Her ayın 28’inde Roboski katliamının sorumlularının yargılanması için eylem yapma kararı alan İnsan Hakları Derneği İstanbul Şubesi, yüzü aşkın kişinin katıldığı basın açıklamasında Roboski’ye adalet talebiyle Galatasaray Lisesi’nden Taksim Meydanı’na yürüyüş düzenlemek istedi. Polisin yürüyüşe izin vermediği eyleme Roboski katliamında kardeşini yitiren HDP’nin Beyoğlu Belediye Eş Başkan Adayı Seyhan Alma da katıldı.
İHD adına basın açıklamasını yapan Abdulbaki Boğa, katillerin, hırsızların insanların arasında dolaşmaya devam ettiğini ancak insan hakları savunucularının engellendiğini belirterek polisin yürüyüşlerini engellemesine tepki gösterdi.
Eylemde, “Necdet Özel yargılansın”, “İlhan Bölük yargılansın”, “Aygün Eker yargılansın” yazılı dövizlerin yanı sıra AİHM’in katledilmesine ilişkin davada Türkiye’yi mahkum ettiği Uğur Kaymaz’ın fotoğrafları da taşındı.
İnsanlığın şimdiye kadarki tecrübesine göre büyük çaplı fırtınaları durdurabilmek mümkün değil. Küresel iklim değişikliği ile de gün geçtikçe gücü artan bu felaketlerden en akıllıca korunma şekli, kaçmak. Fakat ne yazık ki can kaybını önleyen bu usul ciddi maddi hasarların önüne geçemiyor. Ancak Stanford ve Delaware üniversitelerindeki uzmanların bu konuda başka bir fikri var.
Nature Climate Change’de bu hafta çevrimiçi yayınlanan çalışmaya göre kıyının açıklarında 78,000 büyük rüzgar türbini olsaydı kategori üç olarak tanımlanan (hızı 180 km/saat ve daha çok olan fırtınalar) 190 km/saat hızla esen Katrina Kasırgası’nın yıkıcı dalgaları 79% oranında azalabilirdi. Yani fırtına karaya ulaştığı zaman 129 km/saat ila 158 km/saat daha yavaş olabilirdi. Ve bu sırada rüzgar türbinlerinin üreteceği güç ise 0.45 terawatt olacaktı. Ya da Sandy Kasırgası yolu üzerinde New York ve New Jersey açıklarında benzer bir rüzgar tarlası yer alsaydı belki şehri felç eden öylesi bir su baskını yaşanmayabilirdi. Makalenin yazarlarından biri olan Delaware Üniversitesi Yeryüzü, Okyanus ve Çevre Fakültesi profesörü Cristina Archer bu konuda “Küçük Türbinler canavara karşı direnebilir” diyor.
Stanford Üniversitesi’nden inşaat ve çevre mühendisliği profesörü Mark Jacobson’a göre bu tam anlamıyla inanılmaz bir sonuç. Modelde kullanılan 127 metre kanat çaplı, kıyının 650 km açığında inşa edilirse Connecticut Eyaleti’nin 2.5 katı yüz ölçümü (Connecticut eyaleti yüz ölçümü 12,549 kilometrekare) kaplayacak böylesi bir projenin çılgınca olduğunu o da kabul ediyor ancak maliyetin “sıfır” olacağını da ekleyerek. Mark Jacobson’a göre “Türbinler kendi maliyetlerini elektrik üreterek karşılayacaklar. Fırtına dalgalarından ve rüzgarından koruma ise bunun yanında bedavaya gelir”
New York’un Sandy Kasırgası sebebiyle 60 milyar dolardan fazla zararına ek olarak şimdilerde yaklaşık 20 milyar dolara mal etmeyi planladığı deniz duvarlarına itiraz eden Jacobson “Duvarlar kendilerini ödeyemezler ama türbinler öder” şeklinde bir açıklamada bulunuyor.
2009 yılında Scientific American’da yer alan makalelerinde Jacobson ve Mark Delucchi tüm dünyayı rüzgar, su ve güneş teknolojileriyle aydınlatmanın yol haritasını sunmuşlardı. Geçen yıl içerisinde de Jacobson ve arkadaşları Kaliforniya’da hali hazırda yapıldığı gibi New York Eyaleti’nin tamamını rüzgar tarlalarıyla aydınlatma planlarını görücüye çıkardılar. Yine Jacobson’ın söylediği üzere “Denizdeki rüzgar tarlaları süreklidir, kesintili çalışmazlar” Bu argüman çoğunlukla rüzgar teknolojilerinin çoğunlukla karşılaştığı “Rüzgar yoksa elektrik de yok” eleştirisine cevap niteliği de taşıyor.
Peki bu türbinler güçlü rüzgarlar sonucunda yıkılmayacak ya da devrilmeyecek mi? Hayır çünkü fırtınanın enerjisini bu türbinler sönümleyecekler. Fakat bir hususun da unutulmamasını belirten Jacobson 2 ve 3 şiddetinde fırtınalar arasında bariyer oluşturan 180 km/saat ve üzeri rüzgar hızlarında türbinlerin bir miktar hasar almasının muhtemel olduğunu belirtiyor. Öte yandan Amerikan Ulusal Yenilenebilir Enerji Laboratuvarı ise daha güçlü kule ve kanat tasarımları üzerinde çalışmalara devam ediyorlar. Çalışmalarının meyveleri önerilen bu ölçekte ve amaçtaki rüzgar tarlalarının gerçekleşmesi için önemli bir basamak teşkil ediyor. Günümüzde ise 125 km/saat rüzgar hızlarında işletmeler kanatları kilitleyerek enerji üretim faaliyetlerini durduruyorlar.
Akla ilk gelen sorulardan birisi ise fırtınanın doğrudan rüzgar tarlasına temas etmemesi durumunda da fırtına önleyici faaliyet gösterip gösteremeyeceği. Uzmanların görüşüne göre türbinler tam karşılarından gelmeyen rüzgarlarda bile fırtına saçaklarının gücünü soğurabilecekleri için fırtınalar güçlerini kaybedecekler. Ya da fırtınanın gözü 50 km kadar rüzgar tarlasını ıskalarsa, bu sefer de fırtına yolu üzerinde büyük bir yerleşim bulunmadığından oluşabilecek hasar oldukça düşük kalacak.
Bir başka soru ise 78,000 türbin ile lokal olarak enerji yoğun bir bölge oluşturulunca bu elde edilen güçten nasıl faydalanacağı olabilir. Jacobson’ın planına göre 13,000 deniz platformu kurmak New York Eyaleti’nin enerjisinin 40%’ını karşılamak için yeterli olacak. Eğer sayı daha çok olursa diğer yakın eyaletlerin de bu fazla enerjiden faydalanması söz konusu hale gelmekte. Öte yandan Amerika’daki elektrik fiyatları baz alındığında fosil yakıtlarla rekabet edebilecek duruma gelen Rüzgar türbinlerinde elektrik kilowatt-saat başına 10 – 15 cent’e mal olmakta. Aynı elektrik enerjisini fosil yakıtlardan elde etmek için ise kilowatt-saat başına 9 cent ve kirlilikten kaynaklı sağlık ödemeleri için kilowatt başına 5 cent daha ödeniyor.
Geçen Kasım ayında David Letterman’ın “Late Night” isimli sohbet programına konuk olan Jacobson’ı Letterman biraz kaçık olarak nitelendirdi. Daha şimdiden petrol şirketlerinin Jocobson’ın planından hiç de memnun olmadıklarını belirttikten Letterman, kameraya bakarak “İnsanlara her şeyin iyi olacağını” söylemesini istedi. Letterman’ın isteğini yerine getirdikten sonra Jacobson hızını alamayarak yenilenebilir enerji hakkında kısa bir konuşma bile yaptı.
Scientific American’a verdiği demeçte Jocobson “Ben sadece rüzgara odaklanmış değilim. Aynı anda güneş, su ve jeotermal güce de ihtiyacımız var. Fakat rüzgar işi zaten gerçekleşiyor. Şimdiden Birleşik Devletler’de elektriğin 4.5%’u rüzgardan sağlanıyor. Benim peşinde olduğum enerji talebi, sağlığa ve iklime etki konularında en iyi çözümü bulmak. Hiçbir şeyin savunuculuğunu yapmıyorum, bu sadece bilim. Eğer kömür en temiz çözüm olsaydı onun üzerinde ısrar ediyor olurdum. Fakat değil” diyor. Makalenin diğer yazarı olan Archer ise “Atmosfer ile rüzgar türbinleri arasındaki ilişkiyi irdelemek oldukça yeni. Bu ilişkinin faydalarını kesinlikle kullanmalı ve kıyı yerleşimlerini bu yöntemle korumalıyız” diye belirtiyor.
KQED Forum’da yaptığı konuşmada ise Jacobson “Rüzgar türbinlerinin eğer yarısını deniz, yarısını kara üzerine koysaydık, dünyanın tüm elektriğini karşılamak için gereken arazi dünyanın tüm yüzey alanının 0.6%’sı olurdu” diye belirtti. Programa konuk olan bir diğer kişi Maine Üniversitesi DeepC Konsorsiyumunda çalışan Habib Dagher ise yaptıkları çalışmalara göre Kaliforniya’nın 50 deniz mili açığında 587 gigawattlık elektrik enerjisi elde etmenin mümkün olduğunu belirtti. Bu değer 500 ticari nükleer santralin üretebileceği elektrik enerjisine eşit. Fakat Dagher’in belirttiği üzere buradaki önemli bir husus şamandıralar üzerinde hareket edebilen yeni türbinler tasarlamayı zorunlu kılan okyanus tabanı.
Çalışmanın maliyetleri üzerine çalışan Delaware Üniversitesi Yeryüzü, Okyanus ve Çevre Fakültesi profesörü Willett Kempton ise “Bu gerçek bir algı kayması. Biz fırtınalar ile rüzgar türbinlerinin ilişkilendirilemeyecek şeyler olduğunu düşünürdük. Fakat gördük ki kalabalık öbekler olarak yerleştirilmiş rüzgar türbinleri kendilerini koruyabildikleri gibi kıyı yerleşimlerini de rüzgarın yıkıcı etkilerinden koruyabiliyorlar” diyor.
Kuş ölümleriyle ilgili itirazlara verilebilecek bilimsel bir cevabı bile var Jocobson’nın. Asya ve Küreselleşme Merkezi’nden Benjamin Sovacool yaptığı araştırmaya göre gigawatt-saat başına kuş ölümleri 0.3 – 0.4 civarında. Aynı miktarda elektriği fosil kaynaklardan üretmenin sebep olduğu ölüm madencilik, habitat yıkımı, asit yağmurları, civa zehirlenmesi ve iklim değişikliği de dahil 5.2.
Jacobson’a yöneltilen başka bir soru ise küresel iklimi ve yerel hava olaylarının bu denli yoğun rüzgar türbini yerleştirilmesiyle etkilenebilirliği. Jacobson’a göre yerel olarak hava olaylarını etkilemeleri rüzgar hızını fırtına zamanı dışında da düşüreceği için neredeyse kesin fakat küresel olarak bir etkide bulunmaları belirtilen sayılarda mümkün değil. Bir öngörüye göre küresel rüzgar hızını yarıya düşürmek için en az 1.5 milyar büyük ölçekli rüzgar türbini gerekmekte.
