Ana Sayfa Blog Sayfa 4044

Karabiga’da termik santrale hayır!

Türkiye’nin zehir saçan bacası olma tehlikesiyle karşı karşıya olan Çanakkale’de bugün protesto vardı. Karabiga bölgesinde kurulması planlanan kömür termik santralinin ÇED toplantısını bölge sakinleri tarafından engellendi. Daha önce yürütmeyi durdurma kararı verilmiş olan CENAL kömür santrali yetkilileri yeni ÇED raporunu, projeyi üçe bölüp aldı.

Karabiga’da Cengiz İnşaat ve Alarko (CENAL) tarafından kurulması planlanan CENAL Kömür Termik Santrali Enerji İletim Hattı ile ilgili bugün gerçekleşen Çevre Etkisi Değerlendirme (ÇED) Halk Bilgilendirme Toplantısının sonlanmasına halk izin vermedi. Karabiga Çevre Platformu ve Çanakkale civarından gelen halk, toplantı sırasında üzerinde “Termik Santral İstemiyoruz” yazan 8 metrekarelik bir pankart açtı. Halk, “İnsanca yaşamak istiyoruz”, “Herkesin dönebileceği bir köyü olsun”, “Termik santral ölüm getirir”, gibi pankart ve sloganlarla ÇED heyetini protesto etti.

DSC00938

“yaşam alanlarımız, nefesimiz için mücadele ediyoruz”

Karabiga Çevre Platformu Sözcüsü Aslı Badem, “Yurtdışından gelen kömürü burada yakıp bizi zehirleyecekler, külünü bırakacaklar, enerjiyi başka yere götürecekler. Enerji bağlılığımızı yerel halkı zehirleyerek bitirmek bir çözüm değildir. Yaşam alanlarımız, soluduğumuz nefesimiz için mücadele ediyoruz. Proje yaşam alanlarımıza ve tarım alanlarımıza çok yakın.”dedi. Badem, kömür termik santrali yerine bölgedeki rüzgar potansiyelinin kullanılmasını talep ettiklerini söyledi, daha öncesinde olduğu gibi bu ÇED olumlu kararına da dava açacaklarını belirtti. 

ÇED raporunu almak için proje süreci üçe bölündü termik-santral--HI-631418

Yaşam alanının bir kilometre yakınında bulunan  kömür termik santral inşaatıy daha önce dava konusu olmuştu. Biga Çevre Platformu, Çanakkale TMMOB Ziraat Mühendisleri Odası adına Çanakkale Barosu Çevre ve Kent Komisyonu avukatları tarafından açılan dava sonucunda Çanakkale İdare Mahkemesi projenin yürütmesinin durudurlamasına karar vermiş, inşaat durdurulmuştu. CENAL, Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’na yeniden başvurarak bir bütün olarak yürütülmesi gereken ÇED Sürecini üçe ayırarak, Liman, Atık Depolama Sahası, Derin Deniz Desajı ve Enerji Santrali olarak 3 ayrı ÇED Kararı aldı.

Bölgede 10’dan fazla termik santral projesi var

Greenpeace Akdeniz İklim ve Enerji Kampanyaları Sorumlusu Pınar Aksoğan, ÇED raporunun üçe bölünüp alınmasıyla ilgili olarak; özellikle atık depolama sahasınında santralden bağımsız olarak rapor almasının hiçbir mantığa uymadığını belirtti.  Aksoğan, şu anda Çanakkalede işleyen iki termik santralin yanında,  yapılması planlanan santral sayısının 10’dan fazla olduğunu söyledi. 

(Yeşil Gazete)

Ankara Ulaşım Ana Planı ve Ak Keçi

Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı Melih Gökçek’in yerel seçim kampanyası olarak sunulan “Ak Keçi” haberini görmüşsünüzdür.Gökçek, çiftçilere ücretsiz dağıtılacak keçilerle birlikte bir de mezbaha sözü vermiş. Bu seçim kampanyası konuşuladursun, aklımıza takıldı, sormadan edemedik : Sayın Büyükşehir Belediye Başkanı, o değil de Ankara Ulaşım Ana Planı’nda neler oluyor?

1964173_10151956397322285_455274220_n

Şubat 2014’te bitirilmesi planlanan Ankara Ulaşım Ana Planı’yla (AUAP 2038) ilgili şimdiye kadar kamuoyuyla paylaşılan bir bilgi yok. Son olarak CHP’li İlhan Cihaner‘in 6 Kasım 2013 tarihinde verdiği soru önergesi, süresi geçtiği halde yanıtlanmadı. Ankara Büyükşehir Belediyesi ve Ulaştırma Denizcilik ve Haberleşme Bakanlığı’nın gizlilik içinde yürüttüğü projenin yürütücü ekibinde şehir plancısı olmaması, projenin yöntemi ve çalışma takvimi ile ilgili bir bilginin bugüne kadar kamuoyuyla paylaşılmaması, meslek odalarının bilgi taleplerine ve görüşme taleplerine cevap verilmemesi gibi sorunlar halen devam ediyor.

AUAP, Gökçek uygulamaları nedeniyle açılan davaları düşürecek mi?

‘Arkitera’ sitesinde konuyu takip eden Bahar Bayhan, geçtiğimiz pazartesi yayımladığı haberinde projeyi üstlenen Gazi Üniversitesi Mimarlık Fakültesi Dekan Vekili Mahmut Özbay’a cevap vermesi temennisiyle bazı sorular sordu. Soruların bir kısmı şöyle:

-AUAP’nin, Ankara’da Gökçek’in uygulamaları nedeniyle açılan bütün davaların düşmesini sağlamak gibi bir amacı var mı? Plan ODTÜ yolu, AOÇ’deki yapılaşmaları “yasal” hale getirmek için özel bir çalışma yapılıyor mu?
-Planla ilgili yapılan çalışmaların hiçbirinin kamuoyuna duyurulmamasının, oluşacak yeni rant alanlarının bilinmesini istememekle bağlantısı var mı?
-Projede özellikle anket çalışmalarında emeklerinden faydalanılan ve tamamı Gazi Üniversitesi öğrencilerinden oluşan 1431 saha çalışanına ne kadar ücret ödeniyor, çalıştıkları süre boyunca sigortaları yapılıyor mu?
– Şehir ve Bölge Planlama Bölümü’nün projeyi üstlendiğine, sahip çıktığına dair herhangi bir kurul kararı var mıdır?
-Mimarlar Odası Ankara Şubesi, Şehir Plancıları Odası gibi meslek örgütlerini eleştiri ve değerlendirmeleri, proje yürütücüleri tarafından dikkate alınıyor mu?
-Basına yansıyan haberlerden AUAP projesini eleştiren yazıların bulunduğu internet sitelerinin üniversite serverlerinden erişimi engellenmiş midir?
-Üst plandan önce alt planların hazırlanması ve uygulanmaya başlanması, planlama ilkelerine uygun mu? “Minareyi kılıfına uydurmak” anlamına gelecek şekilde daha önce yapılanları meşrulaştırmak için mi plan Gazi Üniversitesi’ne sipariş edildi?

auap-yeni-615x320

“Belediye yol inşaatı çalışmaları proje çalışmalarının önünde gidiyor”

Yukarıdaki son soruyla ilgili, Gazi Üniversitesi Mimarlık Fakültesi’nden şehir ve bölge planlamacısı Tahir Çalgüner’in, Ankara raylı sistemiyle ilgili Radikal’deki yazısını hatırlatabiliriz:

“Ulaşım ana planları, kent nazım planları ile entegre yapılmalı. (..)Bütüncül bir ulaşım şemasına uygun bir ulaşım ağı deseni oluşturulması; ‘eklektik’ ve torba plan yaklaşımlarına indirgenemez. İndirgeneceğini iddia edenler bilimsel ve teknik zafiyet içindedirler.(..) Kaldı ki; belediye yol inşaatı çalışmalarının söz konusu proje çalışmalarının önünde gitmesi, Ankara Büyük şehir belediyesi tarafından bu plan çalışmasının bitmesinin beklenmemesi ve Ankara ili strateji planının hazırlanmadığı da düşünülürse; söz konusu planın ‘göstermelik’ ve piyasa işi olduğu yönündeki uzmanların iddia ve eleştirileri ile de desteklenmektedir.”

fft81_mf1942443

Gazi Üniversitesi ve Büyükşehir Belediyesi işbirliğiyle hazırlanan AUAP 2038’le ilgili katılım ve bilgilendirme süreçleri yok sayılırken, yeni açılan Sincan metrosuyla ilgili ilk eleştiriler de gelmeye başladı. TMMOB Şehir Plancıları Odası Ankara şubesi bugün yaptığı bir basın açıklamasıyla işlemeye başlayan metronun çalışma şekli açısından tamamlanmadığı izlenimi uyandırdığı söyledi ve “Gökçek’in metro projeleriyle ilgili plansızlığını” eleştirdi.

