Ana Sayfa Blog Sayfa 3803

Hangi İnsan Hakları’nın bu yıl teması, “İş Cinayetleri” ve “Yerinden Edilmiş İnsanlar’”

Documentarist tarafından İstanbul’da 6. kez düzenlenecek olan “Hangi İnsan Hakları?” Film Festivali 13-17 Aralık tarihleri arasında SALT Beyoğlu ve Aynalıgeçit Etkinlik Mekânı’nda görücüye çıkıyor. Festivalin bu yılki ana temaları, ‘iş cinayetleri’ ve ‘yerinden edilmiş insanlar’ olarak belirlendi.

27...

İşçi filmlerinin ağırlıkta olduğu festival kapsamında sinema tarihinin önemli ustalarından Georg Wilhelm Pabst’ın 1931 tarihli yapıtı Maden Trajedisi (Kameradschaft) ile Süha Arın’ınCamın Teri (1985) ve Ertem Göreç’in Karanlıkta Uyananlar (1964) filmlerinin özel gösterimleri yapılacak. Program, Türkiye’de işçilerin yaşam ve çalışma koşulları üzerine yapılmış bir dizi belgesel de içeriyor.

Festivalde Georg Wilhelm Pabst’ın 1931 tarihli yapıtı Maden Trajedisi (Kameradschaft)  de gösterilecek
Festivalde Georg Wilhelm Pabst’ın 1931 tarihli yapıtı Maden Trajedisi (Kameradschaft) de gösterilecek

Gösterim ve etkinliklerin ücretsiz gerçekleştiği festivalde geçen sene de kendine yer bulan Gezi Direnişi seçkisi, bu yıl yeni filmlerle devam ediyor. Bu seçkide Reyan Tuvi’nin 51. Antalya Altın Portakal Film Festivali programından çıkarılması büyük tepkilere yol açan Yeryüzü Aşkın Yüzü Oluncaya Dek… adlı filmi de bir kez daha seyirciyle buluşacak.

Ayrıntılı bilgiyi festivalin resmi sitesi www.hihff.org dan da edinmek mümkün.

(Altyazı)

İsrail, Suriye’ye hava saldırısı düzenledi iddiası

Suriye, İsrail’i başkent Şam yakınlarına iki hava saldırısı düzenlemekle suçladı. Suriye ve Lübnan televizyonlarına göre İsrail uçakları Şam Uluslararası Havaalanı yakınlarındaki bir bölgeyle Dimas kasabasını bombaladı.

26Suriye ordusundan yapılan açıklamada da, “Bugün öğleden sonra, düşman İsrail Şam bölgesindeki iki güvenli bölgeyi, Dimas’ı ve Şam Uluslararası Havaalanı’nı hedef aldı” dendi. Hava saldırılarında ölü ya da yaralı olup olmadığı konusunda bilgi verilmedi.

Suriye devlet televizyonu, “İsrailli düşmanın” iki hava saldırısıyla ‘mütecaviz bir saldırganlık’ sergilediğini duyurdu.

İsrail ise henüz saldırıyı doğrulamadı.İsrail 2011’den bu yana Suriye’de birkaç kez hava saldırısı düzenlemiş durumda.

Daha önceki saldırıların Lübnan’daki Hizbullah grubuna sevk edilen silahları hedef aldığı tahmin ediliyordu. İsrail ordusu işgal altındaki Golan Tepeleri’ni hedef alan saldırılara misilleme olarak Suriye askeri tesislerini de bombalamıştı.

İsrail, 1967’deki Altı Gün Savaşı’nın bitimine doğru Golan Tepeleri’ni işgal etmişti. 1973’teki Yom Kippur Savaşı’nda Suriye’nin bölgeyi geri alma girişimi sonuçsuz kalmıştı.

İki ülke teknik olarak hâlâ savaşta. İsrail ve Suriye arasındaki 70 km uzunluğundaki askerden arındırılmış bölge BM gözlemcilerinin denetiminde.

(BBC Türkçe)

Atina, Aleksis’in ölüm yıldönümünde ayakta

Yunanistan’ın başkenti Atina’da ve Selanik kentinde, 15 yaşındaki Aleksis Grigoropulos’un polis kurşunuyla öldürülmesinin 6’ncı yıldönümü için protesto gösterileri düzenlendi. Göstericiler ile polis arasında çıkan olaylarda 296 kişi gözaltına alındı.

Göstericinin elindeki pankartta, "Ferguson'dan Atina'ya Ne adalet var Ne de barış" yazıyor
Göstericinin elindeki pankartta, “Ferguson’dan Atina’ya Ne adalet var Ne de barış” yazıyor

Atina Üniversitesi önünde toplanan yaklaşık 5 bin eylemci, “Aleksis Ölümsüzdür” yazılı pankartlarla önce parlamento binasının da bulunduğu Sintagma Meydanı‘na, daha sonra da Eksarhia semtine doğru yürüdü. Burada Yunan polisi, eylemcilere göz yaşartıcı gaz ve ses bombalarıyla müdahale etti.

15 yaşındaki Aleksis Grigoropulos’un 2008 yılında polis kurşunuyla öldürülmesi sonrasında, ülkede çok sayıda protesto gösterisi düzenlenmişti. Ölüme sebebiyet veren polis, 2010 yılında müebbet hapse mahkûm edilmişti.

(T24, DW Türkçe, Milliyet)

“Batma çıkma diyince aklınıza Taksim’deki rezillik gelsin!”

İstanbul’un Beşiktaş ilçesi için önerilen “Beşiktaş Meydanı Yayalaştırma ve Kentsel Dönüşüm” projesinin ayrıntıları henüz açıklanmadı ancak projeye ilişkin eleştiriler gündemde. 4 Aralık Perşembe günü Beşiktaş Gençlik Merkezi’nde saat 8:30’da Abbasağa Forumu’nun daveti ile Mimarlar Odası Çevre Etki Değerlendirme (ÇED) Danışma Kurulu Sekreteri Mücella Yapıcı durumu tüm yönleri ele almak adına bir toplantı gerçekleştirdi.

Mimarlar Odası Çevre Etki Değerlendirme (ÇED) Danışma Kurulu Sekreteri Mücella Yapıcı
Mimarlar Odası Çevre Etki Değerlendirme (ÇED) Danışma Kurulu Sekreteri Mücella Yapıcı

“Zaten batma çıkma diyince aklınıza Taksim’deki rezillik gelsin”

Mimarlar Odası Çevre Etki Değerlendirme (ÇED) Danışma Kurulu Sekreteri Mücella Yapıcı,  proje hakkında konuşurken önce “İnsandan yana kentsel dönüşüm var mıdır?”, “Yerinde kentsel dönüşüm nedir?” gibi soruların tartışılması gerektiğinden bahsetti. Beşiktaş ilçesinde Bakanlar Kurulunca riskli alan olarak ilan edilen tek bölgenin Rumeli Hisarı Mahallesi olduğunu, Beşiktaş için böyle bir karar alınması zor olduğunu ancak binalar için tek tek “riskli” raporu alınabileceğini ve bu rapor alındıktan sonra bu binaların yıkılması kaçınılmaz olduğunu söyledi. “Beşiktaş’ta kiracıların, esnafların örgütlenmesi önemli. Biz halka doğru anlatmalıyız neler olduğunu, yoksa halkla karşı karşıya kalabiliriz.” dedi. “Eskiden biz davaları kendimiz açar hukuk mücadelesi verirdik, artık halkla beraber dava açıyoruz.” diyen Yapıcı, meydan için yapılan planda ise birçok şeyin belirgin olmadığını da ifade etti. Planda metro hattının, transfer noktalarının, batan çıkan yolların birbirine girmiş durumda olduğunu söyledi. “Zaten batma çıkma diyince aklınıza Taksim’deki rezillik gelsin.” dedi.

