Yeşiller ve Sol Gelecek Partisi Bursa İl Örgütü tarafından düzenlenen “Termik Santrallerin Yaşama Etkileri ve Alternatif Enerji Politikaları” konulu panel cumartesi günü yapıldı. YSGP Bursa İl Eş sözcüsü Serdar Esen panelin açış konuşmasında “Türkiye’de yaşanan tüm insan, emek, doğa ihlallerinin altında AKP’nin neo liberal politikalarının yattığını ve bunlardan birinin de DOSAB’da ve pek çok yerde yapılmak istenen termik santraller olduğunu, bunlarla sonuna kadar mücadele edeceklerini” belirtti.
Panelde ilk sözü alan Prof. Dr. Kayıhan Pala “DOSAB Termik santrali Bursa için ölüm fermanıdır. Termik santral kurulduğunda Bursa’da yakılan kömür miktarı yaklaşık on kat artacak. Şu anda yaşanan hava kirliliği meydanda, santral kurulursa ne olacağını düşünmek bile istemiyoruz. Öte yandan bu santralın kurulması, diğer organize sanayi bölgelerinde de santral kurulmasının önünü açacaktır. Bu nedenle kesinlikle durdurulması gerekiyor” dedi.
Panelde daha sonra Prof. Dr. Tanay Sıdkı Uyar söz aldı. Tüm dünyada kömür, petrol gibi fosil yakıtlar ile nükleer kullanımının giderek azaldığını ve temiz, yenilenebilir enerjiye yöneldiğini belirten Uyar şöyle devam etti;“termik ve nükleer sorundur, biz sorundan değil çözümden yanayız. Yenilenebilir enerji, yani güneş, rüzgar, jeotermal hem temizdir hem de ucuzdur. Dünyada son yıllarda kömür ve petroldeki fiyat düşüşleri büyük ölçüde yenilenebilir enerjinin yaygınlaşmasına dayanmaktadır. Yenilenebilir enerji eşitlik, özgürlük ve barış demektir.. Türkiye 2023 yılında %100 yenilenebilir enerjiye geçebilir. Bunun için kaynak ve teknoloji var, gerekli olan sadece siyasi irade, yani karar vericilerdir.”
Panelde son olarak Yeşiller ve Sol Gelecek Partisi Eş Sözcüsü Sevil Turan söz aldı. Sevil Turan termik santrallerin iklim değişikliğinin en önemli nedeni olduğunu belirterek “Aralık 2015’te Paris’te yapılacak Dünya İklim Zirvesi çalışmaları ile Türkiye’de yapılamaya çalışılan termik santrallere karşı mücadeleyi birleştirmek ve yaygınlaştırmak gerekir” dedi.
Panel, dinleyicilerin soruları ve verilen yanıtlar ile sona erdi.
Başlık Çağlar Yurtseven’in Radikal 2’de 2013’te yazdığı yazının başlığından esinlendi. 3.Havalimanı Çevre Etki Değerlendirme Raporuna dayanarak İstanbul’da ‘Orman ve su ekosisteminde geri dönüşü olmayan bir tahribat yaşanacak!’ diyordu. Ben de bu yazıda, Kısırkaya’da İBB’nin inşa ettiği “Kısırkaya Sahipsiz Hayvan Geçici Bakımevi ve Bahçeli Yaşam Alanı”nın gerçekleşmesi durumunda bir başka geri dönülmez tahribatın yaşanacağını söylüyorum. Söz konusu ‘bakımevi’ Kısırkaya Köyünün dışında, Karadeniz’in hemen kıyısında, muazzam büyüklükte bir alanda yer alıyor. Bağımsız Hayvan Özgürlüğü Aktivistleri, İstanbul Kent Savunması, Kuzey Ormanları Savunması , Sarıyer Kent Dayanışması ve Yeryüzüne Özgürlük Derneği tarafından yayınlanan basın duyurusunda 72 hektar büyüklüğünde olduğu söyleniyor. Alan uçsız bucaksız ve tümü köpeklerin atlayamayacağı yükseklikte tel örgülerle çevrili. Alanda çok sayıda beton klübe yapılmış, önlerinde boş toprak sahaları var. Ama klübeleri birbirinden ayıran iç tel örgüler var. Aydınlatma direkleri tüm alanı çevreliyor. Etrafta başka da yapı vs. yok. Rüzgarlı ve ücra bir yerde bir hapisane gibi burası; giriş kapısı büyük ama sıkı sıkıya kapalı. Bu hapisane görünümüne karşın İBB, medyada yer alan haberlere göre, attığı tweet mesajında sahipsiz hayvanların burada ‘geçici’ kalacağı konusunda kamuoyunun içini rahatlatmaya çalışıyor: “Merkezimiz”, diyor İBB, “ İstanbul’un Avrupa Yakası’ndaki tüm ilçelere hizmet vermek üzere projelendirilmiştir. Burada hayvanların kısırlaştırılması, tedavisi ve bakımları yapılacak olup bunun dışında başka bir işlem yapılması söz konusu değildir. Yasa gereği tedavileri ve aşıları yapılan hayvanlar alındıkları alana geri bırakılacaktır. 5199 sayılı Hayvanları Koruma Kanunu kapsamında yapılacak işlemler “Topla-Aşıla-Kısırlaştır-İşaretle-Aldığın Yere Bırak” sisteminden ibarettir.” 72 hektarlık bu tel örgülerle çevrili yeri görünce İBB’nin söylediklerine inanmak zor. Konu denildiği gibi salt “Topla-Aşıla-Kısırlaştır-İşaretle-Aldığın Yere Bırak” olsaydı bu kadar masrafa girilmeden çok daha pratik çözülebilirdi; her ilçede veterinerler var, İBB ile protokol yapıp belli bir bedel karşılığı bu görevi yerine getirirlerdi. Üstelik böylece her mahalle ve bölgenin ‘sahipsiz hayvan’ı veterinerleri tarafından bilinir olur, tanınırdı.
Diyelim ki İBB dediği gibi işlemi “Topla-Aşıla-Kısırlaştır-İşaretle-Aldığın Yere Bırak” olarak gerçekleştirecek. Ancak, tüm Avrupa yakasından hayvanları buraya bu işlemi yapmak üzere getirmek gibi ‘toplu ve kökten çözüm’ pragmatizminin sonunda varacağı nokta, niyet edilmese de, hayvanların Kısırkaya ‘tesisinde’ uzun süreler beklemek zorunda kalacakları. Bu uzun süreli bekleme onlar için bir hapisane deneyimine dönüşecek; tüm ‘toplu ve kökten çözümler’de olduğu gibi sonuç hiç te başta planlandığı gibi etkin ve verimli bir şekilde yürümeyecek: çünkü, sahipsiz hayvanlar içinde bulundukları ortamlardan, mahallelerinden alınıp tanımadıkları kuzenleriyle tecrit edilmek ve topluca biraraya konuluvermekten hoşlanmayacaklar. Hayvanlar üzüntüden hastalanacak, saldırganlaşacak, bakıcılar zorlanacak, masraflar yükselecek, personel yetmezliği yaşanacak, filan derken, hapisane deneyimi giderek işkenceye dönüşecek. İBB attığı tweet mesajında “Dolayısıyla ‘Toplu itlaf, yakma fırınları, laboratuvar deneyleri’gibi iddialar hayal ürünüdür” demekte. Laboratuvar deneyimi ibaresi abartı olabilir ama, uzayan hapislik deneyiminin ölümlerle sonuçlanacağını öngörmek zor değil; bu da itlaf değil de nedir?
Sorunlardan birisi, dolayısıyla, Mine Yıldırım’ın Birikim Dergisi’nde yazdığı gibi, bu ‘toplu ve kökten çözüm’ arayışında. ‘Toplu ve köktencilik’ yaklaşımı her şey bir tarafa, sorunu büyüten ve çözümlerinin çapını şişiren bir yaklaşım. Öyle böyle değil, 72 hektarlık bir ‘bakımevi’nden bahsediyoruz! Kaç hayvan barındıracağı konusunda netlik olmasa da İBB Başkanı’nın ağzından bir 20.000 lafı çıkmış durumda, yıllık mı, toplam mı nedir belli olmayan. Sorunlar ne kadar büyük gösterilirse veya algılanırsa çözümü için devreye girmesi gereken mekanizmanın da o kadar büyük ve etkili olması beklenir. Büyük sorun büyük abiyi çağırır. Sahipsiz hayvanlar için bu kadar devasa bir ‘bakımevi’nin ilçe belediyelerini tamamen dışarda bırakarak, IBB tarafından yapılıyor olması da İstanbul kamuoyunda sahipsiz hayvanlara ilişkin büyük bir sorun olduğu algısının varlığına işaret ediyor. Böyle bir algı var mı gerçekten, yoksa böyle bir algının var olduğu mu söyleniyor? Böyle bir algı inşa mı ediliyor? Neden İBB bu işe böylesine tepeden inme bir şekilde ‘el atıyor’, üstelik iyi ilçe belediyesi örnekleri olduğu halde? İBB büyük işler başarmış olarak mı görünmek istiyor? Ya Çevre ve Şehircilik Bakanlığı?
