Ana Sayfa Blog Sayfa 3802

Caferağa Mahalle Evi’ne polis baskını

Kadıköy’de Caferağa Mahalle Evi’ne polis baskın düzenledi. Çok sayıda polisin sokak başlarını tuttuğu evin bulunduğu sokakta hiçbir aracın geçişine izin verilmedi. Balyozla kapıyı kırarak içeri giren çevik kuvvet polisleri evdeki eşyaları özel nakliye aracına yükleterek evi boşalttı.

10...

Caferağa Dayanışması’nın Twitter hesabından yapılan açıklamada “Çay ocağımızı sökmüşler, kütüphanemizi dağıtmışlar, ortak mutfağımızın elektrikli testere sesleri geliyordu az önce. El ele kurduk omuz omuza koruyalım” denildi.

Evrensel Gazetesi’nden Tolga Alp Turgut’un haberine göre polis barikatı önünde toplanan mahalleliler ‘Saraylara karşı Mahalle Evi’ sloganları attı. Sokak performansı gerçekleştirildi, şarkılar söylendi. Evin boşaltılmasından sonra da protestolar devam etti. Polis mahalleyi terk ederken halk “Haydi şimdi güle güle, ev bize kaldı” sloganları attı.Baskın sırasında polisin mahalle evindeki sobayı alındığı, kütüphaneyi dağıttığı görüldü.

8...

Caferağa Dayanışması, saat 19.30’da mahalle evinin önünde dayanışma eylemi çağrısı yaptı.

Caferağa Mahalle Evi, Kadıköy Caferağa Dayanışması tarafından halk yararına kullanılmak üzere bir buçuk yıl önce işgal edildikten sonra “Mahalle Evine” dönüştürülmüştü.

(Evrensel)

Fincan kadar keyif için damacana kadar israf – Serdar İskit

Pazartesi gününün akşamıydı… Eve gelip bir şeyler atıştırdıktan sonra argın olmayan yorgunluğumu atmak üzere gıda toplulukları ile ilgili yeni bir gelişme var mı diye sanal alemde gezinmeye başladım. Gaziantep Yeşil Ev’in sayfasındaki panel duyurusu dikkatimi çekti. “Geleceği Yeşertiyoruz” diyerek başlıyordu afiş ve ardından “Yeni Bir Ekonomi Modeli Mümkün mü?” şeklinde devam ediyordu. Geleceği yeşertmek, farklı bir ekonomi modeli gibi iştah açıcı konular ve Gaziantep Yeşil Ev’in gıda topluluğu ile ne zamandır yapmak istediğim görüşme fırsatı… Konuşmacılar da Oya Ayman ve Uygar Özesmi olunca şart oldu Pazar Antep’e gitmek diye geçirdim içimden.

Hafta boyu yol arkadaşı aradım hem Adana hem de Mersin’den ama çıkmadı yarenlik edecek yoldaş. İyi bir gezgin ve yol arkadaşı olan babam ile Pazar sabahı düştük yola. Antep’e yaklaşırken hafta başında telefonla görüştüğüm “Yeşil Ev Türetici Kooperatif Girişiminden” Mahir’i aradım yol sormak için. Aldım yol tarifini. Hemen arkasından bir telefon, bu kez de Ozan’dı arayan, kahvaltı’ya davet etti ve birlikte gitmeyi önerdi toplantı mekanına. Geri çevirmedim tabii ve bir parkın önünde buluşmak konusunda anlaştık. Daha Antep’e varmadan sıcaklığı ulaşmıştı yeşil dostların. Ozan ile buluşmak için beklerken babamla kahvaltı niyetine katmer yemeyi de ihmal etmedik tabii.

Gaziantep Yeşil Ev’in gıda topluluğu kooperatifi girişimi

Ozan bizi toplantının yapılacağı Alevi Kültür Derneği’ne götürdü sağ olsun. Yolda kooperatif girişiminden lafladık biraz. “Girişimi” eklentisini boşuna kullanmıyorlarmış, henüz bu yolda ilerlemek niyetleri olduğunu ve proje hazırladıklarını anlattı. Gıda topluluğunun önemli kısmı Gaziantep Üniversitesi’nde okuyan öğrencilerden oluşuyormuş. Kırsalda küçük çiftçileri ziyaret ettiklerini ve onların ürünlerini Kooperatif Girişimi aracılığı ile YSGP (Yeşiller ve Sol Gelecek Partisi) içerisinde ve ulusal toplantılarda kullanıcılara sunduklarını anladım. Bu arada toplantı mekanına ulaştık. Salonda tatlı bir telaş, en az onbeş öğrenci arkadaşı harıl harıl bir çalışma içerisinde bulduk. Daha sonra YSGP eşsözcüsü Celal Deniz ‘in açıklamalarından anladık ki, aslında üst katta olan toplantı son anda düğün salonu olarak kullanılan alt kata alınmış. Hiç dert etmemişler ve hızla çözüm üretmeyi seçmiş yeni ve yeşil kuşak.

Masa düzenini oturma düzenine çevirmek, mekana yerleştirilecek pankartlar ve görsel-işitsel donanımı yerleştirmek içinmiş bu tatlı koşuşturma. Sadece bu toplantıya ve gıda konusunda gösterdikleri sorumluluğa şaşırmadım desem mumum yatsıya kalmaz söner diye geçirdim içimden. Bu düşünceler ile akışa geçmişken Oya (Ayman) girdi salona, ardından da Uygar (Özesmi). Sarılma, selamlaşmanın ardından karşılıklı merak konuları giderildi; “Sema nasıldı”, “Adana’da eko-gelişmeler ne alemdeydi”, karşılığında “Marmariç’teki ev ne durumdaydı”, “Ne olacaktı oğlanların eğitimi?”’ne kadar geldi sohbet. Bir gün önceden gelip YSGP ikinci yaş kutlamalarına da katılmışlardı ve onlar da çok etkilenmişti genç yeşil kuşaktan. Salon doldu ve YSGP’den Ali Özşahinoğlu başkanlığında panelistler (Oya ve Uygar) yerlerini aldılar.

