Ana Sayfa Blog Sayfa 3743

Amerika’nın baş şairi Philip Levine öldü

ABD’nin önemli şairlerinden Philip Levine 87 yaşında hayatını kaybetti. Şairin pankreas kanseri tedavisi gördüğü bildirildi.

philip-levine

“Şiiri, sıradan Amerikalıların hayatına sokan şair” olarak tanınan Levine, 2011-2012’de ABD Kongre Kütüphanesi tarafından Amerika’nın Baş Şairi (Poet Laurette) olarak seçilmişti. ABD’de daha önce aynı ödülü alan şairler arasında William Carlos Williams, Robert Frost, Joseph Brodsky gibi isimler de bulunuyor. Kaliforniya Eyalet Üniversitesi’nin emekli öğretim üyelerinden olan Levine, burada 1958 ile 1992 yılları arasında ders vermişti.

1928’de Detroit’te doğan ve yirmiden fazla şiir kitabı yayımlayan Levine, The Simple Truth kitabıyla 1995 yılında Pulitzer Ödülü’ne, 1980’de Ashes: Poems New and Old’la National Book Awards’a, What Work Is kitabıyla Lenore Marshall Şiir Ödülü’ne değer görülmüştü.

İşçi sınıfından bir şair

Levine’in hikayesi Baş Şair seçilmesi üzerine 2011’de Taraf gazetesinde yazılan bir yazıda şöyle anlatılıyor:

“Tüm büyük zaferlerde olduğu gibi Levine’ın başarısının da basit bir başlangıcı var. 1940’lı yıllarda Detroit’in varoşlarında yaşamış Başşair. Yaşadığı yerde altı apartman, beş altı tane ev ve ötesinin bir boşluk olduğunu anımsıyor. Akşam yemeklerinden sonra ağaçların oyuklarına girermiş. Alacakaranlıkta, üstübaşı kir içinde şiir yazarmış kafasında. Her zaman da inanılmaz bir hafızası varmış Levine’ın; şiirleri ezberden okumakta hiç sorun yaşamamış ve bu, her hafta yaptığı bir ritüel hâlini almış.

“Orada olduğunu bilmediğim, kendi içimde bulduğum şey, bir sesti” diyen 83 yaşındaki şair, “Sadece dil sevgisiyle başladı. Beni, okuduğum bazı şiirler kadar derinlemesine etkileyen başka bir şey yoktu. Şiirler, ezberleyebildiğim, birlikte taşıyabildiğim ve aklımda okuyabildiğim ve onlarla yaşayabildiğim bir şeydi” diyor şiire olan tutkusunu anlatırken.

Levine, sonraları otomobil fabrikalarında çalıştı, tabii şiir yazmayı hiç bırakmadı boş saatlerinde. Montaj bandı üzerindeki dakikaları şiirlerlerine girdi; çok çalışılan işte geçen bir hayatın dökümüydü adeta o dönemdeki şiirleri.

Wayne Devlet Üniversitesi’ne devam eden Levine, Fresno’da uzun yıllar California Devlet Üniversitesi’nin İngilizce bölümünde fahri profesör olarak ders verdi.

Levine, 17 yaşındayken İngilizce öğretmeni Wilfred Owen’ın bir şiir kitabını vermiş ona. II. Dünya Savaşı sırasında artık bir yetişkin olan Levine, savaşı teğmen olarak yaşayan Owen’ın kendi deneyimlerinden oluşturduğu bu “zarif savaş karşıtı” kitaba kendini kaptırmış: “Liseyi bitirip askere alınmak istemiyordum… Eğer filmlere giderseniz, ki bunu hep yaptık, oraya gidip savaşta parçalara ayrılmak için gönüllü değilseniz, bir adamdan daha aşağıydınız. Ve ben gerçekten başka birini döldürmek istemiyordum…. Bu, benim fakirliğe karşı ilk güçlü sempatimdi.”

Neyse ki Levine, şanslıydı ve 1946 yılında, savaş bittikten sonra, liseden mezun oldu. “Kendime güvenim tamdı. Nereden geldiğini bilmiyorum. Bu şeyi yapabileceğimi biliyordum. Ne olacağını ve nereye gideceğini bilmiyorum. Fakat şiir yazacağımı ve ona bağlanacağımı biliyordum” diyor Levine şiirle ilişkisini açıklarken.

Kongre’nin kütüphanecilerinden James Billington Levine’ı Başşair olarak seçenlerden. “Otomobillerin parçalarını ve Detroit’te, onun önermesinde kısmen mitolojik, fakat hepimizin kullandığı ve güvendiği sıradan şeylerin bir hikâyeye dönüştüğü başkaca şeyleri görmek harikulade bir şey” diyor Levine’ın şiirini anlatırken Billington.

“Çalışan insanların hayatını bize biraz akıl verebilen bir şeylere yükseltiyor” diyen Kongre Kütüphanesi Başkanı Casper, “Onun şiirleri ulaşılabilir, ama kolay değil. Hayatlarımızın gizemlerini ve mücadelelerini anlatıyor” sözleriyle tanımlıyor Başşair’in şiirii.”

