Ana Sayfa Blog Sayfa 3881

Bisiklet Film Festivali 3. Kez İstanbul’da

Üçüncü kez İstanbul’da düzenlenecek Bisiklet Film Festivali 18 Eylül’de başlıyor.

Bicycle-Film-Festival-2010

2001 yılından bu yana Paris, Londra, Milano gibi 20’den fazla şehirde düzenlenerek uluslararası bir etkinliğe dönüşen ve dünyanın her yerinde yoğun ilgi gören “Bicycle Film Festival”  bir kez daha İstanbullulara sinema ve bisikletle dolu 4 gün sunuyor.

Bu yıl It’s Istanbul organizasyonuyla gerçekleşecek festivale İstanbul Teknik Üniversitesi Taşkışla Kampüsü içindeki It’s Open ev sahipliği yapacak.

Bu yılki programda yeni filmlerle birlikte önceki senelerin programlarından seçilen en iyi filmler, bisiklet ile ilgili atölye çalışmaları ve bisiklet kültürü üzerine konuşmalar meraklılarını bekliyor.

Önceki yıllarda ücretli olan festivalde bu yıl film gösterimleri dahil bütün etkinlikler ücretsiz olacak.

Etkinlik Programı ise şöyle:

18 Eylül Perşembe

19:00 – 22:00 ‘#BFFISTANBUL’ Sergi Açılışı ve Kokteyl

19 Eylül Cuma

20:00 – 21:30 Gösterim | Program 1: Şehirli Kısalar

20 Eylül Cumartesi

16:00 – 18:00 Bisiklet Atölyesi: Bisiklet Mekaniği ve Geri Dönüşüm Teknikleri

20:00 – 21:30 Gösterim | Program 2: Bisikletle Seyahat

21:30 – 22:00 ‘Melons, Trucks and Angry Dogs’ Film Ekibi ile Söyleşi

21 Eylül Pazar

16:00 – 18:00 Bisiklet Atölyesi: Bisiklet Mekaniği ve Geri Dönüşüm Teknikleri

20:00 – 21:30 Gösterim | Program 3: Sinematik Kısalar

 

Festivali ile ilgili daha ayrıntılı bilgiyi burada bulabilir ve etkinliği facebook sayfasından takip edebilirsiniz.

 

 

 

Yeşil Mutfak Denemeleri- Domates ve Salatalık Çorbası              

Annem geçen hafta yazlık evi kapatıp kışa hazırladıklarının yanında getirdiği domates, salatalık ve sebzeleri biraz fazla kaçırınca aslında bu haftanın tarifi belli olmuştu.

Güzel domatesler bitmeden Gazpacho yani soğuk domates çorbası yapmak zaten aklımdaydı, bir de severek takip ettiğim Plus Kitchen restoranı sosyal medya hesabında paylaştığı salatalık çorbası tarifini görünce iş malzemeleri çıkartmaya kaldı.

Plus Kitchen’in paylaşımı üzerine yine severek takip ettiğim Şef Şemsa Deniz’in blogunda da soğuk domates çorbası tarifi paylaşınca bu hafta ben sadece uygulayan oldum.

Tarifler hazırdı, çok pratik, hızlı ve basitti. Ortaya çıkanlar ise hem hafif hem serin yani havalara uygundu.

Afiyet olsun

SAM_0869 Gazpacho (Soğuk Domates Çorbası)

2 büyük domates

2 küçük kırmızı soğan

1 salatalık

2 kırmızı biber, 2 biber

Limon, zeytinyağı, sirke, nane, bal, sarımsak, ekmek içi

2 büyük domatesi kabuğunu soymadan iri parçalara kesip akan suyuyla sabahtan kalma bayat ekmekleri ısladım. Sularını sıkıp havanın içine ufaladım. 2 diş sarımsak, tuz, limon kabuğu rendesi ve biraz zeytinyağı ile hepsini havanda dövdüm. Domastesleri ve ekmek içi karışımını blenderdan geçirip kenara aldım. Salatalık, soğan, biberleri ayrıca çekip domates sosla birleştirip tekrar çektim. İçine biraz bal, tuzu, karabiberi ve zeytinyağı ile süsledim.

SAM_0866 Salatalık Çorbası

3 salatalık

1 küçük kırmızı soğan

2 biber

1 bardak süzme yoğurt

½ bardak su

Bal, sarımsak, hardal, tuz, karabiber, nane (süsleme için)

Evdekilerin yorumu ile bu biraz post modern cacık oldu. Tüm malzemeleri blenderdan geçirdikten sonra dolapta birkaç saat soğuttum. Üstüne küçük kırmızı biberler, nane ve kırmızı soğanla süsleyip servis ettim.

[Altın Koza Film Festivali] Kaçırılmaması Gereken Filmler

Yaz aylarının sona ermesi ve Eylül ayı ile birlikte sinema festival sezonu 21.altın Koza Film Festivali’yle başlıyor. Türkiye Sineması’nın 100.yılı münasebetiyle farklı etkinliklere ev sahipliği yapacak Altın Koza Film festivalinde, Sinema-Edebiyat buluşmaları, Adanalı usta yazar Orhan Kemal ve Yılmaz Güney gibi sinema emek vermiş isimler anılacak.

Ulusal Yarışma Filmleri Çok Farklı

Her yıl Altın Koza Film Festivali siyasi ve kadın filmleri ile öne çıkmasıyla bilinirken bu daha çok ilk yönetmenlik deneyimleri imza atan ve yeni sinemacıların filmleri yarışma bölümünde yer alıyor. Filmlerin geneline bakıldığında doğa, insan, azınlıkları konu alan filmlerin çoğunlukta olduğu dikkatlerden kaçmıyor. Ödüle layık görülecek filmler ve oyuncular arasındaki seçimler şimdiden kulislerde konuşuluyor.

Cannes Seçkisi ve Usta Yönetmenlerin Filmleri Adana’da

Geçen yıl olduğu gibi bu yılda Altın Koza Film Festivalinde Cannes Film Festivalin ödül kazanmış filmler sinemaseverlerle buluşacak.

Leviathan / Andrei Zvyagintsev:

Cannes;da En İyi Senaryo Ödülünü kazanana  Leviathan, Rusya’daki toplumsal sorunları eleştiren başarılı bir yapaım. Yönetmen Andrei Zvyagintsev’ı Return/Dönüş ve Elena filmlere imza atan yönetmen son filmi ile izleyici ile buluşacak.

Two Days, One Night/ İki gün Bir Gece / Dardenne Kardeşler

Cannes film festivalinde Altın Palmiye için yarışan filmde Fabrika işçisi bir kadının emek ve hak mücadelesine tanık olacağız. Oscar ödüllü Marion Cotillard’ın muhteşem performansı ile film izlenmeye değer bir yapım olarak sinemaseverlerin karşısına çıkmaya hazırlanıyor.

Mr Turner – Mike Leigh

İngiliz Yönetmen Mike Leigh imzalı Mr Turner, Empresyonizm akımının öncülerinden dahi İngiliz ressam J.M.W. Turner’ın hikâyesini konu alıyor. Cannes Film Festivali’nde usta oyuncu Timothy Spall’a En İyi Erkek Oyuncu Ödülünü kazandıran filmin başrollerinde Roger Ashton-Griffiths ve Tom Wlaschiha’da yer alıyor.

