’nun 24 ilinde henüz AVM olmaması yeni rotalarının bu iller olacağı aşikardır.” dedi.

AVM yatırımcılarının Anadolu’nun AVM’si olmayan şehirlerine göz diktiklerini vurgulayan Palandöken, “Geçen sene 60 milyar ciro yapan AVM’lerin 2014 yılında ciro hedeflerini 75 milyar lira olarak açıkladılar. Geçen 2012 yılının Kasım ayından 2013 yılının Kasım ayına kadar en büyük ciro artışı hipermarket kategorisinde yaşandı. Hipermarket ciroları bir önceki yılın Kasım ayına göre yüzde 19 arttı. AVM’lere giden 1,6 milyar ziyaretçinin yüzde 63’ü alışveriş yapıyor. Ziyaret sırasında yapılan ortalama alışveriş tutarı ise 105 lira. AVM’lere giren vatandaş alışveriş yapmadan çıkamıyor” diye belirtti.

Palandöken, “Sıcak para yabancıları cezbettiği için şu ana kadar 15 milyar dolarlık AVM yatırımı yaptılar. Karları da yurt dışına çıkararak Avrupa’da ettikleri zararı ülkemiz üzerinden karşıladılar. AB’de uydukları kuralların burada olmamasını fırsat bildiler. Acilen Perakende Yasasının çıkarılması gerekmektedir” dedi.

CBRE : İstanbul, Avrupa’da en çok AVM inşa edilen şehir

ABD merkezli emlak ve yatırım danışmanlık şirketi CBRE’in 180 şehri kapsayan “AVM Gelişimi – Dünyada En Aktif Şehirler”  başlıklı değerlendirme raporuna göre İstanbul, Avrupa’da en çok AVM inşa edilen şehir olurken, dünyada ise 5’nci sırada yer aldı.

AYD : AVM’lerin sayısı özellikle son on yılda hızla arttı

unnamed

Alışveriş Merkezi Yatırımcıları Derneği’nin (AYD) kayıtlarına göre, AVM’lerin sayısı özellikle son on yılda sayıları hızla arttı. 91 adet AVM’nin yer aldığı İstanbul’u 32 adetle Ankara, 18 adetle İzmir, 13 adetle Antalya, 9’ar AVM ile Kocaeli ve Bursa izliyor. Daha sonra 7’şer AVM ile Konya, Aydın ve Balıkesir, 6’şar AVM ile Tekirdağ ve Muğla, 5’er AVM ile Mersin, Kayseri ve Samsun, 4’er AVM ile Diyarbakır, Denizli, Adana, Manisa ve Eskişehir geliyor.

unnamed2

(Yeşil Gazete)

Kıbrıs’tan bir portre bir görüş

Yelda Çubukçu’nun üç bölüm halinde yayınladığımız “Kıbrıs Sorunu Tarihi” yazı dizisinin hemen ardından son durumu aktarmak adına kendisinin 2013’te kurulan “Magusa İnsiyatifi“nden Okan Dağlı ile yaptığı röportajı sunuyoruz

* * *

Konuğumuz Sayın Okan Dağlı. Söyleşimize geçmeden önce kendisi hakkında kısa bir bilgi vermek istiyorum.

Okan Dağlı, Mağusa doğumludur. Yaşamının 11 yılını tıp eğitimi için gittiği İstanbul’da geçirdi.

2003-2009 yılları arasında şu anda iktidar ortağı olan Cumhuriyetçi Türk Partisi (CTP)’nin milletvekilliğini yaptı.

1998-2002 yılları arasında ise G.Mağusa Belediyesi meclis üyeliğinde bulundu.

Kuzey Kıbrıs’ta yayınlanmakta olan “Yeni Düzen” gazetesinde yazdığı sağlık politikaları üzerine makaleler yanında Havadis gazetesinin eki olan Poli dergisinde de futbol ve popüler tarih konularında yazılar yazmaktadır.

Okan Dağlı, Kıbrıs’ta Federal bir çözümü savunduğu halde masa başında 50 yıla yakındır yürütülen müzakerelerle bir sonuca ulaşılamayacağından yola çıkarak Mağusalı bir grup arkadaşı ile 2013 yılında Mağusa İnisiyatifi’ni kurdu. (www.magusainsiyatifi.org)

Okan Dağlı’nın, “İki Toplumlu Futbolcular”, “Kıbrıs’ta Çözümün Şifresi” ve “Sokak Sokak Mağusa” isimli yayınlanmış üç kitabı bulunmaktadır.

* * *

Yelda Çubukçu: Okan Bey, uzun bir aradan sonra Kıbrıs’ta çözüm konusunda uluslararası arenada bir hareketlilik görüyoruz. Yeşil Gazete olarak Kıbrıs Sorununu ve çözüm sürecini gündemimize aldık.

Öncelikle bize Kuzey Kıbrıs’ta gerçekleşen 2013 yılı erken seçimini yorumlar mısınız?

Okan Dağlı: Kıbrıs, yaklaşık 50 yıldır süren “Kıbrıs Sorunu” girdabında dönüp durmaktadır. Ülkedeki her konu, her politik olgu neredeyse Kıbrıs sorununun çözümü ile ilşkilendirilmektedir.