Philip Levine’den bir şiir: Gül İçin

Levine’in Türkçe’ye çevrilmiş şiirlerinden birini Vehbi Taşar’ın çevirisiyle Mevsimsiz dergisinden aktarıyoruz:

GÜL İÇİN/ Philip Levine
Üç hafta önce, 27 sene evvel Ekrın, Ohayo’ya
gitmek için bir otobüse bindiğim aynı sokağın köşesine
tekrar gittim, fakat birkaç beton insaat blokuyla,
dağılan bira tenekeleri ve kırılmış şişelerin arasında,
terkedilmiş bir otelin arkasındaki boş manzaraya bakan
yalnız bir tane boş park yeri vardı.
Ekrın hâla oradamıydı diye merak ettim
yüzlerce mil güneyde Ohayo’nun küçük, âdi
ağaçları arasında saklanan bir şehir, o kadar olgunlaşmış ki
yenilginin kokusuyla, vatandaşları boyları, cinsiyetleri,
gelirleri ve herşeyin önceden var olan durumu hakkında
yalan söylediler. Bütün bir Cumartesiyi geçirdim
orada, benden yirmi paund daha ağır bir
adamın keşmir elbisesinde saklanarak,
ve hiçbirzaman jeketin düğmelerini
iliklemedim. Hatırlıyorum birisi
birisiyle evleniyordu, fakat yalnız gelinin
babası ve annesi çıktılar linolyum dans pistine ve
eğildiler birbirlerine azarlanmış okul çocukları gibi,
ne bulabildiysem içtim ve tek başıma geri döndüm terminale
ve sarhoşların ve dulların arasında uyukladım
şafak sökünceye doğru ilk önce kuzey.
Ne yapıyordum Ekrın, Ohayo’da,
1951’in hastalanmış çiftlikleri arasında
yavasça inleyip ve en sonunda US 24 üzerinde
Ruj fabrikasının ufuğu mahvettiği yapışkan cehennem
havasına giren bir otobüsü bekleyerek? Getrüd Ştayn’ın
ayaklarının altında Paris’te olabilirdim,
sonradan bir prenses
tarafından bulunan ve ismi bir iş ortaklığı
ya da bir Yahudi kahramanına ithafen
konulan küçük Musa gibi
berrak bir derenin kamışları
arasında sürüklenebilirdim.
Yanlış yılda
ve yanlış yerde doğdum, ve yolumu
o kadar yavaş ve o kadar kötü yürüdüm ki
hatırlıyorum her bir dönemeci,
ve her birisi geçmiş bir gül gibi kokuyor,
sarı, Amerikalı, güzel, ve hakiki.

Çeviri: Vehbi Taşar

NOT: Bu şiir seneler önce Detroit şehrinde öğrenci iken Amerika’da cebimden para verip de ilk defa olarak satın aldığım şiir kitabının içinden düştü. Sanırım sene 1976 ya da 1977 idi. Kitabın ismi “The Names of the Lost”, yani, Koybolmuşların İsimleri. Yazarı ise Detroit de doğmuş bir Amerikan yahudisi olan Philip Levine dir. Fakat bu şiir, kitabın içinde basılı değildi. 1980 li yılların başında abone olduğum New Yorker dergisi Philip Levine’in yukardaki şiirini basmış. O sıralarda ben Boston’da yaşarken onu itinayla bu mecmuadan makasla kesip, bu kitabın içine koymuşum. Bugün ilk defa olarak düştü sayfalarının arasından. Yıllar sonra Philip Levine le bir kere daha karşı karşıya geldim. 1990 lı yılların başında, Fresno’da üniversite’de İngiliz şiiri edebiyatı profesörü olmuş epeyce yaşlanmıştı. Şimdi nerededir bilmem. Yukardaki şiir Yahudi olsun, Türk olsun, Amerika’ya göçme deneyiniminin acılarını ve yalnızlığını dile getirmesi açısından benim çok değer verdiğim bir şiirdir.
Saygılarımla,
Vehbi

Şiirin orijinali

ONE FOR THE ROSE
By Philip Levine (1928- )

Three weeks ago I went back
to the same street corner where
27 years ago I took a bus for Akron,
Ohio, but now there was only one blank space
with a few concrete building blocks
scattered among the beer cans
and broken bottles and a view of
the blank backside of an abandoned hotel.
I wondered if Akron was still down there
hidden hundreds of miles south among
the small, shoddy trees of Ohio,
a town so ripe with the smell
of defeat that its citizens lied
about their age, their height, sex,
income, and previous condition
of anything. I spent all of a Saturday
there, disguised in a cashmere suit
stolen from a man twenty pounds
heavier than I, and I never unbuttoned
the jacket. I remember someone
married someone, but only the bride’s
father and mother went out
on the linoleum dance floor and leaned
into each other like whipped school kids,
I drank whatever I could find and made
my solitary way back to the terminal
and dozed among the drunks and widows
toward dawn and the first thing north.
What was I doing in Akron, Ohio,
waiting for a bus that groaned slowly
between the sickened farms of 1951
and finally entered the smeared air
of hell on U.S 24 where the Rouge plant
destroys the horizon? I could have been
in Paris at the foot of Getrude Stein,
I could have been drifting among
the reeds of a clear stream,
like the little Moses, to be found
by a princess and named after a conglomerate
or a Jewish hero. Instead, I was born
in the wrong year and in the wrong place,
and I made my way so slowly and badly
that I remember every single turn,
and each one smells like an overblown rose,
yellow, American, beautiful, and true.

