Ana Sayfa Blog Sayfa 3930

Japonya’dan ‘balina avına son’ sözü

Japonya Başbakanı Shinzo Abe, ülkenin güney kıyısında devam eden balina avlama faaliyetine son verebileceklerini açıkladı.

balina avcılığı3

Auckland’da Avustralya Başbakanı Kohn Key’le bir araya gelen Abe, ülkede ‘bilimsel’ nedenlerle yapılan balina avına son verme niyetleri olduğunu söyledi.

Avustralya ve Yeni Zelanda, Japonya’nı Antartika’da balina avına son vermesi için Birleşmiş Milletler’e  bağlı Uluslararası Adalet Divanı’na başvurmuş, geçtiğimiz Mart ayında da Adalet Divanı şikayeti haklı bularak Japon balıkçıların Antartika’daki balina avını durdurmasına hükmetmişti. Japonya’nın ‘bilimsel nedenler’ gerekçesiyle savunduğu balina avının, mahkeme kararında ticarı amaçlı olduğu için yasaklanması gerektiği belirtilmişti.

(TIME/ Yeşil Gazete)

30 Haziran – 6 Temmuz

IŞİD geçtiğimiz hafta Irak’ın kuzey ve batı kuşağını işgal etti ve bölgede hilafet ilan etti. Irak ve Şam Devleti adını da İslam Devleti olarak değiştirdi. Bağdat’ta hükümeti koruyan silahlı güçler başkentin kuzeyindeki Tikrit gibi kilit şehirleri geri almaya ve güvende tutmaya uğraşıyor.

İsrail-Filistin Kayıp üç İsrailli gencin cesetleri Hebron’da bulundu. İki gün sonra intikam saldırısında Filistinli bir genç öldürüldü. Filistinli gençler ve İsrail güvenlik güçleri arasında çatışmalar başladı, bölgede kontrolden çıkabilecek bir gerginlik hakim.

Libya hükümeti ayaklanma liderleriyle ülkenin doğusundaki iki petrol terminali için anlaşmaya vardı. İki terminal geçen yıl ayaklanmacılarca ele geçirilmiş ve Libya’nın petrol ihracatını etkilemişti.

Gine raporlanan 760 Ebola vakasının çoğu Gine’de. Dünya Sağlık Örgütü (WHO) Ebola salgınına müdahale için 11 Afrika ülkesiyle koordinasyon toplantısı için çağrı yaptı.

Amerika Yüksek Mahkeme iş sahiplerinin dini gerekçeler nedeniyle çalışanlarına belirli doğum kontrol haplarını ödemesine gerek olmadığına hükmetti.

Japonya savaş sonrası pasifizminden uzaklaşarak müttefiklerin yardımına gelmesini engelleyen yasağı kaldırdı. Böylelikle Japonya’nın askeri seçenekleri genişleyerek saldırı altındaki dost ülkelere askeri yardım gönderebilmesini sağladı. Birleşmiş Milletler’in sürdürdüğü barış operasyonlarındaki çalışmalarının limitleri de kaldırılmış oldu. Çin bu durumdan memnun değil.

Hong Kong Demokrasi yanlısı 500 protestocu tutuklandı. Yüzbinlerce eylemci son 10 yılda bölgede olan en büyük demokrasi eylemine katılarak tam seçim özgürlüğü talep etmişlerdi.  Bölgede genel oy hakkı için yapılan gayri resmi referandumda 800 binden fazla kişi oy kullanmıştı.

Kuzey Kore iki Amerikalıyı “düşmanca davranışta bulunmak” suçundan yargılayacağını duyurdu. İki kişi de ülkeye turist vizesiyle girmişti, bir tanesinin otelde İncil bırakmasından sonra yakalandığı iddia edildi.

Fransa Nicolas Sarkozy yolsuzluk karşıtı polis tarafından sorgulandı ve bir finans kampanyası vakası hakkında yasal olmayan yollardan bilgi edinmeye çalıştığı için resmi olarak soruşturma altına alındı. Eski Fransa Başkanı politik geri dönüş planlıyor. Bir televizyon röportajında iddiaları kaba olarak değerlendirdi ve solcu yargının politik hareketleri olduğunu iddia etti.

Ukrayna AB Ukrayna, Gürcistan ve Moldova ile ortaklık anlaşmaları imzaladı. Geçen sene benzer bir anlaşmanın imzalanmaması ile Kiev’deki protestolar başlamıştı.

Kuzey Afrika’dan Avrupa’nın Akdeniz sahillerine geçmeye çalışan 115 mülteci öldü. 28 ve 20 Haziranda sahil güvenlik ekipleri 5,000 kişiyi yakalamıştı.

30 Haziran – 6 Temmuz

Aile Bakanı’na göre 18 ayda koruma altında öldürülen 21 kadın aslında yok

Aile ve Sosyal Politikalar Bakanı Ayşenur İslam koruma altında öldürülen kadın olmadığını iddia etti. Bianet’in derlediği erkek şiddeti çetelesine göre ise 2013’ten beri, son 18 ayda 21 kadın koruma altında öldürüldü.

Başbakan futbolcuya dövmelerini silmesini söyledi

Başbakan Erdoğan İstanbul Milli Takımlar Eğitim ve Kamp Tesisi açılışında 18 yaşındaki futbolcu Berk Yıldız’a dövmelerin vücuda zararlı olduğunu iddia ederek ve yabancılara aldanmamasını ve dövmelerini silmesini söyledi.

Abdullah Cömert davasında tutuklama yok

Abdullah Cömert’in öldürülmesiyle ilgili davanın ilk duruşması Hatay 2. Ağır Ceza Mahkemesi’nde görüldü. Davanın tek sanığı, Cömert’in başına gaz kapsülü atarak ölümüne sebep olan polis Ahmet Kuş duruşmaya rapor göndererek gelmedi. Hakim, tutuklama talebini reddetti.

“Katil Erdoğan” sloganı, iki ayrı mahkeme, bir beraat bir ceza

Bianet’in haberine göre Mudanya 2. Sulh Ceza Mahkemesi’ “Hırsız, katil Erdoğan” sloganı nedeniyle yargılanan 28 kişiye “kamu görevlisine görevinden dolayı hakaret etmek” suçundan ayrı ayrı 7 bin 80 lira para cezası verdi. Aydın 1. Sulh Ceza Mahkemesi ise aynı sloganı attığı için yine “kamu görevlisine hakaret” suçundan yargılanan iki kişiye 29 Mayıs’ta beraat vermişti.