Timbuktu – Abdrerrahman Sissako

Dünya prömiyerini yaptığı Cannes’da Ekümenik Jüri Ödülü’nü kazanan Timbuktu, bu yılın en çarpıcı yarışma filmlerden biri olarak öne çıktı. Mali’nin kuzeyinde şeriat yasalarının geçerliliği ilan edilip futbol oynamak ve müzik dinlemek bile yasaklandıktan sonra birçok ailenin yaşamının nasıl mahvolduğunu duygusal bir bakış açısıyla anlatmayı başaran bir yapım.

http://youtu.be/ojsCEQTOQtY

Jean-Luc Godard 3D Yapım Film  Adieu au langage / Goodbye to Language

Cannes Film Festivali’nde Jüri ödülü’ne layık görülen Elveda DilGoodbye to Language küreselleşmeden, devlet şiddetine insan odaklı birçok konu hakkında eleştirisel diliyle dikkat çekici bir yapım.

Reha Erdem ve Nuri Bilge Ceylan Son Filmleri Özel Gösterimlerde

21.Altın Koza Film Festivali Jüri Başkanı olarak seçilen Reha Erdem’in son filmi, Şarkı Söyleyen Kadınlar Altın Koza festivalinde izleyici ile buluşacak. Adalar’da geçen Kadın sorunlarını merkeze alan başarılı yapım izlenmeyi hak eden bir film. Filmin oyuncu Kadrosunda Binnur Kaya, Kevork Malikyan, Deniz Hasgüler, Vedat Erıncım ve Aylin Aslım yer alıyor.

Kış Uykusu Film Ekibi ile Altın Koza’da

Cannes film festivalinden ödülle dönen Kış Uykusu Altın Koza Film Festivalinin Özel gösterim bölümünde izleyici ile buluşacak. Film ekibi ve oyuncularında katılacağı gala gösterimi kaçırılmaması gereken bir etkinlik olarak karşımıza çıkıyor.

Haber görseli Altın Koza Film Festivali resmi sitesinden alınmıştır.

Denemelere Değinmeler (1): Düzen

Geçen hafta Michel de Montaigne’in 2009’da Yakamoz Yayıncılık’tan, Erdener Tunalı çevirisi ile yayınlanan Denemeler’ine değinmeye çalışacağıma dair bir girizgâh yapmıştım sizlere… Diyeceklerimi bölümlere ayırdım ve işte ilk bölüm sizlerle…

 

BÖLÜM I – DÜZEN

“Bize, insanlar arasında yaşamak için turnalar ya da karıncalardan fazla görevler, yasalar gerekli değildir aslında. Üstelik tüm bu hayvanlar bilge olmasalar da oldukça düzenli yaşıyorlar.”

Bilge Olmak ile Mutluluk, Denemeler, Montaigne

Montaigne_000

400 yıldan fazla yıl önce yazılmış bir metnin içinden alınan bu atıf, size de günümüz çevre anlayışının temelindeki “yalınlık” arayışını çağrıştırmıyor mu? Sözde “düzen” sağlamak için tesis edilmiş bunca kural, kanun ve kurum içinde boğulan şimdiki zamanımıza, kocaman bir tokat indiriyor. Düşünün ki Montaigne, o naif adam, sadece kendi dönemindeki şatafatı deneyimleyerek bu çıkarımı yapabiliyordu. 2014 yılında yaşamış olsaydı eğer, sevgili yazarımızı #occupy hareketini destekleyen muhalif bir gazetedeki köşe yazılarıyla tanırdık gibi geliyor bana…

________________________________________

“Zenginlik bize ne iyilik eder, ne kötülük. Her ikisi için de malzeme verir bize.”

Bize göre Mutluluk, Denemeler, Montaigne

PotatoEaters the-potato-eaters-vincent-van-gogh-big

#Occupy demişken, Marx’dan 300 yıl önce yaşamış olan Montaigne’in bu tümcelerine gözüm takıldı. Akıldan yana biri olarak, Michel de Montaigne, yaşam enerjisinin önemli bir kısmını her şeyin sorgulanabilir olmasının farkındalığından elde ediyordu. Bu anlamda, “mutlak” doğrulara mesafeli yaklaşıyor, karşıt açılardan sorgulayarak toplumca “doğru” yargısı verilmiş birçok olguyu sınıyordu. Dogmalarla bariz bir meselesi vardı. Bu alıntısında “zenginlik” kavramını – kendisi de bir varsıl olmasına karşın – müthiş bir gerçekçilikle ele alıyor. İnsan iradesi ile insanların sahip olduğu kaynaklar arasında doğrusal bir ilişki kurma kolaycılığına girmiyor. “Zenginsen kötü adamsın” klişesini desteklemiyor ama zenginlerin kötülük yapmayacağını da iddia etmiyor. Ahlakın iradenin tasarrufu olduğunu belirliyor. Varlıklı olmanın kişiye getirdiği fırsatları işaret ederken, bu fırsatların nasıl kullanılacağı düğümünü çözme işini iradeye bırakıyor. İncil’de şöyle diyor oysa: “Radix malorum est cupiditas” yani “kötülüklerin kökeni varlık (para) hırsıdır.” (Timothy 6:10). İyi bir Hristiyan olan Montaigne’in bu çıkışını, bir de bu gözle okuduğumuzda “ezberci” kabulleri kutsal kitapla kısmen çelişmek pahasına bile olsa reddettiğini görüyoruz. Kapitalizmin göbeğinde bile olsan iradene sahip çık diyor, başka bir deyişle, Montaigne.

________________________________________

“Doğa bizi özgür ve bağımsız yaratmış, bizse tutup kendimizi olmadık çemberler içine hapsediyoruz.”

Dünya Vatandaşlığı, Denemeler, Montaigne

europe_1580

Kapitalizme değinirken bu sistemi sorgulayan Yeşiller’i atlamak olmaz. Kalabalık içinde yalnızlık inşa ettiğimiz o koca megaşehirleri hayal etmişçesine, “Dünya Vatandaşlığı”na dair sınırları olmayan bir dünya öngörüsünü dile getirmesini ben çok heyecan verici buldum. Denemeler’in yayınlandığı 1580’de Avrupa, Kutsal Roma İmparatorluğu (Almanlar), Fransa, İspanya ve Osmanlılar arasında bölüşülmüş büyük güç merkezlerince yönetiliyordu. Yine de, bu büyük yapıların altında onlarca küçük krallık, dukalık, hanlık veya eyalet vardı. Montaigne, bu mini devletçiklerden ve onların şatafatlı armalarla süslenmiş kibirli derebeylerinden sıkılmış olsa gerek ki, dört asır sonra dünyaya gözlerini açacak John Lennon gibi, sınırların olmadığı bir dünyanın ve o dünyanın vatandaşlığının hayalini kurmuş.

Başka bir boyuttan okuyacak olursak “doğa bizi özgür ve bağımsız yaratmış” derken, içsel dünyamızdaki sınırlandırılmışlık duygusunu (ya da mahalle baskısını) da vurguluyor, Usta. Kendi hücreevlerimizi kendimiz yaratıyoruz. Kentlerimizde tıkış tıkış olmamız da aynı nedenden. Bu alıntıyı sahibini bilmeksizin okusaydım bir “Greenpeace” eylemcisine yakıştırmam hiç de zor olmazdı sanırım. İşte Montaigne böyle bir öngörüyü yakalamış bence.

________________________________________

“Sokrates’e ‘Otuz Zalimler seni ölüme mahkûm ettiler’ dedikleri zaman onun cevabı ‘Doğa da onları!’ olmuş.”

Özgürlük, Denemeler, Montaigne

Sokrates

Doğadan gelen köklerimizi yadsıyıp insan icadı habitatlarla kendimizi sınırlarken fildişi kulelerimizi yaratıyor, oradan bakarak doğadan üstün olduğumuz zannına kapılıyoruz. Montaigne’in Sokrat’tan yaptığı bu alıntı, bana insanın doğaya karşı üstün olduğuna dair yanılsamasını çağrıştırıyor. Ama elbette ki kadim bilge Sokrat’tan çıkarılacak dersler çok… Sokrates, üzerine siyaseten atılan haksız suçlamalardan dolayı idama mahkûm edildiği durumda, insan kaynaklı gücün de insan gibi sonlu olduğunu vurguluyor. Kadir-i mutlak olarak “doğa”yı işaret ediyor. İntikamını alacak olan Doğa’dır, çünkü… Montaigne’in bu alıntıya “Özgürlük” denemesinde yer vermesi de, bize özellikle şu günlerde hatırı sayılır sıklıkta tartıştığımız “adalet” kavramı hakkında hassasiyetini hissettiriyor.

