13 Şubat 2015 Cuma günü, bir önceki gün yaptığımız “Mersin Kadın Platformu’nun Kadın Cinayetlerine karşı Her Perşembe Alanlardayız” eylemiyle ilgili haberim daha yeni yayınlanmıştı. Arkadaşım yeni bir kadın cinayetinin haberini verdi. Haberi okur okumaz ki dehşetimi atlattıktan sonra ilk dikkatimi çeken haberin kendisi oldu. Haberde Özgecan’ın ismi soy ismi tam yazılmış halde fotoğrafı ile bulunurken, katillerin suçları kesinleşmiş olmasına rağmen isim ve soy isimlerinin baş harfleri vardı sadece. Toplumdaki erkeğin erk olma halinin korunması çabasının yanındaki kadın teşhirinin medyada ne şekilde vücut bulduğu rahatsız edici bir şekilde önümde duruyordu.
Haberde bunun dışında arkadaşımın fark ettiği rahatsız edici bir şey daha vardı. “Özgecan’ın öldürüldükten sonra yakıldığı tahmin ediliyor.” Kesinleşmemiş bu durum neden haberde yer alır? Haberde yeterli bilgi olmadığı için doldurmak amaçlı olabilir denilebilir tabi. Peki sebep bu mu? Yoksa o da mı erki koruma, olayın ciddiyetini hafifletme çabası?
Bu sorular kafamda dönüp dururken, olayın dehşeti soruları cevaplamama izin vermedi. Yine olayı düşünmeye başladım. Annelerimiz ya da çevre tarafından söylenen minibüslerle ilgili önlem almamız gerekmesi ve küçük yaşlarda içimize salınan korkular. Mersin’de yaşayan bir insan olarak, geç vakitte minibüslere binmek zorunda kaldığımda tek kalmama düşüncesinin bu korkuların bir yansıması olması. Bu korkuları içerisinde taşımayan bir kadının neredeyse olmaması. Ve korkularımızın yine, yeniden başka kadınlar üzerinde gerçeğe dönüşmesi. Sonuç, kadınların içine salınan korkuların katmerlenmesi.
Üstelik bunlar kültürel veya toplumsal gereklilik diye vurgulanıp , esasen erkek egemen sistemin yerini sağlamlaştırma politikasıyken yanlış anlaşılmasın içimize salınan korkular ve kadınların korkularının ne kadar aynı olduğundan bahsetmeyeceğim. Bu konu çok fazla yazıldı zaten. Keza ne kadar da gerçek olduğunu bir de benim söylememe gerek yoktur eminim.
Asıl söylemek istediğim durum tespiti yerine, şimdi ne olacağı. Kadınların katmerlenmiş korkuları ne olacak? Ya da çevrelerindeki “koruyucu” erkeklerin bir tık daha artacak olan baskıları mı desek? Özgecan’ın en yakın çevresindeki “koruyucu” erkekler korkunç ölümünden sonra bile anneye böyle alımlı kızın geç vakitte sokağa salınmasının doğru olmadığını söylerken, şimdi ne olacak? Erkek baskılarına karşı “Geceleri de, sokakları da terk etmiyoruz” derken şimdi ne olacak?
YASTA DEĞİL İSYANDAYIZ!
1-2 hafta önce ismim olan Özgecan’ın anlamını öğrenmiştim. “Eylemlerinde hiçbir çıkar beklemeksizin, başkalarını gözeterek eylemde bulunan kişi”. Özgecan ismi belki de artık bize vahşeti değil, bu tanımı çağrıştıracak.
Bundan sonra bizler sadece kendimiz için değil, tüm kadınlar için;
Geceleri sokağa çıkmaya devam edeceğiz.
Issız sokaklarda yürümeye devam edeceğiz.
Bizleri (namuslarını)“koruma” amacıyla öğütlerde bulunan /baskı kuran ağabeyi, babayı, amcayı, dayıyı dinlemeyeceğiz.
“Kadınlarımızın hakkını savunuyoruz” diyerek kadın eylemlerinde bizlerin kendi hakkımızı bile onlar olmadan savunamayacağımızı vurgulayan erkeklerimizi eylemlerimize almamaya devam edeceğiz
Meclisin toplanmasını beklemek yerine eğer ki kadınları koruyamıyor, erkekleri engelleyemiyorsa bu devlet, şiddete karşı öz savunma meşrudur deyip öz savuma yöntemlerini konuşacağız.
Ve bundan sonra her an tüm kadınları gözeterek, öznesi olduğumuz mücadeleyi öreceğiz.
Özgecan Aslan cinayetine tepki olarak bugün yapılan “siyah giyin” çağrısına uyarak Sarıyer’deki okullarına siyah kıyafetlerle giden lise öğrencileri, okul müdürü tarafından okula alınmadı.
Sarıyer Mustafa Kemal Anadolu Lisesi’nde yaklaşık 25 kadın öğrenci Özgecan Aslan için siyah giydikleri gerekçesiyle okula alınmadı. Okul müdürü, öğrencilere “Çok üzülüyorsanız gidin evde fatiha okuyun” dedi.
Kadın Cinayetlerini Durduracağız facebook hesabından konuyla ilgili yapılan açıklamada, “Sarıyer Mustafa Kemal Anadolu Lisesi’nde 20-25 kadın öğrenci Ozgecan Aslan için siyah giydiği için okula alınmadı. Müdürleri çok uzuluyorsanız gidin evde fatiha okuyun dedi. Sarıyer’deki bu durumu kınıyoruz. Kadınlar evin içine kapatılmayı değil, mücadeleyi her yerde sürdürmeyi istiyor” denildi.
12 Şubat’ta İzdemir Termik Santrali’nin ikinci ünitesi için yapılmak istenen ÇED bilgilendirme toplantısı halkın ve çevrecilerin tepkileri nedeniyle yapılamadan sonlandı.
Mart 2014 de deneme adı altında faaliyete geçen İzdemir Termik Santrali’nin faaliyette olan 1. ünitesi için Nisan 2014 de Danıştay 14. Dairesi’nin ÇED olumlu kararını iptal kararına istinaden, mevcut ünite için ÇED tekrarı beklerken 2. ünite ÇED halkı bilgilendirme toplantısı 12 Şubat 2015 saat 10:30’da Çakmaklı Köyü’nde kahvede yapılmak istendi.
İzmir ÇMO Başkanı Helin Kınay, Orman Müh. Odası’ndan Kenan Öztan, Kıyı Ege Belediyeler Birliği’nden avukat Enis Dinçeroğlu ile EGEÇEP, FOÇEP, Foça Forum ve Aliağa Çevre Platformu’nda oluşan ve ÇED toplantısına katılmak istenen çevrecilerin araçları köye gelmeden jandarma tarafından durduruldu ve GBT uygulaması yapıldı. Araçların o noktada tutulması sebebiyle, toplantıya katılımın geciktirilmek istendiğini öne süren çevreciler ÇED toplantısının yapılacağı kahveye yürüyerek ulaşabildiler.
