Ana Sayfa Blog Sayfa 3670

Ekonomi kimin için büyüyor? Türkiye’de servet bölüşümü adaletsizliği – K. Murat Güney

Türkiye ekonomisine dair önceki değerlendirmemizde son 7 yıldır 10 bin dolar seviyesinde takılıp kalarak yerinde sayan kişi başına düşen gelire dikkat çekmiş, Türkiye’nin diğer gelişmekte olan ülkelerin altında kalan büyüme performansını gözler önüne sermiş ve “Ekonomik Büyüme Hikâyesinde Sonun Başlangıcı Mı?” diye sormuştuk. Çokça paylaşılan bu yazıya gelen yorumlarda “ekonomik büyümeden herkesin eşit bir biçimde yararlanmadığı” en çok altı çizilen nokta oldu ve Türkiye’de ekonomik büyümeden kaynaklanan zenginleşmenin nasıl paylaşıldığına dair bir araştırmanın yararlı olacağı sıkça belirtildi.

Bu yazıda işte bu önemli soruya yanıt aramaya çalışacağız. Bugün AKP hükümetinin en önemli seçim vaadi yine ekonomik istikrar ve hızlı büyüme. Peki, AKP’nin iktidarda olduğu son 12 yıl içinde yaşanan ekonomik büyüme ve hükümetin “bizi tekrar seçmezseniz bozulur” dediği “ekonomik istikrar” daha çok kimlere yaradı, Türkiye’deki servet bölüşümü bu yıllar içinde kimden yana değişti?

AKP İktidarlarında Ekonomik Büyüme Kimlere Yaradı?
İlk grafiğimizde Türkiye’deki en zengin %1’lik kesim ile geri kalan %99’luk kesimin Türkiye’deki toplam servet birikiminden aldıkları payların yıllar içindeki değişimini görüyoruz. Buna göre AKP’nin iktidara geldiği 2002 yılında Türkiye’deki en zengin %1’lik nüfus toplam servetin %39.4’üne sahipken ülkenin geri kalan %99’luk kesimi Türkiye’deki toplam zenginliğin %60.6’sını elinde bulunduruyordu. AKP iktidarı altında geçen yıllar içinde, Türkiye’deki en zengin %1’lik kesimin toplam zenginlikten aldığı payı geri kalan %99’un aleyhine çok hızlı biçimde artırdığını ve 2012 yılı itibariyle en zengin %1’lik kesimin geri kalan %99’un toplam mal varlığından daha fazla birikime sahip olduğunu görüyoruz. Servet bölüşümündeki bu son derecede adaletsiz gidişat sonucunda 2014’e geldiğimizde artık Türkiye’deki en zengin %1’lik nüfus toplam servetin %54.3’üne sahip; buna karşın nüfusun geri kalan %99’luk kesimi toplam servetten ancak %45.7 oranında pay alıyor. Yani artık Türkiye’deki çok küçük bir azınlık geri kalan %99’luk nüfusun toplam mal varlığından daha büyük bir servete sahip. Bu tablo bizlere çok açık bir biçimde AKP hükümetlerinin iktidarı altında Türkiye’deki ekonomik büyümenin zenginleri daha zengin yapmaya hizmet ettiğini gösteriyor.

55

Burada hemen önemli bir noktanın ve bu çalışmanın özgünlüğünün altını çizelim. Yukarıda bahsi geçen veriler Türkiye’deki “gelir” bölüşümünü değil mal varlığı ve servet birikimindeki bölüşümü yansıtıyor.

Türkiye’de “gelir” dağılımındaki derin eşitsizliğe daha önce “Ekonomi Kimin İçin Büyüyor? Türkiye’de Gelir Dağılımı Eşitsizliği” başlıklı yazıda ayrıntılı olarak değinmiştik. Bu yazıda ise ilk kez Türkiye’de zenginlik/servet eşitsizliğini inceliyoruz.

Gelir dağılımına dair çalışmalar bireylerin veya hane halkının bir yıl içinde elde ettiği gelirleri karşılaştırırken servet dağılımına dair araştırmalar kişilerin yıllar içinde elde ettikleri birikimlerdeki değişimi karşılaştırıyor. Kişilerin orta ve uzun vadede alım güçlerinin, toplumsal statülerinin ve siyasal etkilerinin yıllık gelirlerinden ziyade servet birikimleriyle ilişkili olduğunu göz önünde bulundurursak, servet dağılımının gelir dağılımından daha da net bir biçimde sosyal adaletin sağlanıp sağlanmadığına dair bir gösterge sunduğunu söyleyebiliriz.

Servet dağılımı ve gelir dağılımına dair incelemeler arasındaki bir başka önemli fark da gelir dağılımıyla ilgili TÜİK’in, Aile Bakanlığı’nın ve çok sayıda uluslararası kuruluşun (yer yer birbirleriyle çelişmekle beraber) kapsamlı veriler sunmasına karşın, aynı kuruluşların servet dağılımına dair benzer biçimde kapsamlı veri ve incelemelerinin bulunmaması. Servet dağılımı hesaplanırken, kişilerin banka mevduatları, tahvil, bono gibi menkul kıymetleri, hisse senetleri, şirket ortaklıkları ve en önemlisi ev, arsa, iş yeri gibi gayrimenkullerini hesaba katmak gerekiyor. Tüm bunları hesaba katarak dünyadaki tüm ülkelerle beraber Türkiye’deki servet birikimi ve dağılımına dair bugüne kadarki en kapsamlı veriyi üreten araştırmanın Credit Suisse’in “Küresel Servet Raporu” (bkz: Global Wealth Report) başlığıyla her yıl yayınladığı veriler olduğunu söyleyebiliriz. Bu araştırmanın “Küresel Servet Veri Kitabı” (bkz: Global Wealth Data Book) olarak yayınlanan ekinde 2000 yılından bugüne kadar Türkiye’de ve dünyadaki servet birikimini, her ülkenin dünyadaki toplam servet birikiminden aldığı payın değişimini ve her ülke içinde %10 ve %1’lik en zengin kesimlerin toplam servet içinden aldıkları payı incelemek mümkün. Credit Suisse “net servet birikimini” menkul ve gayrimenkul varlıkların toplamından borçların çıkarılması sonucu elde kalan miktar olarak tanımlıyor.

Bu çalışmada işte bu “Küresel Servet Raporundaki” veriler esas alınmıştır. Bugüne kadar bu rapora kısaca değinilen yazılar olsa da, rapor nedense bugüne kadar Türkiye’de ayrıntılı bir biçimde incelenip analiz edilmemişti. Bu eksikliği de göz önünde bulundurarak özellikle 7 Haziran seçimleri öncesinde tartışma konusu olan ekonomik istikrar ve büyümenin getirdiği zenginleşmenin aslında nasıl paylaşıldığını gözler önüne sermenin gerekli olduğunu düşünüyoruz.

Credit Suisse verilerine göre 2014 yılı itibariyle Türkiye’deki yetişkin nüfusun %75.3’ünün kişi başına düşen tüm mal varlığı 10 bin doların altında kalıyor. Burada bahsi geçen 10 bin doların altında kalan miktarın yıllık olarak hesaplanan “kişi başına düşen gelir” değil kişilerin hayatları boyunca elde ettikleri toplam “servetleri” olduğuna dikkat çekmek gerekiyor. Yani, bırakın kişi başına geliri, Türkiye’de yaşayan nüfusun 3/4’ünün toplam mal varlığı 10 bin doların altında. Yine elimizdeki verilere göre Türkiye’de medyan servet 4 bin dolar kadar. Yani nüfusun yarısının kişi başına düşen mal varlığı 4 bin doların da altında.