Cumhurbaşkanı adaylarının mal varlıkları açıklandı

Cumhurbaşkanlığı’na aday olan Erdoğan, İhsanoğlu ve Demirtaş mal varlıklarını açıkladı.

Erdoğan’ın YSK’ya sunulan mal varlığı arsa, otomobil ve banka hesapları toplam yaklaşık 4 milyon 650 bin TL ve 200 bin dolar ve 500 bin TL alacak.

Demirtaş’ın mal varlığı toplam 360 bin TL değerinde ev ve ofis, Audi ve Skoda marka iki adet otomobil.

İhsanoğlu’nun mal beyanı şöyle: Kendine veya eşine ait, miras ve satın alma yoluyla İstanbul’da 9 daire, 1 adet 2006 marka Opel Vectra otomobil ve banka hesaplarında 240.427 TL ve 3.596.304 dolar.

Erkan Oğur adına açılan sahte Twitter hesabıyla atılan tweet konser iptal ettirdi

Sakarya Büyükşehir Belediyesi, Ramazan etkinlikleri kapsamında Erkan Oğur ve İsmail Hakkı Demircioğlu’nun dün gece Adapazarı’nda vereceği konseri “hava muhalefeti” nedeniyle iptal ettiğini duyurdu. Ancak asıl iptal nedeninin, Erkan Oğur’un Twitter hesabından MİT’e yönelik yaptığı eleştiriler olduğu iddia edildi. (ÖK)

Sinop’ta nükleere karşı gençlik kampına saldırı

doğa kampıSinop’ta düzenlenen nükleer karşıtı gençlik kampına gece yarısı saldıran bir grup terör estirdi.

Gençlik Muhalefeti tarafından 30 Haziran-6 Temmuz arasında Sinop’un Abalı Köyü’nde düzenlenen ve yaklaşık 50 kişinin katıldığı Nükleere Karşı Doğa ve Gençlik Kampı kapsamında, ekoloji ve doğa konuları ve Sinop’a kurulması planlanan nükleer santral üzerine söyleşiler, atölye çalışmaları ve paneller bulunuyordu. Kampın son gününde Sinop Nükleer Karşıtı Platform üyeleriyle birlikte bir forum yapılacak ve akşam saatlerinde halk konseri düzenlenecekti. Kampın katılımcıları arasında Nükleer Karşıtı Platform’un yanı sıra Yeşil Gerze Platformu ve Derelerin Kardeşliği Platformu da bulunuyordu.

Son gün saldırı

sinopkamp
Nükleere Karşı Doğa ve Gençlik Kampı Sinop’ta yapıldı

Dün akşam şehir merkezinde yapılan halk konserinin ardından, konser alanını temizleyen ve alanda bırakılan çöpleri toplayan gençlerin önünü küçük bir grup kesti. Bunun hemen ardından otobüslere binen gençlere daha kalabalık bir grup saldırıda bulundu.

Kamp katılımcıları, saldırının ardından polisin herhangi bir korumada bulunmadığını, dahası kamp alanına gelen bir sivil polisin bazı kamp üyelerini isimleriyle çağırarak “Burada bu gece kalmayın sizin için iyi olmayabilir, gece buraya da gelirler, buradan gidin” dediklerini söylediler. Olayın organize bir saldırı olabileceğini düşünen gençler kamp alanından ayrılma hazırlıklarına başladı.

Gecenin ilerleyen saatlerinde yaklaşık 20 kişiden oluşan, içlerinde AKP’lilerin ve Ülkücüler’in bulunduğu söylenen eli sopalı bir grup, kamp yerini basarak ortalığı savaş alanına çevirdi. Bu olayın ardından kamp alanına gelen jandarmaya da saldıran ve silahlarını almaya çalışan kalabalık 11 genci yaraladı.

Gerze Belediyesi, hem yaralanan gençlerin hastaneye kaldırılması hem de kamp alanının yeni bir saldırıya karşı tahliye edilmesi için insanî ve teknik destek verdi. Yaralılar arasında omzu, kolu, burnu kırılanların olduğu, başından yaralananların ise müşahede altına alındığı öğrenildi.

(Muhalefet.org, Samsun Postası, Yeşil Gazete)

Medyanın üzerinde dijital bir hayalet – Mehmet Atakan Foça

Medyanın üzerinde bir hayalet dolaşıyor. Dijitalleşme hayaleti Radikal gazetesinin kağıdı bırakmasıyla daha da görünür oldu. Radikal’in dijitalleşmesine dair yazılan tüm yazılarda ortak endişenin dijitalleşme adı altında haber üretiminin sona erdirilmesi, gazetecilerin bu süreçte ikinci plana atılarak yavaş yavaş yok edilmesi, havuzdan toplanan haberlerin tık uğruna haber değerinden yoksunlaştırılması, kıç popo fotoğraf galerileriyle haberciliğin ümüğünün sıkılması olduğu görülüyor.Radikal’in dijitalde nasıl para kazanacağı, nasıl insan çalıştıracağı şimdilik esas problem gibi. Ancak kısa vadede en azından biz fakirlerin çözebileceği bir sorun olmadığı gibi bunun uzun vadeli bir dönüşümü anlamak için bizi körleştiren bir engel olduğunu düşünüyorum. Bu yüzden piyasa modeli, reklamlar, tık almak, tekil ziyaretçi gibi zaten bizim problemimiz olmaması gerektiği halde gündemimize oturan bu meseleleri, bir kenara bırakıp mesleki bir sorgulamayı haddimi aşmak pahasına yapma niyetindeyim. Bu niyetle, dijitalleşen her şeyde olduğu gibi gazetecilikte de meslek etiğini terk etmeksizin bir iş ortaya koyabilmek için dijitali anlamlandırmak zorunda hissediyorum.
Tüketici okurdan, üretici kullanıcıya

Dijital dünyanın anahtarı etkileşim. Tık almak isteyen haber sitesinin, haberinin okunmasını isteyen gazetecinin etkileşime girmeden (çıplak kadın fotoğrafları galerileriyle dolu bir web sitesi olsa bile) dijital dünyada, bilakis sosyal ağlarda uzun süre varlığını koruyabilmesinin pek yolu yok. Yazılı olandaki “okur” artık dijital dünyada “kullanıcı” olarak karşımızda. Kelimelerdeki bu ufak değişiklik, gerçekte çok da küçümsenmemesi gereken bir dönüşümü ifade ediyor. Kullanıcının alışkanlıkları, okuma stili, yorumlama anlayışı bambaşka. Okurun okuma eylemiyle kullanıcının kullanma eylemi arasında bir yarılma var. Bu yarılmayı çözümlemeden dijital dünyanın, dijital gazeteciliğin ve dahi dijital devrimin boş birer lakırdı kalacağını anlamak gerek.

