Cezaevlerinde tutuklu ve hükümlülerin kapatıldığı süngerli odanın görüntüleri ortaya çıktı.
İzmir 2 No’lu F Tipi Cezaevi’nde, koğuş kapısına vurduğu için süngerli odaya konan ve süngeri söktüğü için hakkında dava açılan Gökhan Çoban’ın yargılandığı mahkemeye, odanın görüntüleri geldi.
Radikal’den İsmail Saymaz‘ın haberine göre, görüntülerde, odanın dört bir tarafı, tavanı ve tabanının süngerle kaplı olduğu, oturağın dahi bulunmadığı, köşede bir alaturka tuvaletin olduğu ve tuvaletin etrafının örtülmeyip açık tutulduğu görülüyor.
Asıl skandal ise şöyle: Odaya konan mahkumlar, nerede olduğunu bilmedikleri bir kamera tarafından gözleniyor ve bu kamera da, açıkta bulunan tuvalete bakıyor ve mahkûmların bu anları kaydediliyor.
İzmir’de, geçen yıl DHKP/C’ye yönelik yapıldığı ileri sürülen operasyonda tutuklanan 28 yaşındaki Gökhan Çoban, İzmir 2 No’lu F Tipi Cezaevi’ne kondu. Yasadışı örgüt üyeliği iddiasıyla yargılanan Çoban, 28 Ağustos’ta cezaevindeki sorunları protesto için koğuş kapısını tekmeleyince süngerli oda diye tabir edilen hücreye atıldı. 6 saat odada tutulan Çoban, iddiaya göre, döşemeyi söküp döşemeleri tutturmakta kullanılan zımba tellerini çıkararak, duvara ‘DHKP/C’ diye yazdı.
436 TL 23 kuruş öde…
Gökhan Çoban ifadesinde, döşemelerin zaten sökük olduğunu, tel zımbayla tutturulduğunu, bir kısmının yere sarktığını, düşmekte olan malzemeyi sinirlenip yere attığını söyledi. Çoban’a, 436 TL 23 kuruşluk hasarı karşılamadığı için ‘kamu malına zarar’ suçlamasıyla İzmir 7. Asliye Ceza Mahkemesi’nde dava açıldı. Dava ise 31 Aralık’ta bitti. Çoban’a 5 ay hapis verildikten sonra hükmün açıklanması ertelendi.
Mahkeme, zararın tespiti için cezaevinden, süngerli odanın kamera görüntülerini istedi. Kamera görüntüleri dosyaya girdi. Böylelikle, varlığı daha önce kabul edilen ancak görüntüsü hiç bilinmeyen süngerli oda gün yüzüne çıktı. Görüntülere göre odanın zemini, duvarları ve tavanı süngerle kapatılmış. Odadaki küçük pencere de süngerle kapatıldığı gibi, oturacak herhangi bir nesne bulunmuyor.
Tuvalette bile kayıt!
Hücrenin köşesinde yalnızca alaturka bir tuvalet var. Tuvaletin çevresi örtülmemiş. Dahası, hücredeki güvenlik kamerası da doğrudan tuvaletin bulunduğu köşeye bakıyor. Yani tutuklu tuvaletini yaptığı sırada kaydediliyor. Kamera başındakiler de bu anı izliyor. Çoban’ın oda içerisinde dolaştığı, yere oturup uzandığı ve tuvaletin çevresinde su taşmasını bir bezle engellemeye çalıştığı görülüyor.
Çoban’ın avukatı Serdar Gültekin hem keyfi ceza hem de özel hayatın gizliliği iddiasıyla suç duyurusunda bulunacaklarını belirtiyor. Cezaevi yönetimlerinin geçmişte süngerli oda uygulamasını inkâr ettiklerini belirten Gültekin, “Bu uygulamaya mevzuatta gözlem odası ya da acil müdahale odası deniyordu. Artık bu görüntüler sayesinde gün yüzüne çıkmış oldu” dedi.
Uygulamanın”Kurumun düzeninin ve kişilerin güvenliklerinin ciddî tehlikeyle karşı karşıya kalması hâlinde, asayiş ve düzeni sağlamak için kanunda açıkça belirtilmeyen diğer tedbirler de alınır” şeklindeki düzenlemeye dayandırıldığını belirten Gültekin, şöyle devam etti: “Fakat süngerli oda, işkence odası gibi kullanılıyor. Mahkûmlar bir meseleyi protesto ediyorlar diye kapatılıyor, dövülerek buraya konuyorlar. Bazı mahkûmlar burada dövülüyor. Adeta dayak merkezi gibi kullanılıyor. Dayakla ilgili görüntü istemiş olsaydık muhtemelen ‘silinmiş’ denilecekti”. Odadaki kameranın gizli olduğunu vurgulayan Gültekin, “Tuvaletin gözleniyor olması ise özel hayatın gizliliğini ihlaldir. Bir insan cezaevinde olabilir ama cezaevinde de mahremiyeti koruma altındadır. Kamera olsa bile açısında tuvalet olmamalıdır” diye konuştu.
40 gün önce Suriye’de kaçırılan Milliyet gazetesi foto muhabiri Bünyamin Aygün’ün serbest bırakıldı.