2014 yılı verilerine dair aşağıdaki tablo Türkiye’deki son derece eşitsiz servet dağılımını gözler önüne seriyor. Buna göre Türkiye’deki yetişkin nüfusun

  • %75.3’ünün mal varlığı 10 bin dolardan az.
  • %22.8’inin mal varlığı 10 bin ila 100 bin dolar arasında.
  • %1.8’inin mal varlığı 100 bin ila 1 milyon dolar arasında
  • %0.2’sinin mal varlığı 1 milyon dolardan fazla.

58Bu veriler ışığında hesaplanan Türkiye’deki servet bölüşümüne dair GINI katsayısı: %84.3. Gelir ve servet bölüşümüne dair bir gösterge olan GINI katsayısında büyük oranlar servet paylaşımındaki adaletsizliği, küçük oranlar ise adil bir bölüşüm olduğunu gösteriyor.

Credit Suisse verileri, dünyanın farklı ülkelerinde servet bölüşümünün yıllar içinde ne yöne evrildiğine dair bilgi de sunuyor. Kanada, Almanya, Japonya gibi sosyal adaleti sağlamaya yönelik uygulamaların baskın olduğu ülkelerde servet bölüşümündeki eşitsizlik son on yıl içinde bir miktar azalmışken, Çin, Hindistan, Endonezya ve Türkiye gibi gelişmekte olan ülkelerde servet bölüşümündeki eşitsizliğin çok şiddetli bir biçimde arttığını gözlemliyoruz. Bu da AKP iktidarları döneminde Türkiye’yi servet bölüşümünün en adaletsiz olduğu ülkeler sıralamasında hızla yükselterek dünyada 6. sıraya yerleştiriyor.

Türkiye’deki Servet Birikiminin Dünya Toplamına Oranı:
Türkiye’de Gayri Safi Yurtiçi Hasıla (GSYH) bazında kişi başına düşen gelir 10.404 dolar iken, kişi başına düşen mal varlığı, yani tüm menkul ve gayrimenkuller eksi borçlar toplamı 20.347 dolar. Ancak bu servet daha önce de vurguladığımız gibi kişi başına eşit olarak düşmüyor. Servetin ne denli eşitsiz paylaşıldığını sadece medyan yani %50’lik dilimin mal varlığının 4 bin dolar ve altında olmasına ve kişi başına düşen ortalama servet (20.347 $) ile medyan servet (4.000 $) arasındaki ciddi farka bakarak dahi açıkça görebiliyoruz.

Türkiye’nin toplam servet birikimi ise 1 milyar 61 milyon dolar ile dünya toplamının yalnızca %0.4’ü. Bu noktada, GSYH bazında dünya toplamının yaklaşık %1.4’üne denk gelen Türkiye’nin, sermaye ve servet birikimi açısından bu oranın çok gerisinde kalarak ancak %0.4 oranına ulaşabildiğini görüyoruz.

Bir karşılaştırma yapmak gerekirse Singapur’un toplam zenginliğinin 1 milyar 156 milyon dolar olduğunu ve bu rakamın da yine yaklaşık dünya zenginliğinin %0.4’üne denk geldiğini söyleyebiliriz. Kısacası 78 milyonluk Türkiye’nin toplam zenginliği ancak 5 milyon nüfuslu Singapur’a denk.

Keza ekonomik krizden bir türlü çıkamayan Yunanistan’daki toplam servet de aşağı yukarı Türkiye’ye yakın ve 1 milyar 15 milyon dolar ile yine dünya toplamının %0.4’üne denk geliyor. Yani 11 milyonluk Yunanistan’ın servet birikimi de yine 78 milyonluk Türkiye’ye eşit!

Bu noktadaki bir başka soru Türkiye’deki toplam servetin yıllar içinde nasıl değiştiği. Elimizdeki veriler göre AKP’nin iktidara geldiği 2002 yılında da Türkiye’nin dünyadaki toplam servetten aldığı pay %0.4 idi. Bu oran bugün de aynı. Yani, Türkiye’nin toplam servetinin dünyadaki payı tıpkı milli gelirinin dünya toplamına oranı gibi tüm bu “ekonomimiz çok hızlı büyüdü” söylemlerine karşın yıllar içinde pek değişmemiş. Yani Türkiye’nin toplam servet artışı aşağı yukarı dünya ortalaması kadar olmuş. Aşağıdaki grafikte de görülebileceği gibi Türkiye’nin dünya servetinden aldığı pay 2002-2007 döneminde görece sabit dolar kuru sayesinde %0.4’ten %0.8’e çıktıktan sonra 2008 kriziyle beraber inişe geçiyor ve dolar kurundaki artış ile beraber 2014 sonunda yeniden 2002 yılındaki seviye olan %0.4’e iniyor. 2007’den 2014’e kadarki yedi yıl daha önce ekonomik büyüme hikâyesinin sonunun gelindiğine dair değerlendirme yazımızda belirttiğimiz gibi Türkiye’de kişi başına düşen gelirin de 10 bin dolar civarına sabitlendiği ve artışının durduğu dönemle çakışıyor.

57

AKP’nin Ekonomik Büyümesinden En Çok Yararlananlar En Zengin %1

Bu yazının başında 2002-2014 yılları arasında Türkiye’de en zengin %1’lik kesimin servetlerini geri kalan %99’luk kesime göre çok çok daha hızlı artırarak 2012’den itibaren Türkiye’deki toplam servetin çoğunluğuna sahip olduklarını göstermiştik. Aşağıdaki grafikte ise Türkiye’deki en zengin %1, onu takip eden %9 ve geri kalan %90’lık kesimlerin 2002 yılından bugüne toplam servetten aldıkların payın değişimlerini görüyoruz. Tablodan da görülebileceği gibi, 2002’den bugüne kadar en zengin %1’lik kesimin toplam servetten aldığı pay %39.4’ten %54.3’e çıkarken, %90’lık kesimin payı %32.3’ten %22.3’e düşüyor. Tabloda dikkat çeken en önemli noktalardan biri, ilk %1’i takip eden, %9’luk zengin kesimin de toplam servetten aldığı payın 2002’de %28.3’ten, 2014’te %23.4’e kadar gerilemesi. Yani AKP iktidarları döneminde ekonomik büyümeden azami faydalanmak için sadece zengin olmak değil çok çok zengin olmak, ilk %1’e girmek gerekiyor.

56...

Tüm bu veriler ve grafikler ışığında, AKP’nin ekonomi politikalarının en çok en zengin %1’lik kesime hizmet ettiğini net bir biçimde söyleyebiliriz. Dünyada Occupy Wall Street hareketinin gündeme taşıdığı nüfusun %99’unun emeklerinin en zengin %1’i daha da zengin etmek için sömürüldüğüne dair vurgusu Türkiye’de AKP iktidarları altında somutlaşmış gözüküyor. 2012’den itibaren Türkiye’deki toplam servetin yarısından fazlasına sahip olan en zengin %1’lik kesim, bu payını her geçen gün artırmaya devam ediyor ve AKP iktidarda kaldıkça da artırmaya devam edecek gözüküyor.