Yeni bir ekonomi mümkün mü?

“Geleceği Yeşertiyoruz” mottosu ile duyurulan panel “yeni bir ekonomi mümkün mü?” sorusuna odaklanmıştı. Açılış sunumunu Uygar yaptı. Gördüğüm en dinamik ve içten sunumlardan biriydi. Uygar bir soru bahanesi ile salonun sağına, soluna ve arkasına izleyicilerin arasına bedeni ile koşuyor, engelleri kaldırıp onların yüreklerine ve zihinlerine ulaşıyordu. İlk birkaç yansıda acı gerçekleri öyle bir savurdu ki sağlı sollu…

1

Yerkürenin verdiği alarmlardan bahsetti. Su, iklim değişikliği, azot dengesinin bozulması ve bunda insanın rolü! Dünya’daki hava ve suyun hacimlerini Dünya ölçeği ile karşılaştırmalı gösterdiği yansı aslında sonsuz gibi gördüğümüz kaynakların kısıtlılığını anlayabilmek açısından çok etkili idi. Fosil yakıtlar ve madencilikle karbon döngüsünü nasıl tersine çevirdiğimizi, tarımsal faliyetlerimiz ile de azot dengesini nasıl bozduğumuzu özetledi. Dedim ya, sağlı sollu ağır zihinsel silleler indiriverdi.Zihinlerde umutsuzluk rüzgarının yeterince etkisini görür görmez de sevecen bir tonla “kapatmayın! açın kepenkleri…” dedi, “umutsuzluğa yer yok, ama durum bu kadar da ciddi!”

Bu gerçekleri bilmekle başlıyor sorumluluk diye geçti içimden. Uygar konuşmasının ilk bölümünün sonunda umut tohumları ekerek bu tohumların bakım ve sulamasını sahne ile birlikte Oya’ya bıraktı. Oya (benim Türetici Eğitimi dersinden hocam olur), Uygar’ın bıraktığı yerden insanın bu gerçeklere dair aldığı rolü etkileyici rakamsal veriler ile ortaya koydu.

Fincan kadar keyif için damacana kadar israf

Çok bildiğimiz açık su israfınının yanında “gizli su kullanımı” çok önemli dedi örneğin. Bir kilocuk et yerken 15 tondan fazla suyu gizliden iç ediyormuşuz, aldığımız her kot 11 ton su harcamak demekmiş. Bir fincancık kahve ne kadar su ile hazırlanıyormuş bilmiyormuşuz! Bir bardak değil, on da değil, tam bir damacanaymış.

“Fincan kadar keyif için damacana kadar israf” diye geçiverdi zihnimden. Hepimiz şaşkın, gözlerimiz (ve tabii zihinlerimiz açıkken) fırsatı kaçırmayıp çözümlere geçti hemen. Sorun ne diye sordu salona, salon cevap verdi; büyümek, çok tüketmek, merkezden yönetmek. Öyleyse çözümler dedi, sıralanıverdi hep bir ağızdan; küçülmek, az (yeteri kadar) tüketmek, yerelleşmek. Oya her zamanki sahne hakimiyeti ile ustaca pası Uygar’a attı.

Uygar son toparlama için aldığı söz ile “mutluluk ekonomisi” ve bağlantılı olarak “Good4Trust” girişiminden bahsederek tamamladı paneli. Panelin iki saat sürmesine karşın hiç sıkılma emaresi göstermeyen dinleyiciler, zor da olsa çözümün olduğunu ve kendilerinden başlayabileceklerini bilmenin verdiği huzurla ayrıldılar salondan. Oya ve Uygar “Yeni bir ekonomi bal gibi de mümkün!” dediler özetle. Minnettarım… Onlara ve bu yeni ekonomi modelinin gerçekleşebilme ihtimaline…

Panel bitişinde Ozan, Mahir, Onur, Mustafa ve Fikret bana şehir merkezine kadar eşlik ettiler. Yeşil Ev’de bir çay molası ile tamamladık Gaziantep ziyaretimizi. Zihnimde panel’de varılan umutlu noktanın bilgileri,yüreğimde öğrenci arkadaşların, Oya ve Uygar’ın gönüllerinden bahşettikleri ile mutlu, bahtiyar döndüm evime. Sağolsunlar, varolsunlar…

3

 

Serdar İskit

Nükleer santrale IŞİD sabotajı şüphesi

Belçika’nın Hollanda sınırında bulunan Doel 4 Nükleer Santrali’ne yönelik sabotajın, büyük olasılılıkla terör amaçlı olduğu açıklandı. Santralde teknisyen olarak çalışan İlyas Boughalab’ın istifa ederek Irak Şam İslam Devleti (IŞİD) örgütüne katıldığı ortaya çıkmıştı.

Ülkede terörle mücadeleden sorumlu Tehdit Analizi ve Koordinasyonu Kurumu’ndan yapılan “Sabotajda terör saldırısı olasılığı yüksek” açıklaması sonrası, Belçika Federal Savcılığı olayla ilgili soruşturma başlattı. Savcılık, soruşturmayı gizlilik içinde yürütüyor.

Yerel basına göre, Belçika’nın en sıkı korunan tesislerinden biri olan Doel’de yapılan inceleme sonucunda, Ağustos ayında santraldeki tribünlerin çalışmasını sağlayan yağ tankının vanalarının kasıtlı olarak açıldığı belirlendi.

Acil toplama bölümüne giden musluğun asma kilidinin kaybolması ve vanaların bilinçli olarak açılması nedeniyle yarım içerisinde 65 bin litre yağ boşa aktı.