(Yeşil Gazete)

Özgecan #sendeanlat

Bundan bir ay önce… Harbiye’den Taksim’e yürüyorum. İş çıkışı, saat altı. Üstümde annemin eskiden kalma parkası var. Biliyorsunuz, şu bana on beden büyük gelen, içinde kaybolduğum parka. Bir önemi yok aslında hiç; ne giydiğinin, ne içtiğinin, ne saatin kaç olduğunun, nerede olduğunun…

Yağmur yağıyordu kapüşonu kapattım, atkımı burnuma kadar çektim. Yüzüme yağmur gelmesin diye resmen ayaklarıma bakarak yürüyorum. İçimden şarkı söylerim ben yürürken. O zaman da Jefferson Airplane söylüyordum. Hayalimde kediler gülümsüyorlar, Grace Slick bir tavşanı kovalıyor…

Taksimin o beton çölünde yürüyorum, henüz varmadan. Bir an kafamı kaldırdım, bir adamla göz göze geldim. Adam durmuş telefonla konuşuyordu, arkamdan yürümeye başladı. Telefondakine daha küçük olduğumu (kırmızı sırt çantam vardı sanırım öğrenci sandı)  bana tecavüz ettiği zaman ne kadar korkacağımı anlattı. Arkamı döndüm bağırmak için, kaçtı.

Ayaklarımın ucundan dizlerime kadar uyuştu vücudum. Mideme kramp girdi. Midem bulandı. Başım döndü. Ölüyorum sandım. Ölmedim. Ölmeyince unuturum sandım, unutmadım.

***

Babam ben küçükken dolmuşa binip Tunalı’ya gitmeme izin vermezdi. Çok kızardım. Çok. Hiç anlam veremezdim. Benim hep evde oturup ders çalışmamı istiyor sanıyordum. Arkadaşlarımı sevmiyor. Bana güvenmiyor. Sürekli kızıyordum ona. Bir gün “Birisi dolmuşta, otobüste seni taciz ederse sen bunu kaldırabilir misin? Peki senin psikolojin bozulduğunda ben bunun vebaliyle nasıl yaşarım?” dedi.

Küçükken başıma gelenleri hatırlamaya çalışıyorum, hatırlayamıyorum. Sadece belli belirsiz terör hissini hatırlıyorum.

***

İstanbul’a ilk taşındığım ay hesabımın olduğu banka şubesinde çalışan eleman kayıtlı bilgilerimden telefon numaramı alıp mesajlar attı. Bir “arkadaşım” çok ünlü bir sanat festivalinin yöneticisi babasının yanında staj ayarlamıştı, ama staj için “arkadaşım”a arkadaşlık etmem gerektiğini ima etmişti. Sinir krizleri geçirdim, gitmedim staja. Bana tehdit mesajları attı, bir daha asla sanat camiasında iş bulamayacağımı söyledi. Bir daha o “camiada” iş aramadım ki… Eski iş “arkadaşım” sarhoş olup arar, mesaj atar, cevap vermeyince iş yerinde herkesin içinde bana “şeytan” derdi.

Babam bilmiyor muydu otobüse binmemek, sokağa çıkmamak çözüm değil. Babam bilmiyor muydu ki taciz sadece otobüste değil, sokaklarda, okulda, iş yerinde, her yerde?

Biliyordu. Beni korumaya çalışıyordu kendi gücü yettiğince.

Evdeki kocaman demir cetveli elime verip, seni rahatsız edenin kafasını bununla kıracaksın, hiç korkmayacaksın demişti.

Senin baban sana o biber spreyini aldığında ne demişti Özgecan?

***

Kadınlar #sendeanlat diyorlar birbirlerine. Hepimiz taciz edildik. Hiç anlatamadık, belki kendimize bile. Ben diğer kadınların taciz hikayelerini dinleyene kadar hep kendimi suçladım, sadece ben taciz ediliyorum sandım. Biliyordum ama duymuyordum, görmüyordum, konuşmuyorduk. Ne zaman ki başka kadınların hikayelerini okudum, o zaman anladım: Ben kadın olduğum için tüm bunlar başıma geldi.

***

Sevgili Özgecan,

Sen de anlat:

Senin adını da hep Özge Can diye yazıyorlar mıydı?

Senin adın da Leyla bir özge candır şarkısından mı geliyor?

Özgecan, gözlerin ne kadar da güzel…

Senin annen de seni kara gözlü ceylan diye sever miydi?

Canım Özgecan.

***

Benim demir cetvelim kadın dayanışması. Senden ve taciz edilen, tecavüz edilen, öldürülen…tüm kadınlardan güç aldık Özgecan. Tacizcinin, tecavüzcünün, katilin kafasını kadın dayanışmasıyla ezeceğiz. Korkmayacağız, meydanları bırakmayacağız.

Susmayacağız, anlatacağız: Biz kadın olduğumuz için taciz edildik, tecavüz edildik, öldürüldük. Bizim suçumuz değildi. Sen de anlat.

Anıt Sayaç işlemeye devam ediyor, bir kadın daha katledildi…

Özgecan Aslan’ın ismi de eklenecek Anıt Sayaç‘a .

Şimdi aracı olup*  sizi bir Türkiye gerçeğiyle buluşturacağız, kadın kıyımının kümülatif görünümü bu çalışma ile karşınızda, acıları ise yüreklerimizde …

*Siteden aynen aktarıyoruz :

Anıt Sayaç

 

Anıt Sayaç, Türkiye’de kadına yönelik şiddetten ölen kadınların anısını yaşatmak için internet üzerinden kurulmuş bir anıt ve her gün güncellenen bir sayaçtır.

Kadına yönelik şiddet olaylarında 2012 yılının Ocak ve Eylül ayları arasında 125 kadının hayatını kaybettiği açıklandı. Anıt Sayaç kadın cinayetlerinin artarak devam ettiği böyle bir ortamda farkındalık yaratmak ve bilinmeyen verileri açığa kavuşturmak için düşünüldü. Ölen kadınlarımızın isimleriyle anılacağı bu web sitesi, kadına karşı şiddet konusunda toplumun duyarlılığını geliştirme projesi olmanının ötesinde ölen kadınlara adanmış bir anıttır.

