Ana Sayfa Blog Sayfa 4024

‘Azgelişmişin’ enerjisi nükleer – Pelin Cengiz

pelin cengizBundan tam üç yıl önce tarihler 11 Mart 2011’i gösterdiğinde Japonya’da meydana gelen deprem ve tsunami sonrası Fukushima’daki nükleer santrallerin zarar görmesiyle, telafisi mümkün olmayan, insanlık tarihinin en büyük nükleer felaketlerinden biri yaşandı. Nükleer santralde art arda patlamalar oldu, soğutma sisteminin arızalanmasıyla reaktörlerin soğutulması günlerce sürdü, soğutma için kullanılan binlerce ton su denize döküldü, önemli miktarda radyoaktif madde toprağa, havaya, suya karıştı. Felaketten etkilenen alanda yaşayan 140 bin civarında insan nükleer mülteci olarak yaşadıkları yerleri terk etmek zorunda kaldı.

Felaketin üçüncü yılında nükleer kâbus bitmiş değil, reaktörlerdeki sorunlar hâlen sürüyor. Kazada zarar gören nükleer aksam hâlen su havuzlarında soğutuluyor ve radyoaktif kirliliğe sahip tonlarca su tanklarda tutuluyor. Mesele bununla da sınırlı değil. Suyun depolanması, depolanmış hâldeki bu suyun sızdırılmadan tutulması ve bu suların temizlenme işlemleri hem ciddi bir risk barındırıyor hem de ciddi bir maliyet gerektiriyor. Doğaya ve insana verilen geri dönüşü olmayan, tarifsiz zarar bir yana bu temizleme çalışmalarının çok uzun yıllar süreceği tahmin ediliyor.

Nükleer felaketin ardından o dönemki Japonya hükümeti, elektrik enerjisinin yüzde 30’unun sağlandığı ülkedeki tüm nükleer santralleri kapatma kararı aldı. Daha sonra iktidara gelen Şinzo Abe Hükümeti, santrallerin kapalı olması sebebiyle maliyetlerin yükseldiğini gerekçe göstererek, reaktörlerin yeniden devreye sokulmasını istedi. Bu arada, afetzedelere bölgenin bir zaman sonra temizlenerek güvenli hâle geleceği, insanların evlerine dönebileceği belirtiliyor. Ancak, bunun mümkün olamayacağı, hükümetin santralleri tekrar açma planının bir parçası olarak halkı yanıltmak için söylendiği de bilinen bir gerçek. Felaket sonrası çok ciddi bir toplumsal muhalefetin gösterildiği santrallerin Japonya’da tekrar açılması sanıldığı kadar kolay değil.

Fukushima öncesinde Almanya, 2022’ye kadar tüm nükleer santralleri kapatma kararını ötelemenin derdindeydi. Almanya’da, Fukuşima felaketinden sonra büyüyen antinükleer hareket oylara da yansıyınca Angela Merkel Hükümeti’nin başka çaresi kalmadı. Almanya 2022 hedefine geri dönerek, yenilenebilir enerjilere yoğunlaştı. İsviçre üç yeni nükleer reaktör planını iptal ederek, 2034’e kadar nükleer santrallerini kapatacağını açıkladı. İsviçre’den elektrik satın alan ülkelerden İtalya, Çernobil sonrası kapattığı dört reaktörün yerine yenilerini yapmayı planlıyordu. İtalya’da nükleer konusu referanduma taşındı ve iptal edildi. Fransa’da ise enerjide baskın olan nükleerin payını nasıl azaltacağını tartışıyor.

Avrupa’da yaşanan ilginç bir gelişme de Avusturya, Yunanistan, İrlanda, Letonya, Lihtenştayn, Lüksemburg, Malta ve Portekiz’in açıkladığı nükleer karşıtı ortak bildiriydi. Enerji talebinin nükleersiz gerçekleşmesini isteyen bu ülkelere santralleri kapatma kararı alan İspanya ve Belçika’yı, hiç santrali olmayan Danimarka, Norveç’i de eklediğinizde Avrupa’da nükleer hayalden öteye gitmez.

Özetle, enerjisinin büyük bölümünü nükleerden elde eden ülkeler bile, gelecek planlarını nükleerin payını azaltmak, yenilenebilir enerjiye yönelmek, enerji arzında çeşitlilik yaratmak peşinde. Yenilenebilir enerji imkânları geniş bir ülke olarak biz de ısrarla nükleer gibi riski yüksek, maliyetli ve yapımı uzun yatırımlara dayanan üstelik dışa bağımlılığımızı da artıracak nükleerin peşinden koşuyoruz.

Hâlihazırda inşaatı süren reaktörlerin Çin, Rusya, Hindistan gibi ülkelerde olduğu gözönünde bulundurulacak olursa, çevresel kaygıların, karar alma süreçlerinde halkın katılımı kültürünün gelişmediği, şeffaflığın ve denetimin olmadığı ülkelerde bu işin kolayca ilerlediği epey rahat görülebilir. Dünyada küçülen nükleer enerji pazarının oyuncularının gözü niye Türkiye’de, böyle bakınca durum daha anlaşılır duruyor. Çünkü, gelişmiş ülkelerde artık deniz bitti!

Türkiye’nin nükleer santral inadına ilişkin son gelişmeleri gelecek hafta paylaşacağım.

 

Pelin Cengiz – Taraf

Kürdün doğası savaşın ve paranın kıskacında – Ferhat Tunç

ferhat_tuncToplumlara ait çevre bilincinin, genel olarak ekolojiye dönük bilincinin, devletleri-sermayeyi hiç de memnun etmeyen, onların kâr oranlarını düşüren bir boyutu var.

Ekolojinin yanlış yorumlanması, toplumların bu bilim dalına ilgisini de sorunlu hale getirdi. Bitki-hayvan ilişkisini incelemekten ibaret olduğu algısı yaratılmaya çalışılarak -ki böyle de olabilirdi- insanın aidiyet kurmasını önleyen bir nihayete kapı aralandı.

Ekolojinin, tüm canlı-cansız yaşamı içine alan gerçekliği; ağacın insana, bitkinin ağaca, insanın ve kuşun doğaya, suyun saçtığı değerli döngü gözardı edildi. “Sıcak para”yı seven devlet ve sermaye bu şuursuzluğu hem temsil etti, hem de onun kolaycı ekonomik katkısıyla geçinerek, ekolojik dengenin bozulmasına yol açtı.

* * *

AKP, siyasal iktidarlığa başladığından beri, para hırsına kapılarak hepimizin yaşamını tehlikeye atan, doğada tahribat yaratan projeler geliştirdi. Sermaye birikimi baz alınarak, dereler kaynağından şirketlere teslim ediliyor; Kaz Dağları’ndan Trakya’ya kadar. Orman, mera ekosistemi taş ocaklarına, maden işletmecilerine bırakılıyor. Alışveriş merkezleri için ağaçlar kesiliyor.

Gezi Parkı’nda “üç beş ağaç için” denilerek direnişi küçümseyenler oldu. Evet, direnişin ivme kazanmasında antidemokratik politikaların payı büyüktü ama çağdaşlığın koşullarından biri de ağacı, doğası için laf söylemek, itiraz etmektir. Kısa vadede birkaç ağacın değeri anlaşılmayabilir ama dünyanın günümüzdeki en ciddi sorununun çevre özelinde yaşandığı önümüzdeki senelerde -ne yazık ki- daha iyi kavranabilir.