Sorunlardan ikincisi, İBB’nin sahipsiz hayvanlar ‘sorunu’nu yerinde ve paydaşlarıyla birlikte çözmek yaklaşımı yerine uzmanlaşmış ayrı bir alanda ve bu konuyla teknik olarak ilgilenenlere devretmesi. Şehir planlarında nasıl mekan rekreasyon alanı, sağlık alanı, merkezi idare alanı, fabrika alanı, konut alanı, gibi işlevlerine göre ayrıştırılıyorsa, yeni bir işlev alanı sahipsiz hayvan bakımevi olarak karşımıza çıkıyor. Bildik ve artık modası çoktan geçmiş bir yaklaşım bu. Hayvanlara ilişkin bakım, sahiplenme konuları ise teknik uzmanlara devrediliyor; sorun sorunu ortaya çıkaranın yüzleşeceği ve sorumluluğunu hatırlayacağı şekilde, ya da sorunun parçası olan mahallelinin de katılacağı ve sorumluluk alacağı şekilde ele alınamıyor. Neden, çünkü, Belediye tek kendisini ‘sorun çözen’ olarak görüyor; ne kadar etkin, hızlı, kararlı ve toptan ve kökten çözerse de o kadar popülaritesinin artacağını düşünüyor. Etkinlik, hızlılık ve etki elde etmenin yolu olarak da teknik uzmanlığa sorunu devretmek çözüm olarak görülüyor. Bu tür belediyecilik yaklaşımının devri kapandı oysa. Kentliler kendilerine çocuk muamelesi yapılmasını istemiyorlar; sorun varsa paylaşılır, tartışılır, birlikte çözülür, karşılıklı sorumluluklar hatırlanır ve yerine getirilir. Kentliler her nekadar başka işlerle de çok meşgul olsalar dahi birlikte yaşamanın anlam ve önemini bu sorumluluklarını birlikte yerine getirmeye çalışırken deneyimleyebiliyorlar. Sorunları tespit etmek ve çözmeye çalışmak kentlileri birbirlerine bağlayan toplumsallaştıran süreçler; yerel yönetimlerin rolü yol göstermek ve uygulamanın önünü açmak olmalıdır. Ama, birlikte yaşamak istenmiyorsa tabii, evet, o zaman, sorunların’tespit ve çözümünü uzmanlık sistemlerine bırakmalıyız. Anthony Giddens buna ‘modernleşme’ der; bireyler yaşamlarının yeniden üretimini mümkün kılan tüm girdi ve mekanizmaların kararlarına ilişkin bilgiyi kendi dışlarında, uzmanlık sistemlerine ait olarak görürler. Modern toplumda bilgi bireye ait değildir; yerelde gerçekleşen sosyal dayanışma sonucu elde edilen çözümlerin bilgisi yerine bireyden kopuk uzman sistemlerin bünyesinde sakladığı yerdedir bilgi: yerinden ve sosyalliğinden bağımsızlaşmıştır. İçtiğimiz suyun nerden geldiğini, yediğimiz etin, tavuğun nasıl yetiştiğini, nasıl kanser olduğumuzu, hiç birini bilmeyiz. Bilgiyi satın alırız; metalaşan bilgi bireyi daha da atomize eder. Bunun gibi, sokakta yaşayan hayvanların da neye ihtiyacı olduğunu bilmeyiz, onları çoğunlukla farketmeyiz. Sorun bir yerde patlak verince de, bildik yönteme başvurup Belediyeye telefon ederiz. Belediyeyi etkin çözümler aramaya iten modern kentlilerin kent sorunları ile kurdukları yukarda anlattığım bireyin kendisini soyutladığı işlevselci yaklaşımdır. Oysa, kentliler kent sorunlarını birlikte ele almanın, taşın altına elini koymanın ve bunun getirdiği tüm sorumluluğu da yüklenmenin nasıl dayanışmacı, paylaşımcı ve bilgiyi çoklaştırıcı, zenginleştirici bir deneyim olduğunu Gezi Parkı direnişinde mesela gördüler. Bireyden koparılmış olan bilgi Gezi’de tekrar bireyi ile buluşmuş, kavuşmuştu; kurulan mutfaklar, sağlık ocakları, çocuk atölyeleri, radyo istasyonu, dergi yayıncılığı, inşa edilen uyuma birimleri, kütüphane… Sahipsiz hayvanlar konusunu da mahallelerinde, yerlerinde, veterinerleriyle, gönüllüleri, işyerleri, okullarıyla, birlikte çözebilecek yaratıcılığa sahip İstanbullular var. Halihazırda İstanbulda bir çok yerel hayvan bakım gönüllü grupları, oluşumları, insiyatifleri var, hayvanları veterinerlere baktırıyorlar, kısırlaştırıyorlar, gerekirse eğitim aldırıyorlar. Kısırkaya’da İBB tesisi önünde bu Pazar toplanarak bu insanlar varlıklarını gösterdiler. Şimdi, biz yapabilirizi göstermenin vakti.
Sorunlardan üçüncüsü, Sivil Toplum Kuruluşlarının basın duyurusunda ve Mine Yıldırım’ın da anlattığı gibi, ‘bakımevi’nin inşa edildiği sahanın yakın zamana kadar sahip olduğu mera alanı statüsünü kaybetmiş olması. Büyükşehir Yasası’nda geçtiğimiz yıl yapılan değişiklikle köyler statülerini kaybedip mahalle haline gelince, mera alanlarına yapılan müdahalelerin nasıl değerlendirileceği ve cezalandırılacağı konusu ortaya çıkmıştı. Kısırkaya plaj alanını içine alan mera sahasının köy mahalle haline geldikten sonra bu statüsünün değiştirildiğini anlıyoruz, alan Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’na devredilmiş. Avukat Lamih Çelik, Yargıtay Kararına dayanarak, “Belediye sınırları içerisinde yer alan mera, harman yeri, yol ve sulak gibi yerler normal kamu arazisi olarak değerlendirilmektedir” tespitini yapmaktadır (Av.M.Lamih Çelik, “Büyükşehir Yasa Tasarısında “köylerin Durumu”, Türk Hukuk Sitesi http://www.turkhukuksitesi.com, erişim tarihi 1 Şubat 2015). ‘Normal kamu arazisi’ bugün çeşitli yasal dayanaklarla özelleştirilebilmektedir. Köylerin bu şekilde ortadan kaldırılmaları, büyükşehir sınırları içinde yer alıyor diye kırsal ekonomi ve peysajın bitirilmek istenmesi, mevcut politikaların kent-kır ilişkisine ne kadar birbirini dışlayıcı bir şekilde baktığını gösteriyor. Kırsal üretim kent mantığı içinde yer alamaz bu bakışa göre. Benzeri bir şekilde kentte sahipsiz hayvanları da istememekte bu politika. Hayvan Hakları Koruma ve Geliştirme Derneği’nden Burak Özgüner Bianette ayrıntılı bir şekilde ele alıyor hükümetin bu konudaki yaklaşımını. Oysa, bugün can çekişme durumuna gelmiş bir zamanların sayısız bostanları ile, kenti çevreleyen zengin tarım sahalarıyla ve de tabii yüzyıllardır mahallelerinde şehirlisiyle yaşayıp giden sokak hayvanlarıyla İstanbul kültürü bugün modern batı şehirlerinin gıpta edecekleri değerlere sahip. İstanbul’u İstanbul yapan tam da bu değerler. Bu değerleri kaybediyoruz; İstanbul’u kaybediyoruz.
Sarıyer’in ücra bir Karadeniz kıyısında İBB tarafından mera sahasından alınarak hayvan bakımevine dönüştürülen “Kısırkaya Sahipsiz Hayvan Geçici Bakımevi ve Bahçeli Yaşam Alanı”nda 1 Şubat günü bir çok hayvansever İstanbullunun ve sivil toplum kuruluşlarının katılımıyla protesto edildi.
