Ana Sayfa Blog Sayfa 3801

Çevre Bakanı’nın konuşması ve Türkiye’nin pozisyonu – Lima izlenimleri-7 [9. gün]

Çevre ve Şehircilik Bakanı İdris Güllüce, Lima İklim Zirvesi’nin yüksek düzey segmentinin birinci gününde, yani Salı günü bir konuşma yaparak Türkiye’nin pozisyonunu açıkladı. İklim zirvelerinin ikinci haftası bakanların, bazı özel durumlarda da devlet başkanlarının gelmesiyle diplomatik olarak üst düzey bir nitelik kazanır. Etraftaki güvenlik görevlisi, gazeteci ve kamera sayısının artmasından da anlayabilirsiniz bakanların geldiğini.

İdris Güllüce
Çevre ve Şehircilik Bakanı İdris Güllüce Lima İklim Zirvesi konuşmasını yaparken

Bu oturumlara ülke adına kimin katıldığı da ülkenin o yıl zirveye verdiği önemi göstermesi açısından önemlidir. Dolayısıyla bu yıl Türkiye’yi zirvede 2 yıl aradan sonra yeniden bir bakanın temsil etmesi önemliydi. 2013 sonunda bakan olan İdris Güllüce zirveye ilk kez katılıyordu ve aslında iklim zirvelerine katılan ilk Çevre ve Şehircilik Bakanıydı. Daha önce en son 2010’da Cancun Zirvesi’ne Çevre ve Orman Bakanı Veysel Eroğlu katılmıştı. (Daha önceki zirveler dahil edildiğinde Türkiye adına iklim zirvelerine 3 kez Çevre ve Orman Bakanı, 5 kez de Çevre Bakanı katılmışıtr.) 2011 Durban Zirvesi’nde ise Türkiye’yi Kalkınma Bakanı Cevdet Yılmaz temsil etmişti. Güllüce’nin selefi Erdoğan Bayraktar ise zirvelere hiç katılmadı.

İdris Güllüce’nin bakan olmasının ardından bu yıl Türkiye’nin 2012-2013’de en düşük profile gerileyen iklim politikaları sürecinde bir canlanma oldu. Müsteşarlığa Mustafa Öztürk’ün getirilmesinin ardından, önce İklim Değişikliği Daire Başkanlığı yeniden kuruldu, ardından İklim Değişikliği (ve Hava Yönetimi) Koordinasyon Kurulu 2 yıl aradan sonra tekrar toplandı. Çevre ve Şehircilik Bakanlığı süreçte aktif rol almaya ve azaltım hedefi belirlemek için gerekli projeksiyonları yaptırmaya başladı. Türkiye’nin bu hesaplamalardan yola çıkarak hesaplayacağı iNDC hedefini Mayıs ayına kadar açıklaması bekleniyor. Zira Cumhurbaşkanı Erdoğan da 23 Eylül’de New York İklim Zirvesi’nde (Liderler Zirvesi) yaptığı konuşmada Türkiye’nin hedef alarak Paris anlaşmasına katılacağını söylemişti. Bu nedenle burada Çevre ve Şehircilik Bakanı Güllüce’nin aynı çizgide, hatta daha güçlü ve net bir şekilde Türkiye’nin azaltım hedefi alacağını (artıştan azaltım da olsa) açıklamasını bekliyordum.

Ancak maalesef Güllüce genel bir konuşma yapmayı, Marmaray gibi raylı ulaşım yatırımlarından, orman alanlarının artırılmasından, kentsel dönüşüm sırasında binalarda enerji tasarrufu yapacaklarından, hatta iklim değişikliğiyle doğrudan ilgisi olmayan çevre politikalarından bahsetmeyi ve hedef konusunu ağzına almamayı tercih etti. Kuşkusuz bu bilinçli bir tercihti. Güllüce, konuşmasında iklim değişikliğinin önemine ve iklim felaketlerine vurgu yapsa da, Türkiye’de yaşanan kuraklığa ya da daha iki gün önce Filipinler’de meydana gelen Hagupit tayfununa da değinmedi. Ayrıca Türkiye’nin Yeşil İklim Fonu’ndan yararlanma talebini tekrarladı. Bu arada Güllüce’nin, Erdoğan’ın son konuşmasında yer verdiği ve hiçbir ciddi hesaba dayanmadığı için çok eleştirdiğimiz “Türkiye 1990-2012 arasında %21 azaltım yaptı” açıklamasını tekrarlamadığını, bu konuşmanın en olumlu yanı olarak not edelim. Güllüce, bunun yerine Türkiye’nin karbon yoğunluğunda %6 azaltım yapıldığını söyledi, ki bunun ne denmek istendiği anlaşılan makul bir açıklama olduğunu söyleyebiliriz

Türkiye’nin Lima’daki pozisyonuna gelince… Birkaç gün önce Türkiye delegasyonu ADP toplantılarında söz alarak Türkiye’nin çeşitli konulardaki görüşlerini belirtti. Buna göre Türkiye: 1- Bildirilecek katkı düzeylerinin tamamen ülkelerin kendi kararlarına göre belirlenmesi gerektiğini söyleyerek bilimsel değerlendirme mekanizması istemediğini; 2- Commitment (taahhüt) yerine contribution (katkı) terminolojisini tercih ettiğini, yani bağlayıcı hedeflerden yana olmadığını; 3- Katkıların 10 yıl için belirlenmesini tercih ettiğini; 4- Katkı düzeyinin Paris öncesi bildirilmesi (ex-ante) konusunda katı bir kural konulmasına karşı olduğunu; 5- Katkıların revize edilmesi gerekire bunun gönüllü olması gerektiğini söyledi.