AKP iktidarı döneminde servet bölüşümünün ne denli radikal biçimde adaletsiz dağıldığını ve bu eşitsizliğin yıllar içinde nasıl hızla arttığını gözler önüne sermeye çalıştık. Türkiye’de en zengin %1’lik kesimin toplam servetten aldığı payın ilk defa AKP iktidarı altında geri kalan %99’u geçtiğini gösterdik. Bu noktada hükümetin “biz gidersek ekonomik istikrar bozulur” söyleminin aslında “biz gidersek en zengin %1’lik kesimin çıkarları bozulur” şeklinde okunabileceğini söyleyebiliriz. Kısacası AKP’nin iktidarını sürdürmesi Türkiye nüfusunun çok büyük çoğunluğunu oluşturanlar için ekonomik büyümeden ve servet bölüşümünden git gide daha düşük pay almak anlamına gelmektedir.

Bu yazı riturkey.org/ dan alınmıştır

54.Murat Güney

 

K. Murat Güney

Metal işçileri düzeni bozuyor – Ahmet İnsel

Bursa’da Renault işçilerinin 15 Mayıs’ta başlattıkları iş bırakma eylemi, bölgedeki metal sanayii işyerlerine yayılıyor. Renault işçilerini Tofaş çalışanları izledi. Sonra Coşkunöz emekçileri, ardından Mako işçileri iş bıraktı. Birçok işyerinde çalışanlar grevdeki işçilerle dayanışma için fazla mesaiye kalmıyor. Delphi, Valeo gibi işyerlerinde kurulan işçi kurulu iş bırakma kararı alma hazırlığı yapıyor. Uzun bir dönemden beri çalışma yaşamında görmeyi unuttuğumuz, sadece bir işyerinde değil, aynı bölgede on binlerce işçiyi ilgilendiren bir işkolunda işçiler taleplerini iş bırakma, mesaiye kalmama, işyerinde sürekli toplanma eylemleriyle ifade ediyorlar.
Metal İşçileri Birliği adı altında toplanan işçilerin en önemli talebi, Türk-İş’e bağlı Türk Metal Sendikası’nın geçen aralık ayında işveren örgütü MESS’le yaptığı üç yıllık toplu iş sözleşmesinin gözden geçirilmesi. Bu sözleşmenin ardından, Türk Metal’in Bosch işvereniyle ayrı toplu sözleşme yapıp, çok daha büyük ücret artışı elde etmesi bardağı taşıran damla oldu. İşçiler kitlesel olarak Türk Metal’den istifa ederken, şimdilik başka bir sendikaya üye olmayıp, işçi kurulları kurmayı ve işveren karşısında muhatabın doğrudan işçiler olmasını talep ediyor.

Renault’da çalışan bir işçinin Bianet’te yayımlanan söyleşisi, işçilerin esas olarak ücret artışı talebiyle hareket ettiğini ama Türkiye’nin en güçlü milliyetçi sendikasına karşı tepkinin de bir o kadar etkili olduğunu gösteriyor. 8 yıllık işçi, ayda 1600 lira kazandığını, bunun çalışılan saat başı 7.4 liraya denk geldiğini belirtip, Bosch’da yapılan sözleşmede saat ücretinin 9.48 liraya çıktığını belirtiyor. Metal İşçileri Birliği Bocsh sözleşmesinde öngörülen ücretlerin işkolunda geçerli olmasını talep ediyor.

Ama sorun sadece ücret değil. Sorun, aynı zamanda Türk Metal’in sendikacılık pratiğine karşı biriken öfke patlaması. Türk Metal’in Aralık 2014’te üç yıl için imzaladığı toplusözleşme metnini işçilere göstermediğini, sendikanın baskı ve anti-demokratik uygulamalarından işçilerin bıktığını ifade ediyor aynı kişi.

Bursa’da işçilerin ücret dışında iki talepleri daha var. “Temsilcilerimiz başta olmak üzere, yöneticilerimizi demokratik bir yöntemle biz seçmek istiyoruz” diyorlar ve bu eylem nedeniyle hiçbir işçinin işine son verilmeyeceği konusunda garanti talep ediyorlar. Valilik ve işveren sadece son talep için güvence veriyor. Dün yapılan görüşmelerde ücretlerin gözden geçirilmesini işveren temsilcileri kabul etmedi. İşçiler de eyleme devam kararı aldı.

İşveren örgütü MESS, bölgeye yollanan iş müfettişleri ve Türk Metal yöneticileri elbirliğiyle bu talep ve eylemlerin kanunsuz olduğunu iddia ediyorlar. Aslında işçilerin barışçıl hak arama eylemlerini kanunsuz olarak tanımlamak hukuksuzluğun daniskası. Türk Metal’de başkanlığı 1975’den beri yürüten, MHP’ye yakın, aşırı milliyetçi, derin devletle hep yakın ilişki içinde olmuş Mustafa Özbek, 2009’da Ergenekon davası çerçevesinde tutuklandı. Özbek’in kurdurduğu Avrasyacı stratejik araştırma merkezi, 2000’lerin ortasında Cumhuriyet gazetesinde bir strateji eki yayımlıyordu. Özbek’in tutuklanmasının ardından göreve gelen Pevrul Kavlak, hak arama eylemi yürüten emekçilere aba altından sopa göstermeye devam ediyor. İş bırakma eylemine katılanları, “marjinal grupların girişimiyle aklı karışanlar” olarak tanımlıyor.

Türk Metal’in yıllardır Türkiye’de endüstri ilişkilerinde oynadığı pederşahi, iktidar ve işveren yanlısı, şoven-milliyetçi damarı canlı tutarak emekçileri egemen güce tabi kılma misyonunun tıkanması, bugün büyük bir üye kaybı yaşayan sendika yöneticileri kadar, metal sanayii işvereni ve hükümeti de son derece rahatsız ediyor. Hükümet, seçim öncesinde olduğumuz için olsa gerek, şimdilik sessiz kalmayı tercih etmiş gibi.

Metal işkolu Türkiye’de çalışma ilişkilerinin can damarını oluşturan sektörlerin başında gelir. Aziz Çelik, son yirmi yılda toplu pazarlık sisteminin nasıl marjinalleştiğini gösterdiği yazısında, 1995’te özel sektörde toplam 5.5 milyon işçi varken toplu pazarlık kapsamında 438.000 kişi olduğunu, 2013’te ise 13 milyon çalışana karşılık toplu pazarlık sisteminin sadece 500.000 kişiyi kapsadığını gösteriyor. Bu verilere göre Türk Metal ile MESS arasında imzalanan ve 110.000 kişiyi kapsayan ihtilaflı toplusözleşme, Türkiye’de özel sektörde toplu pazarlık sisteminden yararlanan emekçilerin beşte birini kapsıyor!

Bursa’da metal sanayii emekçileri, “eşit işe eşit ücret”, “sendikal örgütlenme özgürlüğü” ve “sendika içi demokrasi” talebiyle yürüttükleri mücadeleyi sadece işverene karşı değil, belki ondan daha fazla devlet ve güç yanlısı milliyetçi sendikacılığın alameti farikası Türk Metal Sendikası’na karşı veriyorlar. Türkiye sanayii üretiminin kalbinde, on yıllardır hükmünü icra eden devletişveren- Türk Metal düzenini bozuyorlar.

Bu yazı cumhuriyet.com.tr/ den alınmıştır

53.Ahmet İnsel

 

Ahmet İnsel

Sadri Alışık ve Çolpan İlhan’ın ruhlarıyla… Diren Sanat!

