Ana Sayfa Blog Sayfa 3931

Uzmanlar uyarıyor: Irak-Suriye krizinde kilit mesele ‘su’

The Guardian’nın çevre editörü olan John Vidal’ın yazısını Yeşil Gazete okuyucuları için çevirdik.

Fotoğraf: Spencer Platt/Getty Images Musul (Irak) civarında savaşırken yakalananların kaldığı kampa dağıtmak üzere hazırlanan şişe su
Fotoğraf: Spencer Platt/Getty Images
Musul (Irak) civarında savaşırken yakalananların kaldığı kampa dağıtmak üzere hazırlanan şişe su

Londra ve Bağdat’taki uzmanlar, Irak-Suriye çatışmasında sonucun, bölgenin su kaynaklarını kimin kontol edeceğine bağlı olabileceğini düşünüyor. Nehirler, kanallar, barajlar, kanalizasyon ve tuz arıtma tesisleri, sürekli aşırı su kıtlığı çeken yarı kurak bölgede artık askeri hedefler haline gelmiş durumda, Katar’daki düşünce kuruluşu Royal United Service Direktör Yardımcısı Michael Stephen’ın Bağdat’tan aktardığına göre. Ve ekliyor, “Su tedarikinin kontrolü, hem kentlerin hem de taşranın stratejik kontrolünü sağlıyor. İzlediğimiz, suyun kontrolü için yapılan bir savaş. Su, şu an Irak’taki tüm grupların başlıca stratejik hedefi. Ölüm kalım meselesi. Irak’ta suyu kontrol eden, Bağdat’ta dizginleri elinde tutar ve büyük sorunların çıkmasını sağlayabilir. Su, bu çatışmada önemli.”

Şu an Fırat ve Dicle’nin yukarı kısımlarının çoğu, İslamcı IŞİD’in kontrolünde. Fırat ve Dicle, kuzeyde Türkiye’den çıkıp güneyde Körfez’e akan, tüm Irak’ın ve Suriye’nin büyük kısmının gıda, su ve sanayi için ihtiyaç duyduğu iki büyük nehir.

“İsyancı güçlerin hedefinde su şebekesi var, amaç Irak’ın Şii ağırlıklı güneyinin suyunu kesmek” diyor Birleşik Krallık Parlamentosu ve Queen Mary Üniversitesi Orta Doğu güvenlik araştırmacısı Matthew Machowski’nin açıklamasında ve ekliyor “Bu mevcutta tüm tarafların kullandığı bir araç. Özellikle yaz dönemi, Irak’ta suyu kontrol etmenin petrol rafinerilerini kontrol etmekten çok daha önemli olduğu iddia edilebilir. Su temini çok kritik, suyu kestiğiniz an temizlik ve sağlıkla ilgili krizler başlar. IŞİD, Bağdat’ın batısında, Dicle üzerindeki Samarra Barajı’nı ve dev Musul Barajı etrafındaki alanları kontrol ediyor. Musul Barajı, Kürdistan’ın başlıca su kaynağı olduğu için Kürt peşmergeler tarafından sıkı şekilde savunuluyor ve şiddetli bir çatışma olmadan kaybedilecek gibi de gözükmüyor.”

Geçen hafta, Irak birlikleri, Fırat üzerinde 8 km uzunluğundaki Hadita Barajı’nın ve üzerindeki hidroelektrik tesisin IŞİD’in eline düşmesine engel olmak için IŞİD’i bölgeden püskürttü. Uzmanlara göre baraj düşerse, IŞİD Irak’ın çoğunluğunun elektriğini kontrol eder ve isyancıların Bağdat’taki kontrolü daha da sıkılaşabilir.

Hadita Barajı’nı güvenceye almak, 2003’te Irak’ı işgal eden Amerikan Özel Kuvvetlerinin birinci hedeflerinden biriydi. Saddam Hüseyin’in güçlerinin, Irak’ın elektriğinin %30’unu sağlayan yapının kanal kapaklarını açarak onu bir kitle imha silahına dönüştürmesinden korkuluyordu. Milyarlarca galon su boşa akabilir, Bağdat’ın elektriği kesilebilir, binlerce hektar köy ve şehir sular altında kalabilir, ülkede hayat resmen felce uğrayabilirdi.

Iraklılar, barajın yukarı akışını kontrol eden hükümet karşıtı savaşçıların suyu bloke etmesiyle Fırat kıyısında karada kalmış teknelerini hareket ettirmeye çalışıyor.
Iraklılar, barajın yukarı akışını kontrol eden hükümet karşıtı savaşçıların suyu bloke etmesiyle Fırat kıyısında karada kalmış teknelerini hareket ettirmeye çalışıyor.

Nisan ayında, Felluce’deki IŞİD savaşçıları, Fırat üzerindeki daha küçük bir baraj olan Nuaymiye Barajı’nı ele geçirdi ve suyunu yönlendirerek çevredeki hükümet güçlerini suda boğdu. Kerbela, Necef, Babil ve Nesiriye kentlerindeki milyonlarca insan susuz kalırken, Ebu Garip kenti, 50.000 hektarlık alandaki köyleri, tarlalarıyla biyük bir sel felaketi yaşadı. BM verilerine göre 12.000 aile evsiz kaldı.

Kürtlerin de bu yılın başında Musul Barajı’ndaki suyu yönlendirdikleri söylentisi var. Aynı şekilde, Türkiye de Halep’e su teminini engellemek için Suriye’nin en büyük tatlı su kaynağı olan büyük Esad Gölü’ne akışı azaltmakla suçlanırken IŞİD güçlerinin Suriyeli mülteci kamplarındaki su temin sistemlerini hedef aldığı söyleniyor.

IŞİD’ın su ve elektriği kesmesiyle Musul’dan kaçan Iraklılar, ancak bunların yeniden sağlanmasıyla geri döndüler diyor Machowski. “Musul’a suyun yeniden temin edilmesini Sünniler kurtuluş gibi gördü, insanların geri dönüşlerinin nedenlerinden biri de Musul bölgesindeki su kaynaklarının kontrolü”

Artan sıcaklıklar, son 50 yılın en uzun, en ciddi kuraklığı ve yağışın azalmasıyla gittikçe kuruyan tarım toprakları, Suriye’deki politik istikrarsızlığın nedeni olarak görülüyor.