Böylece tamamen gönüllü, esnek ve her yönüyle ülkelerin kendilerine bırakılmış bir mekanizmadan yana olduğunu açıklayan Türkiye, Bakan’ın konuşmasıyla da Paris öncesinde kendisinden pek bir şey beklenmemesi gerektiğini ilan etmiş oldu. Yalnız Türkiye’nin bu serbest mekanizmaları sadece kendisi için istemediğini, ABD’den Çin’e kadar bütün ülkeleri kendi haline bırakmayı savunduğunu hatırlatalım. Malum, burada her ülke eşit düzeyde sürecin bir parçası.

Bu açıklamaları ve Bakan Güllüce’nin konuşmasını bir arada değerlendirdiğimde, bunun son aylarda izlenen çizgi nedeniyle beklediğimden çok daha zayıf bir pozisyon olduğunu söyleyebilirim. Yine de Lima’dan Türkiye’nin tarif ettiğinden daha net ve kuralları belirlenmiş bir mekanizma çıkma olasılığı yüksek. Bu nedenle Türkiye’nin de bu kadar gevşek bir politika izleme şansı olmayabilir. Tabii Paris anlaşmasının tamamen dışında kalmayı tercih etmezse. Umarım hükümet böyle bir çıkmaz sokağı tercih etmez.

Ümit Şahin – Yeşil Gazete

Lima, 10 Aralık 2014

* Ümit Şahin, Sabancı Üniversitesi İstanbul Politikalar Merkezi’nde iklim değişikliği araştırmacısı, kıdemli uzman olarakçalışmaktadır.

İkinci hafta somut gelişmeler ve eylemlerle başladı– Lima izlenimleri-6 [8. gün]

“İşte kötü bey olmuş, iyi kötüye köle…” – Lima izlenimleri-5 [5. gün]

Lima’da kilidi hakkaniyet ve adalet açacak – Lima izlenimleri-4 [4.gün]

Küresel ısınmada 2 dereceyi 2030’larda aşabiliriz – Lima izlenimler-3 [3.gün]

Yeşil İklim Fonu’nu kim yedi? – Lima İzlenimleri-2 [2. gün]

İklim zirvesi 20. kez toplandı – Lima izlenimleri-1 [1. gün]

Rebecca Harms: Kürtler IŞİD’e karşı mücadelede kazançlı

Avrupa Yeşiller Partisi Grup eşbaşkanı Rebecca Harms Ortadoğu’da yaşanan gelişmeler bağlamında Kürdlerin hem çok ağır bedeller ödediğini hem de dünyaya meşruiyetlerini ispatladığını ifade ederek , dezavantajlı duruma rağmen Kürdlerin çok önemli kazanımlar da elde ettiğini, ancak yine de bir takım gelişmeler konusunda acele etmemeleri gerektiğini söyledi.

Avrupa Yeşiller Partisi Grup eşbaşkanı Rebecca Harms
Avrupa Yeşiller Partisi Grup eşbaşkanı Rebecca Harms

Avrupa ve özellikle Almanya’daki birçok sol partinin IŞİD’e karşı verilen mücadelede Kürdlere verdiği destek sürüyor. Daha önce Alman Yeşiller Partisi Eş Başkanı Claudia Roth başkanlığındaki heyetin ziyaretinin ardından geçen hafta da Alman Sol Parti liderlerinden Gregor Gysi, Kürdistan Bölge Yönetimi Başkanı Mesud Barzani’yi ziyaret etti. Avrupa ve Amerika’nın Kürdistan bölgesi ve Kürdistan’ın diğer bölgelerine desteklerini açıklamasının ardından birçok Avrupalı siyasetçi de Kürd sorunu konusunda tavır alıp değerlendirmelerde bulunuyor.

Avrupa’daki önemli partileri arasında yer alan ve geçtiğimiz günlerde 21. Konsey toplantısını İstanbul’da yapan Avrupa Yeşiller Partisi, toplantı ve paneller dizisinde Avrupa, Ortadoğu, Kürdistan ve Türkiye’yi de kapsayan tartışmalar yürüttü. Özellikle Ortadoğu’da Kürdlerin kazanımları ve IŞİD’e karşı verdiği savaşın ele alındığı tartışmalarda Kürdlerin desteklenmesi ve kazanımlarının korunması gerektiğine vurgu yapıldı.

Yeşiller Partisi Avrupa Parlamentosu Grup Başkanı Rebecca Harms Türkiye’nin Ortadoğu politikaları, Kürdlerin IŞİD karşısındaki mücadelesi ve bunun uluslararası camiadaki yansımalarını değerlendirdi.

Basnews’dan Özcan Şahin’in haberine göre Kürdlerin son zamanlarda çok acı çektiğini ama bu sefer kazançlı olduklarını belirten Rebecca Harms, ‘’Kürdler IŞİD’e karşı mücadelede kazançlı ve ön plana çıkmış durumda. Kürdlerin bu durumunu kullanmada dikkatli olmaları gerekiyor’’ dedi. Bu kazanımların getirdiği fırsatlar karşısında Kürdlerin acele etmemesi gerektiğini belirten Harms, ‘’Uluslararası alanda ve Ortadoğu’da büyük kazanımlar elde edebilecekleri bu durum karşısında ellerine geçen fırsatları değerlendirmek için acele etmemeliler. Bu acele etme durumu gerçekleşirse bu kazanımların daha verimsiz olması söz konusu olabilir’’ dedi.