TMMOB: Yeni açılan Sincan metro hattının çözülmesi gereken sorunları var

Sincan, Batıkkent, Kızılay hattında çalışması öngörülen metroyla ilgili “Geçtiğimiz yıllarda bu bölgelerin üst planlara aykırı şekilde daha da yoğunlaştırılması ve alış-veriş merkezleri gibi toplumun kitlesel olarak kullandığı alanların hat üzerinde kendilerine yer seçmesi, hattın projelendirildiği döneme göre bilimsel hesapları bozmuştur. Buna göre en başta tamamlanan Batıkent-Kızılay hattının yolcuları, işe gidiş-dönüşlerdeki yoğun saatlerde dolu gelen katarlar nedeniyle metroyu sağlıklı bir şekilde kullanamamışlardır.” deniyor. TMMOB “Sincan(Törekent)-Batıkent metro hattının aslında tamamlanmadığını, hala çözülmesi gereken teknik sorunlarının olduğu”nu belirtip, metronun bir toplu taşıma aracı olarak kullanılmasındaki konfor, hız ve ücretlendirmesi avantajlarının hiçbirinin Sincan-Batıkent metro hattında olmadığını savunuyor.

fft81_mf2000301

Yerel seçimler yaklaşırken, özellikle son dönemde kent kararlarıyla ilgili yurttaş katılımı, eşitlikçi kentsel altyapı hizmeti gibi konularıdaha çok tartışmamız gerekirken, başkent Ankara’dan kentle ilgili karar mekanizmalarının proje algısından bir örnek verdik. Melih Gökçek’in proje sürecindeki mahkeme kararlarını nasıl algıladığına dair bir örnekle bitirelim; ulaşım planının neden şimdiye kadar yapılmadığı sorusuna şu cevabı veriyor Gökçek:

“Eğer ben 15 sene içerisinde yeni bir ulaşım planı yaptırsam ve mahkemelerden dönseydi, mevcut olan icraatlarımızdan hiçbirini yapma şansımız olmaz ve her şey, hukuksuz ve kanunsuz olurdu.(..) Ama artık adalete güvenimiz tam. Bu açıdan Gazi Üniversitesi ile yapacağımız işbirliği neticesinde hukuk yollarında hesap vermeye de hazırız”

(Yeşil Gazete)

Roşin diye bir çiçek- Karin Karakaşlı

Bu namus nemenem bir şeyse, erkin temsiline soyunan erkek tarafından her nevi sahiplenişin ve katliamın meşru gerekçesi sayılabiliyor. O kadar ki, bu insanı öldürmenin kendisi o ’ayıp’tan daha namuslu bir şey. karin

Güzel gözlü gencecik ölüler diyarı ülkemizde bir davanın sonu, faillerin cezalandırılışıyla geldi. Gideni geri getirmeyecek bir düzende, nice cinayet işlendiğiyle kalmışken, verilen cezanın haber olmasında genelde nelerin aksadığı adına çok can yakıcı bir yan var. Öte yandan ceza alanlara bakıldığında, muhteşem aile klişelerimizin tarumar oluşu adına da çok sarsıcı bir gerçek var. Değişmeyen tek şey Diyarbakır’da eşcinsel olduğu için 17 yaşında aile kararıyla öldürülen Roşin Çiçek artık yok. Onun davasında babası ağırlaştırılmış müebbet, iki amcası ise müebbet hapis cezasına çarptırıldı. Elimizde bunlar ve süregiden bir hayat var.

Bir ailenin karar alarak, planlayarak taammüden evladını öldürmesine elbette çok etkili, işlevli bir kılıf gerekiyor. Keza her ne hikmetse boşanmaya yeltenen ya da yeni ayrımış olduğu kocası, sevgilisi tarafından başlayacağı özgür, özerk hayatın arifesinde öldürülen ya da tecavüze uğradığı erkekten çocuk dünyaya getirmek durumunda kaldığı için yine yüce aile meclisi tarafından katli vacip sayılan kadınlar için de geçerli olan bir mekanizma bu. Biz kendisine kısaca namus diyoruz.

karinfoto1

Öldürmek namuslu mu?

Bu namus nemene bir şeyse, erkin temsiline soyunan erkek tarafından her nevi sahiplenişin ve katliamın meşru gerekçesi sayılabiliyor. Eşcinsel Roşin Çiçek, bir başına verdiği cinsel yönelim ve bizzat kimlik ile varlık mücadeleleri yetmiyormuşçasına, birilerinin ayıbı, utancı sayılabiliyor. O kadar ki bu insanı öldürmenin kendisi o ‘ayıp’tan daha namuslu bir şey. Öldürmek namuslu bir şey. O yüzden namus denilen çok kanlı bir şey.

Roşin Çiçek, 2 Temmuz 2012’de darp edildi, kafasına kurşun sıkıldı ve yola bırakılarak ölüme terk edildi. Kaldırıldığı hastanede yaşamak için iki gün mücadele eden Roşin, öldüğünde 17 yaşındaydı. Roşin Çiçek’in ve namus/nefret saikiyle işlenen bütün davaların münferit, adi vakalar değil, doğrudan politik oldukları gibi bir gerçek var. Bu gerçeğin inkârı bizim hayatı yaşama şeklimiz ne olursa olsun, hepimiz için bir tehdit. Çünkü cinayetler üzerine yükselen, namus kisveli heteronormatif, muhafazakâr yapı gün gelir herkesin başına yıkılır.

Müdahil ya da suç ortağı

Tam da bu sebeple LGBTİ (lezbiyen, gey, biseksüel, trans ve interseks) örgütleri en başından itibaren Roşin Çiçek’in davasına müdahil olma talebinde bulunmuşlardı. Diyarbakır 3. Ağır Ceza Mahkemesi’nde görülmekte olan davaya Sosyal Politikalar, Cinsel Yönelim ve Cinsiyet Kimliği Çalışmaları Derneği (SPoD) müdahil sıfatıyla katılıyordu. Ancak, 5 Aralık 2013 tarihli duruşma öncesinde heyet değişikliği yapan mahkeme hiçbir gerekçe göstermeksizin, SPoD’un davaya müdahilliğini suçtan ‘doğrudan zarar görmediği’ gerekçesiyle kaldırdı. Bu duruşmada da SPoD LGBT, LAmbdaistanbul ve Ceren Kadın Derneği ile 15 kadar kişi müdahillik talebinde bulundu ancak talep reddedildi. Kararı portesto etmek üzere duruşmaya katılan farklı oluşumlardan LGBTİ aktivistleri ise sanık yakınları tarafından darp edildi. Avukat Fırat Söyle yaşananları şöyle anlatıyordu: “Duruşma sırasında izleyiciler arasında olan sanık yakınları LGBTİ aktivistlerine saldırdı. Polis araya girdi ve aile dışarı çıkartıldı. LGBTİ aktivistleri ise bir süre adliyede bekletildikten sonra BDP’nin gönderdiği otobüsle adliyenin arka kapısından çıkarıldı.”

Bu tablonun üzerine annenin “Eşcinsel olsaydı kendi ellerimle öldürürdüm. Siz bizi rezil ettiniz” haykırışlarını, “Babası öldürmese ben öldürürdüm” diyebilmesini ya da demek durumunda kalmasını, bahsi geçen babanın da “Ben onu tedavi ettirmek istiyordum. Bana saldırınca ruhsatsız silahımın dipçiği ile kafasına vurdum. O sırada silah ateş aldı. Kaza ile kendisini vurdum” beyanını ekleyin, davanın neden politik olduğunu ve neden müdahillik gerektiğini anlarsınız.

Ama mesele LGBTİ örgütlerinin müdahilliği değil. Toplumun bu tür namus/nefret cinayetlerinde suç ortağı olmaması için zaten toplu tepki şart. Nitekim dava öncesi Hêvi LGBTİ’nin hazırladığı çağrı videosunda Rakel Dink’ten İhsan Eliaçık’a, Antikapitalist Müslümanlar’dan Cumartesi Anneleri’ne birçok kişi “Roşin Çiçek’in sahipsiz olmadığını haykırmak için” herkesi duruşmayı takip etmeye davet etti. “Sen yoksan bir eksiğiz” denen videoda “Nefrete inat yaşasın hayat” sloganında birleşildi. Türkçe, Kürtçe, Ermenice ve Arapça yapılan çağrı, büyük oyunu her boyutuyla ifşa eder nitelikteydi: “Bizler biliyoruz ki toplumsal yaşamı cehenneme çeviren nefret kültürü dönüp dolaşıp hepimizi bulacak. 1915 Nisan’ında Ermeni halkını vuran, Ağrı’yı, Dersim’i, Amed’i yangın yerine çeviren, 6-7 Eylül 1955’te İzmir ve İstanbul ’u öksüz bırakan, Sivas’ta aydınlığı karanlığa boğan, Roboski’de Kürt gençlerinin ve katırların başına bomba yağdıran, İrem’i, Dora’yı, Baki’yi, Ahmet’i katleden aynı nefret kültürünün farklı yüzleridir.”