HDP ile ilgili kanaatlerin çok çeşitli kaynakları var. İlk elde aka gelenler (kaynakları çoğaltmak ve daha rafine hale getirmek mümkün elbette): 1) Doğrudan düşmanlık; 2) “AKP ile işbirliği yapıyor” diyerek açıkça manipülasyon; 3) “baraj altında kalacak; oyları en büyük partiye verin” diyen bir kurnazlık; 4) HDP’ye bütünsel bir angajmanı olmayan, ama projeyi önemli bulan ve seçime parti olarak girme kararıyla alınan riskin, sadece Türkiye siyaseti için değil bizzat HDP’nin geleceği içinde belirleyici olacağı endişesi taşıyanlar; 5) HDP’nin bir baraj sorunu olduğunu iddia etmenin yanlış bir algı olduğunu düşünen, elbirliği ile çalışıldığında baraj sorunu olmayacağını iddia eden, baraj altında kalmanın da fiili olarak zaten Başkanlıkla yönetilen bir ülke açısından çok büyük bir değişiklik gerektirmeyeceğini, esas parti olarak girilmez ise HDP’nin inandırıcılığını kaybedeceğini düşünenler…
HDP düşmanlarını bir kenara bırakıyorum. İkinci ve üçüncü pozisyon CHP ve CHP’ye ayarlı siyaset yapan sol cenahta yaygın. Dördüncü ve Beşinci pozisyonlar ise doğrudan doğruya HDP’nin çevresinde ya da içinde bulunanlara dair. Her iki pozisyonun da tartışılacak, güçlü ve zayıf olduğu argümanları var. Zaten dostça tartışılacak pozisyonlar bunlar. Lakin bir de altıncı pozisyon var: 6) HDP çevresi diyebileceğim dördüncü pozisyonu ötekileştiren, “bağımsız adaylarla girilsin” diyenleri türlü çeşitli etiketlerle ve niyetlerle damgalayan ve bu yönüyle de solun 40 yıllık “tartışma kültürünü” sadakatle sürdürenler…
Sürekli “umut” ve”irade” üzerinden siyasi analiz yapan arkadaşlar nesnel koşulları, tarihsel bagajların önümüze çıkardığı engelleri önemsemiyorlar. Olabilir. Geleneğimizde böyle voluntarist eğilimler hep mevcut oldu. Voluntarizm bazen “çalışırsak olur” gibi iyi niyetli, ya da “çok konuşacağınıza çalışın” gibi kaba saba formlarıyla karşımıza çıkabilir. İradenin gücünü sıfırlamak elbette aklımdan geçmez. (Yoksa niye siyaset yapalım!) İrade’nin elbette payı vardır. Konuştuğumuz mesele ise, bu payın ne kadar olduğuna dair… Mao’ya sorsaydık neredeyse sonsuz diyebilirdi mesela:) Ben Mao gibi düşünmüyorum.
Ama bu bi kenara; HDP’nin baraj sorunu yokmuşcasına yazılanlar, bu soruna işaret edenlerin nasıl da kötü niyetli olduklarını, mutlak surette gizli gündemleri olduğunu söyleyen yazılar, seçim bittikten sonra da ortada kalacak. Risk gerçekleşir ve baraj altında kalınırsa “siyasetçi” kimliği ile “o dönemde öyle yazmak gerekiyordu”denerek altından kalkılamayacak bir yük oluşturabilir bütün bunlar…
Demem o ki, sanki toplumsal hayat hiçbir şüphe ve belirsizlik barındırmıyor; süreçler (ve sonuçlar) çok belirginmiş gibi bir edayla yazmayalım. Solun bütün literatürü bu edayla doludur. Analizlerimizde belirsizliklere pay bırakmak, karizma çizdirmez! Çok yanıldık; yine yanılıyor olabiliriz!
Söylemeye gerek yok: Ben 4. pozisyona yakın düşünüyorum. Söylediğim açık: Ortada büyük bir risk var. Ama şu da açık: Aşılamayacak bir risk de değil bu. Küçük de olsa HDP’nin parti olarak barajı aşma şansı var ve bu olduğunda Türkiye siyasetindeki bütün taşlar yerinden oynar. Tartıştığımız mesele, bu olası sonuca rağmen bu kadar büyük bir risk alınmalı (mıydı)?
HDP’nin seçim kampanyası başladığında -ve benim açımdan tartışma bittiğinde- elbette o barajın yıkılması için herkes çalışacak. Başka bir deyişle 4. pozisyon, 5.sine iltihak etmiş olacak. Ama birde 6. pozisyondan yazılıp çizilenler var ki, ona iltihak bir yana, o pozisyonun solun tarihsel zaafıyla nasıl malul olduğunu göstermek gerekiyor. Ama bu sonranın işi: şimdi seçim zamanı! HDP’ye çalışma zamanı!
Yunanistan’da geçen haftaki seçimin galibi SYRİZA’nın bayrağında üç renk dikkat çekiyor, kırmızı, mor ve yeşil: Yani, sosyalist, feminist ve çevreci. Sloganları, “Anígume drómo stin elpída”, yani “Umut için bir yol açıyoruz”.
Seçim gecesi zafer netleşince SYRİZA’nın Twitter hesabından atılan ilk mesaj “Elpída nikise” oldu: “Umut kazandı.”
Ülkede işsizlik yüzde 26’ya dayanmış durumda, çalışabilir işgücünü oluşturan nüfusun 1,3 milyonu işsiz. 25-35 yaş arasındaki işsizlik yüzde 50’lerde. Başta emekli maaşları olmak üzere halkın maaşlarında 2009’dan bu yana yüzde 40’lara varan kesintiler yaşandı, nüfusun yüzde 32’si yoksulluk sınırının altında. Nüfusun yüzde 33’ünün sağlık sigortası yok.
2008’den bu yana Troyka’nın kemer sıkma önlemleri altında ezilen Yunan halkı için, “Umut kazandı”. Şimdi herkesin aklındaki soru şu, bu umudu sürdürmek mümkün olacak mı? Bunu zaman gösterecek.
Avrupa Birliği’nde hatta Avrupa genelinde radikal sol bir partinin iktidara gelmiş olması pek çok ilki barındırıyor. Bunun Yunanistan gibi görece Avrupa’nın küçük bir ülkesinde yaşanıyor olmasını gözardı edenler çıkabilir ancak programında yer alan bazı maddeleri uygulamadaki başarısının, Avrupa’daki diğer sol partiler için güçlü bir tetikleyici olacağı ve onları cesaretlendireceği aşikâr.
SYRİZA’nın önünde çözülmek için bekleyen sorunlar dağı var. Bunlardan en önemlisi Troyka ile borçların yeniden müzakere edilmesi. Bunun kadar önemli bir diğeri ise Yunanistan’da halk çok sert kesintilere maruz bırakılırken, oligarkların gücünün aynen devam etmiş olması. SYRİZA en büyük sınavını oligarklarla, ahbap çavuş kapitalizmiyle mücadelede, sosyal adaletin yeniden tesis edilmesiyle, kamu hizmetlerinin, sosyal güvenliğin herkes için eşit, adil dürüst olarak paylaştırılması alanlarında verecek.
Bu da beraberinde başka bir sorunun kapısını aralıyor. SYRİZA temelde küçük grupların harekete geçirdiği üretim modellerini ve yenilenebilir enerjiyi benimsiyor. Yeni hükümet, ekonomideki iyileştirmeleri gerçekleştirirken iktidarından beklenen yeşil beklentileri düşürüp yatırımlara yönelecek mi? Yatırımların ve üretimin artırılması kararı enerji talebinin artmasına neden olacak. Bu karar kritik olacak zira SYRİZA’nın, ekoloji odaklılık ile ne olursa olsun büyüme diyen kanatlar arasında sıkışıp kalması muhtemel.
Bağımsız sol/ sosyalist topluluklar, ekolojistler ve feminist hareketlerden oluşan parti platformu SYRİZA’nın, Yunan Yeşiller Partisi’nin tüm anahtar taleplerini içeren protokolünde imzası var. Protokolün 2. maddesi, “Fosil yakıtlardan uzaklaşan, yenilenebilir enerjiler ve enerji tasarrufunu destekleyen bir enerji modeli” talebini dile getiriyor.
Dolayısıyla, seçim zaferinin ardından Avrupa’dan gelen ilk tebriklerin yeşil partilerden ve Avrupa Parlamentosu’ndaki Yeşiller Grubu Greens/ EFA’dan gelmesi tesadüf değil.
