Ana Sayfa Blog Sayfa 4031

Özgür ve Lorin cezaevinde mi büyüyecek?

Mülkiye Demir Kılınç, Özgür ve Lorin’in annesi. Mezopotamya Kültür Merkezi’nde satış temsilcisi olarak çalışırken kitap sattığı bir müşteri ’kaçakçılık ve terör örgütüne üyelikle’’ suçlanıyor. Kılınç’ın sattığı kitaplarsa onun da kaçakçı olarak suçlanmasına neden oluyor. Eğer davanın seyrini değiştirecek bir gelişme olmazsa Mülkiye sadece kitap sattığı için ikizleriyle 19 Mayıs’ta cezaevine girecek.

fft81_mf1922433 (2)

2011 yılından beri devam eden bu garip dava Mülkiye Demir Kılınç’ın bir müşteriye kitap satmasıyla başladı. Nâzım Hikmet’in, Michel Foucault’nun, Noam Chomsky’nin, Abdulbaki Gölpınarlı’nın, Elif Şafak’ın, Turgenyev’in, Kazım Karabekir’in kitaplarını alan müşteri
polis tarafından yakalanıp ‘’kaçakçılık ve terör örgütüne üyelikle’’ suçlandı. Mülkiye, kendi “suçunu” öğrendiği günü şöyle Cumhuriyet muhabiri Esra Açıkgöz’e şöyle anlatıyor:

“İşten çıktım. Bir arkadaşımla yemeğe gidecektik. Beyoğlu Emniyeti’nin orada yolu kesmişlerdi, kimlik kontrolü için. Arkadaşıma kimliğini geri verip ‘Sen gidebilirsin, bayan burada kalacak’ dediler. Neden, diye sordum. Öğrenirsiniz, diye diye bir saat arabada beklettiler. Oradan Vatan’a götürdüler. İki gün avukatla görüştürmediler. Üçüncü gün görüştürdüler, ama dosyada gizlilik kararı olduğu için avukat da bilmiyordu neden gözaltına alındığımı.”

Dava devam ederken evlendi, Özgür ve Lorin doğdu 

Mahkemede müşteri Erhan Akkara’nın tutuklu, Mülkiye’nin tutuksuz yargılanmasına karar verildi. Avukatı “Bundan bir şey çıkmaz, sen sıkma canını” derken Mülkiye 14 yıllık hayat arkadaşı Ahmet Kılınç’la evlendi. İkizleri Lorin ve Özgür doğdu. Mülkiye’nin hakkında iki sene bir ay ceza kararı çıktığında ikizleri iki aylıktı.

Mülkiye, eğer davanın seyri değişmezse ikizleriyle hapse girecek:
‘’Dışarıda ikisine bakacak kimsem yok. O yüzden yanımda götürmem gerekecek. Nereye konacağımız belli değil; Bakırköy mü, Gebze Cezaevi mi? Bakırköy olsa daha iyi olacak. Kendimi o şekilde avutuyorum. Bebeklerin gelişim dönemi cezaevinde geçecek. Emekleyecek yerleri bile yok. İhtiyaçları olan mamayı bulabilir miyim, bulamaz mıyım, onun kaygısı içindeyim”

Niyet okuma üzerinden verilen cezanın iptalini istiyorlar

Kılınç ailesi, sadece niyet okuma üzerinden verilen cezanın iptal edilmesini, bu olana kadar cezanın bir sene ertelenmesini istiyor. Mülkiye, Özgür ve Lorin için change.org’da Adalet Bakanlığı’na hitaben bir imza kampanyası başlatıldı. 26 bin kusür kişinin katıldığı imza kampanyası halen devam ederken Adalet Bakanlığı’ndan bir yetkili Mülkiye’yi aramış. Cezanın iptaliyle ilgili birşey söylememekle birlikte mayısın ilk haftası erteleme için görüşülebileceğini söylemiş.

Mülkiye ve çocukları iki ay boyunca bu gerilimli süreçte sonucu bekleyecek. Onlara destek olmak ve cezanın iptalini sağlamak içinse halen süre var: şu adresten “Özgür ve Lorin cezaevinde büyümesin” kampanyasına destek olabilirsiniz.

(Yeşil Gazete)

Via Campesina: “Aile çiftçileri mücadeleye devam edecek!”

Via Campesina başta Afrika, Latin Amerika ve Güneydoğu Asya olmak üzere tüm dünyada gıda egemenliği mücadelesi veriyor
Via Campesina başta Afrika, Latin Amerika ve Güneydoğu Asya olmak üzere tüm dünyada gıda egemenliği mücadelesi veriyor / Fotoğraf Via Campesina sayfasından alınmıştır

Uluslararası çiftçi ve köylü hareketi La Via Campesina, Avrupa Komisyonu tarafından düzenlenen toplantıda aile çiftçiliği yılı konusundaki görüşlerini açıkladı.

Birleşmiş Milletler Gıda ve Tarım Örgütü (FAO) tarafından “Aile Çiftçiliği Yılı” ilan edilen 2014 yılı kampanyasını başlatan Avrupa Komisyonu Brüksel’de bir konferans düzenledi. La Via Campesina (LVC), Hindistan, Mozambik, Nikaragua, Arjantin, ABD, Mali, Fas, İtalya, Fransa, Hırvatistan, Romanya, İspanya ve Norveç’ten gelen kadın ve erkek çiftçi liderleriyle katıldığı konferans sonrası bir açıklama yayınlayarak görüşlerini paylaştı. Yeşil Gazete olarak bu açıklamayı sizlerle buluşturuyoruz.