Artış tehdidi tabiatında gizli bu sayaç, şiddetin sürekliliğinin de habercisidir. Kaygı veren bir artış, ağırlaşan bir birikim yanında, aciliyete davet eden bir geri sayım da var ‘Anıt Sayaç’ta. Sayaç attıkça umut eksilmekte; tane tane tükenmektedir.

‘Anıt Sayaç’ın’ ana sayfası anıtın kendisidir. 2013 yılında kadına yönelik şiddetten öldürülen kadınları gösteren sayaç ve öldürülen kadınların isimlerinden oluşan bir sayfa içeriği düzenlenmiştir. 2008-2013 yılları arasında öldürülen kadınların isimleriyle adeta bir duvar ören bu sayfa hergün güncellenecektir. İsimlerden oluşan bu duvarda, her yıl için değişik bir renk kullanılarak yıllar arasındaki farklılıkları göstermek amaçlanmıştır. Sayfada yer alan her bir kadın ismi aynı zamanda üzerine tıklandığında yeni bir sayfaya açılmaktadır.

Açıklama : Bu sitenin veri tabanın oluşturulmasında, 2012’de kadına yönelik şiddetten hayatını kaybeden kadınlara ait veriler konusunda Adalet Bakanlığı, Aile Sosyal Politikalar Bakanlığı ve Emniyet Genel Müdürlüğü’ne yapılan başvuruların sonuçsuz kalması üzerine 2008 – 2013 yılları arasındaki 5 yıllık süre için medya üzerinden yapılan bir tarama yapıldı. Sitede, bu taramanın sonuçlarının “Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformu” ile karşılaştırılmasından sonra ortaya çıkan cinayet listesi kullanıldı. Kadın cinayetleri verileri derlenirken, aile içi şiddet veya kadına yönelik olmayan cinayetler listeye alınmadı. Kadın cinayeti olduğu sonradan anlaşılan Sinem Yurdanur cinayeti gibi olaylar da sayfaya güncellenerek eklendi. Burada sadece medya’da çıkan cinayetler kullanılıyor. Medya’nın bilmediği, bizim ulaşamadığımız bir sürü cinayetin olması mümkündür.

Ölen her bir kadın için ayrı bir sayfanın açılması ile birlikte kadının neden, kim tarafından öldürüldüğü, nasıl öldürüldüğü, devletten koruma talebinde bulunup bulunmadığı gibi bilgilerin yanısıra, cinayet hakkında medyada çıkan haberlere de ulaşılabilmektedir. Böylelikle her geçen yıl medyanın olayları ele alışındaki dil farkına da dikkat çekilmektedir

Anıt Sayaç için TIKLAYIN

(Yeşil Gazete)

Toplumsal Tarih’te Ayasofya dosyası

toplumsal tarihSüreli yayınlardaki bazı makaleler ne yazık ki bazen gözden kaçıyor ve gereken ilgiyi görmüyor. Tarih Vakfı tarafından yirmi yıldır aralıksız yayınlanan Toplumsal Tarih dergisi Şubat 2015 sayısında Ayasofya’yı konunun önde gelen isimleri tarafından kaleme alınmış makaleleri kapsamlı bir dosya olarak bir araya getirmiş.

Ayasofya İstanbul’un sadece en önemli mimari anıt yapılarından biri olmayıp, kentin son bin beş yüz yıllık tarihinin neredeyse tüm sembollerini barındıran yaşayan bir varlık adeta.

Toplumsal tarih dergisi Nevra Necipoğlu ve Çiğdem Kafescioğlu’nun editörlüğünü yaptığı dosyayla, Bizans’tan bu yana İstanbul’un belleğini kaydeden Ayasofya’ya sayfalarını açıyor. Giriş yazısının başlığı, dosyanın hazırlanma amacını içinde taşıyor: “Ayasofya: Kimlik, Hafıza ve Mekân Üzerine Binbeşyüz Yıllık Bir Tartışma”

Buket Kitapçı Bayrı, Hayrettin Yücesoy, Gülru Necipoğlu ve Edhem Eldem’in yazıları yapının tarihsel ve fiziksel olarak geçirdiği değişimi, yüklendiği simgesel anlamdaki dönüşümü farklı açılardan inceleyen makaleler kaleme almışlar.

Zeynep Ahunbay da bir dünya mirası olan Ayasofya’daki koruma sorunlarının üzerinde duruyor.

Editörlerin deyişiyle, dosyayı oluşturan akademik çalışmalar ve kaynak metinler, 6. yüzyıldan 20. yüzyıla kadar, bin dört yüz yılı aşan bir süreden, Ayasofya’nın fiziki dokusuna, tarihine anlatılarına, ona atfedilen anlamlardaki ve yapısındaki, bezeme programlarındaki ve çevresindeki dönüşüm ve yeniliklere dair, bazıları birbiriyle şaşırtıcı derecede uyumlu ve sürekli, bazıları olabildiğince ayrı ve tezatlı resimler sunuyor.