Çalışma içerisinde bu tip bir projenin fizibilitesi, politik ve çevresel etkilerine değinilmiyor. Fakat dünya genelinde daha küçük çaplı rüzgar tarlası inşaatları bile oldukça tepki toplamış ve tartışmaya sebep olmuş durumda.
Genç akademisyenler tarafından Ocak ayında yayınlanmaya başlayan edebiyat eleştirisi dergisi Monograf, ilk sayısında ODTÜ Tarih bölümü öğretim üyesi Ferdan Ergut’la Türkiye’de akademi kavramı üzerine yaptığı söyleşiyi yayınladı. Akademinin bir kavram olarak konuşulmasının, Türkiye üniversitelerinde eksik, farklı ve değiştirilmesi gerekene dair eleştirel ve pratik bir bakış açısı kazandıracağına inandıklarını söyleyen Monograf, bu konudaki söyleşileri bir seri halinde sürdürecek.
Ferdan Ergut, yüksek öğrenimini 1989 yılında Orta Doğu Teknik Üniversitesi Ekonomi Bölümü’nde tamamladıktan sonra, 2000 yılında, New School for Social Research’te, “State and Social Control: The Police in the Late Ottoman Empire and Early Republican Turkey, 1839-1939” başlıklı tezle Siyaset Bilimi ve Tarihsel Çalışmalar alanlarında doktora derecesini aldı. Ergut, ODTÜ Tarih Bölümü’nde öğretim üyesi olarak, geç Osmanlı ve erken Cumhuriyet döneminde devlet inşası, demokratikleşme, Avrupa’da devlet ve devrimler ve sosyalbilimlerde yöntem ile ilgili çalışmalarını sürdürmektedir. Ayrıca, Yeşiller ve Sol Gelecek Partisi’nde MYK üyeliği görevini yürütmektedir.
Türkiye akademisi için bir bilimsel gelenekten ve kurumsallıktan bahsetmek pek mümkün değil. Akademide, Türkiye’ye ait bir bilim ekolü oluşturmak için nelere ihtiyaç var?
Ben bilim alanında “Türkiye’ye ait bir ekol” olabileceğini düşünmüyorum. Hepimiz çalıştığımız alanlarda bilgi üreten ve sınırları ulus-devletin sınırlarını çok aşan büyük epistemik toplulukların “üyeleriyiz”. Aynı sorunsala, çok farklı açıklamalar getiren, farklı yöntemler benimseyen, birbiriyle rekabet halinde olan farklı topluluklar var. Ve bizlerin bu topluluklara “üyeliği” ulusumuz tarafından belirlenmiyor. İçinden geldiğimiz teorik ve/veya metodolojik gelenekler tarafından belirleniyor. Birbirimizle tartışıyoruz, fikirleri alıp veriyoruz.
Bu bilgiyi üretirken elbette yerelin bilgisini, bu topraklara özgü olanın bilgisini de ortaya çıkarmaya çalışıyoruz. Aslında temel hedefimiz kendimizi yakın hissettiğimiz belirli bir epistemik toplumun ürettiklerini tekrarlamak ve hatta onu yerele uygulamanın da ötesinde… Hepimiz o geniş topluluğun bilgi dağarcığına veya teorik birikimine bir katkı yapmayı hedefliyoruz. Bir yanımızla yerelin bilgisini üretirken bir yanımızla da o bilginin, üyesi olduğumuz daha geniş bir bilim insanları topluluğuna ne tür katkı yaptığını da gözetiyoruz. Daha doğrusu gözetmeliyiz!
Üniversitelerde, sosyal bilimler çalışmaları için ayrılan bütçe, temel bilimler ve mühendislik bilimlerine ayrılan bütçelerden daha düşük oluyor. Akademi, sermayeyle beraber düşünülüyor ve özellikle üretime/paraya dönüşebilecek bilimsel çalışmalar daha fazla destekleniyor. Sermaye ve iktidara bu kadar bağlı bir üniversite ortamında akademik özgürlükten bahsedebilir miyiz/nasıl bir akademik özgürlükten bahsedebiliriz?
Benim sosyal bilimlerden anladığım öncelikle eleştirellik’tir. Sadece olanı ve görüneni sunmakla yetinmeyen; olan ve görünendeki sorunları açığa çıkartan ve daha iyi bir dünyaya dair ipuçlarını arayan bir sosyal bilim.
Eğer böyleyse, elbette iktidar odaklarının nüfuz edemeyeceği bir dünyayı kurabilmesi gerekir sosyal bilimcilerin. Hem devlet, hem sermaye, hem dinsel kurumlardan özerk bir alan yaratılamadıkça bu tarz bir sosyal bilim imkansız olacaktır: İktidar, eleştirelliği kaldırmaz!
Neo-liberal düzen, insanî tecrübenin bütün alanlarını sermayenin tahakkümüne tabi kılmaya çalışıyor. Üniversiteye ayrılan kamusal kaynaklar sınırlanıyor ve üniversiteler özel fonların, piyasanın insafına bırakılıyor. Kamu üniversiteleri bile kendi kaynaklarını yaratma çabasına giriyor. Bütün bunlar piyasanın lüzum gördüğü alanlarda büyüyen, piyasanın lüzumsuz bulduğu ya da düpedüz kendisine tehdit olarak algıladığı alanlarda bilgi üretmenin gittikçe zorlaştığı/zorlaştırıldığı bir üniversiteyi doğuruyor. Esnek istihdamın üniversiteye de yayıldığı, iş güvencesinin adım adım ortadan kaldırıldığı, öğretim üyelerinin piyasanın dikte ettiği bir “performans” endeksiyle değerlendirildiği bir üniversite oluşuyor…
Sermayenin mantığına bu kadar bağımlı işleyen bir üniversitenin özerkliğini koruması imkansızdır. Öte yandan özerkliğe tehdit sadece piyasadan gelmiyor. En az onun kadar, devletten de özerklik önemlidir. Hele de Türkiye gibi çok kuvvetli bir devlet geleneğinin/kültürünün olduğu bağlamlarda… Türkiye’de devlet -Osmanlı’dan itibaren uzun bir dönem içinde ele alarak söylüyorum- zaman zaman sermayenin çıkarlarından bile bağımsızlaşma kapasitesine sahip bir devlettir. Kendi çıkarını, ideolojik kırmızı çizgilerini dayatma kapasitesine sahiptir. Bizde “devlet üniversiteleri”, devletin üniversiteleri olarak anlaşılır. Başbakan’ın ODTÜ ziyareti sırasındaki öğrenci protestolarına ilişkin, sanırım Muş Alparslan Üniversitesi Rektörü’ydü, şöyle şeyler söylemişti: “Bizlerin bütün maaşlarını, üniversitemizin bütün binalarını, alt yapısını Başbakanımız veriyor. Bu ne nankörlüktür”! Erdoğan’a tapan patetik söylemi bir kenara bırakırsak aslında birçoklarının paylaştığı bir zihniyeti açığa vuruyor rektör. Üniversite devletin malıdır. Devletin başındaki kişiye, devletin ideolojisine, devletin tercihlerine saygıda kusur edemez!
Sözün özü, Türkiye’de üniversite özgürlüğünün, birbirinden özerk iki ana tehdit var: Sermaye ve devlet. Her ikisine karşı da mücadele edilmelidir. Ve ediliyor da! Hayatın diğer alanları gibi üniversiteler de mücadele alanıdır. Her iktidar pratiği bir direnç de üretir. Üniversiteleri monolitik yapılar olarak alamayız. Müesses nizama alternatif bilgileri özgür bir ortamda üretmeye çalışanlarla, o müesses nizamın üniversite içindeki uygulayıcıları gibi ayrımlara ve üniversite içinde bunlar arasındaki mücadelelere de dikkat etmek lazım.
Çoğulculuk ve Evrenselcilik
Bir önceki soruyla bağlantılı olarak; şu anda siz bir siyasi parti içinde aktif görevdesiniz. Bu şekilde siyasi bir parti içinde yer almak akademik özgürlük açısından nasıl değerlendirebilir?
Sorunuzu basit bir parti üyeliği/akademisyenlik geriliminin dışına çıkarak yanıtlamak isterim. Söz konusu olan daha derinde, siyaset ya da önemsediğimiz değerler ile akademisyenlik arasındaki gerilim meselesidir.
Öncelikle sanırım “liberal ilke”ye değinmek gerekecek. Liberalizm, akademik özgürlüğe önem verir. Fakat önemli bir koşulu vardır: Akademisyen “tarafsız” olmalıdır. Kendi “değerler” dünyasını, akademiye taşımamalıdır. Bu değerleri, kamusal ya da özel alanda elbette dillendirebilir; ama üniversite mekanı disiplinlerin kendi ölçütlerinin geçeri olduğu alanlardır. Her disiplinin içsel kuralları vardır. Ve akademisyenin özgürlüğü, ancak o kuralları tatbik ettiği oranda geçerlidir. Başka bir deyişle disiplinini doğrudan ilgilendirmeyen konulara girdiğinde –mesela derste politik bir mesele üzerine kanaat açıkladığında, ya da politik meseleler üzerine sınıfta bir müzakere açtığında- akademik özgürlük ilkesinin koruması dışına çıkar. Örneğin birçok Batı üniversitesinde feministler tam da bu yorum nedeniyle uzun süre zorluklar yaşadılar. Bir sosyolog, herşeyden önce sosyolog olmalıydı. Feminizm politikti ve –tam da bu nedenle- “akademik özgürlük” ilkesinden yararlanamazdı. Üniversiteler siyaset mekanı olamazdı!
Son tahlilde sorunuz, ne için, kimin için sosyal bilim yaptığımızla ilgili… Sosyal bilim yaparken kime hizmet ediyoruz? Ürettiğimiz bilgiden kimler yararlanacak? Bunlar çok çetrefil konular; ve kolay yanıtları da yok.
Bir önceki sorunuza verdiğim yanıtı tekrarlamak ve verdiğim yanıtın da aslında oldukça sorunlu bir yanıt olduğunu söylemek isterim. “Daha iyi bir dünya” için sosyal bilim tercihimden bahsetmişim. Böyle dedim ama, bu yanıtın barındırdığı risklerin farkındayım: Öncelikle “daha iyi bir dünya” için eylediğini düşünen bir özne –ben mesela!- çeşitli açılardan tehlikelidir; ve şimdi söyleyeceğim tehlikelerin hepsinin kaynağı aynıdır: Kendini böyle bir yerde konumlandıran akademisyende ister istemez “ahlaki bir üstünlük” duygusu peyda olur. Ahlaken doğru yerdedir. Bu nedenle yapıp ettikleri “son tahlilde” meşrudur. Bu “ahlaki üstünlük” nedeniyle kendi disiplininin içsel ölçütlerini tümüyle göz ardı edip bütünüyle politik bir duruş sergileyebilir. Bunun en uç noktası, “davasına” hizmet etmediğini düşündüğü ya da kafasındaki dünyayla çeliştiğini gördüğü verileri, çalışmasına dahil etmemesi olabilir. İkincisi ise, bu kertede bir “ahlaki üstünlük” kaçınılmaz bir biçimde otoriterliği besleyebilir. Öyle ya; ben daha iyi bir dünya için uğraşıyorum; ve ortalıkta bu dünyanın gerçekleştirilmesine engel olan –öznel ya da nesnel olarak engel olan- birileri var. O birilerini ötekileştirme ihtimalim yüksektir. Bu konuda tarih disiplininin terbiye edici bir işlevi olabilir. Tarih herşeyden önce “anlamanın bilimidir”. Bizim temel önceliğimiz anlamaktır. İnsanların farklı zamanlarda, farklı coğrafyalarda yaptıkları farklı tercihleri anlamak… Benzer sorulara/sorunlara verdikleri farklı yanıtları anlamak… “Daha iyi bir dünya” için sosyal bilim, benimkinden “daha farklı” bir dünyanın gayrı meşru olduğu anlamına gelmez, gelmemelidir.