Buhar tribünün yağsız çalışması ve aşırı derecede ısınması nedeniyle büyük hasar meydana geldi.

Tribünün tamir giderinin 30 milyon euroyu bulduğu belirtiliyor. Elektrik üretimi nedeniyle yaşanan kayıp da aylık 27 milyon euro civarında.

Nükleer santralden IŞİD saflarına
Doel Nükleer Santrali, teknisyen olarak çalışan Fas kökenli İlyas Boughalab’ın Kasım 2012’de istifa ederek IŞİD’e katılması nedeniyle gündeme gelmişti.

Ekim ayında başlayan “Sharia4Belgium” (Belçika İçin Şeriat) Davası sanıklarından Boughalab, Suriye’de olduğu için duruşmaya katılmadı.

Belçika basınına göre hakkında 15 yıla kadar hapis cezası istenen Bughalab, Doel Nükleer Santrali’ndeki kurulum kaynaklarını kontrol ediyordu.

Boughalab’in, çalışanların sıkı güvenlik soruşturması sonucu belirlendiği nükleer santralde, reaktör bölümüne de girme yetkisi bulunduğu da belirtiliyor.

Önlemler artırıldı
Araştırmalar sonunda sabotajın kesinlik kazanması üzerine Doel Nükleer Santrali’nde güvenlik önlemleri artırıldı.

Santrale 150 güvenlik kamerası daha yerleştirilecek. Manyetik kartlar aracılığıyla yapılan giriş çıkışlar sıkı denetim altına alınacak.

Santralin 4 Ocak’tan itibaren yeniden çalışmaya başlayacağı bildiriliyor.

Sabotaj yapılan Doel’le birlikte çevredeki iki santral de arıza nedeniyle çalışmıyor. Bu nedenle Belçika’nın elektrik sıkıntısı tehdidiyle karşı karşıya olduğu belirtiliyor.

Belçika hükümeti ise ülkede kışın elektrik sıkıntısı yaşanmaması için önlemler alıyor. Halk, enerji tasarrufu konusunda uyarılıyor.

 

BBC Türkçe

Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi dersleri üzerine – Samim Akgönül

Din son derece ilginç, derin, zengin, merak edilesi ve öğrenilesi bir şeydir. Öğrenmekten korkulmamalıdır. Dünya’yı anlamlandırmaya yardımcı olur. Ancak devlet bir ve tek bir inancı araçsallaştırıyorsa orada muhakkak bir eşitlik, demokrasi ve insan hakları sorunu mevcuttur.

Sayın Başbakan Ahmet Davutoğlu AİHM’in zorunlu din dersleri hakkındaki kararını yorumlarken şöyle bir cümle kurdu. « Nasıl Ekonomi öğrenirken Marksist olmayanların Marksizm’i öğrenmeleri zaruret ise, bir ateistin dahi belli bir vasatta dini öğrenmesi zaruridir ». Bu konuda bir kaç düşünce :

Bence bu cümle %90 doğrudur. %10 yanlıştır, zira « belli bir vasatta » değil vasatın kat be kat üstünde öğrenmesi zaruridir. Din vasat bir şekilde öğrenilecek bir kavram değil. « Bütüncül bir Toplumsal Olgu » (Marcel Mauss) yani hayatın her yerine etki eden bir gerçeklik olarak çok iyi öğrenilmeli.

Ve evet, Marksizm okumadan ekonomiyi, siyaseti, felsefeyi tarihi, sosyolojiyi, uluslararası ilişkileri… anlamak mümkün değildir. Elbette liberalizmi de okumadan anlamak mümkün değildir.

Din kültürü gerçekten her yerdedir, mimarîden, geleneklere, edebiyattan, siyasete, tarihten, müziğe, her yerde. Din kültürü zayıf olan bir bireyin zaten ateist olabilmesi hemen hemen imkânsızdır. Olsa olsa apateist olur (konuyla ilgilenmeyen). Kaldı ki, ateistler, dine çok meraklıdırlar, ve ateizmin savunucuları dini, iyi « bilirler ».

Velhasıl kelâm, şahsen din kültürü derslerinin orta öğrenimde zorunlu olmasının elbette taraftarıyım. Din kültürü içinde yaşadığımız ve yaşamadığımız toplumları anlamlandırmak için kullanılan en önemli anahtarlardan biridir.

Ancak…, eğer sayın Başbakanın iddia ettiği gibi Türkiye’de din öğretilmiyor da « din kültürü » öğretiliyorsa neden Gayrimüslimler muaf ? Demek ki bu işin « İslam’la » bir ilgisi var. Bir de hepimiz Ortaokul, Lise okuduk, kim kimi kandırıyor Ahura Mazda aşkına? (Gerçekten « Din Kültürü » dersi olsa bunu okuyan herkes Ahura Mazda’yı bilirdi ve elbette Anra Mainyu’yu da)

« Din kültürü » elbette bir « kültür » dersi olarak, ateizmi, agnostizmi, apateizmi, teizmi, panteizmi, ve BÜTÜN dinleri içine alır (monoteist ve politeist, hepsini). Bütün dinlerin, inanç, pratik, algı, materyal ve immateryal gelenekleri zorunlu olarak öğretilmeli kanımca. Böyle ders olsa gerçekten düşmanlıkların azalacağını düşünüyorum. Kybele’nin ne olduğunu bilmeden Kıble anlamlandırılabilir mi ?

Dahası, « Din kültürü » ve « ahlak » tamamen ayrı şeylerdir. Elbette « Ahlâk » dersi olabilir (nasıl iyi bir birey olunur ?). « Din kültürü » (ama kültürü) dersi de olabilir ama ahlâk kavramı ile din kavramını aynı derste işlerseniz, bu belirli bir dine göre ahlâk demektir ki o dine ait olmayanların « ahlaksızlık » kavramı ile algılanmalarına sebep olabilir.

