Ana Sayfa Blog Sayfa 4025

Ege’nin kadın balıkçıları

Halikarnas Balıkçısı der ki Akdenizlilere göre güneş Akdeniz’in doğusundan doğar, Afrodit de Akdeniz köpüklerinden şafakla birlikte denizden çırılçıplak doğmuş, vücudundan akan sular inci taneleri olarak deniz akmış. Anaerkil Anadolu’nun tanrıçası Afrodit… Anadolu’nun kadın yüzü, Ege’nin kadın balıkçıları ve yıllardır kadın balıkçılarla çalışan genç bir akademisyen, Huriye Göncüoğlu.

Fotoğraf: Huriye Göncüoğlu Kadın balıkçılar için deniz, yuva demek.
Fotoğraf: Huriye Göncüoğlu
Kadın balıkçılar için deniz, yuva demek.

Göncüoğlu, lisans eğitimimi su ürünleri ve balıkçılık üzerine yapan, öğrencilik hayatı balıkçılarla geçmiş genç bir akademisyen. Kendi deyimiyle balıkçıların teknelerine, evlerine, sofralarına konuk olmuş. İspanya’da “balıkçılık yönetimi” üzerine yüksek lisans yaparken balıkçılık sosyoloji ve antropolojisi derslerinde kadın balıkçılar ve aileleri, kadın balıkçı dernekleri hakkında bilgiler aldıktan sonra Türkiye’deki kadın balıkçılar ve örgütlenme eğilimleri hakkında çalışmaya karar vermiş. Göncüoğlu “Resmi kayıtlarda kadın balıkçılara ait veri yok, ancak biz kadın balıkçıların varlığını biliyoruz. İstedik ki balıkçılığa emek veren kadınların varlığı herkes tarafından bilinsin. Onlara yurtdışında verilen değer Türkiye’de de verilsin. Onlar da varlıklarını gösterebilsinler ki genç nesil bu olumlu durumdan etkilensin, kendilerini anneleri gibi çaresiz hissetmesin, hayatlarında olumlu seçenekler olsun” diyor. Akademik amaçlarla başladığı çalışmalarında zamanla o kadın balıkçıların, kadın balıkçılar onun hayatının bir parçası oldu. Huriye Göncöoğlu bu dönüşümü şöyle anlatıyor:

Fotoğraf: Huriye Göncüoğlu Kadın balıkçıların şair çocukları...
Fotoğraf: Huriye Göncüoğlu
Kadın balıkçıların şair çocukları…

“Balıkçılardan biri olmak, evlerinde kalmak, teknelerini paylaşmak onların anılarında yer almak, büyük sorumluluk da getiriyor. Sizinle paylaşılan keyifli muhabbette onlarla beraber gülüyorsanız, onların yaşadığı bir probleme de kayıtsız kalamazsınız. Yaptıkları iş kolay bir iş değil. Yıllardır yaz, kış demeden tekne üzerinde denizde çalışıyorlar. İlk avladıkları balık, balıklarını satmak için söyledikleri şarkı, av sonrası teknelerinde işlerini bitirdikten sonra bir araya gelip yaptıkları muhabbet gibi keyifli hikayeler yanında çocuğu denize düşen ya da yeni doğmuş çocuğunun üzerine teknede kaynar su dökülüp ölen,  Alzheimer hastası ana-babasını ava gitmek için gecenin bir yarısında evde yalnız bırakan ve geçimi için tek başına balıkçılık yapan, sürekli su içinde olduklarından hastalıklar geçirenlerinki gibi insanın içini burkan hikayeler var. Her şeye rağmen kadın balıkçılar denize her zaman şükrediyor. Kadınlar, denizden kazandıkları ile yuva kurmuşlar, çocuklarını büyütmüşler, düğünlerini yapmışlar. Deniz onlar için sadece geçim kapısı değil, onlar için bir ev. Bu aşamaya kadar beni yüreklendirenler hep balıkçı aileleri oldu.” Toplumsal cinsiyet çalışmalarının belki de en kritik meselesi, ‘kadının farkedilmesi ve takdir edilmesi’. Ege’nin Kadın Balıkçıları Projesi’nin başarısını da buna bağlayabiliriz. Göncüoğlu bir kadın balıkçının “Daha önce dışarından biri gelip, biz kadınlara, nasılsınız, bir ihtiyacınız var mı? diye sormadı. Teşekkür ederiz” dediğini, bir başkasının “Malzeme yardımı gibi şeyler istemiyorum, bize plaket verdiniz ya o yeterli” dediğini söylüyor.

Fotoğraf: Akdeniz Koruma Derneği 21 kişiyle başlayan proje bugün 70 kadın balıkçıya  biraraya getirdi.
Fotoğraf: Akdeniz Koruma Derneği
21 kişiyle başlayan proje bugün 70 kadın balıkçıya biraraya getirdi.