Farklılık -daha doğrusu salt farklılık- ötekileştirmenin zemini olamaz. Bir akademisyenin politik duruşu, diskuru “çoğulculuğu” ve “evrenselliği” içermek zorundadır. Hobsbawm bir konuşmasında söyler: Kimimizin dünya görüşü evrenselcidir; kimimizin değil… Yurttaş olarak eylediğimiz anlarda bu farklılık sorun yaratmayabilir. Fakat sosyal bilimci için, der Hobsbawm, evrenselcilik bir değer olmanın ötesinde işini iyi yapabilmenin zorunlu koşuludur. Sosyal bilimler, insanın, insan topluluklarının yapıp etikleriyle uğraşır. İnsanî etkinlikleri belirleyen ve/veya sınırlayan dinamikleri, nedensel mekanizmaları bulmaya çalışır. Ve hiçbir insanî etkinlik, herhangi bir grubun (ulusal, etnik, cinsel, sınıfsal) tek başına, diğer gruplara hiç bulaşmadan yapageldiği bir etkinlik biçimi değildir. Beşeri dünya böyle işlemez! Bizler alır ve veririz. Fikir alır veririz; hastalık alır veririz; para alır veririz; mal alır veririz; kültür alır veririz… Hiçbirimiz Robinson Crusoe değiliz; olamayız da… İşte bu yapıp ettiklerimizin arkasındaki nedensellikleri bulmanın birincil koşulu tam da o nedenle “evrenselcilik”tir. Hobsbawm’ın izinden giderek söylersem “Sadece Türkler için yazılan bir tarih; sadece eşcinseller için yazılan bir tarih, sadece Yahudiler için yazılan bir tarih her ne kadar o gruplar için rahatlatıcı bir etki yaratsa da iyi bir tarih değildir”.
Ben, bir akademisyenin siyasetle kurduğu/kurması gerektiği ilişkinin ancak çoğulcu ve evrenselci bir değerler dünyasından anlamlı olacağını düşünüyorum.
Bu böyle olmakla birlikte, yukarıda değindiğim gerilimlerin farkında olmamız lazım: Tarafsızlık elbette mümkün değildir ve dahası arzu edilir de değildir. Ama nesnellik idealinden de vazgeçmemiz mümkün değildir. Dar politik kaygılar yüzünden nesnelliğin feda edilebilir olduğunu söylediğimiz nokta, akademik dünyanın dışına çıktığımız noktadır.
Ben farklı alanların özerklikler olduğunu düşünürüm. Siyasetin alanıyla, edebiyatın alanı birbirinden özerktir. Siyaseten doğru bir şair, çok kötü şiirler yazabilir (Çoğunlukla da böyle olmaz mı!) Siyaset ve akademi arasındaki ilişkiyi de benzer bir yerden kurgulamak gerekiyor. “Liberal ilke”nin akademik disiplinleri nasıl mutlaklaştırdığına, dokunulmaz kıldığına yukarıda değinmiştim. Her türlü politik, kültürel değerden arındırılmış bir akademik dünya elbette mümkün değildir ve istenilir de değildir. Ama bunu söylemek disiplinlerin içsel ölçütlerinin hiç olmadığı anlamına gelmiyor.
Öğrencilerime hep söylerim: Hayat, bütün olumsallığı içinde farklı gerilimler barındırır. Gerilimleri, nihai olarak çözmeye çalışmayın; çözülmez zira! Ama gerilimlerin hangi noktalarda yoğunlaştığını iyi anlayın. O gerilimleri bilincinize çıkarın ve arasından kendi yolunuzu kendiniz çizin. “Daha iyi bir dünya için sosyal bilim” ne kadar önemli bir değerse, “sosyal bilimin iç ölçütlerine uymak” da o ölçüde önemlidir. “Ölçüt dediğiniz nedir ki, o da müesses nizamın koyduğu kurallar” diyerek de kurtulabileceğimiz bir gerilim değil söz konusu olan… Tarihçilikten örnek vereyim: Dünyada saygın tarihçiler, politik görüşlerinden bağımsız olarak bir epistemik topluluk oluştururlar. Birbirlerinin ürettikleri bilgilerden yararlanırlar, birbirlerini eleştirirler, belirli bir noktada uzlaşma sağlarlar. Tarihsel bir argümanın nasıl geliştirilebileceği, belgenin otantik olup olmadığı, belgenin bir zamanlar ait olduğu –ama artık varolmayan- gerçek bağlamının ne olduğu konusunda uzlaşmalar üzerinden ilerler dünya tarihçiliği… Demem o ki, kendine ait –içsel- ölçütleri vardır ve bu ölçütler bizim dünya görüşümüzden bağımsız ölçütlerdir. İkisi arasında gerilim var derken, bunu kastediyorum.
Bu gerilimin farkında olmak ve bu gerilimi, tümüyle uçlardan birine (değerler veya içsel ölçütler) yaslanarak çözmek mümkündür; ama önermem! Gerilimi tüketmeyin. O gerilimdir bizi üretken kılan, yapıp ettiğimiz üzerine sürekli düşündüren ve gerektiği durumlarda öz eleştiri mekanizmasını işleterek yeni bir yola bizi sokan…
Bir akademisyenin evrenselci bir dünya görüşüne sahip olmasının, daha nesnel bir duruşa sahip olmasını kolaylaştıracağını söylemiştim. Bunun dışında Barrington Moore bir “güvenlik sübabı” daha zikreder: Sosyal bilimci, bir ilk refleks olarak, der, yenilenden yana, ezilenden yana tavır almalıdır. Böylesi bir “tarafgirlik”, nesnelliğe giden kapıyı aralar. Zira, ortada olan çoğu belge ve/veya kamusal alanda hakimiyet kurmuş fikirler esas olarak yenenlerin süzgecinden geçmiş olanlardır. Bu hakim yoruma, anlatıya kapılmamak için bir sosyal bilimcinin çubuğu yenilenden yana bükmesi bir ilk adım olarak çok önemli ve anlamlıdır. Elbette bir sonraki adımda olası bir yanlışı düzeltmeye hazır olarak. (Malumu ilan: Her yenilen, haklı değildir. Bkz. Hitler!)
Başka ve daha iyi bir dünya için sosyal bilim yapan bir akademisyen zamanında o başka ve daha iyi bir dünya için uğraşmış ama daha sonra yenenler tarafından bastırılmış olanların seslerini ortaya çıkarmaya çalışmalıdır. Hem o yenilenlerden öğreneceklerimiz olduğu için, hem de “doğru” ile “kazanan” arasında mantıksal bir ilişki olmadığını göstermek için…
Sorunuzun ima ettiği önemli sorun alanı buydu. Önemsiz kısmı ise partiye dair olanı. Kısaca onu da söyleyeyim: Parti meselesini (isterseniz buna mikro siyaset diyelim) asla öğrencilerimle konuşmam. Partili olduğumu bilirler elbet; ama ne sınıfta ne de ofisimde partiye dair konuşmam. Sanırım öğrenciler de bunun farkında olduğu için konuyu açmazlar bile. Partiye dair fikir almak isteyen bazı öğrencilere de nazikçe yukarıdaki ilkemi söylerim.
Dünya görüşüm, elbette akademik faaliyetimin içindedir; onu dışarıda bırakmam, bırakamam. Tam tersine değerler üzerine konuşmayı, müzakereyi, tartışmayı teşvik etmek de isterim. Ama üyesi olduğum siyasal partiyi akademik alanın dışında bırakırım. Nedeni basit: hoca-öğrenci ilişkisi hiyerarşik bir ilişkidir. Bu hiyerarşiyi istediğiniz kadar bozmaya çalışın; yapabileceklerinizin sınırı vardır: Birincisi, sınavları yapan, notları veren hocadır! İkincisi, hocanın öğrencinin algısını belirleme şansı yoktur. Partisinden konuşan bir hoca –istediği kadar demokrat olsun- öğrencilerinin gözünde nesnellikten uzaklaşmış olarak görünebilir. Ve bu algının, ders ortamlarında oluşturmaya çalıştığım demokratik ortamı etkileyebileceğinden endişe ederim. Söylemeye gerek yok: Bu dediklerim, sonuçta öğrenci üzerinde az ya da çok, sert ya da yumuşak bir otorite kullanan hoca için geçerlidir. Öğrencilerin ise örgütlü siyaset yapmalarında, örgütleri üzerine konuşmalarında, propagandalarını yapmalarında hiçbir sorun görmem. Demokratik bir üniversitenin ayrılmaz unsurudur bunlar…
Ötekileştirme, Türkiye toplumunun her düzeyinde geçerli: aile, devlet, sosyal hayat… Bu açıdan, akademide öteki olmak (eşcinsel, gayrimüslim, ODTÜ’de sağ görüşlü olmak, Gazi Üniversitesi’nde sol görüşlü olmak…) toplumun diğer katmanlarından ne ölçüde farklı seyrediyor?
Ben sivil kültüre dayalı açıklamalardan hazzetmem. Fazlasıyla toptancı bulurum; kültürü, dönemsel değişimlere duyarlı olmaksızın sanki bir kadermiş gibi sunmasına itiraz ederim. Ama bu itirazım, -solcu, sağcı- hepimizin paylaştığı belirli bir zihniyet dünyasının olmadığı anlamına da gelmez! Farklılıklarımız elbette önemli ve yer yer uzlaşmazdır. Ama farkında olmadığımız ve belki de uzun bir geçmişten tevarüs ettiğimiz zihniyet kalıplarımız da bazı davranışlarımızı belirliyor olabilir.
Yukarıda “çoğulculuğun” bir değer olarak öneminden bahsetmiştim. Maalesef sivil kültürümüz bu değeri besleyen bir iklim sunmuyor. Çoğumuzda monist bir düşünce hakim. İdeolojilerimiz her ne olursa olsun, o ideolojiyi tekçi bir dünyanın içinden kuruyoruz. Örneğin “müzakere” fikrinin bizatihi bir değer olduğu fikri bir türlü yerleşmiyor. Hepimiz hakikati biliyoruz ve o hakikati vaaz etmeye çalışıyoruz.