Aygün Cilvegözü Sınır Kapısı’ndan Türkiye’ye getirildi.
Dün İstanbul’da bir grup gazeteci, Aygün’ün serbest bırakılması talebiyle Galatasaray Meydanı’ndan Tünel’e yürümüştü.
Suriye’de kaçırılan diğer gazetecilere de dikkat çekilen basın açıklamasında “Gazeteci Başar Kadumi de 17 ayı aşkın süredir kayıp ve haber alınamıyor. Suriyeli, İsveçli, Fransız, İspanyol, Polonyalı, Filistinli, Ürdünlü ve Türk toplam 21 gazeteci, bugün dünyanın gazetecilik açısından en zor şartlarına sahip olan ülkesi Suriye’de kayıp, hapis ya da tutsak.” denildi.
İstanbul Metrosu’ndaki büfelerde Evrensel, Yurt, Sözcü ve Aydınlık gazetelerinin, ‘kalmadı’ denilerek satışının engellendiği haberleri TBMM gündemine taşındı. Sorumlu şirketten, bu gazetelerin ‘barkodları silindiği için’ satılamadığı açıklaması geldi.
CHP İstanbul Milletvekili Sezgin Tanrıkulu, İstanbul’da metro istasyonlarında Evrensel, Sözcü, Yurt ve Aydınlık gazetelerine yönelik satış engelini Meclis gündemine taşıdı.
Başbakan Erdoğan’ın yanıtlaması talebiyle verilen önergede şu sorular yer aldı: “Smart Cube adı ile faaliyet gösteren büfelerde Sözcü, Evrensel, Yurt ve Aydınlık gazetelerinin satılmaması için Buğra Perakendecilik ve Mak. San. Tic. Ltd. Şti. (Smart Cube)‘ye baskı yapıldığı iddiası doğru mudur? Eğer doğruysa bu talimatı kim veya kimler vermiştir? 3 Ocak akşamı Smart Cube büfelerinin sorumlularına SMS yoluyla ‘Arkadaşlar yarın sabah Sözcü, Evrensel, Yurt ve Aydınlık gazetelerini standa dizmeyin tezgah arkasına gözükmeyen bir yere kaldırın bu gazetelerin sorulması halinde ise kalmadı bitti diye müşteriye bilgi verilecek satmıyoruz denilecek akşam da geldiği gibi iadesini yapacaksınız’ mesajlarını kim veya kimler göndermiştir? Sözcü, Evrensel, Yurt ve Aydınlık gazetelerinin satışlarının engellenmesi için büfe işletmecisi ve çalışanlarına ‘Kalmadı bitti’ dedirtmeye zorlayanlar kimlerdir? Smart Cube adlı büfelerde Sözcü, Evrensel, Yurt ve Aydınlık gazetelerinin satışlarının engellenmesi Anayasa’nın 28. maddesi ile düzenlenmiş Basın Hürriyeti Kanunu’nun açıkça ihlali değil midir?”
‘BARKODLARI SİLİNDİ’
Gazete satış yasağının merkezinde bulunan Smart Cube’dan konuyla ilgili yapılan açıklamada ise bu gazetelerin ‘barkodları silindiği için’ satılamadığı açıklaması geldi. Satış takip programında sistem güncellemesi ve yedeklenmesi yapıldığı için 28 kalem ürünün barkodlarının silindiği belirtilen açıklamada, “Silinen barkodlar arasında çeşitli ürünler ve dört gazete de bulunmaktadır.” Satışların en geç pazartesi yapılacağı söylenen açıklamanın geri kalanında ise İstanbul Büyükşehir Belediyesi ve Ulaşım AŞ için şu açıklamalar yapıldı, “Ticari olarak çok büyük zarar gördüğümüz Gezi Parkı protestolarında ya da diğer toplumsal olaylarda ne İstanbul Büyükşehir Belediyesi ne de Ulaşım AŞ’den en ufak ima, yönlendirme ile karşılaşılmamıştır. Aksine bizim çok itiraz etmemize rağmen istasyon çıkışlarında ücretsiz gazete dağıtılmasına bile müdahale etmemiştir.”
Sandalye dağılımı tam belli olmamakla birlikte seçimleri hükümetteki Avam Birliği’nin kazandığı kesinleşti; ancak, yaşanan şiddet olayları nedeniyle %20’lik katılım oranı ve muhalefet partilerinin seçimleri boykot etmesi sonuçları etkiledi.
Irak’ta El Kaide ile Çatışmalar Sürüyor
Suriye sınırı yakınlarından Irak’a saldırı düzenleyen El Kaide militanlarına hava saldırısı düzenlendi. Irak hükümeti 25 militanın öldürüldüğünü iddia etti. Ramadi ve Felluce kentleri bir süredir El Kaide kontrolünde bulunuyor. ABD Dışişleri Bakanı John Kerry, ABD’nin Irak’a asker yollamayacağını; ancak, El Kaide militanlarına karşı yürütülen mücadeleye destek vereceğini söyledi.
