Ana Sayfa Blog Sayfa 4042

İstanbul sergisi ütopyalarla ve panayırla kapanıyor

tarih vakfıTarih vakfı tarafından Galata Rum Okulunda düzenlenen “Yine, Yeni: Dünya Kenti İstanbul” sergisi bu hafta bir dizi etkinlikle sona erecek. Sergi kapsamında sürdürülen arkeoloji, gündelik hayat, kentsel dönüşüm ve kent hakkının tartışıldığı İstanbul Konuşmaları etkinlikleri 22 Şubat 2014 tarihinde gerçekleşecek   “Heryerleşen İstanbul’da Yokolan Üzerine Düşünceler, Yokyer Üzerine Düşler” konulu panel  ve 23 Şubat günü yapılacak şenlik ile son buluyor.

22 Şubat, Panel

Tarih Vakfı 27-28 Şubat 1993 tarihinde ‘İstanbul Üzerine Beklentiler ve Ütopyalar’ Sempozyumu düzenlemiş ve sempozyum konuşmalarını İstanbul dergisinin Nisan 93 tarihli beşinci sayısında yayınlamıştı. Haziran 1996’da ise UNESCO himayesinde gerçekleştirilen Habitat-II İnsan Yerleşimleri Konferansı kapsamında Darphane-i Amire binalarında “Dünya Kenti İstanbul” sergisini açmıştı. 18 yıl sonra aynı sergiyi, 15 Ocak – 22 Şubat tarihleri arasında Galata Rum Okulu’nda “Yine, Yeni: Dünya Kenti İstanbul” adıyla yeniden açan Tarih Vakfı, çeşitli müdahale, dayatma ve yok saymalarla sıradanlaştırılan İstanbul’a bıraktığı yerden tekrar bakarken bugünkü İstanbul’u ve geleceğini bir kez daha düşünmeyi amaçlıyor.

18 yıl aradan sonra açılan Habitat sergisi kapsamında ilk Ütopyalar sempozyumundan tam 21 yıl sonra, 22 Şubat 2014 tarihinde İstanbul’u ve İstanbulluluk hallerini yeniden konuşmak, şehre bu arada yaşatılan yokoluş ve heryerleşme süreciyle ilgili düşünceleri ve daha önemlisi şehirle ilgili yokyer düşlerini (ütopyalarını) paylaşmak ve yirmi bir yıl öncenin kente dair düş ve düşüncelerini bugünün düş ve düşünceleriyle buluşturmak amaçlanıyor.

22 Şubat 2014, Cumartesi günü Karaköy’deki galata Rum Okulunda 14 00 – 16 00 arasında yapılacak toplantıya Afife Batur, Aydın Uğur, Aykut Köksal, Bülent Bilmez, Edhem Eldem, Jean François Perouse, Korhan Gümüş, MuratBelge, Orhan Silier, Uğur Tanyeli, Yaşar Adanalı konuşmacı olarak

23 Şubat Pazar günü  “İstanbul Hayali Panayırı”

23 Şubat günü boyunca devam edecek şenlikte, genç müzisyen ve dansçılarla “İstanbul için Çal, Söyle, Danset”, çocuklarla “İstanbul’a Çocuk Eli Değiyor/Çocuklarla Birlikte Bir İstanbul Tasarlıyoruz” etkinliği ve Berberyan Kumpanyası’ndan “Günbatımında Todori” adlı okuma tiyatrosu olmak üzere üç bölüm var.

4 yaş ve üzeri her yaş grubuna açık olan “İstanbul’a Çocuk Eli Değiyor/Çocuklarla Birlikte Bir İstanbul Tasarlıyoruz” etkinliğini İnformel Eğitim-çocukistanbul ve Stüdyo X birlikte tasarlayıp organize ettiler. Gün boyu sürecek etkinlikte her yaş grubundan çocuklar, dilerlerse anne-babalar, grafik tasarımcı Caner Duyar’ın tasarladığı grafik İstanbul çizimi üzerinde İstanbul’u çiziyor, tamamlıyor, boyuyor ve sonunda Tarih Vakfı’ na bağışta bulunmak üzere açık arttırma ile satışa çıkarıyorlar.

Berberyan Kumpanyası’nın sahneleyeceği Günbatımında Todori adlı okuma tiyatrosu, Ikna Sarıaslan’ın “Todori’de Bir Akşam” adlı ermenice şiirinin teatral sunumu. Kadiköy’deki meşhur Todori Meyhanesi’nde bir çilingir sofrasından memleketten farklı insan manzaralarını izleyeceğimiz bu sunum 16:30’da başlayacak.

İstanbul için Çal, Söyle, Danset bölümü ise, 12:00’den itibaren bütün sergi mekânını kuşatmış olarak 19:00’a kadar devam edecek. Boğaziçi Üniversitesi Folklor Kulübü, Güz Kumpanyası, operacı Harun Ateş, yine Boğaziçi Üniversitesi’nden Rebetikocular ve ODTÜ Türk Halk Bilimi Topluluğu üyeleri günün farklı zamanlarında, şarkıları, türküleri ve danslarıyla sergi koridorlarında veya sahnede olacaklar.

İstanbul Hayali’ne Şenlik boyunca sergi sırasında yeni sahiplerini bulmamış olan sergi panoları da daha küçük bağışlarla yeni sahiplerini arayacak.

 

 

(Yeşil Gazete)

 

[Özel Röportaj] Doğanın haklarını Susam anlatıyor

Doğanın da Hakları Var kampanyasının maskotu Susam, doğa hakkı kavramının önemini ve kampanyanın amaçlarını Yeşil Gazete’ye anlattı.

“Hâlâ Anadolu köylerinde var, bundan yıllar önce çiftçiler ‘kurda, kuşa, aşa’ diye tohum ekerlermiş. Kendi gıdaları için tohum ekerken bizi de düşünürlermiş. Şimdi insanların çoğu kentlerde yaşıyor ve doğadan koptukları için bizim nerede ve ne şartlarda yaşadığımızı pek bilmiyorlar. Bizim de kendi haklarımız olduğunu onlara yeniden hatırlatmamız gerekiyor.”

Bu sözlerin sahibi Susam. Kendisi Kuzey Ormanları’nda yaşayan bir su samuru. Susam aslında bizden daha eski bir İstanbul sakini ama onunla aynı havayı soluduğumuzu bilen sayısı pek az.  Son zamanlarda da hayatı büyük tehlike altında, insanın zarar verdiği ekosistemdeki diğer tüm canlılar gibi.

SusamRoportaj2
Yeşil Gazete’den Gözde Kazaz ve Susam Yeşil Ev’de

Susam, Yeşiller ve Sol Gelecek Partisi’nin başlattığı “Doğanın da Hakları” var kampanyasının maskotu. Maskot dediğimize bakmayın, aslında insanlara “bahşedilmiş” hak kavramının tüm doğaya ait olması gerektiğini ikna edici argümanlarla savunan bir sözcü de diyebilirdik.

Susam’la İstanbul’da, Beyoğlu Yeşil Ev’de bir araya geldik ve ilk (ve belki de son) söyleşisini Yeşil Gazete’ye verdi. Bundan sonra onu doğa hakları kampanyasının pankartlarını taşırken göreceksiniz.

Yeşiller ve Sol Gelecek Partisi’nin bu kampanyasına nasıl dahil oldun?

