Kıbrıs Sorunu Tarihi – I

1 Ocak 2014 itibarı ile AB dönem başkanı Yunanistan oldu. Yaşanan bu süreçte Kıbrıs Sorununu anımsa(t)yalım istedik. Yeşil Gazete ekibinin Kıbrıs’ta yaşayan ve Doğu Akdeniz Üniversitesi Modern Diller Bölümü’nde öğretim görevlisi olarak çalışan üyesi Yelda Çubukçu‘nun kaleme aldığı “Kıbrıs Sorunu Tarihi” yazısını üç bölüm halinde sizlerle paylaşıyoruz.

* * *

I. Bölüm: 1571 – 1960 

Türklerin Kıbrıs’a gelişi 1571 yılında adanın Osmanlı yönetimine geçmesine dayanır. Ancak Osmanlı Devleti adayı 1878 Berlin Anlaşması’ndan önce kendi topraklarını Ruslara karşı koruması için  İngilizlere kiralamış. İngilizler, Ruslar’ın Kars, Ardahan, Batum ve hatta Erzurum’a kadar ilerlemelerinden korkup Osmanlı Devleti’ni yutacağından endişe ederek  Çerkesler’in ve doğudaki Hıristiyanlar’ın hayatını güvence altına alması kaydıyla Osmanlı Devleti’ne yardım edeceğini bildirmiş ve karşılığında Kıbrıs Sözleşmesi’ni imzalatarak Kıbrıs’ın idaresini almış. Antlaşmaya göre, Karadenizdeki topraklar geri alınınca ada tekrar Osmanlı’ya iade edilecekti. Ancak Osmanlı’nın Birinci Dünya Savaşı’na Almanlar’ın yanında girmesiyle işler değişti ve İngiltere adayı ilhak ettiğini açıkladı. 1923 Lozan Anlaşması’yla bu ilhak durumu tescil edildi ve 1925 yılında ada resmen İngiliz sömürgesi ilân edildi. Bu dönemde ada nüfusu ağırlıklı olarak Rumlardan ve küçük bir azınlık olarak Türklerden oluşuyordu.

1931 yılında adanın Rum halkı, İngiliz sömürgeciliğine karşı ayaklanarak İngiliz sömürge valisinin konağını yaktı. İngiltere ayaklanmanın bastırılmasında kullandığı kolluk güçlerini, isyana katılmayıp aksine karşısında yer alan Türkler’den oluşturdu. Böylece Rumlar’la Türkler’i karşı karşıya getirdi ve birbirlerine kırdırarak arzu edilen huzursuzluk ortamı yaratılmaya başlandı.

Ayaklanmanın ardından Rum kesimi içinde Enosis (Yunanistan’la birleşme) fikrinin giderek yayılmaya başladığı adada, İngilizler karşıt güç olarak Türkler’i örgütlemeye giriştiler. 1943 yılında İngiltere güdümlü bir örgüt olan Kıbrıs Adası Türk Azınlığı Kurumu (KATAK) kuruldu, ancak bu kurum istenilen etkiyi yaratamadı. 1944’te ise Dr. Fazıl Küçük, Kıbrıs Milli Türk Halk Partisi’ni kurdu.

1926’da kurulmuş olan Kıbrıs Komünist Partisi (KKP), 1931’de gerçekleşen ayaklanmadan sonra yasadışı ilân edilmişti. Sovyetler Birliği çizgisini takip eden KKP, faaliyetlerini yasal olarak da yürütmek üzere 1941 yılında AKEL’i kurdu. İki partinin üç yıl boyunca birlikte faaliyet göstermelerinin ardından, KKP 1944’te kendini feshederek AKEL’e katıldı. Bu tarihlerde sömürgeciliğe karşı yürütülen mücadelenin başını esas olarak AKEL ve Ortodoks Kilisesi çekiyordu.

1950’li yıllardan itibaren Kıbrıs’ın önemini arttıran temel faktörlerden biri Ortadoğu’ya yönelik stratejik planlar idi.

