Ana Sayfa Blog Sayfa 3757

Yunanistan’ın dayanışma hareketi: ‘tamamen yeni bir model – ve işe yarıyor’ – Jon Henley

Kemer sıkma politikalarının bıraktığı açıkları doldurmak üzere, birbiri ardına, yurttaşlar tarafından çalıştırılan sağlık klinikleri, gıda merkezleri, mutfaklar ve hukuki yardım merkezleri açıldı. Ve bunlar, Syriza iktidarında daha da büyük bir rol oynayacak gibi görünüyorlar.

“Uzun bir zaman önce öğrenciydim” diyor Olga Kesidou, Peristeri Dayanışma Kliniğinin bekleme odasının tekli külüstür koltuğuna çökmüş, “Kendimi dayanışırken düşünürdüm. Bilirsiniz, Afrika’da bir yerde, yoksul bir ülkede hasta insanları tedavi ederken. Bunu Atina’nın kenar mahallelerinde yapacağımı hayal bile etmemiştim.”

Yunanistan’da çok az kişi, beş yıl öncesinde bile, gerilemenin ve kemer sıkmanın harap ettiği ülkelerinin bugünkü duruma geleceğini hayal etmiyordu: 1,3 milyon kişi, işgücünün yüzde 26’sı, işsiz (ve birçoğu sosyal yardım kapsamında değil); ücretler 2009’da yüzde 38 düştü, emekli maaşları yüzde 45, GSMH ise dörtte bir oranında; ülke nüfusunun yüzde 18’i gıda ihtiyaçlarını karşılayamıyor; yüzde 32’si yoksulluk sınırı altında.

Atina aşevi Çorba mutfağı gönüllüleri Atina’da servis yapmakta. Lefteris Pitarakis/AP
Atina aşevi Çorba mutfağı gönüllüleri Atina’da servis yapmakta. Lefteris Pitarakis/AP

Ve neredeyse 3,1 milyon kişinin, yani nüfusun yüzde 33’ünün, sağlık sigortası yok.
Dolayısıyla, pratisyen hekim de dahil bir düzine sağlık görevlisi, üç beş eczacı, bir pediatr, bir psikolog, bir ortopedi cerrahı, bir jinekolog, bir kardiyolog ve bir ya da iki diş hekimi ile birlikte bir kulak, burun, boğaz uzmanı olan Kesidou, haftada bir günü, Atina merkezine yarım saat araç mesafesindeki bu meşgul ama neşeli klinikte, aksi halde doktora gidemeyecek olan hastaları tedavi ederek geçiriyorlar. Grubun diğer üyeleri, sigortasız hastaları kendi özel muayenehanelerine kabul ediyorlar.

“Bir köşede durup bunca insanın, bütün olarak ailelerin kamu sağlığından dışlanmasını izleyemezdik,” diyor Kesidou. “Yunanistan’da artık bir yıldan beri işsizseniz sosyal sigortanızı kaybediyorsunuz. Bu, temel hak olması gereken sağlığa erişemeyen çok fazla sayıda insan olması anlamına geliyor. Harekete geçmeseydik aynada kendi yüzümüze bakamazdık. Bu dayanışmak demek.”

http://youtu.be/UM3_T6GPvpE

Peristeri, Yunanistan’da 2011’deki kitlesel kemer sıkma protestolarının bitiminden bu yana açılan 40 sağlık merkezinden biri. Bağış yapılan ilaçları – devletin sağlık tazminatları yarıya indirildi ve bu yüzden sigortası olan hastalar bile artık ilaçları için yüzde 70 daha fazla ödemek zorunda – ve tıbbi ekipmanları kullanarak (Peristeri’nin ultrason tarayıcısı bir Alman yardım grubundan geliyor, çocuk aşıları Fransa’dan), yalnızca Büyük Atina bölgesindeki 16 klinik bir ayda 30.000’den fazla hastayı tedavi ediyor.

Klinikler, Yunanistan’ın neredeyse çökmüş durumdaki sosyal devletine yanıt olarak ortaya çıkan ve son üç yıl içinde iki kattan daha fazla artış gösteren, yurttaşlar tarafından çalıştırılan 400’ün üzerindeki gruptan (gıda dayanışması merkezleri, sosyal mutfaklar, kooperatifler, taze gıdalar için “aracısız” dağıtım ağları, hukuki yardım merkezleri, eğitim sınıfları) oluşan daha geniş ve alenen siyasi bir hareketin parçası.

“Çünkü sonuçta, biliyorsunuz” diyor Christos Giovanopoulos, harekete lojistik ve idari destek sağlayan Herkes için Dayanışma’nın yedinci kattaki afişlerle dolu, döküntü haldeki Atina ofislerinde, “politika tek tek insanların öyküleri haline gelir. Bu ailenin yetecek yiyeceği var mı? Bu çocuk okul için ihtiyaç duyduğu doğru kitaba sahip mi? Bu çift evden atılmak üzere mi?”

Dardaki insanlara yardım etmenin yanı sıra, Giovanopoulos’un söylediklerine göre, Yunanistan’ın dayanışma hareketi “politikanın ne olması gerektiğine dair neredeyse başka bir algıyı – tabandan yükselen, gerçek insanların ihtiyaçlarından başlayan – teşvik ediyor. Boş, yukarıdan aşağıya, temsili politikanın pratik (uygulamalı) bir eleştirisi. Aslında tamamen yeni bir model. Ve işe yarıyor.”