Kahvenin küçüklüğü sebebiyle önemli sayıda katılımcının dışarıda kaldığı toplantıda, yöneticinin “Aliağa’da termik santral mi var?” sözü tepkilere neden olurken daha sonra toplantı sloganlarla, alkışlarla ertelendi ve toplantının gerçekleştirilemediği de tutanaklara geçti.
Isparta ve Antalya illerinde Yukarı Köprüçay Havzası’nda yapımı devam eden Kasımlar Barajı ve HES projesinin inşa edildiği alanın bir kısmının orman, bir kısmının da tarım alanı olduğu ortaya çıktı. Projede ise dava konusu HES projesi ise yer almıyor.
Evrensel’den Yusuf Yavuz’un haberine göre Isparta ve Antalya illerinde Yukarı Köprüçay Havzası’nda yapımı devam eden Kasımlar Barajı ve HES projesinin inşa edildiği alanın bir kısmının orman, bir kısmının da tarım alanı olduğu ortaya çıktı. Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’nın hazırlanan 1/100 bin ölçekli Antalya-Burdur-Isparta Çevre Düzeni Planı’nda orman ve tarım alanı olarak görülen bölgenin 1/25 bin ölçekli Çevre Düzeni Planı henüz yapılmadı. Ancak buna rağmen Çevre ve Şehircilik Bakanlığı planı tamamlanmamış alanda hukuka aykırı biçimde inşaatı başlayan HES projesine ÇED Olumlu kararı verdi. Yöre köylülerinin ÇED Olumlu Kararı’nın iptali istemiyle açtıkları davayı gören Danıştay 14. Dairesi ise köylülerin bu istemini reddetti.
Danıştay 14. Dairesi, bilirkişi raporuna dayanarak aldığı kararda, dava konusu projenin çevresel etkilerinin telafi edilebilir düzeyde olduğu görüşüne yer vererek, Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’nın ÇED olumlu kararında hukuka aykırılık bulunmadığına hükmetti. Ancak oy çokluğu ile alınan karara muhalefet oyu kullanan Danıştay Üyesi Mustafa Genç, dava konusu projenin uygulandığı alanın ilgili çevre düzeni planında tarım ve orman alanı olarak işaretlendiğini belirterek, “Çevre düzeni planında dava konusu HES projesinin yer almadığı anlaşılmaktadır. Planlamaya ilişkin süreç işletilmeksizin verilen dava konusu ÇED olumlu kararında hukuka uyarlık bulunmadığından yürütmenin durdurulması isteminin kabulü gerektiği oyuyla çoğunluk görüşüne katılmıyorum” görüşünü savundu.
“Önce projeyi inşa edip ardından plan yapmak dünyanın neresinde var?”
Konuyla ilgili Evrensel Gazetesinin sorularını yanıtlayan davanın avukatı Yakup Okumuşoğlu, planlama usul ve esaslarına uyulmadan proje inşa ederek Türkiye’nin doğasının korunamayacağını belirterek, “Önce projeyi inşa edip ardından plan yapmak dünyanın neresinde var?” diye sordu. Projenin bir kısmı sınırlarında kalan Antalya Büyükşehir Belediyesi ise 9 Şubat tarihinde gerçekleşen meclis toplantısında plansız alana inşa edilen HES projesini meşrulaştıracak olan nazım bayındırlık planını onayladı. AKP’li meclis üyelerinin oylarıyla onanan plana CHP’li üyeler karşı çıktı, MHP grubu ise çekimser kaldı.
Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) Genel Başkan Yardımcısı ve Parti Sözcüsü Haluk Koç, Parti Meclisi Toplantısı sona ererken basın mensuplarına açıklamalarda bulundu.
Haziran’da yapılacak Genel Seçim için 85 seçim bölgesinin 55’inde milletvekili adaylarını ön seçim yöntemiyle belirleyeceklerini ifade eden Koç, Başbakan Ahmet Davutoğlu’na seslenerek “CHP 85 seçim bölgesinin 55’inde milletvekili adaylarını ön seçim yöntemiyle belirleme kararı almıştır. 45 ilde hakim denetiminde tüm üyelerin katılımıyla 10 ilde örgüt denetiminde tüm üyelerin katılımıyla aday belirleme yolu tespit edilmiştir. Sayın Davutoğlu’na soralım boş saçmalamalarının yanında. Senin böyle bir demokratik cesaretin var mı Sayın Davutoğlu? Senin bir iktidar partisi genel başkanı olarak adaylarını üyelerinin katılımıyla hakim huzurunda belirleyebilme iraden cesaretin var mı?” dedi.
“MERKEZ ADAYLARI KADIN ADAYLAR OLACAKTIR”
Ön seçimin 29 Mart günü tüm üyelerle, hakim denetiminde yapılacağını açıklayan Koç, “Adaylık başvuruları 17-24 Şubat tarihleri arasında Genel Merkezimizde yapılabilecektir. İstanbul, Ankara,İzmir. İstanbul birinci, ikinci, üçüncü bölge; Ankara birinci, ikinci; İzmir, birinci, ikinci bölge birinci sıra merkez adayları kadın adaylar olacaktır. Bu genel başkanımızın özellikle arzuladığı noktadır. Ön seçim, 29 Mart’ta tüm üyelerle hakim denetiminde yapılacak. 45 seçim bölgemizde hakim huzurunda ön seçim, 10 ilimizde örgüt denetiminde eğilim yoklaması kararı alınıştır. Merkez yoklaması ise 30 seçim bölgesinde yapılacaktır. Bu 30 seçim bölgesinin 17 tanesi yüzde 10’un altında oy aldığımız seçim bölgesi. 13 tanesi ise bölgenin duyarlılıklarına göre PM tarafından merkez yoklaması kapsamına alınan illerdir” ifadelerini kullandı.
Syriza’nın Yunanistan’daki seçim başarısını Türkiye Yeşilleri’nin eski uluslararası koordinatörlerinden, Yeşil Gazete yazarlarından Dilek Özkan‘la konuştuk. Uzun süredir Yunanistan’da yaşayan ve doktorasını yapmakta olan Dilek Özkan, yakından takip ettiği Syriza’nın başarılı olacağına inanıyor.
…
Dilek, sen uzun zamandan beri Yunanistan’da yaşıyorsun? Ne kadar oldu? Bildiğim kadarıyla Syriza’nın yükselişi dönemine bire bir tanıklık ettin. Birkaç yıl önce Syriza’nın iktidar olacağını bekler miydin? Çevrende bunu ciddi olarak tahmin eden var mıydı? Ya da ne zamandan beri bu ciddi bir olasılık olarak konuşuluyordu?