* * *

Kürt coğrafyasında ise doğa tahribatı devletin savaşçı karakteriyle birleşiyor; ormanların yakılması gibi. Yine bu coğrafyanın doğası termik santraller ve barajlarla tahrip kirletiliyor, verimsiz hale getiriliyor. Dereler yapılan barajlarla hem sular altında bırakılıyor ama olumsuz sonuçlar bunla da sınırlı kalmıyor; insanların yaşam alanlarının da sular altında bırakılması, “insansızlaştırılma mı hedefleniyor” sorusunu akla getiriyor.

Son olarak, Diyarbakır’da hükümet ile Gülen Cemaati’nin ortak projesi olan, Hevsel Bahçeleri’nin “yapı rezerv alanı” olarak ilan edilmesi gündemde. Hevsel Bahçeleri, UNESCO Dünya Miras Listesi’ne aday olacak kadar, dünya topraklarının önemli ve güzel bir yeşil alanı. Diyarbakır için tarihi, kültürel bir karşılığı olan bu alan, aynı zamanda toplumun ve halkın kimliği gibi. Bir kentin böylesi ehemmiyet içeren bölgesine müdahale etmek, tıpkı mirasa göz diken dolandırıcı, fakirin cebine göz diken gaspçı gibi vicdandan geri kalmışlığa benziyor.

Hevsel Bahçeleri’ne saldırmak, ağaca, doğaya acımasız davranmakla beraber, hem bir değerleri olduğu için, hem de kendilerine danışılmadığı için Diyarbakır halkına da saygı duymamak anlamına geliyor. Kürt halkının diline, özgürlüğüne olduğu gibi, tüm yaşam alanına gasp vandallığı noktasında yaklaşılmasını, içinde bulunduğumuz “çözüm süreci” de hak etmiyor. Hükümet, toplumun süreci sahiplenmesini istiyorsa, bu ciddiyetle yaklaşarak, ağaç katliamından da vazgeçmeli. Toplum bu süreci sermayedarların topraklarını talan etmesi için desteklemiyor. Eskiden kirli savaş adına insansızlaşan, tahrip edilen alanlarının, bugün de para uğruna yok edilmesini toplum kabul etmez.

* * *

Eskiden, maalesef demokratik tepkilerimizi sınırlı konularda gösteriyor ve sistemin geri kalan alanlarda yayılmasının istemeyerek önünü açıyorduk.

Ancak Kürt Özgürlük Hareketi özellikle kadın ve ekoloji başlıklarını uzun süredir mücadelesine dahil ederek, toplumda yeni reflekslerin oluşmasını sağladı. Halkın, doğa kırımına karşı gelmenin, deyim yerindeyse “fuzuli bir uğraş” olmadığına kanaat getirmesini sağladı. HDP’nin de kendini “ekolojist” olarak tarif eden ve bu derdini gündemde tutan yapısı, halklarda bu temel görüşün yayılmasını sağlayacak.

Diyarbakırlıların Hevsel Bahçeleri’ni koruyacak iradeye, bilince sahip olduğunu, Gezi direnişine katılanların da bu direnişe katkısını esirgemeyeceğini düşünüyorum.

Ferhat Tunç – www.bianet.org

Günah işleme özgürlüğü – Ayşe Acar

ayse-acarGazeteci Balçiçek Pamir ile AKP Milletvekili Metin Külünk arasında diyalog ekranda şöyle akıyor:

Külünk: Ancak 17 Aralık darbe girişimiyle ortaya saçılan dinleme kayıtları ve bireylerin özgürlük alanı… Bakın, burada çok önemli bir ayrıntı var ıskaladığımız. Allah insana günah işleme özgürlüğü vermiştir, af dileme hakkıyla beraber günah işleme özgürlüğü vermiştir.

Pamir: Herkesin günahı vardır yani (durumu onaylıyor)…

Külünk: Tabii ki. Ve de o günahın üzerinden insana bakmamıştır. Yargılama hakkı kendine aittir, affedip etmemek kendine aittir. Hz. Peygamber günahları açan değil, örtücü olan bir rahmet geleneğinin mimarıdır.

Pamir: Ama siyaset böyle bir şey değil, değil mi?

Külünk: Bakın, başka bir şey söylüyorum. 17 Aralık darbe girişiminin hiç felsefi boyutu konuşulmadı…

Konuşmanın tam bu noktasında 17 Aralık ve “felsefi boyut” sözünü duyunca Aristippos ve Hedonizm (Hazcılık) üzerine bir açılım bekliyor insan. Malum para hırsı Ahlak Felsefesinde Hedonizmle açıklanabilir. Fakat diyaloğun devamı felsefe sevdalısı yurttaşları hayal kırıklığına uğratıyor:

Külünk: Konunun felsefi boyutu… Bu noktada Diyanet İşleri Başkanlığı’na çok ciddi anlamda görev düşüyor. Yani insanların günahları üzerinden siyaseti çıkmaza düşürmek ya da insanların günah işleme özgürlüğünü elinden alacak düşünme biçimi muhaberat devletinden öte bir anlayıştır.

Pamir: Bu söylediğiniz çok önemli de, bir özeleştiri bir tarafından.

Diyalog birkaç dakika böyle devam ediyor. Külünk dağıldıkça dağılıyor, Pamir “Evet, evet,” diye onaylıyor dağınık tespitleri. Pamir’in yegâne derdi “Günah işledik dedirttim! Ne gazeteciyim ama!”dan ibaret.

Ve bir gazetecinin aklında veri olarak rasyonel bir bilgi yok ki, şöyle diyemiyor:

Bakınız Külünk, “Devlet” kavramının modern kurumsal tanımı 300 yıl önce yapıldı. Kamusal alan – bireysel alan tanımı yine aynı dönemde tanımlandı ve hayatımıza girdi. Modern hukuku 1920’lerin başından beri kullanıyoruz. Biz laik bir hukuk devletiyiz. Yolsuzluk iddiası kamusal alana girer, sorgulanması ve cezası hukuk devletinde bağımsız hukuk organlarınca yapılır (Kaldı ki mevcut tapelerden rahatlıkla yolsuzluk yapılıp yapılmadığını görebiliyoruz.).

17 Aralık’ın felsefi boyutu deyip Diyanet İşleri’ni göreve çağırıyorsunuz, fakat Diyanet’in literal bilgisi en fazla teoloji alanında olabilir. Felsefe farklı bir disiplindir. Din felsefesi ile Ahlâk felsefesini birbirine karıştırıyorsunuz. Din felsefesinin ilgilendiği alan da yolsuzluklar konusunu zaten kapsamaz.

Siz bir vekilsiniz, fakat şuan yaptığınız bu konuşma ile Anayasaya aykırı bir beyanda bulunuyorsunuz. Anayasanın 24. maddesi: “İbadet ve dinî ayin ve törenler, kamu düzeninin, genel sağlığın, genel ahlâkın veya başkalarının hak ve hürriyetlerinin korunması amaçlarıyla sınırlanabilir,” diyor.