Okan Dağlı
Okan Dağlı

Fakat ilk kez 2013 Genel Seçimleri, Kıbrıs Sorunu’nun en az konuşulduğu seçimler olmuştur. Ve yine ilk defa iç politika ve iç sorunlar öne çıkmıştır. Bir önceki seçimlerde tek başına iktidara gelen ve Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde de Genel Başkanı Dr.Derviş Eroğlu’nu ilk turda Cumhurbaşkanlığı makamına oturtan UBP Hükümetinin yolsuzlukları ve parti içinde yaşadıkları ‘iktidar sorunu’ öne çıkmıştır. Yaklaşık bir yıl süren UBP içindeki iç çekişmeler, ülke sorunlarının önüne çıkmış, parti içi Başkanlık yarışı mahkemelere düşmüştür. UBP Kurultayı hukuktan geri dönmüş ve başkanlık yarışı ikinci kez tekrarlanmıştır. Bu arada UBP’den ciddi bir kopuş yaşanmış ve birçok milletvekili partiden ihraç edilmiştir. Partide Cumhurbaşkanı Eroğlu’na yakın olan isimlerin tasfiye edilmesi dikkat çekmiştir. İhraç edilen milletvekilleri Serdar Denktaş’ın Demokrat Partisi (DP)’sinde kendilerine yer bulmuşlardır.

Bu ortamda yapılan genel seçimlerde temiz bir siyaset ve yolsuzlukların üzerine gideceği mesajı veren siyasi yelpazenin solundaki Cumhuriyetçi Türk Partisi (CTP-BG) seçimlerden birinci parti olarak çıkmıştır.

Ulusal Birlik Partisi’nden (UBP) kopan milletvekillerini de listelerine dahil edip DP-UG (Ulusal Güçler) konsepti ile seçimlere giren Serdar Denktaş ciddi bir oy artışı ile UBP’nin hemen arkasında  üçüncü parti olarak palamentoya girmiştir. Bu artışı biraz da Cumhurbaşkanı Eroğlu’nun desteğine bağlayanlar da olmuştur. UBP ile iplerini koparmayan ama kendine yakın milletvekillerine DP-UG çatısı altında destek veren Eroğlu seçim sonuçlarını belirleyen bir diğer etken olmuştur.

Sosyal Demokrat Toplumcu Demokrat Parti (TDP) ise seçimlerde UBP ile oy kaybeden bir diğer parti olmuştur.

Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti (KKTC) Meclisi yine 4 partili pozisyonunu korumuş ve koalisyon 1993 ve 2013 yıllarında olduğu gibi CTP-BG ile DP-UG arasında kurulmuştur.

Şu anda 50 sandelyeli KKTC Meclisinde CTP-BG 21, UBP 14, DP-UG 12, TDP de 3 milletvekili ile temsil edilmektedir.

 

Y. Ç.: Kıbrıs Sorununun çözüm sürecini nasıl değerlendiriyorsunuz?

O. D.: Kıbrıs sorunu 50 yıllık çözümsüzlük girdabında dönüp dururken BM’nin benzer yöntemlerle soruna çözüm araması devam etmektedir. Liderler arasında sürdürülen toplumlararası müzakereler, 2014 yılı itibarı ile 50. yılını dolduracaktır. Bu süreçte toplumlar çatışmış, savaşlar yaşanmış ve iki toplum birbirinden daha da uzaklaşmıştır. Her müzakere süreci iki toplum liderinin birbirini suçlamasıyla sonuçlanmıştır.

Bu yılın ortalarında yine BM Genel Sekreteri Ban Ki Moon’un çağrısı ve Kıbrıs Özel Danışmanı Downer’in aracılığyla başlatılmaya çalışılan görüşmeler henüz bir ortak zemin bulunamadığından başlayamadı. Görüşme sürecinin başlaması için temel prensiplerin Ortak Metin’le açıklanacağı bir uzlaşma metninin 4 aya yakındır oluşturulamaması tarafların birbirine çok yakın olmadığına işaret ediyor.

Egemenlik konusunda tarafların derin görüş ayrılıkları bulunmaktadır. Kıbrıs Rum tarafı tek egemenliğin sulandırılmaması ve güçlü bir federal yapıda ısrar ederken, Kıbrıs Türk tarafı egemenliğin federe devletler tarafından oluşturulmasından yana olup parça devletlere vurgu yapmaya çalışmaktadır.

Sonuçta iki toplumun devre dışında olduğu, liderlere teknik olarak katkı yapacak ekiplerin sürece dahil olmadığı bir noktada süreçte olumlu bir ivme kaydedilemiyor.

Bulunacak çözümün, iki toplum tarafından referandumda onaylanması sonucu hayata geçeceğini düşünürsek toplumları hesaba katmadan ve iki toplumu yakınlaştıracak önlemleri hayata geçirmeden böyle bir anlaşmanın olacağı ya da sürdürülebileceği hep bir tartışma konusu olacaktır.

Y.Ç: Çok teşekkür ederiz.

(Kıbrıs Sorunu Tarihi yazı dizisi 1, 2, 3)

Röportaj: Yelda Çubukçu

(Yeşil Gazete)

LGBTİ’lerin aileleri bir araya geliyor

490-229Cinsel Eğitim Tedavi ve Araştırma Derneği’nin (CETAD) düzenleyeceği etkinlikle, İzmir, Ankara ve İstanbul’daki lezbiyen, gey, biseksüel, trans, interseks (LGBTİ) bireylerin aileleri bir araya gelerek yaşadıkları süreci, kişisel deneyimlerini paylaşacak ve psikayatrların önerilerini dinleyecek. CETAD’dan gönüllü psikiyatrların katılımıyla gerçekleştirilecek buluşmaya, çocuğu, kardeşi, arkadaşı veya herhangi bir akrabası LGBTİ olan ve bu konu hakkında konuşmak isteyen herkes katılabiliyor. CESTAD  öncülüğünde benzer bir etkinlik daha önce Lambda İstanbul Aile Grubu (LISTAG) üyeleriyle İstanbul’da gerçekleştirilmişti. Etkinliğe dair detaylar şöyle : İzmir 6 Ocak Perşembe akşamı 17:30’da Dr. Nezaket Kaya’nın Muaynehanesi’nde İrtibat : 0 232 463 43 83 veya 0 543 932 96 60 Ankara 7 Ocak Sali akşamı 18:30’da Psikiyatri Derneği Genel Merkezi’nde İrtibat : 0 537 461 88 08 nolu Gökkuşağı Aile Grubu Danışma Hattı İstanbul 9 Ocak Perşembe akşamı 17:30’da Cinsel Eğitim Tedavi ve Araştırma Derneği’nde İrtibat : 0 532 595 34 98 nolu telefondan Metehan “Benim Çocuğum” Eşcinsel “Benim Çocuğum” isimli belgesel filmi, homofobik ve transfobik bir toplumda yaşayan LGBTİ bireylerin ailelerinin hikayesini konu alıyor. Filmde, LGBTİ bireylerin aileleri kendi ebeveynlik deneyimlerini, çocukların büyüme ve kendilerine açılma dönemlerini, bu süreçle baş ederken yaşadıklarını, kendi aileleriyle bu durumu nasıl paylaştıklarını ve ebeyven omanın neler gerektirdiğini yeniden öğrendikleri süreçleri anlatıyor.   (Yeşil Gazete)