Dilek Özkan
Ekim 2008’den beri Atina’da yaşıyorum, yani 6 yıldan biraz fazla oldu. Doğru, Yunanistan’ın en belki de en sancılı sürecine tanıklık ettim. Özellikle Aralık 2008 Alexis’in öldürülmesiyle başlayan toplumsal hareketlilik, pek kişiyi olduğu gibi beni de etkilemişti. Ardı arkası kesilmeyen eylemler, grevler, işgaller derken bu süreçte Syriza’nın her yıl biraz daha oylarını arttırdığına şahit olduk. Ben Syriza’yı 2009 ve 2012 genel seçimlerinden beri yakından izliyordum. Aslında 2012 Mayıs ve Haziran’ın da Syriza iktidara göz kırpmıştı, seçimlerden 3 puanlık farkla ikinci parti olarak çıkmayı başarmıştı. 2014 yerel seçimleri, ve Avrupa Parlamentosu seçimlerinden sonraysa, artık Syriza’nın bir sonraki seçimlerde iktidar olacağına neredeyse kesin gözüyle bakılıyordu. Cumhurbaşkanı krizinden önce yapılan seçim anketleri de Syriza’nın birinci parti olacağı sinyallerini veriyordu. Bence, aslında 2012 seçimlerinde de, özellikle ikinci turda “Syriza gelirse Yunanistan Euro bölgesinden çıkar, bankalara ve mevduat hesaplarına el konur” gibi karalama kampanyaları etkili olmuştu. Bu sefer de yine aynı kampanyayı yürütmelerine rağmen, başarılı olamadılar. Syriza’nın “Yunanistan değil, Avrupa değişmeli” söylemi daha etkili oldu. Kısacası, benim gibi, bir kesim Syriza’nın gelişini bekliyordu; bir kesimse gelme ihtimaline karşı çoktan banka hesaplarını boşaltmıştı. Çok büyük sürpriz olduğu söylenemez, ama yine de herkes de bir şaşkınlık yarattığı bir gerçek. Sonuç olarak, 1950’den beri radikal sol söylemi olan bir parti Yunanistan’da iktidara gelmemişti.
“Yunan gençleri diğer Avrupa ülkelerine yöneldi”
Yunanistan’da hayat nasıl? Ekonomik kriz günlük yaşamı ne kadar etkiliyor? Krizden sonra hayatınızdaki en önemli değişiklikler ne oldu?
15 yaşındaki Alexis 7 Aralık 2008’de Atina’da polis tarafından öldürülmüştü
Ekonomik kriz sonrasında Yunanistan’a dayatılan neo-liberal politikalar maalesef en çok çalışan emekçileri, orta alt sınıfı, emeklileri ve gençleri etkiledi. Biliyorsunuz, ilk olarak maaşlara ve vergi sistemine el attılar, önce ikramiyeler kalktı, sonra maaşları düşürdüler. İşten çıkarılmalar, yer değiştirmeler derken özellikle devlet memurları bu süreçten en çok etkilenenler oldu. Elbette özel sektör de krizi fırsata dönüştürüp, daha çok sömürü imkanları geliştirmekten geri kalmadı. Yunan gençleri, iş ve eğitim olanakları için diğer Avrupa ülkelerine yöneldi, özellikle Almanya, İsviçre, İngiltere bunlar arasında öncelikli tercih edilen ülkeler oldu. Yerel şirketler, dükkanlar, mağazalar kapandı, yerlerini özellikle yeme-içme sektörünün çok uluslu şirketleri almaya başladı. Eğitim ve sağlık sistemi muhtemelen en çok hırpalananlar arasındaydı. Gerçekten akıl almaz yöntemlere başvurdular, diğer Avrupa ülkesiyle alakası olmayan politikalar uygulandı her alanda.
Syriza’nın iktidara gelmesi şimdiden bir şeyleri değişitirdi mi? Kamuoyunda, basında, günlük hayatta, okulda örneğin, ya da sokakta nasıl bir hava var?
Garip ama sanki daha olumlu bir atmosfer oluştu seçimler sonrasında. Syriza’ya daha kuşkuyla yaklaşanlar, oy vermeyenler dahi Tsipras ve ekibinin hemen kolları sıvayıp çetin bir pazarlık sürecine giriştiğini görünce fikirlerini değiştirdi. Hatta bu hafta yapılan son seçim anketlerinde Syriza’nın oylarını %10 daha artırdığı ortaya çıktı. İnsanlar umutlu, daha önce Nea Demokratia ve Pasok seçmeniyse Tsipras’ın bu iki haftada başardıklarını, 5 yıldır yapamadıklarından dolayı oldukça sinirli ve kızgın. Tsipras’ın halkçı söylemi sempatizanlarını artırıyor, Ekonomi Bakanı Varoufakis’in Avrupalılar karşısındaki karizmatik ve alaycı üslubu da Yunanlıların zedelenen gururunu okşuyor. Bu pazarlıktan ne şekilde dönerlerse dönsünler, geniş bir kesim tarafından daha şimdiden başarılı olacakları inancı yerleşmiş durumda. Henüz pratikte çok bir şey değişmiş değil, hükümet çalışmalarına bu hafta başlayacak ama öncelikli mesele ekonomi.
“Anarşistlerden de Syriza’ya oy verenler oldu”
Peki Yunanistan’daki taban hareketleri, anarşist gruplar vb. Syriza’ya nasıl bakıyor? Beklentileri nasıl? Yunanistan’da bir dönem Gezi benzeri ciddi toplumsal olaylar çok yaygındı, biliyoruz. Bu hareketlerin içindeki aktivistler bugün Syriza içinde mi, yoksa arada bir açı var mı sence? Ayrıca iktidar olma durumu neleri değiştirebilir?