Hem IŞİD güçlerinin hem de Esad’ın ordusunun Halep’i kontrol etmek için ‘su’ taktikleri uyguladığı söyleniyor. Kentin 90 km doğusunda kalan Fırat üzerindeki Tişrin Barajı, 2012 Kasım ayında IŞİD’in eline geçmişti. Suyun bir taktik silah olarak hem IŞİD hem de Suriye Hükümeti tarafından çokça kullanıldığını söyleyen Chatham House araştırmacılarından Nouar Shamout, “Suriye’nin temel hizmetleri, kritik su altyapısına olan saldırılar nedeniyle çökme noktasında. IŞİD’in engellemeleri, rejimin görmezden gelmesi ve üst üste sekizinci kurak yazın etkileri biraraya gelip zaten 3 senedir çatışma halinde olan ülkede ciddi bir su ve gıda krizine ve dolayısıyla ölümlerin ve göçün daha da artmasına neden olabilir.”

“Su temin şebekesine saldırılar günlük rutin haline gelmeye başladı. El-Hafsa’daki (Halep) şehrin yarısına su temin eden pompa istasyonu, 10 Mayıs’tan beri çalışmıyor. Sorumlusunun kim olduğu belli değil, rejim muhalifleri, muhalifler rejimi suçluyor. Doğal olarak 3 milyonluk şehirde olay panik ve kaosa neden oldu. Çareyi yol kenarındaki su birikintilerinden su içmekte arayanlar bile var.”

Eski ABD istihbaratçılarından Jennifer Dyer’ın geçen hafta ABD televizyonunda söylediği gibi su, gelecekte Irak’ı kontrol edecekler için kilit konumda. “Eğer IŞİD’in bölgede yerleşik bir güç haline gelmeye niyeti varsa, belli bir miktar suyu da kontrol etmek zorunda. Irak’ın kurak topraklarımda, su demek stratejik yaklaşım demek.”

Fotoğraf: MODIS/NASA Fırat ve Dicle'nin uydu görüntüleri
Fotoğraf: MODIS/NASA Fırat ve Dicle’nin uydu görüntüleri

Orta Doğu’nun en büyük ikinci nehri Fırat ve diğer bir önemli nehri Dicle, tarih boyunca çatışmaların merkezinde oldu. 1980lerde Saddam Hüseyin, bu iki nehrin beslediği Mezopotamya çayırlarının %90’ını, rejime karşı çıkan Şiileri cezalandırmak için kuruttu. 1975’ten beri Türkiye, iki nehrin üzerindeki baraj ve HES inşaatlarıyla Irak’a akan suyun %80’ini, Suriye’ye akan suyun %40’ını kesti. Hem Suriye hem de Irak, Türkiye’yi suyu istifleyip su güvenliklerini tehdit etmekle suçluyor.

“Tarih boyunca hiç bir zaman doğrudan su yüzünden savaş çıkmadı ama su Orta Doğu çatışmalarında her zaman çok önemli rol oynadı. Suyun kontrolü kritik” diyen Stephen, suyun ülkenin parçalanması durumunda aşılamaz bir sorun haline gelebileceğini de ekliyor. “Su, Irak’ın en tehlikeli sorunlarından biri. Eğer ülke üçe bölünürse, kesinlikle su için savaş çıkacaktır. Kimse bundan bahsetmek istemiyor.”

Bazı akademisyenler, yağış miktarının böyle devam etmesi durumunda Dicle ve Fırat’ın 2040’a kadar denize ulaşamaz hale geleceğini öngörüyor.

(The Guardian, Yeşil Gazete)

Bir büyüme (ve sermaye birikimi) modeli olarak kamusal değerlerin yağmalanması – Haluk Levent

0

“…Hükümetin TBMM’ye sunduğu bazı kanunlarda değişiklik öngören Tasarı ve Teklif’in Plan ve Bütçe Alt Komisyonu’ndaki görüşmelerinde AKP önergeyle bir madde getirdi. Belediyelerin ellerindeki binaların derneklere bedelsiz verilmesine ilişkin düzenleme AKP’li milletvekillerinin oylarıyla kabul edildi…”
Taraf gazetesi 13 Haziran 2014 Cuma, “Adrese Teslim Yasa” başlığıyla yayınlanan haber

Yukarıda haberin küçük bir bölümünü oluşturan alıntının devamında, SGK vb. gibi kamuya olan borçların affı ile ilgili yasa tasarısına eklenen maddelerin sadece bundan ibaret olmadığını “Üniversiteler borç için arazilerini satabilecek” alt başlığından anlıyoruz. Bu iki önergeyi birlikte değerlendirdiğimizde ise şehirlerde kapsamlı bir yağmanın yaşanacağı anlaşılmaktadır. Kamunun elindeki tüm varlıkların bedelsiz olarak (“düşük bedel” gibi tanımı belirsiz bir ifadenin anlamı sembolik nitelikte 1 TL gibi bir fiyat olabilir) özel mülke dönüştürülmesi mümkün olabilecektir; elbette yüksek “kamu yararı” için. Bu yasa tasarısı yürürlüğe girdi.

Aslında kapitalizme özgü bu yağma yöntemi coğrafya ile sınırlı olmadığı gibi tarihle de sınırlı değildir. Herhangi bir tarihte herhangi bir coğrafyada çiftlerinden çubuklarından zorla kopartılıp kıyıma veya soykırıma uğratılan, etnik temizliğe tabi tutulan, baskıyla ve tehditle korkutulup kaçırtılan azınlıkların malına mülküne el koymaktan ibaret sermaye birikimi modeli oldukça yaygındır. Belki, bugünlerde biraz daha rafine ve “kurallara” uygun hale gelmiş olabilir. Örneğin, kutuplarda buzlar iklim değişikliği nedeniyle kalıcı bir şekilde eridiğinde dünyalılar karalar bağlayıp başlarına gelecek felaketleri tahmin etmeye çalışırlarken, şirketler kutuplarda ortaya çıkan yeni “imkanları” nasıl değerlendiririz diye plan yapmaya başlamışlardı bile. Dünya ölçeğinde bir kamusal alan sayılabilecek kutuplarda özel mülkiyet tesisinin hangi meşruiyete ve yasal temele dayandığı ise ayrıca değerlendirilmelidir.