Dijitalleşmenin gazetecilik açısından iki boyutu var. Bunlardan ilki kullanıcıların haber üretimine katılması. Katılım arzusunun sadece siyasi mecralara ilişkin yükselen bir istek olduğunu düşünmek demokrasinin özüne dair hayati bir meseleyi kaçırmış olmak anlamına geliyor. Türkiye için konuşacak olursak ana akım medyanın üretmediği, üretemediği yerde yurttaş gazetecilerinin artan bir öfkeyle sosyal ağlarda haber üretmeye başlaması tam olarak buraya işaret ediyor. Amerika ve Avrupa’da kullanıcı üretimi içeriğin (cep telefonlarıyla olay yerinden görüntü kaydeden ve bunun haber sitelerinde sunulmasına rıza gösteren kullanıcının içeriğini kastediyoruz – user generated content –UGC) keşfi ve haber bültenlerine girişi 2000li yılların ortalarında gerçekleşti. BBC’nin UGC Hub’ı yaklaşık 10 senedir faaliyet göstermekte ve kullanıcı-okur tarafından olay yerinde çekilmiş görüntülerin doğrulanması ve yayına hazır hale getirilmesi için bu birimde yanlış bilmiyorsam şu an yaklaşık 20 kişi çalışıyor (demek ki dijitalleşmek bazen istihdamı da gerektiriyor). Türkiye’de ise yurttaş gazetecilerinin ana akımdan ayrı bir takipçi kitlesi var. Gezi Parkı eylemlerinden bu yana kendi medyasını kendi yaratanlar, kendi okurlarıyla etkileşiyor ve çoğu zaman “eylem haberciliği”nin ötesine geçmeye yönelik adım atmak, tartışma zeminlerinin sınırlı olması nedeniyle de güç gözüküyor.

Habere katılım, yalnızca kullanıcıların ana akıma gösterdikleri ani bir refleks olmaktan ibaret değil. İnternet sitelerinde yayınlanan haberlere yapılan yorumlar, sosyal medyadaki yorumlar, paylaşımlar bugüne kadar kutsal-geleneksel-kağıt gazeteciliğinin karşılayamadığı şeylerdi. Okurun sadece tüketici olmaktan çıkıp, kullanıcı olma vasfıyla aynı zamanda üretici de olduğu bir sürecin içerisindeyiz.[1]

BBC, CNN, Al Jazeera (ve bazen Hürriyet) gibi mecraların sosyal platformlarda okurlarından haberlerine yorum yapmalarını ısrarla istemesi[2], BBC Türkçe’nin Sosyal Meydan ve Canlı Anlatım pratikleri kullanıcıların habere katılım arzusunun medyayı nasıl dönüştürdüğünün ispatı sayılabilir. Vagus TV ve Vivahiba deneyimleri, T24’ün “haber gönder” sekmesi (böyle bir imkan varmış gibi gözükse de T24’ün okurun gönderdiği haberleri nasıl bir süzgeçten geçirdiğine ve yayınlayıp yayınlamadığına dair bir şeffaflık henüz yok) Türkiye’deki internet haber sitelerinin de bu dönüşümden bağışık olmadığını gösteriyor.

Habere katılım tüm bu yönleriyle geleneksel gazeteciliğin taşıdığı hiyerarşiyi ve habere ulaşmadaki tekelini kırmakla tehdit ediyor. Bunun (iyi ya da kötü bir şey olup olmadığına dair herhangi bir yorum getirmeksizin) haber üretiminin daha demokratikleştireceğini savunmamız mümkün.
Haberin görselleşmesi

Gazeteciliğin dijitalleşmesinin bir diğer boyutu haber anlatma pratiklerinin değişmesi. Okur için gazeteyi eline alıp haber okumak neyse, kullanıcı için tıkladığı bir linkteki görselle tüm haberi anlamak da o. İnfografikler, veri görselleştirmeleri, interaktif haberler, haritalandırmalar gibi dijitalin sağladığı haberi kolayca yakalama olanakları dururken sayfalarca yazı okuma isteği giderek azalıyor. Bianet’in Erkek Şiddetinin 2013 Grafiği ve Gezi Direnişi zaman tünelinin bunca zamandır konuşuluyor oluşunu hatırlatırım. Veya Al Jazeera Turk’te yer alan interaktif haber şablonları, Diken’in listeleri, NTV’nin “ntvgram” adıyla başlattığı ve İnstagram’da 15 saniyelik videolarla gelişmeleri özetlediği projesi Türkiye’den örnekler. Wales Online, Mashable gibi yabancı kuruluşlar ise Snapchat’e geçiş yaptı bile.

Yeni haber anlatma tekniklerinin gelişmesi, dijitalleştiği iddiasındaki bir haber kurumunu ya bu teknikler konusunda gazetecilerini eğitmek ya da bu konuda tecrübe sahibi gazetecileri işe almaya zorluyor. Üstelik bu haber anlatma tekniklerini içselleştirmek ve haberi tekrar tasarlamak “dijital bir bakış açısını” da zorunlu kılıyor. Geleneksel düşünüp dijital çalışmak çok mümkün değil. Yani dijitalleşme eşittir gazetedeki yazıyı aldım kopyaladım hop sitede yayınladım demek hiç değil.
Sorun dijitalle başlamadı, dijitalle sürüyor

İşsizlik, kalitesiz gazetecilik, haberciliğin içinin boşaltılması, dijitale geçiş nedeniyle gerçekleşen şeyler değil. Uzun süredir devam etmekte olan medyanın bayağılaşmasında bir basamak olarak dijitalin kullanılması ise bizi dijitali öcüleştirme hatasına düşürmemeli. Aksine dijitalin sağladığı olanaklar, erişim ve etkileşim imkanları tekrar tekrar tartışılarak haberciliğe ve haber üretimine yeni çıkış rotaları bulunmalı.