Başa gelir gelmez Halkidiki’deki altın madenini kapatma vaadi olumlu ancak iş bununla bitmiyor. Yunanistan’da aktif hâlde çalışan iki linyit kömürlü termik santral var ki, bunlar Avrupa’nın en kirli santralleri listesinde. Bunların yerine son teknolojiyle işleyen iki yeni santral planı var. Temiz kömür santrali diye bir şey yok, yeni teknoloji sadece kirliliğin çeşidini değiştiriyor. Kömür tozlarını atmosfere salmıyorsunuz da onun yerine suyu kirletiyorsunuz. Mali zorluklar altındaki ülkede enerji ithal etmek yerine “enerjimizi kendimiz üretelim”ciler çıkabilir, tabii bunun da bir maliyeti var.
Diğer yandan, İsrail ve Kıbrıs’tan çıkarılacak Doğu Akdeniz gazının Akdeniz Doğalgaz Boru Hattı ile Yunanistan üzerinden Avrupa pazarlarına taşınması gündemde. Yunanistan burada rol alma konusunda istekli. Guardian’a göre, SYRİZA’nın sandıktan birinci parti çıkacağı anlaşılınca seçim öncesi Avrupa kurumlarıyla SYRİZA arasında informel görüşmeler başlamış bile. Gelecekte Yunanistan ile Avrupa arasındaki ilişkilerin temel belirleyicilerinden biri olarak bu boru hattı gösteriliyor.
Avrupa’da yeşil ve sol bir iktidarın varlığı çok değerli, umarım ekolojik duyarlılıklar büyüme hırsına kurban edilmeden ekonomiyi düze çıkarmayı başarabilirler.
Kuito adlı radyoaktif atık yüklü geminin sökülmek üzere Aliağa Gemi Söküm tesislerine geldiğine dair haber bizi kaygılandırıyor. Çünkü halen Gaziemir/Karabağlar’da bulunan kurşun fabrikası bahçesindeki radyoaktif atıkların kaynağını öğrenemedik, atıklar halen oradan bertaraf edilemedi. Bu atıkların kaynağını ve hangi yollardan gelmiş olacağı sorusuna verilecek en mantıklı cevabın Aliağa Gemi Söküm tesislerinde sökülen gemiler olabileceğini düşünüyoruz, bu da kaygılarımızı artırıyor. Uluslararası yasadışı nükleer atık ticareti bütün dünya için, insanlık için yaşamsal bir tehdittir. Bu nedenle Gaziemir’deki kirliliğin tüm boyutları ile ortaya çıkarılması gerekmektedir, bu aynı zamanda ülkemizin nükleer güvenliğinin sağlanmasına da önemli katkı sağlayacaktır. Bunun için uğraşırken yeni bir kirleticinin Aliağa’ya getirilmesine göz yummayacağız.
İçinde radyoaktif ve tehlikeli atıklar bulunan Kuito adlı gemi
Yıllar önce Otapan adlı geminin geri gönderilmesini sağlamıştık. Bugün de Kuito’nun atıklarıyla gelmesini önleyecek gücümüz var. Anımsatmak gerekirse 2006 yılında Otapan adlı gemi notifikasyonunda bildirilenden 77 kat fazla asbest buldurduğu için “yasadışı trafik” sayılarak, karasularımıza girmesine izin verilmemişti. Tehlikeli Gemi Sökümünü Önleme Girişimi’nin koordinatörlüğünde yürütülen mücadele sayesinde geminin üzerindeki asbest atıklar temizlendikten sonra Aliağa’ya getirilebilmişti. Hatta dönemin Hollanda Çevre Bakanı Pieter van GEEL, yaşanan ve Hollanda’da “ skandal “ olarak nitelenen bu olayla ilgili ; Hollanda Parlementosu’na yazılı olarak: “OTAPAN’da bulunan asbestin gerçek miktarının 77 ton olduğunu bildirmiş” “bu durumdan ötürü özürlerini bildiren “ mektubunu da dönemin Çevre Bakanı Osman PEPE’ye göndermişti.
Türkiye’nin de taraf olduğu “Tehlikeli Atıkların Sınırötesi Taşınımının ve Bertaraf Edilmesinin Kontrolüne İlişkin Basel Sözleşmesi ve Tehlikeli Atıkların Kontrolü Yönetmeliği’ne göre “Atıkların taşınmasında; yetkili otoritenin izninin hileli veya yalan beyan sonucu elde edilmesi” durumunda atık “yasadışı trafik” olarak kabul edilmiş ve atıkların ihracatçı veya üretici devletin ülkesine iadesi düzenlenmiştir.
Anlaşılan, Otapan gibi Kuito adlı gemi de “hileli bilgilerle ithal edilmek istenmektedir, dolayısıyla yasadışı trafik niteliğindedir. Bunun için ihraç eden ülkesine geri gönderilmelidir. Böylesine bir gelişme, ülkemiz için “yasadışı tehlikeli atık ticaretini önleme” konusunda onurlu ve örnek bir tavır olacaktır.
Şimdi de beklentimiz, Türkiye’nin, yasadışı tehlikeli atık ticareti ile mücadele konusundaki kararlılığını tüm dünyaya gösterecek bir tavır almasıdır.
Her ne olursa olsun, Türkiye, İzmir; yutdışından kaçak ya da kontrolsüz olarak geldiği belli olan nükleer atıklarla yıllardır uğraşıyor. Var olan atıklardan henüz kurtulamamışken yeni kirliliklere, yeni bir skandala izin verilmemelidir.
Kuito adlı gemi, karasularımıza girmeden önce Türkiye Atom Enerjisi Kurumu (TAEK) ve bağımsız uzmanlarca kontrol edilmeli, atıklarından temizlendiğinden emin olunmadan karasularımıza girişine izin verilmemelidir.
Geçmişte Amed’de yaşayanlar dışında sadece ‘Suzan suzi’ şarkısını sevenlerin bildiği bir tepenin ismiydi Kırklar Dağı. Bu gün ise üzerine yapılan konutlardan dolayı Amed’in surları, Karpuzu ve isyanları kadar ünlü bir yerin adı.
Kentin direngen halkı için tarihi, ekolojik talanın ve de gelir dağılımındaki uçurumun anıtı bir tür çıbanbaşı. Kırklar Dağı’nın ünlenmesinde en çok da ekolojiyi ve sosyalizmi diline pelesenk etmiş Büyükşehir ve Suriçi belediye başkanlarının marka kentler oluşturmak adına inşaata izni vermesinin halk üzerinde yarattığı aldatılmışlık hissi etkili oldu. Belediyelerini yıpratmak istemeyen halk büyük protestolar düzenlemediyse de hemen her platformda konuyla ilgili bürokratların ayıplarını yüzlerine vurup yapılan hatadan dönülmesini ve kentin mağduriyetinin giderilmesini istediler. Nihayetinde tepkiler sonuç verdi. Kimi Kürt siyasetçiler ile müteahhitler arasındaki rüşvete dayalı grift ilişkileri firatnews gibi yayın organları kamuoyuyla paylaştı. Kimi Kürt politikacıları özeleştiri verirken Mezopotamya Ekoloji Hareketinin öncülüğünde BDP’ninde katıldığı kırklardağı protesto yürüyüşleri yapıldı.
YIKIM YARIŞI
Halkın uzun zamandan beri beklediği konuşmayı ise geçtiğimiz haftalarda DTK eş başkanı Selma Irmak yaptı. Selma Irmak ‘ Kırklar Dağı konaklarının inşasına izin vererek sistemle benzeşildiğini bunun bir utanç olduğunu’ söyleyerek özeleştiride bulundu. Konuşmasının sonunda; “Bu konuda halkımıza çağrı yapıyoruz ve aynı zamanda müjde veriyoruz. Sorunu birlikte çözmek için çabalayacağız. Ama halkımızın bu konudaki desteğine ihtiyacımız da var. Bütün kurumlar ve anlayışlar bir bütün olarak bazı şeyleri düzeltmek için karşı durmalıyız.” dedi. Kırklar Dağı Konakları sorununun çözümüne yönelik açıklama sonrası Kürt kurumlarında kapalı kapılar ardında Kırklar Dağı Konaklarının satın alınıp yıkılarak sorunun çözülmesi konuşulmaya başlandı. Aslında bu yeni bir fikir değildi. Belediye başkanlığı seçimlerinde partisinin Hewsel bahçelerini de kapsayan Dicle Vadisi’ni imar rezerv alanı ilan etme çalışmalarını görmemezlikten gelen AKP Diyarbakır Büyükşehir Belediye Başkan Adayı M. Galip Ensarioğlu seçimleri kazandıkları taktirde Kırklar Dağı Konaklarını kimseyi mağdur etmeden yıkıp yerine Newroz alanı yapacağını söylemişti. Selma Irmak’ın röportajı sonrası DBP’nin Kırklar Dağı Konutlarını yıkma olasılığına karşı Diyarbakır Valisi Mustafa Cahit Kıraç yıkım yarışına son hızla girdi. Bir röportajında “Oradaki konutlar yıkılabilir mi?” şeklindeki soruya, “Neden yıkılmasın? Yer mi yok, çok katlı binalar yapıyorsun sit bölgesine?“ karşılığını verdi. Fısıltı gazetesinden alınan duyumlara göre ise Diyarbakır Valisi DBP’li belediyelerin yarasını kaşımak adına da olsa erken davranıp Kırklar Dağı Konutlarını kamulaştırmak için gerekli çalışmaları başlatılmış.