Bana gelmeleri şöyle oldu: Doğa Hakları Çalışma Grubu’nun Yeşil Ev’de küçük bir toplantısı olmuş, o toplantıda bizim ormanlarda gezen Cem diye bir öğretmen arkadaş benden bahsetmiş. “Biz eskiden Kuzey Ormanları’nda gezerken hep su samurları görürdük, fakat bu 3. Köprü inşaatından sonra yok oldular etraftan.” demiş.  Sadece bizi değil, diğer canlıları, geyikleri falan da artık pek görmediğini söylemiş. Neyse, benden bahsedilmesi bu arkadaşların ilgisini çekmiş. Bizim İstanbul’da yaşadığımızı bilmiyorlarmış zaten. Neticede beni bulup kampanyanın maskotu olmam için teklif getirdiler. Ben de kabul ettim. Çünkü bizim evimizi yok eden, ağaçları kesen, oraya inşaatlar, barajlar yapanlar insanlar aslında; ama birtakım başka insanların da bunları önlemek için mücadele ettiklerini görmüş oldum. Bu hoşuma gitti açıkçası ve bu arkadaşlara yardımcı olmaya karar verdim. Aydan Çelik de fena çizmedi portremi doğrusu (gülüyor). İşte böyle başladık.

“Biz dünyada yüzde üç kalmışız”

Şu doğa hakları kavramını sana biraz danışmak istiyorum.  Türcülüğe karşı bir insan olarak, ilk duyduğumda evet diye düşündüm “doğanın da hakları var”, ama yine de -üzerine alınma tabii ama- insanın kabul etmesi zor da olabiliyor bu eşitliği. Sence neden ihtiyacımız var doğa hakları kavramına?

Susam2k
Susam’ın portresini çizer ve aktivist Aydan Çelik çizdi.

Çünkü bu dünyayı kendi hakimiyeti alına almak isteyen insan türü, bize pek yaşama alanı bırakmıyor. Zannediyor ki bizi yönetebilir, su, toprak, ovalar, denizler onun hakkı ve herşey onun için… Oysa doğada aslında hepimizin eşit hakkı var. İnsan yüzünden iklimler değişiyor ve bundan biz de mağdur oluyoruz. Sadece ben değil tabii, bütün türler. Üstelik tek bir tür yüzünden oluyor bunlar, insan türü yüzünden.

İnsanlar bir araştırma yapmışlar, ben de ordan öğrendim; bugün karada yaşayan insanların ve insanların daha çok da yiyecek elde etmek için beslediği hayvanların toplam ağırlığı bütün canlıların toplam ağırlığının yüzde 97’si imiş. Yani benim gibi yabanıl hayatta yaşayan hayvanlar yüzde 3 kalmışız. Bunu duyunca ne kadar zor durumda olduğumuzu daha iyi anladım.

İnsanlar bir sözleşme imzalamışlar “İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi” diye. Bu beyannamede yine kendi haklarından söz ediyorlar, fakat bizim haklarımızı gözetmiyorlar. Tabii insan haklarının yanında hayvan haklarından bahseden bir takım gruplar var, onlar da bizim dostlarımız. Ama aslında daha da geniş bir hak anlayışına sahip olmak gerekiyor. Suyun ortak olduğundan, su varlığının hakları olduğundan, toprağın aslında canlı bir varlık oldığundan, onun içinde yaşayan pek çok canlı ve mikroorganizma olduğundan, mesela ormanın haklarından bahsetmek gerekiyor. Ormanda yaşayan tek bir ağaç, etrafındaki bütün ağaçlarla işbirliği yaparak yaşıyor. Ama benim gördüğüm insanlar öyle çok da işbirliği yapmıyorlar. Bu yüzden de doğanın da hakları var deme ihtiyacı duyan insanlar var. Büyük bir kesim değil belki, ama bazı insanlar doğanın haklarını teslim etmeden ve diğer doğal varlıklar olmadan insan türünün süremeyeceğini de anlamış durumda. O yüzden bizimle işbirliği yapıyorlar.

İnsanların kendi haklarını korumak için imzaladıkları bir beyannameden bahsettin biraz önce. Aslında dünyadaki varlıkların haklarını koruyan bir beyanname de var:  Toprak Ana Hakları Evrensel Beyannamesi. Duydun mu o beyannameyi?

Evet, tabii biliyorum. Benim orada gördüğüm en önemli hak yaşam hakkı. Tıpkı insanlar gibi bizim de en değerli hakkımız yaşama ve türünü devam ettirme hakkı .

Bir de birbirimizle ilişki içerisinde yaşayabilme hakkı da çok önemli. Orman nasıl tek tek ağaçlardan ibaret değilse, ben de tek başına bir su samuru değilim. İlişki içerisinde yaşadığım birçok canlı var ve onlarla birlikte yaşamak istiyorum. Kuzey Ormanları’nda ben öyle yaşıyorum ve buna hakkım var. Ekolojik bütünlük içinde yaşayabilmemiz Toprak Ana yasasında çok önemli birşey.

Ekosistemin bütününün bir hakkı olmalı

Doğanın da Hakları Var kampanyasının ayaklarından biri hukuki olarak doğa hakkını tanımak mı? Eğer öyleyse bu nasıl mümkün olacak?

Susam1k
Kampanyanın ana pankartı

Bu çalışmadan önce, Yeşiller ve Sol Gelecek Partisi’nden önceki Yeşiller zamanında ekolojik anayasa çalışması başlatılmış, bu ekolojik anayasada da doğa hakkı kavramı ilk kez ortaya atılmış. Doğanın haklarının anayasaya girmesi talebiyle bir anayasa taslağı hazırlanmış ve meclise sunulmuş.

Biz tabii aslında doğanın da hakları var meselesini yaygınlaştırmak ve insanlar arasında bir farkındalık yaratmak için bu kampanyayı yürütüyoruz. Bu farkındalık mutlaka bu hakkın ileride ekolojik anayasaya ve diğer yasalara girmesine öncülük etmeli. Fakat ne yazık ki duyduğum kadarıyla,  3. Havalimanı projesinde ÇED raporu iptal edilmesine rağmen inşaat halen bizim yaşam alanlarımızda devam ediyor. Yani doğanın haklarını iade etmek için yasal sürecin de lafta kalmaması, mutlaka işletilmesi gerekiyor.

Bir de şöyle birşey var: Doğanın hakları var ve hukukta özne olması lazım dediğimizde “sen nasıl mahkemeye çıkacaksın, kendi hakkını savunacaksın? Bizim dilimizi anlamıyorsun”  gibi bir itirazla karşılaşıyorum. Ben de diyorum ki, tamam ben kendimi mahkemede savunamıyorum; ama kendini mahkemede savunamayacak hiç kimsenin hakkı olmayacaksa, mesela çocukların da hakkı yoktur, kendini savunabilme konusunda sıkıntı yaşayabilecek kimi yaşlı, hasta veya belki bazı engelli insanların da hakkı yoktur. Canlı falan olmadıkları halde şirketlerin bile hakları var.

Yani o mahkemeler bize kapalı olsa da, hakkımızı arayacak vekiller aracılığıyla kendimizi savunabiliriz. Bu vekiller benim bir su samuru olarak başıma birşey geldiğinde hakkımı savunabileceği gibi, bir bütün olarak ekosistemin hakkını da savunmalı. Ekosistemin bütününün bir hakkı olmalı, doğa hakkı bunu ima ediyor zaten. Çünkü o bütünün hakları ihlal edildiğinde hayatımız tehlikeye giriyor. Bizim içinde yaşadığımız ormanı yakıp yıkmaya başladılar, nereye kaçacağımızı şaşırdık.