Kürdlerin desteklenmesi gerekiyor

Amerika ve AB’nin, IŞİD’in durdurulması kararı aldığını, bu bağlamda IŞİD ile en etkin mücadeleyi yürüten aktör olarak da Kürdleri desteklediğinin altını çizen Harms, “Amerika ve Avrupa Birliği IŞİD’in durdurulması kararını aldılar ve buna yönelik girişimlerde bulundular. Ve özellikle bölgede yoğun baskı gören Kobanê ve KBY’i göz önünde bulundurarak Kürdlerin desteklenmesi kararını aldılar’’ diyerek, Türkiye’nin de bu kararın doğru bir karar olduğunu kavraması gerektiğini söyledi. Harms ayrıca IŞİD’in durdurulması ve Kürdlerin desteklenmeye devam edilmesi gerektiğini belirterek, “Özellikle IŞİD’in durdurulması ve Kürdlerin desteklenmesi gerekiyor. Türkiye’nin de bu kararlar karşısında kendisinin de Kürdlere karşı olumlu yaptırımlar yapması gerekiyor. Ancak Ortadoğu’nun uzun süreli olarak barış ve huzura kavuşması için bu yeterli değil, ayrıca bunun için uluslararası inisiyatife ihtiyaç var’’ dedi.

Kürdlere haklarının verilmesi gerekiyor

Çözüm Süreci konusunda da değerlendirmede bulunan Harms, bunun medya ve siyaset malzemesi yapılmaması gerektiğini belirterek, ‘’Son zamanlarda Türkiye’de sürekli barış sürecinden bahsediliyor. Bence bu kadar gündeme getirilip bir medya ve siyaset malzemesi yapılmasından çok, artık Kürdlere haklarının verilmesi gerekiyor’’ dedi.

Avrupa Birliği’nin bölgedeki sorunlara yaklaşımının değiştiğinin altını çizen Harms, bu süreçte Kürdlere ve Türkiye’ye büyük görevlerin düştüğünün altını çizerek, “Avrupa Birliği bence artık şunu kavradı ki Ortadoğu ve Türkiye’de askeri müdahalelerle sorunlara çözüm aramak sorunları çözmekten çok daha karmaşık hale getiriyor. Her ne kadar Kürdlere silah temin edilse de bunun tek başına askeri olarak çözüleceğini düşünmüyor. Uzun vadeli bir barış sürecine ihtiyacımız var ve bu süreçte hem Türklere hem de Kürdlere büyük görevler düşüyor’’ dedi. Harms, ayrıca Ortadoğu’daki sorunların ilerleyen zamanlarda daha etkin bir biçimde çözülebilmesi için silahların susturulması gerektiğini de söyledi.

Basnews.com – Yeşil Gazete

Mersin balığı HES tehdidi altında

Dünyanın en değerli balıkları arasında gösterilen ve Türkiye’de nesli tükenmek üzere olan mersin balığı, hidroelektrik santrallerinin (HES) tehdidi altında.

20...Zaman’dan Salih Hamurcu’nun haberine göre yumurtlamak için Sakarya Nehri’ne giren balıklara HES’lerde uygun geçişler bırakılmadığı ortaya çıktı. Havyarının pahalı olmasından dolayı ‘altın yumurtlayan balık’ olarak da adlandırılan mersin balığının nesli, aşırı avcılık ve yumurtlama alanlarının azalması sebebiyle tükenme noktasına gelmişti. Geçtiğimiz yıllarda, Rusya’dan getirilen yumurtalardan elde edilen yavrular Karadeniz’e bırakıldı. Uygun ortam bulup çoğalmaya başlayan balıklar, yumurtlamak için Karadeniz’den Sakarya Nehri’ne giriyor. Ancak son dönemde nehir üzerine inşa edilen HES’ler, balıkların varlığını tehlikeye soktu. Üremek için nehrin uygun bölgelerine doğru yüzen balıklar, HES’ler sebebiyle geçiş yolu bulamıyor ve ilerleyemiyor. Üstelik Sakarya Nehri üzerinde 8 ayrı elektrik santrali kurulması için de çalışmalar devam ediyor.

Mersin balıkları üzerine çalışma yapan İstanbul Üniversitesi Su Ürünleri Fakültesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Devrim Memiş, HES’lerdeki balık geçişlerinin, mersin balığı ve diğer türler için uygun olmadığını söyledi. Mersin balığının, yumurtlama göçlerinin baraj ve setlerle engellendiğini dile getiren Memiş, “Sakarya Nehri’nde balığın yumurtlama alanları var. HES’lerdeki balık geçişleri küçük olduğu için mersin balıkları buralardan geçemiyor. Buraların acilen genişletilmesi lazım.” dedi. Sakarya Nehri’nin denize döküldüğü alanın 2-3 kilometre yukarısında balıkçıların yavru mersin balıklarına rastladığını anlatan Memiş, şunları dile getirdi: “Bu yumurtlama olduğunu ispatlıyor. Güzel bir haber. Balığın göç yolunu korumamız gerek. Bakanlığa ve DSİ’ye yazdık. Geçitler yapılmalı. Balık yok olmadan önlem alınmalı. Ferizli bölgesinde planlanan HES yapılırsa balığın hareket alanı kısıtlanacak. En azından faaliyete geçen HES’e kadarki alan serbest olsun. HES olursa yukarıya gidemeyecek balık.”

(Zaman)

TMMOB: 3. havaalanı çalışamaz

Türk Mühendis ve Mimar Odaları Birliği (TMMOB) İstanbul İl Koordinasyon Kurulu(İKK) bünyesinde, Harita ve Kadastro, Çevre, Jeoloji Mühendisleri ve Şehir Plancıları Odası İstanbul Şubelerinden oluşan çalışma grubu 3. havaalanı ile ilgili hazırladıkları teknik raporu kamuoyu ile paylaştı.