BDP’li 3 vekil daha tahliye edildi

tutuklu-3-milletvekiline-tahliyeDiyarbakır 6. Ağır Ceza Mahkemesi, BDP Şırnak milletvekilleri Selma Irmak ve Faysal Sarıyıldız ile Bağımsız Van milletvekili Kemal Aktaş’ın tahliyesine karar verdi. BDP’li vekiller KCK davalarında tutuklu yargılanıyorlardı. Anayasa Mahkemesi, BDP milletvekilleri Selma Irmak, Faysal Sarıyıldız ile bağımısz milletvekili Kemal Aktaş’ın da hak ihlalına uğradığına karar vermişti. BDP Mardin Milletvekili Gülser Yıldırım ile Şanlıurfa Milletvekili İbrahim Ayhan Diyarbakır 5’inci Ağır Ceza Mahkemesi’nin verdiği karar üzerine dün cezaevinden tahliye edilmişlerdi.

Üç milletvekilinin bugün cezaevinden çıkması bekleniyor.

(Yeşil Gazete)

Kırsalda umut var – Nurcan Baysal

 

“Köyde rahatım, çünkü alternatifim çok. Sütümüzü topluyoruz, arıcılık yapıyorum, çiçek yetiştiriyorum. En önemlisi burada çocuklarımı okutabiliyorum. Şehirde olsam çocuklar tekstilde olacaklardı.”

Bu sözler geçen ay Hüsnü Özyeğin Vakfı ve DAKA (Doğu Anadolu Kalkınma Ajansı) işbirliği ile Tatvan’da düzenlenen “Kırsalda Umut Var” çalıştayı için gittiğimiz Tatvan Kavar Havzası Kolbaşı köyünden Ayşe’nin sözleri.

6 köy ve 5 mezradan oluşan Kavar Havzası 1993 yılında boşaltılıyor, bir kısmı yakılıyor, bir kısmı da koruculuğu kabul etmek zorunda kalıyor. 15 yıl boyunca büyükşehirlerin varoşlarında yaşama tutunmaya çalışan Kavarlılar 2000’lerin başında köylerine dönmeye başlıyorlar, tekrar yaşamı kurma çabasına girişiyorlar. 2008 yılı sonlarında Hüsnü Özyeğin Vakfı Kavar’da entegre bir kırsal kalkınma programı başlatıyor. Vakıf bir anlamda Kavarlıların yaşamlarını yeniden kurmalarında yanlarında oluyor, onlara omuz veriyor.

5 yıl yürütülen ve benim de daha önce program direktörü olarak çalıştığım bu proje bitme aşamasına geldi.  Tam da bu noktada DAKA, Özyeğin Vakfı ve proje sırasında köylüler tarafından kurulan Kavar Kalkınma Kooperatifi bir araya gelerek projeyi modelleyip bölgenin benzer havzalarına yaygınlaşması için girişimler başlatıyorlar. Bu amaçla kalkınma konusunda çalışan Türkiye’deki ilgili kamu kuruluşları ve sivil toplum örgütlerini Tatvan’da köylülerle bir araya getirdiler.

Boğaziçi Üniversitesinden Prof. Şemsa Özar’ın moderatörlüğünde iki gün süren çalıştay birçok açıdan kıymetliydi. Öncelikle bir katılımcının dediği gibi “çalıştay boyunca kendimizi kamudan gelenler, köylülerle eşit hissettik”.

Kavar projesi iyi yönetişim, iyi ekip, halkın proje ve planlamalara aktif katılımı, esnek yaklaşım ve sosyal konulara ekonomik konular kadar ağırlık vermesiyle ön plana çıkıyor, aslında bir anlamda başarısının sırrı da buralarda yatıyor. Hal böyle olunca “programın kamu öncülüğünde yaygınlaşması sağlanabilir mi, ya da nasıl sağlanabilir” sorusu iki gün boyunca tartışılan ana konulardan biriydi.

Küçük de güzeldir

Devletin şu anki tarım politikalarının küçük çiftçileri korumaktan ziyade büyük ve orta çiftçilere yönelik olması toplantıya katılan çiftçilerin özellikle dile getirdiği bir konuydu.

Küçük çiftçiler nasıl yaşayacaklar? Kavar gibi yaşamlarını yeniden kurmak isteyen bölgedeki milyonlarca insan nasıl ayakta kalacak? Her şey “büyük” olmak zorunda mı? Bölgesel geçimlik ekonomileri nasıl güçlendireceğiz? “Küçük de güzeldir”i bu işin politikasını yapanlara nasıl anlatmalıyız? … gibi sorulara toplantı boyunca cevap arandı.