Kamuoyu yoklamalarının önümüzdeki haftadan itibaren Syriza öncülüğünde bir hükümete işaret ettiği Yunanistan’ın geleceğinde de daha resmi bir rol oynama yolunda gibi görünüyor. 2012’de ilk seçildiklerinde radikal sol partinin 72 milletvekili maaşlarının yüzde 20’sini Herkes için Dayanışma’yı finanse etmeye yardımcı olacak dayanışma fonuna vermek yönünde oy kullandılar. (Çoğu daha fazla da yardım etti; birçoğu ücretsiz telefon haklarını yerel bir projeye yapılacak aramalara aktardılar.) Parti hareketin yaratmak istediği sosyal değişim için örnek teşkil edebileceğini ve bir platform oluşturabileceğini söylüyor.

Syriza destekçileri Atina’da seçim öncesi mitingde. Yannis Kolesidis/EPA
Syriza destekçileri Atina’da seçim öncesi mitingde. Yannis Kolesidis/EPA

Başarılı bir mimarken kullandığı sarı ahşaptan şık bölmesiz ofisinde Syriza merkez komitesinin üyesi Theano Fotiou, bir düzine kadar aşırı coşkulu genç gönüllünün yardımıyla, kampanyanın son günü için bildiri paketliyor. Başkentin ikinci seçim bölgesinde yeniden seçilmeyi amaçlıyor. “Bu krizden çıkışın tek gerçek yolu, insanların bunu kendileri için yapması,” diyor. “İnsanlar katılım göstermezse, ülke olarak kaybedeceğiz. Bu pratik bir şey, teorik değil. Yeni bir toplumsal ideoloji, yeni bir paradigma. Eski pasif, bağımlı, tüketici, bireyci modelin zıddı. Ve sahip olduğumuz dayanışma projeleri de bunun kuluçkası.”

Fotiou, Syriza’nın hükümet programının ilk aşamasının büyük kısmının (hiçbir ailenin su veya elektriksiz kalmaması (2013’te dokuz ay içinde 240.000 hanede ödenmeyen faturalar yüzünden kesinti yapıldı); kimsenin evsiz bırakılmaması; asgari emekli maaşının yükseltilmesi ve Yunanistan’da artık yüzde 40’a dayanmış olan çocuk yoksulluğunu ortadan kaldırmak için acil adımlar atılması) büyük oranda partinin dayanışma hareketine katılımından öğrendiklerinden ilham aldığını söylüyor.

“İnsanların bulduğu yeniliklerden o kadar çok şey kazandık ki,” diyor. “Yoksulluk konusunda gerçekten de uzmanlık kazandık. İnsanların gerçek ihtiyaçları, makul fiyatlı gıda dağıtımı, ilaç gibi şeylerin nasıl israf edilmeyeceği gibi konularda daha fazla bilgiye sahibiz. İnsani bir krizin ve ekonomik çöküşün ortasındaki bir ülkede nasıl çalışılacağına dair devasa bir bilgi birikimi elde ettik. Yunanistan yoksul; bu, kritik bir bilgi.”

Harekete katılanların ilk içgüdüsü sadece yardım etmekti, birçoğu ayrıca bunun Yunanistan’ın krizini politikleştirmeye de yaradığına inanıyordu. Atina’nın batısındaki Egalio’da bir temizlikçi olan Flora Toutountzi, bir paketleyici olan Antonis Mavronikolas ve ilkokul öğretmeni olan Theofilos Moustakas, süpermarketlerin dışındaki dükkanlardan gıda bağışı toplayan ve ayda iki kez 50 yerel aileye temel ihtiyaç malzemesi paketleri (pirinç, şeker, uzun ömürlü süt, kuru gıda) dağıtan bir grubun üyeleri.

“Bir ailede altı kişi büyükannenin 400 avroluk emekli maaşı ile geçinmeye çalışıyor,” diyor Mavronikolas. “Bir başkasında, iki aydan fazla suları kesik yaşamışlar. Onlara yardım ettik, evet, ama şimdi kendileri de kampanyamıza katılıyor ve başkalarına yardım ediyorlar. İnsanlar bu krizde aktifleşti. Artık daha az yalıtılmış durumdalar.”

Atina merkezde Exarchia’da, artık büyük oranda işsiz olan bir mimar olan (“Şu anda mimarlar için pek iş yok,” diyor) Tonia Katerini, bir yıl önce açılan ve şu anda undan portakala, zeytinyağından ekmeğe, makarnadan kurutulmuş sebzeye kadar 300 ürün satan bir sosyal market kooperatifini çalıştıran 15 kişiden biri. İşleri hızla büyümüş ve kolektifin üyeleri artık kendilerine 3 avroluk saatlik ödeme ayırabiliyor.

Closed supermarket in Athens

Atina’ya yayılmış 30 taneden ve Yunanistan’daki yüzlercesinden biri olan ve çiftçilerin ürünlerini süpermarketlerden alacaklarından yüzde 25 daha yükseğe sattıkları ve tüketicilerin yüzde 25 daha aza aldıkları yerel “aracısız” market, yalnızca ayda bir kuruluyor ve grup, benzer şekilde yüksek kalitede gıda ürünlerini doğrudan küçük üreticiden makul fiyata sunan küçük bir mahalle bakkalı açmak istiyor.

Mağazanın sattığı ürünlerin yüzde 90’ı “aracısız” diyor Katerini ve yüzde 60 kadarı süpermarkettekinden belirgin şekilde daha ucuz. Birçokları diğer dayanışma projelerinden – örneğin mağazanın sabunu Galatsi’deki 10 işsiz insanın oluşturduğu bir kolektif tarafından yapılmış – geliyor.

