Ana Sayfa Blog Sayfa 4043

Mersin Üniversitesi öğrencileri direnişte, “Eğitim haktır engellenemez”

Mersin Üniversitesi Çiftlikköy Kampüsü’nde ikinci yarıyılın başladığı 10 Şubat Pazartesi gününden beri kampüse girişlerine izin verilmeyen 27 öğrenci kapı önünde kurdukları çadırda direnişlerini sürdürüyor. Yeşil Gazete olarak sorunu yerinde öğrenmek için yanlarına gittik ve okula alınmayan 27 öğrenci arasında bulunan İletişim Fakültesi Radyo, TV ve Sinema Bölümü son sınıf öğrencisi Özer İnal‘dan yaşananlar hakkında bilgi aldık.

18 Şubat'da gerçekleşen yürüyüşe 500 öğrenci ile 30 kadar öğretim görevlisi katıldı Foto: Öğrenci Kolektifi Facebook sayfasından alınmıştır
18 Şubat’da gerçekleşen yürüyüşe 500 öğrenci ile 30 kadar öğretim görevlisi katıldı Foto: Öğrenci Kolektifi Facebook sayfasından alınmıştır

19 Aralık 2013’de öğrencilerin bir arkadaşlarının üniversitenin ihmali sonucu trafik kazasında hayatını kaybettiği iddiası ile rektörlüğü işgal ettikleri gerekçesiyle başlatılan soruşturma süresince tedbir amaçlı okuldan uzaklaştırıldığı beyan edilen 27 öğrenci 10 Şubat günü başlayan ikinci yarı yıl için okullarına geldiklerinde üniversiteye alınmadı. 12 Şubat’da üniversite önünde oturma eylemi başlatan öğrenciler 17 Şubat 2014 Pazartesi günü de giriş kapısının yanında çadır kurarak direnişe geçti.

Üniversite önünde çadır kurup direnen öğrenciler Rektör Süha Aydın ve Rektör Yardımcısı Yüksel Özdemir için besteledikleri şarkıları söylediler

18 Şubat Salı günü Mersin Üniversitesi Çiftlikköy Kampüsü Rektörlük binası önünde saat 12:00’de toplanan 500 kadar öğrenci ile 30’u aşkın Eğitim-Sen üyesi öğretim görevlisi okuldan tedbir amaçlı uzaklaştırıldıkları iddia edilen 27 öğrenciye destek amacı ile Fen-Edebiyat Fakültesi önünde buluştukan sonra Rektörlük binasına geçti. Rektör ile görüşmek isteyen grup bu isteklerinin geri çevrilmesi üzerine rektörlükten okulun giriş kapısına kadar yürüyerek direnişteki öğrenciler ile buluştu ve burada bir basın açıklaması okudu.

Direnişteki öğrencilerden Özer İnal, Yeşil Gazete’ye gelişmeleri anlattı

Öğrenciler eğitim haklarını geri alana kadar direnmekte kararlı
Öğrenciler eğitim haklarını geri alana kadar direnmekte kararlı

Yeşil Gazete olarak yaşanan bu süreç ile ilgili ayrıntılı bilgi almak amacı ile direnişteki öğrenciler ile buluştuk ve İletişim Fakültesi Radyo, TV ve Sinema Bölümü son sınıf öğrencisi Özer İnal ile kampüs girişinin önünde buluşarak kendisinden bilgi aldık.

Özer İnal yaşanan bu sürecin 10 – 20 Haziran 2013 tarihleri arasında gerçekleşen Akdeniz Oyunları’nda sporcuların kalması için yapılan ve oyunlar sonrasında da KYK (Kredi Yurtlar Kurumu) tarafından öğrenci yurdu olarak hizmete sokulan 3500 kişilik yerleşkenin şehirden uzak olması ve öğrencilerin tüm talep ve şikayetlerine karşın trafik işaret ve işaretçilerinin devreye sokulmaması sonucu 17 Aralık 2013’te 19 yaşındaki Fen-Edebiyat Fakültesi öğrencisi Bahar Salim‘in trafik kazası sonrası hayatını kaybetmesi sonrası 19 Aralık’ta rektörlüğün işgal edilmesi ile başladığını belirtiyor.

Mersin Üniversitesi'nde yaşananları direnişteki öğrencilerden Özer İnal ile (siyah ceketli) konuştuk
Mersin Üniversitesi’nde yaşananları direnişteki öğrencilerden İletişim Fakültesi Radyo, TV ve Sinema Bölümü son sınıf öğrencisi Özer İnal ile (siyah ceketli) konuştuk

Rektörlük işgali sırasında Rektör Süha Aydın‘ın üniversitede olmaması nedeniyle Rektör Yardımcısı Yüksel Özdemir ile görüştüklerini, Özdemir’in 14 maddelik şartlarının hepsini kamuoyu ve basın önünde kabul edip imzaladığını söyleyen İnal, bu şartlar içerisinde işgale katılan öğrencilere soruşturma açılmaması maddesinin de bulunduğunu ancak şu anda 121 öğrenciye bu işgal gerekçe gösterilerek soruşturma açıldığını, 27 öğrencinin de “tedbir uygulaması” içine dahil edilerek eğitim haklarının engellendiğini öne sürüyor.

Tedbir uygulamasının 18 Şubat 2012 tarihli yeni YÖK kanunu sonrası gündeme getirildiğini vurgulayan İnal, ilgili kanundaki “tedbir uygulaması”nın her üniversitenin insiyatifine bırakıldığını, Mersin Üniversitesi Rektörlüğü’nün de bu uygulamayı kendi insiyatifi ile eğitim hakkını engellemek maksadı ile yürürlüğe koyduğunu iddia ediyor.