 

publilius-syrus________________________________________

“Değiştirilemeyen bir düzen kötü bir düzendir” – Publis Syrus

Kararsızlığımız, Denemeler, Montaigne

Değiştirilemiyorsa o düzen kötüdür. Değiştiremiyorsanız siz de kötüsünüz. Copy-paste: şimdi@burası

________________________________________

“Bir kralsam, halkın bana çatmaması, beni sevmesi anlamına gelmez. Çünkü çatmak isterse de çatamazdı.”

Halk ve Kral, Denemeler, Montaigne

abdulhamitMonarşinin egemen olduğu bir dönemde yazılmış olması itibarıyla despotizmin kitleler üzerinde hâkimiyet kurması pek tabii tartışılabilir görünmüyordu, Michel de Montaigne için. Günümüzde ise ancak totaliter rejimlerde mümkün bu… Bu rejimde kimse krala çat(a)mıyor. Kral da diyor ki, “bana kimse çatmıyor demek ki herkes benden memnun…”. Sanırım böyle bir kralın bazı şeyleri gözden kaçırdığını düşünebiliriz…

Bir de başka bir totaliter rejim düşünün: Halk gözünü öyle bir karartmış ki, krala çatacak noktaya gelmiş. Varın düşünün o halkın içindeki memnuniyeti… O kraldan…

________________________________________

“Ne kadar az korkarsak o kadar az tehlikeliyiz” – Titus Livius

Gerçek Sebepler, Denemeler, Montaigne

titus-livius

Totalitarizme değinmişken korku, tehlike, tehdit ve tedhiş sarmalından bahsetmemek olmazdı. Tarihçi Titus Livius, korkan insanın, yaşadığı tehdit algısı sonucu ne kadar tehlikeli olabileceğini ifade ediyor. Toplum önderleri bu zaafı istismar etmek için kontrol ettikleri kitlelere korku enjekte ediyorlar. Korku, kitlelerin savunma mekanizmalarını devreye sokuyor. Onları, maruz kaldıklarını düşündükleri tehditlere karşı daha tehlikeli hale getiriyor. Bu tehlike kitlesel bir savunma refleksine dönüşüyor. Tedhiş, yani şiddetle sindirme de, bu aşamada vücut buluyor. “Palalılara” daha ziyade o noktaya geldiğimizde rasgeliyoruz. Günümüz siyaset argosunda “safları sıklaştırmak” olarak tanımladığımız kavram, birkaç binyıl öncesinde literatüre kazandırılmış, anlayacağınız. “Tarih tekerrürden ibaret” dendiğinde, hak vermemek zor.

________________________________________

“Romalılar sömürgelerini bu yoldan kuruyorlardı: Kendi kentlerinin aşırı ölçüde şiştiğini görünce işine en az yarayan halkı çıkarıyor, fethettikleri yerlere yolluyorlardı.”

Yanlış Seçilen Yollar, Denemeler, Montaigne

Aldous Huxley
Aldous Huxley

Milletlerin bir yerlerden bir yerlere göç etmesi zorla ya da gönüllülük esasıyla olsun tarihte çokça tekrarı yaşanmış bir senaryo… Gönülsüz göçlerin hikayeleri daha basit: Kırbaçlıyorsunuz! Ya ölüyorlar ya verdiğiniz istikamette yer değiştiriyorlar… Gönüllülük ise sadece güç değil liderlik de gerektiriyor… Korkularla donatılmış olan toplumlar kurtarıcılarına/koruyucularına tabi olmayı tercih ediyorlar. Bu gönüllü yönelim o koruyucuları kitleleri yönetmek için daha da yeterli/yetenekli kılıyor. Kitle yönetme kabiliyetleri gelişen önderlikler daha da büyük kitlesel mühendislik planlarını işletmek için kendilerinde cüret buluyorlar. Totaliterlere iktidarlara özgü bu cüretin demokrasiyi bir kandırmacaya dönüştürerek de elde edilebileceğini söylüyor Aldous Huxley. Montaigne, “Yanlış Seçilen Yollar” denemesinde yer veriyor bu cümleye… O da ayrı bir manidarlık içeriyor… Her oyunun sonunda hâkim erk kazanırken güçsüz çoğunluk kaybediyor…

________________________________________

“İmparatorla ayakkabıcıların ruhları aynı kalıptan çıkmadır. (…) Bizi bir arkadaşımızla kavgaya sürükleyen neden, hükümdarları savaşa sürükler.”

Ruh Benzerliği, Denemeler, Montaigne

gentleman-shoe-shine-stand

Önderlerine tabi toplumların kütlesel gücünün, önderlerinin beşeri zafiyetlerince sarsak ve kütleleriyle orantılı olarak yıkıcı olabileceklerini saptıyor, Montaigne. Adeta II. Dünya Savaşı’nın özeti gibi… İnsan olmanın tüm üstünlük ve eksiklikleriyle sınıf üstü bir ortak payda olmasını teslim ederken, bundan yola çıkarak kitlesel etki alanı büyüdükçe önderliğin sorumluluğunun nasıl arttığını ifade ediyor. İyi önderlik bu sorumluluğu ateşten bir gömlek gibi görmekse, karşıtı, kullan-at tişört gibi giymek anlamına geliyor. Michel Usta bir kez daha önderliğin olurları ve olmazlarının çağlar arasında pek de değişmediğini fısıldıyor bize… Montaigne bu eserini “yakın gelecekten” ötesi için kalıcı öngörmemişti ama bana sorarsanız, ne olduğu belirsiz Nostradamus beyitlerine göre çok daha fütürist(!) bu “Denemeler”…

________________________________________

“Bir kişinin yanılgısı bütün halkın yanılgısına yol açar, bütün halkın yanılgısı ise sonrakilerin yanılgıya düşmesine sebep olur.”

Yanılgılar, Denemeler, Montaigne zeit

Montaigne burada iki eksenli bir etki-tepki mekanizmasına dikkat çekiyor. Bir yandan önderlik ile toplum arasındaki buyurgan dikey (hiyerarşik) ilişkiyi somut şekilde belirliyor. Bunun üzerine, toplumun mutabık kaldığı bir normun, o toplumun zamanla evireceği yeni toplumsal normların öncülü olduğunu okuyor. Hegel’den 250 yıl önce zamanın ruhunun (Alm: Zeitgeist) toplumlar ile erk ve konjonktür arasındaki dikey etkileşimi ve zamanın tez-antitez-sentez üzerinde yürüyen “yatay” dönüşümünü tek cümlede toplayıveriyor. Tıpkı, ebeveynlerin hatalarını çocuğa geçirip, çocukların o hataların üstüne yeni hatalar ekleyerek geleceğin anne-babalarına miras bırakması gibi…

________________________________________

“Ceasar’ın hayatındaki ibret dersleri bizim hayatımızdakinden daha fazla değildir.”

Kendimizi Dinleme, Denemeler, Montaigne

22

“İnsan lider de olsa insandır” dercesine “insanca” ve “insancıl” değil mi bu? Montaigne’in diğer önermeleri ile birleştirdiğimizde çıkan sonuç şunlar: Önder bir ayakkabıcı kadar hata yapmaya müsaittir çünkü ikisi de insandır ve hata insana mahsustur. Tepedekinin hataları ile en alttakininkiler arasında sadece etki şiddeti fark ediyor. Hata yapma potansiyeli kadar, hatalardan ders çıkarma potansiyeli de ortak üstelik.