Türk Mühendis ve Mimar Odaları Birliği (TMMOB) Şehir Plancıları Odası İstanbul Şubesi’nden Akif Burak Atlar ve Bahçeşehir Üniversitesi’nden Yrd. Doç. Dr. Ahmet Yayla’ya projeyle ilgili görüşlerini sorduk.

Beşiktaş Meydanı’na ilişkin bir düzenleme fikrinin yıllardır konuşulduğunu belirten Türk Mühendis ve Mimar Odaları Birliği (TMMOB) Şehir Plancıları Odası İstanbul Şubesi’nden Akif Burak Atlar, projenin nasıl uygulamaya geçirileceğinin önemli olduğunu ifade etti: “Taksim Meydanı’nda olduğu gibi oldu bittiye getirilmemesi, katılımcı ve şeffaf süreçlerin işletilerek uygulamaya geçilmesi gerekiyor. Yayalaştırma adı altında araç odaklı, beton odaklı bir düzenlemeye gidilmemesi, Beşiktaş’ın kimliğine zarar verecek mekânsal değişikliklerden kaçınılması önemli. Ve elbette öncelikle kentlilere söz hakkı verilmesi gerekiyor. Bu tip önemli kentsel alanların mekânsal değişimine ilişkin kararların toplumsal kabul görmesi gerekir.“

Proje kadar; projeye itiraz ile yalnızca itiraz veya yürütme durdurma kararının yeterli olmayabileceği de gündemde.

Yrd. Doç. Dr. Ahmet Yayla, projeye itirazın bireysel olarak da yapılabileceğini, bunun için İstanbul’da yaşıyor olmanın yeterli olduğunu belirtti. Önceki haftalarda mahkemenin durdurma kararına rağmen gözlerimizin önünde gerçekleşen Yırca katliamından sonra hukuki süreçlerin mahkeme salonu dışında etkisiz kaldığını belirttiğimde Yayla, şunları söyledi: “Maalesef günümüzde idarenin yargı kararlarını uygulamadığını sıkça görmeye başladık. Bu husus başta hükümetlerin işine gelebilir ise de zaman içinde onların da aleyhine birtakım sonuçlar ortaya çıkar. Çünkü hükümet ve idare yargı kararına uymaz ise halk da uymamaya ve direnmeye başlar. Bunun sonucunda adalete inancını yitirmiş olan halk adaleti sağlayacak başka yapıların egemenliğini kabul etmeye başlar. Yani mafya v.b. oluşumlar ortaya çıkar ve uygulanmayan yargı kararlarını kendi anlayışına göre uygular ve adaleti sağlar. Aslında Godfather filminin açılış sahnesi konuyu özetliyor: Baba masanın başında oturmaktadır ve karşısındaki adam kendisine dert yanmaktadır; kızına tecavüz edildiğini, sonrasında polise gittiğini ancak polisin ve yargının gerekeni yapmaması nedeniyle tecavüz edenlerin serbest bırakıldığını söyler. Buna karşılık “Baba” şu soruyu sorar: Neden ilk önce polise gittin? Neden önce bana gelmedin? Bu soru, devletin ve yargının adaleti sağlayamadığı bir ülkede başka odakların onun yerine geçerek illegal biçimde adaleti sağlama görevini üstlenecekleri gerçeğini bize göstermektedir. İşte, başka güç odakları ortaya çıktığında devlet de kendi siyasal iktidarını korumanın aslında bağımsız ve tarafsız bir yargıdan ve mahkeme kararlarını uygulayan bir idari yapıdan geçtiğini idrak edecektir.“

 

Haber: Pelin Atakan

(Yeşil Gazete)

 

Filipinler istemese de Yeb Saño için aktivistler #YebInLima diyor

Yeb Sano’nun son anda iklim görüşmelerinden alınması Pazartesi günü başlayan Birleşmiş Milletler Lima İklim Konferansı’na gölge düşürürken, Hagiput Tayfunu – Haiyan Süper Tayfunu’ndan bir sene sonra- Filipinler’i vurdu.

Pazartesi günü başlayan konferansta Filipinler İklim Değişikliği Delegesi ve dünya iklim hareketinin önde gelen isimlerinden Yeb Saño’nun COP20’ye resmi hükümet temsilcisi olarak katılmasının Filipinler hükümeti tarafından engellendiği bildirilmişti. Bundan hemen sonra ise Hagiput Tayfunu’nun Filipinlere yaklaştığı haberi geldi.

22...

Hagiput Tayfunu 13 ay önce gerçekleşen ‘süper tayfun’un izlerini taşıyan merkez bölgelere yaklaşırken, Saño fırtınanın ilerleyişine dair gelişmeleri Cuma günü Twitter’da yayınlamaya başladı. Konferanstaki yokluğu hakkında açıklama yapmayan Saño, Filipinler delegasyonu ve danışmanlarına harekete geçme çağrısı yaptı.

Saño Tweet’lerinde tayfun sezonu dışında ardı ardına dördüncü kez süper tayfun yaşanmasının normal olmadığını ve süper tayfunları Filipinler’deki hayatın bir parçası olarak kabul etmeyi reddettiklerini belirtti. Lima İklim Konferansı katılımcılarına iklim krizinden dönülmesi için çok az vakit kaldığını hatırlatan Saño, zengin ülkelerin Lima’daki süreçleri bulandırdığını, görüşme metinlerinin Lima’da takip ekranlarına yansıtılmasını talep ettiklerini ancak bunun kabul edilmediğini, neler saklandığının merak konusu olduğunu söyledi. İklim değişikliği ve adaletsizliğin nesiller boyunca devam edeceğini, bunun günümüzün akılsız politikalarının ötesinde olduğunu ve iklim değişikliğinin bizlere günümüzün dünya düzeninin değişmesi gerektiğini yeniden hatırlattığını belirtti.

Saño ayrıca Mashable’a fırtınanın ilerleme senaryolarının yalnızca kötü seçenekler sunduğunu, tayfunun ya geçen sene Haiyan Tayfunu’nun takip ettiği koridorda ilerleyeceğini ya da başkent Manila’yı vuracağını, ancak bu rotaların da net olmadığını belirtti. Bu güçte bir fırtınanın her iki senaryoda da akıl almaz sonuçlarının olacağını ve bunları asgari düzeye çekebilmek için her yola başvurduklarını, ancak tayfunun izleyeceği rotanın Cumartesi gecesi itibariyle hala tahmin edilememesinin durumlarını daha da zorlaştırdığını belirtti. Geçen seneki Haiyan Tayfunu’nun izleyeceği koridor karaya ulaşmadan dört gün önce net bir şekilde tahmin ediliyordu. Hagiput Tayfunu Pazar günü sabah saatlerinde karayı vurdu.

#YebInLima

Yeb Saño, hem bir diplomat hem de bir iklim aktivisti olarak tanınıyor. Saño, geçtiğimiz sene Haiyan Tayfunu ardından Varşova’da yapılan müzakerelerde iklim değişikliğine karşı olan akıl almaz eylemsizliğe son verilmesine dair akılda kalan bir çağrıda bulunmuş, anlamlı bir eylemlilik oluşturulana kadar açlık grevine gireceğini belirtmişti. Yedi gün süren açlık grevi sırasında başlattığı imza kampanyasına 600.000 kişi katılmıştı.

20

Eylül ayında ise Greenpeace’in Arktik Deklarasyonu kapsamında Greenpeace’in Esperanza gemisi ile Kuzey Kutbu’na giden Saño ile Ümit Şahin ve Ömer Madra tarafından yapılan röportajı daha önce Yeşil Gazete’de sunmuştuk.

Saño, geçen ay da Manila’dan Tacloban Şehri’ne doğru, Haiyan Tayfunu’nun Filipinler’de yol açtığı yıkımın birinci yılını anan 40 günlük bir iklim yürüyüşü gerçekleştirdi. Bu tayfundan etkilenen insanların yalnızca bir iklim kavgası değil ekonomik bir kavganın da içerisinde bulunduğunu belirtti ve bu insanların yaşam kaynaklarının yaşanan iklim değişiminin bir sonucu olarak Haiyan tayfunu tarafından yok edildiğini söyledi.