Proje kapsamındaki eğitim faaliyetine kadın balıkçıların çocukları da katıldı. Çocuklar annelerini toplum içinde konuşan, istediklerini ifade eden, balıkçılık mesleğini yaptıkları için alkışlanan, plaket ile ödüllendirilen değerli kişiler olarak gördüler. Kadın balıkçılar meslekleriyle, çocukları da anneleriyle gurur duydu. Çocukların annelerine ve mesleklerine bakışları değişti. Akdeniz Koruma Derneği (AKD) bir ilki başarıp kapalı toplum örneği olan balıkçı ailesini, kadın balıkçıları tek bir çatı altında toplamayı başardı. Bu da aslında kadınların değişimi ve farklılığı istediklerini gösteriyor. Su ürünleri kooperatifi artık sadece erkeklerin değil

Huriye Güncüoğlu
Huriye Göncüoğlu

Huriye Göncüoğlu, proje başlangıcında kadın balıkçılarla yaptığı görüşmelerde kadın balıkçıların su ürünleri kooperatifini “erkek alanı” olarak tarif ettiklerini, proje faaliyetlerinin uygulanması ardından yaklaşım ve görüşlerin değiştiğini söylüyor: “Su ürünleri kooperatif başkanlarının kadın balıkçıların kooperatif bünyesine dahil olmaları konusundaki olumlu konuşmaları ve dünyadaki örnekleri öğrenmeleri, kadınların düşüncelerini değiştirdi. Eğitimde verilen “kadın balıkçıları neden önemsiyoruz, deniz ekosistemini tanıyor muyuz, balıkçılık yaparken nelere dikkat etmeliyiz, dünyada ve Türkiye’de kadın balıkçılar, İtalyan kadın balıkçı kooperatifi La PescaRosa” gibi derslerin de önemli etkisi ve katkısı oldu.”

Fotoğraf: Akdeniz Koruma Derneği Huriye Göncüoğlu kadın balıkçılara dünyadaki kadın balıkçıları anlatırken...
Fotoğraf: Akdeniz Koruma Derneği
Huriye Göncüoğlu 21 kadın balıkçıyla başladığı projede bugün 70 kadını biraraya getirmiş durumda.

Birçok sektörde olduğu gibi Türkiye’de balıkçılık konusunda da toplumsal cinsiyete dayalı bir veri toplama anlayışı yok. Bu durumda, örgütlenmeye, yasal düzenlemeye de toplumsal cinsiyet bakış açısının yansıması mümkün olmuyor. Yalnızca Türkiye’de değil dünyada da yaşam biçimi, çalışma şartları, yönetim ve yapılanma şekilleri, kadının katılımı göz ardı edilerek oluşturuluyor. Gene de Güney Amerika, Batı Afrika ve Hindistan gibi kadın balıkçıların balıkçılık yönetiminde yer almasına yönelik birçok çalışmanın yapıldığı ülkeler var. Bu açıdan bakıldığında AKD, Türkiye’de bu kapsamdaki tek çalışmayı yürütüyor. Ege’nin Kadın Balıkçıları Projesi ile amaç, kadın balıkçıların denizlerimizdeki varlığını sürdürmesine yardımcı olmak, yapısal değişikliklere giden yolda öncülük yapmak. Çünkü kadın balıkçıların durumuna bakıldığında, mesleki örgütlenmelerde (örneğin; su ürünleri kooperatiflerinde) yeteri kadar temsil edilmediği, hemen her konuda sürekli geri planda kaldığı ve mesleki anlamda yok sayıldığı, deniz koruma alanı yönetimi ile ilgili toplantılarda ve karar alım süreçlerine katılım göstermedikleri görülüyor. Bu nedenle, balıkçı kadının hem meslekte devamlılığını sağlamak, hem de mevcut durumunu iyileştirmek ve geliştirmek için balıkçılık politikalarında bazı yasal düzenlemeler yapılması gerekiyor. Kadın balıkçıları desteklemek geleneksel balıkçılığı da desteklemek demek Huriye Göncüoğlu’na göre “Toplumsal cinsiyet farkındalığı kırsalda olduğu gibi balıkçılarda da düşük. 8 Mart onlar için her hangi bir gün. İstisnalar illa ki vardır ama hayatlarında kadın olmanın önemini ve değerini hiç hissetmemişler.” Bu ve benzeri projeler, bu yaklaşımı değiştirip her mecrada kadının kendi değerini anlamasını sağlayacak, mücadelesine destek olacak. Sayısı, yeri belli olmayan kadın balıkçıların bu projeyle görünürlükleri arttı. Onların görünürlükleri, bilinirlikleri arttıkça geleneksel aile balıkçılığına da destek verilecek. “Çünkü kadın balıkçılara destek olmak demek sadece kadınlara değil denizlerimin en önemli değeri geleneksel avcılık yapan küçük ölçekli balıkçı ailelerine destek olmak demek. Kadın ailenin temelini oluşturuyor, kadına verilen destek çocuğuna, eşine, komşusuna ve köyüne dağılıyor. Projemiz bir başlangıç, daha geniş kitlelere ulaşmak için desteğe her zaman ihtiyacımız var.” diyor Göncüoğlu.

Fotoğraf: Huriye Göncüoğlu  Projenin sonraki aşaması denizden koparmadan kadınlar için yeni fırsatlar yaratmak
Fotoğraf: Akdeniz Koruma Derneği
Projenin sonraki aşaması için hedef, denizden koparmadan kadınlar için yeni fırsatlar yaratmak

2007’de yüksek lisans tezi olarak başlayan çalışma, 2012’de 21 kadını kapsayan bir projeye dönüşmüş. 2013’te bu sayı 70’i bulmuş. Huriye Göncüoğlu’nun sonrası için planı kadın balıkçılar ve dolayısıyla balıkçı aileleri için alternatif gelir kaynakları yaratmak. Hedef, kadınların denizden kopmadan yine balıkçılık yaparak mesleklerini devam ettirebileceği fırsatlar yaratmak. “Daha önce denenmiş, yurtdışında örnekleri olan balık soslarının yapımı işine başlamak istiyoruz. Sosların yapımını ve üretimini kadın balıkçılara aktif olarak öğretecek olan eğitmenler hazır, kadın balıkçılar ve kooperatif ortakları istekli, malum seçim dönemi, belediyelerin şu an için öncelikleri farklı olduğu için beklemedeyiz. Ayrıca kadın balıkçılara yönelik ve onların yararlanabilecekleri bir mikro-kredi taslağı üzerine de çalışacağız.” Ege’nin kadın balıkçılarına ve Huriye Göncüoğlu’na rastgele diyoruz! (Yeşil Gazete)

Gerçek temizlik tarifleri 5: Diş macunu- Mercan Uluengin

Kaç haftadır her tarafı zehirsiz tariflerle temizledik. Dişlerimizi piyasadaki yapay tatlandırıcılı, koruyuculu, boyalı deterjanlarla temizlemeyeceğiz elbette.