“Ben de Terkos Gölü’nde yaşıyorum ama kuraklık olunca bizi konuşan yok “

“Doğanın da Hakları Var” kampanyasının öncelikli amacı nedir?

Boğazı yüzerek geçen domuzlar kampanyanın temaları arasında
Boğazı yüzerek geçen domuzlar kampanyanın temaları arasında

Bu kampanyanın öncelikli amacı doğanın da hakları olduğunu herkese hatırlatmak. İnsanlar bunu unutmuşlar. Bir de öyle kötü bir eğitim sisteminden geçiyor ki bu insanlar, valla Allah’tan biz okula gitmiyoruz, o yüzden farkındayız galiba. Medya, devlet, o kadar beyinlerini yıkıyor ki, diğer canlıların da kendileri gibi hak sahibi birer canlı olduğunu unutmuşlar. Bu kampanyanın amacı önce bunu hatırlatmak. İnsanları bu kavramın o kadar marjinal birşey olmadığına ikna etmek. Bu hakkın anayasaya, ceza yasasına girmesi ardından gelecektir.

Bir de şunu söylemek istiyorum, mesela bu şehirde yaşayan insanlar Terkos Gölü’nün suyu bitecek diye acaip kaygılı. Ama yine hep kendilerini düşünüyorlar. Yahu bizim ev Terkos Gölü’nün çıkışında ve bizim de suyumuz bitiyor. Niye bitiyor? Birincisi insanlar ikilimi değiştirmiş, kuraklık oluyor. İkincisi insanlar deli gibi her gün milyonlarca metreküp su harcıyorlar. Tarım için sulama yapıyorlar, fabrikada kullanıyorlar, onun için bitiyor. Su havzalarını işgal ediyor, yeraltı sularını çekiyorlar, o yüzden bitiyor. Her tarafı beton yaptılar, su toprakta emilemiyor, yeraltı sularına karışamıyor, o yüzden bitiyor. Ama insanların tek dertleri “sular kesilecek nasıl banyo yapacağız, ne içeceğiz?”. İşte ben suda yaşıyorum yarı yarıya, bizim yaşadığımız suyu da insanlar yok ediyor. Biz ne yapacağız? Aslında bunu göstermeye çalışıyoruz.

“Kuzey Ormanları hayvanları köylere sığınmaya başladı”

Son olarak Kuzey Ormanları’nda yaşam koşullarınız daha da zorlaştırıldı biliyoruz, ama Terkos Gölü’nde de söz açmışken biraz bahseder misin?

İnsanlar, domuz arkadaşların geçtiğimiz yaz boğazı yüzerek geçmelerine çok şaşırdılar. Doğayı o kadar unutmuşlar ki, doğanın yaşam hakkından vazgeçtim, domuzun nasıl bir tür olduğunu, yüzebileceğini falan da bilmiyorlar. Kaç aile, kaç ahbabımız yüzerek ve kaçarak terk etmeye çalıştılar Kuzey ormanlarını. Aklım almıyor bunu. Domuzlar eylem mi yaptılar acaba diye de düşünmedim değil açıkçası. Belki de bir tavır almaydı bu yüzme işi.

Kuzey Ormanları’nda pek çok arkadaşımız yerinden yurdundan oldu. Sincaplar, tilkiler köylere sığınmaya başladı. Tilki arkadaşlar yiyecek bulmak için çöpleri karıştırmaya başladılar. Gerçekten çok zor durumdayız. Aynı şey insanların başına gelse ne hissederler çok merak ediyorum. Milyonlarca ağaç sırf bu üçüncü köprü için kesildi. Bizler o ormanlarda yaşıyoruz. Bazen bakanlar, milletvekilleri açıklama yapıyor, “ormanları kestikten sonra ağaçlandıracağız” diye. O kadar basit birşey değil bu iş. Bizim ortamımız yok oluyor ve bir kere kaçıp gittik mi biz geri gelemiyoruz, yaşayacak başka bir yer bulabilecek miyiz, o da şüpheli zaten. Yani bu dedikleri ağaç dikme lafları bir gölün kurutulup yerine küvet yapılması gibi birşey. O kadar saçma yani.

Çok teşekkürler Susam, kolay gelsin kampanyanızda.

Ben Yeşil Gazete’ye teşekkür ederim, kampanyayı yürüten bütün arkadaşlar adına…

 

Doğanın da Hakları var kampanyasına nasıl katılırım?

“Doğanın da hakları var” kampanyası bir yandan doğaya karşı işlenen suçları ve ihlalleri belgelerken; diğer yandan yereldeki doğa mücadelesiyle dirsek temasında olmayı hedefliyor.

Eğer ben ne yapabilirim sorusunu sormaya başladıysanız, Susam’ın önerdiği gibi “doğanın hakları meselesini etrafa duyurabilir, öğretmenseniz okulda, işyerinde çalışıyorsanız işyerinde bu konuyu anlatabilirsiniz” . Yakında doğa haklarını daha da duyurmak için çeşitli etkinlikler gerçekleşecek.

Kampanyayı takip etmek için adresler:

http://dogahaklari.org/

twitter: @dogahaklari

hashtag: #doğanındahaklarıvar

facebook grubu

 Röportaj: Gözde Kazaz – Yeşil Gazete

Brezilya’da “topraksızlar” 30. yılda sokaklarda ~2

Jonathan Watts imzasıyla The Guardian’da yayımlanan yazının 2. bölümünü Yeşil Gazete gönüllü çevirmenlerinden Ebru Bayhan‘ın çevirisiyle sunuyoruz.

***

Zorlu mücadele

MST içinde büyük çoğunluk, geçtiğimiz on sene içerisinde etkilerinin azaldığını düşünüyor.Bunda, hükümetin yoksulluğu azaltan aile ödeneği programı (bolsa familia poverty alleviation

Jonathan Watts
Jonathan Watts

programme), toprak sahipleri lobisinin mecliste artan etkisi ve ekonominin her geçen gün hammade ihracatına daha bağımlı hale gelmesinin etkisi var. Brezilya şu an itibariyle dünyadaki en büyük ikinci gıda ihracatçısı. Bu demek oluyor ki, MST’nin arazi için rakipleri sadece büyük arazi sahipleri değil, ayrıca büyük ticari şirketler ve finans kurumları. Azalarak da olsa silahlı saldırı ve çatışmalar devam ediyor. MST buna rağmen mücadele etmenin daha zor bir hal aldığını belirtiyor.

MST’nin toplumsal cinsiyet sekreteri Kelly Maforatu: ‘Büyük şirketlerle savaşmak kovboylarla savaşmaktan daha zor. Onlar bizden daha güçlüler, bu yüzden fiziksel şiddet kullanmaya gerek duymuyorlar. Onun yerine bankaları, medyayı ve devlet kanallarını kullanıyorlar.Bununla yüzleşmek için daha yenilikçi olmalıyız.’diyor.

Değişimler bu hafta Brezilya’da görünür durumda. İlki 1997 de yapılan ve 100,000 kişinin toplandığı yürüyüşe kıyasla rakamlar ve enerji bir bakıma daha düşük. Yaşam standartlarının yükseldiği görülüyor.Geçmişte aktivistler eğreti muşamba örtüler kullanıyorlardı ama şimdi hemen hepsinin modern çadırları var.