Özetle okurun habere katılım arzusu haberciliği demokratikleştirici faktörler barındırıyor. Bunun yanı sıra UGC’nin haber bültenlerine –er ya da geç- gireceği düşünüldüğünde UGC’yi tespit edecek, doğrulayacak ve yayına hazırlayacak ayrı bir iş gücü ihtiyacı söz konusu. Aynı şey habercilik yapan kurumların sosyal medyadaki varlıklarını güçlendirmek[3] için ayrı zamana ihtiyacı olan gazetecilerin işe alınması için de geçerli. Haber anlatım tekniklerindeki dönüşüm ise bu konuda bilgili personelin yetiştirilmesi ve internet gazeteciliği, dijital gazetecilik, veri gazeteciliği, mobil muhabirlik gibi konuların habercilikle buluşturulmasını gerektiriyor.

Gazeteciliğin bir yerde kamu yararı ve haber alma hakkına dayandığı yerde, kamuya rağmen yarar üretmeye çalışmaktan kamuyla birlikte bir değer ortaya koymak ve haberi okur/kullanıcının almak istediği yerden ona ulaştırmak için dijital medya çok önemli. Radikal’de olduğu gibi başarısız hamleler, işten çıkarmalar, kötü yönetimler nedeniyle dijitalleşmeye bile kendi sorunlarını bulaştıran yerli ana akım medya hareketlenmelerinin uzun vadede dijitalin sağlayacağı avantajlara bizi kör bırakmasına izin vermemeliyiz.

Dolayısıyla dijital olan (her ne kadar endişeleri haklı bulsam da bunun sebebinin dijitalden kaynaklanmadığını düşünüyorum) işsizlik, güvencesizlik ve haberin içini boşaltma değil, medyanın üzerinde dolaşan bir hayalet hala.

Mehmte Atakan Foça – www.bianet/biamag

[1] Mesele eğer yine de nasıl bir iş modeli kurgulanacağıysa James Breiner izleyicilere haber üreten değil, topluluğa değer katan bir model önerisini okumakta fayda var: http://newsentrepreneurs.blogspot.mx/2013/01/you-create-more-value-with-community.html

[2] Kaç gazeteci kendi haberine yapılan yorumları okuyor ve bunları cevaplıyor?

[3] 2012’de The Tuscaloosa News, çıkan hortum sonrası attığı tweetlerle Pulitzer ödülünü kazandı: http://www.poynter.org/latest-news/media-lab/social-media/170607/how-the-tuscaloosa-news-post-tornado-tweeting-helped-bring-home-a-pulitzer-prize/ “Sosyal medyada bu hafta en çok izlenen videolar” haberi Pulitzer kazandırmayacağı gibi “siz çok yanlış gelmişsiniz” dedirtebilir.

Yeşiller/Sol soruyor: Hükümet zeytincilerden mi madencilerden mi yana?

​​ysgpYeşiller ve Sol Gelecek Partisi enerji ve madencilik yatırımlarıne imkan sağlamak için zeytinlik alanları koruyan kanunu delme girişimlerine karşı çıktı.

“Zeytincilik ve ona bağlı ekonomik faaliyetlerin bir bütün olarak uzun vadeli getirisi hiç bir madencilik veya enerji yatırımının getirisiyle karşılaştırılamaz “denilen açıklama şirketlerin kısa vadeli çıkarları uğruna milyonlarca insanın hayat alanlarını yok edecek bir değişiklik kabul edilemeyeceğini söylüyor.

YSGP eşsözcüleri Sevil Turan ve Naci Sönmez imzasıyla yayınlanan açıklama şöyle:

zeytinlik

Hükümetin tercihi zeytincilerden değil maden ve enerji şirketlerinden yana mı?

Hükümet 16 Haziran 2014 tarihinde Meclis’e sunduğu Elektrik Piyasası Kanunu ile Zeytinciliğin Islahı ve Yabanilerin Aşılattırılması Hakkında Kanunda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Tasarısı ile gözünü yeniden zeytincilerin hayat alanlarına dikti.

TBMM’de görüşülen kanun tasarısı ile Erdoğan Hükümeti tercihini yaşam alanlarını korumaya çalışan zeytin üreticilerinden değil maden ve enerji şirketlerinden yana kullandığını göstermiştir.

Hükümetin yeni kanun tasarısı ihtiyatlılık ilkesi gereği zeytinlikleri koruyan ve zeytinlik sahalarının 3 km yakınında zeytin ağaçlarına zarar verebilecek tesislerin yapılmasını ve işletilmesini engelleyen 3573 sayılı Zeytincilik yasasını delmeye yöneliktir.

Yapılmak istenen değişiklik sayesinde madencilik faaliyetlerinin, elektrik üretimine yönelik yatırımların ve bu yatırımlar ile ilgili her türlü yapıların, petrol ve doğalgaz arama ve işletme faaliyetlerinin, yol altyapı ve üstyapısı faaliyetlerinin zeytinlik sahalarında yapılmasının yolu açılmaktadır.

Bu yasa tasarısı ile uluslararası antlaşmalara göre gerçekleştirilmesi öngörülen elektrik üretimine yönelik yatırımlar ve bu yatırımlar ile ilgili her türlü yapılar hakkında kanun kapsamındaki sınırlayıcı hükümlerin uygulanması da engellenecek 3573 sayılı Kanunda yer alan “zeytincilik sahaları daraltılamaz” hükmü işlemez hale gelecektir.

Ayrıca karar verme yetkisi vali başkanlığında 9 kişiden oluşan bir kurula bırakılmaktadır. En az beş üyenin aynı yöndeki oyu ile karar alabilen kurulun 5 üyesinin valinin emrindeki kamu görevlilerinden oluşması da kurulun tarafsızlığı konusunda kuşku yaratmaktadır.

Kanun tasarısının gerekçesinde zeytincilik faaliyetleri ile madencilik ve enerji yatırımlarının çakışması durumunda önceliği maden ve enerji şirketlerine vereceğini açıkça ilan etmektedir.

Zeytincilik Türkiye topraklarının % 3,5 gibi azımsanmayacak bir alanında yaklaşık 500 000 ailenin geçimini sağlayan, aynı zamanda nüfusun tamamının sağlıklı gıdaya erişmesini ilgilendiren stratejik bir sektördür. Zeytincilik ve ona bağlı ekonomik faaliyetlerin bir bütün olarak uzun vadeli getirisi hiç bir madencilik veya enerji yatırımının getirisiyle karşılaştırılamaz. Şirketlerin kısa vadeli çıkarları uğruna milyonlarca insanın hayat alanlarını yok edecek bir değişiklik kabul edilemez.