‘Toplum bunu kaldırmaz’

Hadi son bir örnek daha verelim hep birlikte. Denizli’de cinsel istismar mağduru 16 yaşındaki H. İ.’ye tecavüz ettiği iddiasıyla yargılanan Ahmet Ç. hakkında mütalaasını açıklayan savcı, H. İ.’nin rıza sonucu ilişkiye girdiğini belirterek, Ahmet Ç.’ye daha hafif ceza verilmesini istedi. Savcı, ‘rıza’ya gerekçe olarak da, bira içmeleri, aralarında güç farkının olmaması, İ.’nin Ç.’nin mesajlarına cevap vermesi ve ‘vücuduna büyük zarar verilmemesini’ gösterdi. Her biri kendi içinde skandal sayılacak bu gerekçeleri üreten bu namuslu, muhafazakâr değerli, ataerkil zihniyetin ta kendisi.

O yüzden olur da eşcinsellik ve kadının özgürlüğüne dair temel haklar için “Toplum bunu kaldırmaz” ifadesi dillendirilecek olursa, bütün bu örnekleri bir ağızdan haykırmak icap eder. Vicdan, yürek bunları kaldırıyor mu? Namus değil insanlık haysiyeti, onuru hepimize yeter. Çünkü değer dediğin hayata dairdir; yaşatır, öldürmez.

Karin Karakaşlı

 Bu yazı ilk olarak kaosgl.org‘ da yayınlanmıştır.

Kabataş meselesi/2 – Sis, pus, hamaset arasından…- Ümit Kıvanç

Kabataş olayını araştırmayı sürdürüyorum. Ne yazık ki elimdeki araçlar sınırlı. İzlenimler oluşturabilir, belki bazı yargılara varabilirim. Esas olarak, alınan tavırlarla ve tavır alanların cibiliyetiyle ilgili değilim, olguların, hakikatin peşindeyim. Ve, neden bilmem, giderek, Zehra Develioğlu’nun ilk ifadesindeki “polis kokusu” burnuma daha keskin gelmeye başladı.

Mağdure Zehra Hanım’ın AA’ya konuşması, son görüntülerin ortaya çıkışından bu yana en önemli gelişme sayılmalı. Ancak ne yazık ki, Zehra Hanım’ın söyledikleri gelinen noktada ikna edici değil:
Bu yaşadığım olay, süreç esnasında basında medyada öyle bir hale ulaştı ki, sanki böyle bir olay yaşanmamış, bir kadın darp edilmemiş, bir çocuk bundan zarar görmemiş gibi hakkımda suçlamalar yapıldı ve ben kendimi savunmak durumunda kaldım. Ben o acıları yaşadım ve yaşadığım bu acıların büyüklüğü bana yeter. Bunu kimseye ispat etmek durumunda değilim. Bana zaten inanmak istemeyen inanmayacaktır. O görüntüleri ilahi bir kamera olup tepeden kaydetse bile inanmayacaklardır.
Burada birkaç sorun var. Önce yaşanan olayın “bir kadın darp edilmiş, bir çocuk bundan zarar görmüş”e indirgenmesi. Zehra Hanım’ın verdiği ifade bundan ibaret olsa, zaten pek çoğumuz her şeye rağmen hâlâ kendisini savunuyor olurduk.

İkinci olarak, ne yazık ki Zehra Hanım “bunu kimseye ispat etmek zorunda”dır. Çünkü yaşadığını ileri sürdüğü olay nedeniyle bu ülkenin en üst düzeydeki yöneticisi, halkın bir bölümünü töhmet altında bıraktı; bunu siyasî propaganda aracı yaptı. Birilerinin alnına kolay kolay çıkmayacak, utanç verici bir leke sürdü. Dindar insanların duygularıyla oynadı, onları tahrik etti.

“Gezi”nin saldırıya tavrı

Zehra Hanım şunu hatırlamalıdır (eğer haberi olduysa): Gezi isyanı sırasında, “çeşitli yerlerde başörtülü insanlara sataşmalar oluyor” haberleri duyulduğunda gayet geniş bir topluluk tepki gösterdi, Kabataş’tan Gezi Parkı’na bir kadın yürüyüşü düzenlenip bu saldırılar protesto edildi, bu yürüyüşe bizzat Gezi’ye katılan başörtülü kadınlar önayak oldu. (Yürüyüşteki sloganlar arasında “Başörtüsünden elini çek” ile “Meydanları, sokakları, camileri istiyoruz” da vardı.) Taksim Dayanışması da 14 ya da 15 Haziran 2013 günü bir açıklama yapıp, “Kabataş’ta ve basına yansımamış da olsa farklı yerlerde başörtülü kadınlara yönelik olarak gerçekleştirilen taciz ve saldırı olaylarını şiddetle kınıyoruz,” dedi:
Hükümetin politikalarına dair öfkenin başörtülü kadınlara yöneltilmesi kabul edilemez. Bu korkunç olayların failleri katiyen Gezi Parkı direnişinin bir parçası değildir. Saldırganlarla Gezi Parkı direnişçileri bir tutularak, direnişin itibarsızlaştırılmasına göz yummayacağız. Yaşanan saldırının politik bir malzeme haline getirilmesini değil, suçluların bir an once bulunmasını ve cezalandırılmasını istiyoruz.
Görüldüğü gibi, Gezi direnişinin esas sahiplerinin talebi, Zehra Hanım’ınkinden farklı değildi. O dönemde hükümet adına ortalığı gazlama yerine sahiden olayın faillerinin peşine düşecek olsalardı, Abdülkadir Selvi veya Elif Çakır, Zehra Hanım’ın hakkını aramak için Gezi’den binlerce destekçi bulurlardı.

Bunları hatırlatmamın sebebi şu: Zehra Hanım, kendisine “inanmak istemeyen”in, “ilahi bir kamera olup biteni tepeden kaydetse bile” zaten inanmayacağını ileri sürüyor. Evet, böyleleri vardır; onlarla işimiz yok. Onlar, laik, çağdaş, İslâmcı fark etmez, ahlâksızlar ve vicdansızlar cephesini meydana getiriyorlar. Olduğunu iddia ettiği utanç verici, feci hadise sadece Zehra Hanım için değil, aynı kavramlarla tarif ve tekrar etmek isterim ki, vicdan ve izan sahibi bütün insanlar için ciddi bir travma yaratmıştır. Başbakanın bunu suistimal ediş tarzı da travmayı Zehra Hanım ve Elif Çakır için şüphesiz değil, ama bizler için katlamıştır.

Ara sonuç: Zehra Hanım’ın AA’ya söylediklerinde, bizi ilk ifadesinde anlattıklarının doğruluğuna ikna edecek unsur yok. Aksine. Üstelik, ayrıntılarda ve özellikle çarpıcı-dehşet verici unsurlarda ısrar etmediği için ilk ifadenin büyük ölçüde polis tarafından yazıldığını veya en azından “geliştirildiğini” düşünmemiz için sebep var. (O ilk ifade size de daha çok bir erkek hayalgücü ürünü gibi görünmüyor mu?)

İlk savcı dedi mi demedi mi?

Kanal D’nin yayımladığı görüntülerden sonra hükümet yanlısı yayın organlarının sarıldığı başlıca unsur, Kabataş olayının ilk savcısının söyledikleriydi. Akşam’dan Hilal Yıldırım savcı Rasim Işıkaltın’la görüşmüş, başka pek çok gazete ve site haberi oradan kelimesi kelimesine alarak aktarmışlardı (haber için tıklayabilirsiniz):
Savcı Işıkaltın, “O ana kadar herhangi bir müdahale söz konusu değil. O görüntü olay anından öncesine denk gelen görüntülerdir,” dedi. Işıkaltın soruşturma kapsamında Emniyet’te kayıtların incelenmesinin sürdüğünü, saldırı karelerinin dosyaya girmesinin beklendiğini söyledi.
Sözkonusu savcı, Rasim Işıkaltın, Kabataş civarındaki 70 küsur kamera görüntüsünü inceleyen, etraftaki büfeciler, taksi şöförleri ve gelip geçtiği telefonları aracılığıyla tesbit edilen çok sayıda kişinin ifadesini alan kişi. Bu yüzden dediği önemli.