« Din kültürü » dersinde ibadet, dua öğretilemez, daha doğrusu öğretilir de değişik dinlerde değişik ibadetlerin, duaların anlamları, aralarındaki benzerlik ve zıtlıklar öğretilebilir. İbadet etmek, dua etmek « öğretilemez ». Sünnetin Neolitik çağdan beri (MÖ 7500) var olan bir pratik olduğunu bilmeden ne dindar olunur, ne de ateist…

Ve elbette, söylemeye bile gerek yok « inanç » devlet tarafından aşılanamaz. Bu şu demektir : « doğru dogmayı ben öğretebilirim ancak ». Zaten Sayın Başbakan da söylüyor, « biz inanç aşılamazsak, başkaları radikal inanç aşılar diyor ».

Halbuki o başkaları, devletin aşıladığı dogmanın üzerinde yükselerek radikalliği aşılamaktalar her yerde ve elbette Türkiye’de de.

Uzun lafın kısası, « Din » son derece ilginç, derin, zengin, merak edilesi ve öğrenilesi bir şeydir. Öğrenmekten korkulmamalıdır. Dünya’yı anlamlandırmaya yardımcı olur. Ancak devlet bir ve tek bir inancı araçsallaştırıyorsa orada muhakkak bir eşitlik, demokrasi ve insan hakları sorunu mevcuttur.

Samim Akgönül – https://akgonul.wordpress.com/2014/09/19/din-kulturu-ve-ahlak-bilgisi-dersleri-uzerine/

Yıkım politikaları ve ÇED değişikliği – Arif Ali Cangı

ÇED Yönetmeliği’nin atıncısı 3 Ekim 2013 tarihli Resmi Gazetede yayımlanarak yürürlüğe girmişti, üzerinden bir yıl geçti yedincisi 25 Kasım 2014 tarihinde yürürlüğe girdi. Son değişiklik de kimi sözcük oyunları ve listele değişiklikleri ile  ÇED kapsamı daraltmayı çalışılıyor.

Çevresel Etki Değerlendirme (ÇED), çevreye olumsuz etkileri olan yatırımların, çevresel etkilerinin en aza indirilmesi için alınması gereken önlemleri ifade eder. Türkiye ÇED ile 1993 yılında ÇED Yönetmeliğinin yürürlüğe girmesiyle tanıştı. Yönetmelik, yürürlüğe girdiği tarihten itibaren defalarca değişikliğe uğradı. Onlarca kez kimi düzenlemelerinde değişikliğe gidildi, tümüyle de yedi kez değişti.

ÇED sürecini bir formaliteye dönüştüren idari uygulamaların yanı sıra mevzuatta yapılan değişiklikler korumaya yönelik değil, hep istisnaları artırmaya yönelik oldu. Son yıllarda uygulanan ekonomik politikalar sonucu yapılan yasal değişiklikler ve uygulamalarla ÇED’in korumacılığı iyice aşındırıldı.

Devamlı Hale Gelen Geçici Maddeler
İlk Yönetmelikten bu yana geçici maddelerle ÇED muafiyetleri getirildi.  Bu geçici maddeler baştan beri hep tartışma yarattı, dava konusu oldu. Davalar sonunda Yargı tarafından defalarca iptal kararları verildi, her seferinde bu kararları etkisiz hale getirecek şekilde yeniden düzenlemeler yapıldı. Yönetmelik yargı tarafından iptal edince bu kez yasa değişikliği yapıldı. 21.05.2013 tarihli yasa değişikliği ile Çevre Kanununa  eklenen Geçici 3.madde ile 23/6/1997 tarihinden önce kamu yatırım programına alınmış ve bu yasanın yürürlüğe girdiği tarihte planlama aşamasını geçmiş ve ihale süreci başlamış olan veya üretim veya işletmeye başlamış olan projeler ile bunların gerçekleştirilmesi için zorunlu olan yapı ve tesislerin ÇED kapsamı dışında tutulduğu düzenlendi. ÇED muafiyeti getiren  yasa değişikliği anamuhalefet partisinin başvurusu üzerine Anayasa Mahkemesi tarafından kısmen iptal edildi. Yüksek Mahkeme, 03.07.2014 tarihli kararıyla yasa değişikliğinin ” “planlama aşaması geçmiş ve ihale süreci başlamış olan veya” ibaresini Anayasa’ya aykırı bulanarak iptal etti, gerekçeli karar henüz yayınlanmadı. Anayasa Mahkemesi’nin bu kararı olumlu bir kararmış gibi görünse de aynı zamanda ciddi sorun yaratacak içerikte Bir defa  iptal edilmeyen “üretim ve işletmeye açılma” neyi ifade ediyor, 3.Boğaz Köprü örneğinde olduğu başbakanın kurdelesini kesmesi ile işletmeye açılmış mı kabul edilecek? Diğer yandan  yine iptal edilmeyen projenin gerçekleşmesi için zorunlu olan yapı ve tesislerin ÇED kapsamı dışına çıkartılması ile yatırımın çevreye vereceği zararlar katlanarak devam edecektir. Anayasa Mahkemesinin kısa kararından çıkardığımız bu sonuçların dışında gerekçeli kararı görmeden daha fazla yorum yapmak doğru olmayabilir.