Hükümet bu tasarıyla tarımı gözden çıkardığını bir kez daha göstermektedir. Son on beş yılda tarım alanları % 11,3 daraltılmış, tarımdan geçimini sağlayan 3 milyon kişi başka alanlara gitmek zorunda bırakılmıştır. Bu tasarıyla zeytinlik alanların enerji üretimine ve madencilere bırakılması binlerce kişiyi yaşam alanlarından kopartarak Soma örneğinde olduğu gibi vasıfsız, ucuz işgücü ordusuna katacaktır.

Oysa maden ve enerji yatırımları için feda edilecek zeytin ağaçlarının kökleri çok derinlerdedir. Bu kanun tasarısı ile yok olacak zeytinlikler bu hükümetten önce de vardılar ve binlerce yıldır bu toprakların ekolojik, ekonomik ve kültürel zenginliğinin asli unsuru olmuşlardır.

3573 sayılı zeytincilik Yasasını delme girişimleri son on iki yılda 6 kez TBMM tarafından geri çevrilmiştir. Meclis iradesinin bir kez daha, bütün inançlarca kutsal sayılan zeytin ağaçlarının ve milyonlarca zeytin üreticisi ailenin sonunu getirecek ve ekolojik dengeyi geri dönülmez şekilde tahrip edecek kanun tasarısını geri çevireceğine inanmak istiyoruz ve bu nedenle hükümetin bu tasarıyı geri çekmesini talep ediyoruz.

 

Yeşiller ve Sol Gelecek Partisi Eş Sözcüleri

Sevil Turan – Naci Sönmez

“Evimizi karıncalar bastı, ne yapmamızı önerirsiniz?”

antSoru

Sevgili Güneşin,

Evimizi karıncalar bastı. Kış kış nereden çıktılar diyeceğim, kış mı geldi diyeceksiniz. Haklısınız. Dışarısı 20 derece. Bu dönem karıncalarla birlikte yaşıyoruz evde. Ara sıra da hamam böceklerimiz oluyor. İlaç kullanma taraftarı değilim. Kaldı ki evde çocuk var. Ne yapmamı önerirsiniz? Yiyeceklerimizi paylaşmak sorun değil. Ortak yaşam alanlarında birlikte yapamıyoruz.

Rumuz: Beetlejuice

Yanıt

Sevgili Beetlejuice,

Karıncaları evinde isteyen bir ben varım galiba! Kime sorsam aynı sorundan muzdarip.

Karıncalar bir evi seçtiyse ve eğer ev sahibi onları zehirlemek istemiyorsa işi zor, bunu bir kenara koyalım. Ben zaten zehirleme önerisi yazmam. Karıncaların değil hamamböceklerinin bile zehirlenmesine karşıyım!

Bi kere evinizi karıncalar bastıysa hele bir de çocuk varsa, bence bunun keyfini çıkarın. Mükemmel bir gözleme alanı , doğa ayağınıza gelmiş demektir. Hemen çoccuğunuzla birlikte karıncaları izleyin, nereden giriyorlar, hangi yolu takip ediyorlar, nerelerde toplanıyorlar, kaç hat halinde yürüyorlar? Bu soruların cevaplarını bulmaya çalışın. Karıncaların sardığı bir gıda öbeğinin yerini değiştirin mesela, karıncaların koordinasyonunun nasıl bozulduğunu gözleyin. Ardından karıncaların yeri değişen gıdanın yeni yerini bulması ne kadar vakitlerini alıyor? Bu soruların cevapları çok önemli.

Olmadı mı?

O zaman şöyle yapalım: Bu gözlemleriniz neticesinde karıncaların evinizdeki rotasını keşfettiyseniz girişleri kapatmayı deneyiniz. Bunun için macun, sakız, formika tutkalı ile karıştırılmış talaş kullanabilirsiniz. Bu rota üzerine ve giriş çıkış yerlerine sirkeli su, nane yağı damlatılmış su püskürtün veya kırmızı biber serpin. Bakalım işe yarıyor mu?

Ek olarak, karıncaların hoşlanacağı tadları, ekmek kırıntıları (ki çocuk olduğunu söylüyorsun, elinde ekmeklerle her yerde dolanıyordur o), meyve parçaları, oraya buraya bulaşmış meyve suyu gibi yapışkan şekerli ama görünmeyen lekler, kuruyemiş kabukları, susam gibi yağlı tohumlar… Bütün bunları çok dikkatli şekilde izole etmeniz gerekir. Bu da sürekli heryeri temizlemeniz anlamına gelecektir. Sirkeli su ile silebilirsiniz. Zira karıncaların koku alma duyuları sanırım hayal ötesi!

Meyve dolu kapları örneğin su dolu daha büyük kapların içine oturtabilirsiniz. Karıncalar suyu genellikle aşamazlar (genellikle diyorum, çünkü suyu aşabilenleri de çıkıyor arada)…

Ve son olarak, karıncalarla savaşmayın, barışın!

Kolay gelsin.

Güneşin

Sor vatandaş sor! Ekolojik yaşamda her soruya beş cevap kampanyası başlıyor!

GÜNEŞİN’E SOR, CEVABINI AL!

Organik ürünler neden bu kadar pahalı? Organik ürünler gerçekten organik mi?, Köyde canınız sıkılmıyor mu?, Buzdolapsız mutfak olur mu?, Evde çöpleri ayırsam ne işe yarar, gittiği yerde hepsi birbirine karışıyor?, Katkılı gıdalar neden zararlı?, Dünyayı ben mi kurtaracağım? Çocuğun karma aşısı geldi, yaptırayım mı?, Cemreler hala düşüyor mu?, Nasıl çiftçi olurum?, Nereden tohum bulurum? Hem yoga yapıp hem et yiyebilir miyim? Akdeniz Fokları yok olsa ne olacak?, Çobanlık trend olmuş, doğru mu? Ben vejeteryan oldum ama annemler bilmiyor, onlara nasıl söylerim?, Yeşil zeytin ile siyah zeytin ağaçları arasındaki 5 fark? Gönüllü çalışasım var ama nerede? Dolunayda saçımı kestirirsem kel mi kalırım?  Homeopati mi dedin? Buyur?!….