Oysa gerçek bir üniversite müzakere zeminlerinin özgürce kurulabildiği, herkesin fikrini özgürce ifade edebildiği ve hiçbir kutsalın hüküm sürmediği bir mekandır. İktidar fikrini boşa çıkaran bir mekandır. Bilgiye erişim imkanlarının, yollarının sunulduğu, hakikate ulaşmanın tek bir yönteminin olmadığının kavrandığı, dahası, “hakikat”in –öznenin durduğu yere göre, kullandığı dile göre değişen- farklı veçheleri olduğunun ve bu farklılıkların bire indirilemeyeceğinin bilince çıkarıldığı yerdir üniversite. Farklı bir toplumsallık biçimidir üniversite… Tarikata benzemez, siyasal partiye benzemez – ve yukarıda değindiğim “içsel ölçütler” meselesi nedeniyle – fikir kulüplerine de benzemez.
Buradan bakıldığında Türkiye’deki üniversitelerin bu idealin çok gerisinde olduğunu söylemek mümkündür. “Taşra üniversiteleri” olarak adlandırılan mekanların bu toplumsallığa en uzak yerler olduğunu söylemek gerekir. Rektör-Kral’ın yönetimindeki dominyonlar gibidir. Farklılıkların ifade edilmesi neredeyse bütünüyle engellenmiştir. Özellikle Kürt, Alevi ve solcu öğrencilerin başlarına gelenler açıkça ortada… Bırakın öğrencileri, araştırma görevlileri, öğretim üyeleri bile katıldıkları bir toplantı nedeniyle, sendikal faaliyetleri nedeniyle, hatta attıkları “tweet”ler nedeniyle bile soruşturma baskısı altındadırlar. O üniversitelerde hâlâ akademik faaliyet yapılabiliyorsa, akademik özgürlük mücadelesi veren bir avuç cesur meslektaşımız sayesindedir.
Lafı ODTÜ’ye getireceğim. ODTÜ’de de birçok problem var elbette. Farklılıklar burada da kendisini ifade etmekte zorlanıyor. Ama bu zorlukları, yukarıda sayılan üniversitelerle kıyaslamak bile benim vicdanıma sığmaz. ODTÜ’de hiçbir öğretim üyesi sendikal faaliyeti nedeniyle (karşıt iki sendika da ODTÜ’de faaliyet halindedir), ya da katıldığı bir toplantı nedeniyle soruşturmaya uğramaz. Kendimden örnek verebilirim: Fikirlerimin, ODTÜ kamuoyunun çok azı tarafından paylaşıldığını biliyorum. Her platformda fikirlerimi söyleyebiliyorum. Elbette tepki görüyorum; ama şu ana kadar kurum içinde müzakereyle/tartışmayla çözemeyeceğim hiçbir sorunla karşılaşmadım.
Bu, ODTÜ’nün güllük gülüstanlık olduğu anlamına gelir mi? Elbette hayır. LGBTİ öğrencilerimiz bir önceki rektör döneminde bir öğrenci topluluğu kurmak için başvurdular. Onlarcası olan topluluklardan birini kurmak için… Üstelik adını da göreli nötr bir isim olarak “toplumsal cinsiyet topluluğu” koymuşlardı. O dönemdeki rektörün verdiği yanıt “bizim üniversitemizde eşcinsel öğrenci yok” oldu! Rektör değişti; fakat hâlâ bu topluluğa izin verilmiş değil…
Başörtülü öğrencilerin mağduriyet yaşadığı yıllarda öğretim üyelerinin büyük bölümü başörtüsü yasağını şevkle uyguluyordu. O dönemde solcu öğrencilerin de –önemli ve çok kıymetli istisnalar olsa da- genel olarak başörtülü öğrencilerin mücadelesine destek verdiğini söyleyemem.
Örgütlenme özgürlüğünün önündeki bütün engellerin kaldırılmasından yana birisi olarak elbette kendi üniversitemde de Sosyalistler, Kemalistler kadar Muhafazakarların da, LGBTİ öğrencilerin de örgütlenme özgürlüğünü savunuyorum.
Benim için ölçüt müzakere zeminidir. Bu ölçüte uymayan tek grubun ırkçılar olduğunu düşünüyorum. Irkçılık doğası gereği müzakereyi tanımaz. Zira, bir faşistin gözünde “karşı taraf” müzakere etmeye değmeyecek kadar aşağıdadır. Dahası, onun varlığı ırkçının varlığına bir tehdittir. Müzakerenin diğer tarafını meşru görmeyen, daha en başından bir grubu –salt o grubun kimliği nedeniyle- müzakere zeminin dışında bırakan hiçbir ideolojinin üniversitede yeri olamaz diye düşünüyorum. Bunun dışında kalan bütün fikirlerin örgütlenme hakkı olduğu gibi, farklı grupların birbirleriyle temas edecekleri zeminleri kurmak da üniversite yönetiminin görevleri arasında olmalıdır diye düşünüyorum.
“Üniversite de bir mücadele alanıdır”
Daha özel bir konu olarak şuna değinelim. ODTÜ-iktidar çatışması daha önceki dönemlerde olduğu gibi, şu anda da devam ediyor. Hatta iktidara karşı muhalif ve eleştirel olan bir ODTÜ geleneğinden bahsedebiliriz. Bu geleneği göz önüne alarak, geçmiş dönemlerle karşılaştırdığınızda, şu anda ODTÜ’nün iktidarla olan ilişkisi hakkında ne düşünüyorsunuz?
Öncelikle, ODTÜ deyince tek ve monolitik bir yapı yok. Çok kabaca, rektörlük, öğretim üyeleri, öğrenciler ve çalışanlar var. Herbirinin yer yer örtüşen, yer yer çatışan çıkarları, fikirleri var… Dahası her birinin kendi arasında da önemli ayrımlar var. Sonuçta birinci soruya verdiğim yanıtı hatırlatayım: üniversite de bir mücadele alanıdır.
Bu farklılıklara rağmen bir de tarih var! Geçmişte otoriter iktidarlara karşı geliştirilen direniş kültürünün, kurumsal bir kültür haline geldiğini söylemek sanırım yanlış olmaz. Şimdi yine bir otoriter iktidar var ve ODTÜ yine direniyor. Ve Başbakan’ın hedef tahtasında… Ve şunu söylemeliyim ki, ODTÜ hocalarının çok büyük çoğunluğu iktidarın üniversitelerine dönük müdahalesine çok net bir biçimde duruş sergilediler. Öğrencilerine dönük polis şiddeti olduğunda hep birlikte seslerini yükselttiler. Açık imzalarıyla bildirgelere imza attılar. Türkiye üniversitelerinin “medeni cesaret” vasatına bakıldığında bunun başlı başına önemli olduğunu düşünüyorum. Bu cesaretin arkasında ise elbette işini iyi yapan insanların kendilerine duydukları özgüven var. ODTÜ, hiç şüphesiz dünya çapında saygınlığı olan, Türkiye’nin yüz akı üniversitelerinden biri…
Bu böyle olmakla birlikte, bu muhalefetinin içeriğindeki sorunları da görmek gerekiyor. ODTÜ’de, AKP’ye gerçekten özgürlükçü bir zeminde muhalefet eden, iktidarın ODTÜ’nün özerkliğine dönük saldırılarına ilkesel olarak karşı duran –çoğu genç- öğretim üyeleri var. Fakat ODTÜ hocalarının büyük çoğunluğu oldukça statükocu insanlardır. Kendilerini elbette “solda” görürler; ama aslında AKP’nin yıktığı eski rejime ve onun Kemalist ideolojisine bağlı insanlardır. Bu çerçeveden kurulan bir “muhalif” duruşun ardında yatan temel nedenin yenilgici bir ruh hali olduğunu düşünüyorum. AKP’ye karşı savaşı kaybettiler; eskiden güvendikleri hiçbir kurum da artık yerinde yok. Bu durumda AKP’ye karşı olan kim kaldıysa onları desteklemek gibi bir konuma kayılıyor. Kürtlerin mücadelesine bakışlarını da bu belirliyor, örneğin. Neredeyse, Kürtlerden sürekli bir mücadele beklentisi var. Barış sürecinde AKP ile müzakere ettikleri ölçüde kötüler; direndikleri ve mücadele ettikleri oranda iyiler! Bir bölümünün bu aralar Gülen hareketine bile sempatiyle olmasa bile umutla baktığını söyleyebilirim. Bu tarz “muhalif” pozisyonun ilkesel olduğunu düşünmüyorum; son derece konjonktürel bir pozisyon.
(Muhalif olmanın temelini oluşturan bağımsız düşünebilmenin önündeki en büyük engelin kurumlarımıza, partilerimize, örgütlerimize vs. duyduğumuz aidiyet duygusu olduğunu düşünürüm. Bu aidiyet duygusunun bir akademisyenin ya da akademisyen olmayı düşünen bireyin özellikle uzak durması gereken bir duygu olduğunu vurgularım. Bizim üniversitede çok sık kullanılan “ODTÜ ruhu”, “ODTÜ’lü duruşu” vs. gibi güzellemeler aslında ODTÜ üzerine düşünmemizi de engelliyor.)
ODTÜ hocalarında bu tür bir aidiyet tanımı olarak görülebilecek ve kurumun tarihinden gelen bir “devrimcilik”, “muhaliflik” algısı var. Ben de her fırsatta Boğaziçi’nin, örneğin, kurumsal olarak ODTÜ’den daha özgürlükçü bir muhalefeti temsil ettiğini söylerim. Daha geçenlerde İsmail Beşikçi’ye fahri doktora verdiler. Çok yakında da Fener Rum Patriği Bartholomeos’a fahri doktora verecekler. Üstelik “Ekümenik” sıfatıyla! Bütün bunlar devletin kadim zihniyetinin dışında özerk davranabilen bir üniversitenin varlığını gösteriyor. Zikrettiğim bu iki örneğin ODTÜ’de olmasını düşünemem bile!
Bence ODTÜ’de daha özgürlükçü bir muhalefet zemini esas olarak asistanlar, -gittikçe çoğalan- genç öğretim üyeleri ve öğrenciler arasında yeşeriyor. Öğrenci romantizmi yapmak istemem. Onlar arasında da Marksizmin en ortodoks yorumları hala revaçta… Kendi payıma benim ilgiyle izlediğim öğrenciler ise, müesses nizamı rahatsız edecek özgürlükçü bir karşı-kültür oluşturmaya çalışan, farklılıklarıyla bir arada yaşayan, azımsanmayacak sayıdaki ODTÜ öğrencisi ve öğrenci toplulukları. Gelecek onlarda!
Söyleşi: Özge Ata (ODTÜ, Biyoteknoloji Bölümü, Doktora Öğrencisi)
İlk olarak Monograf dergisinin 1. sayısında yayınlanmıştır.
Bisiklet, çevirdiğiniz her pedalda yeryüzünün engebeli yüzeyinde engellere takılmadan akabilmektir.
Aslında araba yığınlarının metalik yüklerinden kurtulup dünyaya araba camlarının ardından değil de çıplak gözle bakabilmektir. Çıplak gözlerimizle, gözlerimiz ışıktan acıyana dek..Parmaklarımızla içinde yüzdüğümüz havaya dokunana dek. Araya giren maddelerin bizi yanıltma olasılığı olmaksızın sade görmek hayatı.