1952’de hem Türkiye hem de Yunanistan NATO’ya üye olmuştu. NATO’nun yarattığı anti-komünizm politikası iki devlette de ağır basıyordu. Ne var ki, Kıbrıslı Rumların bağımsızlık mücadelesinin aldığı boyut, en azından Yunanistan’ın soruna ilgisiz kalmasını imkânsız kılacaktı.

1954’te Yunanistan, İngiltere’nin Kıbrıs’ın “kendi kaderini tayin hakkını” tanıması için Birleşmiş Milletler’e başvurdu. Yapılan görüşmelerde Türkiye, adanın İngiltere’ye ait olduğunu belirterek İngiltere’nin yanında yer aldı ve başvuru reddedildi. Aslında sömürgecilerden yana takındığı bu tavır Türkiye açısından hiç de istisna değildir, zira Tunus’un ve Cezayir’in Fransız sömürgeciliğine karşı yürüttükleri ulusal kurtuluş savaşlarında da Türkiye, Fransa’dan yani sömürgeci güçten yana yer alacaktı. Doğal olarak da Ortadoğu ve diğer azgelişmiş ülkelerin gözünde Türkiye sömürgecilerden yana bir ülke olarak yer edecekti.

İngiltere, kendisi için stratejik önemi büyük olan adanın ABD’nin etki alanına girmemesi için, işin içine Türkiye’yi sokarak ve fiili bir Türk-Rum çatışması yaratarak, adadaki varlığını meşrulaştırmaya çalışıyordu. Gerek Rum gerekse Türk milliyetçiliğinin şiddetlenmesi aslında İngiltere’nin işine geliyordu. Bu bakımdan, 1955’te milliyetçi temellerde kurulan EOKA’nın (Kıbrıs Savaşçıları Ulusal Örgütü) Türkleri de hedef alan provokatif eylemlere başlaması aynı yıl gerçekleştirilen Londra Konferansı’nda Türkiye’nin de taraflardan biri olarak masaya oturtulması ve Konferansın son günlerinde 6-7 Eylül olaylarının tezgâhlanması aslında hiç de tesadüf değildi.

6 Eylül 1955’te bir devlet gazetesi tarafından Atatürk’ün Selanik’te doğduğu evin bombalandığı haberleri yayıldı ve ardından İstanbul’daki Rumlar’a ve diğer gayrimüslimlere saldırılar başladı. Evleri, işyerleri ve ibadethaneleri tahrip edildi, 3 kişi öldürüldü, 30 kişi yaralandı. Saldırılar son derece örgütlü ve hazırlıklı bir biçimde yönlendirilmişti. Arkasında MAH’ın (dönemin istihbarat teşkilâtı) bulunduğu “Kıbrıs Türk’tür Cemiyeti” ve “İstanbul Yüksek Okullar Talebe Birliği” gibi örgütler, saldırılara fiilen önderlik etmişlerdi. Çok geçmeden hükümet bütün bunları “komünistlerin” yaptığını duyurarak günah keçisini ilân ediverdi ve komünist avı başlatıldı.

Böylece hem komünistlere hem de Rumlara karşı öfke tırmandırılmış bir taşla iki kuş vurulmuş oldu. Yıllar sonra bir orgeneral; “6-7 Eylül olayları da Özel Harp dairesinin işiydi ve muhteşem bir örgütlenmeydi. Amacına da ulaştı” diyerek gerçek failleri itiraf etmişti. Yine Selanik’teki evi bombalama işini de bizzat Türk devletinin tezgâhladığı ortaya çıkmıştı.

Bütün bu olaylar olurken, Türkiye’nin dört bir tarafında, “Ya Taksim Ya Ölüm” sloganlarıyla, bizzat devlet eliyle örgütlenen mitingler düzenlenmeye başlandı. Ortaokul, lise ve üniversite öğrencileri galeyana getirilerek bu mitinglere katılmaları sağlandı. Böylece Kıbrıs, büyük bir kampanyayla “milli dava” haline getirilmiş oluyordu.

Bu arada Kıbrıs’ta, solu bitirmeye dönük bir kampanya başlatılmıştı. Aralık ayı ortalarında AKEL ve bir dizi sol örgüt kapatıldı ve tüm sol yayınlar yasaklandı. Yaklaşık 140 kişi tutuklanarak toplama kamplarına ve hapishanelere kapatıldı. 1959 yılının sonuna kadar  EOKA’nın faşist liderlerinden Grivas’ın yönlendirmesiyle, pek çok sol kadro öldürüldü.