“Tüm bu projelerin, yalnızca muhtaç insanlara yardım etmekle kalmaması, aynı zamanda neredeyse yeni tür bir toplumun başlangıcını da temsil etmesi, benim için çok önemli,” diyor Katerini. “Hiyerarşi olmadan doğrudan demokrasi şeklinde işliyorlar. İnsanların kendi hayatlarının sorumluluğunu üstlenmesi, yeteneklerini devreye sokması, tekrar üretken hale gelmesi ile ilgili bu.”

Katerina Knitou son birkaç yılı insanların evlerini kaybetmesini engellemeye çalışarak geçirmiş. Epey tepki toplayan “acil ev vergisi” ile mücadele etmek için bir araya gelen bir avukatlar grubunun üyesi olarak dikkatini (bankalara ya morgıç veya diğer borç geri ödemeleri olan 320.000 aileden ya da son vergilerini ödeyememiş 2,45 milyon Yunan’dan biri oldukları için) evinden olma veya zorla tahliye edilme korkusu ile yaşayan her üç Yunan hanesinden birine yöneltmiş.

Bir Syriza üyesi olan Knitou, bu harekete katılan neredeyse herkes kişi gibi, ipotekli evin haczi veya zorla tahliyesinden nasıl kurtulunacağı konusunda ücretsiz hukuki danışmanlık veriyor. Geçtiğimiz yılın ilk yarısında 700 ev ya bankalar tarafından ya da Yunan devlet tarafından ödenmeyen vergi veya sosyal güvenlik faturası yüzünden haczedilmiş. (Meslektaşları ile birlikte Knitou da sık sık daha doğrudan eylemlerde yer alıyor; haczedilen evlerin satış sunulduğu müzayedeleri engellemeye çalışıyor.)

“Tüm bunlar,” diyor, “birçok insanı yalnızca neyle yüz yüze oldukları konusunda değil, aynı zamanda ne yapabilecekleri ve yapmaları gerektiği konusunda da bilinçli hale getirdi. Pazar gününden sonra beklentiler yüksek olacak ancak Syriza hükümetinin neler yapabileceğinin elbette sınırları var. Bir şeyleri değiştirmek bizim, hepimizin elinde. Ve açık konuşayım mı? Sanki iyi bir başlangıç yaptık gibi.”

 Bu yazı dunyadanceviri.wordpress.com/ dan alınmıştır

Jon Henley

 

 

Jon Henley – Guardian

Sizin derdiniz laikçilikle değil, teyzelerle

Oh be. Oh be. Oh. Şu yazıyı okudum ve eridim resmen. Laikçi teyze, CHP’li teyze şakalarına ilk beş gün ben de güldüm ama tadı kaçtı artık.

Laikçi teyzeler ve laikçi amcalar eleştirilirken bile farklı oluyor. Eğer ulusalcı, Kemalist, laikçi tartışması yapılacaksa bunların cinsiyet bağımsız yapılması gerekiyor – ki hâlihazırda yapılmış yüzlerce eleştiri var zaten, artı bir olur.  Ama laikçi teyze özelinde eleştiriyorsak eğer cinsiyetçiliği eleştirmek gerek.

Hayatımın 10 senesini Çankaya’da geçirdim. Çankaya, malum, laikçi teyzeler mekânı. Tam AKP iktidarı öncesinde o laikçi teyze-kapalı bacı ayırımının ayyuka çıktığı dönemlerde laikçi teyzelerin her türlü cinsiyetçiliğine de tanık oldum. İlk başta “arkalarından örtülerini çekmek istiyorum” kadar seviyesizce başlayıp, “bunlar da her yere doluştular” ve en nihayetinde “sıkma başa bak altında cip var”a uzanan yeni bir cinsiyetçi dil oluşturuldu.

6

Bu kadınlar hiçbir zaman cinsiyetçilikten azade değillerdi tabii. Pek çoğu sosyal yaşamlarında ataerkil düzenden mustarip olmuş, iş yerlerinde erkek denkleri gibi maaş alamamış, yükselememiş kadınlardı. Bu kadınlar kendi sorunlarını o güne kadar hem kadın oldukları için hem de dini inançları yüzünden toplumun her alanından soyutlandırılmış kadınların sorunlarıyla bağdaştırmadılar.

Annem ataerkil sistemin atası askeriyede çalışıyordu. Çok zeki bir mühendis olmasına rağmen hakettiği gibi iş yerinde yükselemedi. Sadece rütbeli asker oldukları için annemin başına müdür getirilen adamlar yüzünden iş yaşamında çektiği zorluklara da bizzat tanık oldum. Sırf kadın olduğun için geride bırakılmak… Eminim ki bu bir tek benim annemin başına gelmedi. Ama maalesef (annem de dâhil) bu kadınların “laikçi teyze” diye sıfatlandıracağım kısmı tecrübe ettikleri ayrımcılığı unutarak kendilerini – örneğin- tesettürlü olduğu için üniversite okuyamayan kadınlardan üstün gördü. “Üstünlük”lerini dile de döktüler. Bunu kendi içinde tartışmaya devam ediyoruz ve edeceğiz de. Bu cinsiyetçi dil geride kalacak.

Ama son zamanlarda daha kozmopolit İstanbul’da yeni yeni tanık olduğum laikçi, CHP’li teyzeler üzerinden yeni bir cinsiyetçi dil üretiliyor ve bu dil erkekler tarafından üretiliyor. Kamusal alanda sesini yükselten tüm kadınlar laikçi teyze oluyorlar.

Yeter.

Bunu otobüs dolmasına ve kimse binmemesine rağmen durakta beklemeye devam eden şoföre kendi kendime söylendiğimde fark ettim. Yanımdaki adam hemen “Öf Özgecan laikçi teyze gibi sakın ‘Şoför Bey ne zaman kalkacağız’ deme” dedi. Aslında diyecektim? Bir yere yetişmem gerekiyor ve ara durakta 10 dakikadır bekliyoruz. Sustum. Laikçi teyze kötü bir şey çünkü.