İşte tam bunları hissettim İzmirde bulunan Bostanlı -Sasalı arası bisiklet yolunda ilerlerken. Bisiklet severlere bir armağan niteliğinde olan bu yol. Bostanlı’dan başlayarak 30 Kasım 2008 tarihinde hizmete açılan Türkiye’nin en büyük doğal yaşam parkı olan Sasalı Doğal Yaşam Parkı’na kadar uzanıyor.
Bisiklet yolu hakkında ilk akla gelen bu yola araçların girip giremediği sorusu oluyor. Bu konuda gerekli özen gösterilerek bisiklet yolunun asfalt ile paralel gittiği yerlere engeller konulmuş. Bu sebeple bisiklet yoluna araba girmesi söz konusu değil. Zaten 18 km. olan bu şirin bisiklet yolunun büyük bir kısmı arabaların evlerin bile görünmediği deniz kenarından ve çiçekli yollardan geçiyor.
Parkurun ilk etaplarında sol tarafınızda muhteşem bir manzara ile karşı karşıya kalıyorsunuz. Sığ bir deniz ve güneşin kızıllığını bir ayna gibi yansıtan kırmızıya çalan filamingolar.. İnce zarif boyunlarını ayak bileklerine gelen suya doğru uzatıp deniz dibini tarıyorlar. Suyun durgunluğu kadar sessiz etraf. Sadece filamingoların boyun hareketleri var çevrenizde. Ve batan güneşin kızıllığını yansıtan pembe tüyler..
Biraz daha ilerlediğinizde karşınıza belediyeye ait bir arıtma tesisi çıkıyor. Oradan yayılan pis koku tam sizi rahatsız etmişken sapsarı çiçeklerle bezenmiş masal kitaplarından fırlamış bir yolda buluyorsunuz kendinizi. Güneş rengi sarı papatyalar bisikletinize dolanıyor siz onların arasında pedal çevirirken. Ve her yerde kaşıntı yapan o sevimli tüylü tırtıllar. Onları ezmeden geçmek için bin bir bisiklet akrobatlığı yapıp bisiklet sürmedeki yeteneğinizi perçinliyorsunuz.
Biraz daha ilerleyeyince bir yol ayrımı ve yolunuzu kesen asfalt çıkıyor karşınıza. Sola döndüğünüzde artık Türkiyenin en büyük doğal yaşam parkı olan Sasalı’ya yaklaştınız demektir. Bu yolun tek kötü yanı asfalt yola paralel ilerlemesi. Ne yazık ki demir korkuluklar burada bulunmuyor. Ancak her gün o yolda bisikletçilere aşina olan şoförler dikkatli.
Sasalı Doğal Yaşam Parkı
İlerleyince karşınıza Sasalı Doğal Yaşam Parkı çıkıyor ve siz 18 kmlik yolu tamamlamış bir halde yorgun ama gururlu daha bir güçlü çeviriyorsunuz dönüş yolunda pedalları. Tükenmiş ama başarmış , yorulmuş ama sevinçli hissediyor iken güzel bir Orhan Veli şiiri eşlik ediyor dönüş yolunda size. Adı da “Hürriyete Doğru”
“Gün doğmadan Deniz daha bembeyazken çıkacaksın yola Kürekleri tutmanın şehveti avuçlarında İçinde bir iş görmenin saadeti Balıklar çıkacak yoluna karşıcı Sevineceksin Ağları silkeledikçe Deniz gelecek eline pul pul Heeeey Ne duruyorsun be at kendini denize Geride bekleyenin varmış aldırma Görmüyor musun her yanda hürriyet Yelken ol, kürek ol, dümen ol, balık ol, su ol Git gidebildiğin yere”
“Bayburtlu nineler benim ülkemi karıştıramaz” cümlesini ilk duyduğumda vurulmuştum. MC Recep, gaz arkadaşlarını yanına almış bir takım “ülke gerçeklerini” ifşa ediyor, sayılardan dem vuruyor, “hele hele” neleri yapacağını anlatırken alttan kah R&B kah latin bir takım melodiler süzülüyordu. İşte montaj dediğin böyle olur!
Gezi sürecinde internette dolanan ve sosyal medyada çokça konuşulan “MC Recep ve Gaz Arkadaşları” albümünün müellifi Can Kazaz’a bağlanıp birkaç soru sormanın zamanı gelmişti. Kendi besteleri de olan Kazaz’la hem müziği, hem kolajları, hem de memleket ahvalini konuştuk.
2009’da fizik eğitiminden müziğe dönmüşsün. İkisinin arasındaki bağı bulabildin mi? Fizik, müziğe yaklaşımına nasıl katkı sağladı diye de sorabilirim.
İkisi arasındaki bağı kurmamı, o dönem yapacağım bu tercihi benden önce deneyimlemiş insanlardan öğrendiğim şeyler sağladı aslında. Çünkü bana yeni ufuklar gösterdiler. Müziğin malzemesinin ses olduğunu ve ses dediğimiz olgunun da fizik biliminin içerisinde alt başlıklardan biri olduğunu düşündüğümüzde, bu bağı bulmak hiç zor olmuyor. Hayatımın o dönemine kadar sayısal alanda çalışmış olmak, müzikte çok fazla konuyu rahatlıkla anlamamı sağladı. Çünkü müzik, çok ciddi oranda matematiksel yaklaşımlar içerebiliyor. Müzik alanında sayılarla ve formüllerle çalışan çok fazla insan var ve bu yönde akımlar mevcut. Diğer disiplinler ve müzik, sanıldığı kadar uzak şeyler değiller aslında. Bunu farkettiğim anda, seslilik ve sessizlik üzerinden algılamaya çalıştığım yepyeni bir dünyaya doğmuş gibi oldum.
“Kabiliyetime uygun barınma alanı bestecilik”
Ben MC Recep’le tanıdım seni ama onun dışında birçok besten var ve ‘MC’nin üslubundan da epey uzak. Beste nasıl bir ihtiyaçtan hasıl oluyor, kolaj neyi karşılıyor sende?
Yaşıyor olmak, ne kadar ürettiğimle doğru orantılı benim için. Ses üzerinden algılamaya çalıştığım dünyada yaşıyor olmak demek, ses çıkarmak demek. Bestecilik ise benim yaşadığım yuva, barındığım yer. Burada barınmayı tercih etmek, tıpkı eğer öyle bir şansları varsa insanların apartmanda, sokakta ya da mağarada yaşamayı tercih etmesine benziyor. Ama bu seçimi ekonomik koşullarımıza göre veya para üzerinden değil; vasıflarımız ve duygularımız üzerinden yapabilme şansımız var müzikli dünyada. Kendi karakterime ve kabiliyetlerime en uygun barınma alanının bestecilik olduğunu düşünüyorum. Belki bir gün şehirden doğaya kaçan insanlar gibi bestecilikten başka bir yere kaçarım. Kolaj ve yaptığım tüm diğer işler de gidip bir arkadaşınızda veya sevgilinizde kalmanız gibi bir şey aslında. Burası kızgın metafor koktu, biraz havalandıralım…
Müdahale etmediğin ses kayıtların da var.
Onlar benim boyalarım. O boyalardan resim yapıyorum sonra. Evet metafordan kaçamadım… Bir diğer sebebi de işte bazı ses ortamları bir sürü renk içerdiği için olabildiğince oldukları hallerini bozmadan paylaşıyorum. Dinlemeyi daha iyi öğrenme çabam onlarbenim. Belki yaşadıkları veya yaşamadıkları bir dünyadan seslerle karşılaşmak, başka insanlarda toplumsal bağlamda “müzik” demedikleri şeylerin müzikal olabileceği algısını yaratabilir diye de paylaşıyorum. Minicik de olsa böyle bir olasılık var, denemek bedava.
“Bu insanlara hayatımıza müdahale etme cürretini onları ciddiye alarak verdik”
Mc Recep kayıtları son haline gelene kadar Erdoğan ve kurmaylarını toplam kaç saat dinlemişsindir? Bıkmadın mı bu kadar iktidar söyleminden bir süre sonra?
Herkes ne kadar dinlemişse ben de o kadar dinliyorum. Dinlemesek bile maruz kalmıyor muyuz zaten? Erdoğan ve kurmayları televizyonda konuşmaya başladıklarında kıkır kıkır gülüyorum ben, haliyle bıkmıyorum. İktidar söylemi dediğin şeyi çok mizahi buluyorum çünkü.
Bazen o kadar temelsiz ve gerçeklikten uzak oluyor ki kıkırdamalarım kahkahaya varabiliyor. MC Recep de işte bu kahkahaların sonucu açığa çıkan bir karakter. Bu insanlara, hayatımıza ve özgürlüğümüze müdahale edecek cürreti, onları aşırı ciddiye alarak verdik bugüne kadar bence. Şimdi de o cürreti geri almamız gerekiyor çünkü artık sağlığımızı bozar bir hale geldi durum. Kendi adıma yapabildiğim en etkili şey, MC Recep ile bu altı boş ve her yerinden kibir fışkıran söylemleri abartılı hale getirmek oldu. Bu sayede, beni güldüren mizahi kısmı da iyice duyulur kılmış oldum. Sonra da hep beraber afiyetle gülüyoruz, tatlı niyetine de dans ediyoruz. Onlar hastalıklı oldukça, bizler sağlığımızı koruyup mücadelemize devam ediyoruz.
“En büyük motivasyonum ilk parçaya isim verdi: başbakan inadı”
Mc Recep’i başlatan ne oldu?
Böyle bir zihniyet tarafından yönetiliyor olmak tek başına bile bir motivasyon benim için. O dönemde bana en çok dokunan şey; yalan olduğu artık belgelerle ispatlanan söylemler ve bu söylemlerin yarattığı toplumsal tehlikeydi. Yani espri yaparak ortamı yumuşatan insanlardan biri oldum sanırım bu süreçte, bunu müzikle bir nebze başarabildiğim için aşırı mutluyum. Mizah olmasaydı başımıza neler gelebileceğini Suriye’de ve şu an Ukrayna’da görebiliyoruz. Bunlar dışında çok fazla motivasyon, alt metin veya öngörüden bahsedebilirim ama en büyük motivasyon kaynağım, MC Recep’in ilk parçasına da ismini verdi: “Başbakan İnadı”
“Sesini duyduğumuzda gülebildiğimiz bir başbakan var artık”
Bu yaptığın kolajların belirli bir medyatik gücü var. Sözleri bağlamından koparıp yeni bir bağlam oluşturabilme gücü. Bu güç bize birşey kazandırabilir mi sence?
Derin araştırmalarım sonucu öğrendiğim bir cümle var, bunu paylaşmak isterim. Spiderman olarak bildiğimiz Peter Parker’ın amcası şöyle der: “Büyük güç, büyük sorumluluk ister.” Yeni bir bağlam oluşturma gücü de rahmetli Ben Parker’ın söylemine bir istisna teşkil etmiyor. Burada oluşturduğumuz yeni bağlamın ne olduğu çok çok önemli ve dikkatle yapılmalı. Öte yandan, ortaya çıkardığım bu parçaların kazandırabileceği şeyi halihazırda kazandırdığını düşünüyorum. Sesini duyunca gülebildiğimiz ve hatta dans edebildiğimiz bir başbakanımız var artık. Müzikle yapabileceğim bundan daha büyük bir kazanım hayal edemiyorum şu aşamada açıkçası. Bu bağlamda, duracağım nokta da çok önemliydi MC Recep’te. Bundan sonra yeni bir MC Recep parçası yapmayacağım çünkü bu noktadan sonra yaptığım her şey, MC Recep olgusunu da etkisiz kılmaya başlayacak.