Eski üye ve şimdilerde AidAction adlı STK ile birlikte olan Maíra Martins: ‘MST bu sene meclisteki Brezilyalı politikacılara, kendilerinin hala dinamik bir güç olduklarını hatırlatmalıdır. Hareketin gücünü göstermek önemli.Devlet topraksız hareketine öncelik vermiyor.Bu toplantı işgallerin tutarlı ve üretici olduğunu göstermenin bir yoludur.’ diyor.

Başkentte, betonun üzerindeki kampın çevresinde gezinirken, açıkça görülüyor ki mücadele, arazi işgalleri ile kendilerine yeni bir hayat kurmaya çalışan aileler için bitmekten çok uzaklarda. Davalı arazilerde yaşamak, sayısız sınır dışı edilme hikayesi, otoritelerden şiddet ve baskı, yerel basından karalamalar ve hakimlerden yasa dışı olduklarına dair hükümler. Jean Paulo Alves, ailesi ve 70 kadar üye iki aydan kısa bir süre önce Rio Grande de Norte’de ki Canguaretama kampından polis tarafından atıldılar. Bu esnada çocuklar üzerine biber gazı
sıkıldı ve ürünleri yok edildi.Orada sadece 5 ay yaşadılar, toprak evler inşaa ettiler ve manyok ektiler.

MST Kongresi'ne katılan delegeler.. Fotoğraf: Jonathan Watts, Guardian
MST Kongresi’ne katılan delegeler.. Fotoğraf: Jonathan Watts, Guardian

Adaletsizlik ve yasalara karşı mücadele etmelerine rağmen, o da diğerleri gibi tekrar denemeye ant içiyor. ‘MST, hakimlerin bizim aleyhimize verdiği kararlarla başedebilmemiz için avukatlar tutuyor.Biz toprağı kullanarak toplumdaki sosyal görevimizi yerine getiriyoruz ki bu arazi sahiplerinin başaramadığı bir şey.’

Eski trajedi ve zafer

En büyük zafer ve trajediler arasında Eldorado dos Carajás yakınlarındaki verimsiz bir çiftliğin işgali için verilen mücadele, Brazilya tarihine son zamanlarda ki en büyük katliam
olarak geçti. 17 Nisan 1996 da Para eyaletinde ki PA-150 otoyolunda 100 kadar MST akitivistin üzerine polis tarafından ateş açıldı ve 19 çiftçi hayatını kaybetti. 30. Yıl kutlamalarına katılan delegelerin bir kısmı o gün grupla birlikteydi. O esnada ormana kaçan ve saklanan Carlos Alberto:‘Müzakere etmeye çalıştık. Başaramayınca, yolu işgal ettik. Polis silah ve cop kullanmaya başladı. Kan,yaralanmış insanlar ve kaçışan çocuklar gördüm.’ Diğerlerinin ölü taklidi yaparak hayatta kaldığını söylüyor.

Eldorado dos Carajás katliamı ülke çapında bir çığlığa dönüştü ve parlemantoda bu konuda konuşmalar yapıldı. Sonunda,-MST avukatları sayesinde- ölen ve yaralananların ailesine
tazminat ödendi. Bu ölümler çok nadiren olağan dışı görülüyor. Kırsal Araziler Komisyonu’na göre MST’nin ilk 20 senesi içerisinde 1,500 toprak reformu aktivisti ve çiftçi öldürüldü. Faillerin %10’undan daha azına dava açıldı ve suçlu bulunmaları yılları alabilir.

Nihayet 2012 senesinde, Eldorado dos Carajás katlimanda emri veren iki polis tutuklandı. Fakat MST, Macaxeira campı yakınlarındaki 17 Nisan Yerleşkesi olarak adlandırdıkları araziyi kazandı. Para MST öncüsü Gilberto “Nena” de Oliveira’ e göre burasi 3,000 aile ile Brezilya’nın en büyük yerleşkesi. Şiddet azaldı ama alanlarda hala çatışma var. De Oliveria, Curionopolis yakındaki kampın yalnızca 30 km ötesinde son zamanlarda,yerleşimcileri korkutmak amacıyla aylar süren saldırıların gerçekleştiğini söylüyor ve ekliyor: ‘Başarısızlıkla sonuçlandı. Diğer kamplardaki MST üyelerini çağırdık. Böylece sayımız 200 den 1000 in üzerine çıktı. Bu şunu gösteriyor ki; biz hiç bir yere gitmiyoruz.’

Yazının ilk bölümü için tıklayınız

Yeşil Gazete için çeviren: Ebru Bayhan

(The Guardian, Yeşil Gazete)

 

Venezuela’da kutuplaşma: Protestoların nedeni politik değil ekonomik – Patricio Navia

Patricio Navia imzasıyla Buenos Aires Herald’da yayımlanan köşeyazısını, Yeşil Gazete gönüllü çevirmenlerinden Bilgi Gülgeç‘in imzasıyla sunuyoruz.

***

Zor ekonomik şartlar Venezuela’da siyasi ortamın gerilmesine sebep oluyor. İdeolojik kutuplaşmanın ötesinde enflasyon Nicolas Maduro’nun yönetimine karşı duyulan hoşnutsuzluğun

Patricio Navia
Patricio Navia

sebebi. Muhalefeti suçlamak -ki durumdan nemalanmış ama hükümete karşı ayaklanmaya sebep olmamış- ya da ABD’yi Bolivar hükümetini istikrarsızlaştırmaya çabaladığı ile ilgili itham etmek başkan Maduro’nun aciz yönetimini ipten kurtarmayacak.

Venezuela’da hükümete karşı son zamanlarda yapılan kitlesel gösteriler dikkatli gözlemciler tarafından şaşkınlıkla karşılanmadı. Başkan Hugo Chavez’in ölümünden sonra Maduro Mart 2013’te süratle yemin etti. Hilekârlık ve seçimlerde tahrifat suçlamaları arasında muhalif lider Henrique Capriles’e karşı Nisan 2014’teki tartışmalı seçimlerden galip çıktı.

Capriles’in yenilgiyi kabul etmekteki isteksizliğine rağmen Maduro anayasal başkan olarak yemin etti. Chavez’in ölümüyle boşalan koltuğu doldurmanın zorluğu bilinmesine rağmen Maduro kendini meşru ve saygıdeğer bir lider olarak konumlandırma konusunda çok az efor sarf etti. Durmaksızın Chavez’e yapılan göndermeler, selefi ile arasındaki temel kişilik farklılıklarının, karizma ve politik becerilerin altını açık bir biçimde çiziyor. Caprile –ve genel olarak muhalefet– de Maduro’nun başkanlığının meşruiyetini sorgulama yanlışına düşmelerine rağmen Maduro; üretkenliği arttıracak ekonomik reformlar uygulamak, hükümetin verimliliğini arttırmak, yolsuzlukla mücadele etmek ve ABD dolarının resmi kur değerleri ile karaborsadaki değerleri arasındaki farkı kapatmak ile uğraşmak yerine muhalefeti itibarsızlaştırmakla daha meşgul görünüyor.

Bolivar Fuertesi’nin (2007’de Chavez tarafından “güçlü” ilan edilen) hızlı değer kaybı Venezuela’nın ekonomik sıkıntılarına hem dikkat çekti hem de sıkıntılarını derinleştirdi.