Malzemeleri toparladıktan sonra, evde diş macunu yapmak gerçekten çocuk oyuncağı.

20140307_162559

Malzemeler: 

• 5 çorba kaşığı kalsiyum karbonat

• 1 tatlı kaşığı karbonat

• Karışımı macun haline getirecek kadar (3-4 çorba kaşığı) su veya gliserin (Yalnızca su koyarsanız bir süre sonra katılaşabiliyor. Gliserin de eklerseniz daha uzun süre nemini koruyor.)

• 1 çay kaşığı stevya tozu (bitkisel tatlandırıcı, koymasanız da olur)

• 10 damla nane yağı

Hazırlanış:

• Malzemeleri bir kapta karıştırın.

• Kapaklı bir kavanozda saklayın.

Bu tarifi kalsiyum karbonat yerine kille yapanlar da var. Kilin tadı daha güzel ve tatlandırıcı kullanmasanız bile hoş bir tadı oluyor. Ancak rengi için aynı şeyi söyleyemeyeceğim. Fırçalarken sorun değil, ama lavabo bataklığa dönüyor!

Tariflerin tümüne zehirsizev.com üzerinden ulaşabilirsiniz.

Mercan Uluengin 12-Mercan-Uluengin1

www.zehirsizev.com

 

Gözümüzle değil beynimizle görüyoruz-Dicle Dövencioğlu

Gözlerimizi açtığımız anda etrafımızı görmeye başlamamız sizi, bunun çabasız veya düşünmeden yaptığımız bir eylem olduğu yanılgısına düşürebilir. Oysa ki, bisiklete binmek veya tenis oynamak gibi günlük aktivitelerde sürekli çevremizdeki üç boyutlu uzayı değerlendirmemiz gerekir: Karşıdan gelen yayalara çarpmamak için ne yöne gitmeliyim? Yaklaşan topa nasıl ve ne zaman vurabilirim? Gözler ve beyinden oluşan görsel sistem bu soruları cevaplamak için birçok çevresel ipucundan faydalanır, varsayımlarda bulunup hesaplar yapar.

Paul Cèzanne, Yeşil Elmalar, 1873
Paul Cèzanne, Yeşil Elmalar, 1873

Paul Cézanne, post empresyonizm akımını başlatacak olan resimlerinde görmenin sadece göze giren ışıktan ibaret olmadığını, öznelliğini vurguladığında eleştirmenler tarafından deli ilan edilmişti. Fırça darbeleri ve renk geçişleriyle soyut formlar yapan Cézanne, formu hazır sunmak yerine kişiyi görmeye zorlar, onun resimlerindeki bir yeşil elmayı tanımak daha çok beynin işidir. “[Görmek için] gözler yetmez, düşünmek de gereklidir” diyen Cézanne’ın haklı olduğunu, algıların çokça beynin yorumu olduğunu bugün daha iyi anlayabiliyoruz.

Cynthia Greig, representation #31 (still life), cynthiagreig.com
Cynthia Greig, representation #31 (still life), cynthiagreig.com

Günümüz sanatçılarından Cynthia Greig de Representations isimli işlerinde tanıdık üç boyutlu objeleri beyaza boyayıp karakalemle dış hatlarını belirledikten sonra fotoğraf ve videolarını çekiyor. Ortaya çıkan sonuçlar çarpıcı bir şekilde iki boyutlu karakalem çizimlere benziyor. “Representations, alışıldık ve pasif görme deneyimini engelliyor; estetik beklentileri ve varsayımları yok sayarak, izleyiciyi bir fotoğrafa onu ilk defa görüyormuş gibi bakmasını teşvik ediyor” diyen Greig, görmeyi nasıl öğrendiğimizle ilgileniyor. Renk ve gölgelendirme ipuçlarını ortadan kaldırınca, fotoğraftaki vazoyu ve meyveleri iki boyutlu bir çizim olarak algılamak işimize geliyor. Ta ki elma dilimindeki bozulmamış renk ve dokuyla karşılaşana kadar. Bu sefer baktığımız çizimin aslen bir fotoğraf olduğunu düşünmek daha inandırıcı değil mi? Gözümüzün önündekini görüyormuş gibi hissetsek de gerçekte beynin yorumlayıp emrettiğini görüyoruz!

Bir ressam, iki boyutlu (2B) tuvalinde perspektif, gölgelendirme, ve yakındaki nesnelerin büyük uzaktakilerin daha küçük görünmesi gibi hünerlerle üç boyutlu (3B) bir dünyayı göz alıcı bir şekilde anlatır. Matematiksel olarak baktığınızda 2B bir düzlemde üçüncü boyutu anlatmak mümkün olmasa da 2B bir yol fotoğrafında küçük görünen arabanın büyüğe göre daha uzakta olduğunu algılarız. Benzer bir şekilde, çevremizdeki 3B dünya da ilk olarak retinaya (2B) düşen ışıkla temsil edilir ve bu ipuçlarının beyinde yorumlanmasıyla biz 3B bir dünya algılarız. Retinadan iletilen bilgiye biraz daha detaylı baktığımızda, anlamlı bir görsel algı için burada toplanan bilginin neden yetersiz olduğunu anlayabiliriz.