Yeşil Gazete

İstanbul’da bugünlerde: Seçikyan… Tütüncü… Gruda…

Bu hafta tiyatro ile müziği biraz harmanlayıp “kısa kısa” tadında kombin yapayım dedim…

Saro Seçikyan

6

Fenerbahçe taraftarları Saro’yu, “100. Yıl” albümünde Funda Arar’ın seslendirdiği “Sen Fenerbahçe!” isimli şarkının bestecisi olarak zihin haritalarında ilişkilendirebilirler. Diğerleri için, “O Gece” isimli 2008 çıkışlı bir albümü olduğunu hatırlatabiliriz. Ben ise, bu sıra dışı yetenekli müzisyeni, bir o kadar sıra dışı uyum yakaladığı orkestrasıyla birlikte, “eller havaya” bir eğlenceye gideceğime oldukça hazırlanmış olduğum bir gece tanıdım. Eller havaya mıydı? Evet! Ama müzikalite ters orantılı şekilde yerlerde miydi? Asla! Kat’a! Bilakis! (Demek ki oluyormuş!!!)

Osmanlı’dan miras aldığımız musiki birikimimizin nitelikli bir payında hak sahibi olan Anadolu Ermeni halkı, özellikle çoksesli müzikte Cumhuriyet kültürüne önemli bir hazineyi armağan etmiştir. Saro ve ekip arkadaşları işte bu kıymetli cevherden sonuna kadar beslenirken “rok” müziğin hırçınlığı baharlanmayı da ihmal etmiyorlar. Dört kişilik gruplarında sürekli üç ses polifoni hâkim. Trilyon adet nefes kesici senkopun eşlik ettiği enstrümantal hakimiyetin yanı sıra, bu ahenkli vokal icrası, geleneksel Türk Musikisi eserlerinde bile hiç sırıtmaksızın en ruh okşayıcı halleriyle kendini gösteriyor. Kompozisyon bilgisiyle gelen yaratıcılık o kadar üst düzeyde ki, 120 “hit” şarkıyı önünde şapka çıkarılacak bir müzikal dehayla birbirine ekleyerek, seyirciye “gereken damarda ve gereken anda” sunuyorlar. Çok ama çok iyi! Bu güzellikten mutlaka siz de nasibinizi almalısınız… İnternet araştırmalarımda konser programı hakkında detay bilgiye ulaşamadım o nedenle, reklam olmasını istemem ama ben Sed Otel Teras performansını izledim, demiş olayım…

RESİM: http://i.ytimg.com/vi/L-2rEAFt2nk/0.jpg

LİNK: https://eksisozluk.com/saro-secikyan–1033753

 

Ayşe Tütüncü – Meriç Demirkol

7...
Fotoğraf yedibin.com’dan alınmıştır

 

Türkiye caz âlemlerine az çok kulağı çalınan herkes Ayşe Tütüncü ismi ile temas kurmuştur. Buna karşın kendisini piyano başında canlı dinleme şansına, ilk kez geçenlerde fırsatı bulabildim. Konservatuarı obua bölümünden bitirmiş olmasına karşın Meriç Demirkol da, ortadoğu gamlarından batı klasik normlarına geniş yelpazede yorumuyla kendisine, “alto saksafonda” eşlik ediyordu. Tütüncü’nün bir çoğuna malum namının yanı sıra, Demirkol’un İstanbul TRT Caz Orkestrası üyesi olduğu, yurtdışı sahne ve eğitim deneyimi olduğu, Roxy Müzik Yarışması’nda birincilik ve Jüri Özel Ödülü dereceleri olduğunu kenara koyalım.

Bu ikiliye kimi zaman Ekin Bilgin de eşlik ediyor ve trio formatına geçiyorlar. Adahan İstanbul Otel çatısındaki tek set 90 dakikalık performanslarında, Tütüncü ve Demirkol, “duo” halleriyle sahnede idiler. Akustik caz çalan bir piyanistin performansı biraz da mekânın kendisine sunduğu piyano ile sınırlıdır haliyle. Amma ve lakin, Ayşe Hanım ve Meriç Bey’in doğu ile batı arasında adeta bileşikçesine geçişen ezgi ve armoni sunumları, sakin bir hafta içi akşamına zenginlik katmak için çok seçkin bir alternatif sunuyor. Denemenizi öneririm…

Linkler:

Ayşe Tütüncü: http://tr.wikipedia.org/wiki/Ay%C5%9Fe_T%C3%BCt%C3%BCnc%C3%BC

Meriç Demirkol: https://eksisozluk.com/meric-demirkol–710786

 

 Ayşen Gruda

4

Gruda alkışı, 68 yaşına karşın koruduğu fiziği, sahne enerjisi ve siyaseten muhalif duruşuyla hak ediyor. Öte yandan, “Her Derde Deva Tiyatro” işi bir yapım olarak biraz daha zenginleştirilmeyi hak ediyor. Metin, ne yazık ki biraz zayıf kalmış. Tek kişilik olarak tanıtımı yapılan gösteri aslında tek kişilik de değil. Hatta, bilakis, interaktif tiyatro unsurlarından besleniyor. Gruda’nın 20nci yüzyıl Türk sinemasına damga vurmuş potansiyelinden, yapım ekibinin daha verimli düzeyde yararlanabilmesi gerektiğini düşünüyorum.

Ayşen Gruda (Biyografi): http://kimkimdir.tv/aysen-gruda-kimdir

Ayşen Gruda (Filmografi): http://tr.wikipedia.org/wiki/Ay%C5%9Fen_Gruda

Bab-ı Esrar – Ahmet Ümit

Londra’da yaşayan sigortacı Karen Kimya Greenwood, yanan bir otel vakasını çözümlemek için Konya’ya gelir. Türk olan babasının 12 yaşındayken kendilerini bir erkek için terk edip gitmesi sebebiyle ona olan kızgınlığı halen devam etmektedir. Karen hem madden doğuya gelmiştir hem de manen. Onun zaman içinde Kimya’ya dönüşmesi kitapta tasavvuf felsefi de kullanılarak anlatılmaktadır.