Rektörlükten yazılı açıklama

Mersin Üniversitesi Rektörlüğü'nün Özer İnal'ın dilekçesine verdiği yazılı yanıt
Mersin Üniversitesi Rektörlüğü’nün Özer İnal’ın dilekçesine verdiği yazılı yanıt

14 Şubat 2014’de rektörlüğe ve öğrenci işleri daire başkanlığına konu ile ilgili yazılı olarak verdiği dilekçeye, “Üniversitemizde 18.12.2013 – 19.12.2013 tarihlerinde meydana gelen Rektörlük binasının işgalini içeren olayları başlatan, gelişmesini sağlayan ve yönlendiren öğrenciler için soruşturma süresince tedbir uygulanması isteği Rektörlük Makamının 7.2.2014 tarihli onayı ile uygun görülmüştür” şeklinde yanıt verildiğini belirten Özer İnal, aynı yanıtda, “Üniversite Öğrenci İşleri Daire Başkanlığı’na vermiş olduğunuz ilgi (b) dilekçenizle de ders kayıt hakkının engellenmesi/dondurulması ile ilgili durumun tarafınıza verilmesi istenilmektedir. Yukarıda belirtilen tedbir kararı uyarınca ders kayıtlarınız durdurulmuştur. Tedbir kararının süresinin bitiminde kayıtlarınız tekrar açılacaktır” dendiğini ancak süresi belli olmayan soruşturma sonucu tedbir kararı kalktığında devamsızlık nedeniyle eğitim haklarının ellerinden alınmasından endişe duyduklarını söylüyor.

Üniversite yönetimine hitaben, “Öğrencine sahip çık” kampanyası

Üniversite öğrencilerinden Mesut Arslan’ın, Change.org üzerinden Üniversite yönetimine hitaben, “Öğrencine sahip çık” başlığı ile bir imza kampanyası da başlattığını sözlerine ekleyen Özer İnal, şu ana kadar 400 kişinin imza attığı kampanyaya katılımın artmasını beklediklerini vurguluyor.

İmza kampanyasına buradan katılmak mümkün

 

Haber: Alper Tolga Akkuş

(Yeşil Gazete)

 

Karadeniz’deki kızıl tabakanın nedeni iklim değişikliği mi?

Zonguldak’ın Alaplı ve Düzce’nin Akçakoca ilçeleri sahillerindeki kızıl tabaka Ereğli’ye kadar ulaştı. Alaplı ve Akçakoca kıyılarını kaplayan ve nedeni henüz belirlenemeyen kızıl tabakanın Ereğli Limanı içinde etkili olduğu görüldü. Kızıl tabakanın oluştuğu bölgede su yüzeyinde ölü olduğu bildirilen çok sayıda deniz anası görüldü. Ereğli’de de tabakadan alınan numune analize yollanırken tabakanın ‘anormal hava’lara bağlı oluştuğu belirtiliyor.

23316288

Ereğli Kaymakamı İbrahim Çay, 15 Şubat’ta ilk olarak Alaplı’da görülen kızıl tabaka için Sağlık Grup Başkanlığı ekiplerini görevlendirildiğini söyledi. Çay, “İlgili laboratuvara numuneler gönderilecek. Analiz sonuçlarının ardından tabakanın neden kaynaklandığı belirlenecek. Gerekli çalışmalar büyük titizlikle sürdürülmektedir” dedi.

Düzce Üniversitesi Biyolojik Çeşitlilik Uygulama ve Araştırma Merkezi (DÜ-BİYOM) Müdürü Yrd.Doç Dr. Deniz Yağlıoğlu ise “Dünyada ve özellikle ülkemizde birçok örneğine rastlayabileceğimiz, literatürde ‘red-tide’ olarak bilinen olayla karşı karşıyayız. Bu olay genellikle ilkbahar ve yaz aylarında görülür. Mevsim normalleri üzerinde seyreden hava ve su sıcaklıkları, kış mevsiminde de böyle bir durumla karşılaşmamıza sebep olmuştur” dedi.

karadeniz-kizil-tabakayla-kaplandi-2014-02-15_m (1)

“Balık ölümleri gerçekleşebilir”

“Bu bölgelerde yine plankton yoğunluğuna göre balık ölümleri gerçekleşebilir. Planktonlar hem ürettikleri toksik maddeler hem de balıkların solungaçlarına yapışması nedeniyle oksijen alamamalarına neden olabilir. Oksijenin olmaması diğer canlıların da olumsuz etkilenmesine sebep olur. Bu planktonları tüketmekte olan kabuklu deniz canlılarının insanlar tarafından tüketilmesi sebebiyle olumsuz etkiler görüldüğü de bundan önce yaşanan olaylarda rapor edilmiştir.”

Tabaka 15-20 gün devam edecek 

Yaşanan olayın mevsim normallerinin üzerinde seyreden hava ve su sıcaklıklarından kaynaklandığını, denizin erken ısınmasıyla alakalı olduğunu aktaran Yağlıoğlu, “Bölgemizde son zamanlarda deniz analarında meydana gelen artış sebebiyle uzun süredir ‘red-tide’ olayıyla karşılaşılmıyordu. Karadeniz’e taşınma yoluyla gelen deniz analarımız var. Bunlar geldikten sonra bu plankton türlerini tükettikleri için Karadeniz’de bu tür olaylarla çok karşılaşmıyorduk. Şu anda deniz analarının üreme mevsimi değil. Kısacası bu mevsimde artan sıcaklıklar red-tide olayıyla karşılaşmamıza sebep olacaktır” diye konuştu. Yağlıoğlu olayın 15-20 gün daha sürebileceğini belirtti.

(AA)

Koruma Kurulu Phaselis’i yeniden inceleyecek

Antalya Olympos Sahil Milli Parkı içinde yer alan Phaselis Antik Kenti sınırlarına yapılacak otel için Koruma Kurulu yeniden inceleme kararı aldı.

1721_Phaselis2-960x400

Bianet’ten Nilay Vardar‘ın haberine göre, Antalya Kültür Varlıklarını Koruma Bölge Kurulu’ndan,  “İlgili alanın arkeolojik kalıntılar açısından yeniden incelenmesine ve bu süreçte hiçbir şekilde inşaat faaliyetinin olmamasına karar vermiştir” kararı çıktı.

Rixos otellerinin de sahibi olan Fettah Tamince, Antik Likya uygarlığının en önemli liman kentlerinden olan Phaselis Antik Kenti yamacına 180 dönüme yayılan “Dream of Phaselis” isimli otel yapmak istiyor.