“La Via Campesinalı liderler köylü-merkezli tarım düşüncemizi savunarak bu politikanın Avrupa ve dünya ekonomileri açısından önemini ve çevresel, sosyal yararlarını vurguladı. LVC’nin aile çiftçiliği görüşü sermayeye değil ekolojik tarım prensiplerine ve emek yoğunluğuna dayanıyor. Aile çiftçilerimiz doğal, sosyal ve ekonomik çeşitliliğe sonsuz uyum sağlama yeteneğindedirler. Köylü merkezli, ekolojik tarıma dayalı, küçük ölçekli aile çiftlikleri halkların gıda güvenliğinin ve çeşitliliğinin teminatıdır. Onlar sosyal, ekonomik ve ekolojik sürdürülebilirliğin yaşayan örnekleridir. Bizim tarım yöntemimiz uluslararası ticaret değil yerel tüketim için, spekülasyonu değil yaşamın kendisini destekleyerek kimyasallardan uzak gıdalar üretir.

Afrika’dan, Asya’dan, Latin Amerika’dan ve Avrupa’dan gelen yüzleriyle LVC’nin çiftçi liderleri, seslerini cesaret ve tevazu içinde köylü hayatlarına ve aile çiftçiliğine değişmez bağlılıklarını duyurmak için yükselttiler. Köylü merkezli tarım modelinin ekonomik ve sosyal sürdürülebilirliğini koruyacak, destekleyecek ve artıracak “gıda egemenliği” ilkelerine dayanan örnek politikalar sunduk ve tarım piyasaları ile ürünlerin yerelleştirilmesi gerektiğini haykırdık. Avrupa devletlerinin temsilcileri, her Via Campesinalının konuşmasını izleyen alkışları beklemiyor gibiydiler. Kendilerine karşı gerçeğin sesiyle konuşarak, herkes için daha iyi bir tarım ve gıda hayaliyle umutları yükselten köylülere tanık oldular.

Temsilciler bize dünyayı doyurmak için endüstriyel tarım şirketleri ile küçük ölçekli aile çiftçileri arası ortaklıklara dayanan kamu özel sektör işbirlikleri potansiyelinin modası geçmiş masalını anlattılar ve hepimizin eşit şartlar altında rekabet edebileceği, sözümona serbest bir piyasadan bahsettiler.

Küçük ölçekli çiftçiler belki toprağın çoğuna sahip değil ama insanların çoğunu onlar besliyor
Küçük ölçekli çiftçiler belki toprağın çoğuna sahip değil ama insanların çoğunu onlar besliyor / Fotoğraf Via Campesina sayfasından alınmıştır

Biraz da gerçeklere bakalım. Ekilebilir alanların sadece %20-25’ine sahip olmalarına rağmen küçük ölçekli aile çiftçileri dünya halklarının %70’ini beslerken Birleşmiş Milletler Dünya Gıda Örgütüne göre endüstriyel tarımın tedarik zincirine giren gıdanın %40’undan fazlası çürüme ve bozulmadan dolayı ziyan oluyor.

Biyoteknolojinin “hap çözümlerini” ve kimyasal kullanımına dayalı tarımı dayatan dev tarım/kimyasal şirketleri, finans sermayesi ile bir olarak gıdaya erişimimizi etkileyen piyasa oyunlarına giriyorlar. Şimdi ise köylünün toprağa erişim hakkını elinden alan spekülatif toprak gaspı için ortaklık yapıyorlar. Bu dev şirketler sadece kendi faydalarına olan tohum ve tarım yasalarıyla, “serbest ticaret anlaşmalarını” yürürlüğe koyabilmek için uluslararası kuruluşları ve devletleri hedefleyen milyonlarca dolarlık lobi faaliyeti yürütüyorlar. Böylece hem köylülerin hem de tüketicilerin haklarının altını oyuyorlar.

Aile çiftçileri yaşamı ve özgürlüğü destekleyerek dünyayı besleme yolunda mücadeleye devam edecektir!

imageLa Via Campesina (İspanyolca: köylünün yolu) dünya çapında 148 örgütü çatısında barındıran gıda egemenliği hareketidir. Hakkında daha fazla bilgi için www.viacampesina.org

Via Campesina Türkiye’de Çiftçi-Sen tarafından temsil edilmektedir.

(Yeşil Gazete)

Beyaz Saray önünde 398 “iklim” gözaltısı

Keystone XL boru hattını protesto eden üniversite öğrencilerinden 398’i kendilerini Beyaz Saray parmaklıklarına zincirlemelerinin ardından gözaltına alındı.

Kanada’daki katran kumullarından elde edilen ham petrolün kıtayı boydan boya dolaşarak Teksas’taki rafinerilere taşımasını sağlayacak Keystone XL pazar günü gerçekleştirilen bir gösteri ile protesto edildi.