İktisadi faaliyetin temeli yağma olunca iktisadi politika araçları da doğrudan kaba kuvvet olmaktadır. Kutuplara el koyan Gazprom şirketi Rus Donanması eşliğinde “iktisadi faaliyete” girişmektedir. Ya da piyasalara gönderilecek sinyaller elde budaklı odun marifetiyle gerçekleştirilmektedir. Politika yapıcı kurum piyasaya sinyal gönderme konusunda zaman zaman zor durumda kalabilir. Sevgili Hasan Ersel bir konuşmasında anlatmıştı; yanılmıyorsam TCMB’de, 1989’da finansal serbestleşmenin hemen sonrasında para politikasını yürütmek üzere piyasaya çeşitli sinyaller gönderdikten sonra bir de bankaları telefonla arayıp “biliyor musunuz az önce bir sinyal gönderdik” demek zorunda kalırlarmış. Piyasa aktörleri o zamanlar bu sinyalleri anlayıp pozisyonlarını oluşturabilecek yetkinlikte değillerdi; şimdi, çok sayıda iyi yetişmiş çalışanı ile bu aşamayı çoktan geçmiş durumdalar ama bu defa da en tepeden sinyal gönderenlerin fıtratları bu hassas piyasa mekanizmasını dikkate almaya uygun değil. O yüzden, konut piyasası yavaşlayınca büyüme kötü etkilenebilir korkusu ile, “dinleyin ey banka müdürleri, faizleri düşürün yoksa kötü olur, çeşitli idarelerden öyle adamlar gelip kapınızı çalar ki aklınız şaşar; sen de dinle ey TCMB…” şeklinde bir iktisadi politika aracı kullanılabilir. Seçimlerde alınan oyları meşruiyet temeli sayarak kamusal değerleri yağmalamaya dayalı bir ekonomide iktisat politikası başka nasıl olabilirdi ki?

Bu bakımdan yukarıda yapılmak istenen yasal değişiklik önemli bir aşamadır. Bugüne kadar yaşanan pratiğe baktığımızda, AB ile uyum çerçevesinde hazırlanan ve yapıldıktan sonra 165 kere değiştirilen ihale yasası bu haliyle aslında bizim devlet geleneklerine uygun değildir. Bizim geleneklerimizde kağıt üzerinde “en ileri olmak” esastır. Örneğin, iş kanunu kağıt üzerinde dünyanın “en katı” kanunlarından biridir ama işçiyi korumaz. Çevre koruma konusunda ilgili yasalar yer yer AB’den bile ileri hükümler içermektedir ama başka yasalar ve çoğunlukla yönetmelikler ile pek çok kez de fiili olarak bu yasaların uygulama alanları “üstün kamu yararı” gereği “sıfırlanmaktadır”. Bu tasarı yasalaştığına göre ihale yasasında yapılan 165 değişikliğin çok büyük bir bölümü iade edilerek başlangıçtaki haline, AB standartlarındaki yasaya geri dönülebilir. Kamu varlıklarının bedelsiz olarak elden çıkartılabilmesi mümkün olunca zaten ihale yapmaya gerek kalmaz. İhale yapmaya gerek kalmayınca, AB standartlarından bile ileride bir ihale yasamızın olması her açıdan çok şık olur. Bu şık yasaya dayanarak arada Almanya’ya, Fransa’ya ayar vermek bile mümkün olabilir.
Ayrıca, yağmalamayı düzenleyen yasanın büyümeye de çok güzel etkileri vardır. Biraz düşünün bakalım sayın okuyucular, şimdi azalmıştır ama, halen toplam arazilerin %35’inden fazlasını elinde tutan hazine bu arazilerde ne yapmaktadır? Hiç… Peki, Devlet katından resmi olarak ilan edilen 2023’de kişi başına 25,000 USD gelir hedefine nasıl ulaşacak bu memleket?

Yeni yasanın bu açıdan önemini kavramak amacıyla ve meseleyi netleştirmek için önce basit bir hesap yapalım:

• 2023’e şunun sırasında 10 yıl kaldı. TÜİK’in nüfus projeksiyonlarına göre 2023 yılında nüfusumuz 84,2 milyon kişi olacakmış; hesabı basitleştirmek için 84 milyon olacağımızı kabul edelim.
• Bu durumda, 2023 için öngörülen GSMH büyüklüğümüz: 84M * 25,000 USD = 2,1E+12 olur. Yani 2’nin yanına 12 adet sıfır koymak gerekir, yazıyla 2.1 trilyon USD.
• 2013 sonu itibariyle GSMH yaklaşık 850 Milyar USD, hedef de 2.1 trilyon USD olunca 10 yılda %147 büyümemiz gerek.
• Bu durumda kutsal hedefe ulaşmak için yıllık ortalama büyüme hızımız ise %9.4 olmalı. Yani 2014 yılından başlayarak 2023’e kadar her yıl %9.4 büyümeliyiz.
• Fakat kahrolası 2014 yılından kötü haber var; 2014 yılı için büyüme oranımızın %4.3 olacağı tahmin ediliyor, biz kendimize güvenip %4.5 büyüyeceğimizi varsayalım. Bu durumda yine de 2015 – 2023 büyüme hedefini revize etmemiz gerek. Yeni duruma göre 2023 hedefine ulaşabilmek için 2015 – 2023 yılları arasında, artık yıllık ortalama %10 büyümemiz gerekiyor.
• Türkiye son 50 yılda, bırakın 9 yıllık seriyi, bir yıl için bile %10 büyümüş mü? Hayır.
• Peki, nasıl olacak bu iş? Kaynaklarımız ve ekonominin yapısı 9 yıl boyunca yılda ortalama %10 büyümeye izin vermiyorsa ne yapacağız?