Arkeolojik rapor sunuldu

Ekoloji örgütleri bu projenin antik kentin arkeolojik peyzajı ve doğal yaşamına zarar vereceği için itiraz ediyordu.

Akdeniz Uygarlıkları Araştırma Enstitüsü Eskiçağ Araştırmaları Anabilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Murat Arslan da Koruma Kurulu’na bölgede arkeolojik kalıntılar bulunduğuna dair güncel bir araştırma raporu iletti.

Son olarak Antalya, Isparta, Burdur, Denizli, Kaş Platformu ile birlikte çeşitli sivil toplum örgütleri ve antik kentin yanındaki Cumaeli köylüleri ile birlikte Koruma Kurulu’na dilekçe verilerek kurulun “hukuk dışı kararından” vazgeçmesi talep edilmişti.

Arkeolojik sit alanında

Tamamı Milli Park sınırları içinde olan otel projesinin yüzde 10’luk kısmı ise 1. derece arkeolojik sit alanı içinde.

Fettah Tamince, tepkiler üzerine “Bölgenin dokusuna uygun bungalov projesi yapacağız” açıklamasını yapmıştı.

Dava açılacak

Kararda “Ancak alan aynı zamanda Milli Park olduğu için, ilgili kurumca milli parklar mevzuatı açısından da incelenmeli” ifadesi kullanıldı. Çevre ve Şehircilik Bakanlığı 26 Aralık’ta projenin Çevre Etki Değerlendirme (ÇED) raporu gerektirmediğine yönelik bir karar çıkardı.

Ancak inşaatın başlaması için Milli Parklar Genel Müdürlüğü’nün bağlı olduğu Orman ve Su Bakanlığı 6. Bölge Müdürlüğü’nden de “olur” yanıtı bekleniyor. Henüz bu karar da gelmedi.

TMMOB’a bağlı Mimarlar, Çevre Mühendisleri ve Şehir Plancıları Odası, şubat ayı sonunda otele karşı dava açacak.

(Bianet)

Akkuyu’da nükleer santrale karşı hekimler de eylemde

Akkuyu’ya nükleer santral yapmayı planlayan Rosatom şirketi, Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’na ÇED raporunu üçüncü kere vermeye hazırlanırken Mersin Tabip Odası, nükleerin insan sağlığına olumsuz etkilerinin önüne geçmek için haftasonu Mersin’den Akkuyu’ya yürüyecek. Eylemi Dr. Ful Uğurhan’la konuştuk.

AkkuyuInsaat4

Mersinli hekimler yayımladıkları çağrı metninde, nükleer santralden kaynaklanabilecek sağlık sorunlarıyla uğraşmak yerine sorunların yaşanmayacağı bir ortam yaratmak için harekete geçtiklerini vurguluyorlar. Metnin devamı şöyle:

“Tarih bize Çernobil ve Fukuşima’da büyük bir ders verdi. Yaşamda kaza her zaman olabilir ama nükleer kazaların sonuçlarının nereye varacağı kestirilemez. Kaç yüz yıl daha insanları hastalandıracağı ya da ne kadar insanı etkileyeceğini bilmek mümkün değil. Bunun yanı sıra atık sorunu da hala çözülememiş. Atıklar milyonlarca yıl saklanmak zorunda.”

“Biz hekimler lösemilerle, genetik hastalıklarla uğraşmak istemiyoruz”

İşte biz de tam bu noktadan hareketle diyoruz ki: Nükleer santrallar insan ve diğer canlıların yaşamında geri dönülemez zararlar verdiği için bu maceradan vazgeçilmeli.Biz hekimler tiroit kanserleriyle, lösemilerle, genetik hastalıklarla, psikolojik sorunlarla uğraşmak zorunda kalmayalım”

Mersin Tabip Odası’ndan Dr. Ful Uğurlu, Akkuyu nükleer santraline 1976 yılında lisans verilmesinden beri santrale karşı mücadele içinde olduklarını belirtiyor. Yürüyüş kararı, üçüncü ÇED raporunun duyulmasının ardından verilmiş. “Bu süreçte hekimler olarak gücümüzü gösterebilmek için 137 kilometre boyunca yürüyeceğiz.”

409632_4294680128507_1805363818_n

“İnşaat süreci bile insan sağlığını etkiledi”

Peki nükleer santral yapımının ilk aşamada insan sağlığına etkileri nedir? Uğurlu şöyle açıklıyor; “Bu sabah köylülerle konuştuk. Yapım aşamasından ormanları kesmişler “hiç orman kalmadı” diyor köylü. Ekoloji bozulduğu anda yağışların azalmasından tutun, iklim koşullarının değişmesi en başat hastalıkları getirecek. Sağlığa doğrudan etkisi olacağını yayımlanmış bilimsel yayınlardan biliyoruz. Almanya’da nükleer santallerin beş kilometre yakınında çocuklarda lösemi ve çocukluk kanserinde artış var. Çünkü soğutma sularının çalışması sırasında etrafa radyasyon yayılıyor. “

“Klorun buharlaşması da zarar verecek”

Akkuyu’daki deniz suyunun sıcaklığının da sorun yaratacağını vurgulayan Uğurlu “buharlaşma çok olacak. Klor kullanılacağı söyleniyor, klor buharlaşınca onun da atmosfere zararı var. “ diyor.

Sağlık sorunları ve ekolojik tahribatın yanı sıra, oluşması muhtemelen kazaların riskini de hatırlatan Uğurlu, yakıtların taşınması sırasında oluşabilecek bir kazanın birkaç nesli etkileyeceğini vurguluyor.

Ülke ekonomisi sağlığa para ayıracağına yanlış enerji politikalarına para ayırdığını söyleyen Uğurlu, tüm bu çarpıklığa baştan dur demek için harekete geçtiklerini belirtiyor.