Laikçi teyzeler seslerini yükselttiğinde pek çoğumuzun hoşuna gitmeyen, cinsiyetçi bir şekilde yükselttiler, tamam. Peki, sadece laikçi teyzeler mi yaptı bunu? Ya laikçi amcalar? Onlara niye laf yok? Otobüste bir adam kaptan kalkmıyor muyuz artık diye bağırdığında ona laf yok. Bir kadın şoför bey ne zaman kalkacağız dedi mi hop laikçi teyze.

Ayrı ayrı pek çok adamdan duydum ben bu “laikçi teyze” lafını. Genç adamlardan… Solcu adamlardan… “Açık fikirli” adamlardan… O kadar ki Kemalizm’i yıkmışlar, “laikçi teyze” şakası yapıyorlar.  Komik olmadığınız gibi cinsiyetçisiniz de bayım. Sizin derdiniz laikçilikle falan değil. Sizin derdiniz sesini yükselten kadınlarla.

Türkiye otobüslerinin işleyişi tek adamlı ataerkil düzenin körüklü canlandırması gibi. Şoför, adam. Sözü geçen er. Kaptan. O ne derse o olur. İsterse durakta durur, istemezse durmaz. İsterse orta kapıyı açar, isterse ara duraktan yolcu alır. Arka kapıya doğru ilerleyelim dediğinde sessizce itaat edilir, ilerlenir. Otobüs krallığında kral şoför. İster havalandırmayı açar, ister boğar. Şoförün düzeninde ise genelde sesi en gür çıkan erkeklerin talepleri dikkate alınır. Bu çok kritik, kendine tam bir güven ve tok bir sesle talepleri dile getirmek önemli. Sizin yolcular olarak talebinizi dile getirebilirsiniz tabii ama bu talebin gerçekleştirip gerçekleştirilmeyeceği şoföre bağlı.

Dün 30M otobüsündeyim, Beşiktaş’tan Mecidiyeköy’e gider. İskelede arka arkaya 3 tane otobüs durur, doldukça kalkar. Benim olduğum otobüs tıklım tıkış, binecek yer yok. İnsanları pideyi fırına verir gibi otobüsün tepesine koymak gerek. İnsanlar da binmiyorlar zaten, yer yok. Durakta bekliyorlar diğer otobüsün gelmesini. Ve kalkmadı şoför. Kalkmıyor. Bekliyorum. Bekliyoruz. 100 tane insan bir adamın keyfini bekliyoruz. O dolduğuna ikna olduğunda kalkacak.

Kaptan ne zaman kalkacağız demek istedim, öf laikçi teyze gibi söylenmeyeyim şimdi dedim kendime. Sonra o ne demek lan dedim. Niye susacakmışım ki dedim. Ben kendi kendimle konuşurken adamın teki kaptan havalandırmayı kapatsana, başımızın tepesinden hava üflüyor dedi (Teşekkürler Captain Obvious) Hop, havalandırma kapandı. 100 insan artı “geleceğin laikçi teyzesi” olarak ben havasız bir otobüste seyahatimize başladık…

2. Gaziemir vakası: Radyoaktif atık yüklü gemi İzmir’de mi sökülecek?

Kuito adlı radyoaktif atık yüklü gemi sökülmek üzere İzmir Aliağa’ya gelmesi nedeniyle Çevre Mühendisleri Odası Başkanı Baran Bozoğlu “Türkiye’ye girmesine izin vermeyin” çağrısı yaptı.

Çevre Mühendisleri Odası Başkanı Baran Bozoğlu, içinde radyoaktif atık ve tehlikeli atık olan, günlük 100 bin varil petrol işleme kapasiteli Kuito adlı tankerin İzmir Aliağa’ya yaklaşmakta olduğunu belirterek, yetkililere “durdurun bu tankeri” çağrısı yaptı.

Bozoğlu, Hürriyet’ten Zeynep Gürcanlı’ya yaptığı açıklamada Kuito adlı tanker hakkında 2013 yılında hazırlanan rapora göre, yüksek miktarda radyoaktif atık ve tehlikeli madde içerdiğini belirtti, “Türkiye’ye girdiği noktada, bu tankeri tekrar geri döndürme şansımız olmayacak” dedi.

İçinde radyoaktif atık ve tehlikeli atık olan Kuito adlı gemi
İçinde radyoaktif ve tehlikeli atıklar bulunan Kuito adlı gemi

Türk hukuk mevzuatına göre, Türkiye’ye radyoaktif madde sokulması yasak. Bu yasağa da vurgu yapan Bozoğlu, Kuito adlı geminin ise, 2013 yılı raporlamalarına göre, yoğun radyoaktif madde ve tehlikeli atık bulundurduğunu söyledi.

‘İnceleme yapmadan almayın…’

Türkiye’ye girmeden, tankerde ölçüm yapılmasını isteyen Bozoğolu, “radyoaktif etki var mı, tehlikeli atık var mı? Bunlara dair inceleme yapılsın. Geminin Türkiye’ye girişine ilişkin yasal izni olup olmadığına dair bile bilgi yok. Eğer izin verdilerse, neye göre verdiler? Eğer bu izin varsa, yetkililer bu izni kamuoyu ile paylaşsın. Eğer gemiye ilişkin, tehlikeli madde içermediğine ilişkin rapor varsa, bunu da yetkililer kamuoyu ile paylaşsın” diye konuştu.