Ben bu değeri mülk edinmedim kendime, ben yapmadan önce de yapılıyordu zaten benzer şeyler. Eğer bu konsept üzerinden daha fazlasını kazanabileceğimizi düşünen varsa, bir an bile durmamalı ve ortaya ürününü çıkarmalı. Şahsen yeni konseptler arayışındayım, hatta Can Dedeoğlu’yla beraber yaptığımız “Alo Fatih” diye bir şarkıyı da yayınladık. Medyatik güç demişsek Alo Fatih’ten bahsetmemek olmazdı.
“Bir plak şirketiyle asla anlaşmayacağım”
Mayıs’ta albümün mü çıkıyormuş?
Aaa Mayıs mıymış? Ben de Nisan ayına yetiştireceğim diye uğraşıyordum! Evet, bir şarkı albümü olacak ve ismi “Yollar ve Su”. İsmi bir çok şeyi anlatıyor bence. Bir yolculuk hikayesi olarak kurguluyorum. Bu albümü tanıtabilmek ve yayabilmek için tek imkanım benimle gönüllü olarak yapılan röportajlar ve sosyal medyada insanların albümü paylaşması. Bir plak şirketiyle asla anlaşmayacağım. Bir menajer de istemiyorum. Dijital satış olacak ve satıyor olmamın tek nedeni de albümü hazırlarken yapacağım masraf, ayıracağım vakit gibi şeyleri bir nebze olsun karşılayabilmek. Sonlara çok meraklıymışım gibi bir izlenim vermek istemiyorum ama yapacağım son albüm olacağını da belirtmek isterim. Çok fazla ilgi çekmeyi sevmiyorum, şarkıcılık, sahnede olmak vesaire bu yüzden pek bana göre değil. Müzikle ilgili başka çalışmalar yapacağım.
Performans var mıdır?
Olmasını istiyorum. En azından albüme bizbize geçecek bir lansman konseri ayarlamak gibi bir planım var. Sonrasında neler olur göreceğiz. Bunun dışında zaman zaman özgür doğaçlama performansları yapıyorum. 2013 çok verimliydi benim için ama 2014’te çok fazla performans şansım olmadı henüz.
İlhan Usmanbaş’la ne yazık ki çok yakın ilişkim olamadı. Bir sömestr, söyleşi şeklinde geçen ve ağzından çıkacak her kelimeyi heyecanla beklediğim bir dersini almıştım. O kadar bilgi dolu ve öyle büyük bir tecrübe sahibi ki kendisi, söyleyeceği hiç bir şeyi nefes alarak bile bölmek istemiyordum. Türkiye’de müzik için çok önemli bir insan ve dağarcığımıza kazandırdığı tüm yapıtlarıyla çok saygıdeğer, çok değerli bir besteci. Ayrıca dünyalar tatlısı bir insan kendisi. Bir keresinde derste, ” ‘o hala ders mi veriyor?!’ diye soran olursa söyleyin; ders vermiyorum, sohbet ediyorum.” demişti. Böyle bir soru sorduğun ve İlhan Usmanbaş hakkında söyleyebileceğim bir sürü güzel cümlenin bir kısmını aktarabilmemi sağladığın için çok sevindim, teşekkür ederim.
“Otosansür hükümetin halka dayattığı en tehlikeli şey”
İnternet düzenlemesi senin kayıtlara da dert olur mu dersin?
İnternet düzenlemesi saçmalığı hepimize dert olacak. Olay “DNS ayarlıyorsun oluyor”dan ibaret değil. Çünkü sorun o veriye ulaşamamak değil ki zaten. Problem, o veriye ulaşabilmek için DNS ayarı gibi teknik meselelerle uğraşmak zorunda bırakılmamız. Durum çok ciddi. Bugünkü hükümet, otoriter baskısını her alanda üzerimizde hissettirmek için elinden geleni yapıyor. MC Recep gibi hiç bir suç unsuru içermeyen bir şey ile ilgili bile benim başıma iş açılacağı düşüncesi var mesela. Oysa ki muhalefet, bir demokraside olması ve saygı duyulması gereken şartlardan biri. Muhalefet etmek, başına iş açılması için yeterli oldu bu ülkede. Muhalefetten çekinir olmak, yavaş yavaş bize dayatılanı kabulleniyor olduğumuza işaret bence. Otosansür, hükümetin “internet düzenlemesi” gibi dolaylı yollarla halka dayattığı en tehlikeli şey. Ve bu, muhalif insanlar arasında bile kanıksanmış bir duruma dönüşüyor artık. Buna karşılık benim bireysel olarak yaptığım şey, irademi teslim etmemek için direnmek oluyor. Bu mücadeleye boğulmadığım bir huzuru istiyorum artık kesinlikle.
Can Kazaz’ın diğer çalışmaları için şuraya buyurun. Naçizane, alttaki videoyu da izlemeden geçmeyin :
Tarım, kimilerine göre ürün birikimine, sınıflaşmaya ve mülkiyete giden yolun ilk adımı olduğu için “tüm kötülüklerin anası” olarak tanımlanıyor (1). Ancak yakın gelecekte hep birlikte avcı-toplayıcı düzene geri dönmemiz pek ihtimal dahilinde gözükmediğinden, ihtiyaç sıralamamızda temiz hava ve temiz su ile beraber en tepede yer alan sağlıklı ve temiz gıdaya giden yolda tarımın nasıl daha iyi (belki de nasıl daha az kötü) olabileceğini tartışmak gerek.
Son yıllarda tarım ve gıda konularına “sade vatandaş” olarak ilgimiz artsa da başta ekosistem sonra onun parçası olarak insan üzerindeki etkilerinin büyüklüğüne kıyasla çenemizi, etrafımızı saran “gıdamsıları” yerken yorduğumuz kadar tartışmalar için yormadığımızı düşünüyorum. Oysa ki gıda, çoğumuz için doğa ile olan son bağ ama bu bağ hem ekosistem için hem insanlık için giderek parçalayıcı hale geliyor.
Yeni bir tarım için tohumun önemi çok büyük. Navdanya bu konuda en önemli hareketlerden
İşte bundan sebep, yediğinin nereden geldiğine meraklı bir “sade mühendis” olarak Yeşil Gazete’nin bu köşesinde “Gıdam Sana Yaramaz” başlığı ile Türkiye’den ve dünyadan örneklerle tarım ve gıdanın sahne arkasına bakarak sofralarımıza gelenleri düşünmeye, aklımdaki bir diğer köşe “Bir Başka Gıda”yla ise ekonomik olduğu kadar ekolojik ve sosyal olarak da sürdürülebilir tarım ve gıda örnekleriyle “başka gıda mümkün” haykırışına katılarak “sofraları bal eylemeye” niyet ettim.
İlk yazımda yeni yayınlanan bir araştırma ışığında pirincin sahne arkasına bakmak için: “Buyurun sofraya!”
Sri Lanka’da Pirincin Bedeli
Sri Lanka ya da daha iyi bildiğimiz eski adıyla Seylan, Hindistan’ın güneydoğusunda bir ada ülkesi. Tarıma elverişli iklimi ve verimli toprakları sömürgecilerin ilgisini çektiğinden beri monokültür(2) tarım zihniyetinin etkilerinin en net görüldüğü yerlerden birisi olan bu ada önceleri Hollanda denetimi altında tarçın üretmekteydi. Daha sonra kontrolü alan İngilizler döneminde binlerce hektar yağmur ormanı kesilerek önce kahve, en son da ilk kez 1824’te olmak üzere çay tarımına geçildi. Ülke bugün dünyanın en büyük dördüncü çay üreticisi konumunda ancak ülkede en geniş alan kaplayan ürün çay değil pirinç ve bu yazı Sri Lanka’daki pirinç üreticilerinin kaderiyle ilgili.
Sri Lanka’da bir pirinç çiftçisi / Fotoğraf: Andrew Caballero-Reynolds
Giderek artan monokültürleşme, yoğun kimyasal girdi kullanımı ve neoliberal tarım politikaları içerisinde küçük çiftçinin rekabet edemeyerek sahneden “atılması” 21. yüzyılın Sri Lanka’da da görülen alışıldık manzaraları. Çünkü “Yeşil Devrim” nimetlerini(!) 70’lerin ortalarından itibaren bu ülkeye de sokmayı başarmış. Ülkedeki pirinç çiftçileri de dünyanın dört bir yanındaki meslektaşları gibi gıda yerine uluslararası piyasalara meta üreterek masraflarını karşılayacak, borçlarını ödeyecek ve insanca bir yaşam sağlayacak bir gelir elde etmeye çalışıyorlar. Ancak ülkenin Kuzey Merkez eyaletindeki çiftçiler için bunun ağır bir bedeli var: Hayatları.
90’ların ortalarında ortaya çıkarak yavaş yavaş bir salgın boyutunu alan ve en etkili olduğu bölgelerde nüfusun %15’ini pençesine alan bir hastalık eşlik ediyor çiftçiye; yıllardır neden büyük bir sorun olmaya devam ettiği adında saklı bir hastalık: Sebebi bilinmeyen kronik böbrek yetmezliği.
Hasta oğlunun başında bekleyen Sri Lankalı bir anne / Fotoğraf: Rhitu Chatterjee
Hastalığın bu adı almasının sebebi çok iyi tanınan isim babası kronik böbrek yetmezliği hastalarında karşılaşılan yüksek tansiyon, diyabet gibi risk faktörlerine bu hastalığa yakalananlarda hiç rastlanmaması. Hastalık uzun bir “sessiz evrenin” ardından ilerlemiş seviyede ortaya çıkıyor ve tedavisi olmadığı için yeterli tıbbi bakım olmadığında hastayı öldürüyor. Sri Lanka’da bugüne kadar 25.000 cana mal olan hastalıkla boğuşan 450.000 kişiden çoğu diyalize mahkum bir hayat sürdürmek zorunda.
Hükumet olayın kontrolünden çıktığını anladığında Dünya Sağlık Örgütü’nü yardıma çağırmış ve kurum 2009-2013 yılları arasında kapsamlı bir çalışma gerçekleştirmiş. Ülkenin belli bir bölgesinde, belli bir yıldan itibaren ortaya çıkan bu “sebepsiz” hastalığın gizemini çözmeye uğraşan biliminsanlarının çabalarını da katarsak hastalığın adının yakın zamanda değişmek üzere söyleyebiliriz çünkü failler etrafındaki çember daralıyor. 20 Şubat günü International Journal of Environmental Research & Public Health’te yayınlanan yeni bir araştırma (3) bu konuda çok büyük adım atıldığını ispatlıyor.
Sebebi Bulmaya Doğru
Araştırmacıların ilk ipucu hastaların coğrafi ve sosyoekonomik dağılımı olmuş. Hastaların çoğunun pirinç çiftçisi olması ya da pirinç tarlalarına yakın bölgelerde yaşıyor olması bakışları tarıma çevirirken yapılan ilk taramalar ülkede kullanılan tarım zehirleri ve sentetik gübrelerde sıkça rastlanan arsenik ve kadmiyumun payını işaret etmekteymiş (4). Ancak bu bilgi tek başına hastalığın neden bu maddelerin kullanıldığı tüm bölgelerde değil de yalnızca Kuzey Merkez eyaletinde yoğunlaştığını açıklamaya yetmiyor.