Haydi, konuyu biraz sulandıralım: Milli iradenin bir tercih yapmış olması, milli iradenin o tercihte hata yapmış olma ihtimalini ortadan kaldırmıyor. Milli irade sonuçta, hepsi hata yapma ihtimali bulunan gerçek insanların kararlarının bir bileşkesinden ibaret. Milli iradenin kararı “şimdiki zaman” içinde “doğru” ya da “yanlış” olarak nitelendirilemez elbette. Tersini iddia etmek demokrasinin ruhu ile çelişir. Yine de bu kararları yargılayacak bir merci var: O da tarihin ta kendisi! Tarih bu milli kararların sonuçlarını “doğru” (faydalı) bulursa bu o milletin büyük talihine olacaktır. Ama milli irade “yanlış” bir karar almışsa o zaman da sonucu “tarihsel” olabilir… Bu olasılığı kestirmek de yazı-tura tahmini yapmak gibi aslında. Zira kelebek etkisi, aldığımız kararların sonuçlarının neler olduğunu bilinmez kılıyor. Bunları ancak tarih uğraşısı ile gelecek zamandan bugüne iz sürerek yorumlayabiliyoruz. Kıssadan hisse: Alman Nasyonal Sosyalist Partisi 1928 Mayıs’ta %2,6 oy alırken Mart 1933’te %43,9 oy oranına ulaşmayı başarmıştı… Milli irade tecilli etmişti ve bu çok önemliydi…

________________________________________

“Olabilir desinler ama olur demesinler” – Cicero

Kesin Yargıya Karşı, Denemeler, Montaigne

cicero1
Cicero

Milli irade tercihlerini yapadursun, acaba kanaatler belli merkezlerde yoğunlaştı diye, bundan “gerçek bir gerçeklik” resmi çizebilmek mümkün mü? Kanaatler ile hakikatler arasında hep bir uçurum yok mu? “Olabilirleri olur gibi gösterirsek” belki böyle bir algı oluşabilir, ama Cicero’ya göre; oluşması kesin olmayan olasılıkları bir gerçek gibi sunup halkı kandırmamak gerekiyor gibi gözüküyor… Günümüzdeki siyaset bunu nasıl okur peki? “Bildiğin gibi yürü! Kim tutar seni? Ama ifade ederken keskin tanımlardan kaçın ki kaçacak yerin olsun…” Kitleler böyle etki altına alınıyor… Gerisi malumunuz…

________________________________________

“Kürsüde konuşanlar bilir. Konuşurken duydukları heyecan, onları inanmadıkları şeye inandırırlar.”

İnsan Hali, Denemeler, Montaigne

CHAPLIN

Hatip, seslenen olarak belirgin bir erk sahibidir ve bu bir iktidar sarhoşluğu yaratır. Öyle ki, seslenen seslenebildikçe içeriğinin önüne çıkarır seslenebilme kabiliyetini… Hitabet bu anlamıyla söylediğine değil kendine inanmaktır. Kendinize kayıtsız şartsız inanıyorsanız, söylediğinize inanmamanız için zaten bir neden kalmayacaktır.

Montaigne, hitabet sanatının en önde gelen unsurunun söylediğine inanmak olduğunu işaret ediyor. İnanmak, adı üzerinde, “rasyonel olmayan” (yani akıl içermeyen) “itikadî” bir eylem. Dolayısıyla eğer söylemeyi planladığınız şeyi yeterince seviyorsanız, biraz da hitabetiniz varsa, ortalama bir yüreğe dokunabiliyorsunuz demektir. Hele bir de, az çok mantıksal bir kurgusu olan bir içerik üretip söylediğinize kendiniz de inanmayı başarmışsanız, o zaman sadece vasat yürekleri değil ortalamanın üzerindeki akılları bile fethediyorsunuz. Verin coşkuyu yeter! Mesele, ne söylediğiniz değil toplamın yüzde kaçının ikna olduğu zira…

________________________________________

“Cezasını bekleyenler onu çekiyor demektir.”

Vicdan, İnsan Hali, Denemeler, Montaigne

711130-112808_86953_homer_simpson_super_largeMontaigne burada suç, vicdan ve ceza ilişkisine dikkat çekiyor. Önerme o ki, kişi eyleminin suç olduğunu biliyorsa, bunun bedeline dair ruhsal baskı hisseder. Vicdan azabı, pişmanlık, tedirginlik veya korku duygularından en az birine maruz kalır. Bu genel itibarla doğru. Ancak suçlu bir önceki maddede tartıştığımız gibi gerçeğe değil de kendine inanmışsa, vicdanında suça da yer olmayacaktır. Somutlaştıralım: Tüm amelinizin milli iradenin sorgulanamaz tecellisi olduğuna ikna olmuşsanız, ne konuşuyoruz ki? Biz edepsizlik etmeyelim, size de helali hoş olsun…

________________________________________

“… en iyi işçiler nasıl iş gördüklerini anlatmaktan aciz kimselerdir.”

İnsan Doğası, Denemeler, Montaigne

QR-code-cap
BENİ İŞE AL.

Şu bizim siyasi ekosistemimizde malum bir zihniyet var ki, “biz kendimizi halka anlatamıyoruz”, diyorlar. Malum diğer zihniyetin takipçileri de diyor ki onlar için, “bunlardan daha iyi rakip olamaz”… Şu sonuçlar çıkıyor: İyi olduğunu düşünenler kendini iyi anlatmak sorumluluğunun da bilincinde olmalıdır. Kendini anlatamayanlar rakiplerince kolayca tasfiye edilebilir.

Kendini anlatma ve pazarlama eylemleri, ikna etmenin iki hayati bacağı olarak ön plana çıkıyor. Kendini anlatma sanatı bir sunum işi. Hitabet, psikoloji ve oyunculuk boyutu var. Pazarlama işi ise bir içerik işi. İyi işçi olmak iyi bilinmek anlamına gelmiyor. Mesela, İETT’de çalışmış olmanın hedef kitlenizde olumlu bir algı yaratacağına inanıyorsanız, yapmanız gereken bu hikâyeyi onlara belletmek. Gün boyu otobüs kullanmak değil! İlkini yaparsanız size “halk adamı” diyorlar, ikincisini yaparsanız “otobüs şoförü”…

Ne demişler: Aynası laftır kişinin işe bakılmaz! “Yeni” gerçeklik böyle bir şey işte…

________________________________________

“Nice insanlar kendilerinin olmayan inanışlar için, başkalarından aldıkları, ne olduğunu doğru dürüst bilmedikleri fikirler için ses çıkarmadan diri diri yanmışlardır.”

Körü Körüne İnanmak, Denemeler, Montaigne

Pink_Floyd_The_Wall_-_Mutant_Human-SEG_Toys-Pink_Floyd_The_Wall-SEG_Toys-trampt-82977oBir toplumun entelektüel sermayesi ne kadar sığ ve/veya yeknesak ise ideolojik sermayesi de aynı oranda akılcılıktan uzaklaşıp tarafgir kalmaya mahkûm. Siyaseti hala duygusal yaşıyoruz. Partizanlık hala taraftarlıkla eşanlamlı… Birey kültürü değil kitle kültürü egemen çünkü. Siyasi içeriğimizden bağımsız olarak içeriğe değil işbirliklerine şehit veriyoruz. Bunca kayba rağmen hala bu noktada debelenmemiz çok acı… Önümüze konan lokmaya açlıkla, iştahla, bilaitiraz değil ama ekseriyetle ihtiyatla yaklaştığımız gün “akılcı” bir toplum olmaya başlayacağız… Umarız, o gün çok gecikmez…

Montaigne’den Denemeler yazılarım devam edecek.