Aynı maddenin devamında: “Kimse, Devletin sosyal, ekonomik, siyasî veya hukukî temel düzenini kısmen de olsa, din kurallarına dayandırma veya siyasî veya kişisel çıkar yahut nüfuz sağlama amacıyla her ne suretle olursa olsun, dini veya din duygularını yahut dince kutsal sayılan şeyleri istismar edemez ve kötüye kullanamaz,” hükmü var.

Göreve çağırdığınız Diyanet İşleri’nin Anayasal tanımında ise (136. Madde) hüküm şöyle: “Genel idare içinde yer alan Diyanet İşleri Başkanlığı, laiklik ilkesi doğrultusunda, bütün siyasî görüş ve düşünüşlerin dışında kalarak ve milletçe dayanışmayı ve bütünleşmeyi amaç edinerek, özel kanununda gösterilen görevleri yerine getirir.” Dolayısıyla ifadeleriniz hukuk devletimizde Anayasal suç teşkil ediyor, size hatırlatmak isterim.

Diyemiyor!

Felsefe, hukuk, iktisat gibi temel bilimler üzerine hiç kafa yormadan gazetecilik yapan ablalarımız, abilerimiz, gazetecilerimiz… “Yani günah olduğunu kabul ediyorsunuz!” cümlesini ederek müthiş bir tespitte bulunduğunu düşünen gazetecilerimiz…

Yurttaştan Vekil Külünk’e sorular:

1- Günah işleme özgürlüğü vermek Allah’a özgüyse, Halk, cebinden para çalanlara günah işleme özgürlüğü verdiğinde halka artık “Allah” mı demeyi düşünüyorsunuz?

2- Madem felsefe ile bu kadar ilgilisiniz bize “estetik ahlâk” (güzel ahlâk) tanımı yapan referanslı bir makale yazar mısınız? (Not: Konuyu 17 Aralık’a felsefi referanslarını belirterek bağlamanız acayip faydalı olur.)

3- Laik Hukuk Devletleri dışında Dini Hukuk uygulaması yapan devletlerde (örn: Suudi Arabistan) günah işleme özgürlüğü kullanıldığında uygulanan cezalardan hangisine kendinizi daha yakın hissediyorsunuz?

A) Boyundan kepçeye asıp idam cezası uygulama (Toma da olur esasında)

B) Recm

C) Kılıç ile kafa kesme

D) Kurşuna Dizme

E) Çarmıha Germe

Ayşe Acar -http://www.ayseacar.net/gunah-isleme-ozgurlugu/

“Kadınların ne istediğini iyi biliyoruz”: Hayır, hiç bilmiyorsunuz!

Ben bu yazıyı yazmaya başladığımda Özge (Gündoğan) hayattaydı. Son düzeltmeleri yaptığım anda ise hayatını kaybetmişti. Gerekirse tecavüz bebeğine bakacağını söyleyen “devlet” Özge’yi de koruyamamıştı.  

E- posta kutumda bir posta, 8 Mart münasebeti ile, ne istediğinizi iyi biliyoruz spotuyla. İçini açınca artık şaşırmadığımız klasik tablo: Kozmetikte şu kadar, giyimde bu kadar, küçük ev aletlerinde bilmem ne kadar indirim.

Hayır efendim ne istediğimizi hiç bilmiyorsunuz.

Ekran Alıntısı

Her şeyi bedel, reklam ve indirim algısına indiren canım tüketim düzeninin bugünü de promosyon çılgınlığı olarak lanse etmesine aşinayız tabii. Bu aralar televizyonla aram pek yok ama önceki senelerde tam da bugünlerde- diğer tavana çıktığı gün ise; evet bildiniz anneler günü-bilhassa küçük ev aletleri- neden kadının yeri evidir, mutfağıdır- “göz dolduran” reklamları ile arzı endam ederdi.

İstediğimiz parfüm şişeleri, allı pullu kıyafetler, minik sevimli rondolar değil; belki onları da isteriz zaman zaman ama mesele bu değil.

görsel2
Fotoğraf: Cansu Coşkun

Önce yaşamak istiyoruz mesela. Sokakta istediğimiz kıyafetle yürüyebilmek, dövülmemek, ölmemek istiyoruz. Okuyabilmek istiyoruz. Nasıl korunacağımıza kaç çocuk doğuracağımıza karışılmasın istiyoruz. Bir sürü bıyıklı adamlar toplanıp “kadınlar çiçektir” ten ötesine gidemeyen  argümanlarla haklarımızı konuşmasınlar istiyoruz, bir cinsiyet ifade biçimi olarak “kadın” bu kadar korkulup “bayan” denmesin istiyoruz, o eril dilinizden arının istiyoruz. Daha küçücük yaşlarda içimize yerleştirdiğiniz o toplumsal cinsiyetçiliğiniz bitsin istiyoruz. Elimizin hamuru, eteğimizin boyu aklımızı yeteneklerimizi değerlendirme ölçütü olmasın istiyoruz. Sosyal sorumluluk kampanyaları yüzü gözü mor ünlü kadınlar, topuklu ayakkabı giyip ruj sürmüş ünlü erkeklerden bir adım ötesine gitsin istiyoruz artık.

Şiddetinizin çetelesini tutmak istemiyoruzgörsel1

Bianet’in, kadına şiddet haberlerini üçüncü sayfa haberi veya bir isim soy isim kısaltmasından kurtarıp 2007 yılından beri tuttuğu Erkek Şiddeti Çetelesi’ni dudaklarımız uçuklayarak okuyoruz. Sadece basına yansıyan haberler üzerinden biliyoruz ki 2013 yılında 214 kadın öldük, 167’imiz tecavüze 161’imiz tacize uğradık. Son 4 yılda ise 853 kere öldük, 685 kere tecavüze 846 kere tacize uğradık. Bu şiddetin görünür hali ve bilebildiklerimiz peki ya göremeyip bilemediklerimiz?

Nerede gördüğümü hatırlayamadığım ve ne yazık ki görselini bulamadığım o küçük yazıda dediği gibi; Kadınlar günü annelik, bacılık, kardeşlik, alışveriş, indirim ve promosyon değil. Bütün bunların hepsine karşı olmak demek benim için.

Her haksızlığın acısı içimizde “saçlarımızı savurup hakkımızı savunacağımız” nice günlere.

Başka bir kadın mümkün

İtiraf ediyorum. İşin aslı Yeşil Gazete ekibine böyle bir yazı yazayım derken konuyu küçümsemişim. Hazırlık yaparken bahtım yoluma kadın işleriyle uğraşan pek çok kadın çıkardı. Bilmediğim pek çok şey öğretti, bakmadığım pencereleri araladı bu mevzuya.

Belki taciz görmediğimden, belki mutlu bir yaşam sürdüğümden, bir kadın olarak ezilmediğimden ve yaptığım işin içinde bir insan olarak var olabildiğimden bu konuya o kadar da derinden bakmadığımı farkettim. Sanırım diğer bazı başka kadınlara göre yaşam bana iyi davranmış, belki şımartmıştı bile.

Yazacak olduklarım kadın hareketini, kadın oldukları için zulüm görenlerle ilgili yapılan çalışmaları ve hak arayışlarına yönelik değil. Niyetim kadınlığın, belki daha doğru bir deyimle dişiliğin doğasına (işim bu: doğa perspektifinden bakmak), farklı bir açıdan büyüteç tutmak.