stig-retinal
Soldaki manzara karşısında retinaya düşen ışığın simgesel görünümü (sağda): Foveadaki netlik, çevresindeki bulanıklaşma, renk kaybı ve kör nokta gösterilmiş. Soldaki resim: Stig Nygaard’ın CC BY 2.0 lisanslı resminden alınmıştır:
http://www.flickr.com/photos/stignygaard/7851689130/sizes/l/ Sağdaki resim Ben Bogart’ın lisanslı üretimidir [CC-BY-SA-3.0 (http://creativecommons.org/licenses/by-sa/3.0)], via Wikimedia Commons.
Retinanın merkezinde (fovea) hücre yoğunluğu daha fazla olduğu için gözlerin odaklandığı nokta net, etrafı daha bulanık görünür. Ayrıca, foveadan uzaklaştıkça renk ileten hücreler azaldığından görüş alanımızın en uç noktalarından siyah beyaz bilgi iletilir. Bunun yanı sıra optik sinirin retinadan çıktığı (ve beyne doğru yol aldığı) noktada ise ışığa duyarlı hücreler yoktur,  ve retinanın bu bölgesine kör nokta denir. Eğer retinadan beyne iletilen bilgiler bu kadar kısıtlıysa nasıl oluyor da biz çevremizi bölük pörçük veya siyah beyaz yamalarla görmüyoruz?

Retinaya ulaşan bilgi bu kadar sınırlı olunca, baktığımız her sahnenin birden fazla yorumu olabileceğini, görsellerin belirsiz olduğunu anlıyoruz.

necker
Necker küpü (solda) ve krater illüzyonu

Örneğin, Necker küpü adı verilen ve bir küpün sadece dış çizgilerini gösteren bir çizimde birden fazla şekil algılamak mümkündür. Bu iki boyutlu çizime bakarken üç boyutlu bir küpe ya aşağıdan ya da yukarıdan bakıyormuş gibi algılarız. Göze ulaşan bilgi değişmediğine göre beyindeki işleyiş değiştiği için alternatif şekiller algıladığımızı düşünmek yanlış olmaz. Benzer bir olgu krater illüzyonunda da görülür: Çoğu izleyici bu gölgelendirilmiş iki yüzeye baktığında soldakinin ortasında bir çıkıntı, sağdakinin ortasında ise çukurluk olduğunu söyler. Aynı resmi baş aşağı tutup baktıklarında ise fikir değiştirip çıkıntı olan çizimin ortasında aslında çukur olduğunu düşünürler. Bunun sebebi, çizimdeki gölgelendirmenin kendi başına belirsiz olması, ve üç boyutlu bir şekil algılamak için beyindeki varsayımların devreye girmesidir. Işığın yukarıdan geldiğini varsayarsak soldaki gölgelendirme tümsek görünür, ama ışık aşağıdan geliyorsa, aynı şekil tam da bir çanağın gölgelendirmesi gibidir.

David Eagleman’ın Incognito kitabında benzettiği gibi beynin işleyişi bir seri üretim hattından daha çok bir pazar yerine benzer. Bilgisayarların girdi-çıktı türü tek yönlü hiyerarşik işlemlerinin aksine, beyinde daha dinamik, birçok merkezin dahil olduğu ileri ve geri bildirimli bir iletişim vardır. Beyin kabuğunun (korteks) yaklaşık üçte biri görme ile ilgili fonksiyonlara ayrılmıştır, ve pazar yeri benzetmesindeki gibi birçok merkez vardır. Daha önce öğrendiğimiz bilgiler dahilinde varsayımlar yaparız (ör. ışık genelde yukarıdan gelir), veya görsel bilgiyi içeriğe uygun bir biçimde yorumlarız (ör. mutfakta gördüğümüz bir aletin çatal olma ihtimali tırmık olma ihtimaline göre daha yüksektir). Gördüğümüz nesnelerin şekillerini hatırlarız, böylece kafamızı oynattığımızda kör noktaya denk gelen –görünmeyen- bu nesneleri beyin hafızadaki bilgiye dayanarak tamamlar. Belirsiz sahnelerin açıklığa kavuşması veya retinadaki kör noktaya rağmen kesintisiz bir dünya algılamamız bu karmaşık işlemler sayesindedir.

dicle

Kaynaklar:

Eagleman, D., Incognito, 2011, Cannongate Books, Edinburgh.

Lehrer, J., Proust was a Neuroscientist, 2011, Cannongate Books, Edinburgh.

Yazar: Dicle Dövencioğlu

 

Merhamet, kadın ve toprak- Gamze Diplen

Çocukken düşünürdüm Kadınlar Günü var da neden Erkekler Günü yok? Sanırdım ki adına kadın denilen bu varlık kutlanacak kadar özel ve güzel. Bu nedenle herkes bunu kutlamak istiyor(!) Yanıldığımı çok sonraları anlıyorum. Meğer benim tabirimle aşağılık kompleksi ile doğmak zorunda bırakılan kadınlara her şeyi önceden öğretiyorlarmış; yapabilecekleri, yapmayacakları, sevebilecekleri, sevmeyecekleri, ona ait renkleri, ona ait olmayanları, evdeki görevlerini, bisiklete nasıl bineceğini vesaire… Tüm bu öğretilen kompleksten kurtulabilmek için de biz, kadınlar günümüzü kutluyoruz. Öğretilenlere kısaca “hayır” diyebilmek, kutlanan günün adında “kadın” kelimesinin geçmesine rağmen önce “insan”ı hatırlara sokabilmek için.