Sadri Alışık Sinema ve Tiyatro Oyuncu Ödülleri sinema ve tiyatro dallarında birlikte ödül veriliyor olması itibarıyla özel bir yere sahip. Ödüller, Sadri Alışık’ın 1995 yılındaki vefatının anısına eşi tiyatro ve sinema sanatçısı Çolpan İlhan’ın himayesinde verilmeye başlanmıştı. Geçtiğimiz yıl 25 Temmuz’da Çolpan İlhan’ın da aramızdan ayrılması ile birlikte bu önemli sanatsal mirasa ikinci kuşaktan Kerem Alışık tarafından sahip çıkıldı.

Sinema ve tiyatroyu buluşturan ödül

Yirmi yılını devirmesi itibarıyla kıymetli bir dönüm noktasında olan Sadri Alışık Sinema ve Tiyatro Oyuncu Ödülleri sinema ve tiyatro alanlarında birlikte ödül veriyor olması itibarıyla, biri diğerine karşı daha ticari algıya sahip iki önemli sanat akımı arasında köprü kurma görevi de üstleniyor. Oyuncu Mehmet Günsür’ün Yeşil Gazete’ye verdiği röportajda 90lara değindiği üzere “O aralar televizyonlarda türkücü dizileri dönüyordu.” Özellikle televizyon dizisi yapımlarının giderek geliştiği 2000ler ve buna paralel olarak tiyatro konservatuarlarından yetişen oyuncuların bu sektörü beslemesi, sonrasında da bu yapım bolluğunun yerli sinema sektörünün de önünü açmasıyla, iki sanat akımının insan kaynakları giderek kesişmeye başladı. Bu dönüşüm düşünüldüğünde Sadri Alışık Sinema ve Tiyatro Oyuncu Ödülleri, tiyatro ve sinema sanatçılarımızı destekleyen oldukça ileri görüşlü ve değerli bir girişim olarak öne çıkıyor.

Ödül töreni, Beşiktaş’taki Mustafa Kemal Kültür Merkezi’nde gerçekleştirildi. Jüri başkanlığını Zuhal Olcay’ın yaptığı sinema ödüllerinde, Burak Göral, Prof. Dr. Bülent Vardar, Fehmi Yaşar, Mehmet Aslantuğ ve Vecdi Sayar da yer aldı. Her iki sanat alanında da müzikal ya da komediler ile dram kategorileri ayrı ayrı değerlendiriliyor. Bu kategorilerde en başarılı kadın ve erkek oyuncular ile yardımcı rol ödülleri veriliyor.

Bu şekilde her yıl sinema ve tiyatro alanlarında toplam 8 en iyi oyunculuk ödülü sahiplerini buluyor. Ayrıca bir çok özel ödül de her iki sanat dalında başarılı sanatçıların oluyor. Sadri Alışık Sinema ve Tiyatro Oyuncu Ödülleri’nin 20nci yıldönümünde bu onuru kazanan tiyatrocu ve sinemacılara bir göz atalım…

Müzikal ya da komedi dalında sinema oyunculuğu:
Yılın En Başarılı Kadın Oyuncusu: Gupse Özay (Deliha)
Yılın En Başarılı Erkek Oyuncu: Engin Günaydın (İçimdeki Ses)
Yardımcı Rolde Yılın En Başarılı Kadın Oyuncusu: Füsun Demirel (İçimdeki Ses)
Yardımcı Rolde Yılın En Başarılı Erkek Oyuncusu: Çağlar Çorumlu (Pek Yakında)

Dram dalında sinema oyunculuğu:
Yılın En Başarılı Kadın Oyuncusu: Nurgül Yeşilçay (Gece)
Yılın En Başarılı Erkek Oyuncusu: Serkan Keskin (İtirazım Var)
Yardımcı Rolde Yılın En Başarılı Kadın Oyuncusu: Vildan Atasever (Gece)
Yardımcı Rolde Yılın En Başarılı Erkek Oyuncusu: Settar Tanrıöğen (Nergis Hanım)

Komedi, müzikli oyun ya da müzikal dalında tiyatro oyunculuğu:
Yılın En Başarılı Kadın Oyuncusu: Ayça Koyunoğlu (Tiyatro Adam ile “5. Frank”)
Yılın En Başarılı Erkek Oyuncusu: Levent Üzümcü (Tiyatro İstanbul ile “İstibdat Kumpanyası” ve İBBŞT ile “Bir Yaz Gecesi Rüyası”)
Yardımcı Rolde Yılın En Başarılı Kadın Oyuncusu: Selen Uçer (BKM ile “Kurusıkı”)
Yardımcı Rolde Yılın En Başarılı Erkek Oyuncusu: Arda Aydın (İBBŞT ile “Bir Yaz Gecesi Rüyası”)

Dram dalında tiyatro oyunculuğu:
Yılın En Başarılı Kadın Oyuncusu: Melisa Sözen (Craft Tiyatro ile “Kalp Düğümü”)
Yılın En Başarılı Erkek Oyuncu: Rıza Kocaoğlu (Biriken ile “Ormanlardan Hemen Önceki Gece”)
Yardımcı Rolde Yılın En Başarılı Kadın Oyuncusu: Aslı Yılmaz (Siyah Beyaz Renkli Tiyatro ile “Tesir”)
Yardımcı Rolde Yılın En Başarılı Erkek Oyuncusu: Ushan Çakır (Talimhane Tiyatrosu “Göl Kıyısı”)

Ödül törenini sunan Yekta Kopan, sektörün tüm sahne arkası emekçilerine ve salonda arka sıralarda yer alan tiyatrocu konuklara sık sık göndermeler yaptı. Ödül alan genç oyunculardan hocalarına teşekkür mesajları iletilirken, rol almak için sıra bekleyen binlerce konservatuar öğrencisi ve mezunuyla dayanışma ruhu dile getirildi.

Yekta Kopan
Yekta Kopan (trendsetteristanbul.com)

Yeşil Gazete’de sizlerle daha önce yorumlarını paylaştığımız 5.Frank ve Bir Yaz Gecesi Rüyası oyunları da toplam üç ödül almış oldular.

Ekipçe özel ödüller

Bir de özel ödülleri inceleyelim… Sinema alanında Ayhan Işık Özel Ödülü; Çalsın Sazlar, Yağmur, Kıyamet Çiçeği yapımlarındaki performansı nedeniyle Engin Hepileri’nin oldu. Mavi Dalga filminin genç oyuncularının tamamı Ekrem Bora Umut Veren Oyuncu Ödülü sahibi oldular. Bu ödülü paylaşan oyuncular; Albina Özden, Ayris Alptekin, Begüm Akkaya ve Nazlı Bulum oldu. Ayrıca Sivas filminden Doğan İzci’de de Ekrem Bora Umut Veren Oyuncu Ödülü’nün bir diğer sahibi oldu. Minik oyuncunun sevimli halleri izleyenlere neşe dolu dakikalar yaşattı.

Kapanış özçekimi (Haber Türk)
Kapanış özçekimi (Haber Türk)

Ekipçe paylaştırılan başka bir ödül ise Sinema Seçici Kurul Üstün Performans Ödülü oldu. “Kış Uykusu” filmindeki 8 oyuncu birden “üstün oyunculuk performansları nedeniyle” bu ödüle layık oldular. Ayberk Pekcan, Demet Akbağ, Haluk Bilginer, Melisa Sözen, Nadir Sarıbacak, Nejat İşler, Serhat Mustafa Kılıç ve Tamer Levent adına ödülü almaya gelen Melisa Sözen, geçirdiği rahatsızlık ile zorlu bir mücadele veren Nejat İşler’e dayanma dileklerini iletti. Gecenin sinema alanındaki “Onur Ödülleri” ise Selma Güneri ve Yusuf Sezgin’in oldu.