Sevgilerimle,

Manzum S.

(Yeşil Gazete)

Art Spiegelman İsrail hakkında konuştu – Mira Sucharov

Tanınmış çizgiroman sanatçısı, ve Pulitzer ödüllü Maus‘un çizeri Art Spiegelman, İsrail üzerine sessizliğine ara verdi. En azından, geçtiğimiz hafta Facebook’ta takipçileri ile The Nation dergisinin son sayısı için hazırladı bir kolajı paylaştığında bunu böyle ifade etti.

Art Spiegelman (Fotoğraf: Nadja Spiegelman)
Art Spiegelman (Fotoğraf: Nadja Spiegelman)

Paylaşımına “İsrail hakkında düşünmemeye çalışarak bir ömür” geçirdiğini söyleyerek başlayan Spiegelman, “İsrail, kötü hırpalanmış, travma sonrası stres rahatsızlığı olan, ve büyüyünce başkalarını dövmeye başlamış bir çocuğa benziyor” diye devam ediyor.

“Gazze’de Perspektif (Davud ve Câlût İllüzyonu)” altyazılı İncil resmi tarzı illüstrasyon, iki panelden oluşuyor. Solda, Davud ve Câlût hikâyesinin klasik bir resmi  var. Sağdaki panelde küçültülmüş bir Câlût ön plana daha yaklaştırılıyor. Özgün olmayan bir siyasi söylemi boyut ve perspektif oyunlarıyla dile getirerek illüstrasyon, Spiegelman’in kariyeri çalışmalarına zekice bir gönderme yapıyor.

Bu çizim etrafında iki önemli soru ortaya atıyor. İlki, New York Musevi Müzesi’nin bir Spiegelman retrospektifi hazırlaması, ve bunun İsrail’i sık sık eleştiren Judith Butler’ın orada İsrail’le alkâsız bir konuda konuşma yapacak olması üzerine yaşanan tartışma ile rastlaşması bize ne anlatıyor? (Butler, daha sonra konuşmadan geri çekilmişti.) Spiegelman İsrail’i daha önce eleştirmiş olsaydı, müzenin hâmîleri ve eleştirmenleri ayni taktikleri uygulayabilir miydi?

Spiegelman İsraİl boykotuna destek vermiş değil (derin ironi anlayışı, tevazuu, ve entelektüel nüansıyla boykot belki de onun tarzı değil). Ancak, son çizimindeki eleştirisi lâfını esirgemiyor. Ve, gittikçe artan sıklılta, İsraili eleştiren dilin soğuk bir tepki çektiğini görüyoruz. Daha önce de yazdığım gibi, kimse liberal bir Siyonist’ten hoşlanmaz.

İkincisi ise, günümüz kamuoyunda Holokost üzerine yansıma ve anmanın en önemli seslerinden biri olmuş bir yazar ve sanatçı İsrail’i eleştirince, daha dikkatli mi kulak vermeliyiz?

Gazze'de Perspektif
Gazze’de Perspektif (Davud ve Câlût İllüzyonu) – Perspective in Gaza (The David and Goliath Illusion)

Bu konuda Gazze’de savaş sürerken Holokost’tan kurtulanların ve ailelerinin çatışan ifadelerine dikkat etmemiz yerinde olur. Bir gurup, anti-Semitizm’in dehşetine dair şahsi tecrübelerini İsrail’i eleştirmek için kullandı, İsrail’in Gazze’deki hareket tarzına “soykırım” dedi. Diğer taraftan, belki de Holokost’tan kurtulan en önde gelen kişilik, Elie Wiesel, büyük gazetelere verdiği bir îlânda Hamas’ı “çocuk kurban etmek”le suçlarken çok daha farklı bir görüş belirtti.

Çoğumuz şu çeşit söylemlere maruz kalıyoruz: “Bir Yahudi olarak, ben (boşluğu doldurunuz)dan rahatsızım.” Böyle başlayan ifadeler, sahibini hassasiyetsizlik suçlamalarına karşı korumayı amaçlar. Ancak, bu hitabî araç çoğu zaman eldeki tartışma konusunu bulanıklaştırmaktan başka bir işe yaramaz.

Benzer şekilde  polemikçilerin “savaş”ı İsrailliler ile Filistinliler arasında olmaktan çıkarıp “medeniyet ve barbarlık” arasında olmaya çevirmeye çalıştığını görüyoruz, ki Wiesel’ın da îlânında yapmaya çalıştığı buydu. Ancak şunu hatırlamalıyız ki “medeniyet” ve “barbarlık” kelimeleri her zaman “biz” ve “onlar” kelimelerine eşanlamlı kullanılmıştır.

Veyâ şöyle diyebiliriz, lütfen gerçek Câlût parmak kaldırabilir mi?

Belki de Spielman’ın kolajının en anlamlı yanı Davud ve Câlût metaforundaki ikili resmi ters düz etmesi değil, daha ziyade “perspektif” kelimesini kullanışı.” Belki nerede durduğunuz nerede oturduğunuza bakıyor. Ama, bu da tam doğru değil; zira bir diaspora Musevisi İsrail’i canavarvârî bir Câlût olarak tasvir ederken diğeri İsrail’in ahlâklı bir Davud olduğu fikrine tutunmaya devam ediyor, ve Holokosttan kurtulmuş biri İsrail’in soykırım uyguladığını görürken diğeri vahşi bir düşmana karşı nefsi müdafaa için katil görüyor.

Nihayetinde, bir sanatçı çizgi ve gölgelerini gözlemlerine, hafızası ve hayâl gücüne göre oluşturmak zorunda ise, siyâsî gözlemci de gelişen olaylarda etkin kişi ve gurupların her birinin kendine ait dünyasına girmeye hazır olmalı. Ne sanatçı, ne de gözlemci için kolay bir iş.

Gazze'de Perspektif
The Nation’da çıkan çizimin tamamı

 

[Çeviri: Alidost Numan. Orijinal yazı: The Jewish Daily: Forward]

[Denizgöründü Mektupları] “ANNEEE! Bu ağaçlar Tayyibin ağaçları mı?” – Burcu Ertunç

“ANNEEE! BİR ŞEY SORABİLİR MİYİM?

Şimdi ağaçtan ev yapıyoruz ya hani, bunlar Tayyip’in kestiği ağaçlar mı? “

Elif
Elif

Elif, Gezi sürecinde 4 yaşındaydı. Hemen her şeyi Bülent ve Neslihan ile birlikte yaşadı. Sokaklara çıkmadı ama anne ve babasını sabır ve anlayışıyla evde bekledi. “Neden herkes bağırıyor, herkes oraya gidiyor?” sorusuna verilen cevap “Ağaçları, hayvanları, oyun parklarını korumak” olunca… Elif’in doğa sevgisi ve farkındalığının kaynağı Gezi Parkı hadisesi değil ama üzerimizdeki yok ediciliği kavrayışının kaynağı kesinlikle o günler…

Hayal kurulunca gerçekleşen bir şeydir

Neslihan ve Bülent toprağın hikmetini, elin emeğinin kıymetini çocuk yaşlarda öğrenmiş iki can dost. Birbirlerini buldukları anda da doğada yaşam kurma hayalleri ortak olmuş. On yılı aşkındır Balıkesir ve Çanakkale yöresinde geçirdikleri yaz tatillerinde bahçe yapmayı sürdürmüş o da yetmemiş hem iş yerlerinde hem evlerindeki mini minnacık balkonlarını biber, domates, reyhan ve türlü çiçek ve ağaç ile donatmışlar. Kırsaldaki evlerinin hayaliyle uyanıp işe gidiyor; internetteki arazi ilanlarına bakıyor, telefonda birçok insanla hep aynı konuyu konuşuyorlar. Eve dönüyor çöplerini tasnif ediyor, ekmeklerini, yoğurtlarını yapıyor ve sonra yine hayaller kurarak uyuyorlar. Tatillerini ve izin alabildikleri her fırsatı kırsaldaki dostları ziyaret ederek türlü atölyelere katılıp gönüllü çalışmalara destek vererek değerlendiriyorlar. Ruhları doğada, bedenleri betonlara sıkıştırılan şehirde bocalıyor.