İklim değişikliğine karşı mücadelede verdiği sözleri tutmayan Obama boru hattı çalışmalarını ziyaret etmişti
İklim değişikliğine karşı mücadelede verdiği sözleri tutmayan Obama boru hattı çalışmalarını ziyaret etmişti / Fotoğraf: AP, Pablo Martinez

Başta 350.org olmak üzere çevre örgütlerinin hedefinde olan boru hattının ABD’yi fosil yakıtlara daha da bağımlı olduğu bir geleceğe taşıyacağı ve günde 860.000 varil ham petrol taşıma kapasitesiyle üretimi artırarak iklim değişikliğini hızlandıracağı biliniyor.

Göstericiler yürüyüş öncesi Georgetown Üniversitesi önünde toplandılar / Fotoğraf: M. Scott Masahkey / Politico
Göstericiler yürüyüş öncesi Georgetown Üniversitesi önünde toplandılar / Fotoğraf: M. Scott Masahkey / Politico

Çoğunluğu üniversite öğrencilerinden oluşan iklim aktivistleri boru hattını protesto amacıyla dün öğlen saatlerinde Georgetown Üniversitesi’nde başlayan ve Beyaz Saray’da biten bir gösteri gerçekleştirdi.

Obama: Sana Keystone XL için oy vermedik / Fotoğraf : M. Scott Masahkey / Politico
Obama: Sana Keystone XL için oy vermedik / Fotoğraf : M. Scott Masahkey / Politico

En önde taşınan “Obama: Sana Keystone XL için oy vermedik!” pankartının arkasında yürüyerek Beyaz Saray’a ulaşan gruptan bazı aktivistlerin kendilerini Beyaz Saray’ın parmaklıklarına zincirlemesi üzerine polis gözaltılara başladı.

Öğrenciler gözaltına alınırken / Fotoğraf: M. Scott Masahkey / Politico
Öğrenciler gözaltına alınırken / Fotoğraf: M. Scott Masahkey / Politico

Toplam gözaltı sayısının 398’i bulduğunu twitter’dan duyuran Bill McKibben bugünün en büyük sivil itaatsizlik günlerinden birisi olduğunu söylerek bir benzerliğe de dikkat çekiyor: gözaltı sayısı son yayınlanan verilere göre atmısferdeki CO2 miktarı olan 398 ppm’ye eşit.

(AP, Huffington Post)

“Başka bir dünya mümkün” diyen 42 aktivist bu zirvede

Katılımı ücretsiz olan ve online takip edilebilecek Whole Earth Zirvesi 11-13 Mart tarihlerinde sıradışı isimleri bir araya getiriyor.

Gıda, iklim değişikliği, permakültür ve ekonomi gibi alanlarda öne çıkmış dünyaca ünlü 42 aktivist, sosyal girişimci, yazar ve biliminsanı, bu zirvede hikayelerini paylaşacak ve yeni bir dünya kurma yolunda ilham kaynağı olmaya çalışacak.

12 viva la revolution...

Wholeearthsummit.org sayfası üzerinden ücretsiz kaydolabileceğiniz ve internet ortamında takip edebileceğiniz zirvede bu etkinliğe özel hazırlanan sunum, konuşma ve tartışmalar yer alacak. Ancak programı Türkiye’den takip edecekleri uykusuz geceler bekliyor çünkü yayınlar 3 gün de TSİ 23:00’te başlayıp 05:00’te sona erecek. Yayınların tümünün İngilizce olacağını hatırlatmakta da fayda var.

Navdanya, 350.org, Savory Institute gibi kuruluşlarca da desteklenen organizasyondan sizin için seçtiğimiz birkaç konuşma ve konuşmacıyı aşağıda bulabilirsiniz.

Vandana Shiva kendisini tohum özgürlüğü ve gıda egemenliğine adamış bîr aktivist
Vandana Shiva kendisini tohum özgürlüğü ve gıda egemenliğine adamış bîr aktivist

1) Gıda Egemenliği – Vandana Shiva: Hint çevre aktivisti, biliminsanı Shiva, ülkemizde Sinek Sekiz Yayınevi ve BGST Yayınları tarafından yayınlanan birçok kitaba sahip. 1993 yılında “Alternatif Nobel” olarak da bilinen Right Livelihood ödülüne sahip olmuştu. Tohum özgürlüğü ve gıda egemenliği konusunda dünyanın öncü kuruluşlarından Navdanya’nın kurucularından olan Shiva’nın konuşması 11 Mart’ı 12 Mart’a bağlayan gece 00:00-00:15 saatleri arasında.

McKibben küresel iklim değişikliği karşıtı mücadelenin sembol isimlerinden
McKibben küresel iklim değişikliği karşıtı mücadelenin sembol isimlerinden

2) Enerji – Bill McKibben: 350.org sitesinin kurucusu ve iklim değişikliği tartışmalarını geniş bir kitle ile buluşturmayı başaran ilk kitaplardan olan “Doğanın Sonu” (1989) kitabının yazarı iklim değişikliği ve çevre aktivisti McKibben’ın “Enerji” başlıklı konuşması 12 Mart’ı 13 Mart’a bağlayan gece 23:00-00:00 saatleri arasında.