Eğer devlet katında dikkate alınacak olursa bende çeşitli öneriler var! Bu yazıyı fazla uzatmamak için bu kapsamlı önerilerimi bir başka yazıya veya daha iyisi Ankara’dan gelebilecek bir telefona bırakıyorum; geçerken not olarak belirteyim, bu öneriler için herhangi bir yönetim kurulu üyeliği talebim falan da yok. Yurttaşlık görevi olarak yaparım.

Ancak, bu yasanın işimizi bir nebze de olsa kolaylaştıracağı açık. Örneğin, hazinenin veya bir vakfın ya da bir kişinin elinde boğaz kıyısında bir koru olduğunu düşünelim. Koru, koru olarak kaldıkça belki bizim refahımıza bir katkıda bulunur ama büyümeye hiçbir faydası yoktur. Oysa aynı “kupon” koru üzerine şöyle 10 milyon USD harcayarak 10 tane süper lüks villa yapılsa, tanesi 15 – 20 milyon USD etmez mi? Eder. Bu durumda bizim koru bir yıl için de olsa 150 – 180 milyon USD katma değer üretmiş olur. Türkiye’nin büyüme serüvenine ve inşaat sektörünün hikmetine bir de bu açıdan bakmakta yarar vardır.

Şimdi, evet ama bu bir kere olur ve her arazi de bu kadar değerli değil, ayrıca Boğaziçi İmar Yasası var, diye söylenebilirsiniz. En sonuncusundan başlayalım, sanki münhasıran Sevda tepesinin sahibi Suudi Kralı için bu yasada küçük bir değişiklik gerekiyor gibi; başka korular niçin bundan faydalanmasın? İlkine gelecek olursak, doğal Boğaz bir tane olabilir ama doğalından daha iyisini hükümetimiz inşa etmeye ve geniş bir coğrafyanın arazi değerini artırmaya kararlı gözüküyor. Gerçi ömrünü ve kariyerini Karadeniz ve Marmara çalışarak geçirmiş deniz bilimciler bu gereksiz projenin, Marmara’yı inorganik denize dönüştüreceğini ve bütün çevresini eski Haliç gibi kokutacağını söylüyorlar ama nasılsa kokuşmanın gerçekleşmesi 2030’u bulur. Çaresini o zaman düşünsünler, her şeyi bugünden planlamak şart değil.

Ayrıca bu konularda partilerin arasında önemli bir konsensüs de var, CHP, MHP ve AKP arasında imar oyunları ile kamu değerlerine el koyma ve yağmalama konusunda bir fark yok(eser miktardaki dürüst insanı tenzih ediyorum); bakınız CHP’li Bakırköy Belediyesi Ataköy sahilini “değerlendirmek” için elinden geleni yapıyor (Radikal 13 Haziran 2014 ). O zaman bu yasayı hızlı büyümenin önündeki bir engeli daha kaldıran önemli bir yapısal reform hareketi olarak değerlendirmek yerinde olur. Ancak, 9 yıl boyunca ortalama %10 büyümek için tek başına bu yasa yeterli olmaz, daha başka reformlar da yapılmalıdır. Ege’nin binlerce yıllık zeytinliklerini külliyen madenlere feda etmek düşünülebilir ama o da yeterli olmaz, mümkünse sınır ötesi reform hareketlerine girişmek çok yerinde olur.

Unutmadan, bu gibi reformlar tarihe not düşülür; imanlı kişilere göre, amel defterine de yazılır. Bu yasayı teklif edenler, önerileri ile zenginleştirenler, parmaklarıyla onaylayanlar, bu yasalar yoluyla zenginleşenler, bütün bunlara yol verip payını vakfedenler ve haydutluk yapan şirketler için ise zaman aşımı olmaz. Günah sayılan en yüksek faiz kazancından onlarca kat daha yüksek oranda rant elde edilen faaliyetleri amel defterine yazılmış imanlı kişilerin ve bu işlemleri fetva ile aklayanların öbür dünyada vereceği hesap ise bizi ilgilendirmez.

haluk

Haluk Levent

Alakır’da 4 HES te yasadışı

Danıştay, Alakır Nehri ve vadisinin tamamını 1’inci derecede Doğal SİT alanı ilan eden yerel mahkeme kararını onadı. Vadide yapımı planlanan 4 HES’in yapılamayacağı belirtildi.

alakir-da-hes-yapilmayacak-4531288

Antalya’nın Kumluca ilçesinde 4’ü tamamlanmış 4’ü planlama aşamasında 8 HES projesine karşı yürütülen mücadelede çevrecilere yargıdan sevindirici haber geldi. Danıştay 14’üncü Dairesi, Alakır Nehri ve vadisinin tamamını 1’inci derecede Doğal SİT alanı ilan eden yerel mahkeme kararını onadı. Vadide yapımı planlanan 4 HES’in kesinlikle yapılamayacağını belirten Çevre ve Ekoloji Hareketi avukatları, tamamlanmış 4 HES hakkındaki kararı ise bakanlıkların vereceğini söyledi.

Antalya 3’üncü İdare Mahkemesi’nin Alakır’ın doğduğu yerden denize döküldüğü alana kadarki tüm havzasının birinci derecede doğal SİT alanı olduğunu gösterir kararını hukuk ve usüle uygun olup, bozulmasını gerektirecek bir sebep olmadığını belirten Danıştay’ın kararı vadi savunucularını sevince boğdu.