Yunanistan başbakanı Alexis Tsipras
Elbette, diğer hükümetlerden farklı olacakları umut ediliyor. Bildiğim kadarıyla, anarşist ya da otonom örgütlenmeler arasından da bu seçimlerde Syriza’ya oy verenler oldu. Genel olarak, önceki hükümetlerin aksine demokratik haklar konusunda da saygılı ve dikkatli olmaları bekleniyor. Hükümet açıkladığı programında özellikle göçmen sorunlarına el atacağını vurguladı. Bu önemli bir gelişme. Yunanistan’da doğan göçmen çocuklarının vatandaşlık hakkı elde edememesi önemli bir sorundu, bunun çözüme kavuşacak olması olumlu karşılanıyor. Bunun haricinde, hükümetin Avrupalı ortaklarıyla yeniden masaya oturma pazarlığını desteklemek adına geçen Perşembe günü ikinci defa on binlerce kişi hükümet binasının önünde boy gösterdi. Bu herhalde daha önce görülmemiş bir durum. Yıllardır hükümet politikalarına karşı seslerini duyurmak için sokaklara dökünen kesim bugün destek için oradaydı. En çok da kadınlar, Syriza’nın ev kadınlarının üstündeki ekonomik yükü azaltmak adına verdiği vaatler azımsanacak gibi değil. Bazı kesimlerle arada bir açı var elbet. Bunlar şimdiden Syriza’nın ve hükümetin açığını bulma yarışına giriştiler bile; ama Syriza’nın başarısız olması durumunda yerine gelebilecek ihtimalleri kimse düşünmek bile istemez herhalde.
Biz uzaktan, hele ki Türkiye gibi gün geçtikçe olmayan demokrasisini de kaybedip hem piyasa köktenciliğine, hem de tek adam rejimine gömülen bir ülkeden bakınca, bu kadar neoliberalizm karşıtı bir program ve bu kadar özgürlükçü söylemler görmekten heyecan duyuyoruz. Hatta belki biraz fazla heyecanlanıyor bile olabiliriz. Sen yıllardır Yunanistan’da yaşayan ama burayı da iyi bilen bir Türkiyeli olarak Syriza’nın programındaki en önemli konuların neler olduğunu düşünüyorsun? Seni en çok neler heyecanlandırıyor? Hangi konular seni ikna etmiyor?
Çok doğru biraz fazla heyecan görünüyor, ama sadece Türkiye’den değil. Şu anda Syriza, en çok da Tsipras genel olarak yurtdışındaki basın tarafından yakinen takip ediliyor. Bunu doğal karşılamak gerekiyor, Avrupa politikası uzun süredir sağ ve merkez sağ partilerin hegemonyası altında. Syriza’nın bu anlamda ayrık otu gibi çıkıvermesi herkesi heyecanlandırdı, uzun süredir iktidara göz ucuyla dahi bakmayan sol partileri de umutlandırdı. Syriza şu anda ekonomiye ve Avrupa Merkez Bankası ve IMF’yle olan ilişkisine odaklanmış durumda. Önümüzdeki günlerde bu konuda ciddi adımlar atmaları bekleniyor. Gerçekten de bu mesele herkesi ilgilendiriyor, çünkü son 5 yıl içerisinde, genel olarak maaşlarda %30’un üzerinde kesintiye gidildi, emekçi kesimin üzerindeki vergi yükü azalması gerekirken daha da arttı, işsizlik oranları zaten malum. Bu anlamda, Syriza’nın bu konuda atacağı en ufak adım olumlu karşılanacaktır.
Bir Türkiyeli olarak bakınca, Yunanistan sosyal haklar ve insan hakları gibi konularında zaten bizden çok öndeydi. Ama beni özellikle bu ekonomik krizin ve neo-liberal politikaların beslediği ırkçılık söylemle ortaya çıkan ‘Altın Şafak’ partisinin yükselişi endişelendiriyordu. Son seçimlerde de oylarını korudukları görüyoruz. Bu anlamda, Syriza’nın programında başarılı olması, ekonomik kriz nedeniyle radikal sağa sürüklenen seçmene daha bilinçli tercihler yapma şansı verebilir. Irkçı ve neo-nazi söylemlerinin beslendiği kaynaklar ve örgütlenmeler ortaya çıkarılabilir, deşifre edilebilir. Göçmen hakları konusuna ağırlık verilebilir ve göçmenlerin bürokratik engellerden dolayı yaşadığı sorunlar giderilebilir.
Benim heyecanla beklediğim gelişme ise önceki hükümetlerin Yunanistan’ın doğal zenginliklerinin özelleştirmesi ya da satışıyla ilgili anlaşmaların feshedilmesi. Biliyorsunuz, Pire limanını Çinliler alıyordu, ama süreci dondurma kararı aldılar. Umarım Eldoradagold’un, Selanik yakınlarında, Halkidiki bölgesinde işlettiği altın madenine de el atarlar. Syriza’nın verdiği sözleri yerine getirip getiremeyeceğini zaman gösterecek, ama ben bu konuda samimi olduklarına inanmak istiyorum.
“Syriza başarılı olacak”
Syriza’nın seçim başarısı seçimlere Syriza ile birlikte katılan Yeşlilleri de doğrudan iktidar ortağı yapmış oldu. Bir milletvekili ve bir de çevre bakan yardımcısı çıkardılar. Sence Yeşiller’in ve yeşil oyların bu başarıda payı oldu mu? Syriza’ın programında ekolojinin payı ne? Yeşiller’in bu anlamdaki katkısı ne oldu?
Neyse ki, bu sefer Yeşiller Partisi Syriza’yla ortaklığa oturdu. Yeşiller partisinin oyu geçen seçimlere kadar mecliste temsil edilme barajı olan %3 civarındaydı. Ancak, bir önceki seçimlerde oy oranlarını ciddi biçimde kaybettiler. Muhtemelen o zaman Syriza’yla birlikte girmiş olsaydılar, Syriza iki yıl önce iktidar olacaktı. Yeşillerden seçilen kişi tanıdığımız, sevdiğimiz bir isim. Bu anlamda Yunanistan ve Türkiye’yi ilgilendiren ekolojik meselelerle Türkiye Yeşilleriyle ortak hareket edeceğinden eminim.
Syriza’nın bir sağ partiyle koalisyon kurması eleştirildi bu arada. Bu konu orada nasıl ele alınıyor? Sen ne düşünüyorsun, Bağımsız Yunanistan Partisi Syriza’nın ilerici programında gedik açabilir mi?
Bu konu üzerinde daha önce de yorum yapanlar olmuştu, dolayısıyla ben de aynı argümanı destekleyeceğim. Yunan parlamentosuna giren partilere baktığımızda Syriza’nın koalisyon yapabileceği tek parti, ne yazık ki daha önceki seçimlerde Nea Demokratia (Yeni Demokrasi)’den ayrılarak Kamenos’un etrafında toplanan Bağımsız Yunanlar Partisi’ydi. Her ne kadar merkez sağda yer alan bir parti olsa da Syriza’yla tek buluştukları nokta, ‘kemer sıkma’ politikasından feragat etmekti. Syriza seçimlerden hemen sonra Komünist Partisi’ne yeşil ışık yaktıysalar da bunun geri dönüşü olmadı. Yunan Komünist partisi (KKE) NATO’dan ve AB’den çıkmayı şart koştu. Kaybedenler kulübü olarak Yeni Demokrasi ve Pasok’la da koalisyon düşünülemezdi. Seçimlerin arifesinde medya destekli bir hareket olarak, aslında Syriza’nın oylarını bölmeyi hedeflerken Yeni Demokrasi’nin oylarını tırtıklayan Potami (Nehir) de hiç güvenilir bir ortak olmayacaktı. Dolayısyla tek seçenek Kamenos’un partisiydi. Tabii şimdilik sorun çıkarmayacak bir ortak olarak görünse de, yine de tetikte olmakta fayda var.