Ancak dikkatle dinleyelim, acaba ne diyor? Son görüntüleri yayımlayan Kanal D’ye göre olay akışı şöyle:
Genç kadın bebek arabasıyla kaldırımda bekliyor.
19:43’de, yanından 8-10 kişilik bir grup geçiyor. Bir hareketlenme yok. Kalabalık, kısa süre içinde genç kadının yanından uzaklaşıyor. Çevrede de olağandışı hiç bir hareketlilik gözlenmiyor.
19:48:15’de 10-15 kişilik bir başka grup geliyor. Develioğlu’nun yanında 30 saniye kadar duraklıyorlar. Polise göre burada söz dalaşından dolayı bir hareketlilik oluyor. Grup 19.50’de görüntüden uzaklaşıyor. Çevrede yine bir olağanüstülük gözlenmiyor. Kabataş iskelesinin güvenlik görevlileri de normal işlerine devam ediyor.
Genç kadın, 19:48 – 19:58 arası kaldırımda sabit olarak bekliyor. Çevrede de her şey olağan seyrinde. Araçlar hızla önünden geçiyor.
19:58’de eşi geliyor. Bir dakika sonra, ikisi birlikte yolun karşısına geçiyorlar. 54 saniye sonra da, kameranın görüş açısından çıkıyorlar.
Bu durumda savcı, “öncesi” derken neyi kastediyor? “Sonrası” ne zaman? Kabul edelim ki, bir tuhaflık var. Bir de değil, çok tuhaflık… Sözkonusu savcı zaten 73 kameranın görüntülerini incelemiş, ayrıca şu anda soruşturma kendisinde değil (savcı Mehmet Akıllı’ya aktarılmış); neye dayanarak “Emniyet’te kayıtların incelenmesi sürüyor” diyebiliyor? “Saldırı karelerinin dosyaya girmesi bekleniyor” ne demek? “Saldırı kareleri” nerede? Eğer “saldırı kareleri” varsa, Zehra Hanım bugüne kadar savcının gösterdiği kişiler arasından neden hiçbirini teşhis edemedi? Neden kimse yakalanmadı? Üstelik, Zehra Hanım’ın polis ifadesinde, o kargaşa ve şok içerisinde dahi verebildiği çok ayrıntılı eşkal tarifleri varken..? (Tam burada iddiamı tekrar hatırlatıyorum: O eşkal tariflerini Zehra Hanım vermedi, veremezdi.)

Zaten bu kadar soru varken, SoL Haber Portalı’nda yeralan bir iddiaya da kulak tıkayamayız herhalde. SoL Haber, soruşturmanın ilk savcısı Işıkaltın’ın sözlerini inkar ettiğini ileri sürdü. Muhabir Selin Asker savcıyla görüşmüş, Işıkaltın şöyle demişti:
Bu dosya hazırlık soruşturması. Kısıtlama kararı var. Bu bakımdan soruşturmanın akıbetine, içeriğine ilişkin bilgi vermem mümkün değildir. Haberde yer alan ifadeler bana ait değildir. Demeç vermedim. O görüntüler de çıkmış bir yerden bilemiyorum, biz de tahkikatta dinledik, ettik, görüntüleri izledik.
Haydi buyurun! Savcının açıklaması gereken bir çelişki var ortada. Bizim payımıza düşense, savcıya atfedilen “esas görüntüler daha sonra” ifadesinden duymamız gereken şüphe. Bu, gelinen noktada en önemli sorunlardan biri. (İzlenimim, Akşam muhabirinin savcının söylemediği bir şeyi yazdığı değil, savcının lafları ve işleri bir miktar karıştırdığı.)

Adli Tıp raporu tek dayanak oldu

Gezi isyanı sırasındaki propaganda senaryosuna bağlı kalmak isteyenlerin başında şüphesiz Başbakan Tayyip Erdoğan geliyor. Metro açılışında konuşurken şunları söyledi:
Bira şişesiyle başörtülü kızımıza saldıranlarla o paralel yapı birlikte hareket ediyor. Biri en zor zamanlarda başörtüsüne teferruattır diyordu. Bugün de o başörtüsü düşmanlarının değirmenine su taşıyor. Kabataş’ta, yavrusu ile beraber bir kızımıza yapılan saldırıyla alakalı bakın şimdi onunla üzerinde oynamaya başladılar. Çok açık, net söylüyorum. Medya dünyasında amiral diye geçinenlerle söylüyorum, hele hele bugün attıkları başlığı, özellikle kendilerine hatırlatıyorum. Bunun altında da boğulacaksınız. Çünkü bu attığınız manşetler de doğru değil. Sizler Adli Tıp raporlarını nereye saklayacaksınız, nerenize koyacaksınız?
Biz devlet yöneticilerinin ağzından hakaret işitmeye alışkın bir milletiz, bu yüzden kimsenin şu “nerenize koyacaksınız”a takılacağını sanmıyorum. Ben gerçi kendimi aşağılanmış hissediyorum ve cevap verebilmek istiyorum ama imkânsız. Zaten konumuz terbiye değil olgular. Devam edeyim.

Başbakanın görüntülere karşı öne sürdüğü tek dayanağın Adlî Tıp raporu olduğu görülüyor. Bu pek zayıf bir savunma.

Bu yüzden, Aile ve Sosyal Politikalar Bakanı Ayşenur İslâm’ın bunca kendinden emin konuşması, eğer hepimizin insan yerine konduğu, demokratik bir ülkede yaşıyor olsaydık, sonradan başa iş açabilecek cinsten sayılırdı:
Hanımefendinin beyanları ortada. Bizde onları gazetelerden görüyoruz. Kendisi olayın hemen akabinde adli tıp raporu almış durumda. Darp edildiğine dair. Yeni ve eski savcının açıklamaları yine basında bugün yer alıyor. Dolayısıyla bizim bunun üzerine yapabileceğimiz çok fazla bir açıklama yok. Bana göre olay ortada, açık. Ortada derken ne olup bittiği gayet anlaşılır bir şekilde ortada demek istiyorum.
“Hemen akabinde” dediği, beş gün sonra. “Yeni ve eski savcının” açıklamaları diye bir şey yok; yeni savcınınki hiç yok, eskisininki de şüpheli. “Gayet anlaşılır şekilde” olan neymiş acaba? Üstü çıplak, siyah bandanalı yetmiş-yüz kişi, kadını yere yıkıp üstüne işeyenler, cinsel organ sürtenler, bira şişeleri tokuşturup kahkahalar atanlar… bunlar mı “gayet anlaşılır”? Ayşenur Hanım siyasetin icabını yapıyor belki ama bundan sonra kendisinin ağzından çıkanlara nasıl muamele etmemiz gerektiği konusunda bizi uyarmış oluyor.

Fotoğraf kesitleri, fotoğraf kareleri

Başbakanın başdanışmanı Yalçın Akdoğan’ın topa girmemesi sanırım beklenemezdi. Anlaşılan olan biteni doğru dürüst takip edemeden girdi:
Kabataş konusu başörtülü bir bayana saldırı oldu iddiası vardı. Şimdi bir takım fotoğraf kesitleri üzerinden yorum yapmak doğru değildir. Onun öncesi nedir, sonrası nedir? Yani o filmin tamamını görmeden bir fotoğraf karesi üzerinden yorum yapılamaz. Ortada bir mağdur var, bu mağdurun yaşadıkları var, anlattıkları var, adli tabiplikten aldığı raporlar var. Bunlar bizim için şu anda daha geçerlidir, aksi ispat edilmiş değildir o görüntülerin. Bunlardan medet ummayı da doğru bulmuyoruz. Ortada bir kadına böyle bir saldırı yapıldıysa bebeği ile birlikte bunun üzerinde durmak varken anlaşılan paralel yapının yönlendirmesiyle bu tür bir takım fotoğraf kareleri üzerinden bir anlam üretilmeye çalışılıyor, bunlar ortada duran gerçeği değiştirmez.
Haydi “aksi ispat edilmiş değildir o görüntülerin” lafını yanlış aktarma sonucu sayıyor ve geçiyorum. Ama şunları sormadan geçemeyiz: Fotoğraf kesitleri nedir? Fotoğraf karesi nedir? Ortaya çıkan, anlık bir kare mare değil ki, bilmemkaç dakikalık görüntü! Ayrıca başdanışmana şu uyarıyı yapacağım: Araya “paralel yapının yönlendirmesiyle” ibaresini katınca söylediklerinin daha inanılır hale geldiğini sanıyor muhtemelen – hayır, gelmiyor. Çünkü bir meseleyi laf kalabalığına boğmaya çalıştığını gizleyemiyor. Sonuçta Akdoğan, “mağdureye inanmalıyız” diyor ve o da Adlî Tıp raporuna işaret ediyor.