“Annee! Bana masal anlat ama ağızdan olsun, kitaptan değil!

4 DSC_4240

Neslihan ve Bülent’in durumu alışıldık bir çıkmaz gibi görünürken kızları Elif’in hali ve tutumu bana daha çok şey anlatıyor. Elif, anne ve babası nereye giderse onlarla birlikte gidiyor. Hiçbir yeri bir diğerinden ayırmıyor çünkü günün sonunda her yer doğa. Şehre döndüklerinde bile bir süre sonra eve alışıyor çünkü balkonları aslında bir bahçe, evlerinin önündeki bir avuç toprak, neticede toprak işte! Hemen ötedeki AVM’yi görmüyor sadece ağaçlara, bulutlara ve kuşlara bakma evresinde hayatının… Elif yargılamadan izliyor olan biteni; “gidiyoruz” diyorlar gidiyor, “burası bizim evimiz olsun mu?” diyorlar, “olsun” diyor, “dönüyoruz burası değil başka bir yer evimiz olacak” diyorlar, “tamam” diyor. Aslında sabırla bekliyor çünkü biliyor ki er ya da geç olacak: Bu şehirden gidecekler!

Çocukların bilgeliğine zaten inanıyorum da Elifinkisi sanki bir başka. Neden diye düşünüyorum; sanırım uyumadan hemen önce annesinin anlattığı masallardan…  Neslihan’ın “ağızdan” anlattığı, yani kendi kafasında yarattığı masallarda hep orman var, özgür akan dere var, göl var, birlikte çalıp oynayan insanlar var, paylaşım var, özgür dağ keçileri ve çobanlar var, bunların içinde büyüyen çocuklar var.

Balkondan bahçeye, AVM’den denize!

Bülent ve Neslihan
Bülent ve Neslihan

Kalpleri yıllardır Kazdağı’nda Genç ailesinin. Karış karış gezdikleri bölgenin giderek rantın esiri olmasına mı, etkisizleştirilen köylünün çaresizliğine mi üzülsünler, elinin kirini her yere bulaştırmaktan imtina etmeyen şirketlere mi hiddetlensinler?  İstedikleri yeri bulamamaları zaman zaman sinirleri geriyor, moraller bir yükseliyor bir düşüyor. İstanbul’dan Antalya’ya bütün sahil şeridi dolaşılıyor; km’lerle yolu, benzini, masrafı, karbon ayak izi derken yol onları tekrar Çanakkale’ye götürüyor. Karayı bekleyen korsanların KARA GÖRÜNDÜ’sü vardır ya hani Bülent ve Neslihan’ın da DENİZGÖRÜNDÜÜÜÜÜÜ! Sü duyuluyor şükür! Onlara ve birçok dosta yuva olacak toprak bulunuyor. Sadece gün batımında kendini gösteren büyülü deniz manzarası İstanbul’daki evin AVM manzarasının yerini alıyor sonunda.

 

Keser! 6’lık çivi! Testere! Vida! Gönye! Kaleeeem!

Şuralarda bir yerde bi kalem olacaktı! 

Neslihan ve Emre
Neslihan ve Emre

İnsan kendi evini yapabilir miymiş canım?

8’lik çivi de öyle kolay çakılır mıymış?

Kerpeten ne de güzel bir aletimizmiş.

İnşaat ustalarının kalemi kulak arkası etmeleri boşuna değilmiş.

En bir güzel olay el rendesinin tahta üzerinde yumuşacık kaymasıymış.

Çatıya çıkan nasıl ineceğini önceden hesap edecekmiş.

Önce iş güvenliğiymiş!

Ahşapla çalışanın cımbızı, iğnesi hep yanında olmalıymış.

Etraftaki çocuk insanları sürece dâhil etmek ve bir yandan onları korumak da özel maharet istermiş.

Ahşap evde kullanılacak ağacın kesildiği ay, gün hepsi çok önemliymiş, eskiler bir bakışta doğru zamanda mı kesilmiş anlarlarmış.

Mis gibi kokan tahtaları öpüp koklamadan durmak imkânsızmış.

8 DSC_4440

Dostlarım, arazilerine kalıcı evlerini yapmadan önce temel ihtiyaçlarını asgari ölçüde karşılayacak bir mekân tasarlamak istediler. Çıraklığını da ustalığını da kendileri yapacakları bir mekân… Köyü bulmazdan önceki fırtınalı süreçlerini yakından izleyen biz de–Emre Ertegün ve Burcu Ertunç– içimiz içimize sığmayarak inşaat mahallinin koşulları ne olursa olsun arkadaşlarımıza yoldaşlık etmeye Denizgöründü Köyü’ne gittik. Evin temeli atılmış, ilk direkler çıkmıştı. Tüm malzemeler emre amade bekleşiyordu. Tahta, taş yünü ve sac ile kapatılacak çatı için proje Bülent’in kafasındaydı. Tabii köylünün arazinin konumu, mevsim vb. değişkenlerle ilgili verdikleri her bilgi projenin değişmesine sebep oluyordu. Bununla beraber “geçici ev” olarak çağırılan yaklaşık 25m2lik oldukça sağlam bir yapıya doğru evirilecekti.

Bütün komşuların hiç sözleşmeden seferber olmaları, hemen her gün birinin bir şey yapıp gelmesi Bülentlerin gelmesiyle pekişen topluluk ruhunu hissettirdi. NirunFarm ailesi ekmeklerini ve nohut ezmelerini, komşu Şükrü Abi yemeklerini, “Şekerpare” Gülkan Teyze çay servislerini, yoldan gelip geçenler takdir dolu sözlerini, Hasan Amcalar yardımlarını esirgemediler. Ahmet, Aykan, Elif, Derya, Hira, Efe ve Güzide’nin doğru zamanda doğru yerde olmalarıyla içimizi rahatlattılar.  Denizgöründü’ye 4 yıl önce yerleşen Nilüfer ve Oygar ise belki de en güzel hediyeyi vererek konaklamamız için yuvalarını bizimle paylaştı. Nilüfer Erdin’in hikâyesi ayrı bir yazı konusu ama araştırmak isteyenler için ilk ipucunu veriyorum Arı merası!

Gözlerimi dolduracak, içimi coşturacak kadar güzel geçti günler. Uyum, neşe, çabalama, cesaret verme, öğrenme, öğretme, paylaşım, iş bölümü, sabır, gözlemleme, dinleme, dinlenme, eğlenme…  Kentten köye yolculuk ne kutludur, ne kıymetlidir bu yolculuğun yoldaşları!

13 DSC_4774...

Not: Anlatacak çok şey var inşaat sürecinin arka planında.  içme suyu sorunundan, atıkların saklanmasına, bölgenin sosyal sorunlarından, çevredeki taş ocakları ve barajlara kadar birçok meseleyi gözlemleme fırsatımız oldu. Ancak bu yazı gerçekleşen hayaller ve Elif’in hayatı algılayışıyla ilgili olsun istedim.