YIKMASAK DA DÖNÜŞTÜRSEK
Yıkmak şart mı? İşte tam da bu bu soruyu soran Bûka Baranê ekolojik yaşam kolektifi, örgütlenme aşamasında olan Amed Ekoloji Meclisinde Kırklar Dağı Konaklarını yıkmak yerine dönüştürmeyi tartışmaya açtı. Kırklar Dağı Konaklarına belediyelerin inşaat izni vermesinin büyük bir hata olduğu konusunda neredeyse herkes hemfikir olsa da Kırklar Dağı Konaklarını yıkarak bu hatadan dönüleceği meçhul. Öncelikle Kırklar Dağındaki Konaklar yapılırken her apartman inşaatında olduğu gibi kent ekolojisinde yeri kolay doldurulmayacak bir tahribat gerçekleşmişti. İnşaat için Dicle nehrinin habitatını yok olmanın eşiğine getiren kum ocaklarından kum temin edildi. Çimento dağı taşı yıkarak üstüne üstlük Ergani’nin havasını kirleterek üretildi. Bir de demir var tabi seramik, bakır, alüminyum ve de türlü mamul egzozunu püfürdeterek Kırklar Dağına tırmanan araçlarla inşaat alanına taşındı. Ardından yoğun bir insan emeği ile de inşaata dönüştürüldü. Kırklar dağını yıktığımızda tüm bu hammaddeyi ve iş gücünü heba etmenin yanı sıra Kırklar Dağı Konaklarını yıktığımız takdirde kabası biten 360 dairenin yapımı için kullanılan 2.160 ton demir, 43.200 ton beton ve hesaplayamadığımız ama geriye kalan tonlarca atık ve yıllarca çevresine radyasyon yayan bir moloz yığınına dönüşecek. İşte tüm bu moloz yığınını yüzlerce işçinin emeğiyle beraber çevresel yıkıma uğratılacak başka bir alana yığarak sorunun çözüldüğü yanılgısına kapılmış olacağız. Kırklar Dağı Konutlarını DBP’li kurumlar tarafından yıkıldığı takdirde; halka ait olması gerek sit alanını müteahhitlerin işgal edilmesine izin verdikten sonra buraya yapılan yapıları Evsiz Amedlilerin gözü önünde halkın parasıyla satın alıp çevreyi darmaduman ederek yıkmış olacaklar.
Amed’in silüetini tırmalayan Kırklar Dağı Konakları kuşkusuz ki kentin alnına çalınmış kara bir leke. Peki bu kara leke, direngenliğiyle tanınan bir kentin simgesine, demokratik özerklik gibi ileri bir siyasal bir yapının bayrağına dönüştürülebilinir mi? Rojava gibi dünyaya umut olabilecek bir yapıyı oluşturmuş bir hareket adına konuşmak gerekirse; neden olmasın. Onca farklılığına rağmen benzer bir dönüşümü geçmişte Venezuella’nın Caracas kentindekiler yaşandı. Evsizler, kapitalizmin tapınaklarından birsi olması niyetiyle inşa edildikten sonra yıllarca kullanılmayan Torre David Gökdelenini işgal ettiler. Yedi yüz elli aile gökdelene taşındıktan sonra su ve elektrik sorununu çözüp çirkin bir yapıyı dayanışmayla kurulmuş bir yuvaya dönüştürdüler. Amed’de Demokratik Özerkliğe inanan evsiz ve kirada yaşayanlarla ekolojik toplum, kooperatifçilik ve komünal yaşam hakkındaki ön çalışma sonrası Torre David örneğinden çok daha iyi bir model yaratılabilinir. Kırklar Dağı konaklarını yıkmak için yapılacak masrafın çok daha azı ile bu apartmanlar kısmen ekolojik yapılara dönüştürülebilinir. Duvar tarımı da diye bileceğimiz Dikey bahçe teknolojisi sayesinde gökdelenlerin duvarları bitkilerin filizlendiği bir tür sanat eserine dönüşür. Beslenme öncelikli bir dikey bahçe arzuluyorsak dünyadaki örneklerden esinlenerek apartmanların ilk iki katı meyve ağaçları ile geri kalan katları daha basit ve masrafsız bir yöntemle (Geçmişte Amed’din Suriçi ilçesindeki kimi apartmanlarında dış yüzeyini kaplayan sarmaşıklar gibi) apartmanların dış yüzeyini üzüm sarmaşıklarıyla kaplayıp gökyüzüne uzanan yemyeşil yapılar elde edebiliriz. Dikey bahçeler sayesinde apartmanlar Amed’in cehennemi sıcağında Transpirasyon işlemi ile odanın ısısını 3 ila 7°C arasında soğutur. Böylesine devasa bir yeşil duvar kentin oksijenini kalitelileştireceği gibi Kırklar Dağından kent merkezine doğru esen hava akımının ferahlatıcı etkisi artmış olur. Ayrıca hızla gelişen ekoloji mühendisliği sayesinde apartmanlara kurulacak gri su tesisatı ile atık sularla sebze, meyve teras bahçelerinin sulanması, ısı pompaları ile ısınma ve soğutma maliyelerinin düşürülmesi gibi bir çok probleme ekolojik çözümler üretilebilinir.
EKOLOJİK KOMÜNAL EKONOMİ
Kırklar Dağındaki kabası bitmiş 360 daire ortalama altı kişiden oluşan aileleri yerleştirdiğimizde 2.160 nüfuslu küçük bir ilçe nüfusa barınma imkanı sağlamış oluruz. Demokratik özerkliği pusula ediniyorsak demokratik yönetim, ekolojiye dayalı komünal ekonomi, özgürlükçü öğrenimin ve sanatın hayatla buluştuğu yaşam alanı oluşturmalıyız. Tüm bunlar için öncelikle elimizde ne olduğunu bilmemiz gerekiyor. Birincisi bu evlere yerleşecek olanlar Ortadoğunun en politik halkından insanlar olacak. İkincisi dünyada böylesi bir yaşam fikrini destekleyecek aklımızın alamayacağı sayıda kurum ve kişi var. Üçüncüsü bir buçuk milyonluk bir metropolün tartışmasız en güzel bölgesinde 230 ile 270 dönüm arası (kırklar dağı konakları 227 dönüm arazi üzerine kurulu) yamaç kısımlarına taraçalar yapıldığı takdirde 20-70 dönüm arazi kazanılabilir tabi bir de dikey bahçeler, teraslar, balkonlar ve çatılar var. Permakültür, doğal tarım ve Hewselkültür (kadim Hewsel bahçesinde uygulanan tarım teknikleri) yöntemlerle toprak ekilir ve ekolojiyle dost seralar kurulursa Küba‘da kent tarımı yapanlar veya Brezilya‘daki Topraksızlar Hareketindeki komünlerde olduğu gibi iki bin kişinin temel yiyecek ihtiyacını kolaylıkla çözülebilir.
Aynı zamanda bu tarım yöntemlerinin uygulandığı alanlar kent halkı içinde kendine yeterlilik için bir tür öğrenim alanına dönüşmüş olur. Hewsel Bahçeleri’nin devamı haline gelecek olacak Kırklar Dağı düzlüğü kentlilerin neşeyle bir araya geldiği ( Evliya Çelebi, Seyahatname’sinde Hewsel Bahçelerini ailece gidilen şenlik alanları olarak betimler) kooperatif usulü işletilen kafeler komün ekonomisine önemli katkılar sağlayacaktır. Tabi bir de tıpkı Hindistan’daki beşbin nüfuslu Aurovill eko-köyünün ekonomik yapısını oluşturan yüzün üzerindeki işletme gibi kırklar dağında kentin ihtiyaçlarını da göz önünde bulundurularak kurulacak adil ticaret ağı ilkelerine göre işleyen kooperatifler Kırklar Dağı Komünlerinin ekonomik ayağını tamamlayacaktır. Ayrıca komün ekonomisi ile kurulacak Hindistan’daki yalınayaklar hareketi, Avrupadaki Başka Bir Okul Mümkün gibi özgürlükçü eğitim modelini esas alan yapılarında incelenmesiyle çok dilli özgürlükçü bir okul modeli uygulandığı taktirde Kırklar Dağı Komünü dünyaya umut olabilecek bir yaşam alanı haline gelecektir.