Kars’tan toplantıya katılan, Boğatepe köyünde küçük çiftçilik yapan İlhan Koçulu “Küçük üretici olarak biz fillerin arasında yok oluyoruz” diyerek küçük üreticilerin durumunu özetliyordu. Bu yok oluşun en temel nedenlerinden biri bugün devlet politikalarında birçok şeyin verimlilik üzerinden değerlendirilmesi. Oysa ki sosyal devlette, devlet verimlilik üzerine politika oluşturamaz, devlet bir şirket gibi yönetilemez. Politikanı verimliliğe dayandırdığın zaman, bugün olduğu gibi bazıları zengin, bazıları yoksul olur. Daha da ötesi yoksulluk da kalıcı olur.

“Koyun yetiştiriciliği bile politik ortama bağlı”

Hakkari’den programa katılan kamu temsilcileri devletin köye dönüşler çerçevesinde Hakkari’ye 200 milyon kaynak ayırdığını, ancak bu kaynağın kalkınma çalışmalarına yansımadığını, Özyeğin Vakfı’nın uyguladığı gibi beş proje Hakkari’de uygulansa bugün Hakkari’nin başka bir noktada olabileceğini dile getiriyor.

Meselenin özü tam da burada yatıyor. Kamu elindeki geniş imkanlara rağmen neden sivil toplum gibi projeleri uygulayamıyor? Ya da uygulayabilmesi için neler yapmalı? Burada öne çıkan temel sorunlar kamunun personel yapısı, esnek olmaması, çalışma biçimi ve çok daha önemlisi hizmet götürdüğü insanlara bakış açısı oldu.

Bölgenin politik ortamı da kamunun bölgedeki kaynak transferi ve projelerde yanlı davranmasına yol açabiliyor. Nitekim toplantıya katılan bir köylü bunu açıkça dile getiriyor: “Yıllardır SODES’e başvuruyoruz, ama bize değil korucu köylerine gidiyor kaynaklar”.

Toplantıya katılan bir tarım uzmanı da bu görüşü destekliyor: “Koyun yetiştiriciliğini bile buradaki politik ortamdan soyutlamak mümkün değil. Hayvancılık, arıcılık, yol, su durumu her şey göbekten politik ortama bağlı. Bugün bu odada konuşabiliyoruz, bir aradayız, çünkü şu an sıcak bir çatışmanın içinde değiliz.”

Özyeğin Vakfı çatışmalı bir bölgede, korucu ve yakılmış köylerde geniş çaplı kalkınma programı uygulayan tek aktör konumunda. Batılı bir vakfın bu köylerde yaşamın yeniden kurulmasına uzun yıllardır destek veriyor olması, aynen Kolbaşı köyünden Ayşe’nin şehirdense köyde daha iyi yaşam ve eğitim imkanı bulduğuna dair söyledikleri gibi kafamızdaki kalıpları yerle bir ediyor.

DAKA gibi bir devlet kurumunun da Özyeğin Vakfı ile birlikte boşaltılmış, yakılmış, korucu olmuş bu köylerin yaşama tutunma çabalarını destekleyerek bu projeleri yaygınlaştırmaya çalışması gelecek için, bu ülke için  “bir umut” dedirtiyor. Kırsalda Umut Var!

Nurcan Baysal – bianet / biamagnurcan baysal

Gaziemir’ de radyasyon ölçümü yapıldı: Halk sağlık taraması istiyor.

Nükleer Savaş Karşıtı Uluslararası Hekimler Platformu’nun (NSKUHP- IPPNW) Almanya Seksiyonu Eski Genel Başkanı Angelika Klaussen ile Yeşiller ve Sol Gelecek Partisi(YSGP) Üyesi Alper Öktem, İzmir Gaziemir’deki üzeri toprakla örtülen radyasyonlu atıkların bulunduğu eski kurşun fabrikasında incelemede bulundular ve radyasyon ölçümü yaptılar. Yapılan ölçümlerin sonuçlarının, Türkiye Atom Enerjisi Kurumu(TAEK) tarafından belirtilen değerlerin üzerinde olduğunu belirten Öktem, acilen, atıkların kaynağının belirlenmesi ve temizlenmesi gerektiğini belirtti. ————————————————————————————- Yeşiller ve Sol Gelecek Partisi’nin, uzman Angelika Klaussen ve mahalle sakinlerini bir araya getirdiği organizasyonda, Klaussen ve Öktem, eski kurşun fabrikası civarında ve mahalle sakinlerinin kestirme yol olarak kullandığı patika üzerinde radyasyon ölçümleri yaptı. Yapılan ölçümlerde, normal koşullar altında en fazla 1-1,5 milizivert olması gereken radyasyon miktarının bu bölgede ortalama 3,5 – 4 milizivert olarak belirlendi. Radyasyon Miktarı Halk Sağlığı İçin Risk Taşıyor Klaussen yaptığı konuşmalarda, 1 miliziverte kadar olan ölçümlerin “düşük radyasyon” olarak tanımlandığını, geçmişte düşük radyasyonun insan sağlığını tehdit etmediğine yönelik bir algının bulunduğunu belirtti. Ancak özellikle Japonya’daki Fukuşima olayı sonrası yapılan araştırmalarda düşük radyasyonun da göğüs, troit kanseri ve astım gibi hastalıklarının görülme sıklığını artırdığının saptandığını ileri sürdü. Klaussen konuşmasına şöyle devam etti; “Burada çıkan radyasyon değeri kesinlikle yüksektir, yetkililerin belirttiği değerlerin de üzerindedir ve insan sağlığı açısından risklidir. Özellikle burada oturan insanlar ve çocuklar sağlık taramasından geçirilmelidir. Bu atıkların bir an önce bölgeden taşınması zorunludur. Atıkların bulunduğu alan daha geniş bir tel örgüyle çevrelenmeli. Özellikle çocuklar ve hamilelerin bu alana yaklaşmaması sağlanmalı.  Tel örgüyü çevreleyen alanda barakalarda insanlar yaşıyor. Bu insanların bir an önce bölgeden tahliye edilmesi gerekiyor.” Radyasyonun Kaynağı Belirlenmeli Fabrikaya getirilen radyasyonlu atığın Türkiye’de üretilmediğinin, bunun kaçak yollarla getirildiğinin iddia edildiğini ifade eden Klaussen, Türk istihbarat kuruluşlarının atığın nereden ve nasıl getirildiğini araştırmasını ve bu atıkların üretildiği ülkede imha edilmesi gerektiğini sözlerine ekledi. Yeşiller ve Sol Gelecek Partisi Üyesi Alper Öktem ise bölgeyle ilgili TAEK raporlarını okuduktan sonra 2 kez ölçüm çalışması yaptıklarını, raporda belirtilenin aksine fabrika yerleşkesi dışında da radyasyon tespit ettiklerini söyledi. TAEK’in koruma amacı ile atıkları toprakla örttüğünü ve bunun kabul edilemeyeceğini söyleyen Öktem, sözlerini şöyle sürdürdü: “Bu olacak şey değil. Toprağın üzerine yağmur yağdıkça oluşan akıntıların hangi kimyasal reaksiyonlara yol açacağı bilinmiyor. Atıkların burada bırakılması, kaderci bir mantıkla üzerine toprak örtülmesine insanın inanası gelmiyor. Hala buradan kaldırılmasıyla ilgili en ufak bir çalışma görmüyoruz. Nükleer atık, ister yüksek ister düşük doz radyasyon yaysın böyle gelişigüzel ortalık yerde bırakılmaz. Yaygın radyasyon ölçümleri ve sağlık taramaları gerekiyor. Bugüne kadar zarar verilmiş mi bunun bilimsel olarak araştırılması gerekiyor. Bundan sonra zarar vermemesi için derhal bu atıkların buradan kaldırılması lazım.” Mahalleliler Sağlık Taraması İstiyor Klaussen, Öktem, YSGP Eski Eş Genel Sözcüsü Av. Arif Ali Cangı mahallelilerle konu hakkında görüşmeler yaptılar. Klaussen mahallelilerle Çernobil ve Fukişima izlenimlerini paylaşıp, düşük yoğunluklu radyasyon konusunda bilgiler verirken, mahallede yaşayan kadınlar, fabrika tel örgülerinin sınırında yaşayan en az 5-6 kadının düşük yaptığını, birçok kişide tiroid, kanser ve üst solunum yolu sorunları göründüğünü söylediler. Nükleer bulaşıklı atıkların bertaraf edilmesi için bugüne kadar Yeşiller ve Sol Gelecek Partisi ile birlikte eylem yapan, suç duyurusunda bulunan mahalleliler, seslerinin duyulur olması için eylemlere devam kararı aldılar ve “Sağlığımız için bir an önce genel, kapsamlı bir sağlık taraması istiyoruz. “ dediler.   Güneş Akçay – Yeşil GGaziemirazete