Birleşmiş Milletler iklim değişikliği anlaşması müzakereleri için dünyanın her yerinden Lima’ya akın edilirken Yeb Saño’nun son anda Filipinler temsilciliğinden alınması hakkında Saño’nun sera gazı salımlarının azaltılmasını hedefleyen, yasal bağlayıcılığı olan bir iklim anlaşması yapılmasına dair kararlılığının politik olarak fazla tartışmalı bulunduğu söyleniyor.

Saño’nun Lima İklim Konferansı’nda olmamasına dair Saño ve resmi Filipinler delegasyonu henüz yorum yapmadı. Delegasyondaki dökülmenin nedeni ve boyutu hala belirsiz ve konferans sırasında açıklanması bekleniyor. Ancak Saño Pazartesi günü Lima İklim Konferans’ı boyunca açlık grevi yapacağına dair bir video yayınladı.

http://youtu.be/yNUASMH5dZE

Bu gelişme 50 güçlü temsilciden oluşan Filipinler delegasyonuna vurulan büyük bir darbe olarak değerlendiriliyor. Filipinler delegasyonu, Saño’nun öncülüğünde hem Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi’nde (UNFCCC) hem de müzakerelerde önemli bir aktör haline gelmişti. Pazartesi sabahı haber Lima’da kızgınlıkla karşılandı ve #YebInLima hashtag’i ile bir Twitter kampanyası başlatıldı.

Filipinler proaktif iklim politikalarıyla uluslararası düzeyde övgü topluyor. 2009 ve 2010 yıllarında parlamentodan geçen iki yasal düzenleme ile Filipinler sera gazı salımlarını 2050 yılına kadar 1990 seviyelerine göre %80 azaltma hedefi koydu ve buna ulaşmak amacıyla 5 senelik bir karbon bütçesi oluşturdu. Ancak Saño’nun delegasyon ekibinde yer almaması Filipin hükümetinin müzakerelere olan bağlılığına dair şüpheler oluşturan bir dönüm noktası oldu.

 

Haber: Ayşe Ceren Sarı

(Yeşil Gazete)

 

Filipinler, Haiyan’dan bir yıl sonra Hagupit Tayfunu ile karşı karşıya

Filipinler, binlerce insanın ölümüyle sonuçlanan Haiyan tayfunundan bir sene sonra yaklaşan yeni bir fırtına dalgasıyla yüz yüze…

Dünya büyük ‘barış dönemi tahliyelerinden’ birini yaşıyor. Hagiput Tayfunu 13 ay önce gerçekleşen ‘süper tayfunun’ izlerini taşıyan merkez bölgelere yaklaşırken, Filipinler’de 616.000’den fazla insan bölgeden tahliye edildi.

Cuma günü Hagupit Tayfunu, geçen sene gerçekleşen fırtınada binlerce insanın öldüğü doğu kıyısına yaklaşırken, on binlerce insan Filipinler merkezindeki kıyı köyleri ve heyelan tehlikesi bulunan bölgelerden tahliye edildi.

Meteoroloji bürosu PAGASA’ya göre Cumartesi günü doğu kıyılarına yaklaşmaya devam eden Hagupit Tayfunu’nun gözü Doğu Samar bölgesindeki Borongan şehrinin 230 km kuzey doğusunda bulunuyor.

18
Hagupit Tayfunu’nun Filipinlere yaklaşırkenki görüntüsü Cuma günü ABD Ulusal Okyanus ve Atmosfer Yönetimi tarafından çekildi. Fotoğraf: AP

Yaklaşan fırtına süper tayfun kategorisinin bir derece altında değerlendiriliyor. Ancak yine de gerçekleşmesi beklenen şiddetli yağış ve 4,5 metreye kadar yükselebilecek fırtına dalgaları çok büyük yıkıma neden olacak potansiyele sahip.

Merkezde saatte 195 kilometreye ulaşabilecek rüzgâr hızı ve 215 kilometreye ulaşabilecek sağanak ile fırtına, saatte 10 kilometre hızla Filipinler’e yaklaşıyor. Fırtınanın Pazar günü erken saatlerde Doğu veya Kuzey Samar bölgelerini vurması bekleniyor.

Bicol ve doğu Visayas bölgelerinde yaşayan yaklaşık 10 milyon insanın sel, fırtına dalgaları ve şiddetli rüzgâr riski altında olduğu bildiriliyor. AccuWeather Küresel Meteoroloji Merkezi ülkede 30 milyon insanın tayfundan etkilenebileceğini söylüyor.

Ulusal Afet Kurumu’na göre deniz seviyesinin altındaki köyler ve heyelan riski olan alanlarda yaşayan 616.000 insan okullar,  hükümet binaları, belediye binaları, spor salonları ve kiliselere sığındı.

Filipinler merkezindeki Birilan ada bölgesinde bulunan afet kurumunun başkanı Sofronio Dacillo ulusal radyoda, fırtına kabarması yaşanacağı tahminleri nedeniyle gönüllü tahliyenin önemli olduğu duyurusunu yaptı.

Cumartesi sabahı, Doğu Samar bölgesi sakinleri yağışın başladığı ve şiddetinin değişiklik gösterdiğini belirtti.

Cenova’da bulunan Birleşmiş Milletler Afet Riski Azaltma Bürosu yalnızca Cebu merkezî ada bölgesinden 200.000 insanın tahliye edildiğini bildirdi. Büro sözcüsü Denis McClean, Hagupit Tayfunu’nun barış döneminde gerçekleşen en büyük tahliyelerden birini tetiklediğini söyledi.

Bölgesel Meteoroloji Bürosu’na göre geçen sene gerçekleşen süper tayfun kategorisindeki Haiyan Tayfunu’nun etkilerinden hala toparlanmaya çalışan bölgeler en fazla risk altındaki alanlar arasında yer alıyor.

 

(Yeşil Gazete, Guardian, Telegraph)

[Son Dakika] Mersin’de Akkuyu ÇED’i onaylandıktan 5 gün sonra deprem

Mersin’de Kandilli Rasathanesi verilerine göre saat 10:49’da 3.6 richter şiddetinde bir deprem meydana geldi.

13

Yeşil Gazete’nin Mersin’de ikamet eden yayın yönetmeni Alper Tolga Akkuş, deprem anında sosyal medyadan yaşanan depremi, “Mersin’de deprem oldu şimdi. 3 saniye kadar sürdü. İki saniye titredi, 3. de sert bir şekilde gitti geldi bina. Merkez üssü neresi acaba?” sözleri ile paylaştı.

12...

Akkuş’un sorusunun yanıtı da üzerinden fazla zaman geçmeden yanıtlandı. Depremin merkez üssü Alper Tolga Akkuş’un da yaşadığı Mersin’in Mezitli ilçesi. Depremin çözüm niteliği ilksel. Derinliği 5.0 km, Büyüklüğü ise 3.6.

Mersin’de yaşayanlar şu anda eğer bu sarsıntı Akkuyu Nükleer Santrali faaliyette iken olsaydı durum nasıl olurdu sorusunun yanıtını merak ediyor. Bilindiği gibi 3 Aralık 2014 Çarşamba günü Akkuyu Nükleer Santrali’nin yapımını üstlenen Rusya’nın devlet başkanı Vladimir Putin’in ziyaretine saatler kala AA kaynaklı bir bülten ile Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’nın Akkuyu ÇED’ini onayladığı kamuoyuna el altından duyurulmuştu.