Anayasa Mahkemesi’nin gerekçeli karar henüz  yayınlanmadan Yedinci ÇED Yönetmeliğinde geçici 3.madde Anayasa Mahkemesi’nin iptal ettiği ibareler çıkartılarak yeniden yer aldı, buna göre “23/6/1997 tarihinden önce kamu yatırım programına alınmış olup, 29/5/2013 tarihi itibariyle üretim veya işletmeye başlamış olan projeler ile bunların gerçekleştirilmesi için zorunlu olan yapı ve tesisler Çevresel Etki Değerlendirmesi kapsamı dışındadır”. Bu istisna maddesinin yanı sıra Geçici 2. maddeye göre de  “Çevresel Etki Değerlendirmesi Yönetmeliğinin ilk yayım tarihi olan 7/2/1993 tarihinden önce üretime ve/veya işletmeye başladığı belgelenen projeler Çevresel Etki Değerlendirmesi kapsamı dışındadır”. Bu düzenlemeler ile 23 Haziran 1997’den önce kamu yatırım programına alınmış ve 29 Mayıs 2013 tarihi itibariyle üretime veya işletmeye alınmış projelerde ve zorunlu tesislerinde (çevreye olumsuz etkisi ne kadar çok olursa olsun) ÇED uygulanmayacak.

Son ÇED Yönetmeliği değişikliği kamuoyunda yoğun tepkilere neden oldu. Bu tepkileri, Çevre ve Şehircilik Bakanlığı yetkilileri “efendim ÇED kapsamı dışına çıkarmadık EK-1’den EK-2’ye aldık” şeklinde kurnazca geçiştirdiler. Konuyla ilgili olmayanların anlayamayacağı bu sözlerle bir kez daha ÇED muafiyetinin üstü örtülmeye çalışıldı.

“EK-1’den EK-2’ye aldık” ne demek?
ÇED Yönetmeliği’nin EK-1 listesinde ÇED uygulanacak projeler, EK-2 listesinde de seçme-eleme kriterleri uygulanacak projeler yer almaktadır. İkisinin farkı, 1.listedeki projelerde ÇED sürecinin işletilmesi zorunlu olduğu halde, 2.listedekilerde ise “ÇED gereklidir” kararı verilmesi halinde süreç işletiliyor, “ÇED gerekli değildir” kararı verilmesi halinde ise inceleme yapılmıyor. Bakanlık yetkililerinin “EK-1’den EK-2’ye aldık” dedikleri, ÇED uygulaması zorunlu olan kimi projelerin, “ÇED gerekli değil” kararı ile ÇED kapsam dışına çıkartılmasıdır. Örneğin; eski yönetmelikte 2 bin konut ve üzeri toplu konut projeleri EK-1 listesinde ve ÇED zorunluyken, yeni yönetmelikte EK-1’den çıkartılıp, EK-2’de 5 yüz konut ve üzeri olan projeler seçme-elemeye tabi kılınmış. 50 hektar ve üzeri golf sahaları eski yönetmelikte ÇED’e tabi iken yeni yönetmelikte ne kadar büyük alanı kaplarsa kaplasın golf sahalarında seçme-eleme kriteri uygulanacak. 5 bin m2 ve üzeri kapalı inşaat alanı olan Alış Veriş Merkezleri (AVM) ler eski yönetmelikte ÇED zorunlu olan projeler arasında iken, yeni yönetmelikte kapalı otoparklar dâhil 50 bin m2’den az alanı olan AVM’ler ÇED’den muaf tutulmuş, 50 bin ve üzeri olanlar da seçme -elemeye tabi tutulmuş. Seçme-eleme kriterlerinin uygulanacağı pek çok proje için sınır değerler artırılarak, çevreye zararlı olabilecek pek çok faaliyete muafiyet getirilmiş.

Bunların yanı sıra;  100 km’nin altındaki demiryolu hatları, hastaneler,  spor kompleksleri,  3 milyon m3 ve üzeri malzeme çıkarılması planlanan dip taraması projeleri, arazi kullanım vasfını değiştirmeyi amaçlayan projeler tamamıyla ÇED kapsamı dışına çıkartılmış.

Kısacası, yeni ÇED yönetmeliği ile ÇED muafiyeti genişletilmiş, bir kısım projelerde de Bakanlık takdirine bırakılmış. Yeni yönetmelikle, toplu konutlar, AVM’ler, Golf sahaları  için ÇED işletilip işletilmeyeceğine Çevre ve Şehircilik Bakanlığı karar verecek. İnşaatla, AVM’lerle “çılgınca” kalkınmayı önüne koyan siyasi iktidarın bakanlığı sizce “ÇED gereklidir” kararı verir mi?

Bütün bunlar “ne pahasına olursa olsun kalkınma” anlayışının ürünü olan düzenlemelerdir. Yaşam alanlarını korumayı değil, işletmeye açmayı hedefleyen bu neoliberal uygulamalar kırılgan hale gelmiş olan ekosistem üzerindeki baskıyı daha da artırmakta, kalkınma uğruna yaşamın sürdürülebirliği tehlikeye düşürülmektedir.

Bu tür koruma açığı yaratacak bu hukuksal düzenlemeler ile sonucunda ortaya çıkacak ekolojik yıkımdan nasıl korunacağız?  Bunun için, demokrasiyi geliştirmek, karar süreçlerine halkın katılımını sağlamaktan başka çıkış yolu gözükmüyor. Halkın katılımı hem ekolojinin korunmasının en önemli güvencesi, hem de demokratik toplum olmanın bir gereğidir. Gezi direnişi ile bunun somut örneği yaşandı, şiddetsiz demokratik tavırla örnekleri çoğaltmalıyız. Bunun güvencesi de yaşamı tehlikeye atan politikalara karşı büyüteceğimiz ekolojinin siyasetidir.