Çok uzatmadan lafa gireyim. Kadın meselesine bakışım ilk defa 4 sene önce bütün kadın arkadaşlarımı Çamtepe’ye çağırmam ve erkeklere kapıları 2 günlüğüne kapatmamla değişti. Bütün bir 2 gün ve aradaki gece boyunca o nasıl bir enerjiydi öyle ortaya çıkan? Bir araya geldiğimiz andan itibaren yaklaşık 20 kişilik bir kadın grubu olarak bu kadar paylaşacak şey bulabildiğimize ben dahil herkes şaşırdı kaldı. Kısacık süre içinde içsel dışsal birçok konuda suya sabuna da dokunaraktan uzun uzun, hakkını vererek konuşmuş, üstüne birlikte yemek yapmış, uzun sohbet sofraları kurmuş, dikiş dikmiş, dansetmiş, eğlenmiştik. Takip eden dönemde bu deneyimin, arkadaşlarım ve kendim üzerindeki etkilerine bizzat şahit oldum.

Sonrasında bu şekilde toplanan başka kadın grupları da oldu. Ve gözlediğim kadarıyla şifalı kadın çemberlerinin sayısı giderek artıyor.

Benzer bir durum Buğday Derneği’nin Eko kadın eğitimi sırasında da gerçekleşti. Önce “Neden sadece kadınlar? Bu işler kadın işi mi? Erkekleri dahil etmeyerek bu işleri kadınların üzerine yapıştırıyorsunuz” eleştirilerine de maruz kalmak pahasına gerçekleştirdiğimiz bu eğitim haftasonunda her yaştan, her tecrübeden farklı kadınlar bir araya geldiler. Sonuç yine çok olumluydu.

Gelelim köydeki kadın gruplarına. Yaklaşık 4 sene yaşadığım köyde erkekler bir kahveye tıkılıp kalırken, kadınlar köyün değişik köşe başlarında yığınaklar* yaparlar. Köyün gündeminde ne varsa onu da konuşurlar ama içerik daha gündelik yaşama dairdir, işlevsel günlük yaşam bilgisidir. Hani tabir-i caizse havadan sudan diyelim. Tam da ihtiyacımız olan! Sohbetler hiç de öyle dünyayı kurtaracak planlar, stratejiler içermez. Mesele, o ana dair, günlük çözümler, bahçenin durumu, tavukların sağlığı, bahçeyi sulayan suyun paylaşım sırası, avludaki ıtır çiçeğinin açıp açmadığıdır. Ekim zamanı bir önceki dönemden sözünü aldıkları tohumları, ekmek, yoğurt mayalarını takas ederler.

Bir de masalcı teyzeler var bizim köyde. Bir yandan iş yaparken bir yandan hikayeler, masallar, kıssadan hisseler anlatır. Dert anlatmak bizim üzerinde durduğumuz gibi bir konu değil köyde. Saklanacak bir şey de değil, aksine anlatılacak, içinden atılacak, hemen kurtulunacak bir yüktür. Yığınaklarda dertlenen kadınlar, diğerlerinin de dertlerini dinler de bir nebze olsun teselli bulurlar. Masalları,belki de bundandır, Anadolu’da çoğunlukla kadınlar anlatır.

Kadınebemiz var köyde bir de. Gençliğinde çocukları doğurtan, hastalandıklarında şifasına başvurulan. Kadınebede sadece şifa bilgisi yok, mesela küllü sudan da bahseder. Sabunların, çamaşır tozlarının kokularından bahsederken yüzünü buruşturur. Bize denenmiş olan bilgiyi öğretir.

Fatma Abla özenle kurttuğu incirlerini toplar. Sadece Fatma Abla değil, köydeki her kadın zamanı geldiğinde yabandan hasat ettiği meyveleri, bitkileri kurutur, kış için yemiş hazırlar. İhtiyacından fazlasını pazarda veya köye gelip gidene satar. Harçlığını çıkarır.

Kasabada yaşayan Nurten dokuyacağı sepetin malzemesini toplamak için dağa taşa vurur kendini. Oradan topladığı bir tutam kekiki başörtüsünün üzerine sıkıştırır, kokusu başını döndürsün diye. Sonra dokuduğu sepetleri köy köy dolaşıp satmaya çalışır.

Esime Teyze’nin bahçesinde ekilen tohumları sakladığı ufak bez çantaları ve bunları da koyduğu bir sepeti var evinde. Eski kazakları söküp, iplerinden, bahçesine kurduğu basit bir dokuma tezgahında dokur, odun ipi yapar, onunla sepetini, bahçesinden taşıdığı yükleri bağlar.

Gelip geçerken yanlarına oturduğunuzda armağansız bırakmazlar, ya bir elma, ya bir avuç ceviz ya da biraz hikmet dolu sözle uğurlarlar yolunuza. Doğa’nın ne olduğunu Cemile teyzeden öğrenmiştik** mesela. İki cümlede anlatıvermişti. Veya iki gün sonra çıkacak fırtınanın haberinin ufuktaki köpüklü dalgalarda olduğunu da Güllü Teyze’den dinlemiştik.

Bütün bu bilgi ve beceri kaynağı yetmezmiş gibi bir de güzellik katıcıdır teyzeler. Hıdrellez zamanı kapılarına çiçekler asarlar, tüm köyde gözler bayram eder. Derelere giderler kutsanmak ve kutsamak için. Ölüm geldiğinde ağıt yakarlar, giden ruh huzurla gitsin diye.

Neyin özlemini çekiyoruz?

Hiyerarşisiz bir toplum? Çeşitlilliğin kutsanması? Paylaşım ve dayanışma pratikleri?, Armağanlaşmanın, takasın, üretimin yolları? Tohum, masal, şifa? Yaşamla ilgili örüntüler okumak? Zorlamasız bir zerafet… Kibirden arınmış bir gurur?

Bir de kentte sıkışıp kalmış pek çok kadın arkadaşıma –kendim dahil- bakıyorum. Doğrusal zamana göre yaşamak, erkekler gibi düşünmek, onlar gibi giyinmek, onlar gibi konuşmak zorundayız. Yaşamın özünü oluşturan ve bize gerekli olan en temel şeyler ne ise onların hepsini dışarıda bıraktığımız zavallı bir hayatı yaşıyoruz. Armağan vermek için armağan festivalleri, masal anlatmak için masal akşamları, şifa bulmak için şifa çemberleri yapmak zorundayız. Oysa tüm bunlar kadın olmanın potansiyeli içinde var. Haklarımızı almış, özgürlüğümüze kavuşmuş olduğumuzu düşünüyoruz ama içimizdeki en güçlü yönü dışarıda bırakıyoruz.

Kadının doğası kaotiktir. Aynı anda birçok işle uğraşabilmesi, bir şey anlatırken başka bir konuya hoplaya zıplaya atlaması, erkekleri deli eden odaksızlığı, döngüsel zaman algısı olduğundan. Tam ihtiyacımız olan şeylerden biri de bu değil mi? Anda kalabilmek için yapılan programların, dökülen paraların haddi hesabı yok. Oysa varılmak istenen hal, buyrunuz, kadınlığın doğasında “zaten” var. Zamanın doğrusal aktığı kent ekosisteminde, bireyin ön plana çıktığı ve insanların tırnak içinde yalnızlaştığı ortamlar kadınlığın ölümü gibi geliyor bana. Bu da aslında kentlerin daha çok kadın tarafından işlenmesi gerekliliğini ortaya çıkarıyor.