Sebebi bilinmeyen kronik böbrek yetmezliği hastalarının ülkedeki dağılımı (solda) ve bölgelere göre su sertliği (sağda) (3)
Bir diğer ipucu ise haritada kolayca fark edilen suyu sert olan bölgeler ile hastalığın dağılımı arasındaki ilişki olmuş. Bu ipucunu destekleyen başka veriler de bulunuyor. Hastaların %96’sı en az 5 yıldır sert ya da çok sert olarak sınıflandırılan kaynaklardan su içtiğini belirtirken, hastalığın yoğun olduğu bölgelerde yumuşak suya erişimi olan köylerde hastalığa hiç rastlanmamış. Ancak haritada görüldüğü gibi suyu çok daha sert olan kuzey bölgelerde de hastalık yok, dolayısıyla suyun tek başına etkisi de söz konusu değil.
Cevap bekleyen belki de en ilginç soru ise hastalığın neden durup dururken 90’lı yılların ortasında ortaya çıkmış olduğu. Tüm bu ipuçları ve sorular ışığında araştırmacılar dikkatlerini ancak sert su ile birlikte etkili olabilecek bir “X etkenini” tanımlamaya ve bulmaya yoğunlaştırmışlar.
Küresel Mucize(!) “Sert Suya” Çarpınca
Bu etkenin son 20-30 yılda bölgeye girmiş olması ve ancak sert su varlığında hastalığa sebep olan özellikler gösterdiğini düşünen Jayasumana, Gunatilake ve Senanayake tarım zehirlerine odaklanmışlar. 1977 yılında ülkede yaşanan politik değişikliklerin ardından uluslararası şirketlere açık hale gelen tarım sektörünün zehir ithalatı verilerine baktıklarında araştıracakları zehir de kendisini belli etmiş: glifosat.
2012 yılında yaklaşık 5,3 milyon litre ithalat ile diğer tüm tarım zehirlerinin toplamından fazla kullanıldığı görülen glifosat bitkilerin çeşitli proteinleri sentezlemesini engelleyerek çalışan, seçici olmayan (yani değdiği her bitkiyi öldüren) sistematik bir tarım zehiri. 1970 yılında Monsanto şirketi tarafından tarım kullanımı için patenti alınmadan önce kalsiyum gibi elementleri sökücü özelliği nedeniyle tesisat ve ısıtıcı sistemlerinde kireç çözücü olarak kullanılan bu kimyasal, kullanımının ilk yıllarında “doğada çözünür” etiketiyle satılan küresel bir mucize olarak görülüyordu. Ancak yoğun kullanımının insan sağlığı ve çevre üzerindeki etkileri birçok araştırma ile ortaya konmuş durumda (5).
Monsanto’nun RoundUp’ı glifosatlı tarım zehirleri arasında en yaygın kullanılanı
Metallerle kompleks yapılar oluşturabilen ve böylece doğadaki yarıömrü 22 yıla kadar uzayabilen maddenin daha önceki yıllarda sert su ile beraber kullanıldığı bölgelerde etkinliğinde azalma olmasından dolayı bunun sebeplerini ve zehrin etkinliğinin nasıl artırılabileceğini ortaya koyan araştırmalar olmuş. Ancak glifosatın sert su ile etkileşime girdiğinde çevre ve insan sağlığı üzerindeki etkilerinin ne olduğu herhangi bir araştırmanın konusu olmamış. Ne de olsa “zararlı” otları öldürmek, insanları yaşatmaktan daha önemli.
Araştırmacılar glifosatın bu belirsizliğinden yola çıkarak şu soruyu sormuşlar: bölgedeki sert su kullanımı ve glifosat varlığı böbrek yetmezliğine neden yolan yolun başlangıcı olabilir mi? Sonuçlar bu şüpheyi haklı çıkartıyor.
Kuzey Merkez eyaleti suları ve topraklarında bolca bulunan kalsiyum, bakır, manganez, krom ve nikel ile kullanılan diğer tarım zehirleri ve sentetik gübrelerle toprağa eklenen arsenik, kadmiyum, kurşun gibi metallerin glifosat ile etkileşime girdiğinde yıkımı yıllar sürebilen kompleks yapılara dönüştüğü görülmüş. Araştırmacılar bu nedenle maddenin yıllar içinde su kaynaklarında birikerek içme suları yoluyla insan vücuduna girebildini ve böbrek hücrelerinin iflas etmesine neden olduğunu gösteriyor. Bu birikim süreci hastalığın 90’ların ortasında nasıl ortaya çıktığını kanıtlar nitelikte. Tarım zehirleri yokken böbrekler gayet güzel işliyordu.
Sert su ile hazırlanan glifosat uygulamaları zehirli maddenin deri ve solunum yoluyla da alınmasına neden oluyor. Sert su olmayan bölgelerde ise ayrı derecede risk söz konusu değil. Süreç makalede bir grafikle özetlenmiş.
Glifosat kullanımından böbrek iflasına giden yol. Grafik (3) referanslı makalerden alınmıştır
Madem öyle, ülkenin en sert sularına sahip kuzey bölgesinde böbrek yetmezliğine neden rastlanmıyor? Bunun sebebi politik. Ülkenin kuzeyinde yıllarca faaliyet gösteren ayrılıkçı Tamil Kaplanları’nın patlayıcı imal etmesinden korkularak ülkenin bu bölgesindeki tarım kimyasalı kullanımı sınırlandırılmış. Bu nedenle bölgede sert su ve tarım olsa da glifosat olmadığı için bölgedeki çiftçiler hayatlarını şimdilik kurtarmış durumda. Neye niyet neye kısmet.
Ne için ne pahasına
Tüm bu veriler “küresel mucizelerin” tarım gibi toprağa değen, gerçek ve yerel bir konuda neden başarısızlığa mahkum olduğunun bir göstergesi. Onbinlerce çiftçinin hayatına mal olan böyle bir sonucun sularını, toprağını, yerel bitkilerini tanıyan ve toprağın canını almadan üretim yapan çiftçilerin yöntemleriyle ortaya çıkması mümkün değilken, uygulanacağı topraklardan kilometrelerce uzak laboratuvarlarda geliştirilen hap çözümler dönüp dolaşıp yüzbinlerin hayatını karartabiliyor.
Sri Lanka tek örnek değil. Aynı gizemli böbrek sorunu Hindistan’ın Andra Pradesh bölgesinde de, El Salvador’da da, Nikaragua’da da, Kosta Rika’da da görülüyor. Çiftçilerin böbrekleri bir bir iflas ederken sorulması gereken soru şu: Ne pahasına? Bir avuç daha ucuz pirinç.
Peki onbinlerce insanın hayatına ve su kaynaklarının kirlenmesine mal olan pirinç nasıl bir dünyada “ucuz” olabilir? Doğanın ve insan hayatının sonsuz kaynaklar olduğunu düşünen ve görmek istemediği tüm “maliyetleri” dışsallaştıran bir dünyada.
Bu veriler ışığında aklıma gelen sorulardan birisi suları sert olan bölgelerimizde glifosat kullanımı kaynaklı benzer bir sağlık sorunuyla karşılaşılıp karşılaşılmadığı oldu. Acaba bedelleri çok ağır olabilecek bu ilişki üzerine yapılan herhangi bir çalışma bulunuyor mu? Tarım zehirlerine verilen izinler yerel özellikleri dikkate alacak şekilde mi veriliyor yoksa sonuçları bu örnekte olduğu gibi onbinlerce cana mal olabilmesine rağmen evin kapısını çalıp tencere tava satanlara inanır gibi mi veriliyor? Glifosat’a dirençli olacak şekilde genetiğiyle oynanan bitkilerin ekin alanı ve buna bağlı glifosat kullanımı artan bir dünyada bir tabak pirinç sadece bir tabak pirinç olmaya devam edebilir mi?
Navdanya bölgedeki yerel pirinç türlerini ve çiftçilik bilgisini korumak için büyük çaba sarf ediyor
Belki Sri Lanka pirincini burada tüketmiyor olabiliriz ancak aynı geminin yolcusu bir tüketici olarak buradaki sorumluluğumun ne olduğunu düşündüğümde gıda satın alma kararlarımı gözden geçirmem ve “ucuz” gıdanın neden ucuz olduğunu iki kez düşünmem gerektiğine karar verdim. Yerel, kimyasal kullanılmadan, sorumlu olarak üretilen gıdaları tercih edenler arttıkça Sri Lanka’lı çiftçilerin de bir şansı olacaktır.
Referans ve Notlar
(1) Bir tarım eleştirisi için: “Gelecekteki İlkel”, John Zerzan. Türkçe baskısı 2000, Kaos Yayınları.
(2) Monokültür: Arazide tek bir türün yoğun olarak ekimi anlamına gelen ve çeşitlilik kaybına yol açarak kimyasal girdi kullanımını kaçınılmaz kılan tarım yöntemi.
(3) Jayasumana, C., Gunatilake, S., Senanayake, P., Glyphosate, Hard Water and Nephrotoxic Metals: Are They The Culprits Behind the Epidemic of Chronic Kidney Disease of Unknown Etiology in Sri Lanka? Int. J. Environ. Res. Public Health 2014, 11, 2125-2147
(4) Rhitu Chatterjee, Sri Lanka Kidney Disease Blamed on Farm Chemicals, http://m.bbc.com/news/uk-19628295
“Çamaşır deterjanı” demekten özellikle kaçındım, çünkü teknik olarak “deterjan” diyebilmek için bu formülün içinde sentetik birtakım maddeler olması gerekiyor. Halbuki bizim yapmaktan kaçındığımız tam da bu.
Şimdi gerçekçi olalım: Bu formülün, yemek lekeleriyle dolu masa örtülerini ve bebek önlüklerini pırıl pırıl yapmasını beklemeyeceğiz. Deterjanların bile temizlemekte zorlandığı lekeleri bu masum karışımın temizleyeceğini ummak haksızlık olur. Ama lekelerin kurumasını beklemeden ânında sabunla müdahale ettiğiniz sürece, her tür çamaşırda kullanabileceğiniz bir tarif bu.
Malzemeler:
Bir ölçü ince rendelenmiş zeytinyağı sabunu
Bir ölçü karbonat
1 ölçü çamaşır sodası
Hazırlanış:
Malzemeleri bir kapta karıştırın.
Kapaklı bir kavanozda saklayın. Her yıkamada, normalde deterjan gözüne koyduğunuz kadar kullanın.
Ayrıca:
Çamaşırları ağartmak istiyorsanız karışıma bir ölçü boraks ekleyebilirsiniz.
Koku vermek istiyorsanız istediğiniz bir uçucu yağdan (lavanta, gül, yasemin, portakal…) 20-25 damla koyabilirsiniz.
Kireç önleyici olarak her yıkamada 1 yemek kaşığı zeolit (“İyi de bunu nereden bulacağız?” diyenler için buraya link koyalım mı, reklam mı olur?) kullanabilirsiniz.