Syriza başarılı olacak mı, ne dersin?
Bu çok iddialı olacak ama evet, ben başarılı olacaklarına inanıyorum. Vaat ettiklerini her alanda olmasa da imkanları zorlayarak başaracaklarını düşünüyorum. Belki hemen olmayacak ama uzun vaade de fark yaratacaklar.
Avrupa Parlamentosu Yeşiller/Özgür İttifak Grubu Eş Başkanı ve Milletvekili anti-nükleer aktivist Rebeca Harms, Enerji Bakanı Taner Yıldız‘a28 Ocak 2015 tarihinde bir mektup yazarak Akkuyu Nükleer santralinin Çevre Etki Değerlendirme (ÇED) raporu hakkında itirazlara yol açan imza sahteciliği ve inşaat izninin hemen verilmesine yönelik sorular sordu. Mektubu sizin için Türkçeleştirdik.
Avrupa Yeşiller Partisi Grup eşbaşkanı Rebecca Harms
Sayın Bakan Yıldız ,
Mersin Akkuyu’da yapılması planlanan Türkiye’nin ilk nükleer santralinin Çevre Etki Değerlendirme Raporu’ndaki (ÇED) bazı usülsüzlük iddialarına istinaden aşağıdaki sorularımı makamınıza yönlendirmek arzusundayım.
Bildiğiniz gibi 1 Aralık 2014 tarihinde Türkiye Çevre Bakanlığı, ÇED raporunu resmi olarak kabul etti ve Akkuyu inşaatına başlanabileceğinin işaretini verdi.
Ocak ayı başında Türkiye medyasında, ÇED raporunun içinde imza sahteciliği yapıldığına ve ÇED’in meşruiyetine itirazlar olduğuna dair haberler çıktı. Türkiye Mühendis ve Mimarlar Odaları Birliği’nin talebiyle gerçekleştirilen uzman analizi gösterdi ki rapor sürecinin farklı aşamalarında iki imza sahteciliği yapılmış bulunuyor. Analiz, Çevre bakanlığı tarafından resmi olarak kabul edilen ÇED raporundaki sahte imzaların, rapor imza tarihinde kurum personeli olmayan iki çalışana ait olduğunu ortaya koymuştur. Türkiye medyasındaki haberlerden, Çevre Bakanlığının nükleer santral tesisini kurmakla yetkilendirilmiş olan Rosatom’dan raporun kabul edilmesi yönünde büyük baskı gördüğünü anlıyoruz.
Bu durum raporun geneline yönelik şüphelerin yanısıra ÇED onayına göre verilen inşaat izninin meşruiyetine yönelik şüpheleri de arttırmaktadır. Böylesine önemli bir belgenin bir uzman görüşü alınmadan hazırlanması ve tüm maliyetleriyle hayata geçirilmeye çalışılması tam bir skandal olurdu.
Bununla birlikte 3000 sayfalık rapor onaylanmadan önce kamuoyuna gerekli tartışma, inceleme ve değerlendirmeleri yapması için sadece 10 gün verilmişti. Herşeyin ötesinde uzmanlar, nükleer atıklar için geçici depolama alanı ile nihai depolamadan sorumlu olacak tarafı tanımlayan bir alt anlaşmanın bulunmaması ve herhangi bir nükleer kaza yaşanması halinde radyasyondan etkilenen bölgede uygulamaya konacak bir tahliye planının olmaması gibi 2 kilit unsurun eksikliğine vurgu yapıyor. Akkuyu depremsellik niteliği olan bir sahadır: Ecemiş fay hattı tesisin kurulması planlanan sahaya sadece 25 kilometre mesafededir. Sizin daha iyi bileceğiniz gibi geçmişte bölge pek çok şiddetli deprem tecrübe etmiştir.
En son Fukuşima faciası, bir depremin nükleer santrallerde dolayısıyla da çevre ve insanda nasıl bir tahribata yol açtığını gösterdi. Ne var ki hükümetiniz bu koşullarda nükleer santral tesisi girişiminde hâlâ ısrarcı.
Yukarıda bahsi geçen hususların ışığında Akkuyu girişimine hız verilmesine istinaden sizden aşağıdaki soruların üzerinde durmanızı rica ediyoruz :
Projeye yönelik yukarıda bahsi geçen iddiaları nasıl değerlendiriyorsunuz? İddiaları göz önüne alacak mısınız?
Türkiye Hükümeti sınır ötesi etki yapabilecek Akkuyu girişimi hakkında komşularının bilgilenmesini nasıl sağlayacak? Türkiye Hükümeti Espoo* Kongresinde taraflardan biri olmak niyeti taşıyor mu?
Akkuyu’da bir nükleer kaza olursa Kıbrıs ve Yunanistan gibi komşu ülkelerin etkileneceği çok açıktır. Yunan ve Kıbrıs hükümetleri ile bir istişarede bulunmayı ve onları süreçteki gelişmeler hakkında mütemadiyen bilgilendirmeyi öngörüyor musunuz?
Çok Teşekkür ederim.
Saygılarımla,
Rebecca Harms
Yeşiller/Avrupa Parlementosu EFA Başkanı
*ESPOO (Sınıraşan Çevresel Etki Değerlendirme Sözleşmesi) uluslararası anlaşma
Rebecca Harms kimdir? 1956’da doğdu. 2010 yılından itibaren Avrupa Parlamentosu Yeşiller Özgür İttifak Grubu Eş Başkanıdır.
Almanya’nın nükleer atık sahasının bulunduğu Gorleben bölgesinde yaşamış biri olarak nükleer enerji üretimine karşıtlığını ilan etti. 2005 yılında Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı’nın (IAEA) hazırladığı Çernobilin Sonuçları raporuna karşılık 2006’da 2 ingiliz bilim insanıyla alternatif olarak TORCH adında bir raporun hazırlanmasında işbirliği yapmıştır. 2011’de Fukuşima nükleer faciasının sonucunda oluşan radyoaktif sızıntıların devam etmesine karşı aksiyon olarakAvrupa Birliği bünyesindeki liderler, 27 Avrupa Birliği üyesi ülkede nükleer güvenlik testlerine başlanması gerektiğine karar vermesini Harms “Bu testlerle nükleer enerji üretiminin değerlendirilmesine yeni kriterler gertirilmiş izlenimi vermeye çalışılıyor oysa amaç aslında nükleer enerji için yeni bir kabul ortamı hazırlamaktır” diye eleştirmiştir.