Ve daha nice enteresan sorunun cevaplarını bulup buluşturacağız bu köşede.

Soruları hazırlayın, [email protected] adresine yollayın ve bekleyin, artık ne çıkarsa bahtınıza…

Güneşinesor, verdiği cevaplardan mesul değildir.

(Yeşil Gazete)

Yaşam Okulu bu seneki ilk katılımcılarını ağırladı

2010 yılından beri Buğday Ekolojik Yaşamı Destekleme Derneği tarafından Çamtepe Eğitim Merkezi‘nde düzenlenen Yaşam Okulu bu sene dört ayrı haftadan oluşuyor. 29.06-04.07 tarihleri arasında ilki gerçekleşen bu deneyim haftaları; katılımcılara dinlenme, çalışma ve öğrenmenin bir arada olduğu, hayatın olması gereken bütünsel halini yaşatıyor.

yasam1
Fotoğraf: Mehmet Gürmen

Çadırda konaklama ve iş bölümü

İlk başladığı yıldan itibaren her sene yeni katılımcılarla birlikte değişen, dönüşen bu okulda ilk defa bu sene katılımcılar; çadırda kalarak ve yemek/bulaşık/ateş/bahçe olmak üzere dönüşümlü olarak görev dağılımının yapıldığı bir iş bölümüne dahil olarak, birlikte iş yapma ve çam ağaçlarının arasında uyuma imkanına sahip oluyor. Yoğun bir tempoyu beraberinde getiren bu yenilikler, birlikte üretmenin ve birlikte çalışmanın zenginliğini yaşatıyor.

Yaşamı anlatan sunumlar

Kolaylaştırıcılığını Buğday Derneği Yönetim Kurulu Başkanı Güneşin Aydemir‘in yaptığı iyi kurgulanmış bu haftalarda adına yaraşır bir şekilde hayatın özüne dair, birbiri ile bağlantılı ve birbirini destekleyen sunumlar ile hayatın farklı alanları arasında bir zincir oluşturularak bütünsel bir bakış açısı sunuluyor. Bu sunumların yanı sıra müziğin ve ritmin de eksik olmadığı bu haftada ayrıca katılımcılar arasında bağlantı kurulmasını ve bir ağ içerisinde olunduğunun hatırlanılmasını sağlayan oyunlar da teorinin pratiğe dönüşmesine katkı sunuyor.

yasam2
Fotoğraf: Mehmet Gürmen

Katılımcıların görüşleri

Deneyim haftasının son günü “Yaşam Okulu hayatınıza ne kattı?” sorusunu sorduk.  Katılımcıların verdiği cevaplar şu şekildeydi;

Melisa İclal Gürmen (Oyuncu,34,İstanbul):  Huzur, dingin olma… Özgür olduğumu hatırlattı. Hayatın özünde yemek yapma, ateş yakma ve oyun en geçerli eylemler. Doğa ile uyumlu olunduğunda diğer eylemlere aslında ihtiyaç olmuyor. Yaş, statü yok oluyor ve tüm insanlar eşit oluyor.

Pınar Akça (Müzik öğretmeni, 34, İstanbul): Eylem… Hareket etmenin, dönüşümün gücü, akışta olmayı getirdi. Doğa ile uyumlanmayı, an’a açık olmayı deneyimlemiş oldum.

Satenay Ünal (Satış Uzmanı, 27, İstanbul): Doğanın farkında olma. Doğadan kopmuş olan parçamızın yeniden doğayla bütünleşmesi.

Serdar İskit (Çocuk Cerrahisi Uzmanı,52,Adana): Kırsal mekanda yaşayabileceğime emin oldum.

Sema İskit (Çocuk Cerrahisi Uzmanı,44,Adana): “zevk etmek” tanımı en çok etkiledi beni. Yaşadığım her anı zevk etmem gerektiğini farkettim.

Mehmet Gürmen (Yazılımcı, 36, İstanbul): Kaos ve örüntü kavramları ufkumu açtı. Varlık, yaradan, yaratıcı kavramlarını arayan felsefe akımlarının çok da gerekli olmadığını onayladım bir kez daha.

İlknur Ayışık (Videoart, 52, İstanbul): Yaşamımı dönüştürdü.

Polat Özkan (Öğrenci, 16, Adana): İnsanların birbirine zarar vermeden ekolojik bir topluluk içinde yaşayabileceği fikri hoşuma gitti.

Yavuz İskit (Öğrenci, 16, Adana): Örüntü ve kaos sunumlarına bayıldım.

Bu ilk haftada; birlikte üreten,hayatın özünü anlamaya ve bu öz ile uyumlu yaşamaya çalışan, birbiri ile uyumlu, sanatla iç içe, doğaya hiçbir şekilde zarar vermeyen, atıklarını dönüştüren, ihtiyacı kadar tüketen milyarlarca mikro topluluktan bir tanesini yaşamış olduk. Her sene yeni katılımcılarla birlikte farklı bir türü yaşanmaya devam edecek bu deneyimin; dönüşerek, dönüştürerek. Tıpkı hayatın kendisi gibi..

Yaşam Okulu deneyimi haftaları ile ilgili bilgilere buradan ulaşabilirsiniz.

(Yeşil Gazete)

 

Cumhurbaşkanlığı seçimi senaryoları – Murat Paker

Cumhurbaşkanlığı (CB) seçimi için önümüzde 3 aday ve 1 ya da 2 tur var. İlk turda %50’yi geçen seçilecek. Olmazsa, ilk iki aday arasında 2. tur finali yaşanacak. Dolayısıyla tüm kombinasyonları düşünsek bile senaryo ihtimallerimiz sınırlı.

Meseleyi açmaya çalışalım:
İlk soru: Oy kullanmalı mıyız?

İlk cevap: Kesinlikle. Üç aday da birbirinden epeyce farklı ve onun değil de bunun seçilmesi, hükümeti değiştirmeyecek olsa bile Türkiye’nin siyasi hayatını şu ya da bu yönde ama çok ciddi derecede etkileyecek. Seçimleri boykot, hele de bu seçimde en anlamsız senaryo.
Neye göre oy kullanacağız?

Tabii ki siyasi meşrebimize göre, Türkiye’yi ve dünyayı nasıl okuduğumuza ve neleri öncelikli dertler olarak tanımlıyorsak, ona göre.