21Raporda”İhalesi sonuçlanan havaalanının proje kotunun 105 metreden 70 metreye indirilmesi, bu havaalanının çalışamaz hale getirecektir. Çünkü 70 metre kotunda yapılacak pistlerden, kara yönünden, uluslararası uçuş güvenlik kriterlerine göre, iniş-kalkış mümkün değildir” görüşü savunuluyor.

3. havaalanı ihalesinde 105 metre olan kot yüksekliğinin, ihale tamamlanıp inşaat başladıktan sonra 70 metreye indirildiğini belirtilerek, ÇED raporunda 105 metre kot için 2 milyar 500 milyon metreküp olarak belirlenen dolgu miktarının 70 metre kotunda 420 milyon metreküpe düştüğünün altını çiziliyor.

Raporda öne çıkan görüşler şöyle:

“Havaalanı pistleri 70 metre kotuna göre yapılırsa, havaalanının güneyinden uçak iniş ve kalkışlarının teorik olarak mümkün olmadığı uçak mühendisleri ve bilim insanlarının similasyon üzerinden yaptıkları değerlendirmelere göre mümkün olmamaktadır. Ya oradaki mevcut tepeler traşlanacak ya da havaalanının, ihale aşamasında söylenildiği gibi 105 metre kotuna göre yapılması gerekmektedir. Ancak traşlanacak tepelerin olduğu yerden 3. köprü otoyolu geçmektedir. Bu durumda yine ihalesi yapılmış olan ve inşaatı devam etmekte olan otoyolun proje kotlarının değişmesi gündeme gelecektir. İhalesi sonuçlanan havaalanının proje kotunun 105 metreden 70 metreye indirilmesi, bu havaalanının çalışamaz hale getirecektir. Çünkü 70 metre kotunda yapılacak pistlerden, kara yönünden, uluslararası uçuş güvenlik kriterlerine göre, iniş-kalkış mümkün değildir.”

Toplantıda Çevre Etki Değerlendirme(ÇED) raporunda yer almasına rağmen 2 yıl süreli kuş gözlem çalışması yapılmadan inşaat çalışmalarına başlandığına değinilerek, kuş-uçak çarpışma risklerinin değerlendirilmediğini, bu durumun uçak kazaları riskini arttıracağı uyarısı yapıldı.

Havalimanı projesinin, İstanbul’a kullanım suyunun büyük bir kısmını sağlayan Terkos Barajı’nın koruma alanları içinde kaldığını belirtilerek inşaat faaliyetlerinin gölde kirlenmeye yol açacağı, proje alanında bulunan akarsuların tahrip edilmesi sonucu gölün su miktarlarında azalmaya ve kirlenmeye yol açacağı vurgulandı.

Toplantıda söz alan Prof. Dr. Zerrin Bayraktar ise 3. havalimanı için İstanbul’un anayasası olarak kabul edilen ‘İstanbul Çevre Düzeni’ planında Silivri bölgesinin gösterildiğini hatırlattı. 3. köprü, 3. havalimanı projelerinin İstanbul için yıkım demek olduğunu söyleyen Bayraktar, “Dayatmacı projelerle önümüze bir şeyler konuluyor. İstanbul’a da ülkeye de yarar getirmeyeceği açık olan bu projenin yapılmaması gerekiyor” dedi.

 

(Yeşil Gazete)

Doğa pazarlık yapmaz: İklim felaketi yanı başımızda! – Kumi Naidoo

Greenpeace International yöneticisi Kumi Naidoo’nun 7 Aralık tarihinde Greenpeace International’da yayınlanan çağrısını Yeşil Gazete gönüllü çevirmenlerinden Eray Uygur’un çevirisiyle yayınlıyoruz.

* * *

Hagupit Tayfunu’nun Filipinler’i vurmasıyla birlikte -sadece bir seneden biraz daha uzun bir süre önce aynı bölgede yıkıma yol açan Süper Tayfun Haiyan’ın yol açtığı, toplumları derinden yaralayan kitlesel can kayıplarının tekrarlanmasını engellemek amacıyla- tarihin en büyük barış zamanı tahliyelerinden biri başlatıldı.

‘Barış zamanının en büyük tahliyelerinden biri’ ifadesi rahatsız edici bir çağırışım yapıyor. Gerçekten barış zamanında mıyız yoksa doğaya karşı bir savaş halinde miyiz?

18

Filipinler’e gidip ofisimize ve Hagupit (Kırbaç Vuruşu) Tayfunu konusundaki çalışmalarına destek vermek üzere çağırıldığımda Lima’ya doğru yola çıkmak üzereydim. Lima’da BM iklim müzakerelerinin bir başka toplantısı yapılıyor. Bu toplantıda iklim değişikliğinin yıkıcı sonuçlarını önlemek amacıyla küresel bir anlaşma yapılması görüşülüyor. Hesapta doğayla ateşkes yapıyorlar.

Ancak bu görüşmeler yeteri kadar önemsenmeden, perde arkasında dönen dolaplarla ve fosil yakıt lobisinin müdahalesi yüzünden dönmeyen dolaplarla çok uzun zamandır devam ediyor.

Görüşmeler bu sene -geçen sene ve ondan önceki sene de olduğu gibi- sözüm ona ‘aşırı hava olayları’nın yıkıcı fonunda gerçekleşti. İklim bilimciler ‘aşırı hava olayları’na karşı acilen harekete geçmemiz konusunda bizleri uzun süredir uyarıyor.

Trajik olan şu ki, harekete geçmiyoruz. Doğa pazarlık yapmaz, bizim uzlaşmazlığımıza karşılık verir. Filipinler halkı ve dünyanın birçok yerindeki insanlar için iklim değişikliği çoktan bir felakete dönüşmüş durumda.