Çevre ve Ekoloji Hareketi Avukatları’ndan (ÇEHAV) avukat Tuncay Koç, Danıştay kararının vadi için olumlu olduğunu belirterek “Mevcut HES’lerle ilgili yeniden işlem yapma Çevre ve Şehircilik Bakanlığı ile Orman ve Su işleri Bakanlığı’nın takdirinde. Fakat şirketlerin de kazanılmış hakkı olduğu için orada bir problem var. Hukuki olarak mevcut HES’ler karardan önce işletmeye geçtiği için onlar devam edecektir” dedi. Koç, proje aşamasındaki 4 HES’in ise yapılamayacağını belirterek “Vadide planlanan diğer 4 HES’in ÇED raporlarının çıkmaması gerekiyor. Bu raporlar çıksa bile mahkeme kararıyla durdurulacaktır” diye konuştu.
ÇEHAV’dan Barış Yıldırım ise, Alakır’ın kültür ve tabiat varlıkları hukuku hükümlerine göre 1. derece doğal sit statüsüne getirildiğini kaydederek “Doğal SİT statüsü, hukuksal temellere dayalı bir doğa koruma statüsüdür. Tabiat varlıklarının korunması, anayasal bir zorunluluktur. 1. derece doğal SİT kararı vadi için koruma kalkanı görevi görecek. Koruma hukukuna göre doğal sit alanlarında “kesinlikle, hiçbir şekilde” baraj ve hidroelektrik santrali yapılamıyor” dedi.

Alakır için mücadele eden çevreciler, Danıştay kararından bir süre önce vadi üzerinde kurulu santrallerin reel üretimi yansıtmadığını öne sürerek Enerji Piyasası Düzenleme Kurumu’na (EPDK), Bilgi Edinme Yasası gereğince başvuruda bulunmuştu. Alakır’da işletmedeki bir HES’in yıllık reel elektrik üretim miktarını soran çevrecilere kurum, ‘gizli bilgi’ diyerek yanıt vermemişti.

(Milliyet)

Femen’den maden isyanı

Her yıl Temmuz’un ilk haftası İsveç’in Gotland Adası’nda düzenlenen “Politikacılar Haftası” na FEMEN’in maden protestosu damga vurdu.

femenden-maden-ocaklari-protestosufd75caa7c7a1a75ebf24

Femen Grubuna mensup 4 kadın Başbakan Fredrik Reinfeldt’in konuşması sırasında İsveç’in maden politikasını protesto etmek için vücutlarına “Ojnare Rebel” yazan kadınlar İngilizce “Maden kazalarına son” sloganlarını attılar.

Biri Fransız, bir İsveçli ve diğer ikisi de İspanyol olan kadınlara İsveç Güvenlik Polisi (Sepo) elemanları müdahale ederek göz altına aldı. Kadınlardan üçü hala gözaltında tutulurken dün gece saatlerde serbest bırakılan İsveçli Femen aktvist Jenny Wenhammar, Gotland Adası’nda Ojnare ormanlarında maden ocakları açılması nedeniyle yaşanan çevre katliamına dikkat çekmek ve İsveç Hükümeti’nin maden politikasını protesto etmek için eylem yaptıklarını söyledi.

Gotland Adası’ndaki Ojnare ormanlarında doğa katliamına karşı büyük eylemler yapılmış, yöre halkı ormanları işgal ederek ve Nordmark adlı tekelin makinalarının çalışmasını engelleyerek ağaçların kesimini durdurmuşlardı.
Hükümetin çevre yasalarında değişiklikler yaparak İsveç’in kaynaklarını uluslararası maden tekellerinin sömürüsüne açtığına dikkat çeken Wenhammar, “bilim insanlarının ve bir devlet kuruluşu olan Doğayı Koruma Kurumu’nun Gotland Adası’nda maden ocakları açılmasının ve kireç çıkarılmasının uygun olmadığını belirtmelerine rağmen Şirketlerin etkisindeki uzmanlar mahkemelerde tersi yönde beyanda bulundular” diyor.

İsveç’in kuzeyinde yaşayan Sami Halkı da topraklarında maden ocakları açılmasını protesto etmek için sürdürdüğü mücadeleyi “Politikacılar Haftası” nedeniyle Gotland Adası’na taşıdı. Pazar gününden beri etkinliklerin yapıldığı alanda kurdukları geleneksel çadırları içinde değişik faaliyet sürdüren Samiler, politikacıların düzenledikleri konferanslara da giderek topraklarında maden ocakları açılmasına son verilmesini talep ediyorlar.

(Evrensel) 

Brezilya’da Dünya Kupası köprüsü çöktü: 2 ölü

Brezilya’nın Belo Horizonte kentinde FIFA Dünya Kupası için yapılan bir köprü çökerken, 2 kişinin öldüğü, 20 kişinin ise yaralandığı açıklandı.

köprü

Arjantin Milli Takımı kampına 10 km uzaklıkta San Juan Bautista semtinde meydana gelen olayın görgü tanıkları, köprünün blok halinde çöktüğünü söyledi.

Olay sırasında köprü altından geçmekte olan otobüs tamamen ezilirken, bölgeye itfaiye ekipleri sevk edildi. Olay anının canlı tanıklarından yerel meclis üyesi İran Barbosa, Brezilya News televizyonuna, “Köprüye dayanaklık yapan metal ayaklar aniden çöktü. Öncesinde sadece çatırtılar duyduk. Beş saniye içinde köprü tamamen çöktü” açıklamasında bulundu.

Sağlam değildi

Olay yerine yakın bir yerde bulunan Arjantinli gazeteci Esteban Edul ise köprünün uzun zamandır sallandığını söyledi.

Mineirao Stadı’nın bulunduğu Belo Horizonte kenti, 8 Temmuz’da oynanacak yarı final maçına ev sahipliği yapacak.

(Yeşil Gazete)

 

Fethiye’de plaj rantına Mahkeme dur dedi

Muğla’nın Fethiye İlçesi’ndeki Ölüdeniz ile Belcekız plajlarının özel bir şirkete ihalesine yürütmeyi durdurma geldi.

ölüdeniz

Muğla Valiliği İl Özel İdaresi’nin yüzde 75 hissesine sahip olduğu Muğla El Sanatları (MELSA) şirketi, söz konusu plajdaki günübirlik alan ve tesislerin işletme protokollerinin 2021 tarihine kadar geçerli olduğunu belirterek ihalenin iptali istemiyle dava açtı.

Muğla 1. İdari Mahkemesi, dün dava konusu işlemin telafisi güç veya imkansız zararlar doğurabileceği gerekçesiyle, ihalenin yürütmesini durdurdu.

MELSA şirketi, 6360 sayılı yasa uyarınca 31 Mart 2014 tarihinde, Devir ve Tasfiye Komisyonu kararı ile Muğla Büyükşehir Belediye Başkanlığı’na devredildi.