Gerçek ve rüyanın birbirine karıştığı Konya’nın mistik atmosferi içinde Şemsi Tebrizi ve Mevlana üzerinden babası Poyraz’ı anlar ve affeder. Kimya’nın adı da Mevlana’nın evlatlığından gelmekte olup, babası bir Mevleviyken annesi Susan’la evlenerek maddi hayata karışmıştır ancak aradığının bu olmadığını anlaması üzerine Şah Nesim’le birlikte tekrar manevi dünyaya geçmiştir.

Ahmet-Ümit2

Benim gibi Ahmet Ümit’in polisiye kitaplarından, Komiser Nevzat’ın maceralarından hoşlananlar, bu kitapta aradıkları macera tadını bulamasalar bile tasavvuf felsefesi ve fantastik yanıyla farklı okuma deneyimleri edinecekleri muhakkaktır. Bu vesileyle şunu müjdeleyeyim, Ahmet Ümit’in son kitabı Beyoğlu’nun En Güzel Abisi bir Komiser Nevzat polisiyesi.

Not: Bu yazının videosunu aşağıdaki linkten Uzman Tv’den izleyebilirsiniz.

http://www.uzmantv.com/ahmet-umitin-bab–i-esrar-kitabinda-neler-anlatiliyor

 

Mehmet Fırat Pürselim

mehmet-fırat-pürselim

SYRIZA: Zafere giden yol mübah mı?

Yunanistan Genç Yeşilleri’nin  Yeşil Gazete için yazdığı “SYRIZA hükümet deneyi” yazısını yazarlarımızdan Özgecan Kara’nın çevirisiyle yayımlıyoruz.

***

Yunanistan’da SYRIZA hükümet deneyi

25 Ocak’ta Yunanistan siyasi tarihinde bir sayfa çevirdi. Komünistlerin ve solcuların zulüm ve sürgünü ile biten iç savaştan on yıllar sonra Sol Yunanistan’da iktidara geldi. SYRIZA, Radikal Sol Parti, tek başına hükmetmeye yeterli olmasa da ezici bir zafer elde etti. Bu toprakları yönetmek ve siysi programını test edebilmek için SYRIZA’nın 300 üzerinden  kazandığı 149 koltuktan biraz daha fazlasına ihtiyacı vardı.

Yeni parlamentoya giren partilere bakıldığında herhangi bir koalisyonun sol hükümet onuru ve ömrü için korkunç acılı olacağı belliydi. Kimileri bu sonucun sadece kötü şans olduğunu ve eğer seçmenler basitçe ‘kemer sıkma yanlısı ya da karşıtı’ ikilemini izleselerdi işler tamamen farklı olurdu diyebilir. Ancak, SYRIZA’nın ne pahasına olursa olsun güç şehvetini doğru olarak kavrayabilmek için seçimlerden önceki birkaç aya bakmak gerekir. SYRIZA ya meclise kendi politikalarına birkaç siyasi partinin girebileceği bir strateji ya da 151 milletvekili koltuğundan daha fazlasına sahip, tam teşekküllü bir SYRIZA hükümeti için diğer tüm komşu siyasi partileri asimile edeceği bir strateji izlemeliydi. Açıktır ki, tercih ikinci yönde oldu. SYRIZA yakındaki tüm siyasi partileri o veya bu yöntemle asimile ederek basit bir yaklaşımla tüm yüzdeleri topladı ve matematiksel bir zafere yöneldi. Bu kararın motivasyonu göründüğü kadarıyla ya şu anki ana odak noktasıyla aynıydı – yani bir önceki hükümetin kemer sıkma politikalarının değiştirilmesi, veya sadece mutlak liderlik arzusuydu. Bunu zaman gösterecek. Ancak SYRIZA ilk seçim stratejisini gütseydi, şu anda daha büyük olasılıkla daha istikrarlı, ilerici, sol bir hükümet koalisyonu olurdu. SYRIZA’nın asimile ettiği partilerin seçmenleri böylesine acımasız asimilasyon taktikleri yüzünden kendilerini dışlanmış hissetmezler ve de kendilerini tam ifade eden partilere oy verirlerdi.

Radikal Sol aşırı hedeflerine ulaşmakta başarısız oldu ve bu nedenle sadece Stalinistler, milliyetçiler, ya da kemer sıkma yanlısı partilerin kaldığı kısır siyasi arazide etrafına bakınmak zorunda kaldı. Özellikle, ”Bağımsız Yunanlılar” partisi (ANEL) en başından beri anti-denetim partisi olarak Radikal Sol ile işbirliği isteklerini dile getiriyorlardı. SYRIZA kilit bir noktadaydı ve gündemindeki Yunanistan’daki paradigm değişikliği için milliyetçi, göçmen karşıtı, anti-Semitist, anti-federalist ve homofobik bir partiyi seçti.  Altın Şafak  da kemer sıkma karşıtı bir parti ama maalesef neo-naziler SYRIZA kadar kıt görüşlü değil. Altın Şafak bir köşede sabırla SYRIZA-ANEL hükümetinin başarısız olmasını ve kendini başarısız sağ ve sol partilere karşı güvenli bir alternatif olarak sunmayı bekliyor. Tüm bu siyasi yelpazede SYRIZA’nın krizden ağır bir şekilde etkilenen kişileri simgelediğini de hesaba katmalıyız. Ola ki SYRIZA kemer sıkma karşıtı mücadelesinde başarısız oldu, Altın Şafak seçmenlerin çoğunluğunu kendine çeker miydi? Cevap evetse, bu en kötü senaryo olur. Bunu aklımızda tutarak Yunanistan’ın yeni hükümetinin röntgenini çektik.