Süper Tayfun Haiyan, sadece bir yıl önce binlerce insanın ölümüne, toplumların parçalanmasına ve milyarlarca dolarlık hasara yol açtı. Hayatta kalan ve hâlâ evsiz olan birçok insan, bu satırları yazdığım sırada Hagupit Tayfunu’nun ülkeyi vurması sebebiyle yaşadıkları çadırları tahliye etmek zorunda kaldı. Tayfunun yol açtığı hasarı değerlendirmek için henüz çok erken. Ulaşan ilk bilgileri de göz önünde tutarak, Filipinler halkının Haiyan’dan sonra tecrübe ettiği acıları tekrardan yaşamayacağını ümit ediyoruz. Şu an Manila’da, Hagupit Tayfunu’nun hemen ardından, tayfundan etkilenen bölgelere hareket etmeye hazırlanıyoruz. Elimizden gelen her türlü destekte bulunmaya çalışacağız.

Filipinler halkı ile dayanışma içinde olacağız. İklim değişikliğinin ve yıkımın sorumlusu olanlara, dünyamızın giderek artan bir hızla kitle imha kaynağına dönüşen atmosferinin temizlenmesi ve yeni koşullara uyum sağlanmasının ortaya çıkaracağı maliyetlerin sorumluluğunu paylaşması gerekenlere sesleneceğiz.

Kalbimiz buruk, tanıklık etmeye hazırlanıyoruz. Lima’dakilerin uyuşukluklarını ve görüşmelerin gidişatını bir kenara bırakıp gerçek dünyada olup bitenlere ilgi göstermelerini istiyoruz.

Onları iklim değişikliğinin görüşülmesi gereken bir gelecek tehdidi değil, acil tepki gösterilmesi gereken bariz ve güncel bir tehlike olduğunu anlamaya çağırıyoruz!

Her yıl, Filipinler halkı sera gazı salımlarına karşı tepkisiz kalmanın ne anlama geldiğini tecrübe ederek öğreniyor. Bu sene kısmen daha iyi hazırlanmış ve daha dirençli olabilirler. Ancak iklim toplantılarının her yıl, tam da yaşadıkları felaketle aynı anda, dünyadan kopuk bir şekilde ilerlemesine, anlamlı bir şekilde harekete geçmek için hazırlıksız olmasına, zamanımızın aciliyetine cevap vermekteki yetersizliğine ve acımasız bir hızla iklim değişikliğine sebep olan Büyük Kirleticiler‘i sorumlu tutmamasına da haklı olarak tepki gösteriyorlar.

Manila’ya doğru yola çıkmadan önce Filipinler iklim komiseri Yeb Sano’dan da bir mesaj aldım: ‘Umarım bu yeni süper tayfunun etkilerine tanık olmak üzere bize katılabilirsiniz. Yardımınız, mesajımızı Lima’ya net ve yüksek bir sesle ulaştırmamızda çok değerli olacaktır.’

Yeb Sano, geçtiğimiz üç sene boyunca Filipinler’in BM iklim görüşmelerindeki baş müzakerecisiydi. Kısa süre önce bir Greenpeace gemisiyle Kuzey Kutup Bölgesi’ni ziyaret etmiş, Arktik denizindeki buzun minimum seviyeye indiğine tanık olmuştu.

İki yıl önce Doha’da, Pablo Tayfun’u birçok can kaybına sebep olurken, BM iklim anlaşmaları müzakerelerine hâkim olan hissiz diplomasinin normal kabul edilen ketum dilini bir kenara bırakmıştı:

‘Lütfen… 2012, dünyanın arzu ettiğimiz gelecek için sorumluluk alma cesaretini gösterdiği bir yıl olarak hatırlansın. Buradaki herkese soruyorum, biz değilsek, kim? Şimdi değilse, ne zaman? Burada değilse, nerede?

Tayfundan en fazla zarar gören bölgeleri ziyaret etmek, yıkımı belgelemek, iklim değişikliğinin patlama merkezinden, Lima’ya ve dünyanın geri kalanına sera gazı salımlarından büyük oranında sorumlu olanların iklim değişikliğine bağlı aşırı hava olaylarının etkilerinin acısını çeken toplumlar tarafından sorumlu tutulacaklarına dair açık bir mesaj göndermek için Greenpeace Filipinler ve Yeb Sano ile buluşmaya gidiyorum.

Gözler önüne serilen trajedinin suçlusu olan fosil yakıt şirketlerinin yöneticilerini vicdanlarını sorgulamaya ve tarihsel sorumluluklarını üstlenmeye davet ediyoruz. ‘Savaşta ilk düşen gerçeklerdir’ derler. Doğaya karşı olan bu savaşta iklim biliminin ortaya koyduğu gerçek, şüphe götürmezdir.

Filipinler Halkıyla Omuz Omuza, İklim Adaletini Talep Et!
Filipinler Halkıyla Omuz Omuza, İklim Adaletini Talep Et!

Lütfen bize katılın. Lütfen Büyük Kirleticiler’in iklim felaketleri için yasal ve ahlâken sorumlu tutulmasına çağrıda bulunan dilekçemizi imzalayarak bize destek olun. Dilekçeyi imzaladıktan sonra bölgede ortaklaştığımız kuruluşların yardım çabalarına bağışta bulunabileceğiniz bir siteye yönlendirileceksiniz.

Yazının İngilizce Orjinali

Yeşil Gazete için çeviren: Eray Uygur

 

Portrait of Kumi Naidoo

 

 

Kumi Naidoo

 

 

Tarih Vakfı Perşembe konuşmaları: Osmanlı’da Ermeni subaylar

Tarih Vakfı’nın artık gelenekselleşen Perşembe Konuşmaları bu dönem Ermeni meselesine odaklanarak devam ediyor. Vakfın Eminönündeki merkezinde düzenlenen toplantıların bu haftaki konuğu Yaşar Tolga Cora.