Savory'nin bütüncül mera yönetimi fikri devrim yaratma potansiyeli taşıyor
Savory’nin bütüncül mera yönetimi fikri devrim yaratma potansiyeli taşıyor

3) Bütünleşik Toprak Yönetimi – Alan Savory: Dünyanın karşı karşıya olduğu en büyük sorunlardan birisi olan çölleşmeye getirdiği yeni yaklaşım ile adından söz ettiren ve ülkemizde Ormanevi Kırsalda Sürdürülebilir Gelecek Derneği ile işbirliği içinde olan Savory Institute‘un kurucusu Zimbabweli biliminsanı, konuşmasını 11 Mart’ı 12 Mart’a bağlayan gece 02:30-02:45 arasında gerçekleştirecek.

Paraya bakışımızı sorgulatan Eisenstein Occupy hareketiyle tanınmıştı
Paraya bakışımızı sorgulatan Eisenstein Occupy hareketiyle tanınmıştı

4) Dönüştürücü Liderlik – Charles Eisenstein: Geçtiğimiz yıl ülkemizde bir konuşma gerçekleştiren , alternatif ekonomi konusunda en ufuk açıcı yayınlardan birisi olan “Kutsal Ekonomi” kitabının yazarı Eisenstein Occupy Wall Street hareketinin de önde gelen isimlerinden. Konuşması 12 Mart’ı 13 Mart’a bağlayan gece 04:00-05:00 arasında.

Ülkemizde de sayıları giderek artan permakültür tasarımcılarının yakından tanıdığı bir isim Lawton
Ülkemizde de sayıları giderek artan permakültür tasarımcılarının yakından tanıdığı bir isim Lawton

5) Canlandırıcı Hareket ve Bolluk – Geoff Lawton: Permakültür dünyasının en önemli eğitmen ve uygulayıcılarından olan Lawton’ın konuşması 11 Mart’ı 12 Mart’a bağlayan gece 01:30-02:30 saatleri arasında.

Detaylı programa ve diğer tüm konuşmacılara buradan ulaşabilirsiniz.

Sizleri zirvenin çağrı metniyle bu dönüştürücü etkinliğe davet ediyoruz.

Başka bir dünyanın mümkün olduğunu tüm kalbimizle bilsek de, hayalini kurduğumuz canlandırıcı kültürü kurmak kolay değil.Arka bahçemizde, içinde bulunduğumuz toplumda, hatta kendimizde; istediğimiz dünyayı nasıl hayata geçireceğiz? Gelin ilk defa düzenlenen bu zirveye katılın ve sıradışı aktivistlerden neyin peşinde olduklarını, bu konuları neden önemli gördüklerini ve kendi hayatınızda neler yapabileceğinizi dinleyin. Daha aktif, topluluk odaklı ve etkili bir değişim öncüsü olmak için ihtiyacınız olan ilhamı ve fikirleri bulun. Bütünlüklü bir dünya bizleri çağırıyor…

Baltalar elimizde, uzun ip belimizde…

Çocukluğumda çocuk şarkıları dinlerdim, doğal olarak. Çocuk şarkılarından oluşan radyo programları, çocuk korolarının konserleri olurdu.

Şimdiki sıpalar Justin Bieber dinleyip “belieber” oluyorlar. Benim sıpa baba suyuna gidip rock müzik müptelası oldu, o başka. Karaoke barda “Smoke on the Water” söylediğinde, sınıf arkadaşlarının ağızları bir karış açık kalmıştı, haliyle.

Neyse, mevzuyu dağıtmayalım. Çocuk şarkılarından çok şey öğrendik. Misal, “iyilik yap iyilik bul; kim kazanmış kötülükten?” dedi şarkı bize, inandık. İyi de ettik ya, biraz kandırılmış gibi hissediyorum kendimi.

Atasözlerimizdeki çelişkiler yumağı çocuk şarkılarına da sirayet etmiş olmalı. Bazen insan ne yapacağını şaşırıyor. Örneğin, şimdilerde bir bilgisayar markasının reklam müziği olarak kullandığı çocuk şarkısı “tohumlar fidana, fidanlar ağaca, ağaçlar ormana dönmeli yurdumda” diyordu. Şarkının etkisi midir bilmem, gittim orman mühendisi oldum. Oysa bir başka şarkı “baltalar elimizde, uzun ip belimizde, biz gideriz ormana hey ormana” diyordu aynı dönemde. Bu şarkının etkisinde kalanlar da zengin oldular.

Hal böyle olunca; kimileri “tohum, fidan, ağaç, orman” diye kendini paralarken kimileri de “balta, kes, arsa, para” diye paralandı. Tabi zamanla baltanın yerini motorlu testere, dozer, kepçe gibi daha modern araçlar aldı, süreç hızlandı. Neyse ki bu ikinci grup paralananlar Sibirya Berberi’ni seyretmemişler şimdiye kadar.[1]

Bir yanda ormancılar dağ-tepe ağaçlandırmalar yaparken diğer yanda baltacılar acımasızca kesti ormanları, yüce devletimizin şefkatli koruması altında. Orman Genel Müdürlüğü (OGM) böbürlenerek rakamlar açıkladı, ormanlarımız artıyor diye. Yeşile sevdalılar pek inanmadılar. Haklıydılar da, 2B satışları, HES’ler, maden ocakları, 3. köprü, 3. havaalanı, Kanal İstanbul filan derken nasıl artabilirdi ki ormanlar. Bu kargaşada WRI (Dünya Kaynakları Enstitüsü) Global Forest Watch (GFW) raporunu açıklayınca kafalar iyice karıştı. Rapor Türkiye’de 2000-2012 döneminde orman azalması olduğunu söylüyordu.