Yukarıda anlatılanlar kulağa çok ütopik gelebilir. Gerçeklik diye akla Kırklar Dağı Konaklarını kentli burjuvaların satın alıp yerleşmesi, Diyarbakır Valiliği ve DBP’li belediyelerin yarasını kaşıma için halkın parasıyla bu konutları yıkması ya da Kürt hareketiyle ilişkili kurumlar müteahhitlere milyonlarca dolar tazminatı yıkımından sonraki otuz, kırk yıllık bir süre boyunca mera olarak dahi kullanılamayacak bir alan yaratmak için kullanması gelebilir. Veya yıkmak yerine Ortadoğuda cinsiyet özgürlükçü, demokratik ve ekolojik bir yaşam kurulabileceğine inanlar Bûka Baranê kolektifini projesini dikkate alırlar. ( Bu yazıda yer veremediğim kimi ayrıntılarını Bûka Baranê kolektifinin proje taslağından edinebilinir.) kollarını sıvayıp Kırklar Dağı Konakları demokratik özerkliğe uygun bir şekilde doğrudan demokrasinin uygulandığı kadın, erkek ve çocuklar tarafından yönetilen meclisleriyle Kırklar Dağı Komünlerine dönüştürürler.
Evde oturuyordum. Her zamanki yerimde. Salonda, kanapede. Klima açık, sıcağı böğrüme böğrüme vuruyor. Kucağımda bir minder, onun üzerinde lap top. Aynen şu an yaptığım gibi o zamanda Yeşil Gazete için haber bakınıyorum, gelen maillere yanıtlar veriyorum, sosyal medyamda (yaa, evet, benim de var) seyreden gelişmeleri takip ediyorum
Üzerinize afiyet ben bir parça bedensel engelliyim, ortopedik olanından, bunun da hal çarelerinden biri Fizik Tedavi ve Rehabilitasyon Merkezlerine gitmek ve kültür fizikti, eğil kalktı, yürü durdu, terle hem de kanterdi derken o kas bir milim gıpraşır mı, bu adele az biraz yetkinleşir mi diye çalışmalarda bulunmak
Bunu bittabi bir fizyoterapist eşliğinde yapmanız gerekiyor. İşte sosyal medyamdaki gelişmeleri takip ederken fizyoterapistim Fatoş‘un bir paylaşımına rastgeldim, “Sahipsiz sokak hayvanlarını besleme projemiz için bu Cumartesi (24 Ocak Cumartesi) günü proje ortağım Aslı ile birlikte sokağa çıkıyoruz. Olumsuz hava koşullarının olduğu bu dönemde birçok hayvan barınak bulamayarak hem aç kalmakta, hem yağmurdan korunamamakta. Bizler ulaşabildiğimiz kadar çok sokak hayvanı için tüm duyarlı bireylerin küçücük yardımlarını beklemekteyiz. Bunun için cumartesi günü yapacaklarımızı ise şu şekilde sıralayabiliriz;
MAKARNA haşlayıp içerisine et bulyon/tavuk bulyon/peynir vb.. ekleyerek kapı önüne ya da hayvanların yoğunluklu toplandıkları yerlere koymak -hayvan mamaları alarak onları yine hayvanların bulundukları yerlere(barınaklar/çöp kutularının çevresi/sokak başları/ev önleri..vb) koymak -yemek artıklarını kapı önlerine vb.. koymak -VEEE BİRAZ MEŞAKKATLİ DE OLSA (bunu yapanlar olduğunu ve bu konuda duyarlılık gösterecekler olduğunu biliyorum:) ), AZ SONRA VİDEOSUNU PAYLAŞACAĞIM HAYVAN BARINAKLARI YAPIP UYGUN BULDUĞUNUZ YERLERE YERLEŞTIRMEK” diye yazmıştı Fatoş sosyal medya sayfasına. Hemen ekledim ben de yorumumu “Ben de gelip haberini yapabilir miyim?” diyerek. “Elbette, buyur gel” dediler
Proje demiş ya Fatoş, ben de sanıyorum oturup proje yazdılar, proje ortağı aradılar, ne yapıp edip buldular, düşündüler taşındılar, uğraştılar didindiler ve en nihayet hayata geçirme aşamasına getirdiler
Ne gezer !
Bence çok daha iyisi, proje kafalı düşünen pekçoğumuzun rutinini bozan şekilde en insanisi imiş onların proje diye uygulamaya başlattıkları
İkisi kafa kafaya verip demişler ki, mevsim kış, hava şartları çetin, sokak hayvanları hem aç hem de barınaksız. Ne yapalım, onlara aş yapalım. Ne edelim, onlara barınak çatalım. Başka eş dostumuzda katılmak isteriz der ise onları da buyur edelim.
Tabi ben bunu Cumartesi günü ikisinin de çalıştığı, benim de yılın 1 ayı (30 işgünü) ter döktüğüm Özgür Yaşam Fizik Tedavi ve Rehabilitasyon Merkezi’ne gittiğim sırada öğrendim
Mesailerini bitirmiş, onlara son anda katılan üniversite öğrencisi Tuğçe ile kedilere barınak yapıyor idiler ben yanlarına vardığımda.
Projenin fikir annesi Aslı’dan öğrendim hikayeyi. Aslında üniversite yıllarından beri gönüllülük üstüne inşa ettiği hayatını da laf arasında öğrendiğimide ekleyeyim bu arada.
Bana “13:00’de burada ol” demişlerdi. 13:30’da yettim, ne bileyim barınak çatmanın bu denli zaman tüketen bir uğraş olduğunu. 16:15 gibi çıkabildik merkezden. O arada 3 tane barınak çatılmış, birgün önceden uykusuz kalasıya hazırlanan yemekler ayrı ayrı düzenlenmiş, sokak hayvanlarına servis edilecek hale getirilmişti.
“E, peki nerelere bırakacağız bunları” dedim. Proje kafası işte, ben onlar önceden belirlendi, gerekli kurumlardan önemli izinlerden alındı diye savulluyorum.
“Biz nereyi uygun görür isek, oraya” dediler gülümseyerek.
İlk durak Afetevleri bölgesi. Aslı’nın da ikamet ettiği ilçenin sokak hayvanlarınca uğrak edilen iki çayırlık alanı.
Ardına son dakikada bize katılan Tuğçe’nin annesi Seval‘in önerisi ile Muğdat Camii’nin hemen arkasında kalan çocuk parkının yanı ve son olarak Fatoş’un biz yolda giderken bir arkadaşına telefon açıp sorduğu ve öğrendiği Çetinkaya’nın civarındaki boş arsa.
Sahipsiz sokak hayvanlarını besleme ve barındırma Mersin timi işbaşında. Soldan sağa Fatoş, Aslı, Tuğçe ve Seval
Tüm yol boyu yaptığımız şamatanın, gırgırın sonu yok tabi. Bizim yaptığımız bir haftasonu gezintisini, arkadaşlarla hoş bir temaşayı sosyal bir yardım projesine evirmek esasında. Hiçkimseye danışma gereği duymadan, ondan izin, bundan meblağ, şundan ayni ve/veya nakdi yardım beklemeden gönlümüzün bize yap dediğini yapmaktan ibaret.
Mersin’in üç ayrı köşesine hem sokak hayvanları için besin malzemesi, hem kediler için el emeği göz nuru barınaklarımızı bıraktık. Barınakları yok eder bu kendini bilmezler diye düşünmedik dersek gerçek olmaz ama tek çıkar yolu belki budur diye barınaklar üzerine patiler, sevimli bıyıkları ile kediler çiziktirdi Tuğçe, üzerlerinede “Hava çok soğuk. Lütfen evime zarar verme!” diye yazdı.
Akşamın karanlığı çökerken arabada önümüzdeki günlerde hayata geçirilecek kendiliğinden projelerin heyecanı kaplamıştı hepimizi. “Haftaya Çocuk Esirgeme Kurumu’ndayız, çocuklarla eğleneceğiz” diyordu Aslı, “Haftaiçi Huzurevi sakinlerinin tiyatro oyunu var, geliyorsunuz, değil mi?” diyordu Fatoş. Aklımıza (hadi yalan olmasın, ben kendimi hariç tutayım), Akıllarına binbir adet başka gönüllü ve kendiliğinden proje doluşuyordu.