2008 yılından bu yana Chicago Üniversitesi Yakın Doğu Dilleri ve Medeniyetleri Bölümü’nde doktora programına devam eden Cora, çalışmalarında Erzurum ve Erzincan yöresi Ermenilerinin 19. yüzyıldaki sosyal ve iktisadi tarihini incelemeyi sürdürüyor.

23

Yaşar Tolga Cora konuşmasında Harbiye mezunu Osmanlı Ermenisi bir subay olan Kalusd Sürmenyan’ın tehcir döneminde yaşadıklarına odaklanacak. Son dönemde, Birinci Dünya Savaşı sırasında Osmanlı ordusunda yer alan Ermeni subaylar sıkça tartışılan bir konu oldu. Osmanlı ordusunda çarpışırken ölen, tehcir kararının uygulandığı dönemde öldürülen, firar eden ya da 1918’e kadar Osmanlı ordusuna hizmet eden ve 1915 Tehcir/Soykırım tartışmalarının kategorilerine göre sınıflandırılamayan bu insanların hikayeleri tarih yazıcılığında mevcut klişeleri sorgulamaya yönlendirme, Osmanlı Ermenilerine ve 1915’e dair bilgileri derinleştirme ve farklılaştırma potansiyeli taşıyor.

Bu bağlamda Cora, konuşmasında Erzincanlı mülazım-ı sânî (teğmen) Kalusd Sürmenyan’ın Birinci Dünya Savaşı ve Tehcir anılarını ele alıyor. Cora, Kalusd Sürmenyan’ın tanıklığından hareketle, nasıl subay olduğundan, kendi ifadesiyle “ayrıcalıklı” bir Ermeni olarak 1915 ve sonrasında yaşadıklarından ve nasıl hayatta kalmayı başardığından söz ettikten sonra, Sürmenyan’ın farklı dönemlerde yayınladığı anılarının farklı basımları arasındaki nüanslara dikkat çekerek, bu anıların tanıklık ve anı türü anlatılar içinde nereye oturdukları ve tarihsel bilginin üretimi açısından önemini tartışmaya açacak.

Tarih: 11 Aralık 2014 Perşembe

Saat: 18:30

Yer: Tarih Vakfı, Ragıp Gümüşpala Caddesi No: 10, Eminönü ?(Marmara Belediyeler Birliği Binası)

Baraj ya da kimin oyu makbul? – Ferhat Kentel

O muhteşem “Seçim barajını biz mi getirdik ki, biz kaldıralım” özdeyişi bugünlerde tabii ki yeniden gündeme geldi. Bu konuda bol miktarda ironi yapıldı. Normaldir; ironi yapılmayacak gibi değil çünkü. “Başörtü yasağını biz mi getirdik ki, biz kaldıralım”, “Kürtlere baskıyı biz mi getirdik ki, biz kaldıralım” gibi çeşitli versiyonları olabilir böyle bir özdeyişin. Biraz Demirel usulü bir tarz. İşine böyle geldiği zaman, “bizimle alakası yok”; işine başka türlü geldiği zaman “bu bizim işimiz, biz yaparız” minvalinde süren ve de “sorumluluk etiği” ile pek alakası olmayan bir insanlık hali, daha doğrusu kurnazca bir “siyasetçilik” hali…

Tarih boyunca o kadar çok örneği var ki, heyecanlanmaya gerek yok. Ama bugünlerde bir yandan toplumun içinde çok ciddi bir şekilde süren ve seçim barajını düşürmek için mücadele eden toplumsal ve kültürel grupların, özellikle Kürtlerin yanısıra, Anayasa Mahkemesi’nin de devreye girmesi, meselenin bir anda gündeme oturmasına sebep oldu.

12 Eylül darbecileri toplumun derinliklerinden çıkma uğraşı veren talep, hissiyat ve renklerden tabii ki korkacak ve de onları “bozguncu marjinaller” olarak görecekti. Bu yüzden barajı getirdi ve bu korkuyu kutsal “istikrar” kavramı arkasına sakladı. D’Hondt sistemiyle de güçlü partilere bir avantaj daha verildi. Ancak “istikrar” adına atılan bütün bu adımlar memlekette hiçbir zaman “istikrar” getirmedi. Çünkü toplumun “temsili” hiçbir zaman adil bir şekilde gerçekleşmedi. Bu yüzden siyasal kültürümüz bağrış, çağrış, şiddet dili, kibir ve kifayetsiz ihtiraslarla yeniden üredi.

Şimdi bugün geldiğimiz aşamada barajın kaldırılması yönünde çok güçlü bir talep var. Ancak bu talep “milli irade”nin tecelli ettiği TBMM’de bir türlü karşılık bulamadı şimdiye kadar. Çünkü barajı “aşan” necip Türk partilerinin işine gelmedi bu adaletsiz yapıyı ortadan kaldırmak…

Ve mevzuu mecliste değil, Anayasa Mahkemesi’nde açıldı. Tam da “yetmez ama evetçiler”in dünya kadar küfür yemelerine neden olan Anayasa referandumuyla gelen “bireysel başvuru hakkı”nın sağladığı bir imkân sayesinde yeniden gündemimize girdi.

Ancak, meselenin iki veçhesi var. Bir tanesi “soğuk” bir veçhe. Bir memlekette palavradan değil, gerçekten “milli irade”den bahsedecekseniz, milli iradenin bütün çeşitliliklerinin yansıyacağı bir seçim sistemi getirmek zorundasınız.

Seçmenlerin fıtratlarında eşitlik olmadığı varsayımını bırakıp, oylarda eşitliği sağlamak zorundasınız.