SYRIZA birçok bakanlığı birleştirip kurduğu süper bakanlıklarla bakanlık sayısını on üçe indirip hükümet kabinesi reformuna karar verdi. SYRIZA’nın hakkını vermek gerekir, hükümet kurulurken ANEL’le doğru oyunu oynadı. SYRIZA’nın ana çekirdeği ve iç fraksiyonları politika yapmak için önemli tüm Bakanlıkları kaparken ANEL yüksek siyasette sınırlı hareket yeteneği olan pozisyonlara geçti. ANEL Başkanı şimdi Savunma Bakanı, Terens Quick hükümet işlerinin koordinasyonundan sorumlu Bakan Yardımcısı, Elena Koudoura turizmden sorumlu Bakan Yardımcısı, Maria Kollia Tsaroucha Makedonya ve Thraces’ten sorumlu Bakan Yardımcısı ve Panagiotis Sgouridis tarımsal gelişmeden sorumlu Bakan Yardımcısı oldu. ANEL hükümete katılımının karar mekanizması olduğunu düşünse de ANEL’in şimdiki pozisyonlarıyla politikaya yön veremeyeceği açık.

SYRIZA hükümetinin en büyük sorunu ANEL’in getirdiği UKİP (çev.not. İngiltere aşırı sağ partisi)  havası yüzünden ilerici radikal bir sol sayılmayacağı. ANEL hükümetteki pozisyonları üzerinden siyaset üretebilecek bir konumda olmayabilir ama katılmadıkları her şeyi tamamen engelleyebilecek bir güce de sahipler. Bu David ve Goliath hikayesinin kırılgan bir hükümet koalisyonunda geçen bir versiyonu gibi.

Bunun dışında doğru yerlerde bulunan bürokratlar, akademisyenler ve politikacılardan oluşan hükümet oldukça iyi inşa edilmiştir. Bunun bir örneği de geçmişte PASOK (Sosyalistler) ile çalışmış ama Ekonomi Bakanlığını yönlendirmek için istekli ve yetkin, sağlam bir el ve gerçekçi taleplerle müzakereleri yönetebilecek Varoufakis’tir. Yeni hükümette Çevre Yardımcı Bakanı Yannnis Tsironis aracılığıyla söz sahibi olabilecekler. Ekolojist Yeşiller Yönetim Kurulu Koordinatörü Yannis, Ekolojist Yeşiller Parti üyesi ve yeni hükümette milletvekili Giorgos Dimaras’ın aksine SYRIZA ile seçilmedi, atandı.

Bir mansiyon  da yeni Dışişleri Bakanı’na verilmeli.  Yeni Bakan Nikos Kotzias’ın faşist görüşleriyle ünlü Rus felsefeci ve siyaset bilimcisi Alexandr Dugin’le beraber gülümsedikleri bir fotoğraf internete düştü bile. Diğer fotoğraflarda Alexandr Dugin Moskova’nın Altın Şafak’ı, “Yunan-Rus işbirliğinin kurucu temeli” elçisi olarak tasvir ediliyor.

Özetle, Yunanistan siyasetine aşina olmayan ilerici güçler seçim sonuçlarını yorumlarken çok dikkatli olmaları gerekir. Her ne kadar biz Yeşiller doğal olarak siyasette iyimser olsak da siyasi pratiğin gerçekliği anlayışımızı da dahil etmek aynı derecede önemlidir. SYRIZA’nın zaferi Yunanistan ve Avrupa’da bir değişimin umudu. Yine de SYRIZA hükümetinin derin önceliklerini kavramak için de bazı gerçeklere dikkat edilmelidir. Seçimlerden günler önce SYRIZA Başkanı Alexis Tsipras eşcinsel çiftlerine evlat edinme hakkının niye SYRIZA’nın önceliği olmadığının açıklama çabasında bilimi öne sürdü. Yine aynı parti evlat edinmede bir yön göstermeden evlilik eşitliği yanlısıydı. Dışişleri Bakanı Kotzias ile bir birlikte gelen her şeyi ile Moskova’ya yönelik genel bir dostluk beklemek gerekir. İlerici sosyal yasama önerilerinin geçmesi için hükümet ortakları değil POTAMI’nın desteğine ihtiyaç duyduklarında da şaşırmamak gerekir. Şu an görüldüğü kadarıyla bu hükümetin yaşam süresine karar verici bir darbe var ve tüm neo-Nazilerin yapması gereken beklemek. Belki de hepsi SYRIZA’nın “zafere giden her yol mübahtır” stratejisinin suçudur.

Danimarka’da Charlie Hebdo konulu toplantıya saldırı

Danimarka’nın başkenti Kopenhag ‘da Charlie Hebdo saldırısı ve ifade özgürlüğüne dair düzenlenen bir toplantı maskeli ve kalaşnikoflu 3 saldırgan tarafından basıldı. Saldırıda 1 sivil hayatını kaybetti, 3 polis yaralandı. Saldırganlar bir araçla kaçtıkları bildirildi.