Arif Ali Cangı – www.t24.com.tr

İkinci hafta somut gelişmeler ve eylemlerle başladı– Lima izlenimleri-6 [8. gün]

Lima İklim Zirvesi’nin ikinci haftası somut bir gelişmeyle başladı ve Pazartesi sabahı ADP eşbaşkanları, Paris anlaşmasıyla ilgili, tartışmalarla güncellenmiş yeni metni yayınladılar. Metin öğleden sonra taraflar arasında satır satır müzakere edilmeye başlandı. Şimdi bu müzakerelerin perşembe akşamına kadar sona ermesi ve ortaya çıkacak taslağın geliştitilerek 2015 Mayıs’ında son müzakere metni olarak yayımlanması gerekiyor. Tabii bu metin de Paris Zirvesi’nin sonuna kadar değişmeye açık olacak. Bu arada daha önce en geç Mart 2015’e kadar tarafların katkı düzeylerini açıklamaları istenmişken, bu sürenin 31 Mayıs 2015’e kadar uzatılabileceği de yen metinde yer aldı. Türkiye gibi hedef belirlemeden önce mümkün olduğu kadar zaman kazanmak isteyen ülkeler için önemli bir gelişme bu.

cop20

Sabah İklim Eylem Ağı’nın (CAN) basın toplantısında Greenpeace, Action Aid gibi örgütler yeni taslağın olumlu unsurlar içerdiğini söyleyerek umutların arttığını belirttiler. Ancak tabii bu umut veren maddeler sadece birer seçenek ve aralarda tam tersi seçenekler de var. Greenpeace’den Ruth Davis‘in, olumlu maddeleri korumanın ve olumsuzlukları metinden çıkarttırmanın bizim burada yapaağımız baskıya bağlı olduğunu söylemesi önemliydi. Tabii ‘biz’den kastı sadece aktivistler değil, azgelişmiş ülkeler ve yapıcı rol oynayan ülkelerin delegasyonlarıydı. Action Aid temsilcisi de adaptasyonun metne geri dönmesinin ve insan haklarına vurgu yapılmasının olumlu olduğunu söyledi. Ayrıca taslakta hedef süresinin 10 yıl değil, 5 yıl olması da bir öneri olarak yer alıyor. Bu da olumlu. Ancak yine de sivil toplum her an Kopenhag benzeri bir “kazık yeme” ihtimaline karşı ihtiyatlı olmayı sürdürüyor. Bu sefer kapalı kapılar arkasında hazırlanmış bir gizli metin ortaya çıkmayabilir, ama Peru’nun ABD’nin sıkı müttefiki olduğu düşünülürse, COP başkanının nasıl manipülasyonlara kapı aralayacağı belli olmaz.

Ne var ki bu kez ABD de eski yıllardaki kadar olumsuz, ya da her şeyi engelleyici tarafta görünmüyor. Ama tabii, neye ve kime göre olumlu? Yeni ADP taslağını inceleyip, öğleden sonra ABD iklim değşikliği özel tesilcisi Todd Stern’in yaptığı basın toplantısını izleyince, buradan ve nihayet Paris’ten neye benzer bir anlaşma çıkacağı biraz daha netlik kazanmaya başladı. Öncelikle çıkacak olanın yeni bir Kyoto Protokolü olmayacağı kesin. Taslakta, Paris’ten protokol, yasal araç, üzerinde anlaşılmış herhangi bir metin, yani her şey çıkabilir, deniyor. Todd Stern bir gazetecinin “Paris’te çıkacak anlaşma sizin çoğunlukta olmadığınız Kongre’den geçmezse ne olacak” sorusuna, “çıkacak olan anlaşma Kongre’den geçmesi gerekmeyecek bir metin de olabilir” yanıtını verdi. Yani Obama yönetimi Cumhuriyetçiler’in hakim olduğu Kongre’den geri dönecek güçlü bir protokol yerine, Başkan tarafından yürürlüğe konabilecek daha az bağlayıcı bir metni yeğleyecek. Bu durum başka ülkeler için de geçerli olabilir. Tabii o zaman anlaşmanın bağlayıcılıktan gönüllülüğe doğru kayacağı da aşikar. Zaten içeriğin de her ülkenin kendisinin belirleyeceği çeşit çeşit hedeflerden oluşacak olması, Paris anlaşmasını Kyoto Protokolü’nden çok farklı bir şey haline getiriyor. Zira şu anda üzerine çalışılan taslak, genel ilkelerle birlikte ülkelerin bireysel hedeflerini mümkün olduğu kadar şeffaf ve anlaşılabilir şekilde bir araya getirmek için gerekli unsurlara dair seçenekler içeriyor.

Todd Stern’ün “katkılardan oluşan bir metin tek yoldu, çünkü gelişmekte olan ülkeler daha bağlayıcı bir anlaşma önerilmesi halinde çekinecek ve anlaşmaya yanaşmayacaklardı” demesi de ilginçti. Öyle bir hava yaratılıyor ki, sanki ABD bir numaralı iklim şampiyonu ve gelişmekte olan ülkeleri de işin içine katabilmek için kendi istediğinden daha zayıf bir anlaşmaya razı oluyor! Zaten Stern’e göre ABD’nin ilan ettiği 2025’e kadar 2005 seviyesine göre %26-28 azaltım hedefi ve Yeşil İklim Fonu’na (GCF) vereceklerini ilan ettikleri 3 milyar dolar o kadar “ambitious“, yani iddialı ki, ABD liderliğini dosta düşmana gösteriyor! Yine de haksızlık etmeyelim. Bush döneminde de iklim zirveleri izledi bu gözler… Obama yönetimi de az değil, ama nereden nereye! En azından bu sene daha hiç günün fosili ödülü almadıklarını not edelim. (Yine dayanamadım, ABD’nin cömert bir şekilde GCF’ye vaat ettiği şu 3 milyar dolar neye benzer diye bir baktım. ABD’nin elinde 7.000 civarından drone -insansız hava aracı- varmış ve Savunma Bakanlığı önümüzdeki yıllarda yeni drone filoları için 40 milyar dolar harcamayı planlıyormuş. Mesela.)

Bu arada bakanlar Lima’ya ulaşmaya başladılar ve Salı günü yüksek düzeydeki oturumlar başlıyor. Çevre ve Şehircilik Bakanı İdris Güllüce de Lima’ya geldi ve Salı öğleden sonra konuşacak. Demek ki yarınki Lima izlenimlerinde biraz da Türkiye’nin pozisyonunu konuşacağız.