Bir çobanla bir profesörün oyunun aynı olması gerektiği gibi, A partisine ya da B partisine oy verme eğilimi taşıyan seçmenlerin oylarının eşit değerde olmasını sağlamak zorundasınız.

Gerçekten “milli irade”den bahsedecekseniz, bırakın barajı, d’Hondt falan gibi taklalara bile tevessül etmemeniz gerekir…

Bunlar işin soğuk tarafı… Yani “aklî olan yol”, Anayasa Mahkemesi’ne bırakmadan “milli irade”yi temsil ettiğini iddia edenlerin sorunu Meclis’te çözmeleri…

“Çok objektif ve uzak görüşlü” bir takım aparatçikler olaya “Mesele baraj değil, sen hala anlamadın mı?” diyerek hemen topa dalmışlar. “Toplumsal”ı anlamaktan ziyade, siyaset koridorlarında “ikbal” ve “network” peşinde koşan, “çoğunluk” tarafından sevilmek için yanıp tutuşanların “toplumun azınlıklarını” anlaması beklenemez kuşkusuz.

Ve işte meselenin “kalbî” tarafı da burada yatıyor.

Bırakın anayasa, hukuki gereklilikler, istikrar, temsil vb. ağır kavram ve çerçeveleri; çok daha basit bir boyutu var baraj meselesinin.

Şöyle soralım: İnsanlar oylarının eşit sayılmasını arzularken ve talep ederken, aldığınız oydan daha fazla temsil edilmek “adalet” anlayışınızın neresine tekabül ediyor? Hani o “hizmet etmek için” yanıp tutuştuğunuz milletvekilliğini garantilemek için mi vicdanınızı rafa kaldırıyorsunuz?

En nihayetinde, bir zamanlar “benim oyum çobanınkiyle aynı mı?” diyen mankenden ne farkınız var?

Ferhat Kentel

 

 

Ferhat Kentel – BasHaber Gazetesi

TEMA ve WWF Türkiye’den Mersin’de İklim toplantısı

Avrupa Birliği (AB) Sivil Toplum Örgütleri Arasında Diyalogun Geliştirilmesi-II Programı çerçevesinde TEMA Vakfı ve Doğal Hayatı Koruma Vakfı (WWF) Türkiye tarafından hayata geçirilen “Türkiye’deki İklim Değişikliği Politika Oluşturma Süreçlerine Sivil Toplum Katılımının Geliştirilmesi Projesi” kapsamında 9 Aralık Çarşamba günü (Bugün) Mersin’de eğitim çalışması düzenlendi. Mersin Oteli’nde düzenlenen toplantıya; TEMA Mersin Temsilcisi Perihan Saydan Pazarbaşı, TEMA Tarsus Temsilcisi Nilgün Nokay Yılmaz, Ziraat Mühendisleri Odası, Çevre Mühendisleri Odası, Çevre Dostları Derneği, Ekoloji Derneği gibi sivil toplum kuruluşlarından çok sayıda davetli katıldı.

13...

Eğitim çalışması kapsamında ilk olarak Doğal Hayatı Koruma Vakfı Proje Koordinatörü Funda Gaçal, “İklim Değişikliği: Nedir, Sebepleri ve Etkileri” ile ilgili bilgi verdi.

Doğal Hayatı Koruma Vakfı Proje Koordinatörü Funda Gaçal
Doğal Hayatı Koruma Vakfı Proje Koordinatörü Funda Gaçal

İklim değişikliği ile gezegenin tamamının aşırı ısınmadığını, bazı bölgelerin de aşırı soğuduğunu söyleyen Gaçal, Türkiye’de ise yazların çok sıcak, kış mevsiminin ise çok soğuk yaşandığına dikkat çekti. Gaçal, dünyada yaşanan iklim değişikliğinin yarattığı felaketlerin ‘doğal’ olmadığının altını çizerek, “Doğal felaketler denilen seller, depremler, kuraklık, kasırgalar ile dünya insanlığa tepki veriyor” dedi.

“Türkiye’de sıcaklık 1981-2010 ortalamasına baktığımızda normalin 0,6 üzerinde gerçekleşti” diyen Gaçal, “Türkiye genelinde özellikle Akdeniz’de yağışlarda düşüş ile birlikte kuraklık yaşanırken, Karadeniz’de ise sellere neden olan yağışlar meydana geliyor. Vücut ısımız 37 derece. 39 derece olduğunda havale geçiriyoruz. İşte dünya şuanda havale geçiriyor. Dünyanın iklim değişikliğinden doğan sıcaklığın 2 dereceyi geçmemesi gerekiyor, bizlerde bunun için çalışıyoruz vurgusunda bulundu.

TEMA Vakfı İklim Koordinatörü Selin Peker ise, “İklim Değişikliği Etkilerinin Azaltımı ve İklim Değişikliğine Uyum” ile ilgili bir bilgilendirme yaptı.

TEMA Vakfı İklim Koordinatörü Selin Peker
TEMA Vakfı İklim Koordinatörü Selin Peker

Dünyada şuanda Kyoto Sözleşmesini imzalayan gelişmiş ülkelerin emisyonlarını azaltmak için verdikleri ilk taahhütleri yerine getirdiğini ve ikinci taahhütlerini verdiklerini söyleyen Peker, AB’nin: 2030’a kadar emisyon oranlarını yüzde 30’a kadar azaltacağını anımsattı. AB içerisinde kendine daha yüksek hedefler koyan ülkelerde olduğunu belirten Peker, ancak Kyoto Protokolü belirli ülkeleri kapsıyor. İklim değişikliği ile mücadelede en fazla emisyon salınımı gerçekleştiren Amerika ve Çin’in bu çalışmalara katkıda bulunmadığını bu nedenle de sürecin bir ayağı eksik, topal bir şekilde ilerlediğini aktardı.