Facebook : Hızla Şehirleşen İstanbul’a Akın Var

Facebook Veri Bilim Ekibi’nin yaptığı araştırmaya göre, hızla şehirleşen yerlerden biri olan İstanbul  Dünya’da en fazla göç alan 2’nci kent. Kullanıcı profillerinde yer alan bilgilerin baz alındığı araştırmada, büyük oranda iç göç alan İstanbul’un 2000-2012 arasında yüzde 11.7 oranında şehirleştiği belirtildi.

1499388_10152071453108415_1863879473_nİstanbul’a olan insan hareketlerinin “Koordineli Göç” olarak tanımlandığı araştırmada, kullanıcı profillerinde yer alan Memleket (Hometown) ve Şimdiki Şehir (Current City) verileri kullanıldı. Buna göre İstanbul’a gerçekleşen göçlerin yüzde 84’ü Türkiye’nin diğer şehirlerinden gerçekleşirken, yüzde 4’ü Makedonya’dan, yüzde 3’ü ise Bulgaristan’dan gerçekleşti.

İstanbul’un Türkiye’nin diğer bölgelerinden yoğun göç almasının nedeni olarak, başta ekonomik olmak üzere kültürel ve politik motivasyonlar olduğuna dikkat çekildi. Araştırmaya göre, Doğu Avrupa’dan, özellikle Bulgaristan, Makedonya ve Bosna’dan gerçekleşen göçlerin motivasyonu ise din ve soydaşlık.

Araştırmada, büyük ölçekli göçlerin nedeni olarak, ekonomi, savaşlar, doğal afetler, kültürel zorunluluklar ya da devlet politikaları gösterilirken, göç hareketlerinin son derece karmaşık ve ölçmenin zor olduğu belirtilirken, Facebook verilerinin insan hareketliliğini araştırmak için zengin veriler sunduğunun altı çizildi.

Şehirler esas alınarak, iç ve uluslararası göçlerin haritalandırmasının geleneksel anket çalışmalarıyla yapılmasının güç olduğu belirtilirken, kullanıcı verilerinin kullanılarak bu tür araştırmaların yapılabileceğine işaret ediliyor.

Şehirleşme Oranları
(Yeşil Gazete)

Kıbrıs Sorunu Tarihi – III

1 Ocak 2014 itibarı ile AB dönem başkanı Yunanistan oldu. Yaşanan bu süreçte Kıbrıs Sorununu anımsa(t)yalım istedik. Yeşil Gazete ekibinin Kıbrıs’ta yaşayan ve Doğu Akdeniz Üniversitesi Modern Diller Bölümü’nde öğretim görevlisi olarak çalışan üyesi Yelda Çubukçu‘nun kaleme aldığı “Kıbrıs Sorunu Tarihi” yazısını üç bölüm halinde sizlerle paylaşıyoruz.