Alternatif zirve, Halkların İklim Zirvesi de başladı. Bu sabah zirve içinde yapılan iki eylemin haberlerini gün içinde yapmıştım: Lima’da Filipinlerle dayanışma eylemi ve Lima İklim Zirvesi’nde fosil yakıt şirketleri ve Shell protesto edildi haberlerinde neler olup bittiğini okuyabilirsiniz. Alternatif zirveyle ve Çarşamba günü yapılacak olan ve on binlercee kişinin katılşması beklenen yürüyüşle  ilgili izlenimlerimi de Perşembe günü aktarmaya çalışacağım.

Ümit Şahin – Yeşil Gazete

Lima, 9 Aralık 2014

* Ümit Şahin, Sabancı Üniversitesi İstanbul Politikalar Merkezi’nde iklim değişikliği araştırmacısı, kıdemli uzman olarakçalışmaktadır.

“İşte kötü bey olmuş, iyi kötüye köle…” – Lima izlenimleri-5 [5. gün]

Lima’da kilidi hakkaniyet ve adalet açacak – Lima izlenimleri-4 [4.gün]

Küresel ısınmada 2 dereceyi 2030’larda aşabiliriz – Lima izlenimler-3 [3.gün]

Yeşil İklim Fonu’nu kim yedi? – Lima İzlenimleri-2 [2. gün]

İklim zirvesi 20. kez toplandı – Lima izlenimleri-1 [1. gün]

Lima İklim Zirvesi’nde fosil yakıt şirketleri ve Shell protesto edildi

Lima İklim Zirvesi’nin 8. gününde eylemler sürüyor.

shell_action_4Öğle saatlerinde ülke delegasyonlarının bulunduğu alanın önünde toplanan aktivistler bu kez zirvede yan etkinlik düzenleyen petrol şirketlerini protesto etti. Küresel Karbon Tutma ve Depolama Enstitüsü (Global CCS Institute) tarafından petrol şirketi Chevron‘un sponsorluğunda düzenlenecek olan yan etkinlikten önce bir araya gelen eylemciler petrol şirketlerinin iklim zirvesini ele geçirmeye başladığını söyleyerek, yanlış çözümlerin empoze edildiğini söylediler. Eylem Kanada Gençlik Delegasyonu, Sierra Club, Friends of the Earth, Avrupa Şirketleri İzleme Örgütü ve 350.org tarafından düzenlendi.

Ana Maytik Avirama
Ana Maytik Avirama

Eylemde Avrupa Şirketleri İzleme Örgütü’nden (Corporate Europe Observatory) Ana Maytik Avirama tarafından yapılan basın açıklamasında, Uluslararası Emisyon Ticareti Derneği’nin (IETA) ev sahipliği yaptığı bu etkinlikte yanlış çözümlerin propagandasınnı yapıldığını söyledi. Avirama “Biz burada iklim değişikliğine çözüm bulmak için toplandık, yanlış çözümleri dinlemek için değil. Bu yanlış çöüzmlerden biri yenilenebilir enerjileri detsteklemek yerine Karbon Tutma ve Depolama teknolojilerini savunmaktır. Fosil yakıtlar yerinden bırakılmalıdır. Biz burada yaşam için bir araya geldik. Haklarımıza ve halklarımızın geçim kaynaklarına saldıran şirketler bu zirvenin dışına çıkarılmalıdır. Hükümetlerin içine girmelerine de izin verilmemelidir.”

İklim değişikliği şimdi sloganlarının ardından söz alan Nijeryalı bir aktivist ise Shell’i protesto ederek şunları söyledi:

“Shell 1958’de Nijerya’ya, Nijer deltasına geldiğinden beri Nijerya huzur yüzü görmedi. Shell, insan haklarını ihlal ediyor, ciddi ölümlere sebep oluyor, insanları öldürüyor. Shell ırmaklarımızı kirletti, topraklarımızı elimizden aldı, geçim kaynaklarımızı tahrip etti. Şimdi Shell’e karşı ayağa kalkmanın zamanıdır. Shell’in ne Nijerya’da yeri vardır, ne de bu görüşmelerde. Shell’in dünyanın enerji geleceğinde de yeri yoktur. Kirli enerjiye hayır diyoruz. Yenilenebilir enerji istiyoruz. Shell bu zirveden atılmalıdır. Petrolü kuyularda bırakın. Kömürü ocaklarda bırakın. Katran kumunu kumun içinde bırakın!

shell_action_2Basın açıklamasının ardından yan etkinliğin yapılacağı salona yürüyen aktivistler içeriye girerek toplantının başlamasını bir süre engellediler. Aktivstler 2006’da Stern raporunu yazan ünlü İngiliz iktisatçı Nicholas Stern‘ün bu etkinlikte konuşmacı olmasının da petrol şirketlerini akladığına dikkat çekerek Stern’in katılımını prtesto ettiler.

Ümit Şahin – Yeşil Gazete (Lima)

Lima’da Filipinlerle dayanışma eylemi

Lima İklim Zirvesi’nin (COP 20) ikinci haftası eylemle başladı. İklim hareketleri tarafından düzenlenen eylem Filipinler’de haftasonu yaşanan ve Filipinler dilinde Ezilme anlamına gelen Hagupit tayfunuyla ilgiliydi. Tayfun nedeniyle 1 milyon kişinin evlerinden boşaltılarak güvenli sığınaklara taşınması ölü sayısının az olmasını sağlamıştı. Ancak Pazar günü saatte 175 kilometre hızla ülkenin doğu kıyılarına vuran tayfun ağaçları köklerinden söktü, evleri ve elektrik sistemlerini dağıttı ve ağır maddi hasara neden oldu. Yine Haiyan gibi süper tayfun olarak adlandırılan Hagupit, normalde yüzyılda bir gelmesi beklenen süper tayfunların iklim değişikliği nedeniyle Filipinleri her yıl vurmaya başladığını gösteriyor.

hagupit1“Sempati Değil Dayanışma” sloganıyla yapılan eylemde iklim adaleti çağrısı yapıldı. Yüzden fazla kişinin katıldığı eylemde aktivistler kolkola girerek birkaç dakika sessiz durdular.