Başkanlık seçimlerindeki yenilgiden ve Aralık 2013’te yapılan belediye seçimlerinde hayal kırıklığı yaratan sonuçlardan bu yana Venezuela muhalefeti kendi kriziyle boğuşuyor. Bazı liderler sahanın maç yapmak için uygun olmadığını ve seçim sistemindeki bozuklukların demokratik yollarla güç kazanmayı imkânsız hale getirdiğini iddia ederken; diğerleri 2002’de Chavez’e karşı düzenlenen askeri darbeye destek olan muhalefetle ilgili hatıraları canlandıran herhangi bir mekanizmanın ters tepip Maduro’ya olan desteği arttıracağını ileri sürüyor.

2012’deki başkanlık seçimlerinde Chavez’e karşı muhalefetin aldığı şaşırtıcı oy ve 2013’de Maduro’ya karşı ucu ucuna kaybedilen seçimlerden sonra Capriles Maduro’yu güç’ten uzaklaştırmaya hevesli olanlar ve bir dahaki seçime kadar beklemeye niyetli olanlar (ya da iktidardaki koalisyonun artan kaotik ortamla içerden sarsılması) arasındaki gücü dengelemek için mücadele etti.

Chavizm’i dengeli bir biçimde terketmeyi garanti edebilecek bir lider olarak başarısız olduğu gibi Capriles, Maduro’nun azalan popülaritesinden ve Venezuelalılar arasında kötüleşen ekonomik şartlar sebebiyle artan hoşnutsuzluktan da nemalanmakta başarısız oldu. Seçimlerde hile olduğuna dair büyük kanıtlar olmasına rağmen Maduro başkan ilan edilince Capriles başkanın meşruiyetini sorgulatmak için bir kampanya başlattı. Venezuelalıların çoğu mücadelesine destek vermeyi tercih etmedi. Nisan 2013’teki seçimlerdeki düşük katılım oranı Venezuelalıların politik sürece yeterince ilgi göstermediğini, muhalefet liderlerinin de sivil toplum seferberliği başlatmaya ihtiyaçları olduğunu gözler önüne serdi.

Aralıktaki belediye seçimlerinde sağlanan küçük gelişmeler halkın desteğini muhalefete verme konusunda istekli olmadığını teyit etti. Bununla birlikte son haftalarda kötüleşen ekonomik şartlar Maduro yönetimine olan desteği de azalttı. Bağımsız raporlara göre enflasyon %50’nin üstünde seyrediyor.

Düzenlemeler ve fiyat kontrolleriyle hükümetin enflasyonu kontrol etme çabaları durumu daha da kötü hale getirdi; birçok malı bulmak zor ve kara borsa ortaya çıkmaya başladı.

Protestolar sırasında bir eylemci polise bağırırken...
Protestolar sırasında bir eylemci polise bağırırken…

Kendi beceriksizliğini saklamaya çalışırken hükümet; ekonomik sorunlar için muhalefeti, iş dünyasını ve hatta ABD’yi suçluyor. Buna ek olarak ekonomik politikalar olarak benimsenen kısa dönem çözümler en basitinden enflasyonun kontrol altında olduğuna dair şüpheleri tasdik ediyor ve bu yüzden diğer temel malların tedarikinde gelecekte meydana gelecek kıtlıklar ile ilgili spekülasyonlara sebep oluyor.

Siyasi motivasyonlar birçok insanı protestoya yöneltse de, ekonomik kaygılar dağınık sokak gösterileri ve kitle protestoları arasındaki farkı belirliyor.

Venezuela son haftalarda on yılı aşkın süredir, Chavez’in ilk yıllarındaki yönetiminden beri görülmemiş toplu protestolara tanıklık etti.

O zamanlar kutuplaşma ve Chavez’in siyasi sistemi reforme etme çabaları milletin bölünmesine yardımcı unsur olmuştu. Bugün ise ekonomik kaygılar, enflasyon korkusu ve önümüzdeki aylarda ekonominin daha kötüye gideceği algısı protestolara verilen desteği açıklamaya yardım ediyor.

Muhalefet, hükümete karşı var olan hoşnutsuzluğun kendi çıkarına fayda sağlayacağı hususunda kesinlikle umutlu. Ama Venezuelalılar hükümete karşı protestolarını yapıyorlar; muhalefetin çıkarları için değil. Böylece hükümet Muhalefeti suçlayarak ve bugünün protestolarıyla 2002’de başarısızlıkla sonuçlanmış askeri darbenin öncesindeki politik kutuplaşma arasında paralellik kurarak kendini çok az ortaya atıyor.

Venezuelalılar bu sefer ekonomik durum sebebiyle yakalarını bir araya getirememekten ötürü protesto yapıyorlar. Hükümet ekonomiyi düzeltmeye odaklanmadıkça -muhalefeti suçlamaktansa– protestolar daha çok büyüyecek ve Maduro yönetiminin istikrarını tehdit edecek.

Yeşil Gazete için çeviren: Bilgi Gülgeç

(Buenos Aires Herald, Yeşil Gazete)

BP’nin petrol sızıntısı yunusları hasta ediyor!

Kashmira Gander imzasıyla Independent gazetesinde yer alan haberi, Yeşil Gazete gönüllü çevirmenlerinden Özlem Söker‘in çevirisiyle yayınlıyoruz.

***

Amerikalı araştırmacılar , BP petrol sızıntısından bir yıl sonra Meksika Körfezi’nde eksik dişler ve akciğer hastalıkları gibi deformasyonlara sahip şişe burunlu yunuslar buldu.

Kashmira Gander
Kashmira Gander

Bu memeliler hormonal dengesizlikler, zatürre ve karaciğer hastalıklarından muzdaripler. Ayrıca hamile bir dişinin ölü fetüs taşıdığı da gözlemlendi.

Yunusların sağlığına odaklanan ilk büyük araştırma, Deepwater Horizon petrol platformunun Nisan 2010’da patlamasından sonra yapıldı ve 4.9 milyon varile eşdeğer miktarda petrolün denize karıştığı saptandı.

2011’de yürütülen araştırma süresince, bilim insanları Louisiana kıyıları açıklarındaki yunusları sağlık kontrolü için kısa bir dönem gözlem altında tuttu.

Yakalanan 32 yunustan yarısının ağır hasta olduğu ya da ölüm riski taşıdığı tespit edildi.

Yunusların sağlık durumu Florida Sarasota Körfezi’nde yaşayan ve petrol sızıntısından etkilenmeyen 27 şişe burunlu yunusunki ile karşılaştırıldı.

Vücudun strese verdiği tepkileri yöneten böbreküstü bezi salgılarının bu yunuslarda önemli ölçüde düşük seviyelerde olduğu ve ağır akciğer hastalıklarının Louisiana yunuslarında beş kat daha yaygın olduğu gözlemlendi.

‘’Ben hiç hastalığın bu kadar yaygın olduğu bir hayvan topluluğu görmedim.’’ diyor makalenin ana yazarı, Ulusal Okyanus ve Atmosfer İdaresi (NOAA) araştırmacısı ve güney Amerika yunusları uzmanı Lori Schwacke .

Bilim insanları Meksika Körfezi’ndeki hayvanların  eksik diş gibi çeşitli deformasyonlara uğradığını söyledi.
Bilim insanları Meksika Körfezi’ndeki hayvanların eksik diş gibi çeşitli deformasyonlara uğradığını söyledi.