‘İkinci bir Gaziemir faciası yaşamayalım’

Daha önce İzmir Gaziemir’de, sökülen bir gemiden çıkan tehlikeli maddenin toprağa gömüldüğünü, bunun da “Türkiye’nin Çernobil’i” olduğunu vurgulayan Bozoğlu, “Gaziemir’de Türkiye’nin Çernobilini yaşadık.  Gaziemir’de toprağa gömülen atıklar 2012 yılında tespit edildi. Hala orayı temizleyemediler. O atıkları getiren geminin ne zaman yanaştığı, tam olarak hangi atıkları Türkiye’ye bıraktığına ilişkin hala bilgi yok.”

‘Türkiye’de atık envanteri yok’

Çevre Mühendisleri Odası olarak ,Aliağa’ya yaklaşmakta olan Kuito gemisi için harekete geçtiklerini kaydeden Baran Bozoğlu, “Çevre Mühendisleri Odası olarak biz de kontrol yapmak istiyoruz. Çünkü kontrol yok. Bu yapılacak olan denetimin de kamuoyu ile paylaşılmasını istiyoruz” dedi.

Kuito adlı geminin Türkiye’ye geldiği tarihin, Antalya’da Çevre ve Şehircilik Bakanı İdris Güllüce’nin de katıldığı “Atık Sempozyumu” ile aynı haftaya denk geldiğine de dikkat çeken Bozoğlu, “Orada Bakan Pazartesi günü bir konuşma yapıp, toz pembe bir tablo çizdi. Oysa Türkiye’nin atıklara ilişkin herhangi bir envanteri yok” diye konuştu.

Yüksek miktarda tehlikeli madde

7391185 IMO numaralı Kuito FPSO adlı gemi, 1999 yılında modifiye edildi. Günlük 100 bin varil ham petrol işleme ve 1.4 milyon varil depolama kapasitesine sahip gemi, 2000 yılından bu yana Angola açıklarında ham petrol işlemek üzere kullanılıyordu. 2014 yılında geminin sökülmesi için ihale yapılmıştı.

İhale, ön temizliği yapılan geminin sökülmesini içeriyordu. Ancak Çevre Mühendisleri Odası’nın incelemelerine göre, gemi ön temizliği yapılmış bile olsa, işlevi gereği hala yüksek miktarda tehlikeli madde, petrol atığı ve ağır radyoaktif madde içeriyor.

Bu durum da, geminin “tank tortu raporlarında” yer alıyor

1000 ton petrol atığı var

Kuito için yapılan tank etüt çalışmalarında, güvenlik ve üretim oryantasyonuna bakıldığında; geçmiş oniki ay içerisinde tank, ekipman, borular içerisinde konsantre olmuş yoğun radyasyon seviyesi yüksek maddeler ve tank dibi karbon külleri ile yaklaşık 1000 ton petrol atığı beyan edilmişti. Texcom firması tarafından 2013 Aralık ayında yapılan radyasyon ölçümlerinde, gemide  AREA (Autridade Reguladora da Energia Atomica) standardında belirlenen eşik değer olan 0.23 uSv/saatin üzerinde harici gama dozu değerlerine rastlanmıştı.. Ayrıca 5 tank için arkaplan radyasyon değerinin 5 katı düzey radyasyon dozu ölçülmüştü.

(T24)

Metal işçilerinin grevine yasaklama kararı

Bakanlar Kurulu, Birleşik Metal-İş’in grevine “milli güvenliği bozucu” olduğu gerekçesiyle 60 gün durdurma kararı getirdi.

Bakanlar Kurulu, DİSK Birleşik Metal İşçileri Sendikası tarafından uygulanmakta olan grevin, milli güvenliği bozucu nitelikte olduğu gerekçesiyle 60 gün süreyle ertelenmesine karar verdi.

13...

Karar Resmi Gazete’nin mükerrer sayısında yayımlandı.

Grev günü alındığı belirtilen Bakanlar Kurulu kararı şu şekilde duyuruldu:

“Birleşik Metal İşçileri Sendikası tarafından uygulanmakta olan grevin, millî güvenliği bozucu nitelikte olduğu görüldüğünden altmış gün süreyle ertelenmesi; 18/10/2012 tarihli ve 6356 sayılı Kanunun 63 üncü maddesine göre, Bakanlar Kurulu’nca 29/1/2015 tarihinde kararlaştırılmıştır.”

10 kent 22 fabrikada grev

Birleşik Metal-İş Sendikası 2014 dönemi için işveren sendikası MESS ile toplu iş sözleşmesinde (TİS) anlaşma sağlanamadığı için 29 Ocak’ta greve gitme kararı almıştı.

Dünden bu yana 15 bin metal işçisi 10 kent 22 fabrikada grevde.

Birleşik Metal İş’in teklifi

Birleşik Metal İş’in TİS teklifi şöyleydi:

* Birinci altı ay için saat ücreti 5,58 TL’nin altında olanların ücretleri 5,58 TL’ye tamamlandıktan sonra, 8,97 TL’yi geçmemek üzere 40 kuruş iyileştirme yapılır. Bu tamamlama ve iyileştirme işleminden sonra tüm işçilere yüzde 5 artı 105 kuruş zam yapılır.

* Var olan tüm sosyal ödemelerin yüzde 30 oranında artırıldıktan sonra asgari ücret gün sayısıyla toplu iş sözleşmesinde yer alması teklif ediliyor.

* Haftalık çalışma sürelerinin 45 saatten 37,5 saate düşürülmesi, günlük asgari 30 dakikalık dinlenme molalarının çalışma süresinden sayılması ve yıllık izin sürelerinin uzatılması, vergi dilim artışı nedeniyle yıl içinde işçilerin uğradığı gelir kayıplarının işverenler tarafından karşılanması toplu sözleşme teklifinde yer alıyor.