Aslında biraz Nasreddin Hocalık yapmak olacak ama OGM de, GFW da kendine göre haklı. Neden ve nasıl? Çok fazla detaya girmeden açıklamaya çalışayım.

GFW raporunu doğru okumalıyız

Öncelikle şunu söylemeliyiz ki, WRI ve ortakları bu raporu 2000-2012 yılları arasında alınan 600 binden fazla uydu görüntüsünün gelişmiş yöntemlerle analizine dayanarak açıkladılar. Yöntemde yersel ölçme kullanılmadı. Dolayısıyla bir miktar hata payını bünyesinde barındırıyor olmasını olağan karşılamak lazım. Herkesin özgürce erişimine açık böyle bir takip sisteminin bu şekilde bir hata olasılığını taşıyor olmasını, sanırım anlayışla karşılamak gerekiyor.

İkinci önemli nokta, analizde orman olarak kabul edilen alanın taşıdığı niteliklerin nasıl tanımlandığı. Yani nerelerin orman sayıldığı. Bunun için üç kriter ortaya konulmuş:

  1. Arazide 5 m’den daha boylu ağaçlar bulunacak.
  2. Bu ağaçlar var olan doğal ormanların ya da ağaçlandırılmış alanların niteliğini gösterecek.
  3. Ağaçların tepe örtüleri belirli bir kapalılığın (belirtilmiyor ama genellikle % 10 kapalılık aranır) üzerinde olacak.

Görüldüğü üzere 5 m’nin altındaki ağaç toplulukları orman olarak kabul edilmemiş. Oysa yeni ağaçlandırılmış ya da gençleştirme çalışması yapılmış bir alanda bulunan ağaçlar henüz 5 m boyu geçmemiş olabilirler; böyle olmasına rağmen ülkemizde bu tür alanlar orman olarak kabul edilir. Bir diğer önemli nokta da herhangi bir büyüklük eşiğinin konulmamış olması. Yani söz konusu ağaç topluluğu en az ne kadar bir alanı kaplamalıdır ki buraya orman diyebilelim. Bu konuda ülkemizde de devlet ormanları için bir sınır olmamakla birlikte, uluslararası istatistiklerde 0,5 ha eşiği aranmaktadır.

Kısaca belirtmek gerekirse, GFW raporunda belirtilen rakamlarla ulusal envanterler sonucu elde edilen rakamlar arasında, hem kullanılan envanter metodolojisi hem de nerelerin orman sayılıp sayılmayacağı açısından farklılıklar görülebilir.

Meselenin bir başka boyutu da rapordaki rakamları topluma doğru yansıtmak. Son birkaç gün içinde pek çok basın yayın kuruluşu, söz konusu raporla ilgili tek kalemden çıkma haberler yayımladılar. Bu haberlerde 2000-2012 döneminde Türkiye’nin 164 bin 222 ha orman alanı kaybettiği belirtiliyordu ki, buraya kadar sorun yok. Gerçekten de GFW, belirtilen dönemde Türkiye’deki orman kaybının 342 bin 571 ha, orman kazanımının ise 178 bin 349 ha olduğunu ortaya koyuyor. Aradaki fark da net kayıp olarak yansıtılıyor.

İşin vahim kısmı ise bundan sonra başlıyor. Bütün basın-yayın kuruluşları bu alanın Kayseri ilinin yüzölçümüne eşit olduğunu ağız birliği etmişçesine ön plana çıkardılar. Muhtemelen haberi yazan muhabir internetten Kayseri ilinin yüzölçümünü km2 olarak (16 bin 917) buldu. Fakat bunu hektara çevirirken hata yaptı. Bir km2 bir milyon m2, bir ha ise 10 bin m2’dir. Yani km2’yi ha’a çevirirken bir tane –0- değil iki tane -0- eklemek gerekir. Bir tane -0- ekleyerek hesaplama yapılırsa Kayseri’nin yüzölçümünü 169 bin ha olarak hesaplama hatası da peşi sıra gelir. Bu hesaba göre, Türkiye’nin toplam alanının da 78 milyon ha olduğu düşünülürse, Kayseri’nin Türkiye haritasında binde 2’lik bir yer kaplaması gerekirdi ki, bu saçmalığı görmek için bu gözle bakmak gerekiyor elbette.

GFW raporu yanlış mı? Türkiye ormanları gerçekten azalıyor mu?

Hayır, GFW raporu yanlış değil. GFW yukarıda belirttiğim yöntem ve tanımla analiz yapıyor ve kendine göre doğru sonuçlar ortaya koyuyor. Bu sonuçlar çok değerli. Özellikle Türkiye’nin hangi bölgelerinde orman kaybı hangi bölgelerinde ise orman kazanımı olduğunu ortaya koyan haritalar çok iyi incelenmeli (haritalar üzerinde kırmızı görünen alanlar orman kaybını, mavi görünen alanlar ise orman kazanımını gösteriyor; haritaları yakınlaştırarak çok daha detaylı analiz yapmak olanaklı).