Türkiye’nin her hangi bir sera gazı sınırlama veya azaltma yükümlülüğünün hala bulunmadığını vurgulayan Selin Peker, “Türkiye açıkladığı ulusal eylem planı ise 2023 odaklı oldu. Bu eylem planı dünyadan kopuk. Ulusal eylem planımızda bile politize olmuş bir süreç var. Eylem planında çok güzel şeyler yazıyor ama bunlar nasıl uygulanacak, yeterli planlama var mı bu konuda soru işareti var. Türkiye’nin şu anda yapmaya çalıştığı şey, AB’ye giriş sürecinde, AB emisyon ticaret sistemine entegre olmaya çalışıyoruz. Bu sayede karbon borsalarında alım-satım yapmakla ilgileniyoruz” diye konuştu

Haber ve Fotoğraflar: Hediye Eroğlu

(Yeşil Gazete)

 

Demirtaş, “Kimse benim kızımı zorla Osmanlıca dil dersine sokamaz”

HDP Eş Genel Başkanı Selahattin Demirtaş, güvenlik paketine tepki gösterdi. Bugün Gazetesinden Seda Şimşek’in sorularını cevaplayan Demirtaş, zorunlu Osmanlıca dersi ile ilgili, Cumhurbaşkanının açıklamalarına atıfla “Bütün ordun gelse benim kızımı zorla Osmanlıca dil dersine sokamaz” dedi.

12...

Selahattin Demirtaş, çözüm süreciyle ilgili olarak, “Süreç başladığında talepler belliydi. Hükümet ne yaptı? Hiçbir şey. O yüzden süreç ilerlemiyor. Demokratik özerklik olmazsa olmazdan çok, tartışılması gereken bir mevzu… Sürecin devam edip etmeyeceği Sayın Öcalan’ın sunduğu müzakere taslak metnine hükümetin vereceği cevaba bağlı” şeklinde konuştu.

Osmanlıca’nın zorunlu ders haline getirilmesi, Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ının da “isteselerde istemeselerde öğretilecek” açıklamasına da tepki gösteren HDP Eş Genel Başkanı, “Osmanlıca’nın zorunlu hale getirilmesi saçmalık. Andımızı da yıllarca okuttunuz ama şimdi kaldırdınız. Zorla öğretmeye kalkışırsan, bütün ordun gelse benim kızımı zorla Osmanlıca dil dersine sokamaz” dedi

Selahattin Demirtaş’ın Osmanlıca dil dersi ile ilgili açıklamalarının tamamı şu şekilde;

“Dil öğrenmek iyi bir şeydir. Sonuçta kaç dil öğrenebilirseniz iyi olur. Ama Osmanlıca’yı illa öğreneceksin diye saçma bir şey olabilir mi? Niye zorunlu? ‘İsteseniz de istemeseniz de öğreneceksiniz’ diyor. Yapamazsınız bunu. Andımızı da zorla okutuyordunuz yıllarca. Sonra kaldırmak zorunda kaldınız. Dayatmanın ne anlamı var? İnsanlara anadilini öğretmeyi yasaklıyorsun. ‘Anadilde eğitim yasaktır’ diyorsun. Osmanlıcayı mezar taşında okuyamıyormuş çocuklar. Tamam öğrensinler; Farsça da, Çince de öğrensinler, Doğu dillerini öğrensinler. Ben çocuğumun Osmanlıca öğrenmesini isterim buna karşı değilim.Ama sen zorla çocuğuma Osmanlıca öğretmeye kalkarsan kusura bakma. Senin bütün ordun gelse benim kızımı zorla Osmanlıca dil dersine sokamaz. Başaramazsınız bunu. Göndermem kızımı. Çocuğumu o derse sokmam. Gelin bakalım polisinizle, tankınızla, tüfeğinizle çocuğumu o derse sokabiliyor musunuz? Zorlamanın kendisi rahatsız edicidir. AKP’nin en büyük yanlışı budur. İlla zorla kafaya vurarak bunu kabul ettirmeye çalışıyor. Toplum tepki göstermekte haklıdır.”

(Bugün, Yeşil Gazete)

İklim değişikliği Filipinler’i Hagupit tayfunu ile vurdu

Filipinler’de etkili olan Hagupit tayfunu nedeniyle 28 kişinin hayatını kaybettiği bildirildi. Binlerce kişinin can verdiği Haiyan tayfunundan ders çıkaran hükümet, aldığı önlemlerle can kaybının artışını önledi.

11...

Hagupit tayfunu başkent Manila’da endişelerin aksine sel ve su baskınlarına neden olmadı. 12 milyon nüfuslu Manila’da on binlerce kişinin daha önce tahliyesi sağlanmıştı. Şiddeti azalan tayfunun Lubang adası üzerinden Batı yönünde ilerlediği belirtildi. Bölgedeki balıkçılar uyarıldı.

Filipinler’de geçen yıl Haiyan tayfunu 7 bin 330 kişinin ölümüne neden olmuştu. Haiyan tayfunu deneyimini dikkate alan Filipinler hükümeti bu kez milyonlarca kişiyi zamanında tahliye ederek can kaybının düşük kalmasını sağladı. Filipinler Devlet Başkanı Benigno Aquino Güneydoğu Asya Ülkeleri Birliği (ASEAN) Zirvesi’ne katılmak üzere yapacağı Güney Kore ziyaretini tayfun nedeniyle iptal etti.

Birçok uzman tayfun ve kasırga sayısının artışını iklim değişikliğine bağlıyor.

(DW Türkçe)