Eylem güzergahı

Mersin’den 21 Şubat Cuma günü saat 12.30’da Çamlıbel Akkuyu NGS bilgilendirme merkezi önünde buluşacak hekimler burada basın açıklamasını okuyup yola çıkacak. Sonraki güzergah şöyle:

22 Şubat  Cumartesi saat 09.00 ‘da toplanma yeri: Erdemli Valilik Binası Önü

Mersin’den katılmak isteyenler için Saat: 8.30 da Tevfik Sırrı Gür Stadyumu önünde araç hazır bulunacak.

23 Şubat Pazar saat 09: 00’da toplanma yeri Silifke Atatürk Heykeli Önü

Mersin’den katılmak isteyenler için Saat: 7.30 da Tevfik Sırrı Gür Stadyumu önünde araç hazır bulunacak.

(Yeşil Gazete)

 

Avrupa Yeşilleri: “Türkiye’nin sansüre değil özgürlüğe ihtiyacı var”

Avrupa Yeşiller Partisi, Korsan Parti ve Yeşiller ve Sol Gelecek Partisi ortak açıklamasında Türkiye’nin internet kanunlarının değil Avrupa, Dünya ölçeğinde de kısıtlayıcı olduğu söyledi. Açıklamada şu ana kadar 40 idari ve kanuni kararla web sitelerine erişimin engellendiği ve bunun kabul edilemez olduğu söylendi.

sansur2

“Türkiye internete bakış açısını değiştirmeli.  Internet hükümetin telefonla direktif verebildiği veya açıkça Erdoğan’ın azalan demokrasi ve çoğulculuk anlayışının ötesine geçmiş bir topluma hükümet tercihi ahlak ve politikaların dayatılacağı darbe sonrası dönemden kalma siyah-beyaz devlet medya kuruluşu değil çağdaş kamusal alanın şartıdır.”

“Yapılacak yeni düzenlemeleri bilgi ve ifade özgürlüğünü ve böylelikle demokrasi sürecini açıkça kısıtlamadır. Aynı zamanda Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin ifade özgürlüğü üzerine 10. Maddesinin ve de Türkiye anayasasının uluslararası sözleşmeler üzerine 90. Maddesini ihlal etmektedir.”

Açıklamada Türk Hükümeti’ne kanun tasarısını geri alması, Avrupa Birliği’ne yaşanan bu gelişmeleri hafife almaması ve Türk Hükümeti’ne Avrupa’nın demokrasi ve çoğulculuk anlayışı standartları hakkında uyarıda bulunması için çağrıda bulunuldu.

Açıklamanın tam metnine buradan ulaşabilirsiniz.

(Yeşil Gazete)

Amerika ve Türkiye’de kuraklık…- Ali Ekber Yıldırım

ali ekber yıldırım“Havalar çok güzel” diye seviniyor, güneşin tadını çıkarıyoruz. Erken çiçek açan ağaçların fotoğraflarını sosyal medyada paylaşıyoruz. Ege ve Akdeniz sahillerinde denize girenler var. Enginar pazara bir ay erken geldi.

Bunların hiçbiri normal değil. Mevsimler değişiyor. İklim değişikliğinin ve etkilerinin çok yönlü olarak tartışılması ve gerekli önlemlerin alınması gerekiyor. Ancak, önümüzde çok daha güncel ve öncelikli bir tehlike var.

Nedir bu tehlike?

Kuraklık. Türkiye çok ciddi bir kuraklıkla karşı karşıya. Öylesine ciddi ki İstanbul’un su sorununun çok ötesinde. Medyanın büyük bölümü, hükümetin ilgili bakanları, yetkililer kuraklığı sadece İstanbul’un ve diğer büyük kentlerin su sorunu olarak görüyor. Kentlerin su sorunu elbette çok önemli. Ancak asıl tehlike tarımsal kuraklık.

Trakya, İç Anadolu, Çukurova, Ege ve Akdeniz Bölgeleri ilkbaharda yağmur yağsa bile etkili bir kuraklıkla karşı karşıya. Bu bölgelerde daha şimdiden oluşan zarar büyük boyutlarda. Bundan sonra yağacak yağmur bu zararı ortadan kaldırmayacak. Tarımsal üretimde ciddi düşüş olacak. Yeterli yağış olmazsa zararın boyutu çok daha büyüyecek. Zaten birçok üründe dışa bağımlı olan Türkiye, daha çok tarımsal ürün ve gıda ürünleri ithal etmek zorunda kalacak. Gıda ürünlerinin fiyatı artacak. Kış ortasında “havalar çok güzel” diye sevinirken, hasat zamanı çok üzüleceğiz.

Üzülmemek için kuraklığa karşı mutlaka önlem alınması, alternatif politikalar geliştirilmesi gerekiyor. Hükümet, yasal bir zorunluluk olarak 2013-2017 dönemini kapsayan “Türkiye, Tarımsal Kuraklıkla Mücadele Stratejisi ve Eylem Planı”nı hazırladı. Bu eylem planının uygulanması gerekiyor. Plan hazırlamak önemli, ama daha da önemlisi onu uygulamaktır.

Hükümetin ilgili bakanları kuraklıkla ilgili çelişkili açıklamalarla toplumun kafasını iyice karıştırıyor.

Gıda, Tarım ve Hayvancılık Bakanı Mehdi Eker, önce “endişeliyiz” diye açıklama yaptı. Sonra “endişeye gerek yok” dedi. Hangisine inanacaksınız? Endişeye gerek var mı yok mu?

Geçen hafta ise yeni bir açıklamayla “gerekirse kuraklığa dayanıklı buğday tohumu ekilecek” dedi. Kuraklığa dayanıklı tohum çeşitlerinin Tohum Gen Bankası’nda olduğu biliniyor. Bu tohum ne kadardır? Çoğaltılması gerekmez mi? Hangi bölgelere ve ne zaman ekilecek? Bu soruların yanıtları yok.

Orman ve Su İşleri Bakanı Veysel Eroğlu da önce “kuraklık yok” diye açıklama yaptı. Sonra “itiraf etmeliyim ki kuraklık var” dedi. En son açıklamasında yine “kuraklık olmayacak, olsa bile A, B, C planlarımız var. İstanbul susuz kalmayacak” dedi.