Örneğin Türkiye’nin gidişatından memnunsanız, iç ve dış politikada pek bir değişiklik olması taraftarı değilseniz, despotlaşma ve kutuplaşma üzerinden sosyo-politik patlamalardan yana kaygınız yoksa, tabii gidip Tayyip Erdoğan’a oy vereceksiniz.

Türkiye’deki gidişattan sıtkınız sıyrılmışsa, demokrasinin topallığından şikâyetçiyseniz, çözüm/barış meselesini ciddiye alıyorsanız, ezilenlerden, itilip kakılanlardan, yoksul ve yoksun bırakılanlardan yana iseniz, kafanızda birçok soru/kaygı olsa bile, tabii gidip oyunuzu Selahattin Demirtaş’a vereceksiniz.

İki arada bir deredeyseniz de gidip oyunuzu Ekmeleddin İhsanoğlu’na vereceksiniz. Gidişattan memnun değilsiniz, ama radikal değişikliklerden de ürküyorsunuz, statüko-içi bir değişiklik sizi kesecek. Erdoğan’ın güç iştahının önünü kesmek açık ara öncelikli derdiniz.

15-20 siyasi partinin katıldığı seçimlerle karşılaştırıldığında, ilk turda karşısında sadece 3 seçenek bulan seçmenin işi bu sefer çok daha kolay olacak. “Benim gönlüme tam uygun aday yok, o yüzden ben bu sefer pass geçeyim” diyenler, en yüksek oy potansiyeli olduğu görülen Tayyip Erdoğan’a dolaylı ama çok kritik destek vermiş olacaklar. Türkiye seçim tarihinde belki de en yüksek oranda ehven-i şer mantığıyla oy kullanılan seçimi yaşayacağız. CB seçiminin formatı, özellikle de ikinci turda böylesi bir akıl yürütmeyi gerekli kılıyor: “En beğendiğim, önemli saydığım meseleler açısından en faydalı olabilecek aday hangisi?” sorusu yerine “En az beğenmediğim, en az zarar verebilecek aday hangisi?” sorusunu sormak gerekebilecek. Bu tersinden seçim yapma tarzı, Türkiye’nin çok alışık olduğu bir tarz değil ve duygusal bağlılıkları önemli ölçüde askıya almayı, serinkanlı/akılcı değerlendirmeler yapmayı gerektiriyor. O yüzden hem ilk turda, ama özellikle de eğer olursa ikinci turda seçime katılım oranının ortalamanın altında kalması büyük sürpriz olmayacak.

Neyin seçimini yapmış olacağız?

Tayyip Erdoğan ve AKP hükümeti sayesinde bu seçim artık sadece mevcut kısıtlı yetkilere sahip CB’nin kim olacağını belirlemeyecek. Mesele artık o kadar basit değil. İki nedenle:

Halk oyuyla (ve mecburen en az %50 oyla) seçilecek bir CB, bunun getireceği geniş sosyal psikolojik meşruiyet üzerinden, yasal yetkileri ne olursa olsun, Meclis’in seçtiği bir CB’ndan daha güçlü bir otorite olacaktır.

Adaylardan halihazırda Başbakan olanı, seçilirse, CB’nın mevcut yetkilerini tepe tepe kullanacağını, bununla da yetinmeye niyeti olmadığını, en azından fiili bir başkanlık sistemine doğru yol almak istediğini açıkça belirtmektedir.

Dolayısıyla, şu anda karşımızdaki 3 adaydan en güçlü görünenin en güçlü özelliği güce doyamama özelliğidir.

Erdoğan seçilirse, 12 yıllık AKP iktidarının aşırı yoğunlaşmış ve bu yüzden koku salmaya başlamış gücü ve de kendisinin psikolojik/kişilik özellikleri nedeniyle, tiranlaşma sürecinin epeyce ilerlediği, kuvvetler ayrılığı ilkesinin erozyonuna doludizgin devam edilen, toplumun daha fazla nefes darlığı çektiği bir “Başkan Babamız” dönemine girilecektir.

O yüzden, bu seçim CB seçimi olmanın ötesinde “bir Başkan Baba istiyor muyuz, istemiyor muyuz?” seçimidir aynı zamanda. Türkiye gibi babayla-hesaplaşıp-ergenliği-aşma sürecinin gelişkin olduğunun söylenemeyeceği bir yerde böylesi bir “Başkan Baba” rejiminin ne denli sakıncalı olabileceğini ayrı bir yazıda tartışalım.
En iyi senaryo: Demirtaş

CB seçiminde olabilecek en iyi senaryo, 1. veya 2. turda Selahattin Demirtaş’ın seçilmesidir. Evet tabii, en düşük ihtimalli senaryo da budur, ama yine de en iyi senaryodur, vurgulayarak zikretmek gerekir. Demirtaş’ı CB seçebilen bir Türkiye, demokrasi ve barış yolunda koşar adım hareket etmeye niyetli bir Türkiye olacaktır.

Demirtaş’ın, bu seçimde HDP’nin oy potansiyelinin bir miktar veya epey ötesinde oy alma ihtimali mevcuttur. Bu farkın ne kadar olacağı, HDP’nin yerel seçimlerde yaptığı yanlışları tekrarlamamasına bağlıdır. Demirtaş, örneğin %10’u geçerse, bu durum genel seçimlere yönelik bir işaret olarak yorumlanır ve HDP’de gerekli reformlar yapılmazsa, genel seçimlerde yine %6-7 bandına kolayca geri dönülebilecektir.
En kötü senaryo: Erdoğan

En kötü senaryo tabii ki Erdoğan’ın seçilmesi ve “Başkan Baba” rejimini kurmasıdır. Şu aşamada en yüksek ihtimalli senaryo olarak görünmektedir. O yüzden seçilecekse bile Erdoğan’ın hangi turda ve ne kadar farkla seçileceği de önemli olacaktır. En kötü senaryonun en en kötü versiyonu, Erdoğan’ın ilk turda %55-60 alarak seçilmesi iken, görece daha az kötü versiyonu, 2. turda çok az farkla seçilmesidir. Erdoğan ne denli rahat seçilirse, güç iştahı o kadar çok kabaracaktır.

Kimileri, Erdoğan ve İhsanoğlu arasında bir “kötülük” derecesi farkı görmemekte ve bu yüzden eğer ikinci tura ikisi kalırsa oy kullanmayacaklarını ilan etmektedirler. Böylesi bir yaklaşım daha çok ya ulusalcı çevrelerden ya da HDP ve diğer sol çevrelerden duyulmaktadır. Oy kullanmamak ise Erdoğan’ı desteklemek anlamına gelecektir.