Kedi barınaklarının üzerindeki uzun kulakları olan mini huniyi kuşlar için hazırladı Tuğçe, yemlerini ordan daha rahat yiyebilirlermiş
Hayata geçirmek onlardan, sizlerle paylaşmak ise benden diyerek nokta koyayım şimdilik.
Bizi izlemeye devam edin!
#anavarrza
* Daha fazlasını Mersin Sosyal Yardımlaşma ve Dayanışma Topluluğu‘nun facebook sayfası üzerinden takip edebilirsiniz
Yine performanslı sanat malzemesini tükettik ve idare-i maslahat etmek gerekti… İnsanların birbirleriyle konuşmadan oturup, ışıklı bir perdeye bakarken, karanlıkta mısır cörtleği yediği o faaliyetten bahsedeceğim sizlere… Bu sefer farklı olarak harbiden sinemaya da gittim. Onu baştan söyleyeyim. Ama elbette küflü DVD seçkilerimizi de unutmayacağız.
“Interstellar” (Tür. Yıldızı olmayan yıldızlar geçidi)
Lise iki idi sanırım. Münazara yarışmasında zamanın dördüncü boyut olmadığını iddia edip, nasıl olduysa, kazanmıştık. O zamandan beri bu kuantum ve izafiyet işlerine inanmam (yani kafam basmaz). O nedenle, Interstellar’ın dedikoduları çevremi sarmaladığında filmden korkmadım değil. Ama dedikodular öyle bir boyut aldı ki, Interstellar’ı görmeden hayata devam edersem, feysi olmayan ya da Lost’u seyretmemiş bir grup marjinalin arasına itilip kalacağımı anlamam uzun sürmedi.
YASAL UYARI: TAKİP EDEN PARAGRAF ATAR İÇERMEKTEDİR.
Bu noktada Cinemaximum’a iki çift sözüm olacak. Düşünün ki böyle filmlere gelen abiler ve ablalar gece gündüz torrent avcılığı yapıyor. Ona rağmen lütfedip sinemaya gelmiş. Sadece bir kez kullanabileceği ve “ileri al, geri sar, ay paus’et çok sıkıştım!” yapamayacağı bir içerik için, biletinden dondurmasına kadar bir dünya para ödemeyi kabul etmiş. Yetmezmiş gibi bir tam 25 dakika reklam seyrettiriyorsun! Reklam dediğim de reklam yani… “Pek yakında” değil. Bildiğin reklam… Yahu 21nci yüzyıldayız! Dijital çağdayız! Reklam içeriği parasız içeriğin içinde olur (İng. Freemium) para ödenen hizmeti nasıl reklamla birlikte sunarsın? Olmadı! Yakışmadı! (Atar sonu)
Neyse efendim. Filmimizi seyrettik. Mısırlarımızı yedik. Amma gel gelelim hiç de öyle allame-i cihan karmaşık bir durum yoktu. Filmin sonunun nereye bağlanacağı daha ilk yarım saatte anlaşılmıştı. Hollywood’un alışageldiğimiz bilimkurgu işi görme şeklinin devamı… Birkaç bilimsel danışmana (bu yapımda astrofizikçiler) bir sürü para vermişler. O da; “ben tesseract gördüm”, “ışık hızında bir tur atarsam eve annemden genç dönerim”, “kuantum fiziği ile rölativite arasında bir şeyler eksik ama adını getiremedim”, gibi klişeleri repliklerin arasına serpiştirin demiş. Gerisi bildiğin uzaya giden insanların enigmatik yüz ifadeleri ve yanarlı dönerli CGI şeyleri. Filmi daha ağırbaşlı yapan tek şey, bu uzay filminde uzaylıların olmaması. Yani aslında yok da değiller de… Neyse spoyletmeyeyim.
YASAL UYARI: TAKİP EDEN PARAGRAF ATAR İÇERMEKTEDİR.
Dalga mı geçiyorsun sen yahu? Kara delik dediğin şeyde “stellar” olan küçüklerinde bile 30 km’lik çapa 35 milyon dünya sığdıracak bir kütle yoğunlaşması oluyor. Abi orda Ferahfeza’da sigaraya çıkar gibi geziyor. O kara delik, seni de, gemini de jilet yapar, aslanım! (Atar sonu)
İyi özellikler: 1) Annem Hathaway ne tatlı şey kız… Gezdiği var mıdır acaba, bizim oğlana istesek? 2) Interstellar’ı izlememiş olarak toplumun gerisinde kalma daralmasından kurtulma.
Kötü özellikler: 1) Dünyayı kurtaran adam (ve kızı)
IMDB: 8.8 Yapım yılı: 2014
“The Water Diviner” (Tür. Milli birlik ve beraberliğe muhtaç olduğumuz şu günlerde…)
Avustralyalı bir baba Çanakkale Savaşları’ına gönderip izini kaybettiği üç oğlunun peşine düşüp, savaş bitince Türkiye’ye gelir. Film bir Avustralya yapımı olmasına karşın Türk çizgisine çok yakın duruyor. Yani parasını ödeyip biz kendimiz çektirsek ancak bu kadar iş çıkardı gibime geldi. Amerika’dan ziyade Avustralya ve Türkiye iç pazarlarına servis edilmiş sanırım. Hele ki Gelibolu’nun 100ncü yılında ek bir getiri elde edebilir. Ama kimse Russell Crowe oynuyor diye bir Gladyatör ihtişamı beklememeli.
İyi özellikler: 1) 1910ların İstanbul’unu çok güzel işlemişler. 2) Russell abi ve oğulları ile Yılmaz Erdoğan ve küçük çocuk (Dylan Georgiades) fena değil.
Kötü özellikler: 1) Cem Yılmaz, Av Mevsimi’ndeki bir sahneyi bildiğin tekrarlatmış. Russell nasıl düştü bu tuzağa anlamadım. 2) Türk oyuncuların Türkçesi felaket! Allahtan elin Anzak’ı bizim dili konuşmuyor da rezil olmuyoruz. 3) Osmanlı kadını elin gavuru ile… Valla bilemedim…
IMDB: 8.1 Yapım yılı: 2014
“Bana Masal Anlatma” (Tür. Baba bir masal anlat bana’nın tersi…)
BKM tedrisatından geçmiş süper bir iş! Suriçi’nin kahraman minibüsçüsünün, bir peri kızı için mahalleden adam toplayıp fantastik bir yolculuğa çıkışına hazır mıyız? Şanghay beşlisinin beşinci ülkesi Tacikistan mıydı? Yabancı işadamlarını kanalizasyona atmak Türk misafirperverliğini ayaklar altına almak değil midir? Kentsel dönüşümde 300 Spartalı’nın katkısı nedir?
Bu sorularınız belki yanıtsız kalacak ama daha 30 yaşında olmasına rağmen, kalemi ve rejisi samimi mi samimi olan Burak Aksak’ın bu filmi, sinema salonunun halılarına topuklarınızı vura vura tepinmenize neden olacak.
İyi özellikler: 1) “Annem yine yatağa almadı di mi?” 2) Şangay Beşlisi 3) Sululuk-doğallık dengesinin çok iyi korunduğu bir tat 4) Uydurma değil gerçekli mahalle dokusu, dokunuşu
Kötü özellikler: 1) Suriçi-Taksim minibüsünün Maçka’da işi ne???
IMDB: 8.5 Yapım yılı: 2015
“Brother” (Tür. Kan Kardeşi… Kelime anlamıyla… Kanka değil yani…)
Eh vizyon filmi bile yazdığıma göre araya yine bir küflü DVD sıkıştırabilirim. Adını duyduğum ama filmini seyrettiğim bir yönetmen değildi, Takeshi Kitano. Beat Takeshi adıyla da bilinen bu deli adam, Yakuza’ların kan veran dünyasına pencere açıyor. “Yakuza Kardeşliği” adıyla bize ulaşan yapım, aslında vizyona girdiğinde film eleştirmenlerinden beklediğini çok da bulamamış. Filmde suç şebekelerinin ve onları oluşturan insanların, bir an var olup bir anda yok olabildiklerini net bir dille anlatıyor. Kitano mesajlarını bazen suratına fırlatıyor bazen de demleye demleye veriyor. Bunu yaparken başrolü oynamayı da ihmal etmiyor. Siz de benim gibi bugüne kadar hiç denememiş idiyseniz 68 yaşındaki yönetmenin epeyce işinden en az birkaçını seyretmekte fayda var. Takeshi Kitano, Tarantino’nun, Japon hoyratlığı ve karanlığıyla harçlanmış hali gibi…
Boş Gezenin Boş Kalfası‘nda yer alan 2015 yılı Türkiye’den vize istemeyen ülkeler listesine dair yazıyı paylaşıyoruz.