Yeşil Gazete olarak biz de bu karar sonrası önce Greenpeace Akdeniz İklim ve Enerji Kampanyaları Sorumlusu Devin Bahçeci‘den yazılı görüş; Mersin Tabipler Odası Başkanı ve NKP (Nükleer Karşıtı Platform) Yürütme Kurulu üyesi Dr. Ful Uğurhan‘dan konuya dair bir yazı alıp sizlerle paylaşmıştık.

(Yeşil Gazete)

Otonom enerji- Nasıl yapmalı? – Alper Öktem

Bir yıl kadar önce Enerji sektörü  konusunda şunları yazmıştım: “Bugünkü dünyada enerji kullanımı aynı zamanda enerji bağımlılığı demek. Ülkeler, kıtalar arasında ve bir ülke içinde enerji kaynakları ve elektik olarak bizzat enerji taşınıyor, alınıp satılıyor. Enerji kaynakları-nın kontrolü ve paylaşımı için diplomasi yapılıyor, savaşlar çıkıyor. Enerji  tekelleri muazzam ekonomik güçleriyle ülkelerin siyasetini belirliyor. Ülkelerin kalkınma politikaları gene enerji tekellerinin çıkarlarına bağımlı. Fosil kaynaklara dayanması ve iklim değişikliğine yol açması nedeniyle bu enerji düzeni yanlış. Tekelleri güçlendirdiği, ülkeler arasında sorunlar çıkardığı ve savaşlara yol açtığı için yanlış. Bu enerji düzeni demokrasi ile bağdaşmıyor. Geniş tüketici ve üretici kitleler merkeze ve  tekellere tümüyle bağımlı durumdalar.”

Ne yapmalı sorusuna yeşil-sol bir cevap olarak Otonom Enerji’yi önermiştim: “Çevreye dost, yenilenebilir enerjiyi yerinde üreten teknolojiler. Enerjinin gerek duyulan yerde yerinde üretimi aynı zamanda enerji naklınde ortaya çıkan kayıpların ortadan kalkması demek. Fosil enerji kaynaklarının arama, üretim ve taşınmasında ortaya çıkan ve çevreye muazzam zarar veren kazaların olmaması demek. Tüketicilerin enerji  tekellerinin fiyat sultasından kurtulması demek. Tüketicilerin enerji üretmesi demek, insanlar arasında işbirliği, kollektivite demek, daha fazla demokrasi demek.”

Nasıl yapmalı konusunda (Dünya) Demokratik Enerji Hareketinin (DEH) Almanya’daki tecrübelerinden hareketle: “Otonom enerji üreticisi olma zamanı geldi geçiyor. Kooperatifler, dernekler  hatta apartman komşularının birlikler oluşturması zamanı”, diye yazmıştım.

Aradan geçen süre içinde bir grup arkadaş Türkiye’de bu konuda adımlar atmaya çalışırken ülkedeki  somut durumu daha iyi anladık. Siyasi iktidar yasalar ve yönetmelikler yoluyla    yenilenebilir enerjiler konusunda bir çerçeve çizmiş. Eleştirilecek pek çok yönü olan bu çerçeveyi “bu memlekete yenilenebilir enerji lazımsa onu da bizimkiler yapar” anlayışının tezahürü olarak tarif edebilirim.Bu çerçeve tekelci ve merkezi üretimi yenilenebilir enerjiler alanında da garanti altına alıyor. 

Konuyu bilenlerin tasdik ettikleri bir başka eleştiri konusu ise mevzuatın çatılarda fotovoltaik paneller kurulmasının önüne olmadık zorluklar çıkartması.

Tedarik ve Üretim Lisansı (1 MW üzeri kurulu güç için lisans zorunlu) ile otonom olmayan, büyük ölçekli yenilenebilir enerji faaliyeti mümkün.

Lisanssız üretim santrallerinde (1 MW’a kadar) üretilip satılacak tüketim fazlası enerjiyi de TEİAŞ nezdinde Elektrik Dağıtım şirketlerine satabiliyorsunuz.  Tabii dağıtım şirketi trafom yeterli değil derse ortada kalıyorsunuz.  Kurulu güç 1 KW da olsa, bunun 1000 katı yani 1 MW da olsa yerine getirmeniz gereken bürokratik işlemler aynı. On Grid adı verilen düzenlemede üretim fazlanızı dağıtım şirketine satarken ihtiyaç halinde satın alıyorsunuz.      Burada mahsubi sayaç takılıyor, şebekeye sattığınız ile aldığınız  miktarları birbirne mahsup ederek neticeyi tesbit eden  sayaç. Bu düzenlemenin yerine getirilecek şartları  fotovoltaik (PV) sistem meraklısı küçüklerin gözünü korkutuyor. Ama ihale dünyasına girmek istemeyen şirketler için uygun.

Off Grid için bürokratik işlem yok, kendi ürettiğinizi (fazla olunca depolayıp) kullanıyorsunuz, yahut boşa gidiyor. Fakat bu yeterli olmayınca şebekeden elektrik almak gerekiyor. Bu durumda şebekenin sayacını devreye sokuyorsunuz.

Yani siz şimdi illa otonom olmak istiyorsanız evinizin mesela çatısında üretin ve tüketin, satış filan düşünmeyin diyorlar.

Ama tüketemediğimi satamazsam rentabıl değil mi diyorsunuz, depolayın o zaman diyor mevzuat. Kocaman kocaman piller lazım, hiç kurtarmıyor derseniz …

Yenilenebilir Enerjiler Genel Müdürlüğü ve EPDK’dan edinilen bilgiler bu yönde. Sonuç olarak enerji kooperatifleri Türkiye’de ancak kısıtlı bir alanda faaliyet gösterebilirler. Sadece tek bir trafodan elektrik alanlar kooperatif kurabilirler… Yapı kooperatifleri (başlamadan önce veya inşaat bittikten sonra) amaçları arasına enerji üetimini de alabilirler, PV’nin nereye kurulacagı karar verilecek ilk nokta. Maalesef kurulacak PV bir tek alanda, yani tek sayaçla olmalı, zira dağıtım şirketi mahsubi sayaç kullanıyor. Yani ürettiğin sayaç üzerinden şebekeye verirken aynı sayaç üzerinden alıyorsun. Ama fiyat aynı değil… 13,3 dolar-cent üretime verilen fiyat. Peki Türkiye’de elektrik fiyatı halen nedir yanı alırken kaç sent ödeyeceğiz?  Peki Akkuyu NGS   şebekeye kaça satacak?

Belirttiğim gib mevzuat bir üreticinin bir çok çatıda üretim yapmasına engel. Ama örneğin Organize sanayi bölgeleri (OSB) dernekleri tek trafoya bağlı oldukları için onların işi kolay, çatı yahut alandaki güvenlik bölgeleri paneller için uygun.

Yurttaşların üretim faaliyetine girmesi ve üretim ve tüketimde söz sahibi olabilmeleri için  (kooperatiflerin kısıtlı imkanları dışında) ülkemizde iki imkan daha var oldugu ifade ediliyor. Bunlar belediyelerin ticari faaliyet yapma imkanları çerçevesinde üretime girişmeleri, ki bunun ilk örnekleri yolda. Ve aynı şekilde vakıfların bu alanda şirket kurması. Belediye ve vakıf şirketlerine yurttaşların küçük paylarla yaygın katılması halinde demokrasi ayağının daha sağlam olacağını düşünüyorum.

Otonom enerji/yenilenebilir enerji alanında aktif olmak isteyen yurttaşlar işe galiba bir sivil toplum hareketi oluşturmakla başlayacaklar. Bir belediye sınırları içinde ilgilenen yurttaşların  belediyelere yönelik ve yurttaşlara yönelik bilgilendirme ve özendirme çalışması yapan ve yenilenebilir enerji üretimi yapılabilecek alanları tesbit ederek belediyelere (ve vakıflara) öneri yapan girişimler kurması gerekiyor.