Daha kalabalık bir jüri üyesine sahip tiyatro seçici kuruluna, Üstün Akmen başkanlık ederken; diğer üyeler Cem Duygulu, Dilek Yorulmaz, Eser Rüzgâr, Hami Çağdaş, Mehmet Çiftçi, Nil Aykon, Refika Sezik, Rengin Uz, Sevil Özdemir, Tijen Savaşkan, Tolga Polat ve Yaşar İlksavaş’tan oluştu. Kurul, Çolpan İlhan Sanata Değer Katan Kadınlar Ödülü’nü Ayla Algan’a verdi. Ayla Algan ödülü alırken Sadri Alışık ve Çolpan İlhan’ı yâd etti. Anadolu Efes Özel Ödülü Tiyatro Öteki Hayatlar’ın olurken, Onur Ödülü Işık Yenersu’ya layık görüldü. Seçili kurul bunlar haricinde, tiyatro dalında dört özel oyunculuk ödülü de verdi.

Tiyatro Seçici Kurul Özel Ödülleri:
Seçici Kurul Umut Veren Oyuncu Ödülü: Özlem Öçalmaz (Oyun Bandı ile “Uyanış”)
Seçici Kurul Drama Özel Ödülü: Salih Bademci ve Güneş Sayın (Siyah, Beyaz Renkli Tiyatro ile “Tesir”)
Seçici Kurul Komedi, Müzikli Oyun ya da Müzikal Özel Ödülü: Tuğrul Tülek ve Gizem Erdem (Tiyatro Dot ile “İki Kişilik Yaz”)
Seçici Kurul Üstün Performans Ödülü: Genco Erkal (Dostlar Tiyatrosu ile Bir Delinin Hatıra Defteri)

Diren Levent Üzümcü! Diren Darülbedayi!

Genco Erkal ödülünü alırken sadece “teşekkür ederim” demekle yetindi. Sinema ödüllerinden sonra verilen tiyatro ödülleri esnasında salonun büyük ölçüde boşalmış olması üzücüydü. Geceye damgasını vuran bir başka gelişme Levent Üzümcü’nün ödül konuşmasında Şehir Tiyatroları’ndan ihracının istenmesine dair “Ben o izleyiciler 5 liraya  dünya klasiklerini izleyebilsinler diye direnmeye devam edeceğim.” dedi. Levent Üzümcü’nün bu ifadeleri üzerine İstanbul Şehir Tiyatroları Genel Sanat Yönetmeni Erhan Yazıcıoğlu sahneye fırlayarak Üzümcü’ye sarıldı.

Diren Abbas Ağa!

Son olarak ödülün ev sahibi konumundaki Beşiktaş Belediye Başkanı geceyi konuşmasıyla kaparken, bu önemli hizmetini ertesi günü mahalle sakinlerinin protestolarına rağmen, Beltaş Kafe açmak üzere Abbas Ağa Parkı’na iş makineleri ile girmesi hiç yakışık almadı.

Sanatla ve barışla kalın…

Tamamlayıcı Linkler:

Çocuklararası Çocuk Hakları Forumu, 30 Mayıs’ta Bilgi Üniversitesi’nde

Çocuklararası Çocuk Hakları Forumu, Tarlabaşı Toplum Merkezi’nin Parlayan Çocuklar Çocuk Kulübü ev sahipliğinde 30 Mayıs Cumartesi günü İstanbul Bilgi Üniversitesi Dolapdere Kampüsü’nde gerçekleşecek.

63

Tarlabaşı Toplum Merkezi’nde 2008 yılından beri çocuk hakları konusunda gündemi, belirlediği temaları tartışan ve üç ayda bir dergi hazırlayıp yayınlayan Parlayan Çocuklar Çocuk Kulübü üyeleri tarafından organize edilen forum, 30 Mayıs 2015 Cumartesi günü İstanbul Bilgi Üniversitesi Dolapdere Kampüsü’nde gerçekleşecek.

Çocuk hakları ihlallerini çocukların gözünden aktarabilmek ve gündemleştirmek için yapılacak forumda, kolaylaştırıcılar da katılımcılar da çocuk. Çocukların kendi dillerinden sokak, ev, aile, okul, mahalle, arkadaşlık, medya gibi konularda kendi ihtiyaçlarını görünür kılacak bir bildirgenin forum sonunda çıkarılması hedefleniyor.

61.cocuk-haklari-afisi

Tarlabaşı Toplum Merkezi’nden Parlayan Çocukların ev sahipliğini yapacağı foruma, Sukulue Gönüllüleri Derneği, Mavi Kalem Derneği, Sarıyer Belediyesi – Sagem, Başak Sanat Derneği, Enka Ortaokulu, Ortaköy Tarkmanças Ermeni Okulu, Çoça- Söz Küçüğün Ekibi çocukları ve öğrencileri davetliler.

Friedrich Eber Stiftung Türkiye desteği ile gerçekleşecek forum, İstanbul Bilgi Üniverstesi, Gündem Çocuk Derneği, İBÜ Çocuk Çalışmaları Birimi, TTM çalışanları ve gönüllülerinin desteği ile yürütülüyor.

“Çocuklararası Çocuk Hakları Forumu” ile çocukların kendi ihtiyaçlarını, problemlerini nasıl tanımladığının gündemleştirmesi, çeşitli sosyo ekonomik sınıftan ve kimlikten çocuğun birbiri ile temasının artması ve orak dil oluşturmaları, yetişkinlere ve konu ile ilgili otoritelere çocukların bakış açısının aktarılması hedeflenmekte.

(Yeşil Gazete)

3 kadın yazarla delilik hakkında, “Bizim ülkemiz insanlarını delirtiyor”

İstanbul Tanpınar Edebiyat Festivali kapsamında İBB Atatürk Kitaplığı’nda 5 Mayıs Salı günü gerçekleşen panelin konuk yazarları Mine Söğüt, Goce Smilevski ve Laura Restrepo idi. Yazarların kısa biyografilerinin kısa anlatımıyla moderatör Başak Güntekin’in yönetiminde gerçekleşen panelde delilik üzerine kitapları olan 3 yazar konuşmalarını bir sohbet çerçevesinde sundular.

Foto: Belemir Canbek
Foto: Belemir Canbek

”Hezeyan” kitabının yazarı Laura Restrepo söze üç kitabın ana karakterinin de kadın olmasının ilginç olduğunu vurgulayarak başladı. Restrepo, Kolombiya’dan bahsederek sözlerine devam etti : “Benim ülkem çılgın bir tarihi geçmişe sahip. Karakterimin ismi Agustine. Agustine kendini dış dünyaya kapatan bir kız çocuğu ve zihnindeki sembollerle bir yolculuğa çıkıyor. Bir nev’i kendini dış dünyanın deliliğinden koruyor. Devamında aklına birkaç soru geliyor buna dair. Evlerimizde, aile yaşantımızda kendimizi ne kadar güvenli hissediyoruz? Evlerimiz güvenli mi? Ne kadar deliyiz? Dış dünyanın deliliğinden normal olarak mı kurtulabiliriz?”