Her zaman olduğu gibi ilgili bakanlar kuraklık tehlikesi olmadığını kanıtlamaya, kuraklığı gizlemeye çalışıyor. Geçmiş iktidar dönemlerinde de hep böyle olmuştur. Sorunu ortaya koymak ve çözüm aramak yerine gizleme politikası, üstü örtülme politikası uygulanıyor. Konu bildiğimiz kadarıyla Bakanlar Kurulu’nun gündemine henüz gelmedi. Bundan sonra seçim süreci var. Nisan’dan önce kuraklığın gündeme gelmesi bile çok zor. Muhalefetin de iktidardan farkı yok. Muhalefette tarımsal konuları gündeme getirmede tam bir “kuraklık” yaşanıyor.

Neresinden bakarsanız bakın ciddi bir kuraklıkla karşı karşıyayız.

Benzer bir kuraklık Amerika’da da yaşanıyor. Amerika’nın önemli tarım merkezlerinde California, Oregon, Idaho ve Nevada’da kuraklık yaşanıyor.

Amerika Birleşik Devletleri Başkanı Barack Obama, California’da kuraklık bölgesini ziyaret etti. Üreticilerle görüştü. Kuraklık konusunda bilgi aldı. Bununla da yetinmedi ilk etapta kuraklığın zararını azaltmak ve bölgede tarımcılara katkı sağlamak üzere 173 milyon dolarlık bir bütçe ayrıldığını açıkladı.

Obama, “Gezegenimiz uzun süredir yavaş yavaş ısınıyor. Bu yüzden beklemektense bu felaketleri durdurmak için bir şeyler yapmalıyız. Bu felaketlere bakmalı ve hazırlanmalıyız.” dedi.

Özetle, Amerika’nın bir bölümünde ve Türkiye’de ciddi bir kuraklık yaşanıyor. Amerika gerekli önlemleri alırken, ayırdığı bütçe ile üreticilerin kayıplarını gidermeye çalışırken, Türkiye’de kuraklık görmezden geliniyor.

Ali Ekber Yıldırım – http://www.tarimdunyasi.net/

Brezilya’da “topraksızlar” 30. yılda sokaklarda ~1

Jonathan Watts imzasıyla The Guardian’da yayımlanan yazıyı, Yeşil Gazete gönüllü çevirmenlerinden Ebru Bayhan‘ın çevirisiyle, 2 bölüm halinde sunuyoruz.

***

Faaliyetleri yasa dışı sayılan,marjinalleştirilen ve sıkça kanlı saldırılara hedef olan Brezilya topraksız kır işçileri hareketi, tarımın her zaman ön planda olduğu mücadele ile geçen 30 seneyi

Jonathan Watts
Jonathan Watts

kutlamak için Brezilya’da coşkulu bir şekilde bir araya geliyor. Amaç ; tarım reformu için yapılan kampanyaya yönelik yeni bir rota belirlemek.

Yaklaşık 15,000 kişiyi bulan aktivist çiftçiler ülkenin başkentine ulaştıktan sonra Dünya Kupası stadyumunun çevresinde kamp kurdular,başkanın sarayına doğru yürüyüşe geçtiler ve göz yaşartıcı gaz bulutları arasında polisle çatıştılar.

Yedi yıl sonra yapılan bu ilk kongereye katılmak için ülkenin farklı yerleşimlerinden gelen grup, farklı çevreler tarafından Latin Amerika’daki en önemli kollektif hareket ve Brezilya ekonomisi için de bir tehdit olarak yorumlanıyor.

Brezilya topraksız tarım işçileri hareketi (MST) 30 sene boyunca devlet, bankalar ve büyük toprak sahipleri tarafından elde tutulan verimsiz tarım arazilerine yerleşmek için ve aktivistlerin önderliğinde düzenledikleri kampanyalarla monokültüre (tek tip tarıma, ed.), genetiği değiştirilmiş ürünlere, orman koruma politikalarına ve adaletsizliğe karşı mücadele ettiler.

Şu an itibariyle bu harekete mensup 90,000 üye, mücadele ile kazanılmış arazilerde, durumu belirsiz kamplarda yaşıyorlar fakat MST uzun vadede, hukuki olarak tanınmış yerleşimlerde 350,000 kişiyi barındırmayı hedefliyor.

Brezilya'daki Topraksızlar hareketinin 30. kuruluş yıldönümünde delegeler Brasila'da düzenlenen kongrede bir araya geldiler. Fotoğraf: Jonathan Watts, The Guardian
Brezilya’daki Topraksızlar hareketinin 30. kuruluş yıldönümünde delegeler Brasila’da düzenlenen kongrede bir araya geldiler. Fotoğraf: Jonathan Watts, The Guardian

Azalan yoksulluk, gıda üretimi ve işlenmemiş toprağın daha verimli kullanımı bu hareketin faydaları fakat arazi işgalleri kır işçileri ile arazi sahipleri, tarım tüccarları ve polisler arasında çatışmaya neden oluyor.

Mücadele genellikle ülkenin ücra ve kanunsuz iç bölgelerinde sürdürüldü fakat salı günü eyalet sarayına taşınıyor ve Dilma Rousseff, tarım tekelleriyle kurduğu yakın ilişkilerden dolayı – önceki başkanlara nazaran daha yakın- MST tarafından suçlanıyor.

Davullar, ıslıklar, bayraklar ve afişlerle kırmızı t-shirtlü aktivistler, hükümet karargahının bulunduğu fütüristik mahallelerde kıtalar halinde yürüyorlar-Leninist disiplinin ürünü ve destansı ülke marşlarının eski mirası… Şarkı ve konuşmalarda, küresel ve ulusal çapta giderek yaygınlaşan, hacmen büyüyen fakat bünyesindeki çeşitliliği azalan çiftliklere karşı tepkilerini dile getiriyorlar.

MST ulusal koordinatörü Marina dos Santos “Dilma hükümeti tarımsal reformu geriye götürdü çünkü muhafazakarlarla ittifak halinde. Sanayi sermayesi kırsal bölgeleri özelleştiriyor ve tarımsal reformu sekteye uğratıyor, durma noktasına getiriyor” diyor.