I. Bölüm 1571 – 1960 

II. Bölüm 1960-1974: Bağımsız Kıbrıs’tan İşgale

* * *

III. Bölüm Yeni Dönem: Avrupa Birliği, Kıbrıs ve Türkiye

Uluslararası durumun ziyadesiyle farkında olan ada toplumu ise hem Türkiye’ye hem de Yunanistan’a mesafeli durmakta Kıbrıslılık bilincini geliştirmeye, sivil hayatlarını çokkültürlü ve iki toplumlu olarak sürdürmeye gayret etmektedirler. Kıbrıs konusunda bu tarihi bilgileri verdikten sonra günümüzde açıklanan raporlardan da anlıyoruz ki istihbarat güçleri de bu oyuna dahil olmuş ve planlı bir şekilde ada komünizmden uzaklaştırılmıştır. Yine bilinçli bir şekilde Kuzey Kıbrıs ekonomisi tamamen Türkiye’ye bağımlı hale getirilmiş, fabrikalar ve meslek okulları kapatılmış, geliri hayvancılık ve tarıma dayalı iken memurlaştırılmıştır. Türkiye’den nüfus yığını yapılarak demografik yapı bozulmuş kültürel yıkım başlatılmıştır. Kuzey Kıbrıs’ta da faili meçhul cinayetler işlenmiş ve dahi sivil halka, akademisyenlere, gazetecilere tehdıtler savrulmuştur. Kısacası bugün Türkiye’de lanetlediğimiz kötü geçmişimiz aynen orada da uygulanmıştır. 

Avrupa Birliği, Kıbrıs ve Türkiye:

1981 yılında Yunanistan Avrupa Birliği’ne girerken Türkiye 1980 askeri darbesini yaşamış ve bir kez daha demokrasisi çökmüştü. Bugünlere gelince anlıyoruz ki Avrupa Birliği’ne girmek istemeyen burjuvazimizin bir kısmı ve onun ordu içindeki uzantıları bilinçli bir şekilde Türkiye’yi AB macerasından uzaklaştırıyordu. Mevcut statükonun sürmesi kirli işleri olanların Kuzey Kıbrıs üzerinden bu işleri aklamaları ve ada üzerinden gelen ranttan vazgeçmek istememeleridir. Oysa siyaseten 2004 yılında Güney Kıbrıs kesimi Kıbrıs Cumhuriyeti adı ile Avrupa Birliğine girdi ve Kuzeydeki  kaderdaşlarıyla bir kez daha ayrı düştü.

Fiilen ise 2011 yılına gelindiğinde Kuzey Kıbrıs halkı AB üyesi Kıbrıs Cumhuriyeti’nin pasaportunu taşıyor. Gerek işçi sınıfı gerek akademik kesim Güney’de rahatça çalışabiliyor. Bölünmüşlük sadece adaya Türkiye’den bakınca görülebiliyor, zira uluslararası uçuşlar bile Güney’de bulunan Larnaka’dan gerçekleşiyor. Pratikte çözüme yaklaşılmış ve hatta bu çözüme AKP hükümetinin katkıları büyük olmuştur. Bu noktada AKP hükümetinin politikasında bir tutarsızlık sözkonusu oluyor. 28 Ocak 2011’de Kuzey Kıbrıs’ta gerçekleştirilen tarihi Toplumsal Varoluş Mitingine Türkiye Başbakanı Erdoğan, bu mitingden tam bir hafta sonra Kırgızistan gezisi sırasında zehir zemberek bir yorum yaparak Kuzey Kıbrıslıları “besleme” ilan ediyor. Kuzey Kıbrıslıların Türkiye’den beslendiklerini ve Türkiye olmazsa yok olacaklarını ima ediyor. Hiç şüphesiz bu konuşmasının ardında belki de yıllar sonra arşivlerden öğrenebileceğimiz bazı detaylar gizlidir. Zira Erdoğan konuşmasında Kuzey Kıbrıs’ın stratejik önemine vurgu yapıyor. Bu “stratejik önem” bize soğuk savaş döneminin anti-komünizm yapılanmalarını hatırlatıyor. İşin ilginç yanı Sayın Erdoğan bu açıklamayı artık bağımsız bir devlet olan Kırgızistan’dan gerçekleştiriyor.

Yeni Dönem:

2000’li yıllarda Türk ve Rum kesimi diye ikiye bölünmüş adayı tekrar birleştirme gayretinde olan Birleşmiş Milletler Annan Planı’nın heyecanıyla muhalefet partisi CTP (Cumhuriyetçi Türk Partisi) iktidara geldi, ancak halkın yüksek beklentilerine cevap veremeyince çok küçük farkla ve Türkiye’den gelen göçmen halkın da tercihi ile UBP (Ulusal Birlik Partisi) son seçimlerde tekrar iktidar oldu.

Bu dönemde 2004 yılında, Yurtsever Birlik Hareketi Yeni Kıbrıs Partisi adını aldı.

Yasemin Hareketi adı ile Birleşik Kıbrıs Partisi de son seçinmlere girdi ancak sandalye alamadı.

2007 yılında Toplumcu Kurtuluş Partisi, Halk Partisi ve Barış ve Demokrasi Partisi birleşerek Toplumcu Demokrasi Partisini kurdular.

20011 Nisan ayında Kuzey Kıbrıs’a baktığımızda çoksesli, katılımcı, mücadeleci ve boyuneğmez bir kitle görüyoruz. Uluslararası anlaşmalarda ve hukukta Türkiye’den gelen göçmenlere bir sınırlama getirlmesi isteniyor. Partilerin ortak düşüncesi Kuzey Kıbrıs, Kuzey Kıbrıs’ta yaşayanların ortak devletidir. Asla ayrımcılığa ve nefrete sebebiyet verilmemektedir, hatta son Varoluş Mitingleri’nde Türkiye’den gelen ve hemen hemen 30 yıldır Kuzey Kıbrıs’ta yaşayan kitle de insani kalkışmaya destek vermiş ve muhtemel provokasyonlardan titizlikle kaçınmıştır.

Pratikte halkın birbiriyle bir sorunu yoktur. Sorun uluslararası yeniden yapılanma aşamasında Kuzey Kıbrıslıların sıkıştırılmış ve izole edilmiş halleridir.