Gene en iyi bildiğimiz yerden başlayacağız: Meraklıları girişim kuracak, bu alanda bilgili ve  hevesli insanları birlikte çalışmaya ikna edecek, stantlar, bilgilendirme toplantıları, belediyeye dilekçeler vermek ….  Ülkenin ve dünyanın geleceğine rentabiliteden daha fazla önem veren yurttaşları ise çatılarında vs güneş enerjisi kurmak için bilgilendirmek. Adına mesela  Gü-Lo diyelim, örneğin Kadıköy GüLo, Güneş Lobisi…

Güneş lobilerinin bir başka çalışma alanı ise, güneş enerjisi ile su ısıtmak için yurttaşları aydınlatmak. Antalya’da çatıda su ısınır da İstanbul’da ısınmaz mı? Doğal gaz yazın su ısıtmak için şart mı? Yahut hidrofor nedir- elektrik ile çalışan su ısıtıcısı! Elektrik nereden gelir? Mesela Soma’da termik santralden. Başka? Soma’dan Ermenek’ten madencinin ölüm haberi gelir, zeytinlikler kesilir, Yatagan’da veya Afşin’de tabiat ölür. Peki balıklar nerede ölür? HES’lerde.

İş başa düşüyor, emekleriyle yürekleriyle katılacak insanlarımıza  sesleniyorum, somut adım atmaya çağırıyorum.

Alper Öktem

 

 

Alper Öktem

[Yazar yazara “açık sözlü” bir muhabbet] Hepinize sunulan cehennemdir aslında

İlk kitabı ĞĞĞĞ TUUUHHH! ya da daha telaffuz edilebilir ismiyle En Uzun Gece’nin ardından M. Uçan, Hepinize Sunulan Cehennemdir Aslında ile yer altı öykülerine ve içinde biriktirdiği cerahati tükürmeye devam ediyor. Sert, ağzı bozuk, şirazesi kayık, yırtık dondan çıkar gibi utanmaz öyküler anlatıyor. Kitapta altı öykü var ama önceki kitapla birlikte hepsini aynı kahramanın başından geçen maceralar olarak okuyabiliriz. Size gelişmiş metropollerde geçen olağanüstü hayatlar anlatmıyor, küçük şehirlerde kasabada geçen ipsiz hergele takımından adam/ın/ların tutunamamada ısrar hikâyelerini anlatıyor. Kahramanların parayla pulla, mevkiiyle, düzenle ilgisi yok; şarap, kadın olsun, biraz da edebiyat olursa yetiyor, olmazsa onu da sallamıyorlar. Bukowskivari yeraltı edebiyatının herkes Beyoğlu’nun anason kokulu arka sokaklarında yeşermesini beklerken, o Erçiş’te çamurun tezeğin arasında boy veriyor. Zaten size de cehennemden ötesini vaat etmiyor.

 

“Kuran’ın sayfalarına yeniden döndüm. Umut yoktu ve hâlâ karıştırmak istiyordum. Bütün günahların affedildiği bir ayet arıyordum belki de. Tanrı’dan kurtuluş yoktu ama sizi temin ederim ki insanlardan daha merhametliydi.”

Mehmet Uçan-1

Fırat Pürselim: Birbiriyle bağlantılı sorularla başlamak istiyorum. Van’da hatta ilçesi Erciş’te yaşıyorsun. Sırf yaşadığın yer sebebiyle iyi yazar, kötü yazar, ağzı bozuk yazar vs. gibi tanımlamalardan önce illaki Vanlı yazar olarak anılıyorsun, bu durum seni rahatsız ediyor mu?

M.Uçan: Öncelikle şunu belirteyim ki bu bir kuraldır. Kimse gidip nasıl anılmak istediğini sormaz kimseye. Bir şey çıkar ve ölümüzle birlikte son bulmaz da işin kötüsü… Eğer biri kuralı bozup nasıl anılmak istediğimi sorsaydı Vanlı yazar olarak anılmaktan çok Ercişli bir yazar olarak anılmayı tercih ederdim. Çünkü bedelini çok ödedim Erciş’in. Özellikle de askerde… Bilirsiniz ülkemizde ilinin kıçından ayrılmamasına rağmen konuşmalarında ilini s.klemeyen ilçelerimiz var Of, Beykoz, Karşıyaka, Erciş gibi. Bu ilçelerde yaşayanlara nereli olduklarını sorduğunuzda direkt ilçenin adını verirler. Nedenini açıkçası ben de bilmiyorum. Ağız alışkanlığı filan değil, sanki doğarken bir şekilde bilinçaltımıza kodlanmış!

Asıl sorunuza gelince bu konuyla ilgili yakın tarihte bir yazı okumuştum. Hatırı sayılır öykü ödüllerinden birini alan yazar, yazılı basında isminin yaşadığı şehirle -bir doğu şehriydi- anılmasına epey gıcık olmuştu. Gerekçesi yaşadığı şehrin ikinci lig gibi görülmesine dairdi. Sanırım temelinde neden anılmak istediğim gibi anılmıyorum cinsinden bir şeyler vardı. Belki de haklıdır, bilmiyorum… Bana gelince takıntılı biri değilim ve birlikte anılmak istediğim hiçbir sıfat yok. Vanlı olarak anılmaktan ne gurur ne de bir rahatsızlık duyuyorum. Ayrıca bunun herhangi bir art niyet taşımadığı kanaatindeyim. İlle de bir günah keçisi bulunacaksa bunun sorumlusu en başta benim. Bir doktor, psikolog, zoolog, pezevenk ya da başka bir belirli mesleğim olsaydı belki ismimin önüne bunlardan birini alabilirdim. Ama o da yok, çünkü hiçbir şey değilim. Bugüne dek onlarca işle uğraştım ve hiçbirinde tutunamadım. Birazcık kozmetikte ısrar ediyorum gibi ama onun da eli kulağında… Bu yüzden kimseyi istesem de suçlayamam, belki de adıma verilebilecek en doğru karar ve en önemlisi hepsi bir avuç çer-çöp…

 

– Türkçe edebiyatta münferit isimleri saymazsak, bir yeraltı edebiyatından söz etmek pek mümkün değil. Edebiyat kamuoyu yeraltı edebiyatının İstanbul’un hatta Beyoğlu’nun sidik kokulu arka sokaklarında başlamasını beklerken, sayende Erciş’in çamurlu sokaklarında boy veriyor. İlk kitabının kapağında ‘Yeraltı Öyküleri’ yazarken bunda sadece ‘Öykü’ yazıyor ama aynı nitelikte öykülerden oluşuyor. Kendini nasıl konumlandırırsın, yerin üstünde misin, altında mısın?

– Keşke edebiyat dergilerimiz bir sayılarını bu münferit isimlere ayırsa. Bomba gibi sayı olur herhalde… Hemen hemen hepsi sıkı yazarlardır ve karanlıkta ay ışığı gibidirler. Metin Kaçan’a selam olsun! Bizi sevmedi… Evet, ülkemizde yeraltı edebiyatından söz etmek pek mümkün değil ama ayak sesleri kendini iyiden iyiye duyurmaya başladı. Önümüzdeki beş-on yılda bunların en azından bir kısmının açığa çıkacağına inanıyorum. Beklemek lazım…

Beyoğlu’nun arka sokaklarına gelince özellikle şunu belirteyim ki orada rastladığınız sidik kokusu ya da peçete, bira kutularına Erciş’in arka sokaklarında da rastlayabilirsiniz. Beyoğlu’ndaki türkü barlar, düşmüş kadınlar, kullanılmış prezervatifler burada da var. Bunun elbette Beyoğlu merkezli olduğunu söylemiyorum. Kadıköy’ün, Kordon’un, Ofis’in, Girne’nin, Kızılay’ın arka sokaklarında da bu böyledir. Demek istediğim şehirler değişse bile arka sokaklar hiç değişmiyor. Arka sokak, arka sokaktır. Belki küçük bir fark o da nüfus yoğunluğu bakımından Beyoğlu’nda daha fazla kadın, daha fazla alkol, daha fazla gözyaşı, daha fazla kullanılmış prezervatif, daha fazla bok kokusu… O kadar.