(İmc.tv)

Kısırkaya hayvan tecrit merkezine karşı Cumartesi günü eyleme

Sarıyer Kısırkaya’da inşası tamamlanmak üzere olan, İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin (İBB) sürdürdüğü dev hayvan tecrit merkezine “hayır” demek için 31 Ocak Cumartesi günü saat 12:00’de tüm hayvan hakları savunucuları saat 12:00’de İBB’nin Kısırkaya hayvan tecrit merkezi önünde buluşuyor.

12

Bağımsız Hayvan Özgürlüğü Aktivistleri, Kuzey Ormanları Savunması, Sarıyer Kent Dayanışması ve Yeryüzüne Özgürlük Derneği tarafından iletilen eylem çağrısında Kısırkaya kampı, “Sokak hayvanlarının sonunu getirecek bir toplama kampı, içinde yakma odaları olan, hayvanların içinde dönemeyecekleri kadar dar, penceresiz, ışıksız beton kutulara konulacakları bir hapishane” olarak tanımlanıyor.

10

Adalar Savunması,  Antalya Barosu Hayvan Hakları Komisyonu, Derin Ekoloji Derneği (DED), Engelli Hayvanları Koruma ve Hayvan Hakları Derneği, Gaziantep Barosu Hayvan Hakları Komisyonu, Gaziantep Doğa ve Hayvan Dostları Derneği, Göztepe Dayanışması, Hayvan Haklarını Koruma ve Geliştirme Derneği (HAGİD), Hayvan Hakları İzleme Merkezi (HAKİM), Hayvanlara Adalet Platformu (HAD), Heybeliada Forumu, İstanbul Barosu Hayvan Hakları Komisyonu, Kadıköy Kent Dayanışması, Kadıköy Kent Konseyi Hayvan Hakları Komisyonu, Kızıl Dayanışma, Sarıyer Kent Konseyi Hayvan Hakları Komisyonu, Taksim Gezi Parkı Koruma ve Güzelleştirme Derneği ve  Yunuslara Özgürlük Platformu tarafından da desteklenen eylem sırasında İstanbul’un tüm dengelerini değiştirecek, bizlerle yüzyıllardır sokakları paylaşan sokak hayvanlarına tecrit ve soykırım uygulayacak olan, mevzuata da aykırı bir şekilde inşaatı devam ettirilen bu soykırım merkezini protesto edilip ve çok kısa bir süre içerisinde bölgenin ranta açılmak istenmesine karşı ses çıkarılacağı vurgulanıyor.

Kısıkaya Kampı’na nasıl gidebilirsiniz?

31.01.2015, Cumartesi saat 12:00’de Kısırkaya Sahipsiz Hayvan Geçici Bakımevi ve Bahçeli Yaşam Alanı önü, Sarıyer’e gitmek için Hacıosman-Yenikapı metro hattı üzerinden, Hacıosman son metro durağından kalkan 152 hat kodlu otobüsler Kısırkaya köy meydanına kadar ulaşım sağlamak mümkün.

(Yeşil Gazete)

İfade özgürlüğünde sonuncu ülke bu sene de değişmedi: Türkiye

Türkiye, 2013 yılından sonra 2014 yılında da AİHM önünde ifade özgürlüğü ihlali nedeniyle hakkında en fazla karar açıklanan ülke oldu.

9...

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin (AİHM) 2014 bilançosu bugün Strasbourg’da açıklandı. AİHM gündemindeki dava başvurusu bakımından 2013 yılını 5’inci sırada tamamlayan Türkiye, 2014 yılında Ukrayna, İtalya ve Rusya’nın ardından 4’üncü sırada yer aldı. İfade özgürlüğü alanında AİHM sicili negatif olan Türkiye, medya özgürlüğü alanında da üyesi olduğu Avrupa Konseyi Parlamenter Meclisi (AKPM) tarafından alınan bir kararda eleştirildi.

AİHM verilerine göre, Avrupa Konseyi üyesi 47 ülkeden mahkeme gündemine taşınmış dava başvurusu sayısı 31 Aralık 2014 tarihinde 69 bin 900’e geriledi. 2013 yılı sonunda AİHM gündemindeki dava başvurusu sayısı 99 bin 900 olarak bildirilmişti. AİHM gündeminde bugün hakkında en fazla dava başvurusu bulunan ülkeler, sırasıyla Ukrayna (13 bin 650), İtalya (10 bin 100), Rusya (10 bin), Türkiye (9 bin 500), Romanya (3 bin 400), Sırbistan (2 bin 500), Gürcistan (2 bin 300), Macaristan (bin 850), Polonya (bin 800), Slovenya (bin 700), diğerleri (13 bin 100). AİHM gündeminde İngiltere’den bin 243, Fransa’dan 490, Almanya’dan ise sadece 335 dava başvurusu bulunuyor.

2 sene üst üste insan haklarında sonuncu ülke: Türkiye

Türkiye 2013’te olduğu gibi 2014 yılında da AİHM önünde ifade özgürlüğü ihlali nedeniyle hakkında en fazla karar açıklanan ülke oldu. AİHM 2013 yılında Türkiye’nin 9 değişik davada vatandaşlarının ifade özgürlüğünü ihlal ettiğine hükmetmişti. Bu rakam 2014 yılında 24’e yükseldi. AİHM geçen yıl 47 Avrupa ülkesinde ifade özgürlüğünün ihlali konusunda toplam 47 karar açıkladı. Bir diğer deyişle AİHM önündeki toplam ifade özgürlüğü ihlallerinin yüzde 50’sinden fazlası Türkiye’den gelen davalardan kaynaklanıyor.