‘’ Hastalık her vahşi hayvan popülasyonunda vardır. Ama Barataria Koyu’nda yaşayan hayvanlardaki kadar kötüsünü hiç görmemiştik.’’ diye de ekliyor.

Barataria Koyu’ndaki yunuslardan üç tanesi neredeyse bütün dişlerini kaybetmiş, diğer üçünün ise olması gereken sayının yarısı kadar dişi var. Yunusların genellikle 78-106 civarında dişi oluyor.

Petrol firması BP, ‘Çevresel Bilim ve Teknoloji’ dergisinin Aralık sayısında yayınlanan raporun ‘’sızıntı ile neden-sonuç ilişkisi kurmakta yetersiz kaldığını’’ ifade etti.

BP ayrıca NOAA’nın Şubat 2010’da, sızıntıdan üç ay önce, Meksika Körfezi kıyılarında meydana gelen 1000’den fazla yunusun beklenmedik ölümü ile ilgili verileri de açıklamasını istedi.

Bilim insanları sızıntıdan önce yunusların sağlığı üzerine yapılan bir araştırma olmadığı için, bu araştırmanın Deepwater sızıntısının yunuslarda sağlık problemlerine neden olduğunu kanıtlayamadığını kabul ediyorlar.

Fakat araştırmacılar Louisiana yunuslarında, Florida yunuslarına göre daha düşük seviyede zirai ilaçlara ve alev ilerletmeyen kimyasallara rastlandığını ve bu yüzden tarımsal kimyasalların suya karışmasının ve sıradan kirliliğin hastalıkların sebebi olamayacağının altını çiziyorlar.

Yeşil Gazete için çeviren: Özlem Söker

(Independent, Yeşil Gazete)

 

Yeşiller ve Sol Gelecek’ten Üçüncü Havalimanı’yla ilgili suç duyurusu

3hlYeşiller ve Sol Gelecek Partisi, İstanbul’da yapılmak istenen üçüncü havalimanında idare mahkemesinin Çevresel Etki Değerlendirme (ÇED) raporunun yürütmesinin durdurulması kararını uygulamayacaklarını açıklayan bakanlar ve diğer yetkililer hakkında suç duyurusunda bulundu.

Suç duyurusunda Çevre ve Şehircilik Bakanı İdris Güllüce, Ulaştırma, Denizcilik ve Haberleşme Bakanı Lütfü Elvan, İstanbul Valisi Hüseyin Avni Mutlu ve soruşturma sırasında tespit edilecek diğer kamu görevliler “3. Havalimanı ile ilgili yargı kararını uygulamamak, ÇED olumlu kararı olmayan faaliyeti durdurmamak şeklinde görevi kötüye kullanmak”la suçlanıyor.

Yeşiller ve Sol Gelecek Partisi adına Av. Sennur Baybuğa tarafından dün İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı’na yapılan suç duyurusunda “İstanbul Bölgesi 3. Havalimanı projesinin ÇED olumlu kararının yürütmesini durduran İstanbul 4.İdare Mahkemesi’nin 21.01.2014 tarih ve 2013/1985 Esas sayılı kararı kararını uygulamayan adı geçen şüpheliler ile soruşturma sırasında saptanacak diğer kamu görevlileri hakkında görevi kötüye kullanmaktan kamu davası açılması” isteniyor.

Yürütme durduruldu, yetkililer uymuyor

Suç duyurusunda İstanbul’da inşaatına başlanan 3.Havalimanı projesine Çevre ve Şehircilik Bakanlığı tarafından verilen 21 Mayıs 2013 tarihli ÇED olumlu kararının iptali için bir grup yurttaş tarafından açılan davada İstanbul 4.İdare Mahkemesi’nin 21 Ocak’ta verdiği kararla yürütmeyi durdurduğu hatırlatılıyor.

Suç duyurusu şöyle devam ediyor: “Söz konusu karar 10 Şubat 2014 tarihinden itibaren medyada da haber olarak yayınlanmıştır. Haberin yayınlanmasının hemen ardından şüpheliler Lütfü Elvan ve İdris Güllüce mahkeme kararının uygulanmayacağı yolunda açıklamalarda bulunmuşlardır. Şüpheli Bakanların bu açıklamaları nedeniyle Mahkemenin yürütmeyi durdurma kararına rağmen havalimanı alanında inşai faaliyetler sürdürülmektedir.”

Anayasa’da, İdari Yargılama Usulü Kanunu’nda, Türk Ceza Kanunu’nda, İl İdaresi Yasası’nda, Çevre Kanunu’nda ve ÇED Yönetmeliği’ndeki yargı kararlarının uygulanmasının zorunlu olduğuna dair maddelerin hatırlatıldığı suç duyurusunda “Yargı kararıyla yürütmesi durdurulan ÇED olumlu kararı uygulanabilir geçerli bir karar değildir, dolayısıyla söz konusu proje ile ilgili ortada hukuken geçerli bir ÇED olumlu kararı yoktur. Bu nedenle Çevre ve Şehircilik Bakanlığı ile onun İstanbul’daki temsilcisi olan İstanbul Valiliği’nin 3. Havalimanı ile ilgili tüm faaliyetleri derhal durdurmaları gerekmektedir. İstanbul Bölgesi 3. Havalimanı’nda inşai faaliyet halen devam ettiğinden Çevre Kanunu ve ÇED Yönetmeliği’nin gereği yerine getirilmeyerek de görevi kullanma suçu işlenmiştir.” deniliyor.

Suç duyurusunda hatırlatılan Anayasa’nın 138. maddesinde “…Yasama ve yürütme organları ile idare, mahkeme kararlarına uymak zorundadır; bu organlar ve idare, mahkeme kararlarını hiçbir surette değiştiremez ve bunların yerine getirilmesini geciktiremez.” deniyor.

Türk Ceza Kanunu’nda ise “Kanunda ayrıca suç olarak tanımlanan haller dışında, görevinin gereklerine aykırı hareket etmek suretiyle, kişilerin mağduriyetine veya kamunun zararına neden olan ya da kişilere haksız bir “menfaat” sağlayan kamu görevlisi, “altı aydan iki yıla kadar” hapis cezası ile cezalandırılır.” deniyor.

Suçu işleyen bizzat bakanlar

Suç duyurusu “Söz konusu davada davalı Çevre ve Şehircilik Bakanlığı‘dır, dolayısıyla mahkeme kararının uygulamakla birinci sırada  yükümlüdür. Mahkeme kararına konu faaliyet havaalanı inşaatı olduğu için Ulaştırma, Denizcilik ve Haberleşme Bakanlığı da kararı uygulamakla yükümlü bir idaredir. Şüpheli bakanlar İdris Güllüce  ve Lütfü Elvan bu bakanlıkların işlemlerinden birinci derece sorumlu olan kişilerdir, buna rağmen şüpheli bakanlar uygulamakla yükümlü oldukları mahkeme kararının uygulanmayacağı yolunda  yaptıkları açıklamalarla görevi kötüye kullanma suçunu işlemişlerdir.”  diye devam ediyor.