Kitap kapaklarımın/kapaklarının alt başlıklarındaki türleri/ni önemsiz buluyorum. Kesinlikle ana tür olan öyküyle uğraşıyorum ve bir öyküye başladığımda filan alt başlıkta olsun diye başlamıyorum. Sadece içimden geldiği gibi yazıyorum. İlk kitabım kişisel didişimimle ilgiliydi, biliyorsunuz ve bir şekilde kapağa ‘yeraltı’ diye kondu. Gerçi aralarında o kadar da derin uçurum yoktu bana kalırsa. Kimileri bu yeraltı değil dedi. Eyvallah dedim. Kimileri kararsız kaldı ben de hiç ısrar etmedim. Şimdi bunun kapağında ‘öykü’ geçmesine rağmen yanlış anlamadımsa ‘yeraltı’ olarak ve en önemlisi bir öncekiyle aynı nitelikte olduğunu kabul ediyorsunuz. Eyvallah. Biri çıkıp bu ‘belaltı’ derse yine eyvallah diyeceğim. Bunlar daha çok dışımda olan şeyler. İnsanlar nasıl adlandırmak istiyorlarsa öyle… İlle de kendimi bunlardan birine konumlamam gerekiyorsa cehennemin dibi diyorum. Ne de olsa hem yerin altında hem de üstünde fazlasıyla mevcut! Hakikaten öyle.

Mehmet Uçan-3

 – Öykülerinden anlıyoruz ki, kısa öyküleri sevmiyorsun, şiir yazan öykücülere gıcığın var, şiirden de haz ettiğin söylenemez, editörler için yazmadığın kalmadı… M. Uçan, senin bu edebiyat âlemiyle derdin nedir?

– Sırasıyla gidelim ve öncelikle yanlış anlaşıldığım bir konuyu düzelteyim istersen. Şiir yazan öykücülerden çok öykü yazan şairlere gıcığım var. Nedeni dönem dönem çoksatarlar türlere göre değiştiğinde onların da hemen değişivermesi… Adamlar hiçbir şeyi kaçırmak istemiyor anlayacağın. Türler arası kesin çizgiler bırakırlarsa eyvallah, yeteneğin şahı derim buna, örnekleri yok değil hani. Ama çoğu sadece melez metin olarak kalıyor. Eğer benimle aynı düşüncede değilseniz buna da eyvallah…

Diğer yandan ülkemizde son dönemde şiir bir çıkmazda dolanıp duruyor. Bunu ben söylemiyorum. Şairlerin masalarına kulak misafiri olduğumda kendilerinden de duydum. Yollarını açmaları gerekirken başka türlerin yolunu açmaya çalışmalarını anlaşılmaz buluyorum -ki bunun katkısından çoktur zararı. Yoksa hazzettiğim birçok sıkı şiir var.

Bir de kısa öyküler… Evet, o da şu sıralar düşük bel, dar paça pantolon gibi moda. Yine sorunum yok ama bazen canım sıkılınca düşünürüm -sadece sıkılınca diyorum- 2040’larda bugün yola çıkanlardan kaçı yoluna devam edecek diye. Kalitesiz bir pil gibi şarjlıyken idare ederler ama üç-beşten sonra herhangi bir nedenden dolayı aldıkları küçük darbeler enerjilerinin yarıya inmesine hatta tamamen kesilmesine neden olur. Kalırsak hep beraber göreceğiz. Tanrı’nın yazanlara fazla tahammülünün olmadığını biliyorsunuz.

Edebiyat âlemiyle de temelinde bir sıkıntım yok. Sadece özünde olumsuz biriyim. Anlamadığımız konular hakkında atıp tutmaya bayılıyoruz. Bakar mısınız etrafa? Herkes siyasetçi ama bizi yönetenler ortada. Herkes öfkeli ama Işid ilerliyor! Koridor mu, o da ne? İnanmıyorum! Benim bildiğim yazarlar özünde yaralı insanlardır, yarım adamlardır hatta kimilerinin kişilikleri zayıf ve oldukça hastalıklıdır. Başarabilirlerse kendi yaralarını saracaklar ilkin. Neyse, Fırat Ağabey başımı belaya sokma şimdi. Kıyısında bulunduğum bir konu hakkında biraz atıp tutmuşum çok mu? Aşk olsun, bütün bunların beni beslediğine inanırdım!

Mehmet Uçan-5

 

– Klasik öykünün derdi olur, giriş gelişme sonuç içinde onu anlatır, modern öykü eylemi değil durumu anlatır, post modern öykü bir şey anlatmaz kimse ne kadar anlamazsa o kadar anlaşılır olur. Senin yazdıkların bunların hiçbirine girmiyor, sen içinden geldiği gibi anlatıyorsun. Kitabından bir alıntıyla açarak sorayım.  “– Biri öyküleriniz hakkında, doğulu mu, batılı mı oldukları belirsiz öyküler, demiş. – Doğrudur, çünkü o at arabasıyla Porschelerin aynı yolu kullandığı bir şehirde yaşamıyor.” Öykülerini nerede konumluyorsun ya da konumlamak çok mu şart?

– Benim için şart değil aslında ama birileri için nedense şart. Sözgelimi batıda yaşayan biri öykülerimin birinde geçen ‘sağdıç’ kelimesine takmıştı. Bunun ancak Hristiyanlıkta olabileceğini söylemiş ve çok salladığımı eklemişti. Şaşırmıştım. Ermenilerin, Müslüman olduklarını bilmiyordum! Ya benim şimdiye dek beşin üstünde sağdıçlık yapmam, güme mi gitti? Doğuya adım atmadığı her halinden belli ama cesareti on numara.

Erciş’te yaşadığımı biliyorsunuz. Burada doğdum ve şimdi de buradayım. Ama zaman içinde on yılım başka şehirlerde geçti ve farklı işlerde çalıştım. Bu şehirlerden ve işlerden ciddi şekilde beslendim. Yaşadığım yere tekrar dönecek olursak bir kültürden oluşmuyor. Çoklu kültür mevcut… Kürt, Türk, Kırgız, Ermeni ve yer yer Azeri, Acem kırıntılarına da rastlamak mümkün. Dolayısıyla bunların etkileşiminden oluşan melez bir kültür de söz konusu. Bir de bunların yanı sıra yeraltı dünyası var -ki Amerika’da yakalanan uyuşturucunun bile mutlaka Van’ı gördüğüne inanırım. Bütün bunlarla bağlantılı olarak sosyal yaşam da çok farklı. Birçok yerde batı ve doğu yaşantısı kol kola. Bütün bunların sonucunda doğuda yazmama rağmen doğal olarak yukarıda sıraladığım nedenlerden dolayı istesem de öykülerim bir yere ait olamıyor. Alıntıladığınız kesit daha çok ince bir sitemdi. Gerçi fazla umursamadığımı söylemiştim yukarıda ama bunların beni beslediğini de söylemiştim.

Söylediğiniz gibi içimden geldiği gibi yazıyorum. Belirli birkaç kural dışında genellikle dizgin vurmuyorum akış içinde. Klasik, modern, post modern üçgeninde doğrusu öykülerimin hangi gruba dâhil olduğunu hiç düşünmemiştim. Sorunuzu okurken aklıma geldi birden. Bir arkadaşım öykülerim için bir bilinç tutulması cinsinden bir şeyler söylemişti. Mantıklı da gelmişti. Eğer yetersiz duruyorsa dördüncü bir tarzın adını siz koyun ve beni buna dâhil edin. Kabul etmezsem namerdim.