(DW)

İki eski Sırp subaya ömür boyu hapis

Uluslararası Savaş Suçları Mahkemesi’nde Srebrenitsa Katliamı nedeniyle ömür boyu hapse mahkum edilen iki eski Sırp subayın cezası kesinleşti.

Hollanda’nın Lahey kentinde eski Yugoslovya’da işlenen savaş suçları için kurulan Uluslararası Savaş Suçları Mahkemesi’nde yargılanan iki eski Sırp subay, Srebrenitsa’daki soykırıma katıldıkları gerekçesiyle suçlu bulunmuştu.

8...

Sanıklar tarafından temyiz edilen kararın, mahkemenin üst merciinde de onaylandığı ve iki sanık hakkında verilen cezanın kesinleştiği bildirildi. Srebrenitsa Katliamı sırasında eski Bosnalı Sırp General Ratko Mladiç’in emrinde görev yapan üç eski başka subay hakkında insanlığa karşı suç işledikleri gerekçesiyle verilen 13, 18 ve 35 yıllık hapis cezaları da temyiz mercii tarafından onandı.

Dokuz yıldır görülen bu dava, Lahey’de Srebrenitsa ile ilgili şimdiye kadarki en kapsamlı dava olarak değerlendiriliyor. Bosna Savaşı sırasında Sırp birlikleri tarafından 1995 yılında Srebrenitsa’da yaklaşık 8 bin Müslüman erkek öldürülmüştü. Srebrenitsa Katliamı’nın baş sorumlusu olarak görülen Ratko Mladiç ise Uluslararası Savaş Suçları Mahkemesi’nde yargılanmaya devam ediyor.

Katliam, İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra Avrupa topraklarında yaşanan en büyük insanlık dramı olarak görülüyor.

(Deutsche Welle Türkçe)

[Son Dakika] Taksim’de polise silahlı saldırı

İstanbul’da Taksim’de Saat 14.30 sıralarında  polis noktasına ateş açıldı.

Görgü tanıklarının ifadesine göre saldırgan olay yerinden yaya olarak kaçtı. Taksim Meydanı’nda öğle saatlerinde uzun namlulu silahla bir saldırı gerçekleşti.

Polis noktasına ateş açan ve kadın olduğu belirtilen saldırgan yaya olarak kaçtı. Uzun namlulu silahla yapılan saldırıda tabanca da kullanıldığı öğrenildi.

Saldırganın silahını olay yerinde bıraktığı belirlendi. Saldırganın yakalanabilmesi için operasyon başlatıldı.

Bilge Öztürk 3 aydır ebolaya karşı mücadele için Sierra Leone’de

Bilge Öztürk, 3 aydır Sierra Leone’de ‘Sınır Tanımayan Doktorlar Örgütü’yle Ebola’ya karşı mücadele etmek amacıyla çalışıyor.

5
Bilge Öztürk, Sierra Leone’de Sınır Tanımayan Doktorlar Örgütü İspanya Ofisi’nin lojistik elemanı göreviyle ebolaya karşı mücadele için bulunuyor

Sınır Tanımayan Doktorlar Örgütü İspanya Ofisi’nin lojistik elemanı olarak bir eğitimden geçen Bilge Öztürk‘ün hem Ebola hem de Sierra Leone’deki durum hakkında gönderdiği mektubunu satırbaşları ile paylaşıyoruz

Sınır Tanımayan Doktorlar ile birlikte Ebola Mücadelesi

Ben, şu anda Sierra Leone’de Sınır Tanımayan Doktorlar ile beraber ebola mücedelesinde yer alan bir lojistikçiyim. Hayatımın büyük bir bölümünde, Türkiye’de ve dünyanın çeşitli bölgelerinde çevre mücadelesinde yer aldım. Son üç yıldır ise insani yardım alanında görev yapıyorum. Güney Sudan’da çalıştım, Türkiye’de suriyeli mülteciler için çalışmalarda yer aldım. Dünyada bu kadar problem varken, durduğum yerde kendimi rahat hissedemiyorum, o yüzden elimden ne gelirse yapmaya çalışıyorum.

Ne yazık ki buradaki en önemli sağlık problemlerinden biri ebola. Ebola hakkında çok fazla bilgimiz olmayan bir hastalık, bulaşıcılığı yüksek. Ebola, bir yılı aşkın süredir Batı Afrika’da ve ne yazik ki on bini aşkın insanın bu nedenle öldüğü düşünülüyor.

Hamile Kadınlar için Ebola Tedavi Merkezi

Sınır Tanımayan Doktorlar İspanya ofisi olarak bizim iki temel projemiz var: bir tanesi ebola hastalarının tedavi edilmeye çalışıldığı, özellikle hamile kadınlara da hizmet veren ebola tedavi merkezi. Ne yazık ki kadınlar birçok krizde olduğu gibi bu krizde de en çok etkilenen kesim. Ebola, ebola hastalarıyla doğrudan kontak nedeniyle bulaşıyor, evde genelde hasta bakımını kadınlar yapıyor. Bu yüzden büyük risk altındalar. Ayrıca hamile kadınlar daha hassaslar. O yüzden MSF (Medecine Sans Frontier – Sınır Tanımayan Doktorlar) olarak hamile kadınların bakımını da hedeflediğimiz bir ebola tedavi merkezi açtık.

Sınır tanımayan Doktorlar, ebola salgını başladığından beri ön saflarda bu hastalıkla mücadele ediyor  ve birçok Afrika ülkesinde bu hastalığın azalmasını, durdurulmasını sağlamaya çalışıyor. Batı Afrika’daki bu krize dünyanın dikkatinin çekilmesini sağlayan bir örgüt. Ben de bu mücadelenin bir parçası olmaktan gurur duyuyorum ve ebolanın bu güzel ülkede bir an önce son bulmasını istiyorum.