Ve içişleri bakanı

Yeni içişleri bakanının şimdiye kadarki performansı, yakında yeni bir İdris Naim Şahin vakasına dönüşebileceğine delalet ediyor. Efkan Alâ, Kabataş’a dair konuşurken, “Hiçbir olay, olayın bir kısmıyla izah edilemez,” dedi. Şüphesiz. Gerisine de kulak verelim:
O zaman kişilerin kendileri de açıklamalarını yaptılar. Devlet elindeki bilgiler de o yöndeydi. O gün neler yaşandığını bütün Türkiye gördü. Şimdi neyi, kim, niçin araştırıyor? Araştırdığında ne kadarını bulmuş oluyor da çıkıp bu hükümleri verebiliyor. Bunları kamuoyunun takdirine bırakıyorum. O olay gerçekleşmiştir, ilgililer ve işin sahibi, o olaya maruz kalan çıkmış bunu söylemiştir. Bu da adli tıp raporuyla teyit edilmiştir. Kim neyi, neden yeniden yanlış ve eksik bilgiyle gündeme getiriyor? Burada, Gezi olaylarında Türkiye’ye verilen zarar da ortadadır, onun sonuçları da ortadadır. Yani bir günah çıkartma mıdır, bu. Onu kamuoyunun takdirine bırakıyorum.
Şunları söylemeliyiz: (1) O gün neler yaşandığını “bütün Türkiye” falan değil, kimse görmedi, (2) “İlgililer” bir şey söylemedi, sadece başbakan ve propagandacıları söyledi, aksine, meselâ gazeteci Elif Çakır’ın görüntüye ulaşmak için sıkıştırdığı İstanbul Emniyet Müdürü bir şey söylemedi, (3) Adlî Tıp raporuyla teyit edilen nedir? Zehra Develioğlu’nun ifadesindeki hangi ayrıntı raporla teyit edilmiştir? (4) Ve, evet, tabiî, hı hı, Gezi olayları çok kötüdür falan… İşte tam takıldığım türden resmî açıklama. İçişleri bakanının söyleyebileceği bundan ibaretse, şüphelerimiz büyüyecektir haliyle.

Yazılan çizilen

Önce yine, YeniŞafak ve Star’da kimsenin bu mevzuda cengaverliğe soyunmamış oluşuna hayretimi belirteyim. Bunu karineden öte birşeyler saymayı sürdürüyorum. Muhtemelen hamaset dışında söylenebilecek fazla laf yok, ondan. Açığı başkaları kapatmaya çalıştı, onlardan birazdan sözedeceğiz, bakacağız zihin açıcı birşeyler demiş mi kimse.

Önce “Kabataş saldırısı” haberinin ilk sahipleri Abdülkadir Selvi ve Elif Çakır’ın Timetürk’te yeralan açıklamalarına göz atmalıyız.

Selvi, şu anda bu görüntülerin ortaya çıkarılmasını “kara propaganda” diye niteliyor, sözü hemen “28 Şubat’ta da bunlar yapılmıştı”ya getiriyor. “Saldırıya uğradım” diyen bir kadını “yalancılıkla itham etme”nin “saygısızlık” olduğunu belirtiyor. Somut, olgusal düzeyde hiçbir şey söylemiyor.

Elif Çakır, esas meselenin “bu genç anne üzerinden” kendisi ve bazı gazetecilere yönelik bir “itibarsızlaştırma kampanyası” yürütülmesi olduğunu iddia ediyor. Olaya ilişkin birkaç ayrıntıya değiniyor. Zamanında polisten saldırıya ilişkin görüntü temin etmek için çok uğraştıklarını ama elde edemediklerini anlatıyor.

Elif Çakır’ın, olgusal düzeyde ciddiye almamız gereken bir iddiası var: Şimdi ortaya çıkan görüntülerin Gezi isyanı dönemine değil başka bir zamana ait olduğunu iddia ediyor (ama ben, tam da şu anda bu görüntüleri ortaya çıkaranların bu kadar salak olabileceğine ihtimal vermiyorum):
…o görüntülerde Gezi Olaylarının kalabalığı yok. Servis edilen görüntülerde sıradan bir yaz akşamı ve normal bir seyir var.
Bu pek çürük dalın yanısıra, Çakır da ilk savcının beyanına sarılıyor, esas darp görüntülerinin kesildiğini, gördüklerimizin montajlanmış olduğunu ileri sürüyor. Bu elbette bilgiye dayalı bir iddia değil. Saldırıya uğrayan kadının beyanının esas alınması gerektiğini vurgulayan Çakır, sonunda “mesele hükümeti yıpratmak” noktasına varıyor.

Her ikisinin de, olgusal düzeyden ilk fırsatta siyasete sıçramaları, hiç de Zehra Hanım’ın ilk ifadesine inandırıcılık kazandırmıyor. Aksine, hernekadar “genç bir anne ve bebeğinin uğradığı saldırı” motifleriyle hamaset yapılsa da esas derdin siyasî mücadele olduğunu, o genç annenin de bebeğinin de siyaset uğruna kullanılabileceğini -tekrar tekrar- düşündürüyor.

Timetürk’te Selvi ve Çakır ile birlikte görüşlerine yer verilen Ahmet Taşgetiren ise, olayın ilk savcısının “esas olay bu görüntülerden sonra” açıklamasını “önemli bulduğunu” belirtiyor, “henüz bütün görüntülerin ortaya çıktığını söylemek zor” diyor. Neye dayanarak? Biliyor mu başka görüntülerin de olduğunu? Niyeyse sanmıyorum. İlk savcının beyanıyla ilgili şüpheli durumu tekrar hatırlatayım. Zaten Taşgetiren de lafı hemen, “başörtüsüne yönelik aşağılama ve tepkilerin yakın geçmişteki tarihi”ne getiriyor, Fethullah Gülen, Gezi vs. diye sürdürüyor. Zehra Hanım’ın söylediklerine “uydurulmuş iddialar” muamelesi yapmanın “insafsızca” olduğunu belirtiyor. Olgusal düzeyde başka söz etmiyor.

“Gezi’nin çemkiren kokoşları”

Haber7.com’da konumuzla ilgili iki yazı var. Her ikisi de bol nefret ve hamaset içeriyor. Esra Elönü, “Ben sütüne acı karışan Zehra’nın yanındayım!” diyor (“İlahi mahkemenin paraleli yok, sabır Zehra!”, 14 Şubat):
Ben altı aylık bebeğin kolundaki çiziklere inanıyorum, sizin montaj manyağı yaptığınız görüntülere değil! Sabah saatlerinde Zehra’yla görüştüm, o annenin atılan iftiralardan gezinin çemkiren kokoşlarının küfürlerinden konuşmaya hali kalmamış! Sizin şalvar lastiğine manşet bağlayıp müftü karısından haber yapma ahlaksızlığınız mı esas yoksa Zehra’nın morlukları mı? Ne oldu, morlukları montajlayamadınız mı? Diyelim ki yalan ki ben asla ve asla yalan olduğuna inanmıyorum. Görüntülerin yok edildiğine inanıyorum ben Esra olarak buna inanıyorum. Yolunda yürüyen bir anne bebeğiyle eşini beklerken neden böyle bir yalan uydursun! (…) Gerçekler ortaya çıktığında gerzekler iptal olacak buna kalbimle inanıyorum! Hani evrensel hukukta şiddet gören kadının beyanı esastı! Ne oldu? (…) Bakıyorum da sazan pozisyonunu alan bazı gazeteciler tüh tüh vah vah senfonisine katılıp bir açıklama bekliyorum moduna girmişler! Ne açıklaması ya! Allah’ın bildiğini hunharca montajlayan adamlara mı inanıyorsunuz yoksa Zehra’nın beyanına, gördüğü şiddetin mor rengine mi?
Hamaset perdesini aralarsak, Elönü’nün şunları iddia ettiğini anlıyoruz: (1) Altı aylık bebeğin kolunda çizikler vardır, (2) Görüntüler montajlanmıştır, (3) Görüntüler yok edilmiştir.

Adlî Tıp raporuna göre, Zehra Hanım’ın bedeninde şu izler saptanmıştır: “Sağ diz üst iç kısımda üç adet, iç alt kısımda bir adet, sol diz üst dış kısımda bir adet yaklaşık 1 ila 1 buçuk santimetre çapında mor renkli ekimozlar (berelenmeler)”. Bebeğin ise “sağ kruris (alt bacak) iç alt kısımda üç adet 0.2 santimetrelik sıyrık” görülmüştür. (Bilgileri YeniŞafak’ın haberinden aldım ki maraza çıkmasın.)

İnsan, en azından Esra Elönü’nün yaptığı tarzda cansiparâne ortaya atlayacak birisinden, sıyrık bebeğin neresinde diye bir bakmış olmasını bekliyor. Sıyrığın yeri olayı hafifleştireceği-ağırlaştıracağı için değil; gazeteci gazetecilik mi yapıyor, sahiden ne olup bittiğini merak ediyor mu, yoksa önceden angaje olunmuş davaya hizmetten başka bir şeyi gözü görmüyor mu, o bakımdan… Öyle yapsa, meselâ “Diyelim ki yalan…” diye başladığı sözün sonunu da getirebilirdi belki.