1956 yılının ilk aylarında Rum lider Makarios’la “özerklik” görüşmeleri başlatan İngiltere, Makarios’un “kendi kaderini tayin hakkında” ısrarcı olması üzerine, onu tutuklatarak sürgüne gönderdi. Aynı yılın temmuz ayında İngiltere’nin hiç işine gelmeyen bir gelişme yaşandı. Mısır’daki Nasır yönetimi Süveyş Kanalı’nı ulusallaştırdığını açıkladı ve kanaldan dolayı Mısır’a yerleşmiş olan İngiliz askeri üsleri kapatıldı. Bu arada, Kıbrıs’taki Rumların mücadelesi de şiddetlenmişti. Mısır’daki üslerini kaybeden İngiltere, bölgesel önemi iyice artan Kıbrıs’ı elinden tümüyle kaçırmamak için, “kendi kaderini tayin hakkını” tanımak zorunda kaldı. Ancak adadaki askeri üslerinin kalmasını şart koştu.

Yine aynı yıl Türkiye, aslında İngiltere’nin tezi olan “taksim” tezini Birleşmiş Milletler’e taşıdı. “Çifte Enosis” anlamına gelen bu teze göre, Rum ve Türk tarafları bölünecek ve her ikisi de kendi “anavatan”larına katılacaktı.

1957 başlarında ateşkes ilân eden EOKA, Makarios’un serbest bırakılmasıyla silahlı eylemlerini geçici olarak durdurdu. Öte yandan, aynı aylarda NATO da, Türkiye ile Yunanistan arasında “arabuluculuk” yapma bahanesiyle adaya el attı. Bundan sonra süreç hızla ilerleyecek ve tertiplerin ardı arkası kesilmeyecekti. 27 Ekim’de Kıbrıs Türk Kurumları Federasyonunun başına eski sömürge savcı yardımcısı Rauf Denktaş getirildi. 29 Kasımda ise Türk Mukavemet Teşkilatı (TMT) ilk bildirisini dağıtarak adını duyurdu. Bir yıl sonra EOKA tekrar faaliyete geçerek saldırılarını arttırdı. Buna karşılık TMT de Rumlara savaş ilân etti. Ne var ki TMT’nin hedef aldığı kitlenin içinde, adada barışı ve bağımsızlığı savunan Türk emekçiler de bulunuyordu. Kıbrıslı Rumların ve Türklerin ortak düzenledikleri bir mitingin ardından TMT, sendikalı Türk işçileri katletmeye başladı. Benzer bir şekilde, solcu Rum işçiler de şoven Rumlarca katledildiler. Emperyalist planların hayata geçmesi için daha önce barış içinde yaşayan işçi sınıfının kardeşlikten, barıştan ve bağımsızlıktan yana tutumunun kırılması şarttı çünkü.

Adadaki gerginliğin had safhaya ulaşması sonucu, NATO üyesi iki devlet, Yunanistan ve Türkiye savaşın eşiğine geldiler. Ardından da ABD menşeili “bağımsızlık” formülü devreye sokuldu. 1959’da imzalanan Zürih-Londra Garanti ve İttifak Antlaşmalarıyla Türkiye, Yunanistan ve İngiltere, Kıbrıs anayasasının garantörleri olarak ilân edildiler.

Kaynak:

Zeynep Güneş, Kıbrıs Sorununa Marksist Yaklaşım

Ecevit Kılıç, Özel Harb Dairesi.

Nejla Günay, Kıbrıs’ın İngiliz İdaresine Bırakılması ve Bunun

Anadolu’da Çıkan Ermeni Olaylarına Etkisi

Yarın II. Bölüm: 1960-1974: Bağımsız Kıbrıs’tan İşgale

(Bu yazı dizisi  2011 yılında Düşünce Yolu adlı sitede yayınlanmıştır.)

Yelda Çubukçu

 

 

Yelda Çubukçu