Çocukken insan herkesi kendi gibi sanıyor. Şehirde kadınlar var. Komşu evde de kadınlar var. Sanırım yaşlıca olanlar annem gibi, daha genç olanlar ablam ve ben gibi gözükenler benim gibi olmalıydılar. Anadolu’yu henüz bilmiyordum.

Sonra anladım ki artık, kadınlar sadece benim çevremdekiler gibi değiller. Kadınlar evde, kadınlar iş kulelerinde, kadınlar sokakta, kadınlar köylerde, kadınlar toprağın üstünde, tarlalarda.

Kendisi için yaşamayan kadınlarla tanıştım ben, sırf çocukları okusun diye evi betondan kalmış boyatmamış, üstüne başına kendine bakmamış, ne yapıp edip okutmuş çocuklarını. Anne merhameti ile ineklerine, hayvanlarına, dünyaya ve insanlara bakmış. Belki, diyorum kendi kendime, dünyayı kadınların merhameti mi kurtaracak? Çünkü şu an tam da şimdi o merhamete öyle ihtiyacımız var ki. Toprağın, o bitmeyen hep veren tabiatını öyle bir tersine çevirdik ki belki de bu merhametli ellere,yüreklere ihtiyacı var bu dünyanın. Bizi toprak kurtaracak.

tarlataban2

Yeni ekonomi ile kafamın kurcalandığı sıralar, Gezi’ den hemen sonra, Facebook’ta bostan haberleri dilden dile dolaşıyor. Benim içimde yine bir umut, toprağa değen insanlar daha çok kişiyi çağırıyorlar beraber üretebilmek için. Sonra düşünmeye başlıyorum. İşten çıkıp doğruca bostana gitmek gibi bir davranışın geliştiğini, hayatın sıradan rutini olduğunu. İş çıkışı “Çocuklara biraz elma götüreyim” diye düşünen bir annenin süpermarket yerine mahallesindeki bostana uğradığı canlanıyor gözümün önünde. Kendi kendime mutlu oluyorum.

tarlataban3

Tüm bu düşünceler ile ilk ziyaretimi Boğaziçi Üniversitesi öğrencilerinin oluşturduğu bostana; Tarlataban’a yaptım. Neyle karşılaşacağımı bilmiyordum. Ama gördüklerim beni tekrar umutla doldurdu. Toprakla ilgili ne kadar çok şey biliyorlardı ya da ben ne kadar da az şey biliyordum? Boğaziçi Üniversitesi’ nin sunduğu bir çok sosyal alan bulunmasına rağmen, bu güzel insanlar toprağa dokunmaya karar vermişlerdi. Ve toprağa dokunduğun zaman farkında olsan da olmasan da bu sadece seni ilgilendiren bir durum olmaktan çıkıyor. Sen aslında o toprakta üretmeye başladığında tüm insanlara, canlılara, solucanlara, böceklere, arılara da dokunuyorsun. Yaptığın artık dünya işi. Tarlataban da bunun farkında. Üretmek için üstünde çalıştığı toprağı şimdi herkese açıyorlar. Kendi uğraşları ile yaptıkları serayı ekip üretmek isteyen kişilerin kullanımına paylaşmaya hazırlar. Hem boğazdan bir hava alabilmek hem toprağa değebilmek, belki de bir gün benim hayalim olan eve gitmeden önce bir bostana uğrayabilmek için ilk atacağınız adım Tarlataban’ a olabilir. Neden olmasın belki de dünyayı “hep birlikte” kurtarırız?

Fotoğraflar Tarlataban’ın facebook sayfasından alınmıştır.

Gamze Diplen Gamze-Diplen-2...

 

Kadınların Günü’nde bir Kontrtenor yazısı: Michael Chance

farinelli
Farinelli

Her halde söz konusu klasik müzik olduğunda üzerinde magazinsel bir şeyler karalamak için en istismar edilmeye en münasip ses familyasıdır, “kontrtenorlar”. Kontrtenorlar, kadın tınısına benzer ses üreterek şarkı söyleyen erkeklerdir. İtalyanca falcetto (fr. falset, tr. kafa sesi) olarak tabir edilen Türkçe karşılığı sahte ses olan bu teknik erkek şarkıcının, kalın kadın sesini tarif eden alto ya da kontraltoların ses aralığını kullanabilmesine imkan tanır. Yakın tarihe bakacak olursak Mart 1995’de ülkemizde gösterime giren Gérard Corbiau tarafından yönetilen Farinelli filmi bu ses cinsini bizlerle tanıştırmıştı. Ancak gerçek bir olaya dayanan filmin kahramanı Farinelli aslında bir kontrtenor değil bir castratoydu, diğer bir değişle bir erkek alto değil daha da tiz bir ses aralığına karşılık gelen bir erkek sopranoydu. Peki, bu kadar yüksek seslere nasıl çıkabiliyorlardı bu erkek şarkıcılar?

Bizans Müziği’ndeki çok sesli müziğin erken örneklerinden orta çağ Katolik müziğinin olgunlaşmasına geçilmesi ile birlikte armonik derinlik zenginleşiyordu. Kiliselerde icra edilen çok sesli koro müziği toplumun tüm alanlarında olduğu gibi burada da erkek-egemendi. Kadınlar korolarda yer alamıyordu. Ancak kadınlardaki ince ses, melodik kıvraklık sergileyebilmek kadar ana melodiyi öne çıkarmak için de idealdi. Erkekler meclisine kadın sesini almanın ilk çaresi çocuk sopranolarda bulundu. Şarkıcılık yeteneği olan erkek çocuklar ergenlikle birlikte sesleri kalınlaşana kadar “soprano” seslerde kullanılıyordu. Ancak bu da sınırlı bir çözüm idi. Çocuk sopranolar tam yetkin şarkıcılık deneyimi kazanmaya başlarken seslerinin “meleksi” niteliğini yitiriyorlardı. Sonunda buna da bir çözüm bulundu.