Görüntüler konusundaysa, Elönü’nün de muhtemelen herhangi bir bilgisi olmaksızın “bunlar montajlandı” dediğini sanıyor, ciddiye almıyorum. (Eğer bilgisi varsa sadece özür dilemekle kalmam, teşekkür ederim bizi aydınlatacağı için.) Zaten biraz sonra da “yok edildiler” diyor; ne dediğini anlamıyoruz.

Yine Haber7’de Hasan Öztürk (“Kabataş’ta o gün ne oldu?”, 15 Şubat), “Ey alacakaranlık kuşağının adamları! Ey alçaklar..! Ey edepsizler..!” diye girişiyor, şöyle sürdürüyor:
O görüntülerden çıkardığınız sonuç, Zehra Develioğlu’nun hiçbir şiddete uğramadığı mıdır? Ya da o görüntüler olayın tamamına ait görüntüler midir? O görüntüler ‘gerçek’ midir? Siz de biliyorsunuz gerçeği oysa..! Biz ‘beyan esastır’ diyenlerdeniz! Ha, ‘beyan esastır’ düsturuna itibar etmiyorsanız, o zaman soruşturmanın sonucuna kadar beklemeniz gerekecekken… ‘Montajlanmış’, bazı yerlerinde saat sayacı ‘silinmiş’ görüntüler üzerinden, ‘inananları’ , ‘inanlar’ üzerinden Başbakan Erdoğan’ı, Başbakan Erdoğan üzerinden de ‘ülke’yi vurmaya çalışmanız sadece ve sadece sizin alçaklığınızı gösterir..!
Zehra Develioglu Anadolu Ajansı’na konuştu. Konuşmasında önemli bir cümle var: ‘Ben bu söylediklerimin tamamını yaşadım. Kimseyi inandırmak zorunda değilim..!’ Şimdi soru şu, o görüntüleri kim sızdırdı? Sızdırmadan önce ne kadarını montajladı? Ve bu yayınlanan görüntülerin dışında başka görüntüler var mı? Varsa bu görüntüler çıkarsa ne olur?
Anlaşılan haykırış tonunda okumamız gereken bütün bu vurgulu, ünlemli cümlelerden Öztürk’ün olgusal düzeyde söylediklerini yine de ayıklayabiliriz: (1) Görüntüler gerçek mi, belli değil, (2) Görüntüler montajlanmış, (3) Görüntüler üzerinden saat sayacı silinmiş, (4) Zehra Hanım kimseyi inandırmak zorunda değil, (5) Başka görüntüler de varolabilir.

Duyageldiklerimiz dışında burada bir tek “saat sayacı” meselesi var. Bu eğer hiçbirimizin fark edemediği, sadece Hasan Öztürk’ün uyandığı bir ayrıntıysa helâl olsun. Ben burada muhtemelen, özellikle Zehra Hanım’ın eşini beklediği on dakikalık süre TV yayınlarında kesildiği için doğan bir karışıklığın sözkonusu olduğunu sanıyorum. Yine de, burada bir mesele varsa tantanası nasıl olsa yapılacaktır, bekleyelim.

Öztürk’ün siyasî iddiasını ise anlayamadığımı belirtmeliyim. Zehra Develioğlu’nun anlattığı gibi gerçeküstü bir saldırıya uğramadığı ortaya çıkarsa bu niye “inananlara vurmak” olacak? İnananlar hakikate inandığı sürece kimse onlara vuramaz, Öztürk merak etmesin.

Evet, şimdilik bu kadar. Değinmesem olmayacak tek nokta kaldı: İsmet Berkan ve Balçiçek İlter. Her ikisi de olaya dair duygu ve düşüncelerini hemen açıkladıkları ve söyledikleri yeterince açık olduğu için diyecek pek bir söz yok. Sadece Balçiçek’e tamamen hak verdiğimi belirtmek istiyorum. Sıcağı sıcağına ve kadın kadına yapılmış öyle bir görüşmede insan karşısındakine kolaylıkla inanır. Ben de gitsem, kadınca bir saldırıya uğramışlık duygusunu tanımayışıma rağmen, çok etkilenir ve gerçekle gerçekdışını ayırt etmekte zorlanırdım. İnsanlar hata yapmış, “hata yaptık” demişler, büyütülecek, uzatılacak bir tarafını göremiyorum. Çabamızı hakikati ortaya çıkarmaya harcamak daha doğru görünüyor.

Ümit Kıvanç umit-kivanc_298074

Bu yazı İlk olarak riyatabirleri.blogspot.com ‘da  yayınlanmıştır.

Yazarın konuyla ilgili diğer üç yazısına şuradan ulaşabilirsiniz.

 

 

18 Şubat 2014

Ukrayna’da Gösteriler Sürüyor

Ukrayna’da binlerce gösterici Salı günü parlamento binasına yürümek istedi. Polisin müdahale etmesiyle birlikte göstericiler ve polis arasında çatışma çıktı. Öte yandan, Rusya, Ukrayna’dan 2 milyar avro tutarında Eurobond satın alacağını açıkladı.

 

Tayland’da Çatışma

Tayland’ın başkenti Bankok’ta polis, yaklaşık bir yıldır göstericilerin bulunduğu alanlara saldırdı. Polis saldırısında üç kişi öldü, onlarca kişi yaralandı.

 

Irak’ta Bombalı Saldırı

Irak’ta Başkent Bağdat’ta Şii mahallelere düzenlenen bombalı saldırılarda 24 kişi öldü. Öte yandan, Irak İslam Devleti (ISIL) Süleyman Pek kasabasının büyük kısmında kontrolü ele geçirdi.

 

Mısır’da Turist Otobüsüne Saldırı

Mısır’da Güney Koreli turistleri taşıyan otobüse düzenlenen ve üç kişinin ölümüne ve 14 kişinin yaralanmasına yol açan saldırıyı köktendinci Ansar Bayt al-Maqdis örgütü üstlendi.

 

Suriye’de İç Savaş Sürüyor

Suriye’de Esad’a Bağlı Güçler Hama bölgesinde bazı köyleri ele geçirdi. Özgür Suriye Ordusu (FSA) ise askeri lideri Salim İdris’in görevden alındığını açıkladı.

 

Mısır’da Enerji Krizi Sürüyor

Mısır’da sıklıkla elektrik kesintilerine yol açan enerji krizi devam ediyor. Petrol Bakanı Şerif İsmail, enerji açığını kapatmak için petrol ve doğalgaz ithalatının artırılacağını açıkladı.

 

ABD’den İklim Değişikliğine ‘Kitle İmha Silahı’ Benzetmesi

ABD Dışişleri Bakanı Senatör John Kerry, Endonezya’da yaptığı konuşmada iklim değişikliğini ‘dünyanın en tehlikeli kitle imha silahı’ olarak niteleyerek, gelişmekte olan ülkeleri bu konuda adım atmaya davet etti.

 

Avrupa Şehirlerinden Enerji Verimliliğine Destek

Binden fazla Avrupa Şehrini temsil eden Enerji Şehirleri grubu, Avrupa Konseyi Başkanı Herman Van Rompuy’e bir mektup yazarak, AB’nin 2030 yılı itibariyle bağlayıcı %30 yenilenebilir enerji ve %40 enerji verimliliği hedefleri olması gerektiğini ifade etti.

 

Avustralya Aşırı Hava Sıcaklıklarını Şimdiden Yaşamaya Başladı

Avustralya İklim Konseyi’nin yeni açıkladığı rapora göre 2030’larda beklenen sıcak dalgası olaylarına şimdiden rastlanmaya başlandı.

Pangea ekoloji dersliğinde 2. dönem zili çaldı

Pangea Ekoloji Derneği’nin düzenlediği ekoloji dersliğinin ikinci dönemi başlıyor. Aktif katılımı desteklemeyi amaçlayan
derslerin ilk döneminde hayvan özgürlüğü, su ve yaşam, nükleer enerji ve kapitalizm gibi konular tartışılmıştı. İkinci dönemde sıra kent mücadelerinde. Temmuz ayına kadar sürecek derslerde kent hakkı ve ekoloji mücadelesinin birlikteliği tartışılacak.

Pangea Ekoloji ve Kültür Derneği’nde Ecem Özgü,derslerin sonunda çalışma gruplarının ortaya çıkması motivasyonuyla hareket ettiklerin söylüyor. Amaç; “yeni katılanlarla birlikte harekete büyütmek”

her hafta çarşamba günü gerçekleşecek derslerin ardından film gösterimleri de gerçekleşecek.

Bu haftanın ilk dersinde sonra, perşembe günü Fuat Ercan’ın gerçekleştireceği bir açılış etkinliği var.

ders programıyla ilgili ufak bir hatırlatma: hiçbir ders birbirini takip etmiyor; dolayısıyla bir dersi kaçırırsanız enseyi karartmayın,kaldığınız yerden devam etmek mümkün.