Polis ile bir çok kez karşı karşıya gelen grup, anayasa mahkemesine girmeye çalıştığı zaman duruşma bir saat kadar durduruldu ve bina gözyaşartıcı gaz ve plastik mermilerle protestoculardan temizlendi. Planalto Sarayı -Başkan Dilma’nın konutu- çevresinde çok daha fazla vahşet vardı; 12 protestocu ve 30 polis memuru yaralandı.

Kırsaldaki diğer gruplarla beraber 2 milyona yakın topraksız çiftçinin olduğu düşünülüyor ki bu 200 milyona yakın nüfusa sahip olan Brezilya’da mütevazi bir politik güç.MST Ekim’deki başkanlık seçimlerinde ilk turda hiçbir adayı, ikinci turda en sol eğilimli adayı destekleyeceğini açıkladı. MST temsilcileri şu an itibariyle gösteri planları olmamakla birlikte, eğer dünya kupası süresince işçi hareketleri şehirlerde protesto gösterileri yaparsa, onlara arka çıkacaklarını belirtti.

Aktivistler Brezilya’da kongre ve konser salonuna dönüştürülen Nilson Nelson Tesisi’nde yeni inşa edilen Dünya Kupası Stadyumu’nun gölgesi altında çadırlarını kurdular. Pazar gününe kadar orada olmayı planlıyorlar.

Atmosfer yer yer miting, yer yer ticari fuar ve müzik festivali tadında. İçeride, politikacılar ve delegeler işçi dayanışmasının önemi, Marksist ideoloji, cinsiyet eşitliği ve eğitim sistemi hakkında alkışlar ve dalgalanan bayraklarla desteklenen konuşmalar yaparken; dışarıdaki tezgarlarda Che Guevera, Gandhi ve Bob Marley t-shirtleri, devrimi konu alan kitaplar ve filmler, beyaz güvercin, kırmızı yıldız, çekiç ve orak temalı rozetler satılıyor. Birçok konser alanı, çocuk kampı ve halk müziği sanatçılarından oluşan gezici bir orkestra var. Bunların çevresindeki çadırlar zengin yöresel ürün yelpazesini sergiler nitelikte- KuzeyBatıdan manyok (kasava) ve şeker kamışı, güneyden elma ve süt, Amazonlar’dan bal ve yemiş.

Amaç; monokültüre kıyasla daha çeşitli, sağlıklı ve ekolojik olan ürünlerinin pazarını genişletmek. MST’nin yeni stratejisinde, eğitim ve kadın meselelerine daha fazla odaklanıyor; bu, tarımsal devlerle girdikleri ezici rekabette başarıya ulaşmak için de bir gereklilik olarak kabul edilmiş durumda.

MST, uzun yıllar boyunca Brezilya ve Latin Amerika'daki en önemli toplumsal hareketi oldu. Fotoğraf: Gerivaldoneiva.com
MST, uzun yıllar boyunca Brezilya ve Latin Amerika’daki en önemli toplumsal hareketi oldu. Fotoğraf: Gerivaldoneiva.com

1984 senesinde “Katolik Kilisesi’nin Özgürleştirici Dini Hareketi”ne (Liberation Theology movement of Catholic Church) bağlı bazı gruplar tarafından kurulan MST, bu kongreyle birlikte yeni dönemde değişen şartları tartışmak ve yeni bir yol haritası oluşturmayı hedefliyor. MST’ye göre nüfusun 3% den azı toprağın üçte ikisine sahipken, milyonlarca çiftçi ekilebilir tarım arazilerinin yarıdan fazlasının atıl durumda bırakılmasından dolayı işsizlikle boğuşuyor. MST bu yarı-feodal yapı ile, özellikle ülkenin kuzey doğusunda oldukça etkin biçimde mücadele etmişti.

Brezilya’nın askeri diktatörlük tarafından yönetildiği zamanlar da oldu. Ancak bu dönemin ardından demokrasinin yeniden tesisi bile toprak temelli çatışma ve sorunları azaltmadı. MST’nin işgaller için temel savunması olan ve anayasada yer alan; ülke topraklarının toplum çıkarları için kullanılmasını zorunlu kılan hükme rağmen mülkiyet yasası onların aleyhine işliyor. Bundan dolayı polis şiddetine maruz kalarak araziden sınır dışı ediliyorlar ya da arazi sahipleri tarafından tutulan çetelerce bu ‘yasadışı toprak işgali’ne karşı savaş açılıyor.

Kırsal Araziler Komisyonu’nun (Pastoral Land Commision) değerlendirmelerine göre 1985 ve 2006 yılları arasında 1.465 arazi reformu aktivisti ve köylü öldürüldü. Failler, cinayetlerin yalnızca onda birinde hakim karşısına çıkarıldı. Fernando Henrique Cardoso ve Luiz Inácio Lula da Silva’nın başkanlıkları zamanında daha çok arazi dağıtılmıştı fakat MST’ye göre Dilma zamanında bu durma noktasına geldi.

Bu, 3.,000 ailenin tekrar yerleştirildiğini söyleyen devlet yetkililerince yalanlanıyor. Köylüler bu durumların çoğunda arazi sahiplerinin elinde bulunan verimsiz topraklardan pay almak yerine, ‘düzenlenmiş’ arazilere, ve genellikle Amazonlar’a gönderiliyorlar.

Yeşil Gazete için çeviren: Ebru Bayhan

(The Guardian, Yeşil Gazete)

19 Şubat 2014

Gül internet sansürünü onayladığını Twitter’dan duyurdu

Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, interneti sansürü yasasını, “İki maddede değişikliğe gidilecek” diyerek onayladığını Twitter’dan açıkladı.

Erdoğan’a “Diktatör defol git” diyenler hakim karşısına çıktı

Geçtiğimiz yıl Beşiktaş’ta konvoyu geçerken Başbakan Tayyip Erdoğan’a Diktatör” ve “Defol git” diyerek hakaret ettikleri iddiasıyla gözaltına alınan ve haklarında 6 yıla kadar hapis istenen 3’ü CHP Kadıköy İlçe Yönetim Kurulu üyesi 4 kişi ilk kez hâkim karşısına çıktı.