“Bizim ülkemiz insanlarını delirtiyor”

 

Kitabının kısa bir kesitinden bahseden Restrepo’nun ardından Mine Söğüt pane şöyle devam etti. Birbirinden uzak ülkelerde aynı sorunlardan bahsetmenin aslında sorunların evrensel sorunlar olduğunu bize gösterdiğini söyleyen Söğüt, ülkelerin bireyler üzerindeki etkilerinin delilik olduğunu söyledi. “Bizim ülkemiz insanlarını delirtiyor ve deli insanlar yaratıyor. Özellikle kadınlar… Asıl sorun bu kadar olumsuzluklarla yaşayan insanların bunu dile getirememesi ve deliliği tercih etmesi. İki türlü delilik var. Bunu iyi delilik ve kötü delilik olarak adlandırabiliriz. Normalin zulmüne maruz kalıyor bu deliler. Aile şiddeti, sokak şiddeti, siyasilerin şiddeti deliliğe sebep oluyor. Bence biz yazarlar olarak yazarak anlamaya ve itiraz etmeye çalışıyoruz.”

Foto: Belemir Canbek
Foto: Belemir Canbek

Mikrofonu alan “Freud’un Kız Kardeşi” kitabının yazarı Goce Smilevski ise biraz kendi kitabından bahsedip çözümlemelerini kitabının üzerinden yapacağını söyledi. “Kendi deliliğini fark eden kahraman toplumun kendini düzeltmede yardımcı olamayacağı kanaatine vardığı için kendinin akıl hastanesine kapatılmasını talep eder ve orada daha güvende olacağını düşünür. Akıl hastanesine alındıktan sonra kendini daha güvende ve daha huzurlu hisseder. Orada delilikle normallik arsındaki çizgileri gözlemleyen kahraman kendi sorunlarını bu şekilde çözmeye çalışır.”

Giriş cümlesini Tolstoy’un Anna Karenina romanından esinlenerek ufak değişikliklerle yapan Smilevski uzun süre yansınıza bakarsak belli bir süre sonra boşluğa düşüyor gibi hissedeceğimizi söyleyerek tedavide bu aşamanın önemli olduğunu vurguladı. Hezeyan’da toplumsal olayların gençler üzerindeki etkilerinden bahseden Restrepo, gençlerin özellikle yaşamın ölümden daha değerli olduğuna inanmaları gerektiğini söylüyor. Hükümetin deliliğinin gençler üzerindeki etkilerinden birinin de ölüme özendirilen bir neslin yaratılmasıdır diyor. Resrepo’ya göre, hükümet için uyuşturucu para demek ve bunu yasaklamak bunu değerli kılıyor. Bu yüzden Kolombiya, Meksika gibi ülkeler kendi tarımlarından gelir elde edemedikleri için bu işlere bulaşmak zorunda kalıyor. Ve gençler için önemli olan değerler değişerek, bu değerlerin yerini uyuşturucu, kadın, pahalı arabalar, motorlar vb. alıyor.

Normallik Zehirlenmesi

Moderatör Başak Güntekin’in deliliğin sınırının nasıl belirlendiği ve ailelerin bu sorundaki rolünü sorgusu üzerinden hareketle Mine Söğüt konuşmasını şu şekilde sürdürmeyi tercih etti:

“ En küçük iktidar alanı ailedir. Bütün iktidarlar güçlerini gösterebildikleri insanların normal olmasını ister. Karşı çıktığınız an delilikle karşılaşmış olursunuz. Normalliği sorguladığınız zaman çatışmaya dolayısıyla da topluma göre delirmeye başlıyorsunuz. Normale göre mesela, bir savaşın başlaması veya bitmesi normal oluyor, bir çocuğun dilenmesi aynı şekilde, ülkelerin yaptıklarını desteklemek aynı şekilde. Devamında iki insan bir eve giriyor ve normallikleri çerçevesinde önce ortak bir normallik kuruyorlar. Sonrasında bir çocuk sahibi olarak çocuklarını normallikle zehirliyorlar. Bize düşense ne yazık ki oturup normal olmayanları konuşmak oluyor. Benim görüşüme göre edebiyat kışkırtıcıdır. Bu yüzden kitaplarımı, yazılarımı veya hikayelerimi ümit vererek bitiremiyorum. Okuyucuya şunu yapın demektense onların kafasında ‘neden böyle?’ sorusunu oluşturmak daha önemli. Ümit vermediğiniz zaman, kışkırttığınız zaman okuyucu öfkeleniyor. Öfkelenen insan çözüm arar ve üretir.”

Yaşadığımız bunca deli olaydan sonra delirenleri cezalandıran bir hükümete karşı normal rolü yapma sınırımızı epey aştık sanki. Bugün 6 Mayıs, bu hükümetin yaptıklarını normal olarak sindiremeyen gençlerin darağacında can verdiği gün. Sanırım o delilere bir teşekkür borçluyuz Mine Söğüt’ün deyimiyle bizim düşünmemizi ve sorgulamamızı diğer anlamda özgürleştiğimizi sağladıkları için.

Nice deli günlere!

Haber: Belemir Canbek

(Yeşil Gazete)

Lüksemburg Başbakanı Xavier Bettel evlilik eşitliği yasasının ardından evlendi

Belçikalı mimar Gauthier Destenay ile evlenen Lüksemburg Başbakanı Xavier Bettel eşcinsel evlilik yapan ilk AB lideri oldu. Lüksemburg’da evlilik eşitliği Ocak 2015’te yürürlüğe girmişti.

Solda: Gauthier Destenay / Sağda: Xavier Bettel
Solda: Gauthier Destenay / Sağda: Xavier Bettel

Lüksemburg Başbakanı Xavier Bettel, eşcinsel evlilik yapan ilk Avrupa Birliği (AB) lideri oldu. Bettel, Cuma günü gerçekleşen düğünle, Belçikalı mimar Gauthier Destenay ile evlendi.

Nikahı Lüksemburg Valisi Lyde Polfer kıydı. Belçika Başbakanı Chaerles Michel de düğüne katıldı. Seremoninin ardından, eşine sarılan Başbakan, kamuoyuna “Lüksemburg bir örnek oluşturabilir” diye seslendi.

Evlilik eşitliği 2015’te yasallaştı

Bettel ile Destenay 2010’dan beri sivil partnerlik sisteminden faydalanıyordu.

Lüksemburg Başbakanı Bettel, yedi sene once katıldığı bir radyo programında eşcinsel olduğunu açıklamıştı. Lüksemburg’da evlilik eşitliğinin önünü açan yasa ise 1 Ocak 2015’te yürürlüğe girmişti.

Düğünden önceki gece gazetecilere konuşan Başbakan, “(Cinsel yönelimimi) Saklayabilirdim ya da baskılayabilirdim ve hayatım boyunca mutsuz olurdum. Ama kendime dedim ki; eğer bir politikacı olmak ve siyasette dürüst olmak istiyorsan, kendine karşı dürüst olmalısın ve kim olduğunu kabul etmelisin” dedi.

AB’de evlilik eşitliği

Mimar Destenay’ın vatandaşı olduğu Belçika, evlilik eşitliğini 2003’te Kabul ederek dünyada eşcinsel evliliklerin yasal olduğu ikinci ülke olmuştu.

Lüksemburg, AB ülkeleri arasında evlilik eşitliğini kabul eden dokuzuncu ülke.

Evlilik eşitliğini yasallaştıran AB ülkeleri sırasıyla Hollanda, Belçika, İspanya, İsveç, Portekiz, Danimarka, Fransa, İngiltere, Lüksemburg.