Ancak, şirketin Akçapınar Mahallesi Araplar Mevkii ile Ölüdeniz Kumsalı’ndaki günübirlik alan ve tesislerin işletme protokolleri, 2021 yılına kadar geçerli olmasına rağmen, Vali Mustafa Hakan Güvençer ile Tabiat Varlıkları Koruma Genel Müdürü Osman İyimaya arasında karşılıklı feshedildi.

Muğla’ya Hizmet Vakfı ile Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’na bağlı Türkiye Çevre Koruma Vakfı, iddiaya göre yüzde 50 ortaklıkla MUÇEV Turizm Ticaret Limited Şirketi’ni kurdu. Ardından Tabiat Varlıklarını Koruma Genel Müdürlüğü, 28 Mayıs 2014’te imzalanan protokolle buraların kullanım hakkını MUÇEV’e devretti.

Yetki devri ardından 2 Haziran 2014 gecesi söz konusu firma internet sitesinde Ölüdeniz Lagünü Kumsalı ihaleye çıkardı. İhaleyi yıllık 2 milyon 690 bin liraya özel bir şirket kazandı.

İztuzu’nda da durdurma

Benzer durum İztuzu plajı için de yaşandı. Muğla’nın Ortaca ilçesinde bulunan ve Belediyeye ait ünlü İztuzu Plajı’nın özel şirkete devredilmesine mahkeme yürütmeyi durdurma kararı verdi.

(Bianet)

Eşek sırtında enerji

İlçe’ye uzak tarım alanlarında çalışan ve sabit elektrik noktası bulmakta zorluk çeken çiftçiler, internete bağlanma konusunda yeni çözüm aramaya başladılar ve kısa sürede bulundu: eşek sırtına güneş panelleri.

esek-sirtinda-gunes-enerjisi-santrali1

İzmir’de yaşayn çiftçiler, eşek’in sırtına güneş paneli yerleştirerek elektrik enerjisi elde ettiler. Eşeğin taşıdığı bir panel 5 ile 7 kilowatt arası elektrik üretiyor.

İzmirli çiftçiller bir taraftan tarlada günlük işlerinde çalışırken, diğer yandan ise eşeklerin sırtındaki güneş panellerinden elektrik üreterek bilgisayarların enerjisini sağladılar.

Bu buluşun sayesinde internet ağına bağlanan çiftçiler, eşeklerinin üzerindeki her güneş panelinden ortalama 5 ile 7 kilowatt arasında elektrik ürettiklerini belirttiler.

(Yeşil Gazete)

Güney Sudan’da gıda krizi kıtlığa dönüşebilir

sudan kuraklık yardımıİngiltere yardım kuruluşları Güney Sudan’da 4 milyon kadar kişinin önümüzdeki ay kıtlıkla karşı karşıya kalacağını söyledi.

Güney Sudan lideri daha şimdiden ülkesinin “bugüne kadarki en kötü kıtlıkla” karşı karşı kalacağı uyarısında bulundu.

İngiltere’de 13 yardım kuruluşunun biraraya gelerek oluşturduğu Felaket Acil Durum Komitesi (DEC) “Güney Sudan’da büyümeye devam eden gıda krizinin bir felakete dönüşmesine engel olmak” için ihtiyaç duydukları paranın şu anda yarısından azına sahip olduklarını söyledi.

DEC “Eğer Sudan’daki çatışma devam ederse ve ülkeye daha fazla yardım ulaştırılamazsa, Ağustos ayı itibarıyla Güney Sudan’ın bazı bölgelerinde durum kıtlığa dönüşecek” diyor.
1 milyondan fazla insan evini terk etti

Aralık ayında 1 milyondan fazla insan ülkenin iktidar partisinin farklı fraksiyonları arasında çıkan çatışma nedeniyle evlerini terk ederek kaçmak zorunda kaldı.

Ülkenin Cumhurbaşkanı Salva Kiir ve görevden alınan yardımcısı Riek Machar arasında başlayan siyasi anlaşmazlık etnik çatışmaya dönüştü ve binlerce kişinin ölümüne sebep oldu.

DEC yardım için gereken paranın 194 milyon dolar olduğunu söylüyor.

DEC başkanı Salih Seyid “Çok endişeliyiz… Basının durumu mükemmel yansıtmasına rağmen İngiltere’de kamuoyunun farkındalığı çok düşük, bu durum başarıya ulaşacak bir yardım çağrısını çok zor kılıyor” diyor.

 

(BBC Türkçe)

Çözüm paketi: Evet, ama yetmez! – Mahmut Boynudelik

Meclis İçişleri komisyonunda görüşülmesine başlanılan “Terörün Sona Erdirilmesi ve Toplumsal Bütünleşmenin Güçlendirilmesine Dair Kanun Tasarısı” kim ne derse desin yakın dönem siyasi tarihimizde yeni bir döneme işaret etmektedir.

Devlet bu yasa tasarısını Meclis gündemine alarak çözüm sürecinden artık daha fazla kaçarak güreşemeyeceğini kabul etmiştir.

Bu paketi Kürt siyasi hareketine Cumhurbaşkanlığı seçimine yönelik bir rüşvet olarak ilan edip itibarsızlaştırmaya çalışanların siyaseten ciddiye alınacak bir tarafı yoktur. Rüşvet olarak bile olsa böyle bir paket sunulmaya başlanmışsa burada hükümetin veya Erdoğan’ın himmetini değil, Kürt siyasi hareketinin iktidarı rüşvet vermeye zorlayan kararlılığını ve rüştünü ispatlamış gücünü görmek gerekir.

Kürt siyasi hareketi tasarıyı olumlu bulduğunu ve çözüm sürecini ileri götürecek bir adım olarak değerlendirdiğini belirtiyor. Evet, bu paket olumlu bir adımdır ve siyasi tarihimizde ilk kez devlet kendisine kafa tutan bir hareketi muhatap olarak kabul etmiş ve düne kadar yok etmek için her yolu denediği birileriyle müzakere masasına oturduğunu beyan etmiştir.