Harms Türkiye’ye en son 6 Kasım 2014 tarihinde Yeşil Düşünce Derneği, Kıbrıslılar Bilim, Eğitim Sağlık ve Dayanışma Derneği (KİBES), nükleersiz.org ile birlikte çağrıcılarından olduğu “Nükleer Tehdit ve Akdeniz Havzasında Ortak Mücadele” panelin için konuşmacı olarak gelmişti.
* İsviçre’de gizli hesaplar ortaya saçıldı. Meğerse ne zenginmişiz! * Bürokratlar dokunulmazlığa hücum etti, AKP’ye koştu. * Sır küpü çatladı, AKP içi mücadele ortaya çıktı. * Laik ve Bilimsel Eğitim İçin Boykot gündemi belirledi. * Özgecan Aslan…
*İsviçre’de gizli hesaplar ortaya saçıldı. Meğerse ne zenginmişiz! Haftanın başında, İsviçre’deki gizli hesapların ortaya saçıldığı haberini okuduğumda bu haberin son günlerin en önemli haberlerinden bir tanesi olabileceğini düşünmüştüm. Sonuçta İsviçre HSBC’de açılan gizli hesaplar ortaya saçılmıştı ve bu hesaplar arasında Türkiye’den 3105 tane hesap vardı. Bu hesaplarda da 3.48 milyar dolar vardı. Bu hesapların sahipleri ve o paraların nasıl kazanıldığı konusu önemliydi. Fakat bu yazıyı yazdığım haftanın son gününde, notlarıma bakarken bu olayın ayrıntılarını hatırlayamadım bile. O kadar hızlı bir gündem değişikliği oldu ki, bu olay çok geride kaldı.
Fakat bu gerçekten ilginç bir konu ve sadece bir bankada olan hesap ve para ortaya saçıldı. Diğer bankalar ve diğer hesaplara dair de söylentiler diğer sızıntılarda (leaks) biraz biraz ucunu göstermişti. O uca bakınca da en “yukarıları” görmek mümkündü. Yani yeni sızıntılar
* Bürokratlar dokunulmazlığa hücum etti, AKP’ye koştu. 7 Haziran 2015’te gerçekleşecek Genel Seçimler’de aday olmak isteyen kamu çalışanlarının istifa etmesiyle artık seçim ve adaylıklar konusu Türkiye’nin gündemine oturmuş oldu. İstifaların dağılımına bakınca doğal olarak iktidar partisinin ağırlığı gözüküyor. AKP’nin görev verdiği bürokratlar, istifa edip AKP’den TBMM’ye girmeye çalışıyorlar. Bunun iki sebebi olabilir. Bir tanesi bu bürokratların, en azından bir kısmının, dokunulmazlığa ihtiyacının olması. İkinci neden de, Ahmet Hakan’ın yazdığı gibi, AKP için istifa etmenin CV’lere getireceği büyük artı puan. (Bir üçüncü neden de olabilir. Onun için bir sonraki maddeyi beklemeniz gerekecek.) Sonuçta tüm istifa eden bürokratların dahi listeye alınması mümkün değil sayı itibariyle. Bir bölümü görevlerine geri dönecek ve AKP’nin bir neferi olarak görevlerine en kısa sürede daha üst düzey bir koltukta devam edecekler.
Her ne olursa olsun, bürokrasiden istifa edenlerin neredeyse tamamının iktidar partisi için istifa ettiği bir parti-devlet karışımı tarafından yönetildiğimiz gerçeği bir kere daha örneklendi.
* Sır küpü çatladı, AKP içi mücadele ortaya çıktı. Bürokrat istifalarının en ilgi çekeni ve hatta toplamını gölgede bırakanı MİT Müsteşarı Hakan Fidan’ın istifasıydı. Aslında istifa ihtimalinden hep söz ediliyordu ama daha sonrasında Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın söyledikleriyle olay bambaşka bir boyuta taşındı. Görünüşe göre Hakan Fidan, Erdoğan’ın karşı çıkmalarına rağmen, Başbakan Davutoğlu’nun onayıyla istifa etti. Yani sır küpü çatladı AKP içi mücadele ortaya çıktı. Fakat öğrenilmiş çaresiz muhalefetin bu konuya yaklaşımı daha da ilginç bir görüntüyle bizi karşı karşıya bıraktı. Kimse böyle bir ikilik olabileceğine ihtimal bile vermedi. Herkes AKP’nin birbirine kenetlenmiş, tek bir fikir ve ideal etrafında sımsıkı bir kitle olduğundan emin neredeyse. İktidar uçmuyor, muhalefet uçuruyor. Halbuki bu çatlağa dini referansını bile bulmuş durumda. Erdoğan, başta Fidan olmak üzere kritik görevde bulunan ve istifa edenleri Uhud Savaşı’ndaki okçulara benzetiyor. Bu referans hem kendi ağzından, hem de medyadaki ağızlarından verildi. Savaşın kazanıldığını zannedip, savaşı bırakıp ganimet peşinde koşanlar anlamına gelen bu benzetme ile aslında bir başka istifa nedeni de ortaya çıkmış durumda. “Ganimet paylaşımı.” Buradaki ganimetin ne olduğunu da çok açıklamaya gerek yok. Senin, benim cebim…
* Laik ve Bilimsel Eğitim İçin Boykot gündemi belirledi. Geçen hafta gerçekleştirilen Laik ve Bilimsel Eğitim Mitingi’nden sonra bir adım daha atıldı ve bu amaçla bir boykot gerçekleştirildi. Kamuoyuna duyurulmasında Birleşik Haziran Hareketi’nin öncülük ettiği boykota daha sonra sendikalar, Alevi örgütleri ve HDP de katıldı. Boykotun sönük geçmesine yönelik hükümetin aldığı önlemlerle, taleplerin ne kadar doğru bir noktadan ortaya çıktığı daha boykot başlamadan görüldü. Boykot gününde belirli oranlarda (bazı okullarda %100’e varan…) katılım oldu ama çıkan ses katılımın çok daha üstündeydi çünkü talep ve talebin geldiği yapının özellikleri itibariyle sekülerlik mücadelesinin yeni bir evresi başladı. Şimdiye kadar şucu, bucu diye etiketlenip hemen hem kriminalize hem de karikatürize edilen talepler ilk defa güçlü şekilde ortaya çıktı ve tamamen tabandan dile getirildi. Önümüzdeki günlerde bu konu kendinden konuşturmaya devam edecek.