AKP yüzde 30 kadın kotasına rağmen 18 kadın belediye başkan adayı gösterdi

Başbakan Erdoğan’ın yüzde 30 olarak açıkladığı kadın kotasına karşın AK Parti’deki kadın belediye başkan adayı sadece 18 oldu.

Kadıköy’de AKP seçim barkovizyonuna yumurtalı protesto

Kadıköy İskele Meydanı’nda, seçim çalışmaları için, üzerinde AK Parti’ye ait barkovizyon olan TIR getirilmesi bir grup tarafından protesto edildi. İskele Meydanı’nda toplanan bir grup gösterici TIR’a boya ve yumurta attı. Olay yerine sevk edilen çevik kuvvet dört kişiyi gözaltına aldı.

Ali İsmail Korkmaz davasında tutuklu sanıkların avukatı çekildi

Davada tutuklu bulunan Korkmaz’ın dövülmesi olayına yardım ettikleri iddia edilen İ.K., R.K. ve M.V.’nin avukatı Selamet Şen, sanıkların vekilliğinden çekildi.

Dokunmayın ormancılığın genetiğine

Yaklaşık 28 yıl oldu; 1986 yılının yaz başlangıcında üniversite tercihlerimi yapıyordum ağabeyimle. O zaman ikinci basamak sınavına girmeden tercih yapılıyordu. Alacağımız puanı bilmeden, tahmin esaslı bir tercih olduğu için yelpaze hayli geniş tutuluyordu. Siyasal Bilgiler Fakültesinde okuyan ağabeyim istedi Orman Fakültesini yazmamı. Ne fakülteyi tanıyordum ne de Orman Mühendisliğini. Yazdım yine de, ağabey lafı dinledim. Sonuçların açıklandığı gazetede ÖSYM numaramın hizasında yazan kodun karşılığına baktım ilgili çizelgeden: “İstanbul Üniversitesi Orman Fakültesi Orman Mühendisliği Bölümü” yazıyordu. O an ne hissettiğimi hatırlamıyorum ama “ormanın da mühendisliği mi olurmuş” diye yapılan yarı açık yarı gizli dalga geçmeler, müstehzi gülümsemeler epey canımı sıkmıştı.

34 orman fak.

Sonradan öğrendim ki ormanın mühendisliği en eski mühendislik disiplinlerinden biriymiş. 1800’lü yılların başlarında Fransa ve Almanya’da başlayan bilimsel ormancılık öğretimi ülkemize geldiğinde takvimler 1857 yılını gösteriyor. Fransız ormancı Lois Tassy tarafından temeli atılan o okul bugün İstanbul Üniversitesi Orman Fakültesi adını taşıyor ve 157 yıldır ormancılık eğitimi veriyor. Bugünkü devlet ormancılık örgütünün kökeni ise 1839 yılında kurulan Orman Müdürlüğüne kadar uzanıyor. Tarihlerden birinin Tanzimat Fermanı (1839) diğerinin de Islahat Fermanı (1856) ile gösterdiği yakınlık Osmanlı’daki ilerleme arayışları ile ormancılık arasındaki ilişkiye de ışık tutuyor kuşkusuz.

33 622px-Ogm_yeni_logoTarihsel süreç içerisinde ormanların kontrolsüz bir şekilde yararlanmaya açık tutulduğu dönemden koruyucu önlemlerin alınmasına; geleneksel orman-toplum ilişkilerinden bilimsel yönetim anlayışına geçişin tetikleyicisi, önceleri sınırsız olarak düşünülen orman kaynaklarının bir sınırının olduğunun ve bu kaynakların giderek tükendiğinin anlaşılması olmuştur. Dolayısıyla hem ormancılık bilimi hem de ormancılık mesleği baskın bir “koruma” geninin etkisi altında şekillenmiştir. Orman kaynaklarından yararlanma talep ve arzularının ormanlara zarar vermesini engelleyen, elimizde kalan ormanların günümüze kadar gelebilmesini sağlayan, bin bir çeşit baskıya karşı ormancıyı ve ormanları dik tutan şey, ormancılık eğitimi yoluyla her bir ormancının bütün hücrelerine empoze edilen bu koruma genidir.

Brundtland KomisyonuOrtak Geleceğimiz” (Our Common Future) adlı raporunu açıklayıp Sürdürülebilir Kalkınma kavramını dünya gündemine yerleştirdiğinde takvim yaprakları 1987 yılını gösteriyordu. “Sürdürülebilirlik” temel bir ilke olarak o tarihten günümüze hemen bütün sektörlere monte edildi; sürdürülebilir turizmden sürdürülebilir tarıma, sürdürülebilir enerjiden sürdürülebilir ulaşıma kadar rengarenk programlar hazırlandı. Oysa ormancılık bu moda ilkeyi en az 200 yıldır biliyor ve kullanıyordu –ki, bu ileri görüşün altında yatan faktör de “koru, koru” diye ormancıların zihinlerine hiç durmadan baskı yapan malum gendi.

Muhafaza (Koruma) Ormanı kavramını Kurtuluş’un hemen sonrasında, 1924 yılında ormancılık mevzuatına sokan da, Milli Park kavramını 1956 yılında Orman Kanunu’na yerleştiren de sözünü ettiğimiz genden başkası değildi elbet. Nasıl olmasın? Ormancılığı ormancılık yapan, ormancıyı oduncundan ayıran bu genin ta kendisi değil mi? Korumayı bilmesek kesip kesip kullanmak için bize ihtiyaç duyarlar mıydı?

1980’lerin ikinci yarısı ve 1990’larda Türkiye özelleştirme ve küreselleşme rüzgarlarıyla doldurmuştu yelkenlerini. Bütün değerleri paraya çevirmek tek ve tartışmasız ilke haline gelmişti. Öyle böyle değil, ormancılara devlet ormanlarını satalım diye ders veren başbakan çıkardı bu ülke. İşini bilen memurlar ve köşe dönme sevdaları yeşermeye başladı orada burada. Yetmedi, siyaset denilen öğütücü gerçek ormancıları bir bir ezmeye, sistemin dışını atmaya başladı. Çıkardıkları yasalarla yetinmeyip nasıl ormancılık yapılacağını da öğretmeye çalıştı dev dişliler.