Bu yönüyle paketin tarihi bir adıma işaret ettiğini kimse inkâr edemez.

Paketin iki önemli ayağı vardır. İlk olarak, uzunca bir süredir gizli olarak yürütülen görüşmeler yasal bir zemine oturacaktır. Özellikle devlet kanadının temsilcilerini ileride doğabilecek bazı sorunlardan azade kılmak amacı gösteren bu zeminin toplumun daha geniş kesimlerinin de sürece katılabilmesine imkân tanıyacağı söylenebilir. Ama esas önemli olan nokta devletin uzun zamandır yapılan görüşmeleri tescil etmesidir. Nitekim İçişleri Bakanı Efkan Ala’nın sözleriyle artık aracılar devre dışı kalacaktır. Bu nokta geriye dönüşü imkânsız kıldığı için çok önemlidir.

Paketin ikinci önemli boyutu geri dönüşü mümkün kılacak düzenlemeler içermesidir. Bu paket çerçevesinde dağdan inmelerin hukuki bir teminata kavuşması beklenebilir. Dağdan inişi mümkün kılacak her düzenleme ateşkes iklimini güçlendirecek, kan dökülmediği, cesetlerin görülmediği günleri olağan hale getirecektir.

Paket hükümet için ciddi bir siyasi risktir. Bir yandan muhalefetin amansız salvolarını göğüslemek zorunda kalacaktır ama buna rağmen otuz yıldır süren ve on binlerce insanın ölmesine yol açan savaşı sona erdirecek cesur bir adım atılmıştır. Kürtler için de muhataplıklarının tescili önemlidir ve akan kanın durması için olumludur.

Bunlar bardağın dolu tarafı. Yine de paket konusunda iyimser olmamak için de çok sayıda nedenimiz var.

Paketin hazırlanma biçimiyle çizdiği antidemokratik görüntüyü bir yana bırakalım. Mecliste temsil edilen siyasi aktörler paketin içeriğini toplumun geri kalanıyla beraber gazetelerden öğrenmiştir, ama bu uzun zamandır alışılmış bir uygulamadır diyerek görmezden gelebiliriz.

Paket insanların dağa çıkmalarına yol açan taleplerin hiç birine cevap vermemektedir. Ne anadilde eğitim hakkı, ne bölgesel özerk yönetim paketin hiçbir yerinde yoktur. İnsanların dağa çıkmalarına yol açan nedenler ortadan kaldırılmadan dağdan inmelerini beklemek ne kadar gerçekçidir? Seneler önce benzer bir gündemde “ bu insanlar dağa piknik yapmak için çıkmadılar” diyerek haklı itirazlarını dile getirenlerin varlığını hatırlatalım ve bu konuda sözü paket hakkında memnuniyetlerini her fırsatta ifade edenlere bırakalım.

Paket konusunda endişeli olmamıza neden olan temel bir anlayış farkıdır. Paket Kürt siyasi hareketinin belli kazanımlarını tescil etmekle beraber Kürtlerin en temel demokratik taleplerini görmezden gelmekte, fakat esas olarak Fırat’ın batısındaki demokrasi mücadelesine tümüyle sağır kalmaktadır.

Bu aşamada paket hakkında iyimser olabilmek adına çözüm süreci için önerilen paketin ülkedeki demokrasi alanına yapacağı katkıları da hesaba katmak gerekir. Demokratik alanı genişletme perspektifi olmayan bir çözüm süreci ne kadar inandırıcı olabilir? Barış, demokratik alanın her geçen gün daraldığı bir ülkede mümkün müdür ve ne kadar sürdürülebilir?

Hükümetin son dönemde yürürlüğe soktuğu İnternet yasası, HSYK Yasası, Yeni Yargı Paketi Yasası, MİT Yasası, YÖK Yasası, Yurt Yasası (Yurtkur Yönetmeliği) gibi yasalara ve hayatımızı her alanda sınırlayan yasaklara bakarak barış konusunda nasıl iyimser olabiliriz? Uluslar arası yasalarla güvence altında olması gereken en temel demokratik haklarımızın her geçen gün geçersiz kılındığı bir siyasi iklimde, mesela üç beş kişi toplanıp demokratik bir gösteri için Galatasaray’dan Taksim’e yürüyemediğimiz bir baskı ortamında nasıl iyimser olabiliriz?

Otuz yıldır akan kanın durduğu ortamın değerini bilmek ve Kürt siyasi hareketinin özgürlük ve eşitlik taleplerinin savunucusu olmak demokrat olmanın asgari şartıdır. Bu taleplerin karşılanmasının ve teminat altına alınmasının ülkenin demokratikleşme mücadelesinden ayrı düşünülmemesi gerekir. Hak ve özgürlükler mücadelesini bir bütün olarak görmeli, bir alanda eksik olan hakların uzun dönemde diğer alanlardaki kazanımlara da tehdit olacağını unutmamalıyız.

TBMM’de görüşülen çözüm yasa tasarısı kuşkusuz demokratik kazanımlar için önemlidir ve tüm demokrasi yanlısı güçler tarafından desteklenmelidir. Ama demokratikleşmeyi bir bütün olarak ele alarak demokrasi talebini yükseltmekten ve hak mücadelelerini bütünleştirmek için mücadeleye kararlılıkla devam etmekten başka çaremiz yok galiba.

Bu doğrultuda ifade ve örgütlenme özgürlüğünün önündeki engelleri kaldırmak, siyasi partiler ve seçim yasalarındaki antidemokratik hükümleri bir an önce değiştirmek ve temel olarak yeni ve demokratik bir anayasa hazırlanmasını sağlamak Kürtlerin yürüttükleri uzun mücadeleler ve ödedikleri bedeller sonucu elde ettikleri kazanımları güvence altına alacak ve kalıcı barışa giden yolu açacaktır.