Yeşiller ve Sol Gelecek Partisi’nin suç duyurusunda yargı kararının uygulanmamasının bölgenin ekosistemi için büyük tehdit oluşturduğu, bu havalimanı için 2,5 milyon ağaç kesilmesinin gerekeceği, 70’i aşkın sulak alan ve Alibeyköy barajını besleyen üç derenin yok olacağı, bir köyün haritadan silineceği, çevredeki orman, tarım arazisi ve sulak bölgelerin betona boğulacağı, bölgenin canlı yaşamı, yaban hayatı ve kuş yollarının ciddi ölçüde olumsuz etkileneceği ve Terkos Gölü’nün kirleneceği belirtilirken, “Bölge İstanbul’un akciğerleri ve karbon yutak alanlarıdır. Biyolojik çeşitliliğin ve ekolojik dengenin yok edilmesi yalnız bugünü ve İstanbul’da yaşayanları değil, gelecek nesilleri ve bütün bölgeyi etkileyecektir.” deniyor.

Üçüncü havalimanının idari mahkeme kararıyla durdurulmasının hemen ardından gazetecilerin sorularına cevap veren Ulaştırma, Denizcilik ve Haberleşme Bakanı Lütfi Elvan “Bu sadece ÇED’in geçici durdurmasına yönelik bir karardır. Havalimanına yönelik herhangi birşey sözkonusu değildir. Hiçbir şekilde havalimanı çalışmasını etkilemeyecektir” demişti.

Çevre ve Şehircilik Bakanı İdris Güllüce ise “Bunu bir eksik bilgiden kaynaklanan verilmiş karar, düzelir diye düşünüyoruz. Havalaanımız inşallah hiç aksamadan, durmadan devam edecektir.” diye konuşmuştu.

Suç duyurusu ile ilgili karar önümüdeki hafta verilecek.

Haber: Ümit Şahin- Yeşil Gazete

Gezi iddianamesi yine reddedildi

Gezi iddianamesi’ iade edilen savcının üst mahkemeye itirazı reddedildi. Aralarında Taksim Dayanışması üyesi Mücella Yapıcı’nın da bulunduğu 26 kişi hakkında hazırlanan ve 29 yıla kadar hapis cezası talep eden  iddianame mahkeme tarafından iade edilmişti.

490-254

İstanbul 33. Asliye Ceza Mahkemesi’nin iade gerekçeleri arasında, bazı şüphelilerin ‘suç örgütü kurmak’ ile suçlandığını ama hangi suç veya suçları işlemek için örgüt kurduklarının anlaşılamadığı belirtilmişti.Mahkeme, şüphelilerin savunmasının alınabilmesi için hangi kanundaki, hangi suç veya suçları işlemek için örgüt kurduklarının iddianamede açıklanması gerektiğini de ifade etmişti. Mahkeme, şüphelilerin memura mukavemet ile suçlandığını ancak iddianamede cebir veya tehdit edilen kamu görevlisinin şikayetçi olarak yer almadığını da belirtmişti.

Okumuş iddianameyi düzenlemeden itiraz etti

Bu yönde eksiklikleri tespit eden mahkeme iddianameyi hazırlayan savcı Nazmi Okumuş’a iade etti. Savcı Okumuş’un iddianameyi yeniden düzenlemeyerek, üst mahkeme olan İstanbul 21. Ağır Ceza Mahkemesi’ne itiraz etti. İtiraz dilekçesinde savcı Okumuş, TCK 220.maddesinde örgüt suçlamasının yer aldığını, bazı şüphelilerin de eylemlerinin bu suçlama kapsamına girdiğini belirtti. Şüphelilerin hangi amaçla örgüt kurduğunun iddianamede anlatıldığını belirten Okumuş, iddianamenin gönderildiği haliyle kabul edilmesini talep etti.

Savcı Nazmi Okumuş’un itiraz dilekçesini inceleyen İstanbul 21. Ağır Ceza Mahkemesi talebi reddetti. İstanbul 33. Asliye Ceza Mahkemesi’nce verilen ‘iddianamenin eksik olduğu yönündeki’ kararın doğru olduğunu belirten mahkeme, savcının iddianamesini mahkemenin istediği doğrultuda hazırlaması gerektiğine hükmetti.

Önümüzdeki günlerde dosya yeniden savcı Nazmi Okumuş’a gönderilecek. Okumuş, bu sefer mahkemenin tamamlanmasını istediği eksikleri yazdıktan sonra iddianameyi yeniden gönderecek.

(DHA)

Munzur Çayı dereye döndü

Türkiye’nin debisi en yüksek nehirlerinden olan Munzur Çayı, kış mevsiminde karın az yağması ve kuraklık nedeniyle dere seviyesine kadar indi. Munzur Çayı’ndaki su seviyesi 80 yıldan beri ilk kez bu kadar düşük. DSİ şube müdürü Atik’e göre mayısa kadar kar yağmazsa sonbahara kadar ciddi kuraklık yaşanacak.

DSİ Şube Müdürü Şahin Atik, yaz mevsiminde kuraklığın yaşanacağı uyarısında bulunurken, Tunceli Belediye Başkanı Edibe Şahin ise, “Gün gelecek su savaşlarına tanıklık edeceğiz” dedi.

Su seviyesi geçen yılan göre üçte iki oranında

Geçen yıl 17 Şubat günü Munzur Çayı’nda su debisi saniyede 57 metreküp akarken, bu yıl 17 Şubat günü yapılan ölçümlerde, su seviyesinin geçen yıla göre yaklaşık üçte iki oranda düşerek 24 metreküpe geriledi. Munzur Çayı ile Pülümür Çayı’nın su debisinin son 80 yılın en düşük seviyesine düşmesi nedeniyle Munzur Çayı’nı besleyen Uzunçayır Barajı’nda tek türbin ile elektrik üretim yapıldığı ve göldeki su kodunun ise en dip seviyeye ulaştığı öğrenildi.

fft5_mf30106

DSİ: Yeraltı kaynaklarını besleyecek kar yok 

Tunceli DSİ Şube Müdürü Şahin Atik, Munzur Çayı’nın su debisinin yıllık ortalamanın çok altına düştüğünü belirterek, “Malumunuz şu anda Şubat ayının ortasını geçtik. Normalde bu tarihte Munzur Dağları’nın zirvesinde 2-3 metre kar olması gerekirken, şu anda Ovacık ilçemizde dahil olmak üzere 15-20 santim bir kar mevcut ve diğer bölgelerimizde de tamamen kar yok. Dolayısıyla yeraltı kaynaklarımızı besleyen bu karlar eğer olmazsa, yaz aylarında çok büyük sıkıntı yaşayacağımız malum şu anda. Hali hazırda bütün köy çeşmeleri, daimi olan çeşmelerin kaynakları beslenmezse, dolayısıyla kurumaya yüz tutacaktır. Bu da köylerimizin susuz kalacağı anlamındadır” dedi.

Atik, Normalde Munzur Çayımız’ın yıllık ortalama debisinin 90 metreküp/saniye olduğunu, 2014 yılı ortalamasının ise 50-60 metreküplere kadar düşebileceğini belirtti.

Belediye Başkanı: belediyeler atık su projeleri geliştirmeleri 

Tunceli Belediye Başkanı Edibe Şahin “suyun üstüne kurulmuş kent” olarak tanımladığı Dersim’de kuraklık böyle gözlenebiliyorsa dünyanın halini düşünmek istemediğini belirtiyor.