5 GWF Türkiye...

Peki, OGM orman envanterini nasıl yapıyor? Fark nerede?

Öncelikle şunu belirtmeliyim ki, Türkiye ormancılığının temel sorunlarından birisi orman kadastrosunun tamamlanmamış, tamamlanmış kısımlarının önemli bir bölümünün de tescilinin yapılmamış olmasıdır. Yani yasal olarak ülkenin pek çok yöresinde orman olan yer ile orman olmayan yerin sınırlarını bilmiyoruz. Orman kadastro ekipleri çalışmalarını yaparken Orman Yasası’ndaki orman tanımını ve orman sayılmayacak istisna alanları göz önünde bulunduruyorlar. Fakat bu çalışmalar bütünüyle tamamlanmadığı için OGM’nin orman varlığı envanteri kadastro çalışmalarına dayanmıyor. Bunun yerine Orman Amenajman (Yönetim) Planlarına (OAP) dayanıyor.

6 harita_3...

OAP bir orman işletmesinin sınırları içerisindeki ormanların alan, servet, artım, ağaç türleri gibi temel özelliklerini, işletme amaçlarını ve bu amaç doğrultusunda nasıl yönetileceğini belirli dönemler için ortaya koyar. Plan dönemi bittiğinde Orman Amenajman Komisyonları yeni bir plan yapmak için bütün ölçümleri yenilerler. Ülke çapındaki bütün orman işletmelerinin yenilenen OAP’lerindeki orman alanı toplamı önceki dönem OAP’lerindeki orman alanı toplamı ile karşılaştırılarak, ulusal çapta bir orman azalması mı yoksa orman artışı mı olduğu ortaya konulur.

OAP’lerde belirlenen orman alanı arazide fiilen ağaç örtüsünün bulunduğu alanlardır. Ancak üzerinde fiilen ağaç örtüsü bulunmasa bile Orman Yasası’na göre orman sayılması gereken bazı alanlar vardır. Orman içi açıklıklar, su yüzeyleri, yollar, başka tür kullanımlara (elektrik hattı, maden ocakları, turizm tesisleri vb.) tahsis edilen alanlar bu kapsamda ilk akla gelenlerdir. Yani OAP’ler yoluyla saptanan orman alanı miktarı yasal orman alanı miktarından daha düşük bir miktar olarak hesaplanmaktadır. Yasal sınırlama tamamlanmadığı için OGM’nin uygulanabilir tek envanter yöntemi şimdilik OAP yöntemi olarak görünmektedir.

Bu yöntemle, yersel ölçme teknikleriyle ve uzman ekipler tarafından bilimsel olarak yapılan envanter çalışmalarına göre Türkiye’de orman alanı miktarı artmaktadır. Şöyle ki, bu şekilde sağlanan ilk envanter sonuçları 1963-1972 dönemini kapsamaktadır ve o dönemde saptanan orman alanı miktarı 20 milyon 199 bin ha civarındadır. 2004 yılında bu rakam 21 milyon 189 bin ha, 2012 yılında ise 21 milyon 678 bin ha olarak saptanmıştır. Yani, Türkiye’deki orman alanı miktarı 1963-2004 döneminde 990 bin ha, 2004-2012 döneminde ise 489 bin ha artmıştır.

Orman Alanı (000 ha) Artış Oranı (%)

1963-1972

20.199

2004

21.189

4,9

2012

21.678

2,3

 

Şu halde GFW 2000’li yıllarda Türkiye’de orman azalması var derken OGM ormanlar artıyor diyor. Bunun altında yatan temel neden de, yukarıda açıklamaya çalıştığım gibi, kullanılan envanter yöntemi ile orman tanımı konusundaki anlayış farklılığı.

OGM’nin verilerine güvenebilir miyiz? Orman alanı nasıl oluyor da artıyor? Bu bizi mutlu etmeli mi?

OGM verilerine güvenebilirsiniz ama mutlu olmak konusunda acele etmeyin.

Güvenebilirsiniz, çünkü OGM kökleri 1839 yılına dayanan bir kurum. Siyasal konjonktüre bağlı bazı dalgalanmalar yaşasa da önemli bir geleneği ve ormancılık anlayışını bünyesinde barındırıyor. OGM’nin temel yapı taşları olan orman mühendisleri de 1857’ye kadar uzanan köklü bir eğitim sürecinde yetişiyor. OGM’ye ve orman mühendislerine pek çok eleştiri yapılabilir, ancak yukarıdaki rakamlar bütünüyle güvenilir rakamlardır.

Türkiye’de orman alanındaki artış iki temel faktörden kaynaklanmaktadır. Bunlardan birincisi yapılan ağaçlandırmalar. Durun! Ağaçlandırmaların, gösterilmeye çalışıldığı gibi sadece son 10 yılda yapıldığını sanmayın sakın. Türkiye’de 1937 yılından beri sistemli olarak ağaçlandırma yapılıyor. 1956 yılına kadar çok verimli olmayan ağaçlandırma çalışmaları o tarihten sonra göreceli olarak hız kazanıyor ve bugünlere kadar geliyor. Günümüze kadar yapılan toplam orman ağaçlandırması 2 milyon ha’dan fazla (diğer bir deyişle toplam orman alanının %10’u civarında). Yılda ortalama 30-40 bin ha kadar ağaçlandırma yapılıyor ve son 10 yıldaki rakamlar bunun üzerinde değil.