Mahmut Boynudelik

Al yanaklı zehirler – Göknur Yumuşak Yazıcı

0

Kışın pazarda alışveriş yaparken sebze ve meyvelerdeki zehir kalıntıları pek anlaşılmıyor. Asıl yaz gelince benim kabusum başlıyor. Daha çok yeşil biber ve salatalıklarda kimyasal gübre ve ilaç tadı ile kokusunu alabiliyorum. Ama genellikle bütün sebze ve meyveler tatsız ve tuzsuzlar. Kendi yetiştirdiklerim ya da organik pazardan aldıklarımla kıyasladığımda lezzetin, kokunun çok farklı olduğunu gözlemliyorum. Özellikle yazın pazarda alışveriş yapmak, beni yay gibi geriyor, çok canım sıkılıyor. En kötüsü bilmek ve çaresiz kalmak. O çok sevdiğim güzelim, pembe şeftaliler; ustaların ustası Yaşar Kemal’in betimlemelerindeki caanım al yanaklı şeftaliler gözümde düşmana bürünüyorlar, al yanaklı zehirler oluyorlar.

Şeftaliler çok yumuşak dokulu oldukları için zararlı sinek ve kurtlar onları çok rahat delerek içine girerler. Bu yüzden çok fazla ilaçlama yapılıyor, ancak tüylü oldukları için zehri hapsoluyor. Bu kadar çok ve bilinçsizce ilaç kullanılması şeftalileri adeta bir zehir topuna dönüştürüyor. İlaç kutularının üzerindeki etkinin geçme süresi ve hasat zamanı uyarısını da hiç bir çiftçi doğru dürüst okumuyor.

Hallerdeki denetimleri bilmiyorum. Bildiğim bir şey var ki o da çok zehirli şeftalilerin pazarlarda satıldığıdır. Şeftalilerin yanından geçerken bile buram buram o çok aşina olduğum zehir kokusunu hissediyorum.

Ben Narlıdere pazarından alışveriş yapıyorum. Her yaz aynı kabusu yaşıyorum. Çünkü en çok bebekli aileler şeftalileri yumuşak olduğu için satın alıyorlar. İnsanların çocuklarına bilmeden zehir yedirmesi yüreğimi yakıyor. 2012 yılında Tarım Bakanlığı Alo 174 gıda hattına bu durumu bildirdim, Narlıdere pazarındaki şeftalilerin tahlil edilmesini istedim. Birkaç gün sonra bana döndüler ve tüm şeftalilerin faturalı olduğunu söylediler. Yani sadece faturalı olup olmadığını kontrol etmişler. 2013 yılında yine bildirdim, uzun uzun mevzuattan bahsettiler, yine bir sonuç alamadım.

Yılda kaç ton zehir ithal edildiğini doğrusu çok merak ediyorum. Çünkü çok fazla tarımsal ilaç kullanıldığını gözlemliyorum. İlaç bayiileri açılan bölgenin tarım potansiyeline göre değil, tamamen ticari amaç doğrultusunda açılıyor. Örneğin Antalya’nın Kumluca ilçesinde adım başı ilaç bayii var. İlçeyi gezdiğimde adeta ürktüm. Sanki bilim kurgu film setinde gibiydim. Bu kadar çok ilaç bayii demek tonlarca ilaç demekti. Şehri hemen kaçarcasına terk ettim. Sonraki araştırmalarımda burada çok fazla kanser hastası olduğunu öğrendim. Bu durum tabii ki iki kere ikinin dört etmesi kadar kaçınılmazdı. Daha bunun gibi nice yerler var. Çok uluslu dev şirketler dünyanın her yerini ahtapot gibi sarmışlar. Önce kanser yapan tarım ilaçlarını satıyorlar, sonra da kanser ilaçlarını.. Ve hep kazanıyorlar, hep kazanıyorlar. Bizler ise hem para akıtıyoruz hem de kanserle boğuşuyoruz.

Tarım ilaçları ve kanser ilişkisini birçok akademisyen gündeme getiriyor. Bu artık apaçık ortada. Ama pratikte pek bir şey yapılmıyor. Çiftçiler, ilaçların bazılarının renksiz ve kokusuz olmasının çok zehirli olmadığına yorumluyor. Oysa ilaç şirketleri bunu özellikle böyle üretiyorlar. Amaç çiftçileri aldatmak.

Bayilerde ilaçların çok zehirlileri ayrı bir dolapta bulunuyor. Ama çiftçiler bunları kullanırken hiç de öyle özen göstermiyorlar. Ne maske, ne de eldiven takıyorlar. Yani çiftçiden tüketiciye, hepimiz her gün zehirleniyoruz. ‘Şimdiki ilaçlar zehirli değil bir şey yapmıyor’, diyorlar. Evet, çok miktarda alınmaz ise hemen öldürmüyor. Ama vücutta birikerek zamanla kansere yol açtığı artık bilinen bir gerçek. Yıkamayla ya da pişmeyle de etkisi azalmıyor.

Bir de sistemik zehirler var. Bunlar bitkinin damarlarında dolaştığı için kesinlikle yıkamayla etkisi geçemez. Salça vs. gibi endüstriyel ürünlerde kullanılan meyve sebze gibi hammaddelerde ilaç artıkları olabiliyor. Bu kanalla da zehir alıyoruz.

Bu konu beni oldukça rahatsız ediyor. Kendim, bilgilerim ölçüsünde dikkat ediyorum, kendimi kurtarayım diyemiyorum. Çünkü insanların her gün zehirlenmesi beni çok etkiliyor. Yapılacak çok şey olduğunu da biliyorum, fakat öylece elim kolum bağlı seyrediyorum sadece.
Devlet İstatistik Enstitüsü Tarım Bakanlığı’nın ve Sağlık Bakanlığı’nın müşterek olarak, yılda kaç ton zehir ve kimyasal gübre ithal edilip kullanıldığını, yılda kanserden kaç kişinin öldüğünü ya da kansere yakalandığını rakamlarla açıklaması gerekir sanırım. Bunları bilmeye hakkımız var. Tabii ki gerekli tedbirler alınmalı ve ne yapılması gerekiyorsa mutlaka yapılmalıdır.

Ekran Resmi 2014-07-03 23.00.46

Sağlıklı günler diyemiyorum çünkü sağlıklı yaşayamıyoruz maalesef.

Göknur Yumuşak Yazıcı