Farinelli filminde kısmen görsel olarak da sunulan bir operasyon ile erkek çocuğun testislerinin alınıyor ve erkeğin yaş alsa da sesinin kalınlaşması engellenebiliyordu. Bu şekilde şan tekniği yıllar boyunca zenginleşse de sesinin inceliğini koruyabilen kastratolar barok müziğin yaygınlaştığı Avrupa’da nam salmaya başladılar. Bununla beraber, kontrtenorların kastrato olmadıklarını, yani, vücut bütünlüklerinin korunmuş(!) olduğunu, yalnızca “sahte kafa sesi” ile ince seslere alto tınısı ile çıkabilen erkekler olduklarını hatırlatalım. Zaten, çoğu kontrtenor konuşma tonlarında iken çoğu erkekten çok da farklı olmadıklarının da altını çizelim. Bugün artık pek kalmasalar da bir kastratonun konuşma sesinin de çocuk sesine yakın olduğunu düşünebiliriz.

Şimdi magazin parantezini kapatıp, günümüze dönelim…

evin ilyasoğlu
Evin İlyasoğlu

Evin İlyasoğlu’nun koordinasyonu ile 1996 yılından günümüze, ülkemizin ağırlıklı olarak oda müziği temsil ihtiyaçlarına tatminkâr yanıtlar sunan “Boğaziçi Üniversitesi Albert Long Hall Klasik Müzik Konserleri”nin, İlkbahar 2014 etkinlikleri kapsamında önemli bir kontrtenoru ağırladık bu hafta: Michael Chance. Grammy ödüllü İngiliz kontrtenor Chance’e eşlik eden Amerikalı piyanist ve org sanatçısı Maggie Cole ise, Boğaziçi Üniversitesi bahçesinde yer alan ve Robert College döneminde kilise olarak hizmet veren Albert Long Hall’un kaderine terk edilmiş orguna biraz olsun can verdi.

Chance, o kadar tipik bir İngiliz ki, tipik bir İngiliz olmasından gurur duyuyor. Ama bu milli gururunu çok evrensel bir ödeve dönüştürmüş. Başarılı kontrtenor, klasik müziğin tüm dönemlerine önemli isimler vermiş İngiliz bestecilere ağırlık verdiği repertuarı ile bu saygın müzik adamlarının tınılarını dünyanın her yerindeki dinleyicilerle buluşturuyor. Michael Chance İstanbul’daki konserinde Händel (18yy) , Bach (18yy), Purcell (17yy) gibi barok dönem müziğinin önemli bestecilerinin yanı sıra, romantik dönemden Schubert(19yy) ile 20yy’dan Tippett, Butterworth, Hastings Parry ve Britten gibi isimlere de yer verdi.

Michael Chance 59 yaşında bir kontrtenor olarak, sansasyonel bir ses cüssesi gösterisi sunmadı bize ama şarkıcılık adına çok ama

Michael Chance
Michael Chance

çok önemli dersler verdi. Latince, Almanca, Fransızca, İngilizce ve İtalyanca eserler yorumlayan şarkıcı, her dilin telaffuz inceliklerine titizlik ve beceri ile sahip çıktı. Çoğu şarkıcının ıskaladığı sessiz harflerin hakkıyla seslendirilmesine adeta her bir harfe taparcasına önem atfederek yaklaştı. Sahne enerjisi, seyirci ile iletişimi, jest, mimik ve dramatik ifadesi şarkıyı anlamasak bile ruhuna girmemize imkân tanıdı. Adeta bir şiir dinletisindeydik dinleyiciler olarak. Ses gösterisi yapmadı dediysem, yerinde ve gerektiği kadar salonu dolduracak kadar güçlü bir sese sahip olduğunu göstermiş olduğunu da ifade etmem gerekir.

Partneri Maggie Cole üç şarkıyı icra edebilse de, kilise orgunun teknik bakımının yetersizliği, ne yazık ki bu güzel ancak çok hassas dev enstrümandan yeterince zevk almamıza engel oldu. Bu nedenle bir çok esere piyano ile eşlik etmek zorunda kaldı. Ülkemizde sanata verilen önemin ve fonun bir paralelkenarın paraleli kadar etmediğini ifade etmeye gerek bile duymadan, hiç değilse 25 yıldır İlyasoğlu himayesinde bu güzel konserleri idrak edebildiğimize avunalım. Neyse, anladınız siz onu…

maggie cole1
Maggie Cole

Michael Chance ile son bir notu ise, bu konsere beni davet etme nezaketini benden esirgemeyen Türkiye’nin önde gelen çok sesli klasik batı müziği koro şeflerinden Yeşua Aroyo’nun, konseri izlerken işaret ettiği bir konudan paylaşalım. Kontrtenorlar daha çok barok eserlerle birlikte anılırlarken, bir Britten hayranı olduğunu saklamayan Chance, repertuarında çağdaş armoni ögeleri barındıran eserlerde de harika bir yorum sundu. Karanlık akorlar ile naif kontrtenor sesini doğallığı bozulmamış bir uyum ile icra etti.

Erkek egemen din sisteminin kastları kadınları müzikten alıkoydular. Bu zamanla kontrtenor sanatının doğmasına neden oldu. Biz yine de insan türünün var olmasına dair emeğin çok önemli bir kısmını göğüsleyen kadınlarımızı, hayatın her yerinde görelim ve onların 8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü’nünü kutlayalım. Belki bir gün Katolik dünyası ilk “Kadın Papa” (evet bu bir oksimoron!) ile de tanışır ve bu da sanatta başka gelişmeleri tetikler… Kim bilir?