Elbette algı yönetimi açısından ağaçlandırma istatistiklerinin fidan sayısı olarak açıklanmasına aldanmamak gerekir. Ormancılığın temel alan birimi hektardır (ha) ve bunun dışında bir birim (Amerikalılar acre kullanır) kullanılmaz. Orman alanı da, ağaçlandırma alanı da ha ile ölçülür. Pirinç taneyle alınmayacağı gibi ağaçlandırma da dikilen fidan sayısı ile ifade edilmez. Bu şekilde yapılan açıklamalar, ne yazık ki iyi niyetten yoksun, abartılı bir algı yaratmaya dönük ve meslek etiğine uygun olmayan açıklamalardır.

Orman alanındaki artışın ikinci temel nedeni ise yoğun göç veren kırsal bölgelerde, önceden orman olup tarımsal amaçlı kullanımlara dönüştürülen ve göç nedeniyle terk edilen arazilerin kendiliğinden ormanlaşmasıdır. Özellikle Batı Karadeniz bölgesi ve Kastamonu-Sinop yöresi bu tür orman artışının yaşandığı tipik alanlardan biridir.

Buna karşılık İstanbul, Antalya, Bursa, Balıkesir, İzmir gibi nüfus yoğunluğunun yüksek, arazinin değerli olduğu bölgelerde, özellikle son 20-30 yılda ciddi bir ormansızlaşmanın yaşandığı gözlenmektedir. 2B alanlarının satışı, yol, köprü ve havaalanı projeleri başta olmak üzere pek çok faktörün bu trendi artıracağı da aşikardır.

Diğer yandan, toplam orman alanı miktarı, arazi kabiliyet sınıfları dikkate alındığında, olması gerekenden çok daha az durumdadır. Var olan ormanların büyük bölümünde nitelik sorunları bulunmaktadır. Doğal ormanlar büyük baskı altındadır ve ağaçlandırma alanları doğal ormanların pek çok işlevini (biyolojik çeşitliliğin korunması, karbon depolama vb.) aynı ölçüde yerine getirememektedir.

Özetle, Türkiye’de orman alanı miktarı artıyor olmasına rağmen, bu artış bölgesel bazda homojen değildir. Belirli bölgelerde artış belirli bölgelerde ise azalma yaşanmaktadır. Ağaçlandırmalar önemli olmakla birlikte doğal ormanların işlevlerini tam olarak yerine getirememektedir. Hem kantite hem de kalite açısından Türkiye orman fakiri bir ülkedir. Bu realitenin “taneyle ağaçlandırma” anlayışıyla değiştirilmesi de, ne yazık ki olanaklı değildir.

Bu tablo karşısında mutlu olmak ya da olmamak sizin tercihiniz olacaktır.

Bana sorarsanız, öncelikle You Tube’a girin. İlk olarak “tohumlar fidana” sonra da “baltalar elimizde”yi dinleyin. En sonunda da nasıl paralanacağınıza karar verin.

Mutluluk, seçeceğiniz yolda olacaktır.

[1] Nikita Mihalkov’un 1998 yapımı muhteşem filmi.

35 Cihan Erdönmez

 

Dr. Cihan Erdönmez

HDP Beyoğlu Standı Yurttaş Kürsüsü

Beyoğlu’nda HDP aktivistlerinin her gün 15:00-18:00 arası Mis sokak’ta açtığı stant yurttaş ro5kürsüsüne dönüşüyor. Standa gelip yolsuzluk düzenine dair kızgınlığını paylaşan yurttaşlar, herşeyin Ankara’dan belirlenmeye çalışıldığı merkeziyetçi düzene olan tepkilerini yerinden yönetim perspektifini savunan HDP standına destek vererek gösteriyor.
Barış bayraklarının eksik olmadığı stantta çeşitli dillerden türküler ve şarkıların çalınıyor olması da Beyoğlu’nun dokusuna uygun bir canlılık ortaya çıkarıyor.
Beyoğlu HDP eşbaşkan adayları Seyhan Alma ve Korhan Gümüş’ün de zaman zaman katıldığı stand çalışması seçim gününe kadar devam edecek…
Stant etkinliklerini sürdüren gönüllülerden edindiğimiz bilgiye göre Beyoğlu İlçesi Seçim Kampanyasını değerlendirmek için bir toplantı düzenliyorlar. Bir ay sürecek kampanya boyunca yapacakları faaliyetleri belirlemek, planlamak için 3 Mart 2014 Pazartesi akşamı, saat: 19.00’da HDP Beyoğlu İlçe Seçim Merkezi’nde, Beyoğlu HDP belediye eş başkan adaylarının da katılımıyla bir araya gelecekler. Seçim kampanyasını sürdüren gönüllüler, katkı sunmak isteyen, ucundan da olsa çalışmalara destek olmak isteyen herkesi toplantıya davet ediyor ve diyorlar ki:
”Yaratıcı katkılar için iş başına!”
Not:HDP Beyoğlu İlçesi Merkez Bürosu: 
Süslü Saksı Sok. No:18 Kat: 3 
Beyoğlu İstanbul