1902861_406392159498910_1039002011_n

 

19.30- 21.30 saatleri arasında gerçekleşecek ders programı şöyle:

19.02.2014 Yerele Neoliberal Kentleşme: Marka Kentler ve İstanbul Örneği CİHAN UZUNÇARŞILI
26.02.2014 Siyaset ve kentsel mücadeleler İMECE
05.03.2014 Emlak Rantının Marksist İktisadı ULUS ATAYURT
12.03.2014 Büyük projelerin gölgesinde İstanbul’u anlamak ÇARE OLGUN ÇALIŞKAN
19.03.2014 Erişim Hakkından Değiştirme Hakkına Kent Hakkı ve Gezi Deneyimi CİHAN UZUNÇARŞILI
25.03.2014 İsyanının Işığında Fatsa’yı Bir Kez Daha Düşünmek HAYATİ CAN
02.04.2014 Anayasası Işığında Kadınlar, Yerli Halklar ve Toplumsal Mücadele HANDE ATAY
09.04.2014 Enerji Kapitalizmin Tanrısıdır YUSUF GÜRSUCU
07.05.2014 Madenler ve Doğanın Talanı CEMALETTİN KÜÇÜK
14.05.2014 Tarım ve gıda güvenilirliği üzerine AHMET ATALIK

Adres: Pangea Kültür Turnacıbaşı Cad. Pulat Apt. 8/1-2 Galatasaray Beyoğlu (Galatasaray Lisesi arka sokağı)

Derslerle ilgili facebook sayfasına şuradan ulaşabilirsiniz.

ayrıntılı bilgi için siteye buyurun.

(Yeşil Gazete)

Yeni yasa tasarısı hayvan haklarını ne kadar koruyacak?

Çevre Komisyonu, Hayvanları Koruma Kanunu’nda değişiklik öngören yasa tasarısını bir buçuk sene sonra Meclis gündemine aldı. Peki, Eskişehir’de bir kedinin işkenceyle öldürülmesinin kamuoyunda yankı bulması üzerine konuşulmaya başlayan yasa tasarısının içeriği yeterli mi? İstanbul Barosu Hayvan Hakları Komisyonu Başkanı Avukat Hülya Yalçın, hayvana kötü müamele, öldürme ve işkencenin ‘Kabahatler Kanunu’ndan çıkarılıp ‘Türk Ceza Kanunu’na alınmasının önemli olduğunu, fakat  tasarının  diğer maddelelerinin sorunlu olduğunu belirtiyor.

human-rights-animal-rights-guelph

Kedi ve Köpeği öldürme suçuna hapis cezası öngörülüyor

5199 sayılı kanunla ilgili değişiklik 19 Şubat Çarşamba günü Ankara’da görüşülecek. Mevcut yasada hâlâ parayla cezalandırılan hayvanlara işkence yaparak ölümüne sebebiyet verme suçu için, 2 yıla kadar hapis öngörülüyor. Hayvanla cinsel ilişkiye girme, hayvan dövüştürme ve hayvana işkence yaparak ölüme sebebiyet vermeye 2 yıla kadar, sahipsiz hayvanları kasten öldürmeye de 3 yıla kadar hapis cezası üzerinde duruluyor. Toplantıda sivil toplum örgütleri ve barolar da bulunacak.

“Bazı türler yasaklı ırk ilan edileceğine hayvan alım satımı yasaklanmalı”indir

Yeşil Gazete’nin konuştuğu Hülya Yalçın, tasarıdaki hayvanlara işkence ve öldürme suçunun TCK’ya girmesi hükmünün kabul edilmesi, diğer bütün hükümlerin hayvan hakları temsilcileriyle görüşülmek üzere ertelenmesi gerektiğini belirtiyor ve ekliyor; “Bu haliyle yasa çıkarsa sevinilecek birşey olmayacağı gbi sokaklarda hayvan da kalmaz”. Yalçın’a göre yasanın sorunlu noktaları; hayvanlara çip takılması, evdeki hayvan sayısını sınırlaması ve pitbull gibi türlerin yasaklı ırk ilan etmesi. Yapılması gerekense “pet shop’ları kapatmak ve hayvan ithalatını kesinlikle yasaklamak”.

“Kedi, köpek var; inekler, balıklar, deney hayvanları nerede?”

Hayvan hakları savunucuları açısından yasa tasarısının bir diğer handikapı da kapsamının çok dar olması, Yalçın’ın belirttiği gibi “hayvan koruyan bir kanun değil kedi köpeği korumayı amaçlayan bir kanun; hayvan koruyan bir kanun olsaydı inek, tavuk, koyun, balıktan da bahsederdi; bunların hiçbiri hayvan değil gibi yasaya hiç girmemiş. Yarın Ankara’daki toplantıda sert bir muhalefet yapacağız. Kedi ve köpek canımdır ama avdan bahsetmediğimiz, mezbahadan hele de deneyden bahsedemeyeceğimiz bir toplantı olacak ne yazık ki.”

Hayvan Hakları Kurultayı’nın talepleri:

Türkiye Baroları Hayvan Hakları Kurultayı Temsilcileri de yasa tasarısıyla ilgili dün yayınladıkları bildirgede beş maddelik taleplerini açıkladılar:
1- Kamuoyunda büyük infial uyandıran “hayvanlara tecavüz, işkence, hunharca hisle öldürme ve kötü muamele” fiillerinin TCK. Kapsamında cezalandırılması; “suç” olarak tanımlanması, erteleme ve para cezasına çevrilmeyecek şekilde düzenlenmesi; bu tür fiillerin Cumhuriyet Savcılarınca re’sen takip edilmesi,
2- Tüm hayvanlar için chip uygulamasının iptal edilmesi; buna bağlı olarak da il ilçe sınırlarında sahipsiz hayvan kalmayacak maddesine dair önerinin gündemden düşürelerek hayvanların yaşadıkları ortamlarda kalarak korunmasının sağlanması,
3- Hayvanların korunmasıyla ilgili tek bakanlık görevlendirilmesi, ve bu bakanlık nezdinde muhatap kurumların oluşturulması, Bu Bakanlığın da Orman ve Su İşleri Bakanlığı olması,
4- Hayvanlarla ilgili hüküm ihtiva eden diğer tüm mevzuatlarda (Kat Mülkiyeti Kn. Tıbbi Kanunlar, Deney mevzuatı, Av, bazı köpek ırklarını “yasaklayan” uygulamalar ve diğerleri) yer alan hayvan hakkı ihlallerine karşı dahi gerçek bir koruma sağlayabilecek, adıyla mütenasip bir koruma kanunu olması için 5199 SK nu iyileştirme çalışmalarının taleplere, toplum nabzına ve zamana yayılarak aceleye getirilmeden yapılabilmesi için tasarı ve düzenlemelerin şimdilik ertelenmesi,
5- 5199 SK. İçine başka kanunlardan atıfla dercedilen ve “öldürülmelerini kolaylaştıran” “takip ve korumayı zorlayıcı” hükümler ve diğer ihlal doğurabilecek maddeler üzerinde Türkiye Baroları Hukukçuları ile icra kararına yönelik çalışmalar yapılması.

(Yeşil Gazete)

 

[Özel Haber] Çanakkale Çan’da ikinci termik santral için ÇED süreci başladı

Çanakkale Çan bölgesine ikinci termik santrali projesinde ÇED raporu süreci başlatıldı.  Termik santral, doğal güzelliklerin yanıbaşında, tarımsal üretimin en yoğun olduğu yörelerden  Yenice Çırpılar’a yapılmak isteniyor.

Çanakkale’nin  Yenice İlçesi’nde Çırpılar Köyü’ne kurulması planan kömürle çalışacak termik santral için ÇED süreci başladı, 14 Mart’ta Halkın Katılım Toplantısı düzenlenecek. Çırpılar Köyü’nün şu an haberdar olmadığı bu durumda, ÇED raporunun onaylanıp onaylanmayacağı merak ediliyor. Çanakkale çevresinde yapılan termik santrallere, altın madeni arama çalışmalarına doğaya verilen zarara ve yok edişe karşı Çanakkale halkı ve de çevre dernekleri  tepkili.

2. Termik Santralin Yenice İlçesi’ndeki Çırpılar Köyü’ne kurulması planlanıyor
2. Termik Santralin Yenice İlçesi’ndeki Çırpılar Köyü’ne kurulması planlanıyor

ÇED raporunun onaylanması halinde Çanakkale Çevre Platformu projenin iptali için dava açacak.