Manzum S.

Birleşmiş Milletler: Orta Afrika Cumhuriyeti’nde dini “temizlik” yapılıyor

Birleşmiş Milletler(BM) Mülteciler Yüksek Komiseri Antonio Guterres dün Güvenlik Konseyi’nde yaptığı konuşmada Hıristiyan militanların Orta Afrika Cumhuriyeti(OAC)’nin batısında çoğu Müslümanı “temizlediklerini” söyledi.

465887-guterres
Antonio Guterres

BM Mülteciler Yüksek Komiseri ayrıca ülkenin batısındaki 18 lokasyonda 15,000 insanın Hıristiyan “anti-Balaka” militanları tarafından çevrili olarak sıkıştırıldığını belirtirken sözlerini şu şekilde sürdürdü;

“Uluslararası güçlerin bu bölgelerin bazılarında mevcut olmasına rağmen eğer daha fazla güvenlik gücü bölgeye hemen aktarılmazsa bu sivillerin gözümüzün önünde öldürülme riski var. Dini temizlik hemen durdurulmalı.”

BM barış gücü planı

Perşembe günü BM Genel Sekreteri Ban Ki-moon tarafından hazırlanan 12.000 askerlik barış gücünün gönderilmesi planı, Güvenlik Konseyi’nde görüşüldü.

Fransa eski sömürge bölgesine daha önce asker göndermişti ek olarak 2.000 asker daha gönderme sözü verdi. Afrika Birliği’nin ülkede konuşlanmış 6.000 askeri bulunurken Avupa Birliği planlanan barış gücüne 1.000 asker daha eklemeyi taahhüt etti.

Etnik-dini şiddet

"25 yaşındaki Müslüman Halima, kocasını ve kayınpederini anti-balaka militanlarınca öldürdükten sonra Katolik kilisesi koruması altında yaşamaya başladı. 3 çocuğu da kayıp." Fotoğraf: Peter Bouckaert/Human Rights Watch
“25 yaşındaki Müslüman Halima, kocasını ve kayınpederi anti-balaka militanlarınca öldürüldükten sonra Katolik kilisesi koruması altında yaşamaya başladı. 3 çocuğu kayıp.” Fotoğraf: Peter Bouckaert/Human Rights Watch

OAC’de geçen yıl Mart ayında Müslüman “Seleka” isyancılarının Devlet Başkanı François Bozize devirmesinden beri vahşet yaşanıyor. Seleka grubu içindeki çeteci gruplar daha sonra savunma milisleri oluşturarak tecavüz, adam öldürme, talan ile Hıristiyanları kışkırtma yoluna gitti. Aralık ayından bu yana, Müslüman sivilleri hedef alan Hıristiyan milisler, üstünlüğü ele geçirdi. BM yetkilileri, yaşanan şiddeti “etnik ve dini” temizlik olarak tarif ediyor.

BM insani yardım şefine göre, sadece beş milyonu aşkın bir nüfusa sahip olan ülkede 650.000’den fazla insan OAC içerisinde başka bölgelere, 300,000 kişi ise komşu ülkelere kaçtı.

Nüfusun % 15’i kendini Müslüman olarak tanımlarken % 50 civarı Hıristiyan olarak tanımlıyor, nüfusun geri kalanı yerli inançlara sahip.

(Deutsche Welle, Yeşil Gazete)

Erhan Tuncel tahliye edildi

Dink davası sanığı Erhan Tuncel, “5 yılı aşan uzun tutukluluk süresi” gerekçesiyle 14. Ağır Ceza Mahkemesi tarafından tahliye edildi.

19 Ocak 2007 yılında Agos Gazetesi önünde uğradığı silahlı saldırı sonucu yaşamını yitiren gazeteci Hrant Dink cinayetinin azmettiricisi olarak yargılanan ve dava kapsamında Tekirdağ 1 Nolu F Tipi Cezaevinde tutuklu bulunan Erhan Tuncel dün gece sabaha karşı tahliye edildi.

Tuncel’in tahliye kararı tutukluluk süresini azaltan düzenleme kapsamında gerçekleşti.  Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün dün onayladığı özel yetkili mahkemelerin kaldırılmasına ilişkin düzenlemede, ÖYM’lerin görev alanına giren suçlarda azami tutukluluk süresi 10 yıldan beş yıla indirilmişti. Adalet Bakanı Bekir Bozdağ ise dün Anayasa Mahkemesi’nin İlker Başbuğ hakkında verdiği kararın ardından bugün bir açıklama yaparak, ”Kanun gereği bugün bazı tahliyeler yapılabilir” demişti.

(Yeşil Gazete)

Nymphomaniac filmiyle ilgili dağıtımcılar açıklama yaptı

Türkiye’de vizyona giremeyecek olan ‘Nymphomaniac’ filmi hakkında Türkiye dağıtımcıları Umut Sanat ve Özen Filmcilik basın açıklaması düzenledi. Dağıtımcı firma adına konuşan Avukat Sabit Halat ‘Kültür Bakanlığı isterese film bir haftada yayına girebilir’ dedi.