Çözüm ise; keşke bir matematik probleminin çözümü kadar formüllere dayalı ve rasyonel olsaydı. Ortadoğu’nun yeniden yapılanması, 1989 Berlin duvarının yıkılışından sonra kademeli olarak Doğu Avrupa’nın Avrupa Birliği’ne katılması ve katılıyor olması, Arap ülkelerindeki yeni dönem, Türkiye’nin girmiş olduğu reformist çabalar ve Amerika Birleşik devletlerinin yaşadığı siyasal ve ekonomik krizler çözümün artıları-eksileri ve çarpanları-bölenleri gibi görünüyor. Avrupa Birliği’nin geleceğinin belirsizliği de cabası. Bu problemi çözmek için sanırım Einstein gibi bir matematikçiye ihtiyacımız olacak. Uzakdoğu ülkelerinin kelebek etkisine hiç girmeyelim, eğer küresel çaplı bir analize girmeye kalkarsak işin insani yönünü ıskalar kendimizi ekonomik verilerle boğuşur durumda buluruz.

Önce insan, dileğimi tekrarlayarak Kıbrıs’a ve dünyaya huzur, barış ve refah dolu binyıllar diliyorum.

Zaman bizim kavrayabildiğimiz kadar dar bir süre değil, aksine sonsuz bir kavramdır. Bu sonsuzluk içinde varolmaya çalışan bir avuç iyi insana kulak verelim ve onların uluslararası arenaya çıkmalarına ve kendilerini gerçekleştirmelerine yardımcı olalım.

Gelin, Leonard Gershe’nin yazdığı Broadway’de müzikal olarak (1969) sergilendikten sonra gördüğü ilgi üzerine filme alınmış (1972) ve unutulmazlar arasına girmiş eserinden dizelere kulak verelim…

kelebekler özgürdür

ya mavisinde bir çiçeğin, ya pembesinde,
bazen de bir söğüt dalının serin gölgesinde,
yaşa dostum gönlünce, ömrünün keyfini sür,
insanlar değilse de, kelebekler özgürdür.

ya sabahında baharın, ya gecesinde,
bazen de bir çiğ damlasının, yalın gerçeğinde,
yaşa dostum dünyayı, ömrünün keyfini sür,
insanlar değilse de, kelebekler özgürdür.

ya düşlerinde bir çocuğun, ya sevgisinde,
bazen de yaşlı bir ozanın, iki dizesinde,
ara dostum dünyayı, ömrünün keyfini sür,
insanlar değilse de, kelebekler özgürdür.

ara dostum dünyayı, ömrünün keyfini sür,
insanlar değilse de, kelebekler özgürdür…

Kaynak:

Zeynep Güneş, Kıbrıs Sorununa Marksist Yaklaşım

Ecevit Kılıç, Özel Harb Dairesi.

Nejla Günay, Kıbrıs’ın İngiliz İdaresine Bırakılması ve Bunun

Anadolu’da Çıkan Ermeni Olaylarına Etkisi

I. Bölüm 1571 – 1960 

II. Bölüm 1960-1974: Bağımsız Kıbrıs’tan İşgale

(Bu yazı dizisi  2011 yılında Düşünce Yolu adlı sitede yayınlanmıştır.)

Yelda Çubukçu

 

 

Yelda Çubukçu

Demokrat Çevre Mühendisleri İstanbul adaylarını açıkladı

dcmhgTMMOB Çevre Mühendisleri Odası İstanbul Şubesi Genel Kurulu ve seçimleri 01-02 Şubat’ta yapılacak. Genel kurula Demokrat Çevre Mühendisleri grubu adaylarını açıkladı.

TMMOB Çevre Mühendisleri Odası İstanbul Şubesi Genel Kurulu 1 Şubat 2014′te İnşaat Mühendisleri Odası İstanbul Şubesi’nde, seçimleri ise 2 Şubat 2013′te Çevre Mühendisleri Odası İstanbul Şubesi’nde yapılıyor.

Genel kurula “Yönetmelikler ile mesleğimizin yok edilmeye çalışıldığı, kararnameler ile meslek örgütümüzün demokratik ve bağımsız yapısının tehdit edildiği, rant projeleri ile doğamızda ve kentimizde geri dönüşü mümkün olamayacak yıkımların yaşandığı bu günlerde, Teoman Öztürk’ün yolunda, Çevre Mühendisleri Odası’nın geleneği olan demokrasi, emek, bilim ve doğa yanlısı tavrı sürdürmek amacıyla ÇMO İstanbul Şubesi yönetimine talibiz.”  açıklamasını yayınlayarak giren Demokrat Çevre Mühendisleri grubu seçimde mavi liste ile yarışacak.

Açıklamanın tamamı şu şekilde:

Yaşam alanlarımıza, çevremize, kentimize ve mesleğimize sahip çıkmak için, birlikte üretmek, birlikte yönetmek için, yan, yana omuz omuza, daha güzel, daha özgür, daha yaşanabilir bir ülke ve kent için, tüm üyelerimizi, meslektaşlarımızı; TMMOB Çevre Mühendisleri Odası İstanbul Şubesi seçimlerine katılmaya, her türlü çürümeye, değersizleştirmeye karşı tek yürek olmaya çağırıyoruz. Demokratik Çevre Mühendisleri, demokrasi mücadelesine, çağdaş ilkelerle örülmüş bir oda anlayışına sahip çıkmaya devam ediyor. Seçimlerde bir kişi dahi eksik kalmamak için saflarımızı sıklaştırmaya, demokratik çevre mühendisleri çatısı altında birleşmeye çağırıyoruz.