Çanakkale Çevre Platformu’ndan Hicri Nalbant’la Yenice bölgesinde kurulan termik santrallerle ilgili konuştuk. Görüşlerini paylaşan Nalbant şunları söyledi:

26 Çanakkale_districts“Karabiga ve Biga bölgesindeki termik santraller şu an 14 bin MW kapasiteyi geçiyor. Bu bölge, enerji üretim merkezi olarak seçilmiş. Şu an yapılmak istenen termik santrallere karşı açılan davalarsa sürüyor.  Karabiga için yürürlüğü durdurma kararı alındı, ardından yeni ÇED raporu aldılar, yeni dava da açıldı. Kirazlıdere ve Karaburun için açılan davalar da karar aşamasında. ÇED raporu Çırpılar Termik Santrali için onaylanırsa, onu da yargıya taşıyacağız. EPDK(Enerji Piyasası Denetleme Kurulu)’nın bu kadar kolay santral kurma izni vermemesi gerekiyor.” dedi. Özellikle, Çanakkale’de bu bölgedeki yoğun santral kurmak istenmesinin nedeni hakkında ise Nalbant: “Çanakkale’nin enerji ihtiyacı 800 MW ise şu an kurulu güç 2000 MW ve bu 1700 watt’a çıkarılmak isteniyor. Temiz enerjiyi batıya satmak niyetindeler.”

Yeşiller ve Sol Gelecek Partisi Çanakkale oluşumu koordinatörlerinden Oral Kaya’yla  bölge hakkında konuştuk:

Yenice Haritası
Yenice Haritası

“Yenice Bölgesi tarımsal anlamda doğal üretim yapılan verimli bir bölge ve Kapya biberinin doğal üretildiği tek yer. Bu bölge, ekonomik olarak da gelirini buradan sağlıyor.”

Çırpılar Köyü’nde termik santral konusunda henüz etraflıca bilgi sahibi değil. Çırpılar Köy Muhtarı Kenan Şen “şu an” santral için yorum yapmadı.

YSGP haftaya Çırpılar’ı ziyaret edecek, konuyla ilgili görüş alışverişinde bulunacaklar. 14 Mart’ta ise ÇED yönetmeliği kapsamında Halkın Katılım Toplantısı düzenlenecek.

Proje Hakkında

Taşzemin İnş. Madencilik San. ve Tic. A.Ş tarafından yapılması planlanan Çırpılar Termik Santrali, Kül Depolama Sahası, İR:60 ve İR:51267 Ruhsat Numaralı Kömür Sahaları ile Kırma Eleme Tesisi Projesi[1] Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’nca onaylandı, ÇED raporuna ise projede yer alan önlemler yeterli bulunarak karar verildi ve ÇED süreci başlatıldı. Çanakkale Çevre ve Şehircilik İl Müdürlüğü projeyle  ilişkili görüşler, sorular ve öneriler gönderilebileceği duyuru[2]sunu yaptı.

Santralin toplam kurulu gücü 150/0.98=153 MWm/150 MWe/150/0.365=414,36 MWt olacağı, proje kapsamında Çırpılar kömür sahasından üretilecek 1200 kcal/kg lık linyit kömürü kullanılacağı ve yıllık tüketim yaklaşık 2.122.725 ton olacağı düşünülüyor.  Projenin planına göre inşaatının 3 yıl sürecek, santral ömrünün ise 25 yıl olacak.

18 Şubat 2014

Başbakan Erdoğan: “Alo Fatih, Sarıgül’e fazla yer vermeyin.”

Başbakan Erdoğan, ses kayıtlarında bu kez Fatih Saraç’tan, CHP İstanbul Büyükşehir Belediye Başkan adayı Mustafa Sarıgül haberlerine fazla yer vermemesini,  sansür uygulamasını istedi.

Topbaş’a tepki: “Sizin ağaçlarla, gençlerle alıp veremedikleriniz var.”

Yerel seçim öncesi Bakırköy’de ilçe turu yapan AKP İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Kadir Topbaş’a soru sormak için izin isteyen genç “Sizin ağaçlarla, gençlerle alıp veremedikleriniz var” dedi.  Topbaş’ın “şov yapıyorsun” demesi üzerine “Şov yapmıyorum. Ben size soru sormak istiyorum. Demokrasiden bahsediyorsunuz ama soru sormama bile izin vermiyorsunuz” dedi.

Mahallelinin tepkisi kadın cinayetini önledi, şiddeti önlemedi

Düzce’de Ü.B. kendisinden boşanmak isteyen eşi Ö.B.’ye saldırarak sokak ortasında dövmeye başladı. Hırsını alamayan Ü.B. çevredekilerin bakışları arasında Ö.B.’yi bacağından bıçakladı. Bağrışma sesleri üzerine balkona çıkanlar Ü.B’ye saksılar fırlattı. Ü.B. binadakilerin ve çevreden yetişenlerin tepkisi üzerine koşarak uzaklaştı.

2013 istihdamı 2012’nin beşte biri

Türkiye ekonomisinin 2013’teki zayıf performansı istihdama da darbe vurdu. 2012’in 11 ayında 1 milyon 2013’te ise sadece 193 bin kişi iş buldu. Bu rakam 2012 yılının yalnızca beşte biri.

 

Tatlısu balıklarını fotoğraflayarak koruyabilirsiniz

bioblitz

Dünyanın dört bir yanından insanlar, kim olursa olsun, oltacı, fotoğrafçı, öğrenci ya da doğayı seven sıradan bir insan, herkes bu projeye katılabilir. Doğal yaşam alanlarında görüntülediğiniz tatlısu balığının fotoğrafın, nerede ne zaman gördüğünüz gibi bilgilerle projenin websitesine yüklüyorsunuz . Bu kadar!

Daha sonra balık taksonomisi konusunda uzman gönüllüler de fotoğrafı yüklenen bu türleri tanımlayıp doğruluyor ki veri, araştırma çalışmaları için geçerli hale gelebiliyor. Siz de böylelikle tatlısu balıklarının ve sulak alanların korunmasına önemli bir katkı sağlıyorsunuz.

Gördüğünüz balığın resmini çekmek ve yüklemek ne işe yarayacak?

Photographing fish (c) Joerg Freyhof
Fotoğraf: Joerg Freyhof

Gönüllüler tarafından sisteme yüklenen bu bilgiler sayesinde, biliminsanları yeni türler tanımlayabilecek, IUCN Kırmızı Liste’de yer alan tehlike altındaki türlerin yok olma riskini değerlendirebilecek, istilacı türlerin izini sürebilecek, Yaşam Ansiklopedisi (Encyclopedia of Life) gibi kanallardan kolayca erişilebilir olmasını sağlayacak.

Küresel Tatlısu Balıkları Bioblitzi kapsamlı bir tatlısu balıklarını koruma projesi. Uluslararası Doğa Koruma Birliği’ne (IUCN) bağlı Tatlısu Balıkları Uzman Grubu (FFSG) ve Uluslararası Sulak Alanlar Kurumu güçlerini WWF, Conservation International, FishBase gibi önemli örgütlerle birleştirerek bu küresel girişimi 2 Şubat 2014’te başlattı.

Tatlısu balıklarını fotoğraflamak ve tanımlamak neden önemli?

29 Global-Freshwater-Fish-BioBlitz-logo

Projenin ilan edilmesi için özellikle 2 Şubat Dünya Sulak Alanlar Günü seçildi çünkü Ramsar Sözleşmesi Genel Sekreteri Christopher Briggs’in de açıkladığı gibi sulak alanlar ve tatlısu balıkları arasında güçlü bir ilişki var: “Ramsar Alanlarının dörtte üçünden fazlası tamamen ya da kısmen tatlısu alanlarından oluşuyor ve bunların %30’undan fazlası önemli balık türlerinden dolayı Ramsar Alanı ilan edilmiş durumda” Briggs’e göre sulak alanlarda ne kadar çok tür tanımlanırsa alanlar o kadar iyi yönetilir  dolayısıyla bu proje sulak alanların geleceği için çok önemli.

Conservation International’dan Kıdemli Başkan Yardımcısı Will Turner’a göre üçte biri nesli tükenme riski altında olan omurgalılar içinde, aşırı avlanma, kirlilik, habitat kaybı ve bölünmesi, istilacı türler ve iklim değişikliği gibi nedenlerle en kritik tür balıklar olabilir.

“Her geçen gün sayısı artan 15.000 tür tatlısu balığı ilgili çalışmak oldukça büyük bir iş. Her yıl ortalama 300 yeni tür tanımlanıyor. Dolayısıyla daha iyisini başarmamız için gözlemleri yapacak ve kaydedecek, alanda olan daha fazla insana ihtiyacımız var” diyen FFSG Küresel Başkanı Dr Richard Sneider’a WWF’nin kıdemli tatlısu balıkları koruma uzmanı Michele Thieme’den destek geliyor: “Bu işi yalnız yapmaktansa  tüm dünyayı bu işin içine dahil ediyoruz.”

Proje, Küresel Amfibiler BioBlitzi’nden (KAB) hareketle geliştirildi.  KAB ile 2 sene içinde 1500 yeni takson kayıt altına alındı, hatta yeni bir tür bile keşfedildi.

(Yeşil Gazete)