Eylemde konuşan Filipinler İklim Adaleti Hareketi’nden Gerry Arances “Hagupit tayfununda ölü sayısı Haiyan’a göre az olsa da, geçen yıl Haiyan’dan etkilenen insanlar üzerinde yarattığı yıkım büyük” dedi. Arances”Henüz Haiyan tayfunundan sonra kendilerine gelemeyen ve evlerini bile onaramadıkları içim hala çadırlarda yaşayan kardeşlerimiz yine büyük bir yıkımla karşılaştılar. Burada, Lima’da Filipinliler olarak iklim değişikliğine karşı hemen harekete geçilmesini istiyoruz. Bilim açık, IPCC’nin 5. Raporu daha yeni çıktı. Bakın daha 0,8 derece ısınmada neler yaşıyoruz, küresel ısınma 2-3 dereceye ulaşırsa neler olabileceğini hayal bile edemiyoruz. Bütün geleceğimiz ve hayatımız tehlikede” diye konuştu.

Eylem “iklim adaleti, şimdi” sloganlarıyla son buldu.

Ümit Şahin – Yeşil Gazete (Lima)

Erdoğan, “Osmanlıca isteseler de istemeseler de öğretilecek”

Cumhurbaşkanı Erdoğan, Osmanlıca’ya zorunlu ders yolunun açılmasıyla ilgili eleştirilere yanıt verdi ve “İsteseler de istemeseler de bu ülkede Osmanlıca öğretilecek ve öğrenilecek” şeklinde konuştu.

4

Diyanet İşleri Başkanlığı’nın düzenlediği Din Şûrası’nda konuşan Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan, Osmanlıca’nın liselerde zorunlu ders olmasının yolunun açılmasıyla ilgili eleştirilere tepki gösterdi.

Tayyip Erdoğan, “”Osmanlıca’yı bu ülkenin evlatlarının öğrenmesinden rahatsız olanlar var. Aslında bu eskimez Türkçe’dir ya. Diyor ki, ‘Mezar taşlarının okunmasını mı öğreteceğiz?’. Zaten sıkıntı burada. O mezar taşlarında tarih yatıyor. Bir neslin o mezarlarda kimlerin yattığını bilmemesinden daha büyük bir cahillik olabilir mi? Bu bizim şah damarlarımızın koparılmasıydı aslında ve bizim şah damarlarımız koparıldı. Yüzlerce eserlerimizin yakılıp yıkılması herhalde sıradan bir olay değildir. İlimde çok büyük güçlere sahip olan bir milletin bu ilmi kaybetmesi felakettir. Öğretilmesini istemeyenler var, bu çok büyük bir tehlike. İsteseler de istemeseler de bu ülkede Osmanlıca öğretilecek ve öğrenilecek. Alman Hans gelip öğreniyor, inceleyip araştırıyor. Ama maalesef bunlarda böyle bir durum yok. Özgüvenimizi sarsmaya, bizi devamlı defansta bırakmaya yönelik çabalara rağmen her zaman ilim ve bilim dünyamız canlıdır.” diye konuştu

(Al Jazeera)

Ve Alex aktif futbola son noktayı koydu

Sekiz yıl Fenerbahçe’de forma giyen Brezilyalı futbolcu Alex de Souza, Brezilya liginin 38. ve son haftasında formasını terlettiği Coritiba’nın Couto Pereira Stadı’nda Bahia’yı konuk ettiği mücadelede kariyerinin son maçına çıktı.

29...

Karşılaşma öncesinde kulüp yöneticileri saha ortasında düzenlenen seremonide 37 yaşındaki Alex’e teşekkür konuşması yaptı ve plaket takdim etti. Maç boyunca Alex’e sevgi gösterisinde bulunan taraftarlar, “Teşekkürler Alex” yazılı pankartlarla kaptanlarını uğurladı. Tribünlerde, Fenerbahçe dahil Alex’in kariyeri boyunca formasını giydiği takımların bayrakları yer aldı. Coritibalı futbolcular sahaya, formalarının arkasında Alex’e saygı içerikli sözlerin yazdığı formalarla çıktı.

http://youtu.be/HbmOQZlm0Qk

Alex, doğduğu şehir Coritiba’da 1995 yılında başladığı 19 yıllık futbol kariyerinde, ülkesinde Palmeiras, Flamengo ve Cruzeiro formaları giydikten sonra Avrupa’daki ilk deneyimini İtalya’nın Parma takımında yaşadı. Brezilyalı futbolcu, 2004’te transfer olduğu Fenerbahçe’de ise kulüp tarihinin en başarılı futbolcularından biri haline geldi.

Brezilyalı futbolcu, kariyeri boyunca forma giydiği bin 30 maçta 421 gol attı, 363 golün de asistini yaptı.

Fenerbahçe’den mesaj

Fenerbahçe Kulübü, Brezilya’da Coritiba forması giyen ve bu akşam oynanacak Bahia maçıyla futbolu bırakacak eski kaptanları Alex de Souza için bir mesaj yayımladı.

1...

Sarı-lacivertli kulübün resmi internet sitesinde yayımlanan mesajda Alex’in futbolu bırakacağı hatırlatılarak, “Futbol takımımızın eski oyuncularından Alex de Souza, bu akşam oynanacak olan Coritiba – Bahia maçının ardından futbolculuk yaşamını noktalayacaktır. Alex de Souza ve ailesine bundan sonraki yaşamlarında sağlık, mutluluk ve başarılar dileriz” denildi.

(Al Jazeera)