Kültür Bakanlığı’na itirazda bulunulacak

Avukat Halat bu hukuki süreçte izleyecekleri yolu şöyle açıkladı:

“Bu oldu bitti bir karar. Yönetmeliğin 8. maddesine göre; Alt Kurul filmin ön değerlendirmesini ve sınıflandırmasını yapar. Değerlendirdikten sonra film usule uygun değilse üst kurula bildirmeden önce ithalatçı ve yapımcıya bildirir. Yasal düzenlemenin bu şekilde hazırlanmasının nedeni üst kurulun ithalatçı veya yapımcının itirazlarını da değerlendirebilsin. Öncelikle Kültür Bakanlığı’na hukuksuz işlemden ötürü kararı geri alması için itirazlarını bulunacağız. Yasak kaldırılmazsa idari mahkemeye başvuracağız, filmin seyirciyle buluşabilmesi için…”

Sansür gerekçesi “genel ahlaka aykırılık”

Vizyona giren filmleri sınıflandıran alt kurul filmi izledi ancak herhangi bir karara varmayınca devreye üst kurul girdi. Değerlendirme Sınıflandırma Üst Kurulu ise filmi izleyerek Türkiye’de vizyona girmemesine karar verdi.

‘Nymphomaniac’ın gösterime girmesini yasaklayan Değerlendirme ve Sınıflandırma Kurulu’nun gerekçesini şu şekilde açıkladı; ‘genel ahlaka aykırılık’ ve ‘pornografik görüntü ve diyaloglar’ öne çıkartılıyor.

(T24)

Eskişehir’deki eylemde gözaltılar var

Seçim çalışmaları kapsamında bugün Eskişehir’de bir miting düzenleyen Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ı protesto etmek isteyen gruba polis müdahale etti. Onlarca kişi gözaltına alındı. Protestocular camiye sığındı.

Başbakan’ın Eskişehir’e gelmesini protesto etmek isteyen kalabalık grup, Espark önünden mitingin yapılacağı Odunpazarı Meydanı’na yürümek istedi. Çevik kuvvet ekipleri, Haller Gençlik Merkezi’nin bulunduğu caddeye TOMA’larla barikat kurdu.

Protestocu grup buraya geldiğinde polis tarafından durduruldu. Emniyet güçleri, gruba yürüyüşlerinin yasal olmadığını söyleyip, dağılmalarını istedi.Yürümekte ısrar eden grup üyeleri, yürüyüşe geçti. Bunun üzerine polis göstericilere müdahale ederek, biber gazı sıktı. Eylemciler ara sokaklara dağıldı.

Bazı protestocular çevredeki işyerlerine ve Bağlar Camii’ne sığındı.

Eyleme polis sert bir şekilde saldırırken, en az 35 kişinin gözaltına alındığı öğrenildi. Gözaltına alınanlar çevik kuvvet otobüsü içerisinde bekletiliyor.

(Radikal, Yeşil Gazete)

Hayvanları Koruma Tasarısı hem hayvan hem insan haklarına aykırı

Hayvanların Yaşam Haklarını Koruma Derneği, bugün İHD İstanbul Şubesi’nde bir basın açıklaması yaparak ‘5199 sayılı Hayvanları Koruma Kanunu’ndaki “doğal hayat parkı” ve sokak hayvanlarının deney hayvanı olarak kullanılması başta olmak üzere hayvan haklarını ihlal edebilecek düzenlemeler hakkında bilgi verdi.

20140307_123030

Açıklamada, yasa tasarısında yer alan bazı köpek ırklarının ve melezlerin tehlikeli tür olarak yaftalanması, hayvan öldürmenin “ötenazi” altında yasallaştırılması ve hayvanlara takılacak mikroçip uygulamalarının tehlikesi hatırlatıldı.

“Uluslararası sözleşmeler ihlal ediliyor”

“Türkiye, gerek konu ile ilgili mevzuatı ve uygulamaları, gerekse gündemde olan yasa tasarısı ve teklifleri ile hayvan hakları ve doğa koruma konusunda yetersizliğinin göstermiş, uluslararası sözleşme ve beyannamelerle kabul ettiğini iddia ettiği hayvan haklarını yok saymış, bu konuda yürüttüğü imha, talan ve işgal proje ve uygulamarıyla hayvanların yaşam alanlarını tahrip etmiş, daraltmış ve başta yaşam hakkı olmak üzere birçok hayvan hakkını gasp etmiş, yani yaşama karşı suç işlemiş ve işlemeye de devam etmektedir.”

“Kanun insan haklarını da ihlal ediyor”

Toplantıda, hayvan hakları kanun tasarısının aynı zamanda insan hakları ihlaline de kapı açtığı vugulandı. İnsanların evinde ne kadar hayvan bulunacağının yasa tarafından düzenlenmesi insan hakları ihlali olarak gösterildi, bu sayının belirlenmesi için de ihbar mekanizmasının önünü açacak uygulamaların insanların özel hayatının gizliliğini olumsuz etkileyeceği belirtildi.

“Hayvan deneyleri organize olacak”

Açıklamada ayrıca “Hayvan Deneyleri Etik Kurullarının Çalışma Usul ve Esaslarına Dair Yönetmelik”in sakıncalarına değinildi. Söz konusu yönetmelik Orman ve Su İşleri Bakanlığı’nca 15 Şubat’ta yenilenmişti. Düzenlemeye göre, hayvan üretip üzerinde deney yapan ve deney hayvanları ticareti yapan şirketler kendi etik kurullarını kurabilecek. Ayrıca bazı klinik deneyler yönetmelik dışında bırakıldı. Bölece deney hayvanlarının koşulları denetlenemeyecek. Toplantıda şöyle denildi:

“Deney zaten yapılıyordu ama bilinmiyordu. Söz konusu düzenlemeyle hayvan deneyleri organize olacak. Yeni kanunla getirilen çip uygulaması belediyeye zimmetleme anlamına geliyor. Hayvanlar kimliklendirildiği anda belediyenin tasarrufuna girmiş olacak. İster deneyde kullanır ister başka bir yere gönderir.”

(Yeşil Gazete)