  • İstanbul’da halkın kent çeperine sürülerek yaşam alanlarından uzaklaştırıldığı, ormanlık alanların ve su havzalarının yapılaşmaya açıldığı, tarihi ve kültürel dokuların, kent kültürünün yok edildiği kentsel dönüşüm olarak adlandırılan rant projeleri, karşısında mücadele etmeye, yaşamı savunmaya devam edeceğiz.
  • Doğal varlıkları sermaye birikimine sokan uygulamalara, doğanın ticarileştirilmesine/sermaye talanına açılmasına, suyun ve doğal varlıkların metalaştırılmasına karşı Gezi Parkı’nda olduğu gibi halkın yanında yer alacağız, mücadeleye güç katacağız.
  • Tabiatı ve Biyolojik Çeşitliliği Koruma Kanunu Tasarısı, Su Kanunu Tasarısı, EPDK Yasası ve ÇED Yönetmeliği olmak üzere doğa alanlarında rant projelerine zemin oluşturan, ekosistemin bütünlüğünü tehlikeye atan ve kirleten öder mantığı ile doğanın korunmasını imkansızlaştıran yasal düzenlemelerin iptali ve hem kentsel alanlar hem de kırsal alanlar için kamu yararı, doğanın sürdürülebilirliği ve tüm canlıların yaşama hakkının esas alındığı bir çevre mevzuatının oluşturulması için yaşam ve doğa savunucuları olarak mücadele edeceğiz.
  • Mesleğimizin saygınlığını ve etkinliğini olması gereken düzeye getirmek için ilgili kurumlar ile ortak çalışmalar yürüteceğiz.
  • Türk Mühendis ve Mimar Odaları Birliği, bağlı odaları ve diğer meslek kuruluşları ile amaçları doğrultusunda ortak çalışmalar yapacağız.
  • Çevre ile ilgili yasa, yönetmelik, tüzük, tebliğ, standartlar ve şartnamelere ilişkin görüş üreterek, yasal düzenlemelerin hazırlanma sürecinde gerekli katkıların sağlanması amacıyla çalışmalar yapacağız.
  • Mesleki hizmet sürecinde meslektaşlar arasında haksız rekabeti önlemek amacıyla yasal düzenlemelerin oluşturulması yönünde çalışmalar yapacağız.
  • Çevre mühendisliği eğitiminin ülke gereksinimlerine ve çağın getirdiği yeniliklere göre geliştirilmesini sağlamak için üniversiteler, vakıflar, sivil toplum kuruluşları ve ilgili tüm kamu kurumlarıyla ilişki kurarak, gerekirse ortak çalışmalar yapacağız.
  • Mesleki olarak ortaya konan emeğin hakkıyla değerlendirilmesi ve meslektaşlarımızın yaşam kalitesinin hak edilen seviyeye yükseltilmesi amacıyla çalışmalar yapacağız.
  • Meslektaşlarımızın doğru istihdam, işsizlik, iş güvencesi, mesleki tanınırlık, ücret yetersizliği ya da dengesizliği gibi sorunların yanında meslek haklarımızı korumak için de mücadele edeceğiz.
  • Meslektaşlarımızın arıtma tesislerinde, şantiyelerde, fabrikalarda, ölçüm yaptıkları bacalarda, can güvenliklerini tehlikeye atarak çalıştırılmaları karşısında mücadele edeceğiz.
  • Güvencesiz çalıştırılma ve taşeronlaştırma ile getirilen uzun çalışma saatleri, sosyal hakların sürekli budanması, yasal olmayan sözleşmelerin imzalatılması, çalışma koşullarının sürekli ağırlaştırılması sorunlarının karşısında “insanca yaşam güvenceli iş” talebimizle mücadele edeceğiz.
    • Mesleğimizin, sadece bu konuda eğitim alıp, emek harcayan Çevre mühendisleri tarafından yapılmasını ve diğer mesleklerin mesleğimiz üzerindeki baskılarının ortadan kaldırılmasını sağlamak amacıyla mücadele edeceğiz, ilgili kurum ve kuruluşlar nezdinde girişimlerde bulunacağız.
    • Meslektaşlarımızın bilgi birikiminin artırılmasına katkı sağlamak amacıyla çeşitli eğitim, panel, sempozyum gibi çeşitli etkinlikler düzenleyeceğiz.
    • Meslektaşlarımızın çalışma yaşamında karşılaştıkları sorunları tespit etmek ve sorunlara çözüm üretmek amacıyla gerekli çalışmaları yürüteceğiz.
    • Meslektaşlarımızın çalışma yaşamında ve işe girişlerde karşılaştıkları cinsiyetçi tutumlara karşı mücadele edeceğiz.
    • Mesleğimizin uygulanması sürecinde meslektaşlarımızın karşılaşacakları yasadışı ve haksız her türlü davranışa karşı direkt ve/veya ilgili kurumlar nezdinde girişimlerde bulunacağız.

 

Katıl Değiştirelim !

DEMOKRAT ÇEVRE MÜHENDİSLERİ

 

 

 

Genel Kurul : 1 ŞUBAT 2014 CUMARTESİ
Seçimler       : 2 ŞUBAT 2014 PAZAR
Yer               : ÇEVRE MÜHENDİSLERİ ODASI İSTANBUL ŞUBESİ  –  BEYOĞLU

 

 

Demokrat Çevre Mühendisleri Grubu

Çevre Mühendisleri Odası İstanbul Şubesi 10. Dönem Yönetim Kurulu Adayları

 

 

      ASİL                                                       YEDEK

 

1.Emine GİRGİN                                        1.Ali Osman ASILSOY

2. Egemen BELET                                     2.Derya YETER

3. Meryem KAYAN                                   3.Güneş KOCAMANOĞLU

4. İlden KİBAR                                           4.Selda ONURLU

5. Burcu AKDAĞ                                        5.Özlem DENİZ

6. Cevahir Efe AKÇELİK                       6.Ahmet Dursun KAHRAMAN

7. Akan ÇELİK                                           7.Sinan Tolga ULUCAK