Bağdat’ta Bombalı Saldırılar
Bağdat’ın Şii ağırlıklı mahallesi Şaab’da dün meydana gelen bombalı saldırılarda 19 kişi öldü.
Yeni Zelanda’da Kitlesel Balina Ölümleri
Yeni Zelanda’nın Altın Kumsal bölgesinde karaya vuran 39 pilot balina öldü.
Çin’de Camide Çıkan Arbedede Ölümler Var
Çin’in Ningşia bölgesindeki bir camide yiyecek dağıtıldığı sırada çıkan arbedede 14 kişi ezilerek öldü.
Avustralya’da Aşırı Sıcaklar Sürüyor
Ülkede 50 dereceyi bulan sıcaklıklar nedeniyle on binlerce uçan tilki cinsi yarasa öldü.
Avustralya Hükümeti Greenpeace Aktivisti Colin Russell’a Fatura Gönderebilir
Avustralya Dışişleri Bakanı Julie Bishop, Rusya tarafından tutuklanıp sonra affedilen Greenpeace aktivisti Colin Russell için tutukluluğu sırasında Rusya’daki Avustralya konsolosluğu tarafından yapılan harcamaların kendisinden istenebileceğini söyledi.
Suriye’de kaçırılan Milliyet gazetesi foto muhabiri Bünyamin Aygün Pazar akşamı 21.00’de Türkiye’ye getirildi. Aygün görev için gittiği Suriye’de kaçırılmıştı ve kendisinden 26 Kasım 2013’ten beri haber alınamamaktaydı.
Berkin Elvan’ın doğumgünü kutlandı
Gezi Direnişi sırasında evinden ekmek almak için çıkan ancak polisin attığı gaz fişeğiyle başından vurulup komaya giren Berkin Elvan’ın doğumgünü dün İstanbul, İzmir ve Ankara’da kutlandı. Berkin Elvan dün 15 yaşına bastı. 14 yaşında polisin attığı gaz fişeğinin başına isabet etmesi yüzünden girdiği komadan 205 gündür uyanamadı.
Ali İsmail Korkmaz’ın davasında bugün tanıklar dinlenecek
Radikal gazetesi muhabiri İsmail Saymaz’ın haberine göre Ali İsmail Korkmaz davasına bakan Kayseri 2. Ağır Ceza Mahkemesi 25 tanığın 6 Ocak Pazartesi günü Eskişehir’de dinlenmesi kararlaştırılmıştı. Görüntülerde Ali İsmail Korkmaz’ı kovalayan polisler arasında görülmesine rağmen tanık yapılan polis memuru Selçuk Bal’ın verdiği dilekçe üzerine tayin edildiği Ankara’da dinlenmesine karar verildi. Bal’ın 29 Ocak’ta Ankara 5. Ağır Ceza Mahkemesinde ifadesi alınacak.
Dün karşılaştığım bir arkadaşıma memleketin yakın geleceği üstüne tahminlerini sordum. Gözlerini uzaklara dikip boğuk bir sesle anlatmaya koyuldu: Fıkra bu ya, Karadenizli bir çift Hac’ca gidiyor. Sıra şeytan taşlamaya geldiğinde kadın cuşuhuruşa kapılarak avuç avuç taş atıp ödeşemeyince ayakkabısının tekini çıkarttığı gibi fırlatıyor şeytana. Kocası hafif ürkerek soruyor, ‘Ne oluyor, neyin var?’ Kadın derin bir nefes çekip, ‘Şeytan bu. Hıncımı alamıyorum’ diye cevaplıyor. Adam kaygılı, ‘Bana bak’ diyor, bu Şeytan bir zamanlar Allah’ın en sevdiği melekti. Sonradan gözden düştü. Yarın bir gün barışırlar, birlikte canına okurlar valla.’
Hepimiz birbirimize, memleketin hali ne olacak sorusuyla yaklaşıyoruz. Televizyonda o maçtan öteki maça geçerek heyecanımı diri tutuyorum. Her kanalda Cemaatçiler ile AKP’liler karşı karşıya oturtulmuş, birbirlerinin sesini boğmaya çalışarak bağırışıyor. Arada ille de tarafsız bir sicilli aydın, ürkerek de olsa hakemliğin tadını çıkartarak her iki tarafı da adil olmaya ve barışmaya çağırıyor.
Koskoca bir toplumu ana baba kavgası izleyen çocuk olarak gördükleri için bu müsamere düzenini yadırgayan yok. Utanma duygusunun da çok ötesine geçmiş, yüzü meşine kesmiş adamlar ‘dindar’ kartvizitini birbirlerine kaptırmadan ilişkilerinin en mahrem ayrıntılarını ortaya döküyorlar. Hani Başbakan’ın ‘Ne istediler de vermedik’ sitemi makamından birbirlerine gönül koyuyor; ‘Senin için saçımı süpürge ettim’, ‘her başarılı iktidarın ardında bir Cemaat vardır’ türünden itirazlarla birbirlerine suç ortaklığının ahlakını hatırlatıyorlar.
İki vahşinin hunhar dalaşı karşısında korkuya kapılmamak ne mümkün.
Bütün kurallardan soyunmuş iki düşmanın arasına giren telef olur.