2 milyon kişiye sıtma önleyici ilaç dağıttık

Sağlık sistemindeki bir diğer problem ise sıtma. Sıtma ve ebola aynı semptomlara sahip iki hastalık, yüksek ateş, kusma, ishal gibi. İkisi de öldürebilir fakat birinin tedavisi mümkün hatta önlemek bile mümkün. Sierra Leone sıtmanın çok sık görüldüğü bir ülke. Sıtma vakaları ne yazık ki zaten şu anda çok yoğun olan sağlık sisteminin yoğunluğunu artırıyor ayrıca ne yazık ki sıtma hastlarının ebola ile karıştırılması çok mümkün. Yani sıtma oluyorsun, hastaneye geliyorsun, belirtiler aynı olduğu için bir ebola merkezine gönderilmek mümkün. Ebola merkezleri ne kadar dikkat edilse de hastalığın bulaşma riskinin en yüksek olduğu yerler. Dolayısıyla sıtma olan bir hastanın da ebola kapması mümkün. MSF olarak sıtmayı önleyici ilaçları Freetown’da yaşayan 2 milyon kişiye dağıttık, hem de iki kere. Ben de bu iki dağıtımda da yer aldım.

Bir insan olarak, daha buraya gelmeden once, bu hastalığı kapmış kişilerle empati kurmaya çalışıyordum. Düşünsenize, hakkında bilimsel olarak çok az veri olan ölümcül bir hastalık, size ne olacağını bilmiyorsunuz, yaşayadabilirsiniz ama ölüm riski çok yüksek ve ne yazık ki acı çekiyorsunuz son dönemlerinde, yalnızsınız, aileniz, arkadaşlarınız yanınızda değil ya da ailenizin bireylerini kaybetmiş olabilirsiniz bu hastalıktan dolayı. Yalnız ve acılarla ölme riskiniz çok yüksek. Bu durumu yaşayan insanları düşündüğümde çok üzülüyordum.

Ebola sona ermezse mücadeleye devam etmek, son bulursa tatil için tekrar Sierra Leone’ye geleceğim

Bazen ebola koca bir aileyi mahvedebiliyor. Vücut kontağıyla geçen bir hastalık olduğu için, bazen ailelerini, çocuklarını, arkadaşlarını kaybeden insanlar oluyor. Aileden ebola merkezine gelen bir aileden belki bir kişi kalıyor hayatta. Bu zor durumu yaşayan kişilere yardım etmek, o yüzden buraya gelmek, bu mücadelenin bir parçası olmak istedim. Ayrıca ebola bulaşma riskini azaltmak için okullar kapalı şu anda, yine saat 18:00’dan sonra hareketler sınırlı, her yer kapanıyor, ülkenin ekonomisi de ne yazık ki bu durumdan olumsuz bir şekilde etkilenmiş bir durumda. Sadece ebola olan kişiler değil, tüm Sierra Leoneliler durumdan etkilenmiş. Bazen okula gitmek istemediğiniz günler olur ama buralarda okulları boş görmek gerçekten insanın canını yakıyor, insanların gözündeki üzüntüyü görüyorsunuz. Yakında geri dönüyorum, fakat ebola bitmezse tekrar geri geleceğim. Biterse, Sierra Leone tatil yapmak için mükemmel bir yer, ebolanın bittiği zaman insanların mutluluğunu görmek için geleceğim.

Açıkçası Sierra Leone bugüne kadar gördüğüm en güzel ülkelerden bir tanesi, hem doğasıyla hem de insanlarıyla. Bu geçmiş krizden bahsedecek olursak, tüm kurumlar ve devletler daha iyi ebola merkezlerinin olması için daha çabuk harekete geçmelilerdi. Ebolanın durdurulması için toplumun, sağlık çalışanlarının bilinçlendirilmesi, eğitilmesi çok önemli. Toplum davranışlarını değiştirmek ebolanın durması için bence en önemli adım.

(Yeşil Gazete)

Galatasaray Hamamı’na transfobik ayrımcılık cezası

İstanbul LGBTİ aktivisti trans kadın Ebru Kırancı’yı, “Sizin gibi dönmeleri almıyoruz, kendi hamamınıza gidin” diyerek hamama almayan işletmeciye ayrımcılık suçundan ceza verildi.

Kaos GL’nin haberine göre Galatasaray Hamamı’na ayrımcılık suçundan para cezası verildi. İstanbul LGBTİ aktivisti Ebru Kırancı’yı hamamına almayı reddeden ve Kırancı’ya hakaret eden hamam işletmecisi ayrımcılık suçundan 3 bin TL para cezası aldı.

6...

Ebru Kırancı 26 Aralık 2013 günü Maria Binder ile birlikte Galatasaray Hamamı’na gitmiş ve pembe kimliğini göstermesine rağmen hamam işletmecisi tarafından “Sizin gibi dönmeleri almıyoruz, kendi hamamınıza gidin” ifadeleriyle hamamdan kovulmuştu.

Yaşanan transfobik ayrımcılığın ardından LGBTİ örgütleri de hamam önünde bir protesto eylemi gerçekleştirmiş, “Transfobik hamam istemiyoruz” denmişti.

Kırancı’nın avukatı Eren Keskin vasıtasıyla bulunduğu suç duyurusunun ardından başlayan dava ise dün sonuçlandı. Hakim Gönül Doğan, ayrımcılık suçunu işlediği için işletmeciyi 150 gün adli para cezasına mahkum etti. Bunu da 3 bin TL para cezasına çeviren Hakim Doğan, beş yıllık denetimli serbestlik uygulaması koyarak, hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına hükmetti.

(Kaos GL)