Police presence is seen next to damaged glass at the site of a shooting in CopenhagenToplantıda, Fransız büyükelçisinin ve 2007’de Hz. Muhammed’in karikatürünü çizen İsveçli sanatçı Lars Vilks’in de bulunduğu, ikisinin de yara almadan kurtulduğu bildirildi.

Terör alarmı veren polis, bölgede geniş çaplı araştırma başlattı. Bölgeye araç ve yaya giriş çıkışları kapatıldı.

Fransa Cumhurbaşkanı Francois Hollande İçişleri Bakanı Bernard Cazeneuve’nin en kısa zamanda Kopenhag’a gideceğini söyledi.

(Radikal, Reuters, Yeşil Gazete)

İKD başkanı Bakiye Beria Onger yaşamını yitirdi

Türkiye’nin en etkili kadın derneklerinden biri olan İlerici Kadınlar Derneği’nin (İKD) 1975 yılında kuruluşundan, 1980 darbesiyle kapatılana kadar genel başkanlık görevini yitiren Bakiye Beria Onger 94 yaşında yaşamını yitirdi.

58776

İşçi sınıfının ve o dönem yasadışı olan Türkiye Komünist Partisi’nin destek verdiği Bakiye Beria Onger, 15 Ekim 1979 tarihinde yapılan ara seçimlerde istanbul bağımsız senatör adayı olarak seçimlere girmişti. O dönemde İKD başkanlığını da yürütmekte olan Onger, 22 bin oy almıştı.

1921 yılında Çanakkale’de doğan ve avukat olan Bakiye Beria Onger, 12 Eylül 1980 darbesinden sonra yurtdışına çıkmıştı. Onger’in cenazesi 14 Şubat günü toprağa verilecek.

Bağımsız aday Onger

1979 seçimlerinde İstanbul bağımsız senatör adayı olan Beria Onger seçim kampanyasında
“TKP’siz demokrasi, TKP’siz seçim olmaz” diyerek, neden aday olduğunu şöyle açıklamıştı.

NEDEN ADAY OLDUM

“Bu seçimlere bağımsız aday olarak katılıyorum. Bağımsızım. Ama tarafsız değilim.
Yolum işçi sınıfının devrimci yoludur.
İşçi sınıfının örgütlü gücünün gösterdiği yoldur.

Türkiye’de ve Dünya’da sosyalizmin zaferi için savaşsız sömürüsüz sınıfsız bir dünya kurulması için savaşım veriyorum.

Seçim çalışmalarını bu savaşımın bir parçası olarak görüyorum. Seçim çalışmalarını işçi sınıfının siyasi hareketini güçlendirmek, bağımsız programını devrimci çıkış yolunu geniş yığınlara duyurmak, onun yığınlar içindeki etkinliğini ve örgütlülüğünü artırmakta,

* İşçi sınıfının birliğini, ulusal demokratik güçlerin eylem birliğini güçlendirmekte,
* Gerici faşist güçleri geriletmekte,
* Genel olarak emperyalizme, tekellere, faşizme, şovenizme karşı savaşımı, özel olarak da yoğun toplu sözleşmeler döneminde işçi sınıfının savaşımını güçlendirmekte,
* Parlamenter savaşımı, yığın savaşımına bağlamakta araç olarak görüyorum.

Eğer seçilirsem, savaşımımı parlamento içinde de yürüteceğim.
Parlamentoda işçi sınıfının, emekçilerin, halkımızın ve emekçi kadın hareketini sesi, gözü, kulağı olmaya çalışacağım.”

bakiyeilan

(Cumhuriyet, Yeşil Gazete)

Özgecan’ın cenazesini kadınlar kaldırdı

özgecanMersin’in Tarsus ilçesinde tecavüz edilerek katledilen üniversite öğrencisi Özgecan Aslan’ın cenazesi bugün son yolculuğuna uğurlandı.

Tarsus’ta bir derede cansız bedeni bıçaklanmış ve yakılmış olarak bulunan Çağ Üniversitesi Psikoloji Bölümü 1.sınıf öğrencisi 20 yaşındaki Aslan, öğle namazına müteakip Mersin Şehir Mezarlığı’nda defnedildi.

Aslan’ın cenazesi Adana Adli Tıp Kurumu’nda yapılan ön otopside Özge’nin önce tecavüze uğradığı ardından delillerin ortadan kaldırılması amacıyla yakıldığı ortaya çıktı.

Sabah saatlerinden itibaren arkadaşları, akrabaları ve kadın cinayetlerine karşı öfke duyan binlerce kişi Özge’nin evine akın etti. Mersin Akdeniz Belediye Başkanı Yüksel Mutlu, HDP Mersin İl Örgütü üyeleri ve kadın örgütlerinden çok sayıda kişi Özge’nin ailesinin acısını paylaştı, öfkelerini dile getirdi.

AİLE ERKEKLERİN SAF TUTMASINI İSTEMEDİ

Büyük bir acı yaşayan aile, kadın cinayetlerinin sona ermesi için ne yapılması gerekiyorsa yapılmasını istedi. Aile, Özge’nin katliamının son olmasını, başka kadınların aynı acıyı yaşamamasını istedi. Cenaze töreni sırasında erkeklerin saf tutmasını istemeyen aile, gösterilen dayanışmaya teşekkür etti ve kadınların cenazeyi taşımasını istedi.

Helallik alınırken hocanın “katiller islah edilsin” diye konuşmasına kadınlar tepki gösterdi. “Katillerin islah edilmesini istemiyoruz” diyen kadınlar “Kendi adaletimizi kendimiz arayacağız” tepkisinde bulundu.

ETHA