Her şeye rağmen bu savaşı izlerken zaman zaman Schadenfreude’nin sarı dişleri aynadan yüzümüze sırıtıyor.
Schadenfreude, Almanca’nın gururu kelimelerden biri. Başkasının acısından zevk almak anlamına geliyor. Birçok dilde karşılığı olmadığı için her dilin rahatlıkla ödünç alıp yadırgamadığı bir kelime. Schopenhauer’in sözü var: “Haset hissetmek insancadır, schadenfreudeyi tatmaksa şeytanca”.
İlkellerin ilkeli taklidi yaptığı yenilgi müsamerelerine çok tanıklık etmişliğimiz var bu toplumsal coğrafyada.
Şimdi nadanlığıyla, nefret dolu duruşuyla hepimizi yıllardır öfkelendirenlerin panik halinde olduklarını izlerken duyduğumuz zevk, son derece tehlikelidir.
Evet, Schadenfreude’yi yaratan onların her şeyi şahsi ve müptezel bir dile tercüme ediveren sorumsuz halleri. Bu kadar kendinden emin, seçtikleri dışında acı çekenlerin acıları karşısında bu kadar duyarsız kalabilen, dünyaya küçük gördükleri kitleleri eğip bükme göreviyle gönderildiğine inanan bu din çakalı militarist vahşilerin ürktüklerini görmek, ürküten siz olmasanız da iyi geliyor.
Burada asıl ahlâki sorun başını çıkarıyor. Bu itiş kakış içinde; bu yenme-yenilme, bitme-bitirme mücadelesinde nerede duruyorsunuz? Bu kavganın tarafı mısınız?
Kimi Kürt siyasetçilerinin, Cemaat karşısında AKP’ye yakın durmanın gerekliliği üstüne söz üretmeleri, kanımca hayati bir yanlıştır. AKP’nin Barış sürecini başlatan ve tamamına erdirebilecek yegane güç olduğu iddiası onlarca yıldır verilen mücadeleyi hiçe saymak anlamı taşımaz mı? Barış süreci, AKP’nin katlanmak zorunda kaldığı bir bedeldir. Kürt mücadelesi, pragma marka AKP kafasını müzakereye mecbur bırakmıştır. Cemaat, Kürtleri hırpalarken AKP tarafından sırtı sıvazlanmadı mı?
Kendi rahatları kaçınca iki günde bütün hukuk sistemini değiştirebilen AKP, KCK tutuklamalarının haklılığına siper etmiyor muydu göğsünü?
Ne Gezi eylemcilerini hapislerde çürütmeye ant içmiş, bildiri okuyan kahraman savcı, ne Roboski katliamına bir oh çekmediği kalan Başbakan bizim müttefikimiz olabilir. Yarın öbür gün barışırlar. Başka da bir çareleri ufukta görünmüyor. Tarihe gömüldü sandığımız Deniz Baykal’ın kahraman kayyum edasıyla apansız sahnede zuhur etmesi size bir şey anlatmıyor mu?
Barışacaklar. Barıştıklarında bizi karşılarında daha güçlü, daha külyutmaz olarak bulmaları gerek.
Onların kavgalarıyla birlikte Kürtlere yönelik nefret saldırılarının yoğunlaşmasını iyi değerlendirmeliyiz.
Bu iki suç ortağının birlikte kaybetmesi için safları sıklaştıralım. Birinden biri kazanırsa dönüp dolaşıp saldıracağı yine biziz.
Ramiro Gomez magazin dergilerinden kestiği reklamlar üzerine; geçimini sağlamak için çocuk bakan, bahçe ile ilgilenen, evi temizleyen göçmen figürleri çizerek lüks hayatın içinde “görünmeyen” çalışanları görünür kılıyor. 2009-2011 yılları arasında Hollywood’ da yatılı-bakıcı olarak çalıştığı aile ile ilişkilerine ve gözlemlerine dayanarak yaptığı çalışmalarını “Mutlu Tepeler” (Los Angeles’ ın Hollwood Hills’ ine gönderme) adlı projede bir araya getiriyor. Çalışmaları, Charlie James Galeri (Los Angeles)’de 11 Ocak itibariyle sergilenecek.
“Lightness and Heaviness”, Ramiro Gomez
Meksikalı-Amerikalı Gomez’in çalışmalarındaki eleştirel bileşenler yaygın reklam anlayışını kesintiye uğratıyor. Zengin imajının altını kazıdığında gördüğümüz çalışanların iş koşulları o imajın foyasını ortaya çıkarır nitelikte.
PolicyMic.com’ un yaptığı röportaj da sanatçı niyetini şöyle açıklıyor;
Bu fotoğraflar benim için önemli çünkü bende bir etki yaratıyor. Bu etki benim çalışmalarımın ilk adımı. Bu reklamların altındaki satış amacını bozma niyeti ile onları yeniden tasarlıyorum. Bu dergilerde “ideal” yaşam ortamları, bu ortamlarda çalışan insanlar görmezden gelinerek sunuluyor.