Dünyanın işi birikmiş. Aynı anda yapılması gereken o kadar çok iş var ki, anın içinde pek çok çözüm üreten zihinlere ve bu çözümleri hayata geçiren ellere ihtiyaç var.

Anlamamız gereken, kadınları sömüren, onlara acı çektiren, haklarını elinden alan bu anlamsız düzenin, yaşam örgüsünün içindeki herkes, her canlı, her varlık için zarar ziyan olduğu. Bu düzenin kadınları nasıl kadınlıktan çıkarıyorsa aynı şekilde erkekleri de erkeklikten çıkarıyor olduğunu incelikle kavramalıyız. Dünyanın sorunlarını çözmek için bunu erkekler kadar kadınların da idrak etmesi gerekiyor.

Naçizane düşüncem, dünyayı ne tek başına kadınların ne tek başına erkekler kurtaramaz. Yeni kadın-erkek ittifakları kurtarır. Erkeklerden nefret etmeyen, onları dışarıda bırakmayan, bilakis katılımları için çözümler arayan bir kadın hareketinin tam da zamanı gibi sanki.

Yeni’yi yeniden tanımlama çağındayız. Deneme yanılma çağındayız, toprakla buluşma çağındayız, ağaçların içindeki cinleri ortaya çıkarma çağındayız.

Kadınlar ve erkekler olarak Dünya Kadınlar Günümüz kutlu olsun!

 

*Yığınak: Köyde kadınların biraraya gelip oturdukları ve sohbet etikleri çemberler.

**Cemile teyze ve diğer teyzelerden öğrendiklerimi bir başka yazıya saklıyorum

 Güneşin Aydemir güneşin

Dünyadan anne-kız fotoğrafları

8 Mart Dünya Kadınlar Günü kutlamaları 20. yüzyıla kadar uzanıyor. 1975 yılından bu yana da Birleşmiş Milletler tarafından uluslararası kutlama günü olarak kabul ediliyor. Reuters fotoğrafçıları güne özel olarak dünyanın farklı ülkelerinde anneler ve kızlarının fotoğrafları ile bir seri hazırladı. Annelere eğitimleri ve kızlarının büyüyünce ne olmalarını istedikleri soruldu. Kızlara da büyüyünce ne olmak istedikleri soruldu. Fotoğraflar dünyadaki kadınların ve kız çocuklarının hayatlarına bir bakış açısı sunuyor.

REUTERS/Joe Penney
REUTERS/Joe Penney

Oumou Ndiaye (30) ve kızı Aissata Golfa (9) Bamako/Mali’de evlerinde otururken. Ev hanımı olan Oumou okula gitmemiş. Çocukken zengin biri ile evlenmeyi istediğini söylüyor. Kızının büyüdüğünde kendi entik gruplarından biri ile evlenmesini ve 20 yaşına kadar eğitimine devam etmesini istiyor. Aissata ise 18 yaşına geldiğinde okula gitmeyi bırakacağını ve öğretmen olmak istediğini söylüyor.

REUTERS/Mansi Thapliyal
REUTERS/Mansi Thapliyal

Sulochna Mohan Sawant (23) 5 yaşındaki kızı  Shamika ile birlikte Mumbai’deki evlerindeyken. Sulochna hizmetçi olarak çalışıyor. Çocukken doktor olmak istiyormuş. 14 yaşına kadar eğitim görmüş. Kızının öğretmen olmasını istiyor.  Shamika’da öğretmen olmak istiyor.

REUTERS/Feisal Omar
REUTERS/Feisal Omar

Saciido Sheik Yacquub(34) kızı Faadumo Subeer Mohamed(13) Mogadişu mülteci kampındaki evlerinde. Küçük bir işletme yürüten Saciido çocukken iş kadını olmak istiyormuş. 20 yaşına kadar öğrenim görmüş. Kızının doktor olmasını istiyor. Faadumo 2017’de okulu bitirecek. Büyüdüğünde doktor olmak istiyor.

REUTERS/Jorge Cabrera
REUTERS/Jorge Cabrera

Susana Maria Cardona (33) ve kızı Alejandra Ruby (12) Honduras’da evlerindeyken. Ev hanımı olan Susana Maria 17 yaşında okulu bitirmiş. Tutkusu avukat olmakmış.  Kızının doktor olmasını istiyor. Alejandra Ruby 11 yıl içinde eğitimini tamamlayacak. Agronomist olmak istiyor.

REUTERS/Khalil Ashawi
REUTERS/Khalil Ashawi

Bidaa Mhem Thabet al-Hasan (Um Suleiman) (39) ve kızı Mariam Khaled Masto (9) Suriye’de evlerinin dışındayken.Bidaa gönüllülerden ve bir grup öğretmenin kurduğu bir okulu yönetiyor. Jinekolog olmak istiyormuş küçükken. Kızının eczacılık okuması istiyor yine de kızının kendi tutkusunun peşinden gitmesini destekleyeceğini sözlerine ekliyor. Mariam 13 yıl içinde eğitimini tamamlayacak. Arapça öğretmeni olmak istiyor.

REUTERS/Zohra Bensemra
REUTERS/Zohra Bensemra

Tadjroshan (40) kızı Ayman(12) ile birlikte Pakistan’da evlerindeyken. Tadjroshan sadece Kuran okumayı öğrenmeye yetecek bir süre okula gitmiş.  Sonrasında evde pratik yaparak ilerletmiş okumasını. Mahalledeki kız çocuklarına Kuran okumayı öğretiyor. Kızının hayallerinin gerçekleşmesini ve ayrıca üniversiteye gitmesini istiyor. Ayman doktor olmak istiyor. Pratisyen doktor olabilmesi için önünde 17 yıl var.

REUTERS/Mike Hutchings
REUTERS/Mike Hutchings

Thozama Kala(30) ve kızı Mpho (9) Cape Town/Güney Afrika’da evlerinin mutfaklarındayken. Thozama ofis yönetimi okumuş. Kızının doktor olmasını istiyor. Mpho ise öğretmen olmak istiyor.

REUTERS/Darren Staples
REUTERS/Darren Staples

Claire Coyne (43) kızı Ella ile İngiltere’de evlerindeyken.  Claire 15 yaşına kadar okumuş. Şimdi bir bankada çalışıyor. Küçükken beden eğitimi öğretmeni olmak istediğini söylüyor. Kızının ne olacağından çok seveceği işi yapmasını istiyor. Ella okul bitince ne olacağına henüz karar vermemiş. Üniversiteye gideceğini, her ne kadar ne olmak istediğine karar vermesede büyük ihtimal dans öğretmeni olabileceğini söylüyor.

REUTERS/Umit Bektas
REUTERS/Umit Bektas

Tahsiye Özyilmaz (33) ve kızı Halime(14) Mardin’de evlerindeyken. Tahsiye okula gitmemiş. Öğretmen olmak isediğini ancak 17 yaşında evlendirildiğini söylüyor. Kızının eğitimini tamamlamasını ve doktor olmasını istiyor.  Halime, okul 10 km uzaklıkta olduğu için okula gidemiyor.  Doktor olmak istiyor ancak şu an bu imkansız. 17-18 yaşında annesi gibi görücü usülü evlendirileceğini söylüyor.