* Özgecan Aslan… Hafta korkunç bir olayla bitti. Ve sonrasında tüm toplum gördü ki bu olay aslında bir istisna değil(miş). Sadece belki diğer örneklere göre biraz daha ileri gitmiş hali. Her gün onlarca kadın bu tip bir olayın eşiğinden dönüyor(muş). Özgecan’ın anısı etrafında kadınlar her gün yaşadıkları olayları anlatmaya başladılar. Gördük ki gerici muhafazakar kültürün son sürat yol aldığı ülkemiz aslında bir eziyet ülkesi(ymiş). Hemen bu kültürün temsilcileri kadını daha da ötekileştiren, daha da kapatan öneriler sunmaya başladılar. Hayır. Gerici muhafazakarlıkla savaşmalı ve onu yenmeliyiz. Yine bu tip acı olaylar yaşanabilir mi? Belki. Fakat bunu doğal kabul eden, buna mağdurun üzerinden nedenler arayan bir kültürü dağıtmış oluruz.
Bu olayın belki tek sevinilecek yanı katillerin hemen yakalanmış olması. Fakat orada da bir durmak gerekiyor. Bir kişi, cinsel suç ve cinayet işliyor. İnsanlar tepkilerini cinsel küfürlerle gösteriyor ve bu kişinin alması için ölüm cezası istiyor. Bu aslında tam da bu zihniyete yenilmektir. Hukukun vereceği en ağır cezayı talep etmek hakkımız ama bunu talep ederken de birazcık da olsa karşıtına benzememeli insan.
20 yaşındaki kız kardeşimizi öldürdüler. Daha niceleri gibi adını ölümüyle öğrendiğimiz Özgecan, evine gitmek için bir dolmuşa binmişti. Gidemedi. Hangimiz girseydi o dolmuştan içeri, aynı feci sona yürüyecekti. Velhasıl kendini hayatta sananlar biliyor ki şimdi, bu biraz da geride kalanların cenazesi.
Devasa bir kadın mezbahası bu ülke, “ahlakla, namusla” kirletilmiş derin bir kan denizi…
Bütün kadınlar bilir. Bazı kuralları vardır bir mezbahada yaşamanın. Boş sokaklarda tek başına yürürken dikkat edeceksin. Otobüsler ineceğin duraktan önce boşalırsa, yolun kalanını kalbin elinde gideceksin. Yok saymaya çalıştığın bir endişe ele geçirecek kalbini. Aklında hep feci ihtimaller dolanacak. Hindistan’dan korkunç haberler gelmişti hani, ruhuna teyellenen sızıyla hatırlayacaksın. Otobüsler, toplu tecavüzler, öldürülen kız kardeşlerin… Ve bileceksin çok kötü şeyler sadece çok uzakta yaşanmaz. Maalesef defalarca öğrettiler bunu sana ve sen bunu defalarca öğrendin.
Mesela arkadaşlarla eğlenilmiş bir gecenin sonunda, mesela mesainin azıcık uzadığı bir kış akşamında, mesela bazen de güpegündüz tenha bir sokakta… eve giderken her çıtırtıya kulak kesileceksin, her gölgeye dikkat. Kalbin felaketi haber veren tellal gibi küt küt atacak.
Arkandan ayak sesleri duyarsan muhakkak hızlanacaksın. Kendini ışıklı bir caddeye, azıcık kalabalık bir yere atacaksın. Işıklı cadde ya da kalabalık seni korurmuş kollarmış gibi.
Oysa bileceksin. Başına ne gelirse gelsin… Kocan mesela bir tokat attığında, abin mesela namus diye böğürüp bıçağa sarıldığında, hiç tanımadığın yabancılar mesela –ya da en yakınların- etini acıtmak için uzanıp ruhunu kanattığında, o kalabalık seni katiyen korumayacak, bileceksin. Yardım istemek için, boğulur gibi elini kaldırdığında, evvela kılığına bakacak o cehennem zebanisi kalabalık. O gün ne giymiştin? Çok mu makyaj yapmıştın? Acaba biraz fazla mı gülümsemiştin? Başlangıçta kuyruk sallamıştın da sonradan ağız mı değiştirdin yoksa, ha?
Birlik olup soracak cehennemden sesler korosu: Ne yani baban boşuna mı dövüyor seni? Abin yok yere mi kana buladı elini? Kocan durduk yere mi çekti sanki tetiği? Ne yaptın sen kim bilir, kim bilir ne yaptın? Nasıl beş paralık ettin o adamcıkların haysiyetini, namusunu, şerefini? O kalabalık ahlak ve namus laflarını mesela her şeyden çok sever. Seni diyelim sevgilinle el ele görseler, dünyayı dar ederler. Öpüşsen, metrolardan anons geçerler. Flört etsen dinle kitapla tehdit ederler. Ama sıra kendi aralarındaki tecavüzcülere geldi mi onları cansiperane kollar, gözetirler. Katillerini kırpıp televizyon yıldızı bile yapar bunlar. Şaşılacak bir şey yok elbet. Tam teşekküllü bir mezbahanın kusursuzca çalışabilmesi için çok lazım olan ahlak çünkü, tam da böyle bir şeydir, bütün kadınlar bilir.
İşte bunların da pekâlâ farkında olduğun için, kalabalığa doğru koşarken bileceksin onlara güvenilmeyeceğini. Kime güveneceksin peki? Sahi, kim koruyacak seni bu zebanilerden? Adalet mi?
Hâkim diyecek ki “iyi de kızım, senin de üstünde tayt varmış ama!” O hâkim var ya, o hâkim bey amca, sen mesela tayt giydin diye, el âlem içinde yüksek sesle güldün, tanımadığın birine saat sordun yahut gece eve geç geldin diye katillerinin cezasında iskontoya gitti yıllarca bu mezbaha ülkesinde. Tecavüzcüler “aslında iyi çocuklardı” diye, katiller “zavallının gururu çok incinmişti” diye, felekzede kategorisinde aklanıp paklandı, ödül gibi cezalarla kurtardı paçayı bu riya denizinde. Bu yüzden bitmek bilmedi senin cehennemin. Bu yüzden böyle kolay yakabildiler canını her seferinde.
Biliyorsun bu ilk değil. Bütün kadınlar bilir. Daha önce defalarca öldün sen, 14 yaşında, 19 yaşında, 27 yaşında, 39 yaşında, 51 yaşında, defalarca, defalarca… Sadece geçen sene bile 257 defa öldürdüler seni. Yazıyla yazıyorum bak, tam iki yüz elli yedi defa.