Ben Hollywood’ da bakıcı olarak çalışırken, sunulan lüks görüntülerin gerçeklikten çok farklı olduğunu fark ettim. Bu reklamlara deneyimlerime dayanarak cevap vermek istiyorum. Bu reklamları yüzey olarak kullanarak onlardaki asıl gerçeği çıkarma isteği duyuyorum. Yaptığım değişiklikler dergi reklamının asıl stratejisini kesintiye uğratıyor. Motivasyonum, sonu gelmeyen lüks tüketme arzuları ile şekillenen burjuva alanlarına müdahale edip orada çalışanlar ile empati kurulmasını sağlamak.
“No Splash”, Ramiro Gomez, 2013
“No Splash” ‘ da , David Hockney’ in Los Angeles’ ın lüks yaşam imajını veren “A Bigger Splash” adlı çalışmasını, kendi deneyimleri ile nasıl gördüğünü gösteriyor. Bu resmi, bakıcılık yaptığı evdeki havuzu temizlemeye gelen çalışanı ve ev temizleyen çalışanı izlerken tasarlayan sanatçı ismini “No-Splash” olarak değiştirmesindeki isteğin ise resmin odağını “atlamanın” bıraktığı izden çalışanlara kaydırmak olduğunu söylüyor. Orijinal resmin aksine çalışanlar “atlama” izi bırakmayıp sadece tertemiz camlar ve berrar bir havuz bırakma görevi ile orada bulunuyorlar.
“Leticia”, Ramiro Gomez, 2011
Yaşadığı evde temizlik görevi ile çalışan kadının sanatı ne kadar sevdiğini ancak çalışma zamanları nedeni ile vakit ayırıp galerileri, müzeleri gezemediğini anlatması ve onun çalışmalarını gördüğünde kendisinin bir gün sanatın konusu olacağını hiç düşünmediğini söylemesi “Leticia” adlı çalışmasına ilham veriyor.
2011 yılında tam zamanlı bakıcılık işini bırakıyor ve magazin çalışmalarının ardından karton üzerine gerçek boyutta yaptığı figürleri açık alanlara koymaya karar veriyor.
Ancak çalışmalarının değerini belirlenmesindeki ekonomik güçleri kontrol edemediğini belirten sanatçı röportajı şu sözlerle tamamlıyor;
Benim neslim için kapitalizme alternatif bir sistem inşa etmek ve hep birlikte, insanlar üzerinden kazanç elde etmeyi bırakmak bir görevdir. Bu gerçekleşene kadar çalışmalarıma devam edeceğim.
Sanatçının diğer çalışmaları için blog sayfasını ziyaret edebilirsiniz.
Hükümetle Gülen cemaati arasındaki gerginlik ruhsatsız çalışan bir altın madeni sahasında daha faaliyetlerin durdurulmasını sağladı. Fettullah Gülen cemaatine yakınlığıyla bilinen Akın İpek’e ait Koza Altın’ın Gümüşhane’deki bir madenine de durdurma kararı çıktı. İzmir’deki ocağın ardından, Gümüşhane’deki Mastra Altın Madeni’nin galerisinin faaliyeti askıya alındı. Durdurma kararıyla beraber şirkette vergi incelemesi başlatıldığı da öğrenildi.
İşadamı Akın İpek’e ait Koza Altın bünyesinde faaliyet gösteren Gümüşhane’deki Mastra Altın Madeni’ndeki galerinin faaliyeti durduruldu. Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı tarafından yapılan inceleme sonrasında, maden civarında açılan galeri girişinin orman işletme için alınan izin alanı dışında kaldığı tespit edilerek faaliyeti durduruldu. Karar Gümüşhane Valiliğine 27 Aralık 2013 tarihinde ulaştırıldı.
Yeni Şafak gazetesinin haberine göre Mastra altın madeni orman izinlerinin uzatılması için başvuru yaptı, ancak başvuruya henüz olumlu bir cevap alamadı. Koza Madencilik’e ait İzmir Dikili’de bulunan Çukuralan Maden İşletmesi’nin faaliyetleri de geçtiğimiz günlerde ‘Çevre İzni veya Çevre İzin ve Lisans Belgesi’ bulunmaması nedeniyle İzmir İl Özel İdaresi tarafından durdurulmuştu. Öte yandan İpek’in, Mastra’daki faaliyet durdurma kararınının yanısıra, şirkette başlatılan vergi incelemesini de KAP’a bildirmediği, bunun da borsa yatırımcılarını zarar uğratan bir suç olduğu belirtiliyor.
Koza Grubu 1 Mart 2005 tarihinde Normandy Madencilik şirketi ve 12 Ağustos 2005 tarihinde Dedeman Madencilik şirketine ait hisseleri satın alarak Mastra madeninin tamamına sahip oldu. Mastra madeninin yakın çevresinde bulunan 11 adet altın sahasına da sahip olan Koza Grubu, bu sahalarda altın arama ve değerlendirme çalışmaları yapıyor. Gümüşhane’nin 22 kilometre kuzey batısında yer alan Mastra Altın Madeni, Demirkaynak köyünün kuzeydoğusunda ve Doğu Pontid Tektonik Kuşağı’nın güney kesiminde yer aldığı belirtiliyor.