Yumuşatıcı olarak her yıkamada bir kahve fincanı elma sirkesi kullanabilirsiniz.
Benim için yeşil mutfak denemeleri yolculuğu mutfağa girdiğimde değil ondan önce her cumartesi organik pazarda başlıyor. Her hafta tarif bulabilir miyim stresini bir kenara koyup o gün tezgâhta neler varsa onların sesine kulak vererek kokusunu duyarak çoğu zaman eve dönüş yolunda şekilleniyor tarifler. Bahtıma körpecik ıspanaklar, elimi yakan ısırganlar, sarmaya kıyamadığım pazılar, tadına doyamadığım mantarlar- artık kısmette ne varsa- ve daha nicesi çıkabiliyor. Sonra fileler boşaltılıyor, hummalı bir çalışma başlıyor ve bu işe galiba en çok annem seviniyor.
Peki neden organik pazarda başlıyor?
Çünkü iyi yemek algılananın aksine sadece yemeğe iyi para vermek değil o yemeğin içinde ne olduğunu, nasıl üretildiğini bilmek demek. Doğaya ve insana zarar veren kimyasallardan arınmış gerçek gıdaya ulaşan yol demek. Bu yolun türlü sebeplerle herkese ulaşamadığı doğru ama bunun için de bir yol düşünen çabalayan güzel insanlar var ki detayları şurada.
Bu hafta pazara vardığımda vaktim dardı, yoğun bir “koş”turmaca hali vardı. Hem besleyici hem doyurucu hem de pratik bir tarife ihtiyacım vardı. Alaplı’dan gelmiş körpecik pazılar vardı, sarsam olmazdı. Yemeğini mi yapsam acaba derken tezgâhta çiçek gibi açmış mantarlar vardı. Yemeklerin baştacı soğan, sarımsak vardı. Ve o noktadan sonra daha ne olsundu, aşağıdaki oldu.
Afiyet ve muhabbetle!
Pazılı istiridye mantarı
Malzemeler:
500 gr istiridye mantarı
7-8 yaprak pazı
1 soğan
3 diş şarımsak
Zeytinyağı, küçük parça tereyağı
Tuz, karabiber, kekik, pul biber
Pazılı istiridye mantarı
Hazırlanışı:
Soğanları piyaz sarımsakları sıçan dişi doğruyoruz. Zeytinyağını tereyağı ile güçlendirip- yanma derecesini düşürüp soğan ve sarımsakları soteliyoruz. Nemli bezle sildiğimiz mantarları- muhteviyatı su ağırlıklı olduğundan suyla temizlemek aroma kaybına sebep olabilir- tavaya atıp sotelemeye devam ediyoruz. Bu noktada zengin bir tad için ufak bir tereyağı takviyesi yapabilirsiniz. Gül yaprağı gibi kıvırıp lüle lüle doğradığımız pazıları dahil edip 2-3 dakika daha çeviriyoruz. Baharatlarla son dokuşu yapıyor ve afiyetle yiyiyoruz.
İlk etapta aklıma gelmedi ama bu mantarı yerken canım hafif ekşili, sirkeli bir tat istedi. Sizin de canınız isterse haşladığınız kuru domatesleri çabuk turşu yapar gibi sirkeli sarımsaklı yağda bekletip mantarın yanına katabilirsiniz. Bir diğer farklı yeme hali yumurtalı olabilir, poşe yumurta ile ya da üstüne kırarak.
2 Mart Pazar günü 9’uncusu düzenlenecek Antalya Maratonu (Runtalya) aslında bir maratondan daha fazlası.
Kolektif yardımseverlik koşusunu Türkiye’de tanıtmak ve yaygınlaştırmak amacıyla 5 yıl önce kurulan, koşu başta olmak üzere yüzme, bisiklet, dağcılık gibi dayanaklılık gerektiren sporlar aracılığı ile sosyal sorumluluk projelerine maddi kaynak ve tanıtım desteği sağlayan Adım Adım oluşumu 13. Yardımseverlik koşusunu Runtalya 2014 ’te gerçekleştirecek.
Nedir yardımseverlik koşusu?
Buğday Derneği Projesi: Sağlıklı Gıda Her Çocuğun Hakkı
İngilizcesi “charity running” olan yardımseverlik koşusu, bireysel ve amatör olarak yapılan sportif etkinliklerin sosyal çevreyle paylaşılarak toplumun yararına bir etkinliğe dönüştürme fikriyle yola çıkar. Koşucunun yarışa katılmadan önce desteklemek istediği projeyi aile, dost, tanıdık ve her türlü sosyal çevresine haber verir. Adım Adım tarafından desteklenen STK projelerini tanıtım ve destek için bağış çağrısında bulunur. Toplanan bağışlar doğrudan ilgili STK’nın resmi banka hesabına yatırılır ve toplanan bağış durumu düzenli ve şeffaf olarak herkesle paylaşılır.
Türkiye Eğitim Gönüllüleri Vakfı Projesi- Sen Hiç Van’a Koştun Mu?
5 yıl, 27000 bağışçı, 3 milyon 600 TL
Bugün bir Adım Adım koşucusu sadece koşarak 15 kişiye yardım etti, toplamda ise Adım Adım koşucuları 32 bin 400 kilometre mesafe kat etti ve 3 milyon 600 TL bağış topladı. Üye sayısı 1300’e ulaşan oluşum bugüne kadar 27 bin bağışçının desteğini aldı. Toplanan bağışlar ile;
Buğday Derneği, 55 TaTuTa çiftliğine ekolojik çiftlik olmasını sağlayacak fon yaratmıştır, 29 dönümlük kaybolmakta olan Anadolu Tohumları tekrar ekilmeye başlanmıştır.
TEGV 16500 ilkokul öğrencisinin 1 yıl boyunca TEGV kaynaklarından faydalanmasını sağlanmıştır.
TOFD 777 kişiye akülü elektrikli sandalye almıştır.
TOG 2,200 üniversite öğrencisi ve gence eğitim ve öğrenim olanakları sağlanmıştır.
AKUT 15 hayatı kurtarabileceği operasyon için kaynak sağlamıştır.
KORUNCUK 10 korunmaya muhtaç çocuğun 1 yıllık ihtiyaçlarını karşılamıştır.
Siz de destek olun
Koruncuk (Türkiye Korunmaya Muhtaç Çocuklar Vakfı) Projesi- Manevi koşucu abla/ağabey
2 Mart’ta gerçekleşecek olan koşu için belki etrafınızdan bağış mektupları almaya başladınız belki de şu an bu haberle duyuyorsunuz ama destek olmak için geç değil. Yapılacak bir bağış korunmaya muhtaç bir çocuğun, sağlıklı gıdaya erişmek isteyen bir Koruncuk’un, Van Erciş’te gencecik bir öğrencinin ve daha nicesinin“dünyayı kurtaracak adımlar” atmasına vesile olabilir.
Bu yıl Adım Adım tarafından desteklenen projeleri buradan inceleyebilir ve projeler hakkında daha detaylı bilgiye buradan oluşabilirsiniz.
Bi Tur Versene bir çeşit albüm kitap. 1990ların ortasından beri yoluna “bağımsız bir çizer-yazar” olarak devam eden Aydan Çelik çiziyor, yazıyor ve bisiklet üstünde çocukluğunu arıyor…
“Entelektüel, tarih meraklısı, kapitalizm karşıtı, çevreci değil tam anlamıyla ekolojist, sporsever, tabii ki en önemlisi yazar ve çizer… Çok yönlü aydınların, eski deyimle ilim-irfan sahibi insanların azaldığı bir çağda iyimser bir merakla ortalıkta dolaşan biridir Aydan Çelik. Yine de bunlar onu özgün kılmaya yetmez. Onu farklı kılan şey, tüm bunları hırs, kibir barındırmadan, bilgiyi araçsallaştırmadan, salihane bir merakla okuması, yazması, çizmesi, anlatması…”
Bağış Erten, Eurosport Türkiye Yayın Koordinatörü
Bi Tur Versene Aydan Çelik Optimist Yayınları 2013
Velospit ile bir Cevelan- 1900’e Doğru İstanbuldan Bursa’ya Bisikletli Bir Gezi
1890´lı yılların sonlarında, bisiklet meraklısı İstanbullu bir genç, Bursa ve çevresinde bir keşif gezisine çıkmaya karar verir. Günümüz yazarları gibi, geçeceği yolları önceden belirler, ziyaret edeceği şehirler ve kasabalar hakkında bilgiler derler. İstanbul´dan Mudanya´ya yaptığı gemi yolculuğundan, Bursa-İnegöl-Yenişehir-Bursa güzergâhındaki bisiklet turuna, tüm gezisini kayda geçirir. İstanbul´a döndükten sonra, 1900´de bastırdığı gezi notlarını, bize 20. yüzyılın eşiğindeki Bursa´nın renkli panaromasını çizer. (arka kapak)
Velospit ile bir Cevelan İbnülcemal Ahmet Tevfik Türkiye İş Bankası Yayınları 2006
Pedalımda 5 ülke
Bir hayal, iki öğretmen, beş ülke, onlarca şehir, yüzlerce köy, binlerce renk, doku, tat, festival, milyonlarca pedal, milyarlarca insan…
Gezi tecrübeleriyle ilgili yeni ve özgün bir şey söylemek ne kadar zor. Avcı toplayıcı ilk insandan, konargöçer atalarımıza, İbniBatutaya, Marco Poloya, Evliya Çelebiden modern gezginlere kadar binlerce seyahatname yazarı, içlerindeki coşkuyu, yolda olmalarının nedenini ve yaşadıkları olağanüstü anları ne derece kelimelere dökebilmiştir ki!
Shakespearein dediği üzere “Hayat bir oyun sahnesi!”
Bu satırların sahibi İnci ve Soner Sarıhançifti bu sahnede figüran olmak yerine başrolde oynamayı ve uzun metraj bir yol filmi çekmeyi tercih etti. 2005 yılında aldıkları radikal bir kararla tüketim çılgınlığına biraz olsun ara verip Dünyaya olan borçlarını ödemek için ulaşım araçlarının en masumu olan bisikletle yollara düştüler.
Sarıhan çiftinin Denizli-Muğla-Antalya seyahati ile başlayan bisiklet seyyahlığı, 2006daki Karadeniz turununardından 2007 yılında Türkiyeden Nepale uzanan masalsı bir maceraya dönüştü. Bu yolculuğun yarattığı dönüşüm Pedalımda 5 Ülkeyle somutlaşıyor. 2008de Almanya, Hollanda, Belçika, Fransa hattına uzanan hikâyeleri, 2009da aralarına katılan ve bugün Minik Gezgin olarak tanıdığımız Tibet Çınarla daha da zenginleşti. Minik Gezgin henüz 22 aylıkken Orta Avrupada 3486 kilometrelik bir rotayı anne-babasıyla birlikte kat etti. 2012de Hollandadan yola çıkan bisikletsever aile, 3660 km. boyunca 10 ülkeyi kapsayan bir serüvene imza attı. Bu hikâyeler yeni kitaplarda okuruyla buluşacak!
Pedalımda 5 ülke İnci Sarıhan ve Soner Sarıhan Optimist Yayınevi 2013