(Bianet)

Saruhan Oluç, “HDP, doğayı ve ekolojiyi savunan tek partidir”

HDP Antalya Milletvekili Adayı Saruhan Oluç, Türkiye’de, sözde ‘mega’ projelerle doğanın tahrip edildiğini, dağlar, kıyılar, akarsu ve ovaların yok edildiğini belirtti. Oluç, “Antalya’daki ormanlara, akarsulara yönelik kararlar Ankara’da değil, Antalya’da alınmalıdır. Ankara’da alınan bir karar, doğayı ne kadar tahrip ederse etsin, Ankara’daki bürokratın umurunda değildir” dedi.

56

Türkiye Ormancılar Derneği Batı Akdeniz Şubesi, Konyaaltı Belediyesi Konferans salonunda, ‘Siyasi Partiler, Ormanlarımız ve Ormancılığımız’ konulu bir konferans düzenledi. Türkiye’de ormancılık ve siyasi partilerin ormanlara bakışının ele alındığı konferansa, HDP Antalya milletvekili adayı Saruhan Oluç da konuşmacı olarak davet edildi.

Konferansta yaptığı sunumda, Türkiye tarihinde doğayı ve sorunlarını ele alan ilk partinin HDP olduğunu vurgulayan Oluç, “Mega projelerle dağlarımız, ovalarımız, akarsularımız ve kıyılarımız yok ediliyor. Bu talanın karşısında yıllardır mücadele ettik, etmeye devam edeceğiz. HDP olarak, her türlü doğa tahribatı sorununu ekoloji kapsamında ele alıp parti programımızda da belirttik. Neo-liberal sömürünün hedefinde artık doğa var. Çünkü doğa bir rant alanı olarak görülüyor. Kapitalizmin yarattığı bu tahribat ekosistemi de yok ediyor. Büyük, mega projelerle doğa katlediliyor, büyük otellerle kıyılar, taş ocaklarıyla da dağlar yok ediliyor” şeklinde konuştu.

Sunumunda, HDP’nin, doğanın talanını durdurmak için büyük mücadele verdiğinin altını çizen Oluç, bu tür talanların sebebinin, merkezin yereli bilmeden ve anlamadan, yerel adına aldığı kararlar olduğunu söyledi. Oluç, “Antalya’daki ormanlara, sahillere ve tarlalara yönelik kararların, Ankara’da değil, Antalya’da alınması gerekir. Buralarla ilgili alınan bir karar, doğayı ne kadar tahrip ederse etsin, yaşamı ne kadar etkilerse etkilesin Ankara’daki bürokratın umurunda değildir” diye konuştu.

(DİHA)

“Çapulcu musun vay vay!” 19 Mayıs’ta, penguenleri ile ünlü NTV kuşağında

Gezi Parkı Nöbeti sırıasında marş haline gelen parçalardan “Çapulcu musun vay vay!” iki sene sonra penguen belgeselleri ile Gezi Parkı’na bambaşka anlamlar katan NTV’de.

55.Boğaziçi Caz Korosu

Boğaziçi Caz Korosu, NTV’deki 19 Mayıs Gençlik ve Spor Bayramı özel yayınına katıldığı NTV canlı yayındaAtatürk’ün en sevdiği şarkılardan “Entarisi Ala Benziyor”u seslendirken şarkının son kıtasın, “Çapulcu musun vay vay” ile bitirdi.

https://youtu.be/j8T9atpqj0Y

1 Haziran 2013’de Gezi Parkı kurtarılarak halkın eline geçtiği dönemde de Boğaziçi Caz Korosu, “Entarisi Ala Benziyor’un bestesinden esinle seslendirdikleri “Çapulcu musun Vay Vay!” ile Gezi Parkı Nöbeti’nde bulunanların inancını pekiştirmişti.

“Çapulcu” deyimi ise Gezi Parkı’nda sadece yaşam alanlarının savunmak amacında olan nöbetçilere o dönem başbakan olan Recep Tayyip Erdoğan’ın, “Bunlar çapulcu” hitabından kaynaklanıyor.

https://youtu.be/PD7fOcoAdu0

“Evet, çapulcuyuz” diyen Gezi Parkı Nöbetçileri bu hitabın şarkılarını yapmış, ingilizce fiil çekimleri bile o dönem yaygınlaşmıştı. Hatta, “The Chapulling” terimi bu anlamı ile ingilizceye bile girmişti.

(Yeşil Gazete)

 

IEEFA, “Norveç Emeklilik Fonu Kömür Sektörü’ne yatırımdan vazgeçmeli”

Enerji Ekonomisi ve Finansal Analiz Enstitüsü (IEEFA),  900 Milyar Dolarlık hacmi ile Dünya’nın en büyük emeklilik fonuna sahip olan Norveç Emeklilik Fonu’nun kömür sektöründeki yatırımları konusunda bir rapor hazırladı. Kömür şirketlerinin hisse senetlerinin son yıllarda çöktüğünü ve kömür yakan tesislerin hisse senetlerinin de düşme eğiliminde olduğunu ortaya koyan rapor yatırımcıları korumak için Norveç Emeklilik Fonu’nun kömür sektöründeki yatırımlarına son vermesi gerektiğini belirtiyor.

53

Kamu kontrolünde olan emeklilik fonlarının enerji sektöründeki yatırımları, küresel düzeyde yürütülen enerji ekonomisine dair en önemli tartışmaların başında geliyor. İklim değişikliği alanında çalışan Greenpeace, 350.org gibi sivil toplum kuruluşları ile beraber enerji ekonomisi alanında çalışan Enerji Ekonomisi ve Finansal Analiz Enstitüsü gibi araştırma kuruluşları, emeklilik fonlarının kömür sektörüne yaptığı yatırımlardan vazgeçilmesi üzerine çalışmalar yürütüyor.

Özellikle enerji ekonomisi konusunda analizler yapan kurumlar bu yatırımların sürdürülebilir ve karlı yatırımlar olmadığına ve yatırımcıları zarara uğratma potansiyeli olduğuna dikkat çekerken,  çevre alanında çalışan kurumlar ise, bu yatırımların iklim değişikliğini tetiklediği konusunda hemfikir.

900 Milyar Dolarlık hacmi ile Dünya’nın en büyük emeklilik fonuna sahip olan Norveç’te de bu fon kapsamında 11.4 Milyar hacimlik kömür yatırımları önemli tartışma konularından biri. Norveç Parlamentosu 5 Haziran 2015’te fon kapsamında kömür sektörüne yapılan yatırımlardaki kısıtlamalar ile ilgili bir direktifi oylamaya sunacak.

Enerji Ekonomisi ve Finansal Analiz Enstitüsü’nün (IEEFA) hazırladığı rapor yatırımcıların korunması için aşağıdaki adımların atılmasını öneriyor:

  • Norveç Parlamentosu’nun, fon yöneticileri için kömür sektöründeki yatırımların geri çekilmesini sağlayacak net, etkili ve ulaşılabilir bir direktif çıkarması;
  • Üretiminin yüzde 20’den fazlası kömür olan veya yıllık 50 milyon tondan fazla kömür üreten şirketlerdeki yatırımların tamamen sonlandırılması;
  • Enerji yatırımlarının yüzde 20’den fazlası kömürlü termik santraller olan şirketlerdeki yatırımların tamamen sonlandırılması.

IEEFA Finans Yöneticisi Tom Sanzillo; “Kömür sektörü küresel ekonomide en kötü performansa sahip sektörlerin başında geliyor. Kömür sektörü giderek küçülen bir sektör; iklim değişikliği ve hava kirliliği konusundaki tartışmalar kömüre karşı yeni kısıtlayıcı politikaların oluşmasına ve kamudaki kömür karşıtı görüşler artıyor. Kömür madenciliğinin ve kömür yakan şirketlerin yüz yüze kaldığı bu yüksek risk uzun vadede performanslarının yavaşlayacağını gösteriyor, bu yüzden bu firmalara yatırımdan vazgeçilmeli.” diyor.