CHP, tek başına örneğin Mehmet Bekaroğlu’nu aday gösterse, ikinci turda çok daha avantajlı bir durumda olabilecekti. CHP’nin nefesi ancak İhsanoğlu’na yetti. İhsanoğlu’nun solcuları, Kürtleri hiç bir şekilde memnun etmeyecek bir aday olduğu açık. Aynen Erdoğan gibi. O yüzden bu ikili 2. tura kalırsa önümüzdeki soru “hangisini beğeniyorum?” değil, “hangisi demokrasiye, demokratik muhalefete, ezilenlere, yoksullara daha az zarar verir?” sorusu olmalıdır. Erdoğan CB olursa, şimdi verdiği zararı arttırarak sürdürecektir. İhsanoğlu CB olursa, Erdoğan Başbakan olmaya devam edeceği için, yürütmeye dair herhangi bir iktidara sahip olmayacak, tek işlevi aşırı güç biriktirmiş ve daha da biriktirmek isteyen Erdoğan/AKP’yi kısmen dengelemek olabilecektir. İhsanoğlu’nun CB olduğu durumda, Barış/Çözüm Süreci’nin yürütmesi de hala Erdoğan’ın elinde olacaktır, barışa ne kadar meraklı olduğunu kanıtlama şansını kimse elinden almış olmayacaktır.

Erdoğan’ın demokratik bir seçimde yenilmesi ve güç iştahının kısıtlanması, Türkiye’nin demokrasi mücadelesi açısından çok önemli hale gelmiştir. Erdoğan, toplumsal barış için ciddi bir risk unsurudur.

O zaman, oylar…

Birinci turda: Demirtaş’a!

İkinci tur olursa:

Demirtaş-Erdoğan finalinde: Demirtaş’a!

Demirtaş-İhsanoğlu finalinde: Demirtaş’a!

İhsanoğlu-Erdoğan finalinde: İhsanoğlu’na!

Erdoğan’a oy yok! Boykot ve umursamazlık hiç yok!

Murat Paker – www.t24.com.tr

Ermenistan sınır kapısı açılıyor mu?

ermenistan - türkiyeKöşk adaylığını açıklayan Başbakan Erdoğan, Türkiye ile Ermenistan arasındaki ilişkilerin normalleştirilmesi amacıyla ikinci adımı atmaya hazırlanıyor. Hem Ermenilerin hem de Azerilerin üzerinde hak iddia ettiği Karabağ bölgesindeki sorunlar dolayısıyla 1993 yılında kapatılan Alican Sınır Kapısı’nın açılması için hazırlıkların tamamlanması talimatı verildi. Taraf’tan Hüseyin Özay’ın haberine göre kapının, Eylül ayı itibariyle açılması planlanıyor. Alican Sınır Kapısı’nın açılması ile ABD ve Ermenistan ile ilişkilerin de normalleştirilmesi amaçlanıyor.

İlki taziye mesajıydı

Ermeni diasporası, Ermeni Soykırımı’nın yüzüncü yıldönümü olan 2015’te, bir asır önce Ermeni halkının yaşadığı dramı dünyaya anlatmak için kapsamlı çalışmalar yürütüyor. AKP hükümeti de, bu kampanyanın etkisini azaltmak için çalışmalara başladı. Bunun ilk adımı ise Başbakan Erdoğan’ın, Nisan’da Ermenilere taziye dileğinde bulunmasıyla atıldı. Erdoğan, Ermeni Soykırımı’nın 99. yıldönümüne bir gün kala, o dönem hayatını kaybedenlerin torunlarına başsağlığı diledi ve “hepimizin ortak acısı” tabirini kullandı. Ermenice’ye de çevrilen açıklama bir ilk oluşturdu.

İkinci adım kapının açılması

Hükümet, ikinci aşamada ise yıllardır kapalı olan Türkiye ile Ermenistan arasındaki sınır kapısı Alican’ın açılması planlanıyor. Başbakan Erdoğan’ın da, kapının açılması için gerekli olan tüm hazırlıkların tamamlanması konusunda talimat verdiği bildirildi.

Alican Sınır Kapısı, Karabağ Savaşı’nın ardından, 1993 senesinde kapatıldı. Kapının açılması için hazırlık çalışmaları iki yıl önce başlatıldı. Bu çerçevede, Karayolları Genel Müdürlüğü, Alican Sınır Kapısı’na kadar olan 7 km yolu asfaltlayarak hazır hale getirdi. Kapının açılması için gümrük cihazları X Rayler ve otomasyon sistemi de büyük ölçüde tamamlandı. Kapının resmî olarak açılış tarihi tam olarak belirlenmedi. Ancak kulislerde, Eylül itibariyle kapının hizmete başlayacağı konuşuluyor.

Clinton istemişti

Kapının açılmasıyla ilgili dönemin ABD Dışişleri Bakanı Hillary Clinton, 2009’da yaptığı Ankara ziyaretinde talebini iletmişti. Ayrıca, ABD Başkanı Obama, uzun süredir Erdoğan’ın telefonlarına çıkmıyordu. Erdoğan, yerine Gül’ü aramayı tercih eden Obama’nın, Erdoğan’ın cumhurbaşkanı seçilmesinden sonra bu tavrını sürdürmesi ve tebrik telefonu açmaması ihtimali de bir diğer endişe kaynağı.

Alican Sınır Kapısı’nın açılması ile birlikte Türkiye-Ermenistan ilişkilerinin yanı sıra Türkiye-ABD ilişkilerinde de önemli bir yumuşamanın sağlanması bekleniyor.

Alican, 31’nci faal sınır kapısı olacak

Türkiye’de hâlen 30 tane sınır kapısı faal durumda. Alican Karayolu Sınır Kapısı’nın açılmasıyla bu sayı 31’e yükselecek. Alican Sınır Kapısı’nın karşısında Ermenistan’ın Armavir İdari Bölgesi’nde yer alan Margara kasabası bulunuyor. Türkiye’nin kapıyı açmasıyla Ermenistan da kapıyı açacak. Bu çerçevede Türkiye ile Ermenistan arasında ikili görüşmeler gerçekleşti.

(http://www.ortakhaber.com)