Maden cevher üretimi, kapalı ve açık ocak işletmeleri şeklinde yapılan Mastra Altın Madeni Temmuz 2008’den beri faaliyetini sürdürmekte.
BDP’li Dersim Belediyesi, merkeze bağlı Cumhuriyet (Gazik) Mahallesi’nde yapılması planlanan cemevinin imar planını “ibadethane” olarak işleyerek Türkiye’de bir ilki gerçekleştirdi.
Dersim Belediyesi, Dersim merkeze bağlı Cumhuriyet (Gazik) Mahallesi’nde yapılması planlanan cemevini imar planına “ibadethane” olarak işleyerek Türkiye’de bir ilki gerçekleştirdi. Dersimli yurttaşlarla yapılan toplantılar sonucunda halkın talepleri doğrultusunda projelendirilen cemevinin imar planına “ibadethane” olarak işlediklerini söyleyen Dersim Belediye Başkanı Edibe Şahin, “Türkiye’de Dersim dediğinizde insanların aklına orada Alevilerin yaşadığı gelir. Dolayısıyla bizim yapmamız gereken Türkiye’de yok sayılan bu inancın tanınması için meşru mücadele yürütmek ve onların kendi yerlerini almasını sağlamak” dedi.
‘Halkımızın cemevine ihtiyacı vardı’
Katılımcı belediyecilik çalışmaları doğrultusunda halkın öneri ve görüşlerini alarak bu çalışmayı yürüttüklerini vurgulayan Şahin, “Belediye meclisi olarak ekolojik ve doğayla uyumlu bir kent yaratabilmek ve sadece insanı değil doğayı da merkeze koyarak halkın ihtiyaçlarına cevap olabilmek için görüşmeler yaptık. Dersim’de halkımızın cemevine ihtiyacı vardı. Biz de bu ihtiyaçlar doğrultusunda cemevi planını revize ettik” diye konuştu.
Türkiye’de çalışması yerel yönetimler tarafından yapılan yol, park, sosyal donatı ve ibadethanelerin proje imar planına belediyeler tarafından işlendiğini belirten Şahin, “Türkiye’de ibadethanenin karşılığı kilisedir, sinagogdur, camilerdir ama cemevleri değildir. Alevi inancı Türkiye’de kabul edilmediği için cemevleri de ibadethane sayılmamakta” diye konuştu. 35 bin nüfusu olan Dersim’de sadece bir tane cemevi bulunduğunun altını çizen Şahin,”Dersim’de mahalleler de dahil olmak üzere üç cami bir cemevi var. Bu cemevi cenazelerin kaldırıldığı bir mekan olarak kullanılmakta. Biz mahalledeki cemevi projesini imar planına ‘ibadethane’ olarak işleyerek buradaki halkın inançlarının resmileşmesi anlamında bir çalışma yürüttük. Amacımız bütün mahallelerde yapılacak olan cemevlerini imar planlarına bu şekilde işlemek. Bundan sonra yapacağımız planlarda da bunu işlemeye devam edeceğiz” diye belirtti.
Devir değişiyor, ne toplumsal değer yaratmak sadece kar amacı gütmeyen sivil toplumun işi, ne de özel sektörün tek işlevi kar elde etmek. Hem tüketicileri ve hem de çalışanları, firmalarından şeffaflık, toplusal yarar, katılım, doğa dostu olmak gibi değerler yaratmalarını bekliyor.
Kurumsal sosyal sorumluluk alanında 2014 yılı için hangi konuların ön plana çıkacağına dair öngörülerini CSRwire için kaleme alan Liz Gorman ve Lesley Lammers’ın yazısının çevirisini Yeşil Gazete okurları ile paylaşıyoruz.
İleriye bakarken – 2014 için 5 KSS Eğilimi
Biyobenzetimden iklim değişikliğine uyuma, akıllı firmalar kurumsal sosyal sorumluluk (KSS) ile ilgili kilit gelişmeleri takip ediyor.
Yeni yılın gelişiyle, firmalar KSS ve sürdürülebilirlik çabalarına dair yeni kararlar alıyor olabilir. Bu planlama süreçlerinde onlara destek olmak amacıyla kurumsal radarlarda görünme olasılığı ve çekim gücü nispeten fazla olan 5 KSS eğilimini ön plana çıkarmaya karar verdik.
1. Yeni malzeme arayışı
Doğal kaynaklar azalırken hepimizin kaygı duyması gereken iklim değişikliğinin etkisi de hızlanarak artıyor. Bu gerçek, yavaş yavaş Ar-Ge çalışmalarına, ürün geliştirme laboratuvarlarına yansımaya başladı. Bu durum çığır açıcı firmaları ya da yenilikçilik merkezlerini hali hazırda kullandıkları malzemeler yerine yepyeni alternatifler için doğaya dönmeleri konusunda harekete geçirdi. Tahminimiz, 2014 ve sonrası için bu eğilim daha da fazla değerlendirilecek ve tartışılacak.