REUTERS/Omar Sobhani
REUTERS/Omar Sobhani

Noor Zia (40) kızı Saba Ahmadi(11) ile Afganistan’da evlerinde. Noor, 28 yaşına kadar okumuş, şimdi öğretmen. Arzusu doktor olmakmış. Kızının iyi bir doktor olmasını istiyor. Saba üniversiteye gitmek ve ünlü bir avukat olmak istiyor.

REUTERS/Enrique De La Osa
REUTERS/Enrique De La Osa

Damaris Matos Curbelo (43) ve kızı Ana Laura Villar Matos (14) Küba’da evlerinin dışındayken. Damaris 21 yaşında okulu bitirmiş, sekreter olarak çalışıyor . Damaris küçükken doktor olmak istediğini söylüyor. Kızının doktor olmasını istiyor. Ana Laura ise biyolog olmak istiyor.

REUTERS/James Akena
REUTERS/James Akena

Lucy Oyela(42) ve kızı Abber Lillian (14) Uganda’da evlerindeyken. Lucy 18 yaşına kadar okumuş, şimdi çiftçi. Küçükken öğretmen olmak istiyormuş. Kızının hemşire olmasını istiyor. Abber Lillian ne kadar okuyacağını bilmiyor. Büyüdüğünde ne olacağına da karar vermemiş ancak büyük ihtimal muhasebeci olacağını düşünüyor.

 

Diğer fotoğraflara buradan ulaşabilirsiniz.

(Reuters,Yeşil Gazete)

Tohumlar Buğday’a- Belemir Canbek

Yirmi sene evvel, Bodrum’da. Bodrum ki modern dünyanın alternatif profili olabilir. Şehir yaşantısının imkânları ile yerelin harmanını yaşatabilen nadir yerlerimizden. Gerektiğinde sinemasıyla, tiyatrosuyla, konseriyle insanın entelektüel ihtiyacını karşılayabilen gerektiğinde tüketim toplumunun kaçınılmaz aktivitesi olan alışveriş merakına hizmet eden gerektiğinde taze taze baharatlarını toplamış ablaların olmasıyla gerektiğinde yerel yaşama teklifini sana sunan özgürlükçü bir sahil kasabası.

victorananias.org
Victor Ananias

Victor’un da bu yörede yetişmiş olması başlangıç noktası olarak Bodrum’u seçmiş olmasıyla doğrudan alakalı. Erginliğine oluşmuş tek bir nar ile başladı tümcesi yanlış olmaz Victor için. Kısacasını anlatacak olursak, Victor Ananias, Bodrum’un cuma günleri olan halen yerelliğini koruyan pazarında küçük bir tezgahta bir narı aldı eline ve ona ne yaptığını soran insanlara başladı anlatmaya; narı anlattı, toprağı anlattı, ekolojik tarımı anlattı. Böylelikle Buğday‘ ın da tohumlarını atmaya başladı. Bodrum’da küçük bir restoranda devam eden ekolojik birliktelikten sonra İstanbul’da çok daha fazla insana anlatabileceği bir dünya olduğunu fark etti ve Buğday İstanbul’da yeşermeye devam etti. Önce küçük bir topluluk olarak var olmaya çalışan Buğday, Buğday Dergilerini çıkarmaya başlayarak ekolojik yaşamın aktarılması konusunda da önemli bir devrim yapmış oldu. Bunun bir sonraki aşaması da Buğday Ekolojik Yaşamı Destekleme Derneği. Buğday’ ı biraz tanımaya başlayınca şu sıra zevk ile yürüttükleri, dört temel proje dikkatimi çekti: TaTuTa Çiftlikleri, Tohum Takas, Ekolojik Pazar ve seneye kendi açımdan çok heyecanlandığım IFOAM Dünya Organik Tarım Kongresi

TaTuTa, aslen ekolojik çiftliklerin bir bağlantı ağı. Diğer yandan ise isteyen herkes gönüllü olarak destek verip o çiftliklere gidip oradaki yürütülen döngüye yardımcı olmasına ve ekolojik yaşamın bir bu kadar içinde olmasına imkan veren bir proje. Gitmek isteyen insanlar dönmek isterler mi orayı da göz önünde bulundurmak gerek. Bu çiftliklere gitmek hem giden açısından genel hayata bakışı sorgulamak bağlamında hem de TaTuTa’ yı desteklemek bağlamında önemli bir enerji bence. Toprağa dokunmak gerek, enerji harcayabilmek için de enerjiyi keşfetmek için de.

Ben de yerel tohumların peşinde koşan biri olarak evladiyelik tohum dendiğinde gözlerim sanki tohum şekline bürünüyor. Buğday’ ın Tohum Takas Şenlikleri de bu yüzden her düşündüğümde beni heyecanlandırıyor. Peki neden önemli bu tohumlar? Bir tohum, kendinden sonra döl verme potansiyeline sahipse, kendisinin birçok olumsuz etmene karşı direnebildiğini kanıtlıyordur ve kendisindeki bilgiyi kendisinden sonra gelecek olarak bireye aktarıyordur. Evladiyelik tohum, dedelerimiz gibi aslında, biz eskiden diye başlayıp hala iş gören cinsten yani. Üstelik hiçbir etmen ona zarar verememiş, o hala ayakta ve kimyasal maddeye bulanmadan devam edebiliyor. Hele ki bu kadar gündemdeyken GDO mevzusu, bu kadar güvenemezken yediğimiz besin maddelerine tohum yeşertme fikriniz var ise, buyurun Buğday’a. Tohum Takas Şenlikleri’ nde herkes kendi olan tohumları getiriyor ve kendisinde olmayan kişilerdeki tohumlar ile takas ediyor. Buğday’ dan temin edilen tohumlar ise tamamen yerel tohumlar, tamamen organik tarım sertifikalı tohumlar.

ekolojikpazar.orgÜçüncü ve içinde keyif almaktan aşırı mutluluk duyduğum proje ise ekolojik pazarlar. Ekolojik pazarın içindeki üreticilerin, pazarcıların içtenliği pazardan hiçbir yiyecek maddesi almasanız dahi görülmeye değer. İstediğiniz her soru işaretini iletebiliyorsunuz oraya, yetmedi ise Buğday’ ın standı oluyor oraya gidip konuşabiliyorsunuz. Açıkça söylemek gerekirse de ekolojik pazardan alışveriş yapmaya başladığımdan beri farklı bir yerde tükettiğim meyveye meyve diyemez oldum. Kesinlikle ve kesinlikli turistik amaçlı olsa dahi gidin görün sohbet edin tadına bakın derim.

Son olarak da çalışmalarına başladığımız ve Türkiye’de olmasının hepimize farklı heyecan kattığı IFOAM. Bu sene dünyada 18.’si gerçekleşecek olan Dünya Organik Tarım Kongresi bu sene İstanbul’da. Türkiye’ de de bu işleri götürecek olan dernek Buğday Ekolojik Yaşamı Destekleme Derneği. Bu kongre bu sene 13-14-15 Ekim tarihlerinde İstanbul’da gerçekleşecek.