Ve bu böyle olduğu, olabildiği için fink atıyor şimdi katillerin ortalıkta. Kendilerinden öncekilerden aldıkları cesaretle geliyorlar üstüne. Hayır, hiçbiri binde bir görülen feci bir hastalıktan mustarip değil, münferit vakaların vampir dişli canavarları değil hiçbiri. Birilerinin babası, birilerinin evladı, birilerinin komşusu bu adamlar. Sabah kızlarının başını okşadılar, öğlen annelerinin elini öptüler filan, öylesine aramızdalar. Kıllarına zarar gelmeyeceğini bilmenin gönül rahatlığıyla yaşıyor; güçlerini kendilerini koruyan o kalabalıktan, yaptıklarının yanlarına kâr kalacağını bilmenin ferahlığından alıyorlar. Hacısı, hocası, babası, dayısı, kocası, danası, polisi, hâkimi, mahallelisi, dedikoducu teyzesi… devasa bir suç örgütü bunlar. İyi bak, kolay tanırsın onları. Bilerken bıçaklarını “kadınlar çiçektir”, “analar kutsaldır” masalları anlatmaya bayılırlar.
Ölmemek için daha fazla, kanamamak için artık bu mezbahada, üstüne üstüne yürüyeceklerimiz, ayağımızın altında ezeceklerimiz… bir gün, evet uzak bir sılayı anar gibi burnumun direği sızlayarak söylüyorum belki ama bir gün, bir gün muhakkak bu cehennem tarihinden sonsuza dek sileceklerimiz onlar.
Özgecan’ı öldürdüler. Bıraksak hepimizi öldürür bunlar. Üzgünüz. Ama daha çok öfkeli şimdi. Ve kederimizden çok öfkemiz değiştirecek bu mezbahanın akıbetini…
“Bir tane kadın mıdır, kız mıdır bilmem” diyen, yerli yersiz her fırsatta natalist söylemleriyle kadının varoluşunu üremeye indirgeyen kişi bu ülkenin Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan.
“Kadınlar iş aradığı için işsizlik yüksek çıkıyor” diyen bu ülkenin Maliye Bakanı Mehmet Şimşek.
“Anası tecavüze uğruyorsa neden çocuk ölsün? Anası ölsün” diyen Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı Melih Gökçek.
“Tecavüze uğrayan doğursun, gerekirse devlet bakar” diyen bu ülkenin Sağlık Bakanı Recep Akdağ.
“Tecavüzcü, kürtaj yaptıran tecavüz kurbanından daha masumdur” diyen AKP Milletvekili, İnsan Hakları Komisyonu Başkanı Ayhan Sefer Üstün.
“Kadın herkesin içinde kahkaha atmayacak” diyen bu ülkenin Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç.
“Türk kadını evinin süsüdür, erkeğinin şerefidir” diyen bu ülkenin eski Savunma Bakanı Vecdi Gönül.
Münevver Karabulut cinayetiyle ilgili, “Kızlarına sahip çıksalardı” diyen bu ülkenin Valisi Celalettin Cerrah.
“Medya olayları abartıyor. Kadına yönelik şiddet algıda seçicilik” diyen Gaziantep Büyükşehir Belediye Başkanı Fatma Şahin.
Altı yaşında çocukların evlenebileceğini söyleyenleri de, “Annen de olsa diz kapağının üstü tahrik eder” diyenleri de duydu bu kulaklar. Kadına yönelik şiddetin önlenmesine çözüm bulduğunu sanan hadsizlerin “Bekâr erkeklere cinsel ihtiyaç ödeneği verilsin” sözlerini de, Diyanet’in nişanlı çiftlerin nerede, nasıl gezeceğiyle ilgili fetvasını da.
Siyasetçiler, yöneticiler, bürokratlar gizli öznesi “kır dizini otur evinde, çocuğuna bak” cümlesi olan bir haletiruhiye ile kadını hizaya getirme, kadına ayar verme derdinde. Kadınların yapması veya yapmaması gerekenler üzerinden üretilen siyasal zihniyetin geldiği nokta ortada. Israrla anlamak istemedikleri şey şu: Tacize, tecavüze, şiddete uğrayan bireyleri eğitmeyeceksin, bizzat tecavüzcüyü, şiddet eğilimli erkek güruhunu eğiteceksin.
TİB verilerine göre saatte iki milyon kez porno sitelerine giriliyor. Türkiye, Google’da “child porn/ çocuk pornosu” sözcüklerini en çok aratan ülke. Avrupa’da çocuk pornosu girişlerinin yüzde 67’si Türkiye’deki bilgisayarlardan gerçekleşiyor.
Bianet’in “Erkek Şiddet Çetelesi” durumu bütün açıklığıyla ortaya seriyor. Erkekler 2014’te 281 kadın öldürdü, 109 kadın ve kız çocuğuna tecavüz etti, 560 kadını yaraladı, 140 kadın ve kız çocuğuna cinsel tacizde bulundu. Her beş kadından biri boşanmak ya da ayrılmak istediği için öldürüldü. Her üç tecavüz mağdurundan biri 12-17 yaş arasındaki çocuklardı. Bu yılın ilk bir buçuk ayında anitsayac.com’un verilerine göre kadın cinayetleri 36’ya dayandı.
Cezasızlığın da etkisi büyük. En çok indirim ve en hafif cezalar, kadın cinayetleriyle tecavüz davalarında veriliyor. Haksız tahrik indirimi her davanın anahtarı. Davaya gelirken kravat taktı diye tecavüzcüye iyi hâl indirimi veren, 13 yaşında 26 kişinin tecavüzüne uğrayan çocuğun sanıklarla “kendi rızasıyla” birlikte olduğuna hükmeden mahkemeler var. Erkek şiddetini, “cinnet geçirdi, kıskandı, ruhsal hastalığı vardı” klişeleriyle okuyanı merhamete davet eden medya var.
Siyasetçilerin, yasaların, medyanın el birliğiyle normalleştirmeye çalıştığı kadın cinayetleri aynı kökten besleniyor, yani erkeklere ve kadınlara biçilen, hapsedilmek istenen cinsiyetçi toplumsal rollerden… Namus, aile, din, gelenek, töre, yasalar gibi erkek egemenliğinin rahatça kullanımına sunulan şiddetin kapı gibi “meşru” ve “haklı” araçları da meseleyi körüklüyor.
20 yaşında Özgecan Aslan’ın tecavüz edilip yakılmasının, cesedinin dereye atılmasının ardında bu zihniyetin, sapkınlığın, geri kafalılığın, bu vıcık vıcık kerameti kendinden menkul kasaba ahlakçılığının hiç mi payı yok yani? Bu sözleri izansızca söyleyenlerin üzerinde en ufak bir vebal dahi kalmayacak mı?
Katili biliyoruz, tecavüz edilen, öldürülen her kadının arkasında başta devletin ve siyasetin muhafazakârlık taklidi yapan çürümüş, sapkın ahlak algısı var.