2000’li yıllar ise bir önceki dönemi mumla aratmaya başlattı. Ormanı orman olarak korumaktan başka her yol mubah oldu. Her yol! Orman yol oldu, orman taş ocağı oldu, orman üniversite oldu, orman otel oldu, orman havaalanı oldu, orman kanal oldu, orman şehir oldu, orman çöplük oldu… Bir tek orman olamadı, orman kalamadı orman. Doğal ormanların göğsüne hançerler saplandı, korumayı, yaşatmayı unutup taneyle dikilen ağaç çevreciliğine(!) terfi ettik top yekün. Ormanla ağaç arasındaki derin uçurumu göremedik ne yazık; yuvalarımızı yıkıp birer birer, tuğla verdiler karşılığında, kandık.

Belki de en kötüsü GDO (Genetiği Değiştirilmiş Ormancı)’ların ortaya çıkması idi bu süreçte. Korumayı itip bir kenara “kullan, ne olursa olsun kullan” şiarının büyüsüne kapılan ormancılar görmeye başladık. Sanki ekonomist azmış gibi ekonomist gözüyle bakan, sanki müteahhit azmış gibi müteahhit gibi davranan, sanki tüccar azmış gibi tüccar hesabıyla çalışan ormancılar.

Bu tip ormancılar belki sınıf arkadaşlarım, belki de öğrencilerim. Henüz azınlıktalar, bunu da biliyorum. Yine de kaygılanıyorum, ne yalan söyleyeyim. Bundandır belki, yol yakınken uyarmak istiyorum meslektaşlarımı:

Açın ve fazla değil iki satır en çok, okuyun mesleğinizin köklerini. Dünyanın neden böyle bir mesleğe ihtiyaç duyduğunu hatırlayın. Öncelikli görevinizin korumak, ne pahasına olursa olsun korumak olduğunu unutmayın. Ekoloji biliyor olmanızın, ekosistem kavramını anlamınızın, o sistemdeki etkileşim mekanizmalarının sonuçlarını görebilmenizin hakkını verin. Bir gün, bir hafta ya da bir yıl sonrasına değil yüz yıl sonrasına bakmak, yüz yıl sonrasına şekil vermek için eğitildiğinizi aklınızın bir köşesinde tutun hep.  Alexandre Stheme’in, Hoca Ali Rıza’nın, Bernhard’ın, Heske’nin, Mazhar Diker’in, Esat Muhlis Oksal’ın, Fehim Fırat’ın, Selahattin İnal’ın ve yazarak bitiremeyeceğim onlarca yerli ve yabancı hocanın kemiklerini sızlatmayın.

Eleştirilseniz de, baskı da görseniz, misyonunuzun korumak ve geleceğe, çocuklarımıza değil torunlarımıza aktarmak olduğunu bilin. Bugüne değil geleceğe. Ve sakın! Sakın dokunmayın ve dokundurtmayın ormancılığın genetiğine.

 

35 Cihan Erdönmez

 

 

Dr. Cihan Erdönmez

[Son Dakika] Kiev’de gösteriler şiddetli çatışmalara dönüştü: En az 13 ölü

Ukrayna’nın başkenti Kiev’de hükümet karşıtı protestolarda şiddet yükselirken bugün çatışmalarda ölenlerin sayısının 13’e yükseldiği bildiriliyor.

Hükümet karşıtı göstericilere dağılmaları için verdiği süre akşam saatlerinde dolan polisin protestocuların kampına tazyikli su, ses bombaları ve plastik ve gerçek mermilerle baskın düzenlemesinin ardından son haftalardaki en şiddetli çatışmalar başladı. Polise taşla karşılık veren binlerce gösterici parlamentoya yürümekte ısrar ediyor.

ukraine_protest

BBC tarafından gece saatlerinde ölü sayısının 13’e yükseldiği ve ölenlerden 6’sının polisler olduğu bildirildi.

Ukrayna’da muhalefet, 2004’teki anayasal düzene dönülerek Devlet Başkanı Viktor Yanukoviç‘in yetkilerinin kısıtlanmasını istiyor.

Bu arada, Avrupa Birliği dış politika temsilcisi Catherine Ashton, şiddetin tırmanmasından “derin endişe duyduğunu belirterek, politikacılara “sorunların köküne inme” çağrısı yaptı.

Rusya ise şiddetin artmasından “Batılı politikacılar” ile “Avrupa kurumlarını” sorumlu tutuyor. Moskova hükümeti, “radikal güçlerin saldırgan eylemlerine” göz yumulduğunu savunuyor.

Rusya’ya yakınlığıyla bilinen Ukrayna Devlet Başkanı Yanukoviç’in Kasım ayında AB ile işbirliği anlaşmasını imzalamayı reddetmesi, gösterilerin fitilini ateşlemişti.

Haftalar süren olayların ardından göstericilerin işgal ettikleri devlet binalarını boşaltması ve hükümetin eylemcilere af ilan etmesiyle Kiev sokakları sakinleşmeye başlamıştı. Buna rağmen, Yanukoviç’in istifasını isteyen protestocuların kurduğu kamplar olduğu gibi duruyor.

Bugün Parlamento’ya yürümek isteyen muhalifler, önlerine çıkan polise kaldırım taşları ve sis bombaları attı. Polis ise ses bombaları ve plastik mermilerle karşılık verdi. Bir grup gösterici de, Yanukoviç’in lideri olduğu Bölgeler Partisi merkezine saldırdı. Polis, binayı tahrip eden göstericileri dışarı çıkardı. Olay sırasında bir parti çalışanının öldüğü anlaşıldı. Ayrıca, parlamentoya yakın bir binanın içinde ve sokak ortasında cesetler bulundu.

Haberi hazırladığımız sırada göstericiler Kiev’in alevler yükelen ve patlama sesleri duyulan merkezinde toplanmaya devam ediyordu.

(BBC, Yeşil Gazete)