 

– “Hele kötü bir patronun varsa ve geç kalmışsan, şüphesiz, son günün demekti. Bu da günlerce işsiz ve beyaz badanalı dört duvarda s.kişen maymunları izlemek anlamına geliyordu. Eğer işsiz değilseniz bunu asla göremezdiniz.” Öykülerinin kahramanları genellikle işsiz güçsüz gezen, çalıştığı zaman da işsiz güçsüzlüğü arzulayan tipler. M. Uçan, bu kahramanlarıyla ne kadar özdeştir. Çalışmak mı özgürleştirir, çalışmamak mı?

– Çalışmak elbette özgürleştirir ama aynı derece çalışmamak da. Çok çalışmak köreltir aynı derecede çalışmamak da. Çok alkışlanmak intihara götürür aynı derecede reddedilmek de… Herhalde buradaki kilit nokta işin azlık-çokluk ve süreleriyle ilgilidir. Üç-beş gün çalışıp beş-on gün avarelik etmek gibisi yok inan ki. Atalarımızın kafası çalışıyor bazen. Her şeyin ortası demişler!

Bir de öykülerimin ne kadarı kendi hayatımın olduğunu soruyorsunuz. Yüzdeli rakam vereyim. Yazdıklarımın yüzde altmışı kendi hayatımdır -ki parmaklarımın değmediği, hissetmediğim şeyleri yazamıyorum. Yüzde otuzu bizzat aynı ortamda bulunduğum çevreden alıntıdır -ki aynı havayı solumadan yine yazamıyorum. Geriye kalan yüzde onu ise uydurmadır. Mesela hayatım boyunca hiç cep vajinası düzmedim. Tuhaf bir alete benziyordu ve çok soğuktu!

 

– İronik ve keyifli bir dilin var. Yazdıklarını okurken zaman zaman kendini tutamayıp kahkahayı koyuveriyorum. Genelde belaltı espri yapıyorsun ama detayları çok iyi yakalıyorsun. (İlk aklıma geleni spikerler için gülmeyi dahi beceremezler, canları isteyince kahkaha makinesine basarlar tespitin. Bir de kardan adamın var ki… hayli belaltı ama soruyu sorarken dahi gülüyorum. Neyse merak edenler bir zahmet kitabı okusunlar.) Yazarken içine cin mi kaçıyor, böyle keyifli ve komik detayları anlatıyorsun?

– O cin aslında hep içimde. Herkeste de var gerçi ama kimse onu açığa çıkarmak istemiyor. Yazmayı dert edinmiş, ciddi çalışan arkadaşlarım/ız var. Bunlar bir öykünün veya romanın taslağını oluşturduktan sonra metni ellerine alır ve bir okur bunu neden okusun diye sorarlar. Sonra aldıkları cevaba göre metni işlemeye koyulurlar. Kötü bir şey olduğunu söylemiyorum bunun. Bir parça okura saygıdır da.  Hele bir şeyler verebiliyorlarsa karşıdakine -ben pek rastlamadım- gerçekten çok iyi. Kimseyle yarışmıyor/du/m ama onlardan da geri kalmadım. İlkin taslaklarımı elime alıp o malum soruyu soruyordum kendime ama cevap gelmiyordu. Yine soruyordum yine gelmiyordu. Baktım ki okura hiçbir şey veremeyeceğim dedim ki en azında bir parça kendilerini iyi hissetsinler. Bu böyle başladı ve sonra da bir öyküde kullandığım gibi “İçinde bir parça şans bulunmayan hayatı, içinde bir parça mizah bulunmayan öyküyü s.keyim,” diyecek kadar abarttım işi. Hani sen de kitabın için “Bu kitabı okurken aklınıza size hikâyesini anlatmış biri gelirse ve onu düşünüp yalnız olmadığınızı hissederseniz, kanadım size değmiş bir parça tozum canınıza karışmış demektir,” demiştin ya onun gibi işte. Benim bunu hatırlamam ve senin de soruyu sorarken kendini tutamaman başarıya ulaştığımızın göstergesi midir ne!

 Mehmet Uçan-2

– Sormazsam olmayacak soruyu sonlara sakladım. Cinsellik edebiyatımızda maşayla tutuluyor, yazarlar bölünerek üreyen canlılarmış gibi cinselliğe uzak duruyorlar, yazarlarsa da mum ışığı, şarap, Louis Armstrong müziği eşliğinde yapılan bir ayinmiş gibi yazıyorlar. Sen ise bunun adını koyarak çatır çatır yazıyorsun. Nasıl tepkiler alıyorsun ve bu konuyu biraz açmak ister misin?

– Louis Armstrong, evet, çok sempatik bir adam. Gökkuşağından filan söz edip duruyor. S.ktir et yazmayı gerçekten bunun sesi eşliğinde ben de bir kez denemeliyim. Hiç yapmadım çünkü. Oluşturduğun dekor harika…

Ne yazık ki öyle. Yukarıda genel olarak bahsettiğimiz münferit yazarları saymazsak edebiyat halen edep çevresinde. Yazarlarımız herhangi bir amip cinsinden olmadıklarına göre herhalde ebeveynleri akşam yastıklarının altına bir avuç şeker koymuş ve sabahında aniden oluvermişler. Kimilerinin kendini hâlâ karınca gibi hissetmesinin bununla güçlü bağlantısı var sanırım! Sorunuzu ben de sormuştum kendime ama s.ktiğimin cini cevap vermemişti yine. Olmadı bir kez de beraber soralım. Belki işe yarar bu.

Edebiyatımızda seks ve kimi sözler gereğinden fazla abartılıyor. Duruma göre tavan ya da dip. Doğal olan kimi şeyleri adıyla söylediğimizde neden elimizi açılan ağzımızı kapatmak için kullanıyoruz bunu da bilmiyorum. Neticesinde insani olan bir şey ve insani olan her şeyin yazıya konu olmasından yanayım. Bir şeylere makas atmak bir şeyleri gizlemez. Olsa olsa derin boşluklar açar ancak. Kapalı görünen bir toplumda yaşamama rağmen açıklıkla söyleyeyim ki yedi veya sekiz yaşımda mastürbasyon yapmaya başladım. Sonucunda belki hiçbir şey olmuyordu ama eylem yirmi yaşımdakiyle aynıydı. Yine ilkokuldayken küfür edildiğinde kızların yüzünün kızardığı şimdiki gibi aklımda… Demek ki bir şeyler biliyorlardı. Şimdi oturmuş bu teknoloji çağında neyi kimden saklıyoruz ki?

Tavan ve dip dedik orada kaldık. Tavan hiçbir zaman olması gerektiği gibi dibin karşıtı olmadı. Dibe paralel daha derin bir bocalama olarak kaldı ancak. Kitabın birinden hayal-meyal bir kesit anımsıyorum. Erkek karakterin biri ilişki sırasında durmadan kadına ne yaptığını soruyordu. Kadın içime giriyorsun filan diyordu ama adam yakasını bırakmıyor, ille de ne yaptığını ismiyle söylemesini istiyordu. İnanır mısın iş üç sayfa sürdü ama adam kadına söyletemedi. Adam kadından umudu kesip seni s.kiyorum değil mi dediğinde beşinci sayfanın ortalarındaydı. Kadın evet dediğindeyse neredeyse altıncı sayfa bitiyordu. Asıl konunun bu ve kesitin başka arka planı olmadığına göre uzatmaya ne gerek var. Tek celsede s.kersin biter. Çünkü kimilerinin bundan sonrasına ihtiyacı var! Birçok yazarın, karakteri birkaç yüz sayfa dolaştırdıktan sonra bir punduna getirip ağır bir vebalden kurtulmak ister gibi gerdeğe sokması ve perdeleri indirip romanı bitirmesinin modası da ne yazık ki geçmedi hâlâ. Belki de Armstrong müziği gereğinden fazla işlemiş beyinlerine. What a wonderful world! Hay .mınıza koyayım! Şimdi ben nerden bileceğim içerde kimin kimi s.ktiğini? Hayal gücüm geniş olmadığı için inanın ben güç-bela kurduğum birkaç sahneyi birbirinden farklı onlarca romana eklemekten bıktım. Neyse konu çok uzun. Kısacası güney yamaçtan karlı dağa çıkarılıyorsam mutlaka kuzey yamaçtan inmek isterim!