Bütün bu konularla ilgili tekrar Buğday ile iletişime geçebilir, internet üzerinden sitelerini ziyaret edebilir hatta bence siz de birer Buğday gönüllüsü olabilirsiniz. Sürdürülebilirlik birbirimizi ne kadar ileri taşıyabildiğimizle alakalı.

Attığımız Buğday tohumlarının ekmeklerini yakın zamanda yemenin ümidiyle.

Belemir Canbek 24-Belemir-Canbek

1 kitap, 1 şarkı, 1 film

Gün bizim günümüz olunca önermeden duramadık. Kendi aramızda paslaştıklarımızı sizlere de iletmek istedik.

Yeşil Gazete kadınları gururla önerir:

Belki ‘gece yarısı yürüyüşü’ öncesi belki sonrası, hafta sonu boyunca dinlenebilecek müzikler, okunabilecek kitaplar, izlenebilecek filmler.

Gizem Hasırcıoğlu:

Film: Dolores Claiborne Total Eclipse. Kathy Bates delisi olarak bu kıyıda kalmış filminin ayrıca hastasıyım. Ne kadar “kasvetli bir erkekler dünyasında” yaşadığımızı ve bazen bir kazanın bir kadının nasıl en yakın arkadaşı olacağını anlatan Stephen King romanından uyarlama enfes film
Kitap: Sinek Sekiz’in son kitabı “İnadına Canlı Kadınlar Ekoloji ve Hayatta Kalma”.
Müzik: Patti Smith atalım teybe dönsün bütün gün istiyorum.

Özgecan Kara:

Film: Frances Ha. 28 yaşında genç bir  kadının olma çabası, çoğumuza çok tanıdık.
Kitap: Tina Fey: “Bossy Pants”. Kim dermiş kadınlar komik değil diye? Ayaklı örneği Tina Fey. Saturday Night Live’de baş yazar olarak ve sonra 30 Rock’ta yönetici yapımcı ve başrol oyuncusu olarak yaşadıklarını anlattığı bu kitap patron olmanın, kadın patron olmanın, eğlence dünyasında olmanın, eğlence dünyasında bir kadın olmanın tüm zorluklarını anlatıyor. Kitaptan bir cümle:

“Eğlence dünyasında neredeyse kendini yediremeyecek ve temizleyemeyecek yaşa gelmiş yaşlı erkekler tanıyorum, ve onlar hala çalışıyorlar. Kadınlar ise, hepsi “manyak”. Bununla ilgili kuşkularım var – beni iyi dinleyin çünkü bu zor olacak.  Eğlence işinde manyağın tanımının kimse onunla artık yatmak istemediği halde konuşmaya devam eden kadın olduğundan şüpheneliyorum.”

Dizi: Parks and Recration. Tina Fey’ın kankası Amy Poehler’ın yazdığı, yapımcısı olduğu, oynadığı dizi. Küçük bir şehirin belediyesinde Parklar ve Bahçeler departmanında çalışan direktör yardımcısının hikayesi. Hayali Amerika’nın ilk kadın başkanı olmak isteyen bir kadın. Kadınların mücadelesini komik bir şekilde anlatıyor ve hayır Ally Mcbeal gibi yapmacık değil.

 

Müzik: Santigold- God from machine. Santigold feminist mi bilmiyorum, aslında tanımıyorum da ben sadece bu şarkısının sözlerini ve tınısını sevdim.

Blog: everydaysexism.com. Kadınların sokakta, işte, evde, her yerde yaşadıkları taciz hatıralarını paylaştıkları site. 50 binden fazla “anı” var sitede.

Özlem Katısöz

Kitap: Serpil Çakır’dan ‘Erkek Kulübünden Siyaset’

Gözde Kazaz:

Film: My Sweet Canary: Bu toprakların gördüğü ne güzel sesli kadının, Roza Eskenazi’nin anısına saygı duruşu.
Müzik: Juana Molina’dan Wed 21 albümü. Albümün tamamı Arjantinli müzisyenin mamülü. Hem de anneannesinin evinde kaydettiğini gururla söylüyor.
Kitap: Tuhaf Bir Kadın – Leyla Erbil. Orta sınıf bir ailede doğmuş ve solcu olmuş bir kadının kendisiyle ve toplumla olan hesaplaşmasını anlatırken aynı zamanda döneme de ters köşe yapıyor Erbil.

 

Bekar kadın manifestosu

veya 10 yaşındaki halimi sevmeyi öğreniyorum

Tanrı seni korusun, güzel şey.

Yazarın 10 yaşındaki hali
Yazarın 10 yaşındaki hali

Bir gece farkına vardım ki düşündüklerimin, yazdıklarımın en önemlisi, dile getirmeye, anlatmaya çalıştığım şey aslında çok basit.

Sevgili kadınlar, biz iyiyiz.

Her şeyde: İyiyiz.

Bu bekar kadınlar dünyasının heyecanı ve korkusu içinde yani. Hatta boşver, bu ilişkisi olan kadınlar için de geçerli: Biz iyiyiz. “Ee okul da bitti, iş de buldun, evlilik nişan bir şey var mı?” veya “Ne zaman evleneceksin sen artık? Var mı hayırlı bir kısmet?” sorularını cevaplamak zorunda kaldığımız akraba toplantılarında ve tüm saçma sorularla karşılaştığımızda ve her şeyde. Biz iyiyiz. Her şey iyi.

Her şeyin iyi olması için, her şeyin iyi olacağını duymak için, iyi olmak için başka birisine ihtiyacımız yok gibi iyiyiz.

“Beni aramadı, bana mesaj atmadı, onu yaptı, bunu yedi, önce benimle yattı, sonra benimle yatmadı, beni öptü, bana bi’ garip baktı, bana o bu şu…”

Kimin umurunda? Kızım sana soruyorum kimin umurunda?

SEN iyisin. BEN iyiyim. Biz hepimiz gayet iyiyiz.

Bunların hiçbirine inanmazdım. O aşka ihtiyacım vardı; sarılmaya, güven duygusuna, bana seni hiç bırakmayacağım diye sarılan bir hisse. Bir erkek arkadaşı o kadar çok istiyordum ki… Mükemmel bir çift olmayı, bir anda bana bahşedilecek o güven duygusunu. Öyle olduğunda, işte tam o zaman, sonunda -ta da- her şey iyi olacaktı.

Ama bugün fark ettim ki bunların hepsi bir illüzyon.

Barışı hissettim.

Ne olursa olsun bunu yapabilirim.

Tamam, bu aydınlanma anı dakikalar, belki de saniyeler içinde geçecek ama sonra onu tekrar bulacağım. Ve bunun içimde dağ gibi bir cesaret yığını oluşturması… İşte bunu seviyorum!

Peki sen Mandy? Senin aşk hayatından n’aber? Biriyle birlikte misin? Kimseyle mi çıkmıyorsun? Ha? Ha? Senden n’aber? Sen n’apıyorsun?