Raporun Türkçesine bu link üzerinden FINAL IEEFA basın bülteni ulaşabilirsiniz

Haber: Alper Tolga Akkuş

(Yeşil Gazete)

Mükemmel Sahtekârlık = Erkeklik – Zozan Özgökçe

Bir arkadaşım evine davet ediyor. Eşim, o ve onun eşi. Kadın arkadaş ile içeride biraz yalnız kalıyoruz. Daha dün gece eşinden şiddet gördüğünü anlatıyor. ‘Bakma güldüğüme, çok kırgınım, çok umutsuzum.’ diyor. İçeri kahkaha ata ata eşi geliyor ‘Hayatım çay içsek mi?’ diyor gayet şirin bir sesle. Kalakalıyorum öylece.

Derneğimize gelen başvurucu bir kadın arkadaş eşi tarafından sadakatsizliğe maruz kaldığını, sürekli ona tonlarca hakaret ettiğini, dövdüğünü, terk etmekle tehdit ettiğini anlatıyor. Yaşadıkları üzerine detaylıca konuşuyoruz, neler yapılabilir üzerinden tartışıyoruz. Kadın gidiyor. Aradan birkaç hafta geçiyor, bir araba yanımda duruyor içinden neşeli bir kadın sesi ‘nereye Zozan? Gel bırakalım yürüme!’ diyor. Eğilip bakıyorum o kadın!. Tanıştırayım eşim diyor. Eşi dünyanın en iyi insanıymış edasıyla ‘Adınızı çok duydum Zozan hanım. Çok memnun oldum tanıştığıma. Buyrun bırakalım sizi gideceğiniz yere.’ diyor kibar kibar.

‘Kocam çok iyi kazanıyor. Ama bana hiç para vermiyor. Ne zaman istesem azar işitiyorum. Sadece eve misafir geldiğinde bana para veriyor. O da hep az veriyor. Çalışmama da izin vermiyor.’ diyor düşünceli ve ağlamaklı bir sesle. Gözleri dalıp dalıp gidiyor. Uzun uzun yaşadığı bu ekonomik ve psikolojik şiddet hakkında konuşuyoruz. Uzun bir aradan sonra sokakta eşi ile karşılaşıyorum. ‘oooo Zozancım öğle yemeği yedin mi? Buyur katıl bize arkadaşlarla yemek yiyeceğiz. Misafirim ol.’ diyor cömert!! bir  ses tonuyla.  Bu ses tonuna sahip adam benim tanıdığım kadına aynı ses tonunu asla kullanmıyor.

‘Bana evliliğimizin ikinci yılından beri ‘seni seviyorum’ demedi. Bana bir gün ilgi göstermiyor. Saçımı boyuyorum onu bile fark etmiyor. Eve gelir gelmez yemek yiyor, televizyon karşısına geçiyor. Nasılsın? Ne yaptın bugün? bile sormuyor. Yaptığım yemekleri yiyor ‘nasıl olmuş?’ diye soruyorum ‘Eh’ diyip içeri gidiyor.’ diye konuşurken telefon çalıyor. Telefondakine ‘Tam da senden bahsediyorduk, Zozan ile konuşuyorduk o da seni soruyordu diyor. Bana göz kırparak. Bana selam ve sevgilerini iletiyor, benim ve ailemin nasıl olduğumu soruyor uzun uzun.

Arıyorum. 8 Martta eğleneceğiz sen de gel diyorum. ‘Benimki ile aramız limoni. Çok kıskanç biliyorsun. Hiç muhatap olmak istemiyorum. Gündüz eyleme gelirim ama gece gelsem sonra bir dolu lafını işiteceğim. Hiç çekecek durumda değilim.’ diyor. Bahsettiği kocası da gayet politik, kadın hakları konusunda mangalda kül bırakmayan bir devrimci!!

‘Çocukların dershane parasını hep geç ödüyor. Her aybaşı başıma ağrılar giriyor. Çocuğum mahcup olsun istemiyorum dershanede. Parası olmasa hadi neyse. Kredi kartı ekstrelerine bakıyorum kendisine aldığı elbiseler hep marka hep çok pahalı ama bana gelince yok.’ diyor. Düşünüyorum da evet tanıdığım en şık adamlardan biri eşi.

Arıyorum sesi kötü geliyor. Bir şey mi oldu diyorum. ‘Dayanamıyorum artık. İntihar etmek istiyorum. Bıktım hakaretlerinden. Her gün beni incitecek laflar ediyor. Deli diyor, aptal diyor bana.’ Geleyim mi yanına nerdesin diyorum ve hemen yanına gidiyorum. Harap olmuş bir şekilde karşılıyor beni. ‘Terk edeceğim diyor ama çocuklarım için kalıyorum. Kaç yaşıma geldim artık bu yaşımda dayanamıyorum söylediklerine.’ diyor ve hıçkıra hıçkıra ağlıyor. Saatlerce konuşuyoruz. Sakinleşiyor. Kocasının sosyal medyadaki paylaşımlarına bakıyorum, demokrasi, özgürlük, kadın hakları üzerine mangalda kül bırakmayan paylaşım ve yorumları var.

Herkese sahtekar olduğunu söylemek istiyorum.

Herkese birer işkenceci olduğunu söylemek istiyorum.

Yukarıdaki tanıdığım kadın arkadaşların hepsi pasif direnişçiler. Evlerinde direniyorlar ama direndikçe hem güçleniyorlar, hem de yaşamları parmakları arasından kayıp gidiyor. Kime karşı pasif direniş sergiliyorlar? Gandhi gibi devrimin, bağımsızlığın en zor olan yöntemini seçmiş kadınlar.

Bu kadınların kocaları ile de konuşun hepsi bir numaralı demokrat, hepsi bir numaralı yurtsever!, hepsi kadın hakları konusunda mastır yapmış gibi teorik söylemler geliştiren adamlar. Kadının konuşmayacağından o kadar emin ki, ya da kadın anlatsa bile yaptığı şiddeti haklı göstermede o kadar mücadeleci ki şaşıp kalırsınız.

Bunun son kitlesel örneğini 14 Mart günü Van Cumhuriyet caddesinde eşini silahla yaralayan adama karşı yapılmak istenen linç girişiminde gördük. O kadar erkek sokakta kadınlar taciz edilirken, anneleri dayak yerken, kız kardeşleri erken yaşta zorla evlendirilirken, kız kardeşlerinden önce yemek sofrasına oturup yemeğin en güzelini yerken, hatta kadınlar yanlarında orospu diye yaftalanırken, her iki cümleden biri kadınlar üzerinden küfür etmek iken,  ‘ağam, paşam’ diye pohpohlanırken, günde 3 kadın katledilirken susan adamlar birden bire eşini öldürmek isteyen bir adamı linç etmeye kalkışıyorlar.

Hiçbir erkek masum değildir. Hiçbir erkek başka bir erkeği yargılayacak kadar masum değildir.

İç yüzünüzü iyi bilen biz kadınlar bunu yemeyiz. ‘İçeride’ nasıl başka ‘dışarıda’ nasıl başka olduğunuzu biz çok iyi biliriz.  

Zozan Özgökçe – www.demokrathaber.com