Öykülerimi okuyanlardan tahmin edeceğiniz gibi değişik bir o kadar da benzer tepkiler aldım/alıyorum ve yine elimden geldiğince cevaplar yetiştirmeye çalışıyorum. Çünkü yazdıklarımın arkasındayım. Mesela sapık diyenlere fazla takılmıyorum, çünkü özümde iyi biriyim. Ağzı bozuk diyenlere her şeyi onlardan öğrendiğimi söylüyorum. Porno dergilerinde yazmam gerektiğini salık verenlere teknolojinin yararlarından ve parlak kâğıt maliyetlerinden filan söz ediyorum. Çok erkek egemen yazdığı söyleyenlere -ki bunu söyleyenlerin hepsi kadındı- eşcinsel veya ibne olmadan kendilerini benim yerime koymalarını istiyorum. Yazdıklarımı çirkin, ahlaksız bulanlara kozmetik işiyle uğraştığımı ve gerekirse Yasin Suresi’ni ağızdan okuyabileceğimi söylüyorum! Üç-beş kadının yan yana gelip hemen saldırıya geçmesiniyse sineye çekiyorum, çünkü yalnız kaldıklarında gerçekten çok iyiler. Bir de yazdıklarımdan daha fazlasını isteyen kaçıklar var ki bunlarla ne yapacağımı ben de bilmiyorum.

 

– Son olarak, kitabın yeni çıktı ama neler yapıyorsun ya da bundan sonraki projelerin neler? Bir de ne okuyorsun, okurlara son dönemde okuduklarından neler önerebilirsin?

– Pek proje çizmem kendime çünkü ucu açık bir hayat ve hiçbir şey belli değil. İllaki bir kırıntıdan bahsedeceksek bölümlere ayırmam gerekiyor o zaman. Yakın vadede Melida Tüzünoğlu’nun yeni kitabının yanı sıra birkaç çuval patates almam gerekiyor. Geçen kış yine böyle geç kalmıştım ve fiyatları tavan yapmıştı. İşin doğrusu göz göre göre bir daha s.kilmek istemiyorum! Orta vadede TCMB başkanı Erdem Başçı’yı bu ayın sonundan itibaren takibe alacağım. 2013’ün sonuna doğru USD’nın 1900’lere gerileyeceğini öngörüyordu oysa 2014’ün başlarında USD 2300’lere yakındı. Çoğumuz bir kez daha s.kilmiştik. 2015’in ilk yarısındaysa FED başkanı Yellen’ın tahvil alımlarını noktaladıktan sonra ilk altı ay içinde faizleri kademeli yükseltmeye başlayacaklarının sinyalini vermişti hatırlarsanız. Yakın takipte olacağım. AMB başkanı Draghi’dense bir şey çıkmaz. Bernanke’yi örnek almaya, lafla işi pişirmeye çalışıyor ama başarısız. Bernanke gerçekten bir p.çti ve elinde olmayan kartlarla gözdağı verme gibi bir yeteneği vardı. Dolayısıyla EUR paritesinden uzak duracağım. Bunların dışında bir de ONS var tabii. Fiziki alımların bunu pek yukarı yönlü sıçratacağını zannetmiyorum 2015’te. Çin diye bir ülkenin yeni yılda kafamı karıştırmasına asla izin vermeyeceğim ama bu konuda Hindistan’ın altın alımı için yaptırımlarının çok ağır olduğu önemli. Olası bir savaş ya da Avrupa ülkeleriyle Amerika’ya, Arabistan’a düzenlenebilecek terör saldırıları işe yarar ama ben insanların ölümünden para kazanmak istemiyorum. Savaşın her türlüsüne karşıyım… Uzun vadedeyse şiir ve roman kesinlikle yazmayacağım. Niyetim bir-iki kitaptan sonra üçüncü tekil şahıs öyküleriyle yoluma devam etmek.

Şu sıralarsa dönüp dolaşıp Etgar Keret okuyorum. Çağın damarını yakalayan mükemmel bir yazar olduğunu düşünüyorum onun. Adamın hayatı tiye alma gibi bir derdi var. Abartılacak hiçbir şey yok çünkü. Bir de elimden geldiğince yeni çıkanları takip etmeye çalışıyorum -ki öykünün iyi yolda olduğunu söyleyebilirim. İsim vererek üç-beş satır sıralamayayım ama önümüzdeki beş-on yılda dosyasını henüz oluşturmaya başlamış veya birkaç kitap çıkarmış öykücülerden çok değişik biçemlerde müthiş öyküler okuyacağımıza inanıyorum.

Son dönemde okuduklarımdan birkaç tane ayıklayıp sunmak yerine ben iyi veya kötü olmak üzere bütün kitapları öneriyorum. Neticesinde ikisi de insanı kamçılar -ki iyi kitapla kötü kitap arasındaki tek benzerlik budur. Nokta.

 

– Mehmet, röportaj için çok teşekkür ederim. Noktayı gene sana bırakıyorum.

– “Çalışmaktan bir deri bir kemik kalmıştım. Aniden bozulan sinirlerim hariç tam elli dört kilo. Gerisini doymak bilmez patronlar yemişlerdi –ki buna gelecek günlerim de dahildi… Herkesin yetmişli yaşlarını otuzunda hazırlamalarına bakarsak benim iki ay sonra ne yapacağımı veya nerede olacağımı planlayamamam başka nasıl açıklanabilir ki? Bir haftalık yiyeceğim ve birkaç şişe şarabım varsa iyi gündü.” 

 

Mehmet Fırat Pürselim

mehmet-fırat-pürselim

Bergama Belediyesi: Siyanürlü maden nedeniyle halk risk altında

Bergama Belediyesi Ovacık Altın madenindeki siyanürlü atık borusunun patlaması sonrası yaşanan gelişmelerle ilgili bir açıklama yaptı. Belediyeye yapılan telefon ihbarı üzerine Belediye Çevre Mühendisinin Zabıta eşliğinde madene giderek denetim yaptığını belirten açıklamada, kazanın olduğu dere yatağından iki çamur numunesi alındığı kaydedildi. Aynı gün belediyenin ihbarı üzerine İZSU ekipleri ve ertesi günde Çevre Şehircilik İl Müdürlüğü ekiplerince de denetim ve numune alma çalışması yapıldığının aktarıldığı açıklamada, 04.12.2014 günü belediyeye ulaşan analiz sonuçları ile ilgili şu değerlendirmelerde bulunuldu; “Dere yatağındaki numunelerde alüminyum, arsenik, civa, demir, kurşun, mangan ve siyanür gibi maddelere rastlanmıştır. Laboratuar tarafından yapılan analizlerde söz konusu maddelerin ölçülen değerlerine yer verilmiş ancak sınır değerler olup olmadıkları yada gerek mevzuat açısından gerekse çevre ve insan sağlığı açısından risk değerlerinde olup olmadığı yolunda herhangi bir değerlendirmeye yada yoruma yer verilmemiştir.”

Analiz sonuçlarının yetkili merci olan İl Çevre ve Şehircilik Müdürlüğüne gönderildiğinin belirtildiği İZSU ve Çevre Şehircilik İl Müdürlüğü yetkililerince alınan numuneler üzerine bir sonuç yada değerlendirmenin henüz belediyeye ulaşmadığı bilgisi yer aldı. Bergama Belediyesi açıklamasında “Temiz bir çevre yada doğal dere ortamı içinde bulunması normal olmayan bir takım maddelerin ve kimyasalların işletme çevresinde tespiti kaygılarımızı arttırmaktadır. Son olay da göstermiştir ki; yöre halkı ve doğal çevre büyük bir risk altındadır” dedi.

(EVRENSEL)