Benden mi n’aber? Ben süperim işte haber bu! Elbette bazen zor oluyor ve yalnız oluyor ve üzücü oluyor arada sırada. İnsanlar kaba olabiliyorlar ve bazen kalbim kırılıyor. Her sabah niye uyandığını bildiğini sanıyorsun ama sonra başka türlü bir şey istiyorsun ve sonra acı çekiyorsun ve hep ama hep istiyorsun ama hiç doymuyorsun ve sonra doyuyorsun ama yine sıkılıyorsun bu sefer de elinde olanı kaybetmekten korkuyorsun ve sonrası sadece hayal kırıklığı. Çok fazla şey istiyorum. Hepimiz çok fazla şey istiyoruz.

İyi ama çok yorucu. Anladım ki sevişmeyi, erkeklerle kırıştırmayı sevmemin bir nedeni de bana hissettirdiği anlık, sahte iyi-lik hissi.

Başımın belaya girdiği an da işte tam burası, sadece bir erkeği İSTEDİĞİM zaman, ilkel açlık hissi gibi bir İSTEK, SEN OLMADIĞIN ZAMAN İYİ DEĞİLİM ÇÜNKÜ YALNIZLIĞIMI VE KENDİME YABANCILAŞMAMI UNUTMAMI SAĞLIYORSUN.

Budur altın vuruş. Eğer içinde aşk yoksa çabucak geçen seksi altın vuruş.

Anladık Mandy, bekar bir kadınsın. Bir kadın sitesinde yazıyorsun.

Aslında anlamıyorsunuz, aynı şeyleri yaşayana kadar anlamıyorsunuz.

Akupunkturcum bana bir kere “Mandy içindeki çocuğu sev” demişti. Amy Poehler katıldığım bir etkinlikte hiç unutmadığım o sözü söylemişti: “10 yaşındaki halinizi sevin.”

Körlemesine, acemice her şeye kalkışan, her şeyi batıran, ama yine de deneyen; kötü saçlı, kötü dişli, kötü kıyafetli, 10 yaşındaki halinizi sevi. İNANDIN ve tökezledin ama içinde bir yerde hep ne kadar mükemmel olduğunu bildin.

Öylesine asılsız bir kendine güven ve inanç. Gerçek ve taze ve güçlü ve doğru olan oydu.

Bunu kız arkadaşlarımda hep görüyorum ve ben onların sırlarını biliyorum ve onlar benimkileri biliyorlar ve bizim aramızda olan şey hayat dolu, çılgın ve sevgi dolu pijama partisi tadında aşk.

Ne olursa olsun her zaman ama her zaman bizi iyi olacağız diyen bir aşk.

Bunu beraber yapalım, olur mu?

10 yaşındaki halimizi sevelim.

Mandy Stadtmiller’ın xojane.com’da yayınlanan yazısının özgün hali

Çeviri: Özgecan Kara @ozgevon

 

Yıl 1930, “Bir kadın, fener gardiyanı oldu”

Fener bekçiliği, otomasyonun, elektriğin olmadığı dönemlerde “medeniyetten uzak” yerlerde yaşamayı gerektiren emek ve özveri isteyen bir iş. Dolayısıyla, lojman, toprak verilerek, babadan oğula geçmesi sağlanarak devlet tarafından teşvik edilmiş. Devredecek bir “oğul”un olmadığı koşullarda iş eşlere, kız çocuklarına kalmış.

Lik Ailesi kadınlarının 100 yıllık Ahırkapı Feneri macerası

Fotoğraf: Ali Bozoğlu Makbule Lik, 1941'de ikinci fener gardiyanlığına atanır.
Fotoğraf: Ali Bozoğlu
Makbule Lik, 1941’de ikinci fener gardiyanlığına atanır.

Ahırkapı Feneri Marmara Denizi’ne 18.yy’ın sonunda inşa edilen, Osmanlı’nın ilk fenerlerinden. Lik Ailesi’nin Ahırkapı Feneri’ndeki macerası da fenerin ilk inşa edildiği bu tarihlere ulaşıyor. Onu önemli kılan özelliklerden biri fenerin 1989 yılına kadar Lik Ailesi’nin kadınları tarafından idare edilmesi.

İskeleye Yanaşan Denizler, Gemiler, Denizciler* kitabında Ali Bozoğlu, fenerin ilk gardiyanının Sait Lik olduğunu ve 1907’de göreve başladığını, 1938’de Sait Bey’in birinci gardiyan olmasıyla eşi Zülfiye Lik’in de ikinci gardiyan olarak atandığını anlatır. Lik kadınlarının fener macerası da böylelikle başlar. 1938’de Sait Bey’in emekliye ayrılmasıyla eşi Zülfiye Lik birinci gardiyanlığa atanırken, talepleri üzerine ikinci gardiyanlığı da Sait Bey’in kardeşinin eşi Makbule Lik’e geçer ve Ahırkapı Feneri’nde eltiler dönemi başlar.

Zülfiye Lik’in yaş haddinden emekliye ayrılmasıyla fenerde gelin-kaynana dönemi başlar. Makbule Hanım birinci gardiyanlığa, Makbule Hanım’ın gelini Sevinç Lik ikinci gardiyanlığa atanır. Makbule Hanım’ın emekliliği ile beraber iki gelin Sevinç Lik ve Feruze Lik 1989’a kadarki dönemde feneri idare eder. Lik ailesi kadınlarının fener idaresi neredeyse bir asır sürer.

Yıl 1930, “Bir kadın fener gardiyanı oldu”

9 Ağustos 1930 tarihli Cumhuriyet Gazetesi Zongulda Feneri'ne atanan fener gardiyanı kadın haberini verir.
9 Ağustos 1930 tarihli Cumhuriyet Gazetesi Zonguldak Feneri’nin atama haberini verir.

Hakkında fazla bir bilgi olmamakla beraber, Lik Ailesi kadınlarından daha önce fener idaresine başlayan bir kadın ile ilgili habere 1930 tarihli Cumhuriyet Gazetesi’nde rastlıyoruz. 9 Ağustos 1930 tarihli gazetenin 4.sayfasındaki “Bir kadın fener gardiyanı oldu” başlıklı haber “Beş seneden beri Zonguldak Limanı’nda liman fener gardiyanı bulunan Tevfik Ef. ahiren ölmüş, yerine zevcesi tayin edilmiştir. Tevfik Ef. bir seneden beri rahatsız bulunuyor ve vazifesini zevcesi pekala ifa ediyordu.” diyerek fener gardiyanlığına atanan kadına hakkını verir.

Fenerlerdeki kadın idaresine bir örnek de İğneada’dan. Ümit Bayazoğlu 2010 tarihli bir yazısında kuşaklardır fenercilik yapan Gündoğdu Ailesi’nden bahsediyor. Balkan Harbi ile İğneada’ya gelen Fenerci Ali’den işi devralan oğul Osman Gündoğdu’nun ölümüyle iş karısı ve üç kızına kalmış. Önce Selvet Gündoğdu, sonra kızı Ülfet fener bekçiliği yapmış. Ondan sonra işi kız kardeşlerden Hamiyet’e, ondan da Müzeyyen’e devretmiş.

Fener idaresinde otomasyona geçilmesiyle Gündoğdu ailesi gibi onlarca aile yıllardır yuva bildikleri fenerlerini terketmek zorunda kaldı.

* İskeleye Yanaşan Denizler, Gemiler, Denizciler, Derl: Murat Koraltürk ve Orhan Berent, İletişim Yayınları

(Yeşil Gazete)