“Bunun temel nedeni dünyada ekolojik dengelerle, insanlar çok ciddi anlamda oynadılar ve bu gün bunun sonuçlarını yaşamaktayız. Gün gelecek ciddi anlamda su savaşlarına tanıklık edeceğiz. Bu onun belirtisi. Dolayısıyla bundan dolayı insanlarımızın var olan suyu nasıl kullanacağına, hatta bütün belediyelerde atık suyu değerlendirme üzerinden de projelerin geliştirilmesi gerekiyor. Biz belediye olarak da özellikle Dersim’in su sorununu birçok kaynaktan su toplayarak gideriyoruz. Su sorununu temelden çözmek için Mercan suyunu projelendirdik. Çünkü Mercan suyu debisi kolay kolay düşmeyen su havzası, çok güçlü olan bir su kaynağımız”

(DHA/Yeşil Gazete)

Tiflis’te Vake parkı nöbeti devam ediyor

Tiflis’teki Vake Parkı’nı hatırlıyor musunuz? Aralık başında, şehrin sayılı yeşil alanlarından biri olan, kültürel miras olarak kabul edilen Vake Parkı’nın üzerine yerel yönetim bir otel dikmek isteyince kentliler harekete geçmiş, iki hafta boyunca iş makinalarına karşı barikat kurmuş ve korumuşlardı.

cropped520_vakepark1

Epey tanıdık  bir hikaye değil mi? Aradan iki ay geçti ve şimdi Tiblisliler uluslararası destek çağrısında bulunuyor. Çünkü yerel yönetim protestolara rağmen geri adım atmadı ve parka giren iş makineleri 20 ağacı sökmüş durumda. Tiflis’teki gerilla bahçe sakinlerinden Data Lapauri’ye bağlandık ve Vake’deki son gelişmeleri aldık.

Tiflis Haritasında kırmızı yerler 1963'ten bugüne kaybedilmiş yeşil alanları gösteriyor
Tiflis Haritasında kırmızı yerler 1963’ten bugüne kaybedilmiş yeşil alanları gösteriyor.Vake Parkı, Tiflis’in yok olma tehlikesiyle karşı karşıya olan yeşil alanlarından sadece bir tanesi.

Gürcistan’ın başkenti Tiflis, yeşil alanlar açısında dünyanın en fakir şehirlerinden biri. 2001 yılında yapılan bir araştırma kişi başına beşmetrekare yeşil alanın düştüğünü gösteriyor; bu oran geçen 13 sene içinde daha da azaldı. Vake Parkı ise son 10 sene içinde hukuk dışı yerel yönetim politikaları yüzünden neredeyse yarısını kaybetmiş. Gürcistan Anayasası’nda da, tıpkı Türkiye’deki bir madde var “herkes sağlıklı bir çevrede yaşama hakkına sahiptir”. Bundan iki ay önce binlerce Tiflis’li, bu hakkı korumak için Vake Park’nın kalan kısmına yapılmaya çalışılan bir otel inşaatını engelledi. Protestolarla ilgili sadece Çevre Bakanlığı’nda bir açıklama geldi ve projenin yapılmaması gerektiğini söylendi fakat yerel yönetim kararından vazgeçmediği sürece Bakanlığın yaptırım gücü yok.

Data Lapauri
Data Lapauri

Tiflisliler otel inşaatını durdurabilmek için bir imza kampanyası başlatmış durumda. Şimdiye kadar yedi bin kusür kişinin imza verdiği kampanya belediyeye teslim edildi. Zaman sınırlaması olmayan kampanya kapsamında toplanan imzalar ileriki süreçte mahkemede kullanmak üzere biriktirilecek.

Parkın son durumuyla ilgili bilgi aldığımız Data Lapauri, aralık ayında 11’i yasadışı olmak üzere 20 ağacın kesildiğini, 28 Aralık’ta resmi belgelerin eksik olması nedeniyle belediye yetkililerini durdurabildiklerini söylüyor. “Fakat üç hafta sonra belgeleri tamamlayıp geri geldiler, bu sefer onları fiziksel olarak durdurmak zorunda kaldık. Yollara barikat kurup gerilla bir kamp oluşturduk ve 7 gün 24 saat parkı korumaya çalışıyoruz.”

Parkta dans atölyesi
Parkta dans atölyesi

Gezi Parkı’nda olduğu gibi, aktvisitlerin çoğu önceden birbirini tanımıyormuş; fakat gün geçtikçe çoğalıp güçlenmeye başladıklarını söylüyor Lapauri.

Vake Parkı’nı kurtarmak için şuradan imza kampanyasına destek olabilirsiniz.

Parktan kısa bir video da aşağıda:


(Yeşil Gazete) 

 

Doğan Palut: “Ballıkayalar biz dağcıların yaşam alanı, yıkıma karşı direneceğiz”

Ballıkayalar Tabiat Parkı da tehdit altında. Dağcılar için en önemli tırmanış ve kamp alanlarından biri olan Kocaeli Tavşanlı yakınlarındaki Ballıkayalar vadisinden otoyol geçmesi ihtimaline ve vadinin doğal özelliğini tahrip edecek yürüyüş yolu projelerine karşı dağcılar ve tırmanışçılar mücadele başlattı. Konuyu geçen hafta Gözde Kazaz’ın özel haberiyle gündeme getirmiştik.

dogan_palut
Doğan Palut

Türkiye’nin en önemli tırmanışçılarından biri olan ve Ballıkayalar’daki tırmanış rotaları ile ilgili kitapları da bulunan Doğan Palut, bugün Açık Radyo‘da Ömer Madra ile birlikte hazırlayıp sunduğumuz Açık Yeşil‘e konuk oldu. (PROGRAMIN KAYDI HABERİN SONUNDA.) Ballıkayalar’ı tehdit eden projeleri anlatan Doğan Palut‘un verdiği bilgiye göre Ballıkayalar’a beton yürüme yolları inşa edip doğal özelliğini bozarak daha fazla turist çekmeyi hedefleyen projeler tırmanışçıların ve doğa yürüyüşü için bölgeye gelenlerin tepkisini çekiyor.

Ayrıca Üçüncü Köprü ve Körfez geçişi projeleriyle ilgili bazı otoyol bağlantılarının Ballıkayalar vadisinin içinden geçeceğine dair duyumlar aldıklarını söyleyen Palut, gerçekleşmesi halinde bu projelerin vadiyi bitireceğini belirtiyor.

    Ümit Şahin, Öme Madra ve Doğan Palut Açık Radyo canlı yayın stüdyosunda (Fotoğraf: Doğan Palut)
Ümit Şahin, Ömer Madra ve Doğan Palut Açık Radyo canlı yayın stüdyosunda (Fotoğraf: Doğan Palut)

İstanbul’a yakın olması ve pek çok dağcının kaya tırmanışı ve kampçılıkla ilk tanıştığı yer olması nedeniyle dağcılar için çok önemli bir doğa alanı olan Ballıkayalar tabiat parkını korumak için dağcılar olarak çevre mücadelesi başlattıklarını söyleyen Doğan Palut, Ballıkayalar’ın tıpkı vadide yaşayan su samurları gibi dağcıların da yaşam alanı olduğunu ve söz konusu yıkım projelerine izin vermeyeceklerini söylüyor.

Cilo’da buzullar küçülüyor

Doğan Palut programda ayrıca geçen aylarda gerçekleştirdiği Hakkari Cilo tırmanışını da anlattı. Cilo buzullarının iklim değişikliği nedeniyle giderek küçüldüğünü de gözlemlediklerini söyleyen Palut, Türkiye’de dağcıların dağların ve doğanın korunmasında önemli yerleri olduğunu belirtti.

Programın kaydını aşağıda dinleyebilirsiniz.

(Yeşil Gazete)