Enseyi karartmaya hiç gerek yokmuş sizin de farkedebileceğiniz gibi. Bizi istemeyeni, önümüze meşakkat üstüne meşakkat çıkartanı biz hiç istemeyiz diyor ve 2015 yılı için sizlere pirimiz Evliya Çelebi‘nin seyahatnamesine giden yolu açan rüyasında gördüğü şekil “Seyahat Ya Resullallah“* tarzı bir bol gezmeli tozmalı bir sene diliyoruz
* * *
Vize istemeyen ülkeler gün geçtikçe değerlenmeye devam ediyor. Vizesiz ülkelerin cazibesi, ulaşım kolaylılığı ve uygun fiyatlı turlar, vize zorunluluğu olmayan ülkeler konusunda en önemli tercih sebebimiz. Özellikle de Schengen Vizesi ve pasaport sorunumuz nedeniyle de vizesiz gidilebilen ülkelerin önemi artıyor.
Vize almak için gereken onlarca prosedür bir hayli canımızı sıkarken bir de bunun üzerine eklenen vize masrafları, pasaport harcı, yurtdışı çıkış harcı ve pahalı uçak biletleri ise vize gerektiren seyahatler konusunda tekrar tekrar düşünmemize sebep oluyor. Vize istemeyen ülkeler sayısının gün geçtikçe artmasını temenni ederken, bir yandan da size vize istemeyen ülkeler hakkında yardımcı olmayı umuyoruz.
Hazırladığımız ve her hafta en az bir kez güncellenen listede, umuma mahsus (bordo) pasaporta vize istemeyen ülkeleri kıta kıta kategorize bir şekilde görebilirsiniz.
Türklerden vize istemeyen ülkeler – 2015 Güncel Listesi
Son güncellenme tarihi: 28.01.2015
Vize istemeyen ülkeler için vizesiz kalabileceğiniz gün sayısı ve Sınırda vize gibi özel durumlar belirtildi.
Güney Amerika’da vize istemeyen ülkeler
Arjantin (90 Gün)
Bolivya (90 Gün)
Brezilya (90 Gün)
Ekvador (90 Gün)
Kolombiya (180 Gün)
Nikaragua (90 Gün)
Paraguay (90 Gün)
Peru (183 Gün)
Şili (90 Gün)
Uruguay (90 Gün)
Venezuela (90 Gün)
Kuzey ve Orta Amerika’da vize istemeyen ülkeler
Antigua ve Barbuda (30 Gün)
Bahamalar (8 Ay)
Barbados (180 Gün)
Belize (90 Gün)
Britanya Virjin Adaları (30 Gün)
Dominik Cumhuriyeti (Sınırda vize– 30 Gün)
El Salvador (90 Gün)
Guatemala (90 Gün)
Haiti (90 Gün)
Honduras (90 Gün)
Jamaika (90 Gün)
Kosta Rika (90 Gün)
Meksika (Elektronik Vize, 30 Gün)
Panama (180 Gün)
Saint Kitts ve Nevis Adaları (90 Gün)
Saint Lucia (45 Gün)
Saint Vincent ve Grenadinler Adaları (30 Gün)
Trinidad ve Tobago (90 Gün)
Turks ve Caicos Adaları (30 Gün)
Avrupa’da vize istemeyen ülkeler
Andorra (90 Gün – Ancak doğrudan ulaşım olmadığı için Schengen gerekli.)
Azerbaycan (Sınırda vize alınabilir ancak sadece Bakü Havalimanı’nda, 30 Gün)
Arnavutluk (90 Gün)
Belarus / Beyaz Rusya (30 Gün)
Bosna-Hersek (90 Gün)
Ermenistan (Sınırda vize, 120 Gün)
Gürcistan (90 Gün)
Karadağ (90 Gün)
Kosova (90 Gün)
Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti (Serbest Dolaşım, Pasaport Gerekli Değil)
Makedonya (90 Gün)
Moldova (90 Gün)
Rusya (30 Gün)
Sırbistan (90 Gün)
Ukrayna (60 Gün)
Vatikan (90 Gün, ancak Vatikan’da sınır güvenliği olmadığı için Schengen gerekli.)
Asya’da vize istemeyen ülkeler
Bahreyn (Sınırda vize, 14 Gün)
Bangladeş (Sınırda vize, sadece Dhaka Havaalanı’nda, 30 Gün)
Doğu Timor (Sınırda vize, 30 Gün)
Endonezya (Sınırda vize, 30 Gün)
Filipinler (30 Gün)
Filistin (30 Gün)
Hong Kong (90 Gün)
Irak (30 Gün)
İran (90 Gün)
Japonya (90 Gün)
Kamboçya (Sınırda vize, 30 Gün)
Katar (Sınırda vize, 14 Gün)
Kazakistan (30 Gün)
Kırgızistan (30 Gün)
Güney Kore (90 Gün)
Lübnan (6 Ay)
Makao (30 Gün)
Maldivler (Sınırda vize, 30 Gün)
Malezya (90 Gün)
Moğolistan (30 Gün)
Myanmar (Elektronik Vize, 28 Gün)
Nepal (Sınırda vize, 90 Gün)
Singapur (90 Gün)
Sri Lanka (30 Gün)
Suriye (90 Gün)
Tacikistan (Sınırda vize, 45 Gün)
Tayland (30 Gün)
Tayvan (Sınırda vize, 30 Gün)
Umman (Sınırda vize, 30 Gün)
Ürdün (90 Gün)
Yemen (2015 yılı içerisinde vizesiz olması bekleniyor.)
Afrika’da vize istemeyen ülkeler
Botswana (90 Gün)
Burkina Faso (Sınırda vize, 30 Gün)
Burundi (Sınırda vize, 30 Gün)
Cibuti (Sınırda vize, 30 Gün)
Fas (30 Gün)
Fildişi Sahilleri (Elektronik Vize)
Gambiya (90 Gün)
Güney Afrika Cumhuriyeti (30 Gün)
Kenya (Sınırda vize, 90 Gün)
Komo Federe İslam Cumhuriyeti (Sınırda vize, 30 Gün)
*Seyahat Ya Resulallah: Seyahatname’nin ilk cildinin başında Evliya Çelebi bu seyahatlere çıkmasına yol açan gelişmeyi bir rüyasına bağlar. Rüyasında evinin hemen yanındaki camiye gitmektedir. Namazı kıldıran peygamber, saf tutanlar ise halifeler, sahabeler ve peygamberin yakınlarıdır. Evliya Çelebi de onlara katılır. Namaz sonrası herkes peygamberin yanına gidip, “Şefaat Ya Resullallah” diyerek geçerken Çelebi yanılıp, “Seyahat Ya Resulallah” der. Uyanınca bu rüyasını bir alime anlatır. Alim de “Sen seçilmişsin, tüm kainatı gezip gördüklerini ümmete anlatmakla görevlendirilmişsin” der ve Seyahatname’ye giden yol bu şekilde açılmış olur
Bence Türkçe edebiyatın en iyi on romanından biri olan, Saatleri Ayarlama Enstitüsü’nde Türk insanın doğu ve batı arasındaki bocalaması irdelenmiştir. Batılılaşma ve doğulu değer yargılarımız konularını kendine mesele eden bir yazardan da başka bir şey beklenemezdi zaten.
Roman, kahramanı Hayri İrdal’ın anılarından oluşmaktadır. Osmanlı’nın son dönemindeki çocukluğuyla başlayan kitap Cumhuriyet dönemine kadar uzanmaktadır. Halit Ayarcı, Saatleri Ayarlama Enstitüsü adında bir dernek kurar, başına da Hayri İrdal’ı getirir. Derneğin ne yapacağı belli olmadığı halde, binasında çalışmalar başlar, kadrosu giderek genişler, devletten ödenek alır, halk ve hatta yabancı ülkeler bazında itibar elde eder. Yapılan tek şey abesle iştigaldir ve ne gariptir ki bu para ve saygınlık getirmektedir.
Halit Ayarcı moderni, batıyı, kötü yanlarıyla temsil ederken; Muvakkit Nuri Efendi ise doğuyu, dürüstlüğü temsil etmektedir. Hayri İrdal ise iki arada kalmış insanımızın zavallı bir karikatürü gibidir.
Saatleri Ayarlama Enstitüsü, devlet, bürokrasinin saçmalığı, aile ve bireyin halleriyle inceden dalgasını geçen kara mizahın başyapıtıdır.
Not: Bu yazının videosunu aşağıdaki linkten Uzman Tv’den izleyebilirsiniz.