İlk adaptasyonlardan biri Nike’tan. Firma, bir süredir daha sürdürülebilir tekstil ürünleri için arayış içinde ve yakın bir zamanda gerçekleştirdiği dördüncü Launch Challenge ile devam ediyor. Firma, alışılmadık ortaklarla işbirliği içinde; NASA, ABD Dış İşleri Bakanlığı ve USAID gibi. Hepsi endüstriye yeni ve devrimci malzemeleri tanıtacak yenilikçi tekstil imalatçılarını faaliyete geçirme çabası içinde.
Sprint, paketleme tasarımlarını yeniden ele alırken doğanın aklından faydalanmak için biyobenzetime yöneldi ve San Diego Zoo Center for Bioinspiration ile ortak çalışmaya başladı. Böylece kaplumbağa gibi türler gözlenecek ve üzerinde çalışılacak. Firma, doğayı çalışmanın alışılmışın dışında çözümler üreteceği konusunda umutlu. Sprint bu yolda yalnız değil; Da Vinci Index, biyobenzetimin ABD üzerindeki etkisini ölçmüş ve “2000 yılından beri biyobenzetimin araştırma çalışmalarına yansımasının 11 kat arttığını” bulmuş.
Sonuç olarak, malzeme bilimi için gelecek parlak ve şüphesiz ki ürün geliştirenler ve sürdürülebilirlik profesyonlleri arasında büyüyen bir uzmanlık olacak. Eğer tekrar üniversite okuyacak olsak, kesinlikle mühendislik ya da kimya okumamız ve malzeme bilimi konusunda uzmanlaşmamız önerilirdi.
2. GDOlar – Şeffaflık sorumluluğu burada bitmez
GDO etiketleme, tüketicilerin, gıdalarının nasıl üretildiği, nereden geldiği ve ne içerdiği konularındaki bilgi talebinin en yenisi. GDO meselesi yeni olmamakla birlikte 28 eyaletin bu sene GDO etiketlemeye dair yasal düzenleme önerisiyle daha da önem kazandı.
Target, Simply Balanced projesiyle 2014’e kadar GDOsuz ürün hattı oluşturmayı planlıyor. Chipotle, 1.450 restoranındaki GDO içeriklerini gönüllü olarak etiketleyeceğini söyleyen ilk hızlı gıda (fast food) zinciriyken Whole Foods da 2018’e kadar GDOlu ürünlerini etiketleyeceğin taahhüt eden ilk market zinciri.
Target, Simply Balanced projesiyle 2014’e kadar GDOsuz ürün hattı oluşturmayı planlıyor
Robin O’Brien, buna tüketici tabanlı “gıda uyanışı” diyor ve piyasaya ilk çıkanlar karını görecek. O’Brien, Kraft ya da Kellogg gibi gıda devlerinin Annie’s gibi bir yükseliş yaşamak için herşeyi yapabileceklerini belirtiyor ve bu yükselişin kısmen gerçek içerikleriyle şeffaf ürünlere yönelik tüketici talebine cevap verebildiğinden kaynaklandığını savunuyor.
Her ne kadar GDO, mevcut öfkenin nedeniyse de şeffalık talebi buz dağının görünen yüzü. Tahminimiz, tüketiciler gıda etiketleri üzerinde daha fazla bilgi için bastıracaktır – ABD Gıda Dairesi listesinin henüz ilk onunda olmayan alerjenlerin etikelenmesi ya da belli gıdalardaki teknik olarak yasal ama tüketmenin güvenli olmadığı içeriklerin açıklanması gibi.
İlerici firmalar şeffaflık sınırlarını zorlayıp tüketicilerini gıdaları içinde ne olduğu ile ilgili daha fazla bilgi paylaşacaktır. Bu dalga etkisi yaratıp konvansiyonel gıda firmaları üzerinde, ürünleri içinde ne olduğu konusunda şeffaf olmaları açısından baskı yaratabilir.
3. Çalışan katılmı 2.0 – Sadece seçenek meselesi
KSS bağlamında çalışan katılımı konusu, değişim içinde ve bazı firmalar katılımı kolay, eğlenceli ve kişisel hale getirmek için oyunlaştırma ya da mikto-gönüllülük seçeneklerini hayata geçirmeye başladı. Daha da önemlisi, Sustainable Brands’e göre çalışanlarına katılım konusunda seçenek sunan ya da KSS çalışmalarını etkilemek konusunda beceri kazandıran firmalar çalışan bağlılığını geliştirip sonuçta dip toplamda olumlu sonuçlar elde edeceklerini görecektir. Sustainable Brands, kişisel olarak fark yaratmak için ve/veya yararlanıcılara karar vermek konusunda seçenek sunan iki kampanyaya dikkat çekiyor: Eileen Fisher’in ClimateRide’a katılmı ve AT&T’nin Do One Thing çalışması.