 

Yazıyı Burcu yazdı yazmaya ama Denizgöründü Komünü'nü ayırmak içimizden gelmedi Soldan sağa: Emre, Burcu, Neslihan ve Bülent
Yazıyı Burcu yazdı yazmaya ama Denizgöründü Komünü’nü ayırmak içimizden gelmedi
Soldan sağa: Emre, Burcu, Neslihan ve Bülent

 

 

Burcu Ertunç

İngiliz Vahşiyaşam Fotoğraf Ödülleri (BWPA) sahiplerini buldu

2009 yılından beri düzenlenen British Wildlife Photography Awards (BWPA-İngiliz Vahşi Yaşam Fotoğraf Ödülleri) bu yıl ki sahiplerini buldu.

Doğa fotoğrafçılığı ve Büyük Britanya doğa tarihi, biyo-çeşitliliği ve türleri hakkında farkındalık yaratmak amacıyla düzenlenen yarışmanın bu yıl ki kazananlarının bir seçkisiyle sizi başbaşa bırakıyoruz.

Şehir vahşi yaşamı kategorisi kazananı: The Tourist
Fotoğraf: Lee Acaster/PA
Fotoğraf: Lee Acaster/PA, Londra
12-18 yaş kategorisi kazananı: On the prowl
Fotoğraf: Joshua Burch (16), Güney Londra
Fotoğraf: Joshua Burch (16), Güney Londra
 Hayvan portreleri kategorisi kazananı: Shag resting
Fotoğraf: Steven Fairbrother, Northumberland
Fotoğraf: Steven Fairbrother, Northumberland
Doğal ortam kategorisi kazananı: A life at Sea
Kuluçkaya yatan sümsük kuşları Fotoğraf: Ruth Asher/BWPA, Shetland, Scotland
Kuluçkaya yatan sümsük kuşları Fotoğraf: Ruth Asher/BWPA, Shetland, Scotland
İngiliz mevsimi ödülü kazananı: Hares

 

Fotoğraf: Andrew Parkinson/BWPA
Fotoğraf: Andrew Parkinson/BWPA
Vahşi ağaçlar kategorisi kazananı: Autumn Jewels
Fotoğraf: Peter Cairns/BWPA/Northshots
Fotoğraf: Peter Cairns/BWPA/Northshots
Doğa kategorisi kazananı: Grey Seal Claw
Fotoğraf: Jim Greenfield/PA, Lincolnshire
Fotoğraf: Jim Greenfield/PA, Lincolnshire
Hayvan davranuşları kategorisi kazananı: Otter and Puffin
Fotoğraf: Richard Shucksmith/BWPA, Shetland Isles, Scotland
Fotoğraf: Richard Shucksmith/BWPA, Shetland Isles, Scotland
Sahil ve denizcilik kategorisi kazananı: Big Blues
Fotoğraf: Alexander Mustard/BWPA, Cornwall, England
Fotoğraf: Alexander Mustard/BWPA, Cornwall, England
Gizli İngiliz kategorisi kazananı: Window Gnat
Fotoğraf: Susie Hewitt/BWPA, County Antrim
Fotoğraf: Susie Hewitt/BWPA, County Antrim
12 yaş altı kategorisi kazananı
Fotoğraf: William Bowcutt, Dumfries
Fotoğraf: William Bowcutt, Dumfries
Siyah-beyaz kategorisi kazananı: Blue on black
Fotoğraf: Alexander Mustard, Cornwall
Fotoğraf: Alexander Mustard, Cornwall
Botanik kategorisi kazananı: Green and Red Telephone Box
Fotoğraf: Philip Braude/BWPA, Londra
Fotoğraf: Philip Braude/BWPA, Londra
Okul kategorisi kazananı
Fotoğraf: Michael Drayton /BWPA
Fotoğraf: Michael Drayton /BWPA

 

Yeşil Gazete için çeviren: Gizem Hasırcıoğlu

(The Guardian, Yeşil Gazete)

 

Son dönemin Yeşil Kitapları

Ekoköyler: Yeni Rotamız

Bu kitap, hayatlarımızda bütüncül ve yaratıcı bir amaç duygusu doğurmak için sağlam temeller oluşturmakta ihtiyacımız olan başlıca malzemeleri tanımlamayı hedeflemektedir.
2 ekoköylerOluşmasına öncülük etmemiz gereken yeni toplum sabit bir varlık değildir. Sürekli verilen bir varlıktır ve yeni kökler salabilmesi için öyle bir formül ortaya koymalıyız ki; iyi meyveler versin.

Gelecek için sorumluluk alabilen ve almaya istekli bireylerden oluşan kritik bir kitlenin ortaya çıkışı ile mevcut sistemin onlarca yılın yalan ve yanlış yönetiminin biriken yansımalarıyla başa çıkmaktaki başarısızlığının görünür hale gelmesi aynı zamanda denk geliyor. Şimdi karşı tarafa geçme zamanıdır. Eski bir yaşam tuz buz olurken yeni bir yaşam ortaya çıkmaktadır.

Eminim ki bu süreçte büyük, eşi görülmemiş jeofizik ve insani sarsılmalar yaşanacaktır. Ancak korkmamalıyız; çünkü büyük hastalıklar öyle sessizce yok olmazlar. Bugün yeryüzünün yükselen ateşini terleyerek atması ve vücudun ve damarların temizlenmesi için derinlere gömülü zehirlerini kusması gerekmektedir. Bu çalkantıların büyük bir değişim sürecinin vazgeçilmez bir parçası olduğunu kabul edersek bununla daha etkili bir şekilde başa çıkabiliriz.

Gezegenimizi ya da onun insanların iyileştirecek sihirli bir reçete yoktur. Ancak gezegendeki yaşamın tüm alanların etkileyen derin hastalıklar hakkında farkındalığımız ne kadar atarsa mevcut rotamızı değiştirmeye ve yeni rotamızla yola çıkmaya o kadar hazır olacağız. Bu yeni rota, içinde bulunduğumuz kaosu aşarak, yaratmaya yetisine kesinlikle sahip olduğumuz yeni bir düzene gitmektedir.

 Ekoköyler: Yeni Rotamız

Julian Rose. Çeviren: İlknur Urkun Kelso

Yeni İnsan Yayınevi

2014

 

Alıç Ağacı ile Sohbetler

1 Alıç ağacıNeredeyse yarım yüzyıl önce Ankara’da, Dikmen sırtlarında yalnız bir alıç ağacıyla bilge ruhlu bir üniversite hocası sohbet etmeye başlar. Önce birbirlerini tanır, sonra dereden tepeden konuşurlar. Daha çok da alıç ağacı anlatır. Atalarından, geçmişinden, Anadolu’nun her yerine dağılmış akrabalarından bahseder. Tüm bu sohbeti, o anların tanığı Prof. Dr. Hikmet Birand Alıç Ağacı ile Sohbetler adıyla kitaplaştırmıştır. Alıç ağacının sohbeti noktalarken söylediklerini kulak ardı etmek olanaksızdır:

“Sohbetlerimizi dinlemiş olanlar, Anadolu’yu gezerken bakıp geçtikleri, görmeden geçtikleri manzaraları artık başka bir gözle gözetleyecekler; gördükleri her otun, her çalı ve tek ağacın, taşın toprağın anlattıklarına kulak verecekler ve onlara karşı davranışlarına herhalde bir çekidüzen vereceklerdir.”

Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları olarak Prof. Dr. Hikmet Birand’ın Alıç Ağacı ile Sohbetler kitabını, Prof. Dr. Tuna Ekim’in sunuş yazısı ve Yrd. Doç. Dr. Mutlu Kart Gür’ün katkılarıyla bir kez daha okurlarla buluşturuyoruz.
(Tanıtım Bülteninden)

Alıç Ağacı ile Sohbetler

Hikmet Birand

İş Bankası Kültür Yayınları

2014

 

Resimli Türkiye Florası Cilt:1

3 Resimli Tr FLorası

Ülkemizin doğal bitkileri ile ilgili pek çok çalışma yapılmış; ancak sınırlı sayıda kitap yayımlanmıştır. Gerek kapsamı gerekse içeriğiyle Türk bilim insanlarının özverili çalışmalarının ürünü olan Resimli Türkiye Florası, bu özellikleriyle botanik tarihimiz açısından farklı öneme sahiptir. Barındırdığı canlı çeşitliliği ve zenginliğiyle bir ülkeden çok kıta olarak da kabul edilebilecek ülkemizde, Cumhuriyet’in 100. yılı onuruna hazırlanan Resimli Türkiye Florası, 28 cilt olarak planlanmıştır. Eser, akademik çevrelerin yanı sıra halkın da hizmetine sunulmuş bir başvuru kaynağı, daha da önemlisi yol gösterici kılavuz niteliğindedir .
(Tanıtım Bülteninden)

 

Resimli Türkiye Florası Cilt:1

Kolektif

İş Bankası Kültür Yayınları

2014

 

 

Avrupa’da İklim ve Enerji tartışmalı isme emanet

Avrupa Komisyonu Başkan adayı Jean- Claude Juncker, 10 Eylül Çarşamba günü, Enerji ve İklim Değişikliğinden Sorumlu Komisyon Üyesi olarak Eski İspanyol Tarım ve Çevre Bakanı Miguel Arias Cañete’yi atayarak çekincelere meydan okudu.

Birkaç aydan beri M. Cañete’ye karşı açıklamalarda bulunan İspanya ekolojist partisi EQUO, “Bu, zekâya hakarettir” şeklinde bir açıklama yaptı.

Yeni Enerji ve İklim Komiser adayı Miguel Arias Cañete
Yeni Enerji ve İklim Komiser adayı Miguel Arias Cañete

Le Monde gazetesinden Sandrine Morel (Madrid muhabiri) ve Maxime Vaudano’nun haberine göre Nisan ayında, El Pais gazetesi, Miguel Arias Cañete’ye Mercantil Petrolífera Ducar isimli bir petrol şirketiyle bağlantısı ollduğu suçlamasını yöneltmişti. Bu suçlamalar, Cañete’nin kabine üyeliği yaptığı ki dönem sırasında devletin şirkete imtiyazlar vermesini de içeriyor.

Mercantil Petrolífera Ducar isimli şirketin şubelerinden biri, bir çalışanın ölümüyle sonuçlanan kazada ihmalkârlıkla suçlanmıştı.

EQUO sözcüsü Florent Marcellesi, “Petrol için yapıtıkları ortada olan biri, nasıl iklim değişikliğine karşı savaşabilir ve yeni bir enerji modelini öne çıkarabilir?” dedi. Sözlerine “Miguel Arias Cañete, Avrupalıların acilen ihtiyacı olan enerji devrimini gerçekleştiremez” diyerek devam etti.

Cinsiyetçi Söylem:

Yeni Avrupa Komisyon üyesi, seçim kampanyaları boyunca, maço ve cinsiyetçi söylemler yüzünden polemik yarattı.

M. Cañete ve Elena Valenciano’nun (Halk Partisi’nden ve Sosyalist adaylar) katıldıkları tartışma programının ertesi günü, Cañete, kötü performansını ve hazırcevaplık yoksunluğunu “Bir kadın ve bir erkek arasındaki tartışma çok karışık bşrley. Eğer entelektüel üstünlüğü kötüye kullanırsan, bir kadını savunmasızca köşeye sıkıştıran maço bir hava yaratılmış olursun.” diyerek savundu.

Bu sözleri özellikle solda hayretle karşılandı, ve ayak diremesine rağmen beş gün sonra elenî bir şekilde özür dilemeye mecbur kaldı.

Bu polemik Avrupa Parlamentosu’nun da gözünden kaçmadı ve İspanyol aday Brüksel’deki sorgulama boyunca en çok sorun yaşayabilecek adaylardan biri olarak görülüyor.

İspanya hükümeti, “önemsedikeri ve kendi politikalarıyla uyum içinde bir portföy” aradıklarını saklamıyor ve en azından mevcut komiser Joaquin Almunia’nınki (Rekabetten sorumlu) öneminde olmasını diliyor.

Mariano Rajoy’un muhafazakâr hükümetinden iki numaralı isim olan Soraya Saenz de Santamaria, 5 Eylül’de “Kriz boyunca yaptıklarımıza tüm gücümüzle layık olmaya çalışıyoruz.” dedi.

 

(Le Monde, Yeşil Gazete)

 

 

Küçük Prens

Büyüklerin en sevdiği çocuk romanı hangisidir diye sorulsa Küçük Prens uzak ara birinci çıkar. Çocukların rahatlıkla okuyabileceği bir çocuk kitabı gibi gözükse de, alt metinde sevgi, emek ve hayat hakkında derin düşünceler içerir. Küçük Prenste bir çocuğun gözünden büyüklerin dünyası anlatılır. Bizlere mantıklı ve önemli gelen işlerin aslında ne kadar boş ve anlamsız olduğu vurgulanır.

Uçağının arızalanması üzerine Sahra Çölü’ne düşen pilot orada Küçük Prensle karşılaşır. Sohbetleri sırasında Küçük Prens, gezegenini, gülünü ve dünyaya ulaşana kadar yolda karşılaştığı diğer gezegen ve insanları, dünyada karşılaştığı hayvan ve bitkileri anlatır.

 

küçük prens

İnsanların önyargılarını göstermesi açısından Türk astronomu anlattığı bölüm çarpıcıdır: Küçük Prens’in yaşadığı gezegeni bulan bir Türk astronomdur. Bunu uluslararası bir kongrede anlatır ama başında fes ve ayağında şalvar olduğu için kimse sözüne kulak asmaz. Ne zaman ki Avrupalılar gibi giyinip, sunumunu yapar, ancak ondan sonra insanlar ona inanır.

Kitaptaki şirin resimler yazar tarafından çizilmiş ve suluboya ile renklendirilmiştir. 1943 yılından bu yana hem çocukların hem de büyüklerin sevgilisi olan bu kitapta öyle güzel sözler vardır ki, defalarca okunmadan geçilemez: “Geceleri yıldızlara bakarsın. Benim ülkem o kadar küçüktür ki nerede olduğunu görmezsin bakınca. Ama böylesi daha iyi. Yıldızım, herhangi bir yıldız olacak senin için. Böylece bütün yıldızları gözlemeyi seveceksin.”

saint exupery

 

Küçük Prens, Dünya üzerinde 239 farklı dil ve lehçede basılmış olup, şimdiye kadar 140 milyondan fazla satıldığı iddia edilmektedir. Elimde gördüğünüz iki farklı baskısının yanı sıra Türkiye’de 104 farklı baskısı daha bulunmaktadır. Küçük Prens’le ilgili; opera, tiyatro, bale, buz dansı gösterisi, film, çizgi film, çizgi roman yapılmıştır. Küçük Prens’in resmi Fransa’da 50 franklık banknotların üzerine basılmıştır.

Kitabın yazarı olan Saint Exupéry, kitabı yazdıktan altı yıl sonra Küçük Prens adında bir uçakla keşif uçuşu yaparken Akdeniz üzerinde kaybolur ve bir daha kendisinden haber alınamaz. Kim bilir belki de kitapta birden ortadan kaybolan Küçük Prens’in yanına gitmiştir.

Not: Bu yazının videosunu aşağıdaki linkten Uzman Tv’den izleyebilirsiniz.

http://www.uzmantv.com/kucuk-prens-nasil-bir-cocuk-kitabidir

mehmet-fırat-pürselim

Mehmet Fırat Pürselim