 

Haber/Fotoğraf :Serdar Kordu
                               Yeşil Gazete

Sözün Farkı Türkiye’de Tartışma Kültürü

Yönetmenliğini Erhan Odabaş’ın yaptığı “Sözün Farkı -Türkiye’de Tartışma Kültürü” belgeselinin özel gösterimi  Şükran Soner, Sedef Kabaş, res1Celal başlangıç, Ercan Karakaş’ın da katılımıyla 1 Mart Cumartesi günü Şişli Kent Kültür Merkezinde saat 18.00’de gerçekleştirildi. Yaklaşık 500 kişinin katıldığı gösterim öncesinde kısa bir konuşma yapan yönetmen Erhan Odabaş, tartışmanın anlamak, anlaşılmak ve değişmek için yapılması gerektiğini, Cervantes’in ”yanılgıdan kurtarmak aşağılamak değildir” sözünde yatan tartışmanın düşmanlaştırmak için değil çözüm üretmek için yapılmasının önemine işaret etti.

Senaryosunu Erhan Odabaş ile Göksel Aymaz’ın yazdığı belgeselin danışmanlığını Murat Belge yaptı, Levent Dönmez seslendirdi. Belgeselde ağırlıklı olarak, Sol ve Sağ’da, Kemalistlerde, Devlette ve Medyada “tartışma” tüm yönleriyle ele alınmaya çalışılıyor.

Belgeselde yer alan konuşmacıların listesi şöyle:

Avni Özgürel, Ayşe Böhürler, Aydın Çubukçu, Ece Temelkuran, Erdoğan Aydın, Ertuğrul Kürkçü, İsmail Beşikçi, Kurtuluş Kayalı, Murat Belge, Mehmet Bekaroğlu, Nuray Mert, Oya Baydar, Ömer Laçiner, Sedef Kabaş, Sırrı Süreyya Önder, Şükran Soner, Taha Akyol, Tanıl Bora, Tuğrul Eryılmaz, Ümit Fırat.

7 Haziran 2013’te galası gerçekleştirilmiş olan belgesel aldığı olumlu tepkiler nedeniyle özel bir gösterim ile yeniden seyircisiyle buluştu.

 

Haber: Serdar Kordu

                 Yeşil Gazete

Yolsuzluklara Karşı Beyoğlu Pilot Bölge Olacak

HDP Beyoğlu Belediye Eşbaşkan adayları Sayhan Alma ve Korhan Gümüş, 28  Şubat cuma günüro4 saat 12’de Cezayir Toplantı Salonu’nda gerçekleştirdikleri basın toplantısında yerel yönetimlerde yolsuzluklara karşı tek alternatifin HDP olduğunu, yolsuzluk rejimini tasfiye için yerel seçimlerin çok önemli bir fırsat olduğunu belirttiler.
Kamu haklarını hiçe sayan mevcut iktidarın yönetim anlayışını değiştirmek için Beyoğlu’nda pilot bir deneyim oluşturacaklarından söz eden eşbaşkanlar, tüm kent aktivistlerini, özgürlükçü yaşam savunucularını yerinden yönetim perspektifiyle birlikte mücadeleye çağırdılar.
”1-Beyoğlu’nda ihale sistemi yeniden düzenlenecek ve kamusal kararlar şirketle tarafından belirlenemez.
2-Beyoğlu’nda imar rantı gelir transferi için kullanılamayacak
3-Beyoğlu’nun geleceğine Ankara karar veremeyecek
4-Beyoğlu’nda ortak bir hukuk zemini oluşacak, ayrımcılık bitecek” başlıkları altında yapılan açıklama katılımcıların katkıları ve soruları ile  yaklaşık bir saat sürdü.
Haber/Fotoğraf :Serdar Kordu
                                   Yeşil Gazete

Vicdani Ret Haktır

28 şubat cuma günü saat 15’te Taksim’de Galatasaray Lisesi önünde bir araya gelen Vicdani Retro3 Derneği üyesi ve destekçisi yaklaşık 100 kişi, vicdani retçi Yeni Kıbrıs Partisi Örgütlenme Sekreteri Murat Kanatlı’nın tutuklanmasını protesto için basın açıklaması yaptı.
Adnan Saraçoğlu adlı bir eylemcinin vicdani reddini açıkladığı basın açıklamasına Yeşiller ve Sol Gelecek Partisi ile DSİP de destek verdi.
Haber/Fotograf :Serdar Kordu
                                  Yesil Gazete

Çal çal Nereye Kadar

28 Şubat akşamı saat 19:15’te GS Lisesi önünde toplanan yaklaşık 100 kişilik gurup 28 şubatro2 darbesinin yıldönümünde hem 28 şubat darbesini hem de yolsuzluklarını aklamaya çalışan hükümeti protesto etti.
Yettiartık.org adlı platformun basın açıklamasını Ayşe Demirbilek okudu. Eski milletvekili ve YSGP üyesi Ufuk Uras’ın da yaptığı konuşmayla destek verdiği eylemde sık sık ”Çal çal nereye kadar, bitti buraya kadar” sloganı atıldı.
Haber/Fotoğraf :Serdar Kordu
                                   Yesil Gazete