Oyunlaştırma ya da oyun tasarımları yoluyla çalışanların katılımını sağlama, kısa sürede insan kaynağı ağlarında popülerleşti. Practically Green’in tüm iş modeli bu kavram üzerine kuruldu. Etkileşimli araçlar, oyun teknisyenleri ve sosyal ağları kullanarak, çalışan davranışını değiştirmeyi ve böylece kar hanesini iyileştirmeyi ve çevresel etkisini azaltmayı amaçlıyor. Ancak, KSS bağlamında çalışan katılmı hala emekleme döneminde. Firmalar, işletmenin üretimden dağıtıma, ofisten satış mağazalarına kadar farklı fonksiyonlarındaki çalışanlarını kapsayan daha güncel ve ölçeklenebilir yaklaşımlara ihtiyaçları olduğunun farkındalar. Eski usul yaklaşımlar artık işe yaramıyor, firmaların KSS çalışmalarında her çalışana uygun tek yaklaşım diye birşey yok. Bugünun çalışma ortamındaki çalışan katılımı gereksinimi hiç bugünkünden daha fazla olmamıştı.
Firmalar, 2014’te bu konuda daha güçlü arayışlar içinde olmalı ve daha yüksek seviyelerde katılım için esneklik, kişiselleştirme ve seçme kavramları etrafında yenilikçi programlar tasarlamalı.
4. Sosyal girişimcilerin yükselişi
Firmalar, bazı “ufak tefek” girişimcilerin başlattığı sosyal işlerin en iyi genç yetenekleri çaldığının farkına varsa iyi olur. Hayalini kurdukları işi, geleneksel firmalar yerine sosyal girişimlerde bulan MBAli Y kuşağından oluşan havuzun en iyilerini ellerinden kaçırıyorlar.
Araştırma gösteriyor ki ücret artık bu kuşaktaki çalışanlar için yeterli değil; bir amacı olan anlamlı bir işin peşindeler. Harvard Business School, işletme okullarının, artan biçimde sosyal girişimcilik konusunu programlarına eklediğini söylüyor, çünkü öğrencilerin, olumlu bir sosyal etki yaratmak için iş modellerini kullanan sosyal girişimcilerle ilgilendiklerini biliyorlar. Hult Prize’a bir göz atın; sosyal girişimcilerin iş kurma desteği için başvuruları 11.000’in üstünde. 4 sene öncesinde 1.000 başvuru olduğunu düşünürsek…
Kurum yöneticileri, geleneksel olmayan Ar-Ge merkezleri ve değişim katalizörleri olarak gittkçe artan biçimde piyasayı belirleyen sosyal girişimleri satın almayı değerlendirebilir. Firmalar, ayrıca bu yeni dönemde, eski yenilikçilik modellerini elden geçirmeyi ve sürdürülebilir, pazarlanabilir ve karlı ürünleri ortaya çıkarırken topluma da yarar sağlayacak yepyeni bir paradigmayı hayata geçirecek kurum içi girişimcilik yaklaşımlarını bünyelerine katmayı da isteyebilirler.
5. iklim değişikliğine uyuma dazla fazla odaklanma
Her ne kadar firmaların artık operasyonlarından ve ürünlerinden kaynaklanan çevresel ve karbon etkilerinden bahsetmeleri standart bir faaliyet haline gelmiş olsa da zaman artık firmaların, iklim değişikliğini içerden dışarı ve tüm tedarik zincirlerine nasıl etkileyeceğini sağlam şekilde düşünme zamanı. Bir kaç firma şimdiden bu konuda çalışıyor ve iklim dayanıklığı planlarını gelecek iş stratejilerine dahil ediyorlar.
Su kıtlığı, ekstrem fırtına sistemleri, seller ve büyük yangınlar şimdiden bazı firmaların hammaddelerini sürdürülebilir ve güvenli şekilde elde etme becerilerini etkiliyor. Bu durum, tüm firmaları, hem iklim risklerini değerlendirmeleri konusunda hem de sistem ve altyapılarını iklim ile ilgili belirsizliklere ve gerçeklere karşı hazırlıklı olmak üzere güçlendirmeleri konusunda harekete geçirmelerini gerektiriyor.
Küresel Raporlama İnisiyatifi (The Global Reporting Initiative – GRI) ve Karbon Bilgilendirme Proejesi (the Carbon Disclosure Project – CDP) firmaları iklim değişikliğine dair riskleri ve iklim değişikliğinden kaynaklanan fırsatlarını raporlamalarını istiyor. Diğer yandan Sosyal Sorumluluk için İş Dünyası Platformu (Business for Social Responsibility – BSR) firmaların iklime uyum planları için yardımcı olabilecek rehberler hazırlıyor.
Green Mountain Coffee Roasters’ın tedarik zinciri dayanıklılığı konusuna iyice odaklanmış durumda ve kahve tedariğine dair iklimle ilişkili çalışmalar yapıyorlar. Örnek olarak; bir iklim etkisi olarak bilinen bir kahve ağacı hastalığı “kahve pası (la roya)”. Firma, bu meselenin çiftçiler, geçim kaynakları ve tedariklerinin garantisi üzerine uzun dönemli etkilerini anlamaya çalışarak rakiplerinin çok önünde.
Yukarıda bahsettiğimiz 5 eğilim, yükselen meseleler olarak bizim dikkat çektiklerimiz. Şüphesiz firmaların 2014 yılı için dikkat etmesi gereken başka eğilimler ve meselelerin olduğunu düşünüyor olabilirsiniz. Bunları bizimle paylaşmak isterseniz CSRwire Talkback üzerinden lüften bize yazın.